• Sultan, hep birlikte kılınan cuma namazına müteakip, beyazlar giyinmiş ve kokular sürünmüş olarak, askerlere yaptığı hitabede, şehit düşerse, vurulduğu yere gömülmesini, ve kendisinden sonra oğlu Melikşah'a tabi olmalarını vasiyet ettikten sonra, muharebeye bir hükümdar olarak değil, nefer gibi katılarak, din ve devlet uğrunda döğüşeceğini, savaşmak istemeyenlerin çekip gitmekte serbest olduklarını ilân etti; Türk geleneğine uygun olarak atının kuyruğunu bağladı ve ön saflarda çarpışacağını belirtmek maksadıyla kılıç ve topuzunu kuşandı.
  • ...kızı Hz. Aişe'ye Resûlü Ekrem'in yanına defnedilmesini vasiyet etti.

    Altmış üç yaşında olduğu halde Allah'ın rahmetine kavuştu.

    Hz.Peygamber'in yanına defnedildi; başı, onun omuzları hizasına konuldu.

    Hilafeti iki yıl üç ay on gün sürmüştü.
  • FEVZİ ÇAKMAK KİMDİR?

    Bir gün askerde komutanımız bize tarih dersi veriyordu. Malum tarih dendi mi akla “Atatürk” gelir. Aynen öyle komutan “Atatürk şöyle kurtardı, böyle kurtardı…” diye anlattı da anlattı. Sözlerinin sonunda da “sorusu olan var mı?” diye sordu. Ben şöyle elimi kaldırır gibi oldumsa da vazgeçtim ama komutan fark etmiş “sor sor” diye ısrar etti. Bende sordum “komutanım Atatürk büyük adammış, ülkeyi kurtarmış, tamam da bir de Mareşal Fevzi çakmak var. Onun hakkında hiçbir şey bilmiyoruz. O nasıl mareşal olmuş, öyle ya zafer kazanmayan mareşal olamıyor…” komutan manalı manalı güldü ve şöyle söyledi. “aslında son zamanlardaki bütün zaferlerin arkasında mareşal Fevzi Çakmak vardır. Hakkıyla mareşalde odur.

    Atatürk’ün mareşallığı meclis tarafından verilmiş siyasi bir unvandır” demişti. Peki var mı bilenler? İstiklal harbinin ilk yıllarında Mustafa Kemal, İsmet İnönü’yü genelkurmay başkanı yapmıştı, İsmet bu işi beceremedi hatta Eskişehir, Kütahya ve Afyon’un Yunan’ın eline geçmesine zar zor toparlanan askerinde yarısına yakınının zayi olmasına sebep olunca meclis tarafından divanı harbe verilmek istendiyse de Mustafa Kemal tarafından korundu ve görevden alınarak yerine Fevzi Çakmak getirildi. Çakmak orduyu toparladı, Sakarya ve Büyük zafer onun genelkurmay başkanlığı sırasında kazanıldı. Yunan denize döküldü. Fevzi Çakmak ta M. Kemal sağ olduğu müddetçe hep genelkurmay başkanı olarak kaldı. Bu görevde tam yirmi iki yıl devam etti. Mustafa Kemal kendisine “Sakarya” soyadını vermek istediyse deki (Sakarya savaşını da “genelkurmay başkanı” sıfatıyla o yönetti ve kazandığı için layık görülmüştü.) Kendisi tevazudan kabul etmedi. “Çakmak” soyadını aldı, sebebi de aile köklerinin, Balıkesir, Ayvalık’ın çakmak köyünden olmasıdır. Ben o köye de gittim.



    “Başkomutanlık” veya “büyük zafer” denilen Afyon Dumlupınar savaşlarında bütün planlarını ve hazırlıklarını o yapmıştı. Mustafa Kemal sadece “Hücumm” emrini verdi. Size burada bir bilgi daha vereyim. Çanakkale savaşlarında Mustafa Kemal’i meşhur eden “Anafartalar” savaşının da ön planını ve hazırlığını Fevzi Çakmak yapmıştı. Cephe komutanı “Liman Fonserders” ile taarruz saatiyle ilgili anlaşamadığından görevden alındı. Yerine Mustafa Kemal getirildi ve zafer Mustafa Kemal’e nasip oldu. Ama bilinmesi gereken ise Fevzi Çakmak’ın planı, saati uygulandı. Zaten Mareşal Fevzi Çakmak’ın şöhrette mal mülkle hiç alakası olmadı. Emekli edildiğinde bir evi bile yoktu da bereket oturduğu lojmanı Mustafa Kemal ona tapu yapmışta sokağa atılmaktan kurtuldu. Kendisini anıt mezara gömmek istediklerinde sağlığında istemedi. Eyüp sırtlarında ıssız bir tepede hocası “küçük Hüseyin efendinin kabrinin yanında vasiyet etti. Şimdi sadece benim gibi vefalıların arayıp bulduğu bir mahaldedir Ruhu şad olsun. Saygılarımla
  • Yine çok uzun süredir kitaplığımda duran bir roman :) İncelemelerine baktığımda kitabın bu kadar seveninin olmasını yıllara bağlıyorum. Son on yılda kitaplar sayı ve çeşit olarak o kadar genişledi ki bu kitabın şimdilerde biraz yavan kalması çok normal. Yine de tüm o akdeniz iklimine ve romantik atmosfere sebep sevdim diyebilirim.
    Oldum olası pembe dizi tadında aşk romanlarına bir zaafım vardır; gel gelelim yazarın ne polisiye ne de aşk kısmını tatmin edici bir şekilde yansıtamadığı ortadaydı. Durum böyle olunca bu iki olayında gelişme kısmı benim için havada kaldı maalesef. Daha uzun ya da daha dolu biçimde kurgulanmış bir kitap olsaydı keşke, o zaman tadından yenmezdi.
  • Kitapta şöyle bir konuşmaya rastlamış olmam:

    "-Bu saat hep geri kalıyor,ayarlamayı bir türlü beceremiyorum.
    -Şu da tam anlamıyla inat ediyor,diyordu bir başkası,durdu,işaya'nın güneşinden farkı yok!"

    Nedir bu işaya'nın güneşi diye merak etmem sonucu karşılaştığım sonuç bana kitabın kaynağını ve ana fikri hakkında bir ipucu verdi diyebilirim..
    İNCİL 38;O günlerde Hizkiya ölüm derecesinde hastalandı. Ve Amotsun oğlu peygamber İşaya ona gelip dedi: RAB şöyle diyor: Evine vasiyet et, çünkü öleceksin, yaşamıyacaksın. 2 Ve Hizkiya yüzünü duvara çevirdi, ve RABBE yalvarıp dedi: 3 Ah, ya RAB, niyaz ederim, senin önünde hakikatla ve bütün yürekle nasıl yürüdüğümü, ve senin gözünde iyi olanı yaptığımı hatırla. Ve Hizkiya çok ağladı. 4 Ve İşayaya RABBİN şu sözü geldi: 5 Git, ve Hizkiyaya söyle: Atan Davudun Allahı, RAB şöyle diyor: Senin duanı işittim, gözyaşlarını gördüm; işte, günlerinin üzerine on beş yıl katacağım. 6 Ve Aşur kıralının avucundan seni, ve bu şehri kurtaracağım; ve bu şehri koruyacağım. 7 Ve RABBİN söylemiş olduğu bu şeyi yapacağına RAB tarafından sana alâmet şu olacak; 8 işte, Ahazın güneş saatinde güneşle dereceler üzerinde inmiş olan gölgeyi on derece geri alacağım. Böylece güneş, üzerinde inmiş olduğu güneş saatinde on derece geri geldi. 9 Yahuda kıralı Hizkiya, hasta olup hastalığından şifa bulunca şunu yazdı: 10 Günlerimin öğle vaktinde ölüler diyarının kapılarına inmek üzreyim; Yıllarımın bakiyesinden mahrum kaldım, dedim. 11 RABBİ, yaşıyanlar diyarında RABBİ görmiyeceğim; Dünyada oturanlar arasında artık insan görmiyeceğim, dedim. 12 Yurdum göç etti, ve bir çoban çadırı gibi yanımdan sürüldü; Hayatımı bir çulha gibi dürdüm; o beni erişten kesecek; Sabahla gece arasında beni sona erdireceksin. 13 Sabaha kadar kendimi susturdum; aslan nasıl kırarsa, bütün kemiklerimi öyle kırıyor; Sabahla gece arasında beni sona erdireceksin. 14 Kırlangıç yahut turna nasıl cıvıldarsa, öyle cıvıldadım; Kumru gibi inledim; gözlerim yukarı bakmaktan zayıflıyor; Ya RAB, bana gadrediyorlar, sen bana kefil ol. 15 Ne diyeyim? bana söyliyen de odur, yapan da kendisidir. Canımdaki acılıktan ötürü bütün ömrümce ağır ağır yürüyeceğim. 16 Ya Rab, insanlar bunlarla yaşarlar; Ve ruhumun hayatı hep bunlardadır; Bunun için beni iyi et, ve beni yaşat. 17 İşte, bana çok acılık olması selâmetim içindi; Fakat canımı sevdiğin için çürüme çukurundan beni kurtardın; Çünkü bütün suçlarımı sırtının ardına attın. 18 Çünkü ölüler diyarı sana hamdedemez, ölüm sana tehlil edemez; Çukura inenler senin hakikatine ümit bağlıyamazlar. 19 Yaşıyan, yaşıyan, bügün benim ettiğim gibi sana o hamdedecek; Çocuklara senin hakikatini baba bildirecek. 20 RAB beni kurtarmağa hazırdır, Ve RABBİN evinde ömrümüzün bütün günlerinde, İlâhilerimi sazlarla terennüm edeceğiz. 21 Ve İşaya demişti: Kuru incir alsınlar, ve ezip çıbanın üzerine koysunlar, ve iyi olacaktır. 22 Ve Hizkiya: RABBİN evine çıkacağıma alâmet nedir? demişti.
  • Ebû Üsâme Zeyd b. Hârise b. Şerâhîl
    Dia Bünyamin ERUL
    Bi‘setten otuz beş yıl kadar önce doğdu. Aslen Yemen menşeli Kelb kabilesindendir. Hz. Peygamber’den sadece on yaş küçük olduğu halde evlâtlığı olmasından dolayı önceleri Zeyd b. Muhammed diye anılırdı. Ancak evlâtlıkların öz babalarının adıyla anılmasını emreden âyet (el-Ahzâb 33/5) indikten sonra babası Hârise’nin adıyla anılmaya başlandı (Müslim, “Fezailü’s sahâbe”, 62). Resûlullah tarafından çok sevildiği için “hibbü Resûlillâh” lakabıyla tanınırdı. Câhiliye döneminde henüz çocukken annesi Su‘dâ ile birlikte Benî Ma‘n’daki akrabalarını ziyarete giderken Benî Kayn mensupları tarafından kaçırıldı ve Ukâz panayırında köle olarak Hz. Hatice’nin yeğeni Hakîm b. Hizâm’a satıldı. Hakîm onu Mekke’ye götürdü ve halası Hatice’ye, Hz. Hatice de Resûlullah’a hediye etti.
    Diger bir rivayete göre ise Zeyd’i kaçıranlar Mekke’nin Bathâ semtinde satmak istediklerinde Hz. Peygamber kendisini görmüş ve Hatice’ye onu satın almasını tavsiye etmiş, o da satın alıp Resûl-i Ekrem’e hediye etmiştir. Zeyd’in kabilesinden hac için Mekke’ye gelenler kendisini görüp tanıdılar ve dönüşte durumu ailesine bildirdiler. Babası Hârise ile amcası Kâ‘b (bazı rivayetlere göre ağabeyi Cebele) yanlarına Zeyd’in fidyesini de alarak Mekke’ye geldiler, Resûl-i Ekrem’den onu geri istediler. Resûlullah, Zeyd’i ailesiyle görüştürdü ve dilerse kendileriyle gidebileceğini söyledi. Fakat Zeyd, Resûlullah’ýn yanında kalmayı tercih etti. Bu olaydan sonra Resûl-i Ekrem, Zeyd’i Kâbe’nin bitiþişindeki Hicr mevkisine götürüp, “şahit olun, Zeyd benim oğlumdur, o benim mirasçım, ben de onun mirasçıyım!” dedi ve ardından onu âzat etti. Hz. Peygamber’den hiç ayrılmayan Zeyd onun risâletini ilk tasdik edenlerdendir; hatta bazı rivayetlere göre erkeklerden ilk müslüman olan kişidir. Resûl-i Ekrem’in Tâif yolculuðunda Zeyd de beraberdi. Tâifliler, Resûl-i Ekrem’i dinlemeyip şehirden çıkardıkları sırada üzerlerine atılan taşların Peygamber’e isabet etmemesi için Zeyd kendi vücudunu ona siper etti ve yaralandı. Islâm’in ilk yıllarýnda Mekke’de Resûlullah tarafından Hz. Hamza ile kardeş ilân edildi. Hz. Hamza savaďa gitmeden önce öldüğü takdirde ne yapacaðýný Zeyd’e vasiyet ederdi; Şehid olacağı Uhud günü de ona vasiyette bulunmuştu. Medine’ye hicretten sonra Zeyd bir süre Sa‘d b. Hayseme’nin “beytü’l-uzzâb” (bekârlar evi) denilen Kubâ’daki evinde misafir oldu ve Üseyd b. Hudayr ile kardeþ ilân edildi. Zeyd b. Hârise Bedir, Uhud, Hendek gazvelerine, Hudeybiye seferine ve Hayber’in fethine katıldı. Bedir zaferinin müjdesini Hz. Peygamber’in devesi Kasvâ’ya binerek Medine’ye o ulaştırdı. Hendek Gazvesi’nde muhacirlerin sancaktarı idi. Karede Seriyyesi, Süleym kabilesi üzerine düzenlenen Cemûm, ayrıca Îs, Taref, Hismâ (Benî Cüzâm), Ümmü Kirfe (Benî Fezâre), birinci Vâdilkurâ, Medyen ve ikinci Vâdilkurâ seriyyeleri onun kumandanlığında yapıldı. Hicretin 6. yılının Rebîülevvel ayi başında (Temmuz 627), Kureyþ’in müttefiki olup Hendek Gazvesi’ne 700 kiþilik bir kuvvetle katilan Benî Süleym kabilesini cezalandırmak üzere Cemûm’a gönderildi ve kabilenin üzerine baskın düzenleyerek çok sayıda esir ve ganimet elde etti. Ümmü Kırfe seferinden dönüsünde Resûl-i Ekrem’in ona sarılıp öptüğü rivayet edilir. Sefevân ve Müreysî‘ gazvelerinde Resûlullah’a vekâlet için Medine’de kaldı. Hz. Peygamber’in Zeyd’e olan güvenine işaret eden Hz. Âişe, “Resûl-i Ekrem, Zeyd’i bir ordu ile sefere gönderdiðinde mutlaka onu kumandan tayin ederdi. Eğer þimdi sað olsaydý kendisini yerine halife bırakırdı” demiştir (Müsned, VI, 226-227, 254, 281). Kur’ân-ı Kerîm’de adý geçen tek sahâbî olan Zeyd (el-Ahzâb 33/37) birkaç defa evlendi. Resûlullah’ın dadısı Habeşî Ümmü Eymen’le Mekke’de gerçeklesen ilk evliliðinden oğlu Üsâme doğdu. Zeyd, Ümmü Gülsûm bint Ukbe, Dürre bint Ebû Leheb, Hind bint Avvâm ve bazı rivayetlere göre Ümmü Mübeşsir adlı hanimlarla da evlilik yaptı. Bedir Gazvesi’nden sonra da Resûl-i Ekrem’in halasi Ümeyme’nin kızı Zeyneb bint Cahş ile evlendi. Ancak bu evlilik geçimsizlik yüzünden sürdürülemedi. Evlenmelerine bizzat aracı olan Hz. Peygamber onların ayrılmasını arzu etmese de Zeyneb’in surf Peygamber’in tavsiyesiyle yaptığı bu evlilik boşanma ile sonuçlandı. Resûl-i Ekrem bu duruma üzüldü. Daha sonra konuyla ilgili âyetin inmesiyle (elAhzâb 33/37) Câhiliye döneminden kalma, evlâtliklarin boşanmış eşleriyle evlenme yasağı âdeti kaldırıldı ve Resûl-i Ekrem Zeyd’in boşadığı Zeyneb ile evlendi. Zeyneb’i kocasindan Hz. Peygamber’in ayırdığı iddası doğru olmadığı gibi yukarıdaki âyette de belirtildiği üzere- Resûl-i Ekrem Zeyd’e eşini boþamamasını telkin etmiştir. Resûlullah’ın Zeyneb’le evlenmesinin asıl sebebi sözü geçen katı Arap âdetinin bizzat onun uygulamasıyla ortadan kaldırılmasıdır. Öte yandan Resûl-i Ekrem’in Zeyneb’i ev ortamında örtüsüz halde gördüğü ve gönlünün ona kaydığı yolundaki rivayetler muteber değildir. Bu rivayetler, Hz. Peygamber’in daha önce yakından tanıdığı Zeyneb’i hiç tanımıyormuş intibah uyandırması bakımindan da problemlidir. Onun Zeyneb’i bizzat Zeyd aracılığıyla istediğine dair sadece Enes b. Mâlik’ten nakledilen garip rivayet (meselâ bk. Müslim, “Nikâh”, 89) ihtiyatla karşılanmalıdır. Resûl-i Ekrem, Mûte Savaşı için orduyu yola çıkarırken sancağı Zeyd’e vererek, “Eger Zeyd şehid olursa sancağı Ca‘fer (b. Ebû Tâlib) alsın, o da şehid düşerse Abdullah b. Revâha alsin” demisti. Üç sahâbî de bu sıraya göre şehid oldu. Resûl-i Ekrem şehadet haberini Medine’de ashabına göz yaşları içinde bildirdi ve söyle dua etti: “Allahým, Zeyd’e mağfiret et! Allahım, Zeyd’e mağfiret et! Allahım, Zeyd’e mağfiret et! Allahım, Ca‘fer’e mağfiret et! Allahım, Abdullah’a mağfiret et!”. Sa‘d b. Ubâde, ölülerin arkasından ağlamayı yasaklayan Resûl-i Ekrem’in Zeyd için göz yaşı dökmesini garipseyince Resûl-i Ekrem şunlarý söyledi: “Bu, sevgilinin sevgilisine olan özlemidir”. Zeyd’in elli beş yaşında sehid düştüğü kaydedilir. Zeyd’in oğlu Üsâme de Hz. Peygamber’e yakınlığıyla bilinen, onun güvenine ve iltifatına mazhar olan sahâbîlerdendi. Zeyd beyaz tenli olduğu halde Habesî bir anneden doğan Üsâme’nin koyu esmer oluşu bazi münafıkların onun nesebi hakkında dedikodu yapmasına yol açmıştı. Bunun üzerine çağrılan meşhur nesep âlimi Mücezziz el-Müdlicî’nin ayni yatakta uyuyan Zeyd ile Üsâme’nin yorganin dışına çıkmış ayaklarına bakarak, kim olduklarını da bilmeden, “Bu ayaklar birbirindendir” dedigi rivayet edilir. Bu dedikodunun münafıkların da güvendiği bir bilirkişinin sözleriyle ortadan kalkması Hz. Peygamber’i çok sevindirmiştir. (Buhârî, “Ferâiç”, 30). Resûl-i Ekrem, vefatından kýsa bir süre önce Bizans’a gönderilmek üzere hazırlanan (Safer 11 / Mayýs 632) ve içinde Hz. Ebû Bekir ile Ömer’in de bulunduğu ordunun kaymakamlığını Üsâme’ye verince bazı kişiler hoşnutsuzluklarını dile getirmiş, Resûlullah bir hutbe irat ederek bunun sebebini açıklamış ve Üsâme’ye uyulmasını emretmiştir (Müslim, “Fezâilü’s sahâbe”, 62-64). Zeyd’in Üsâme dışında Zeyd ve Rukayye adli iki çocugu daha vardir. Ağabeyi Cebele de sahâbedendir. Cebele, kendisine sorulan, “Sen mi büyüksün Zeyd mi?” sorusuna, “Ben Zeyd’den önce dogdum, ama o benden büyüktür” şeklinde cevap vermiştir. Hişâm b. Muhammed el-Kelbî’ye Kitâbü Zeyd b. Hârise adlı bir eser nisbet edilmektedir (Ibnü’n-Nedîm, s. 142). Temmâm er-Râzî’nin Cüz fîhi Islâmü Zeyd b. Hârise ve gayrihî min e hâdisi’þ-şüyûh adlı risâlesi Ýbnü’l-Mibred’in iki eseriyle birlikte neşredilmiştir (nşr. Muhammed Sabâh Mansûr, Beyrut 2003). Ayrıca Muhammed İbrâhim Hizme’nin Zeyd ve Üsâme lemehât mine’l-Islâm (Kahire 1964), Ahmed Abdülcevâd Dûmî’nin Zeyd b. Harise (Sayda 1973), İbn Abdüşşekûr’ün Sîretü hazreti Zeyd b. Hârise (Lahor 1983), Mahmûd Þîn Hattâb’in kådetü’n-nebî el-šådetü’þ-şühedâ fî Mute Zeyd b. Hârise el-Kelbî (Beyrut 1990), Resmî Ali Âbid’in Zeyd b. Harise (Amman 2002) ve Afîf en-Nablusî’nin Zeyd b. Hârise rabîbü’n-nübüvve (Beyrut 2004) adli eserleri burada zikredilmelidir. BÝBLÝYOGRAFYA :
    Müsned, VI, 226-227, 254, 281; İbn Sa‘d, Tabakåt, III, 40-47; Ibn Kuteybe, el-Maârif), s. 144-145;
    Ibnü’n-Nedîm, el-Fihrist, s. 142;
    Ibn Abdülber, el-istîâb, I, 544-549;
    Ibn Asâkir, Tarihî Dimask XIX, 342-374;
    Ibnü’l-Esîr, Üsdü’l gåbe (nsr. Halîl Me’mûn şîhâ), Beyrut 1418/1997, II, 238-240;
    Nevevî, Tehzib, I, 202 203; Mizzî, Tehzîbü’l-Kemâl, I, 35-40; Zehebî, A'lâmü’n-nübelâ, I, 220-230;
    İbn Hacer, el-Isâbe, I, 563-564; ve Tehzîbü’t-Tehzîb, III, 401402; Mücteba Ugur, “Cebele b. Hârise”, DÝA, VII, 185;
    M. Lecker, “Zayd b. Haritha”, EI2 (Ýng.), XI, 475.