Nephren Ka, Nah Kalkınırız'ı inceledi.
 03 Nis 17:10 · Kitabı okudu · 7 günde · Beğendi · 10/10 puan

BÖYLE GELMİŞ BÖYLE GİTMEYECEK...
Temmuz 1995, sıcak bir yaz günü. Ev telefonu ( o zamanlar cep teli yoktu ) gün boyu çaldı ve ben gözüm yaşlı beni arayıp başsağlığı dileyenlere teşekkür ediyorum. Ortaokul 2. sınıfta “Gözüne Gözlük” le başlamışım Aziz Baba’yı okumaya ve âşık olmuşum ona.
Akşam oldu, ana haber bültenleri Nesin Vakfı’nın duvarının dışında canlı yayında
onun nereye gömüleceğini merak ediyor . Onu tanıyan bilir, bir mezarı olsun istemedi. “ Beni vakfın bahçesine gömün üzerimde çocuklar koşsun,oynasın.” diye vasiyet etti.
6-7 çukur açıldı, birine gömüldü; nereye gömüldüğünü oğlu Ali Nesin, Müjdat Gezen ve birkaç kişi daha biliyor.
Dozerin sesi hâlâ kulaklarımda . Haber kanalları helikopter kiralamış çukuru tespit etmek için bu yüzden tüm çukurlar aynı anda kapatıldı ve dediği gibi oldu....
“Türkiye’de mezarlıklar dinlere göre ayrılmıştır. Dinsizler için mezar yeri yok. Bense Müslümanların “ Yatacak yeri yok!” dediklerindenim... :((“ demişti bir kitabında...
-Kaygılanma, buna insanlar karar vermeyecek.... :( ... -
USLANMA HİÇ HEP DELİ KAL...
Türklerin % 60’ı aptaldır dedi, aptallar ayaklandı memlekette...
Sonra bir röportajında dinledim diyordu ki :
“Ben de bir aptallık yaptım % 60’ı aptaldır dedim; Türk milletinin %40’ı zekidir deseydim hiçbir şey olmayacaktı ama ben aynı şeyi söylemiş olacaktım. :) Şimdi bu %60 aptala ben de giriyorum. :))
-Ev telefonu ben üniversiteye başlarken bağlanmıştı evimize ve faturalar şimdiki cep faturalarından çok daha yüksekti . Zaten zor bağlanmış telefon, ben her öğleden sonra Nesin Vakfını arıyorum. Derdim mi ne? Aziz Nesin’le tanışmak, sesini duymak. O sekreter kadın benden çok ister olmuştu görüştürmeyi ama hiç kısmet olmadı. Eee neden mi bıraktım aramayı? Faturaları gören ev halkı uçuk rakamlar karşısında önce araştırma soruşturma yapmış , faili bulamayınca telefonu kapattırma tehditleri savurmuştu, beyaz bayrak çektim ben de :))-
HOŞÇA KAL GÜZEL DÜNYAM...
Kara mizahın dev ustası...
Güldürürken düşündürür...
Vururken sever...
Severken döver...
Medyatik değildi, göz önünde olmaktan hoşlanmazdı... “Arkadan itiyorlar, önden tepiyorlar, arada kalıyorsunuz. “ demişti bu konuyla ilgili. :))
İnançsızlığından vurdular onu.... Sanki hüküm kendilerininmiş gibi... :(
Yılda 4 kimsesiz çocuğu vakfa alan , yediren, giydiren, meslek sahibi yapan bir yazar o...
Ne anlaşılmamayı amaç edinen ve gösterişli laflar eden bir postmodern ...
Ne bizi bile depresyona sokacak denli insanı irdeleyen bir egzistansiyalist...
Ne de derdi sembollere sığınmak olan sembolist....
Ne sürrealist, ne üstkurmaca derdinde bir yazar...
Derdi neyse söyler yüzüne, saklamaz, saklanmaz...
Yerel söyleyişler, ağızlar, argo, küfür... yasak tanımaz...
“Öyle bir zamanına geldim ki yaşamın
Ölüme erken, seviye geç
Yine gecikmişim, bağışla sevgilim
Seviye on kala, ölüme beş...”
SON SÖZ:
Yüzleşmek mi istiyorsun kendinle, insanınla,ülkenle?
Oku o halde....
Okumadan elalemin sözlerine kanma...

Türkiye 3 Lise Öğrencisinin Yazdığı Yazıyı Konuşuyor
Atatürk'ün hep "kahraman" olduğunu söylediler bize… Düşmanları nasıl yendiğini, ulusunu karanlıktan aydınlığa nasıl çıkardığını, yurdu nasıl kurtardığını, zaferden zafere nasıl koştuğunu, yurtsever biri olduğunu ve ulusu için neler yaptığını, her başarıyı kendisine değil de ulusuna mal ettiğini, dünyaya hükmeden kararlı bir devlet adamı olduğunu anlattılar. Her söyleyen, her söylediğinde gerçekten de haklıydı. O, bizim için hep ulaşılmaz, hep ayrıcalıklı biriydi.

Atatürk'ü bir "kahraman" olarak değil de bir "insan" olarak düşündünüz mü hiç? Oysa O, saydığımız tüm üstün niteliklerinin yanında bir "insandı". O da bizim gibi banyo yapan, yemek yiyen, pijama giyen, ağlayan, üzülen, gülen, seven birisiydi. Herkes gibi O’nun yaşamında da hırslar, heyecanlar, öfkeler, iniş ve çıkışlar vardı.

Renkli bir kişiliği vardı... Erleriyle sigara içip sohbet eden, köylüyle ayran bölüşen, şekerli kahve içen, fal baktıran, gecelik entarisi giyen, bağdaş kuran sade bir vatandaştı. Yemek seçmez, sofraya gelen her yemeği yerdi. Karnıyarığı, kuru fasulyeyle pilavı, gül reçelini ve kavrulmuş leblebiyi çok severdi.


Arkadaşlarıyla sokaklarda korumasız yürüyen, Lebon'a pasta yemeye, Rejans'a Borç çorbası, Vefa'ya boza içmeye giden, aklına eseni yapmayı seven, özgür ruhlu bir entelektüeldi.

Gramofonunu başucundan ayırmayan, vals ve tangoya bayılan, balolarda genç kızların en gözde kavalyesi olan bir salon adamıydı. Bir iğde ağacının kesilmesine üzülen, bir tayın ölmesine ağlayan, doğayı seven, ulu bir çınarın görkemiyle büyülenen ve bir dalının bile kesilmesine gönlü elvermeyen bu nedenle de o yılların teknolojik olanaklarıyla bir binayı yerinden 4. 80 metre kaydırtan bilinçli bir çevreci, insan sevgisiyle dolu bir askerdi.
Sık sık Sarayburnu’na giderek halkın arasına karışmayı ve onlarla birlikte müzik dinlemeyi çok severdi.

O'na Sarı Paşa derlerdi... Kararlı bir devlet adamı sertliğine ve cesur asker kişiliğine karşın, özel yaşamında çok duygusaldı.

Belki de küllenmemiş aşklarıyla geçmişe özlem duyan, sık sık gözleri dolan bir adamdı... Selanik'teki çocukluk aşkını ve Fikriye'yi hiçbir zaman unutamadı. Başka aşklar da yaşadı. O'na neredeyse dönemin bütün kadınları âşıktı. Kadınlar, gazeteden kestikleri fotoğrafını, göğüslerindeki madalyonlarda taşırdı. Eşi Latife Hanım da genç kızlığında, Paris'te yayımlanan bir dergiden Paşa’nın fotoğrafını kesip madalyonuna koymuştu. Bunu da ilk karşılaştıklarında Mustafa Kemal'e göstermişti. Bu durum, romantik Mustafa Kemal'i, fazlasıyla duygulandırmıştı. O, genç kızlar için düş kurup özledikleri ve bir türlü ulaşamadıkları beyaz atlı bir prens, mavi gözlü çok yakışıklı bir asker, düşlere giren bir masal kahramanıydı.

Atatürk, tüm insanlara değer verirdi; ama kadına ve kadın haklarına verdiği değer kuşkusuz tartışılamazdı. Kadını kadın olarak değil de Avrupalılar gibi insan olarak görürdü. Onların eğitimini önemli bulurdu. Kadınların erkeklerden daha bilgili, daha aydın, daha verimli olmaları gerektiğini söylerdi. Kadınları geri kalmış toplumların uygar olmadığını düşünürdü.

Cumhuriyetin ilanından sonra Tarsus’a gittiğinde O’nu karşılayanlar arasında Kurtuluş Savaşı kahramanlarından iri yapılı, yağız çehreli Adile Çavuş da vardı. Adile Çavuş saygı, sevgi ve coşkusundan Atatürk’ün önünde yere kapanır, ağlayarak toprağı öper. "Bastığın toprağa kurban olayım Paşa’m! " der. Atatürk, Adile Çavuş’un elinden tutarak onu yerden kaldırır. “Kahraman Türk kadını! Sen yerlerde sürünmeye değil omuzlar üzerinde göklere yükselmeye lâyıksın.” der ve toplumun anası olarak gördüğü kadını yerden kaldırır.
O, Türk kadınına örnek olsun diye seçtiği, Sorbon’da eğitim gören modern Latife Hanım’la olan evliliğinde çok mutsuz oldu. Bu evliliği sürdüremeyeceğini anlayınca çaresiz kalıp boşandı, kendini bekarlığa mahkum ederek bir daha evlenmemeye and içti. Eşinden ayrıldığı gün gramofonda Sadettin Kaynak’ın şu şarkısını dinleyip ağladı.

Gördüm seni bir gün yeni açmış güle döndüm.
Coştum, şakıyıp aşk okuyan bülbüle döndüm.
Bak ayrılığın şimdi karanlık kucağında
Bir bağrı yanık, boynu bükük sünbüle döndüm.
Ömrü boyunca evlat özlemiyle yanıp tutuşarak manevi çocuklarıyla avundu... Cumhurbaşkanı oldu; ama mutlu bir aile reisi olamadı.
O'nu çoğu kez kahraman bir asker, başarılı bir devlet adamı, kararlı ve cesur bir devrimci, çağdaş bir halkçı, ender rastlanan bir deha; şık giyinen, yakışıklı bir lider fotoğrafı olarak tanıdık, sevdik ve anımsadık...

O, koyduğu eşyaların yerinin değişmesini sevmeyen, değişiklik yapılacaksa bunu yalnızca kendisinin yapması gerektiğini düşünen birisiydi. O’nun doğasında kendisi seçmek ve düzenlemek, kendi istediği yere koymak vardı.

Oysa O, bütün bu değerlerinin arkasında gizlenen, utangaç, ârif, duygulu, seçkin zevkleri ve sanat tutkusu olan, milyonların arasında yaşayan birisiydi.

Kimi zaman acı, kimi zaman özlem çeken, kimi zaman ağlayan, kimi zaman pişmanlıklarla sarsılan bir yalnız adamdı. Bazen bir çocukla gülen, köpeğiyle dertleşen, atıyla yalnızlığını paylaşan bir yalnız adam. O, gerçekten yalnız mıydı? Devrim yapan her lider biraz yalnız değil midir? Halkından hiç kopmayan, halkla arasında perde olmasın diye koruma bile kabul etmeyen bir yönetici nasıl yalnız olabilirdi? Çiftlik’ten tohum almaya gelen köylülerle konuşan, şakalaşan bir halk adamı yalnız olabilir miydi?

Değil yaşarken, öldükten sonra bile yalnız kalmadı. Norveçlilerin “Atatürk gibi olmak” diye bir deyimlerinin, tüm dünyada “Atatürk çiçeği” adıyla bilinen bir çiçeğin olduğunu hepimiz bilmiyor muyuz? Yunan Başkomutanı Trikopis, her “Cumhuriyet Bayramı”nda Atina´daki Türk Büyükelçiliğine giderek Atatürk`ün resminin önüne geçip saygı duruşunda bulunurmuş. Düşmanlarının bile saygı gösterdikleri ulu bir devlet adamı yalnız olabilir mi hiç?

Haiti Cumhurbaşkanı, mezar taşının üzerine "Bütün ömrüm boyunca Türkiye´nin lideri Mustafa Kemal Atatürk´ü anlamış ve uygulamış olmaktan dolayı mutlu öldüm." cümlesinin yazılmasını vasiyet etmiş. Vasiyeti de yerine getirilmişti. Bu vasiyet bile Ata’mızın hâlâ yaşadığını ve yalnız olmadığını kanıtlamaya yetmez mi?

Ne yapmak istediğini çok iyi bilirdi O. Adaletliydi. Başkalarını dinlerdi. Gazete kağıdına sardığı tütünü içmeye çalışırken eli yanan ve bu yüzden de kendisine söven bir köylüyü tutuklayıp yargılayanlara, “Bırakın o adamı, onu mahkemeye vereceğinize doğru dürüst sigara içmesini temin edin." deyip köylüyü serbest bıraktırmıştı. Hoşgörülüydü. Bilet almadan yolculuk yapan ve bunu mebus ayrıcalığı olarak gören milletvekillerine kızar ve onları çok ayıplardı.

Toplantılarda sık sık görülmezdi; ama toplantıları kendi yaratırdı. Bir halk toplantısında, kendisine “Paşa’m, size diktatör diyorlar, ne dersiniz?” sorusunu yönelten gence, “Ben diktatör olsaydım, sen bana şimdi bu soruyu soramazdın! “yanıtını veren Sarı Paşa akıllı, hazırcevap bir yöneticiydi.

Türk ulusunun Ata'sı, kurtarıcısı, kahramanı, Cumhuriyet'in mimarıydı. Milyonlarca seveni, uğruna öleni, yoluna baş koyanı vardı.

Ömrünü ulusuna adadı, yüreğinde hep acıyı taşıdı, özel yaşamında ıssızlığı yaşadı... Aşklarını içine gömdü, baba olamadığı için çok üzüldü.

Bedevi bir falcının kehanetini 26 yıl içinde sakladı ve ondan çok etkilendi. Cumhurbaşkanlığının 15 yıl süreceğini, ne zaman öleceğini çok iyi biliyordu...
Savaşta yüz binlerce düşmanla çarpışıp onları yok etti; ama ölmek üzere olan atını vuramadı. Köpeği Foksi ölünce, onun doldurulmuş bedenini görmeye dayanamadı. Yeşile ve maviye tutkundu, kesilen bir ağaç için yas tutardı. Çankaya’dan Meclis’e giden yolun üzerindeki iğde ağacına sanki âşıktı. Bu benim ağacım der, gelip geçerken o ağacı selamlardı. Yol yapımı nedeniyle kesilen o ağaca çok üzülmüştü. Onu, bozkır Ankara’yı yeşile dönüştürecek bir umut simgesi olarak görmüştü. Çankaya Köşkü’nün bahçesindeki ağacı kesen bahçıvanın işine son verilmesini; ama bahçıvana başka bir iş bulunmasını söylemişti.

Şarkılardan fal tutar, aşk ve özlem şarkıları çalınırken ağlardı. Özgür ruhuyla, bazen ortalardan kaybolmak ister, bir sade vatandaş gibi yaşamanın özlemi ve coşkusuyla, otomobilinden inip hareket etmek üzere olan trene atlar, tramvaya binip Beyoğlu'na çıkar; aklına esti mi türkü söyler, coştu mu zeybek oynar, erleriyle güreş tutar, gece yarısı mutfağa inip aşçısıyla omlet ya da yakınlarının pek sevdiği menemene benzer bir yumurta yemeği yapardı.

Sofrasında oturup da düşüncelerini söyleyen insanları cesaretli olarak görmez, üstelik söylemeyenlere çok kızardı. Bir şeye karar vermeden önce herkesin düşüncesini alırdı.
Ankara’nın değişik yerlerinden gelen konukları kabul eden Latife Hanım’ın kabul günlerine O da arkadaşlarıyla katılırdı.

Florya'da kaldığı günlerde, halkın arasında denize girerdi. Çocuklarla şakalaşır, gençlerle söyleşir, sandala binip saatlerce kürek çekerdi. O’na pencereden el sallayan tanımadığı yaşlı kadınların yalısına sandalını yanaştırıp kahve içmeye giderdi. Onlarla saatlerce söyleşirdi. Bir şenliğe rastlasa "Galiba burada bir düğün var." deyip sünnet çocuklarını ya da gelinle damadı ziyaret eder, onlara armağanlar verirdi. Bazen de rastgele bir kapıyı çalıp Tanrı misafiri olur, onlarla birlikte sofralarında pilava kaşık sallar, dertlerini dinlerdi.
Bir Adanalı kadar sıcakkanlı; Karadenizli olmamasına karşın, bir Karadenizli kadar cana yakın, bir Aydınlı kadar oturaklıydı. Kısacası O, Anadolu insanının mayasından, onun kumaşındandı.

Kendisini Türk ulusunun öğretmeni olarak görürdü.

Yakın arkadaşı Behçet Kemal Çağlar’dan, kendisinde gördüğü nitelikleri anlatan bir şiir yazmasını istemişti. Yarım saat sonra şiiriyle dönen ve Atatürk'ün yiğitliği, zaferleri ve devrimlerini bir bir dile getiren ünlü ozana, “Olmamış. Sen benim asıl niteliğimi yazmamışsın. Benim asıl niteliğim, öğretmenliğim, ben ulusumun öğretmeniyim, bunu yazmamışsın. “demiş ve buna da çok üzülmüştü.

Atatürk aslında öğretmen değil, dünyada “Başöğretmen” olarak kabul gören tek liderdi. Bir geometri kitabı yazmıştı. “Üçgen, açı, dikdörtgen …” gibi tam 48 geometri teriminin Türkçe ad babasıydı. Bu yönüyle de Mustafa Kemal, gerçekten bir öğretmendi.

En büyük düşü bir dünya turuna çıkmak, Türk dili ve tarihi üzerindeki çalışmalarını genişletmekti. Çok çalışkandı. Onun için çalışma saati diye bir şey yoktu. Yapacağı işi bitirinceye kadar uyumadan, dinlenmeden, yemek yemeden çalışırdı. Uykunun dostu değildi. Zaman zaman geçirdiği kısa hastalıklar bir yana, sabah güneşini görmeden yatağına girmez ve uyumazdı. Uykuda geçirdiği zamana acırdı. Başladığı kitabı çok sevmişse onu bitirmeden uyumazdı. Binlerce kitabı vardı; ama bunlardan birini, Reşat Nuri Güntekin'in "Çalıkuşu" romanını cephede bile başucundan ayırmazdı.

Giyimiyle ve ev düzeniyle yakından ilgilenirdi. Gömleklerinin hepsi beyazdı, başka renk gömlek giymezdi. Lacivert kıyafeti hiç sevmezdi. Çok şık giyinirdi. Takım elbiselerinin modellerini hep kendisi çizerdi.

Sabah kahvaltısını yapmak istemez, yataktan kalkar kalkmaz odasındaki divanın üzerine bağdaş kurup oturur ve kahvesini içerdi. Eğri duran eşyaları düzeltmeden rahat edemezdi.
Yufka yürekliydi. Gittiği yurt gezilerinde kendisi için kurban edilen hayvanlara bakamaz, böyle durumlarda sırtını dönerdi.

Sportmen bir kişiliği vardı. Her gün at biner, yüzmeye gider, kürek çeker ve tavla oynardı. Kısacası spor yapmayı çok severdi.

Değişik bir insandı..

Alçakgönüllüydü; ama hiç de uysal değildi, sertti. Yaşamı zor olaylarla geçmişti.
Her şeyi kazanarak elde etmek ister, hak etmediği hiçbir koltuğa oturmazdı. İstanbul Üniversitesinin bir salonunda yapılan açılış törenine katılmıştı. Herkes tahta iskemlelere, O da kendisi için hazırlanan kırmızı renkli süslü koltuğa oturacaktı; ama oturmadı. Yanındaki profesörlere bakarak “Sizlerden öğrenecek o kadar çok şeyim olduğuna göre bu koltuk yalnızca sizlere layıktır.” dedi.

En kıdemli profesörü o koltuğa oturtup programı tahta iskemlede izledi. Böylece dünya lideri olmanın yolunu da herkese göstermiş oldu.

Yoğurda "yuğurt", tabancaya "tapanca", sarhoşa "sarfoş", derdi. Kendini övenleri ve yağcıları hiç sevmezdi. Lafı uzatanların sözünü "yani" diyerek keser, anlamsız sorulara sinirlenirdi. İlk mecliste, bir oturum sırasında üyelerden birinin “Paşam, laikliğin ne anlama geldiğini anlamadım, anlatır mısınız?” sorusuna çok kızmıştı. Elini kürsüye vurmuş, soruyu soran din bilgini üyeye, “Adam olmak demektir hocam, adam olmak!” diye yanıt vermişti.

Herkese "çocuk" demeyi pek sever, armağan vermeye bayılırdı. Durup dururken odasına çıkar ve çok özel, seçkin, şık eşyalarını sofradaki dostlarına seve seve dağıtırdı. Eli çok açıktı. Kimine kravat, kimine gömlek, kimine kürk hediye ederdi. Sofradakiler bu özel armağanların değerinden çok, Atatürk'ten armağan aldıkları için sevinirlerdi.

Bazen de cimriliği tutardı… Gardırobundaki on beş - yirmi zarif kalpağı arkadaşlarının başına tek tek yerleştirir sonra da " lıh... Veremeyeceğim...” der, kalpaklarını geri alarak yakın arkadaşlarına şakalar yapardı.

Her insan gibi düşleri ve aşkları vardı. Bursa'yı ziyaret ettiğinde onuruna bir akşam yemeği verilmiş. Kendisini neşeli ama düşünceli gören davet sahibi Laika Hanımefendi, cesaretini toplayarak Gazi'ye,” Paşam! Af buyurunuz, hiç âşık oldunuz mu? Sevdiniz mi?”diye bir soru yöneltmiş. “Sevmek!... Sevmeye acaba vakit bulabildik mi Hanımefendi? Ömrü, çeşitli mücadeleler içinde geçen, dağ, tepe, dere demeden dolaşan, çadırda, karargâhta ömür süren bir askerin sevmeye vakti kalır mı sizce?” diyerek soruya, soruyla yanıt vermiş. Ardından da “Biz de insanız Hanımefendi! Bizim de çarpan kalbimiz, bizim de his tarafımız var... Yoksa, askeriz diye, bu yönümüzden kuşku mu duyarsınız?” demiş. Bu yanıt da sevmiş, ama çok sevmiş; ancak sevgiyi dilediğince yaşayamayıp içine gömmüş Mustafa Kemal'in, Latife Hanımefendi ile evlenmesinden bir hafta önceki itirafı olmuştu.

Yaşamının her döneminde onurunu duygularından üstün tuttu. Birdirbir oynayan komşu çocuklarının oyun çağrısını kabul eder; ama onların üzerinden atlaması için eğilmezdi. Ama eğil ki atlayalım diyen arkadaşlarına başını sallayarak “Ben eğilmem, üstümden böyle atlayabiliyorsanız atlayın.” dedi.

Çok sık düş görür... Düşlerinin baş kahramanı Zübeyde Hanım’la, gelincik ve ayçiçeği tarlalarında buluşur, ömründe yalnızca bir kerecik giydiği mareşal üniformasıyla anasına kavuşmak için koşup durur, bir türlü ulaşamayıp ter içinde uyanırdı. Düşlerinde annesine ulaşıp onu kucaklayacağı gün, öleceğine inanırdı. Ölümü, Zübeyde Hanım’la randevu gibi düşünürdü. Bazı şeylerin olacağını önceden sezer, gördüğü kötü düşlere üzülürdü. Annesinin ölümünü de düşünde görmüş ve ardından da bu üzücü ölüm haberini almıştı.
Ankara'da, sıkça ve gizlice, Çiftlik arazisi içinde olan Söğütözü'nde bir kulübeye kapanır, ömründe en sevdiği kadın olan annesi için saatlerce Kur’an okurdu.

İnsanüstü değildi Atatürk; güzel insandı, tam insandı, büyük insandı. Onun büyüklüğünü yalnız biz değil, tüm dünya ulusları kabul etmişti. Kimi uluslar dünyanın tarihini değiştirdiğini, kimileri ise yüzyılın yetiştirdiği en büyük adam olduğunu belirtmişlerdi.
Her insan gibi O da ölümlüydü. Doğa O’nu da zamanı gelince alacaktı. Öyle de oldu, 1938 yılının 10 Kasım günü bu büyük insan, bu güzel insan aramızdan ayrıldı. Biz, bu ölüme hazır değildik kuşkusuz, o nedenle inanamadık. Bu ölüme bizim gibi başka uluslar da uzun süre inanamadı. Kimi uluslar bunu derinliği ölçülemez büyük bir kayıp büyük bir acı olarak gördü. Kimileri onun ölümünden sonra dünyayı eskisi kadar enteresan bulmadı. Kimileri ise Doğu’nun Ata’sının kaybolduğunu, bir güneşin battığını söyledi.

Yakasını ölümden kurtaramayan Ata’mızın o uğursuz ölüm haberi çok çabuk duyuldu. İstanbul’u taşa kesti, dondurdu. Dükkanlar kapandı, yaşam durdu. İnsanlar sustu, kendi içlerine çekiliverdi. İşte o gün İstanbul Üniversitesinde de saat dokuzu beş geçenin o uğursuz haberi duyuldu. Hukuk Fakültesinde çalışan bir Alman profesör ağlayan, üzülen öğrencilerin durumunu gördü ve çok şaşırdı.

Derse girsin mi, girmesin mi bir türlü karar veremedi. Durumu anlatmak ve bilgi almak için rektörün yanına gitti. Ona:

-Efendim, ne yapacağımı bilemiyorum. Kararsızım. Derslere girmeli miyim acaba ? diye sordu.

Rektör:

-Sizde böyle büyük bir adam ölünce ne yapılıyorsa onu yapın, yanıtını verdi.
İşte o zaman Alman profesör, kollarını iki yana sarkıtarak:

-Efendim, bizde bu kadar büyük bir adam ölmedi ki... dedi.

Sevgili Atatürk,
Bırakıp gittin bizi
Sen’i unuttuk sanma

Zaman alışmayı öğretir belki; ama
Unutmayı asla!
Hazırlayanlar:
Özel Izmir Tevfik Fikret Okulu öğrencileri
9/B’den
Hüma D
Ahmet G
Ege D....

Fatih Beyazkaya, bir alıntı ekledi.
22 Şub 17:53 · Kitabı okudu · İnceledi · Beğendi · 10/10 puan

Taspar'ın Vasiyeti
Taspar, on sene bu durumunu sürdürdükten sonra 581 yılının sonunda hastalandı. Bir süre hastalığı iyileşmedi. Ölmeden önce hastalığı sırasında, oğlu Anlo'ya " eskiden ağabeyinin kendi oğlu yerine, onum tahta çıkmasını vasiyet ettiğini, dolayısıyla onun hareketine vefa göstermek için, öldükten sonra Mukan'ın oğlu Ta-lo-pien'in geçmesini " istediğini söyledi.

Gök-Türkler 1-2-3, Ahmet Taşağıl (Sayfa 34 - Türk Tarih Kurumu)Gök-Türkler 1-2-3, Ahmet Taşağıl (Sayfa 34 - Türk Tarih Kurumu)
Sabriye Yabancı, Bukağı'ı inceledi.
07 Şub 23:48 · Kitabı okudu · Beğendi · 9/10 puan

Onca ayrılığa onca uzaklığa rağmen çocukken başlayan bir arkadaşlık, bir dostluk bütün zorluklarına rağmen bir ömür süren birbirlerindeki tüm zıtlıkları içine sindiren ve her daim güvenilen sadece ölümle son bulabilen bir dostluk

Kasım ve Mehmet aynı yıl (1618) aynı günde farklı şehirlerde doğan iki bebek. Kasım'ın babası sarayda hekimbaşı. Mehmet'inki ise Malatya'da Nakşibendi şeyhi. Hekimbaşının Malatya'ya sürgüne gönderilmesiyle kesişen hayatları ve bir ömür süren kadim dostlukları. Oysa çocukluktan itibaren o kadar farklılar ki birbirlerinden. Kasım dünyaya bağlıdır sıkı sıkıya, gülmek, eğlenmek, hat sanatçısı olarak sarayda kendine bir yer edinmek en büyük hayalidir. Mehmet'se alabildiğine öfkelidir sürekli bir arayış bir sorgulama içindedir ama en büyük hayali Yunus Emre gibi içten ve coşkulu şiirler yazarak iyi bir şair olmaktır. Birlikte günler büyük bir mutlulukla geçerken ve bu iki can bütün farrklılıklarının üstüne bir çizgi çekip ortak noktalarda buluşup dostluğun ve sevginin letafetine her yeni gün bir yenisini eklerken ne yazık ki Kasım'ın babasının vefatı üstüne tekrar İstanbul'a dönmeleri sebebiyle bu dostluk kesintiye uğrar belki fakat hiç bitmez. Bundan sonra mektuplar bağlar iki dostu birbirine. Oysa ikisi de henüz on yaşındadır.
Kasım Enderun mektebine gitmekte hayaline kendini bir adım daha yakın hissetmektedir. Mehmet'in ise arayışı hâlâ sürmektedir. Babasının beklentisinin aksine Nakşiliği değil Halvetiliği seçmiştir ruhu ancak orada huzur bulmaktadır. 19 yaşındayken bağlı olduğu şeyhi vefat eder yeni şeyhi ise pek sevmez büyük bir boşkuktadır. Arayışını ve gönlündeki boşluğu zahiri ve batınî ilimleri beraber öğrenmek suretiyle dolduracağı fikriyle her şeyi geride bırakarak yollara düşer. Diyarbakır'da tasavvuf ehlinden pek hoşlanmayan bir hocadan, evinde hizmetini yapma karşılığında kelâm, mantık, tefsir ve Arapça dersleri alır. Tek izin gününde Halveti tekkesine devam eder. Sonrasında Mardin'e giderek eğitimine orada devam eder. Şiirler yazmaya başlar ve Niyazî mahlasını kullanır.
İskenderiye, Kahire... aldığı onca derse rağmen aradığı mürşidi bulamaması ve gördüğü bir rüya üzerine Anadolu'ya dönüş ve mürşit arayışı...Yaş 26 gurbette sevdiklerinden uzakta geçirilen onca yıl.
Ve neredeyse yirmi yıl sonra İstanbul'da Kasım'la tekrar görüşme... Ruhundaki öfkeyi boşluğu doldurmak için 40 gün süreyle girdiği çilehaneler ve orada mahlasına eklenen Mısrî kelimesiyle bundan sonraki yaşamına Niyazî-i Mısrî olarak devam edişi...
Ama arayışı son bulmamıştır ve yeniden düşer yollara. Nice uğraş ve çabadan, onca çileden sonra nihayet aradığı mürşide kavuşması ve onun gözetiminde verdiği nefis mücadelesi 9 yıl dile kolay ve artık o şiirleri her yerde bestelenen, tanınan ama nefsiyle mücadelesi hiç bitmeyen 38 yaşında bir adam. En nihayetinde mürşidinden aldığı icazetle irşat vazifesini yüklenmesi ve yeniden yollara düşmesi mürşidinden ayrılmanın verdiği hüzünle.
Osmanlı'nın en karışık dönemleri, saltanatın sürekli el değiştirmesi, yeniçeri ayaklanmaları, Padişah 4. Mehmet'in hocası olan Vani Efendi'nin düşmanlığı altında yapmaya çalıştığı irşat vazifesi aldığı tehditler Rodos'a sürgün edilşi. Tekrar Bursa'ya dönüş anlaşmazlıklar, yanlış anlamalar sürtüşmeler ve ayaklarında bukağılarla Limni'ye sürgün ediliş. Oradaki irşat faaliyetleri Hristiyan ve Müslüman halktan gördüğü teveccüh affedilip Bursa'ya dönüşü.Arayış ve mücadeleyle geçen bir ömür ve ömrünün son demlerinde 2. Ahmet devrinde müritleriyle sefere katılmak isteyişi ve neticede 74 yaşında Limni'ye tekrar sürgün.... Adada ayağında bukağılarla gömülmeyi vasiyet edişi ve ömrünün geri kalan günlerini eserlerine ve ibadetlerine vakfederek 76 yaşında Hakk'a yürümesi.
Tasavvuf anlayışının açıklanması, arka planda Osmanlı'nın ve o süreçteki padişahların anlatımıyla su gibi akan keyifli bir eser. Mısrî'nin şiirlerine yer verilmesi ayrı bir güzellik katmış kitaba.
"İlim ve arayış yolunda bunca çileyi çekebilir miydim?" diye sormadan edemiyor insan kendine.

Turgut Uyar
Şöyle sessizce ölüp gitmeliyim
Bir yaz gecesi Gülhane parkında.
Şu hazin ömrü tamam etmeliyim...

Geç saatlere kadar oturduğum,
Denize bakan bir sırasında
Kırık dökük hatıralar arasında.

Ne vasiyet, ne uzun boylu veda
Ölümüme hiç kimsenin aklı ermesin
Gözlerim birdenbire kapanıversin.

Ne kimseye borcum, ne alacağım
Ne birikmiş beş on kuruş cebimde.
Ne kimseyi sevindirmiş, ne üzmüş olacağım.

Ne gazetelerde ne de radyoda
Ölümüm kimseye dert olmamalı.
Kim tanır zaten beni dünyada.

İnsanlar hergünkü gibi şen şakrak
Tabutum Merkez Efendiye giderken
Üç beş kişinin omzunda gıcırdayarak

Birkaç kişi başlarını eğsinler,
Sonra ardımdan bakıp acıyarak;
-Bir garip ölmüş desinler...

Ölüm'den Mektup Var.!
Ulusal televizyon genel müdürüne,saygı değer beyefendi, ilgili tarafların gerekli önlemleri alabilmeleri amacıyla bu gece yarısından itibaren , zamanın başlangıcından geçtiğimiz yılın otuz bir aralık tarihine kadar olduğu gibi ölümün tekrar yürürlüğe gireceğini duyurmak istiyorum, faaliyetlerime ara vermemin , ya da başka bir deyişle , eski zaman resim ve gravür sanatçılarının hayallerinde oluşturdukları imgeler aracılığıyla anlatmak gerekirse , sembolik tırpanımı kılıfına yerleştirmemin sebebi, benden bu denli rahatsız olan insanların sonsuz yaşamın nasıl birşey olacağını görmelerini istememdi, sonsuza dek yaşama imkanı bulunsaydı neler olurdu görülsün istedim sayın genel müdür, öte yandan daima ve sonsuza dek kavramlarının tam olarak ya da halk arasında sanıldığı derecede eşanlamlı olup olmadıkları da apayrı bir tartışma konusudur ama şu anda önemli olan bu değil, dayanıklılık testi ya da ek zaman olarak adlandırabileceğimiz bu birkaç ayın ardından durumu hem ahlaki-felsefi hem de pragmatik-toplumsal açıdan gözden geçirdim, olayı bütünüyle gerek yatay gerek dikey bakış açılarından değerlendirdim ve sonuç olarak yanıldığım kanısına vardım, bu çerçevede olayların normal akışına döneceğini bildirmek isterim, bunun anlamı, ölmüş olmaları gereken ancak sağlık durumları ne olursa olsun dünyadaki varlıkları devam eden kişilerin yaşamlarının bu gece yarısı saatler on ikiyi gösterdiğinde son bulacağıdır, saatlerin on ikiyi göstermesi kavramının da sembolik olduğunun altını çizmek isterim, bu çerçevede, meydanlardaki saatleri durdurmak ya da kulelerdeki çanları susturmak gibi aptalca düşüncelere kapılanların ümitlerinin boşa çıkacağını da peşinen bildiririm, insanoğlunun kalbine en büyük korkuyu geri getirme yönündeki kararım kesindir-
.
.
.
.
.
.
tevekkül içinde olunuz ve ölüme karşı koymaya çalışmayınız, zira tüm çabalarınız boşa çıkacaktır, bununla birlikte yaptığım bir hatayı da kabullenmek ve vurgulamak isterim, bu hata ölüm konusunda sürdüregeldiğim usulle ilgilidir, şiimdiye kadarki acımasız ve haksız uygulamalarımdan, insanlara haber vermeden canlarını almış olmaktan dolayı rahatsızım, kişileri kalleşçe, uyarmadan, vakit tamam demeden öldürüyordum, bu tutumumun uygunsuz ve hoyratça olduğunu kabul ediyorum, bir vasiyet yazacak zamanı bile çoğu zaman insanlardan esirgemişimdir, ölüme doğru giden yolu onlara gösterecek bir hastalığı başlarına musallat ettiğim çok olmuştur ama insanların hastalıklara bakışı bambaşkadır, hep onlardan kurtulacaklarını düşünürler, ancak son anları geldiğinde ölümün geldiğinin farkına varırlar, her neyse, bundan sonra herkes ölüm konusunda eşit şekilde uyarılacak ve tüm insanlara yaşayacakları son bir haftada işlerini yoluna koyma fırsatı verilecektir, bireyler bu süre içinde vasiyetlerini hazırlayabilecek, aile bireyleriyle vedalaşabilecek, yaptıkları kötülükler için özür dileyebilecek ya da yirmi yıldır görüşmedikleri kuzenleri ile barışabileceklerdir, sayın genel müdür, satırlarıma son vermeden önce kendi elimle yazıdğım ve imzaladığım bu metni hemen bugün ülkenin tüm evlerine ulaştırmanızı rica ediyorum, mektubu insanların genelde beni tanıdıkları adımla imzalıyorum, ölüm.

Ölüm Bir Varmış Bir Yokmuş, José Saramago (Sayfa 99)Ölüm Bir Varmış Bir Yokmuş, José Saramago (Sayfa 99)

Köşe Yazarlarından/Mustafa Özel
İbrahim Bodur, Türk sanayiinin Osmanlı çınarı. Tecrübe ve başarıda ona eşdeğer kaç sanayici sayabiliriz, bilemem. Ben diyeyim beş, siz deyin on. Onbeş diyen kesinlikle yanılır! İbrahim Bey, sanayiciliğinin 55. yılı olan 2007''de, “benim büyük ailem” dediği 35 bin nüfuslu Çan ilçesinde, hem şirketlerinin yönetimini kızı Zeynep Hanım''a devrettiğini açıklamış, hem de yönetici ve mirasçılarına vasiyet niteliğinde öğütler vermişti. Fütüvvet kokulu bu öğütleri sıralayalım:
1. Bütün kainatı donatan, bizi yoktan var eden ve en şerefli varlık kılan Allah''a inanın.
2. Kendinize güvenin.
3. Şükretmeyi bilin.
4. Sabretmeyi bilin.
5. Her işin evvelinde, sonunda ve merkezinde insan olduğunu unutmayın.
6. İnsanları sevin ve kazandıklarınızı onlarla paylaşın.
7. Değerleriniz gücünüz; vatan ve bayrağınız, namus ve şerefinizdir.
8. Dostluğa çok önem verin ve ''dosdoğru'' dost olun.
9. Akıl ve gönül dengesini iyi kurun.
10. Yapılan işin kalitesi, kişinin kalitesini gösterir. Yaptığınız işin niteliğine her zaman özen gösterin.
11. Maddeye ve maddiyata esir olmayın.
12. İtibarınız daima paranızdan çok olsun.
13. Müesseseleri korumak ve geliştirmek, onları kurmak kadar önemlidir. Onları biz kurduk, siz koruyun ve başarılı kılın.
14. Toplumda taklitçi ve sıra adamı olmayın, daima baş olmaya çalışın.
15. Hem geleneksel değerlere bağlı, hem çağdaş ve gelişmelere açık olun.
(Gazeteler, 28-29 Temmuz 2007.)

Ergun Erdoğan, bir alıntı ekledi.
28 Eki 2017 · Kitabı okumayı düşünüyor · Beğendi

ON ÜÇÜNCÜ ÂFET YALAN YERE SÖZ VERMEK
ON ÜÇÜNCÜ AFET
YALAN YERE SÖZ VERMEK
Dil ,âdeta söz vermede yarışır .Sonra da nefis , genellikle o sözü yerine getirmeye yanaşmaz .Böylelikle sözünde durmamış olur .Bu isemünafıklığın alâmetlerindendir .Yüce Allah şöyle buyurur :
" Ey iman edenler ! Akitleri yerine getiriniz "
BU konuda Peygamber Efendimiz (s.a.v) şöyle buyurmuştur :
"Söz vermek (de karşıdaki insana vaad edilmiş ) bir ikram gibidir .
Bunun için söz verince yerine getirmek gerekir .
Allah Resûlü şöyle buyurur :
" Söz borç gibidir veya ondan daha önemli "

Yüce ALLAH , Kur'ân-ı Kerim'de Hz İsmail'i (a.s) şöyle övmüştür :
"Gerçekten o, sözüne sadıktı ."
Anlatıldığına göre Hz İsmail (a.s ) ile bir arkadaşı bir yerde buluşmak uzere sözleştiler .Arkadaşı buluşma saatini unuttu .Hz İsmail (a.s) onu tam yirmi iki gün bekledi .

Abdullah b.Ömer'in (r .a ) vefât anı yaklaşmıştı .Şöyle vasiyet etti :

" Kureyş 'ten bir adam benim kızımı istemişti .Ben de ona söz verir gibi olmuştum .Vallahi ! Bende münâfıklığın üç alametinden biri bulunduğu halde Allah'ın huzuruna varmak istemem .Sizi şahit tutuyorum ! Kızımı ona verdim ."
Abdullah b.Ebü'l -Hansa anlatır :
Allah Resulü'ne peygamberlik verilmeden önceydi .Kendisiyle alışveriş yapmıştım ve bir miktar borcum kalmıştı .Bir yerde ödemek uzere anlaştık .Ona getireceğime söz vermiştim.Ancak o gün ve ertesi gün borcumu götüreceğimi unuttum .Üçüncü gün gittim ki Allah Resulü hâlâ orada bekliyordu .Beni görünce ,
"Eygenç ! Bana zahmet verdin ; üç gündür seni burada bekliyorum "buyurdu .
İbrahim en- Nehaî 'ye , " Biri birine söz veriyor ,ancak diğeri gelmiyor .Sözünde duranın ne yapmasi lazım ? diye sorduklarında şöyle demistir :
" Onu , öbür namazın vakti girene kadar bekler.Gelmediyse gider ; sorumluluk gelmeyene aittir ."

Dil Belası, İmam Gazali (Sayfa 121 - Semerkand)Dil Belası, İmam Gazali (Sayfa 121 - Semerkand)

ON ÜÇÜNCÜ ÂFET YALAN YERE SÖZ VERMEK
ON ÜÇÜNCÜ AFET
YALAN YERE SÖZ VERMEK
Dil ,âdeta söz vermede yarışır .Sonra da nefis , genellikle o sözü yerine getirmeye yanaşmaz .Böylelikle sözünde durmamış olur .Bu isemünafıklığın alâmetlerindendir .Yüce Allah şöyle buyurur :
" Ey iman edenler ! Akitleri yerine getiriniz "
BU konuda Peygamber Efendimiz (s.a.v) şöyle buyurmuştur :
"Söz vermek (de karşıdaki insana vaad edilmiş ) bir ikram gibidir .
Bunun için söz verince yerine getirmek gerekir .
Allah Resûlü şöyle buyurur :
" Söz borç gibidir veya ondan daha önemli "

Yüce ALLAH , Kur'ân-ı Kerim'de Hz İsmail'i (a.s) şöyle övmüştür :
"Gerçekten o, sözüne sadıktı ."
Anlatıldığına göre Hz İsmail (a.s ) ile bir arkadaşı bir yerde buluşmak uzere sözleştiler .Arkadaşı buluşma saatini unuttu .Hz İsmail (a.s) onu tam yirmi iki gün bekledi .

Abdullah b.Ömer'in (r .a ) vefât anı yaklaşmıştı .Şöyle vasiyet etti :

" Kureyş 'ten bir adam benim kızımı istemişti .Ben de ona söz verir gibi olmuştum .Vallahi ! Bende münâfıklığın üç alametinden biri bulunduğu halde Allah'ın huzuruna varmak istemem .Sizi şahit tutuyorum ! Kızımı ona verdim ."
Abdullah b.Ebü'l -Hansa anlatır :
Allah Resulü'ne peygamberlik verilmeden önceydi .Kendisiyle alışveriş yapmıştım ve bir miktar borcum kalmıştı .Bir yerde ödemek uzere anlaştık .Ona getireceğime söz vermiştim.Ancak o gün ve ertesi gün borcumu götüreceğimi unuttum .Üçüncü gün gittim ki Allah Resulü hâlâ orada bekliyordu .Beni görünce ,
"Eygenç ! Bana zahmet verdin ; üç gündür seni burada bekliyorum "buyurdu .
İbrahim en- Nehaî 'ye , " Biri birine söz veriyor ,ancak diğeri gelmiyor .Sözünde duranın ne yapmasi lazım ? diye sorduklarında şöyle demistir :
" Onu , öbür namazın vakti girene kadar bekler.Gelmediyse gider ; sorumluluk gelmeyene aittir ."
İmam Gazzâli / Dil belâsı

Alfred Nobel...
Nobel Ödüllerinin ortaya çıkmasını sağlayan ve dinamidin mucidi olan Alfred Nobel.

Dinamidin icadı sayesinde, petrol yatakları çok kolay keşfedildi. Buluşları savaşlarda kullanıldığı ve insanların ölümüne sebep olduğu için, çıkan bu haberlerden sonra da derin bir üzüntü yaşamış. Aynı zamanda Nobel'in patlayıcı imalatı üzerine birçok şirketi bulunuyormuş ve bu şirketleri de kardeşleri yönetiyormuş. Alfred Nobel ilerde de bu şekilde anılmaktan rahatsızlık duyacağı için tüm servetini, kurucusu olduğu Nobel Vakfı'na bağışlamış. Bu servetin, her sene 'insanlığa en büyük faydayı sağlayan' kişilere dağıtılmasını vasiyet etmiş. Yine vasiyete göre, ödüllerin tıp, edebiyat, fizik, kimya ve barış alanlarında verilmesini istemiş. Böylece Alfred Nobel'in ölümünden tam 5 yıl sonra 1901'de ilk Nobel ödülleri verilmeye başlanmış.
Her ödül, belirlenen ayrı bir komite tarafından ve Alfred Nobel'in ölüm tarihi olan 10 Aralık'ta veriliyor. Nobel ödülleri için çalışmalar değerlendirilirken 'insanlığa en faydalı olanı' göz önünde bulunduruluyor. Örneğin Robert Koch, veremden sorumlu bakteriyi keşfettikten sonra, bu hastalık açısından çok önemli bilimsel ilerlemeler yaşandı. Zaten bu çalışmayla da Nobel ödülünü kazanmış. Belki de Nobel'i bu kadar prestijli yapan 'insanlığa fayda' düşüncesinin ön planda tutmasıdır. Martin Luther King'in Amerika'daki sivil haklar hareketi gibi dünya sorunlarına çözüm üreten insanları da destekliyorlar. Zaten Martin Luther de 1964 yılında Nobel Barış Ödülü'ne layık görülüyor. Nobel ödüllerinde ölen kişiler aday olamıyor. Fizik, kimya ve tıp ödülleri, başarı genel olarak kabul gördükten sonra verilir. 2017 Nobel Fizik ödülünü kazanan bilim insanları 90'lardan beri parçacık fiziği üzerinde çalışıyorlardı. Aziz Sancar'ın yaptığı çalışmalar, hücreleri hasar gören DNA'ların onarılmasıyla ilgiliydi. Bu da günümüzde çok savunmasız kaldığımız kanserle ilgili güzel gelişmelere sebep olabilecek nitelikte. Aziz Sancar'ın tavsiyesi :
''Bilim öğrenmeye çalışın.''

''Günlük dedikodularla, politikalarla uğraşmayın."

''Memlekete hizmet için bilim lazım.