• 109 syf.
    ·Beğendi·9/10
    Tomas Mann-Aldanmış
    Yazardan oxuduğum ilk kitab idi.Amma kitabı həddən artıq bəyəndim.Istər rahat oxunuşu istərsədə mövzusu çox xoşuma gəldi.Yazarın Venesiyada ölüm əsərini də oxumyacam
    Mövzusu
    Rozaliya fon Tümmler 50 yaşında dul qadındır.On ildir ki ərini müharibə vaxtında itirib.Qızı-Anna və oğlu Eduardla birgə yaşayır.Qadın təbiət düşkünüdür(ən sevdiyim xüsusiyyəti oldu)Qadın yaşlılığa doğru addım atdığı müddətdə 24 yaşlı gənc oğlana aşiq olur.Bu eşq onu təravətləndirir,çiçək kimi canlandırır,elə bilirki bu sevgidən bədənidə cavanlaşacaq.
    Bir müddət sonra qadın qadınlıq dönəminə qayıtdığının fərqinə varır.Və Rozalina bundan olduqca xoşbəxt olur.Bu sevincini qızı Anna ilə bölüşür.Qadın sevgisini örtbasdır etmək istəsədə qızı və oğlu analarındaki dəyişikliyi hiss edirlər.Kitabda Anna xarakterini çox bəyəndim.Anasın təsəli verməyi olsun,səhv addım atmamağa qoymamasını,ağıllı sözlərini çox sevdim.Lakin qadının vəziyyəti günü gündən gərginləşir və günlərin birində..... (bunuda demirəmdesəm kitabın sonunu danışmış olacam).
  • Onyedinci asır başlarında Dalmaçyada Nadin kasabasında Sancak beyinin ahırında uşak olarak çalışan on üç yaşında bir çocuk vardı. Herkes tarafından horlanan bu kimsesiz çocuğa bir gün bir dul kadın acımış ve çıplak ayaklarına, kocasından kalmış kocaman bir çift partal kundura giydirmişti. Nadin'den bir vazife ile bir Kapıcıbaşı geçti, Sancak beyinin konağında misafir oldu ve küçük ahır uşağının zeka ile parlayan gözleri ve kir tabakaları altında kaybolmuş güzelliği nazarı dikkatini çekti, çocuğu yıkatıp temizlettikten sonra alıp istanbula getirdi. Saraya verdi. Enderunu Humayun çocukları arasına katılan çocuğa, güzelliğinden üzere Yusuf adı koyuldu. Nadinli Yusuf kısa bir zamanda yükseldi. Kaptan Paşa oldu. Bir gün Nadine Kaptan Paşanın bir adamı geldi ve Sancak Beyine mühürlü bir meşin torba verdi, bir mektupta da şunlar yazılıydı <Falan yerde kalan Marya adında bir dul kadın vardır; bu torba, eğer sağ ise, Sancak Beyinin ve Nadin kadısının huzurunda o dul kadına verilecektir ve bir senet tanzim edilip ban gönderilecektir.> Kadın sağ idi, çok fakir düşmüş bulunuyordu. Kadının ve Sancak beyinin huzurunda Kaptan Paşanın torbası kendisine teslim edildi. Torbanın içinde bir çift kocaman partal kundura vardı ve içleri altın ile doldurulmuştu. Yusuf Paşa kısa bir mektupta yazmıştı: < Anacığım, diyordu, bir kış günü donmuş çıplak ayaklarına bu kunduraları giydirdiğin kimsesiz çocuk, ölünceye kadar seni unutmayacaktır...>
  • 176 syf.
    ·10/10
    Miguel de Unamuno’ya ait ilk defa bir kitap okuyorum. İspanyol yazarın bu kitabı beş öyküden oluşmuş. Öyküleri Türkçe’ye şair ve yazar Behçet Necatigil çevirmiş. Herhangi bir çevirmenden ziyade kendisi de bir şair ve yazar olan kişilerin çevirilerinin tadı çok daha başka oluyor. Bu kitabın dimağımda ayrı bir tad bıraktığını söyleyebilirim.

    Yaman Adam birinci öykü. Julia güzelliği dillere destan bir kız. Babasının işleri bozuk. Kızının güzelliğini işlerinin düzelmesi için bir fırsat olarak görüyor. Onu zengin bir kocaya verecek, ve bu koca aynı zamanda kendisini de ekonomik sıkınıtılarından kurtarıp hapse girmesini önleyecek. Julia bu durumu biliyor ve babasına isyan ediyor. Onun istediği biriyle evlenmemek için önüne çıkacak ilk kişiyle evlenmek istiyor. Bir mal gibi satılmak istemediğini söylüyor annesine. Birini buluyor. “Kaçır beni buralardan” diyor. Ama bulduğu adam kaçırılmak için sözleştiği yere gelmiyor. Sonra birini daha buluyor. O da Julia açısından fos çıkıyor. “Biraz param var ama ya sonrası. Ne yer ne içeriz?” diyor. Ne yaptıysa Julia, kendisine birini bulup babasından kurtulamıyor. Sonrasında gizemli biri ortaya çıkıyor: Alejandro. Gizemli, ama zengin. Zenginliğinin kaynağı konusunda dedikodular çok. Birinci karısından miras kalmışmış da, birinci karısını öldürmüşmüş de gibi rivayetler ortalıkta dolaşıyor. “Hep ben, hep ben” diyen biri. “İstediğim her şeyi elde etttim ben.” Müthiş bir ego, müthiş bir kibir. Julia’yı tespit ediyor. Yanında güzel bir kadınla dolaşıp hava atmanın peşinde. “Siz, ne kadar höpürderseniz höpürdeyin, işte o höpürdediğiniz kıza sadece ben sahibim.” demek için Julia’ya kaba saba mektuplar yazıyor. Babası bu adamla evlenmesi konusunda adeta Julia’ya yalvarıyor. Kabul ediyor, evleniyor Julia. İşte asıl hikaye de bundan sonra başlıyor. Alejandro, Julia’yı “Seviyor mu, sevmiyor mu” şüpheciliği. Öyle olaylar anlatılıyor ki, çoğu yerde okuyucu Alejandro’ya kızıyor. En azından ben kızdım. Ne yapmak istediğini de anlamadım. Alejandro; gurur, kibir, ne istersem yaparım, ego. Paranın sahip olmayacağı bir şey yoktur. Kendinden emin. Hikayenin hepsini anlatamam. Ama sonunda bütün parasını, malını, mülkünü her şeyini Julia için terk etmek isitiyor da onu ölüm döşeğinden kurtaramıyor. Kollarında can veren Julia’yı geri getiremiyor. Zavallı Julia, Alejandro’nun kendisini ne kadar çok sevdiğini bilemeden ölüyor. Alejandro da Julia’nın ölümünün ardından geride üç yaşında bir çocuk bırakarak Julia’nın cesedi başında intihar ediyor.
    *
    İki Ana kitabın ikinci öyküsü. Bu öyküyü sanırım daha çok Hazreti Süleyman (a.s) zamanında bir yavruyu paylaşamayan iki anadan esinlenerek yazılmış gibi. Zaten öykünün içinde iki yerde bu olaya atıf var. Çocuğu olmayan bir kadın, eşini çocuğu olabilecek başka biriyle evlendiriyor. Burada maksat eşine babalık tattırmak değil, yeni kadından olacak çocukla yıllardır hasret kaldığı kendi annelik özlemini gidermek. Bunu sinsi planlarla yapıyor. Hikayenin sonunda görüyoruz ki çocuğu olmayan kadın bütün planlarını gerçekleştiriyor. Çocuğun babasına ne mi oluyor? İki kadın arasında kaldığı için çabucak ölüyor. Ölümü kendisi mi istiyor, yoksa kaza geçirerek mi ölüyor pek anlaşılmıyor.
    *
    Kitaptaki üçüncü öykünün adı: Lumbria Markisi. Kasvetli bir malikanede iki kızıyla yaşayan bir babadan bahsediliyor. Baba erkek bir çocuk olsun diye ikinci kez evlense de ikinci karısı kısır olduğundan bu emeline ulaşamıyor. Baba sert karakterde biri. Kızlarının öyle pencerelerden sarkmasına, balkonlarda çiçek yetiştirmesine karşı. Halkın arasına karışmak, kızlarını da karıştırmak da istemiyor. İki kızdan birisi balkonda çiçekler yetiştirirken bir erkeğin dikkatini çekiyor. Konuşuyorlar vs. Sonrasında malikaneye damat olarak giriyor. Damat silik bir tip. Pek konuşmuyor, belki de konuşturulmuyor. Sonrasında iki kızdan bekar olanı evi terk ediyor. Başka bir yerde yaşıyor. Derken evli çiftin bir oğlu oluyor. Çocuğa büyük babanın ismi Marki veriliyor. Büyük baba, erkek torununun doğum haberini aldığı gün ölüyor. Bir müddet sonra çocuğun annesi de ölüyor. Gene bir müddet sonra dul kalan baba evin ikinci kızıyla, yani baldızıyla evleniyor. Marki on yaşına geliyor. Yalnızlık çekiyor. Yalnızlığına ortak olsun diye eve bir başka çocuk getiriliyor. Ve hikayenin sonunda anlaşılıyor ki, eve yeni gelen çocuk Marki’nin teyzesinden olma kardeşi.
    *
    Aşkın Hücumu kitapta dördüncü hikaye. Aşka inanmayan ve hatta aşkı anlattıkça anlatan şairlere kızan, “Bahsettiğiniz şey hani nerede?” diyen, birbirinden habersiz iki kişinin bir tren istasyonunun bekleme salonunda karşılaşıp, bir anda bir birlerinin sararan gözlerinde aşkı bulup, sonra izbe bir otel odasında iki gün sonra cesetlerine ulaşılmasının öyküsünü anlatıyor. İkisinin de kimlikleri tespit edilemiyor. Bir mezara gömülüyorlar ve arkalarından sadece gökyüzü ağlıyor.
    *
    Son hikayemiz Sessizlik Mağarası. Bu öyle bir mağaradır ki, güneş ışınlarının sık ağaçlar arasından süzüldüğü, yerlerin yemyeşil olduğu, ama bir kez olsun yağmurun yağmadığı bir yerdedir. Bu öyle bir mağaradır ki, buraya gidip de dönen insan yoktur. İnsanlar şen şakrak gidiyorlar, ama dönüşlerinden eser yok. Hayvanlar gidiyorlar ve bunlar dönüyorlar ama artık ne miyavlıyorlar, ne de havlıyorlar. Sesleri kesiliyor. Memleketin felsefecileri, sanatçıları, bilim adamları herkesler konu üzerinde kafa yorsalar da sırrı bir türlü çözemiyorlar. Hiç kimse gittiği yerden dönmediği için gidilen yerin özelliklerinden de haberdar değiller. Alegorik, sembollerin hakim olduğu bir hikaye. Bana sanki kabrin arkasını anlatıyormuş gibi geldi. Yahya Kemal’i anıyorum şimdi: “Bir çok gidenin her biri memnun ki yerinden/ Bir çok seneler geçti dönen yok seferinden.”
  • 448 syf.
    ·7 günde·Puan vermedi
    Siz birini 51 yıl, 9 ay, 4 gün bekler misiniz ? Evet yanlış okumadınız, tam tamına 51 yıl, 9 ay, 4 gün...

    Sizi bilmem ama romanın kahramanı Florentino Arıza, Ferminda Daza'yı beklemişti.

    Florentino Arıza evlilik dışı bir ilişki sonucunda dünyaya gelmiş ve babası tarafından bakılmadığı için annesiyle yaşayan silik bir delikanlıdır.
    Telgrafçılık yapan Florentino, birgün telgraf götürdüğü evde evin 14 yaşındaki küçük kızı, Ferminda Daza' yla göz göze gelir ve kıza aşık olur.
    Sonraki günlerde evin karşısındaki parkın bankosunda ve okul yolunda olsun sürekli onu gözler. Kendisini tutkuyla izleyen bu bir çift gözden etkilenmeye başlar Ferminda'da.

    Hiç evlenmemiş bir kadın olan halası yiğenin kaderinin kendisinikine benzemesini istemediği için, bu aşka ön ayak olur ve iki genç arasında fırtınalı bir mektuplaşma başlar.

    Florentino rüzgarın yönüne göre Ferminda' nın duyacağı şekilde kemanla serenad yapmaya, gün içinde birden fazla tutkulu, sayfalarca mektup gönderecek kadar kendinden geçer. Florentino'nun ruh gibi gezinen, yemeden içmeden ve uykudan kesildiğini gören annesi o dönemin hastalığı olan koleraya yakalandığını düşünür ama yapılan muayene de ' aşk hastalığı' teşhisi konulur.

    İki aşık arasındaki mektuplaşmadan haberdar olan Ferminda' nın babası kız kardeşini ihanetle suçlayıp evden kovar ve kızıyla beraber akrabalarının olduğu başka bir diyara doğru yolculuk yapar.

    Telgrafçı olan Florentino'yla iletişimi bu süre zarfında tutkulu mektuplaşlarla devam eder.
    Yurda döndüklerinde Fermina 18 yaşında alımlı ve kibirli bir genç kız olmuştur. O kadar mektuplaşma ve süreden sonra kendisini heyacanla bekleyen Florentino' ya yanıtı epey acımasızca olur. Kendisine#44595726 der ve Florentino'yu hep silik bir adam diye düşünür.
    Babasının ısrarıyla kasabaya gelen ve herkesin gözünün üstünde olduğu başarılı,genç ve yakışıklı bir doktor ile evlenir.

    Evliliğinde, aşk yoktur ve başlarda bu bir sorun gibi gözükmese de sonraki yıllarda Ferminda' için hayatının bir iç hesaplaşma şekilde geçmesine sebebiyet verir.

    Bu evlilikten iki çocuğu olur fakat kocası onu aldatır. Öte yandan aşık olduğu kadın tarafından red edilen Florentino için hayat çok daha zor geçmektedir. Ferminda dan ayrı olduğu yıllarda genç, yaşlı,dul, evli fark etmeksizin sayısız kadınla kimi uzun kimi kısa süreli birliktelikler yaşar. 625 aşk serüvenine ragmen Ferminda'yı aklından çıkarmaz yüreğinde hep onu yaşatır ve kocasının öleceği günü sabırsızlıkla bekler.

    Nihayet beklediği gün gelir kocası ölür ve Ferminda' ya aşkını tekrar ilan eder. Yas sürecinde olduğu için Ferminda, Florentino'yu red eder.

    Ama tam tamına 51 yıl,9 ay, 4 gün beklemiş olan Florentino'nun vazgeçmeye hiç niyeti yoktur. Bundan sonraki kısmı anlatmak istemiyorum.

    Ferminda 72, Florentino ise 76 yaşındadır ve artık bedenlerin değil ruhun aşkını yaşamak için çabalarlar.
    Kitabı okurken Ferminda' nın ne büyük bir yanılgı içine girdiğini görüyorsunuz kendisi silik bir karakter olduğunu düşündüğü, o tutkulu aşık adamı red edip toplumca ünvanı olan zengin, mesleğinin gücünü elinde barındıran, iyi bir aile çocuğu olarak nitelendirilen güçlü dediğimiz erkek modeline yöneliyor.

    Fakat aslında güçlü bir erkek değil, toplumun ve mesleğinin pohpohladığı bir adam olduğunu görünce en büyük hayal kırıklığıni yaşıyor, aralarında aşk olmadığı için de bir hayat onun için çekilmez olmaya başlıyor.

    #44706942

    #44755997

    Yazar karakterlerin içinde bulunduğu durum analizlerini çok güzel yapiyor. Marquez'i daha önce okumuş olan bilir. Olayları şiir gibi akıcı bir şekilde verir okuyuca. O yüzden okurken nasıl bittiğini anlamazsınız. Tek olumsuz tarafı bazen tekrarların olduğunu fark etmeniz ama canlı bir dil kullandığı için bunu göz ardı edip okuyabiliyorsunuz ve ne ilginçtir ki sıkılmıyorsunuz :)))
  • 368 syf.
    ·5 günde·9/10
    Hayatımızın her safhasında türlü türlü insanlarla karşılaşırız muhakkak. Yolda, otobüste veya misafirlikte. Herkesin bir derdi vardır elbette. Ama çoğu kez bu dertler gizlidir bir köşede. Kimi evinin bir odasında ruhuyla mücadele eder, kimi radyoda bir şarkı sözlerinin kendisine yazıldığını zanneder, kimiyse gün boyu banyoda kendini arındırır. Şizofreni tanısı konulmuş bir insanı görsek hemencecik ondan uzaklaşır, kendi yolumuza bakarız halbuki o kişilerden kaçtıkça onları daha yalnız bırakıp, daha çok hasta olurlar. İşte burda da devreye psikiyatrler girer. Hele de Gülseren Hanım gibi tecrübeli, hastanın bilinçaltına inmeyi başaran, hoşgörülü ve anlayan bir hekim olursa.

    Eskiden çocukken hiç unutmam bir inşaatta çalışırken arka bahçede bir nine görürdüm. Bir çeşmenin başında bir elinde yaprakla o çeşmede ellerini yıkardı. Tabii bu işlem saatlerce sürerdi. Mesai bitip eve gitmeye karar verdiğimizde bile o hâlâ ordaydı. Çeşmeyi kapatırken de yaprakla kapatırdı. Ben de çok gülerdim, yanımdaki amcama da bu durumu söyleyip onunla içten içe alay ederdim. Amcam ise uyarırdı beni o kişi bir hasta, kaç kez yıkanırsa yıkansın arınmayacağını zannediyor diye söylenirdi. Şimdi şöyle geriye bakıyorum da benim alay edip güldüğüm o nine bu kitapta karşıma çıktı. Gördün mü bak, hasta olan bir ben değilim dedi. Ve böyle çevrede çok insan var. Hepsi çaresiz, yardım isteyen, sağlıklı bir yaşamın peşinde koşan kişiler... Düşünsenize 17 yaşında bir genç kız hiç durmadan banyo yapıyor, her tarafı süpürüyor, on kez ellerini yıkıyor fakat yine de arınmadığını düşünüyor. Ne kadar korkunç bir şey. Hem fiziksel hem ruhsal sıkıntı yaşıyorlar. Ve yine imdada Gülseren Hanım gibi psikiyatrler yetişiyor.

    Bu eserinde de hekimlik hayatında karşılaştığı tüm hastaların yaşamlarını, duygularını aktarmış biz okuyuculara. Her biri farklı hayat her bir farklı acı. Bu insanlar hasta değil esasında. Sadece anlaşılmak isteniyorlar. Yalnız kalmamak, onlarla konuşmamızı talep ediyorlar. Bizler onları ne kadar dinlersek, onlar da o kadar iyileşmiş olurlar. Ayrıca neler yok ki bu kitapta? Cinlerle aşk yaşayan bir kızdan, kirlenir diye çöplerini atmayan çöp apartmana; eşi ile mesut olamayan hanımlardan, panik ataklı erkeklere kadar onlarca hastanın hikâyesini dinliyoruz. Gerçek bir hikâye hem de. Bunun yanında erkeklerin frijit bir kadına 'hayvanca' değil bir 'eşçe' yanaşmamızı tembihliyor Gülseren Hanım. Böylelikle o kadın bir gün ''Ben frijit değilim, kadınım ben sadece kadın,'' diyecektir. Ayrıca dul bir kadına boş kadın olarak değil bilakis her şeyi görüp geçirmiş 'kadın gibi bir kadın' gözüyle bakmamızı nasihat ediyor. Ve yazarımız bazı şeyler anlatmış ki hayret verici. En iyi üniversiteleri kazandı diye bir çocuğunuzu mutlu zannetmeyin diyor velilere. Çoğu hastası sınavları derece ile kazanan öğrencileri olmuş. Bir öğrenci varmış ki sınavı full yapmayayım diye 7 soru boş bırakırmış hep. Birinci olup ülke gündemine düşersem diye. Bu da kendi ruhunda ayrı bir problem bence. Diyeceğim şu ki; her daim kendimizi tanımalı ve depresyona girmiş her türlü insanı bir veba gibi değil, bizlerden yardım bekleyen bir insan olarak görmeliyiz. Saygılar...
  • Az sonra, içimizi acıtacak, insanlığımızı sorgulatacak, dünyamızda çocuklara reva görülen muamelelerden sadece bir tanesinin dehşet verecek nitelikteki sözlerini, bu zorluğu yaşamış kadının içler acısı ve aynı zamanda yılmayan, pes etmeyen, hayat hikayesini okuyacaksınız.

    "Yemenli Nujood henüz on yaşındayken evlendirilmek üzere otuzlu yaşlardaki bir adama satıldı. Ailesinden, çok sevdiği kardeşlerinden koparılıp zorla Yemen'in izbe bir köyüne gönderildi. Evlendiği adam kendinden yaşça oldukça büyüktü: tam üç kat. Ailesine Nujood ergenlik çağına girene kadar ona dokunulmayacağına dair söz verilmişti.

    Ancak bu söze sadık kalınmadı. Verdiği sözü unutan kocası, Nujood'un bir genç kız olmasını beklemeden evlendiği gece onunla zorla birlikte oldu. Nujood gündüzleri kayınvalidesi tarafından, geceleri ise kocası tarafından iki ay boyunca fiziksel ve duygusal şiddete maruz kaldı.

    Ve Nujood bu kâbusu yaşarken yalnızca 10 yaşında bir çocuktu.
    Ama Nujood pes etmedi ve tüm Yemen'e ve başka memleketlerde aynı kadere mahkûm insanlara örnek olacak bir serüvene imzasını attı. Yaşadığı topraklarda eşine benzerine rastlanmamış bir hikâyenin başkahramanı oldu; kocasından boşanmak için gizlice evden kaçarak mahkemeye gitti ve yargıcın kapısını çaldı.

    Nujood'un ailesine ve Yemen geleneklerine meydan okuyuşu ve cesareti tüm dünyada yankılandı ve Orta Doğu'daki tüm genç kızlar için ilham kaynağı oldu.
    Ve Nujood eşsiz hikâyesiyle tüm dünyanın vicdanını bir kez daha sorgulamasına sebep oldu.

    ***
    “Annem sessiz kalıyordu. Üzgün ama kaderine boyun eğmiş bir hali vardı.
    Sonuçta, Yemenli kadınların çoğu gibi onunki de düzenlenmiş bir evlilikti. Kimse ondan iyi bilemezdi, ülkemizde sıkıntıyı kadınlar çeker, emirleri erkekler verirdi. Bu durumda beni savunmak, baştan kaybedilmiş bir savaş olacaktı.”

    Kocası evli bir kadının okula gitmesinin doğru olmayacağı gerekçesiyle Nojood'u okuldan aldı. Düğünündeyse Nujood bir köşede oturmuş gözyaşları içerisinde olanları bir yabancı gibi izliyordu başına gelecekleri hissediyormuşçasına.

    Olanlar tek kelimeyle felaketti. Kocasının tecavüzleri ve dayağının yanı sıra kayınvalidesinin verdiği eziyet de durumu daha da kötüleştirmişti. Onca zulmün içerisinde küçücük bir kız çocuğu olarak ayakta durmaya gayret ediyordu gücü yettiğince.

    Ve sonunda her şeyi göze alıp evden kaçtı ve soluğu adliyede aldı.
    “Hangi yargıcı arıyorsun?”
    “Bir yargıçla konuşmak istiyorum, hepsi bu.”
    “Ama bu mahkemede birçok yargıç var…”
    “Beni bir yargıca götürün, hangisi olursa olsun!”
    Kadın kararlılığımdan şaşkın, susuyor. Belki de küçük delici çığlığım onu ürküttü.
    “Ne istiyorsun?”
    Cevabım bekletmeden geliyor.
    “Boşanmak.”

    Verdiği emsalsiz mücadele ve kazandığı zaferle tüm dünyada adını duyuran Yemen'li Nujood Ali cesaretiyle tüm dünyadaki kadınlara örnek olmuş, Glamour Yılın Kadını ödülüne layık görülmüş ve Condoleezza Rice, Hillary Clinton gibi önemli isimlerin de takdirini kazanmıştır.