• Ey hastalık vasıtasıyla hayrat yapamamaktan şekvâ eden hasta! Şükret. Hayrâtın en hâlisinin kapısını sana açan, hastalıktır. Hastalık mütemadiyen hastaya ve lillâh için hastaya bakıcılara sevap kazandırmakla beraber, duanın makbuliyetine en mühim bir vesiledir.
    Evet, hastalara bakmak, ehl-i iman için mühim sevabı vardır. Hastaların keyfini sormak, fakat hastayı sıkmamak şartıyla ziyaret etmek, sünnet-i seniyyedir, [ 1 ] keffâretü'z-zünub olur. Hadiste vardır ki, "Hastaların duasını alınız; onların duası makbuldür." [ 2 ]
    Bahusus hasta, akrabadan olsa, hususan peder ve valide olsa, onlara hizmet mühim bir ibadettir, mühim bir sevaptır. Hastaların kalbini hoşnud etmek, teselli vermek, mühim bir sadaka hükmüne geçer. Bahtiyardır o evlât ki, peder ve validesinin hastalık zamanında, onların seriütteessür olan kalblerini memnun edip hayır dualarını alır.
    Evet, hayat-ı içtimaiyede en muhterem bir hakikat olan peder ve validesinin şefkatlerine mukabil, hastalıkları zamanında kemâl-i hürmet ve şefkat-i ferzendâne ile mukabele eden o iyi evlâdın vaziyetini ve insaniyetin ulviyetini gösteren o vefâdâr levhaya karşı, hattâ melâikeler dahi "Maşaallah, bârekâllah" deyip alkışlıyorlar.
    Evet, hastalık zamanında, hastalık elemini hiçe indirecek gayet hoş ve ferahlı, etrafında tezahür eden şefkatlerden ve acımak ve merhametlerden gelen lezzetler var. Hastanın duasının makbuliyeti ehemmiyetli bir meseledir. Ben otuz kırk seneden beri, bendeki kulunç denilen bir hastalıktan şifa için dua ederdim. Ben anladım ki, hastalık dua için verilmiş. Dua ile duayı, yani, dua kendi kendini kaldırmadığından, anladım ki, duanın neticesi uhrevîdir, Haşiye kendisi de bir nevi ibadettir ve hastalıkla aczini anlayıp dergâh-ı İlâhiyeye iltica eder. Onun için, otuz senedir şifa duasını ettiğim halde duam zâhirî kabul olmadığından, duayı terk etmek kalbime gelmedi. Zira hastalık duanın vaktidir; şifa duanın neticesi değil. Belki Cenâb-ı Hakîm-i Rahîm şifa verse, fazlından verir.
    Hem dua istediğimiz tarzda kabul olmazsa, makbul olmadı denilmez. Hâlık-ı Hakîm daha iyi biliyor; menfaatimize hayırlı ne ise onu verir. Bazan dünyaya ait dualarımızı, menfaatimiz için âhiretimize çevirir, öyle kabul eder.
    Her ne ise, hastalık sırrıyla hulûsiyet kazanan, hususan zaaf ve aczden ve tezellül ve ihtiyaçtan gelen bir dua, kabule çok yakındır. Hastalık böyle hâlis bir duanın medarıdır. Hem dindar olan hasta, hem hastaya bakan mü'minler de bu duadan istifade etmelidirler.
  • YEDİNCİ BAP

    922 AĞUSTOS AYI

    ve

    KADINLARIMIZ

    ve

    6 AĞUSTOS EMRİ

    ve

    BİR ÂLETLE BİR İNSANIN HİKÂYESİ

    Ayın altında kağnılar gidiyordu.

    Kağnılar gidiyordu Akşehir üstünden Afyon'a doğru.

    Toprak öyle bitip tükenmez,

    dağlar öyle uzakta,

    sanki gidenler hiçbir zaman

    hiçbir menzile erişmeyecekti.

    Kağnılar yürüyordu yekpare meşeden tekerlekleriyle.

    Ve onlar

    ayın altında dönen ilk tekerlekti.

    Ayın altında öküzler

    başka ve çok küçük bir dünyadan gelmişler gibi

    ufacık, kısacıktılar,

    ve pırıltılar vardı hasta, kırık boynuzlarında

    ve ayakları altından akan

    toprak,

    toprak

    ve topraktı.

    Gece aydınlık ve sıcak

    ve kağnılarda tahta yataklarında

    koyu mavi humbaralar çırılçıplaktı.

    Ve kadınlar

    birbirlerinden gizleyerek

    bakıyorlardı ayın altında

    geçmiş kafilelerden kalan öküz ve tekerlek ölülerine.

    Ve kadınlar,

    bizim kadınlarımız :

    korkunç ve mübarek elleri,

    ince, küçük çeneleri, kocaman gözleriyle

    anamız, avradımız, yârimiz

    ve sanki hiç yaşamamış gibi ölen

    ve soframızdaki yeri

    öküzümüzden sonra gelen

    ve dağlara kaçırıp uğrunda hapis yattığımız

    ve ekinde, tütünde, odunda ve pazardaki

    ve karasabana koşulan

    ve ağıllarda

    ışıltısında yere saplı bıçakların

    oynak, ağır kalçaları ve zilleriyle bizim olan

    kadınlar,

    bizim kadınlarımız

    şimdi ayın altında

    kağnıların ve hartuçların peşinde

    harman yerine kehribar başaklı sap çeker gibi

    aynı yürek ferahlığı,

    aynı yorgun alışkanlık içindeydiler.

    Ve on beşlik şarapnelin çeliğinde

    ince boyunlu çocuklar uyuyordu.

    Ve ayın altında kağnılar

    yürüyordu Akşehir üstünden Afyon'a doğru.

    «6 Ağustos emri» verilmiştir.

    Birinci ve İkinci ordular, kıt'aları, kağnıları, süvari alaylarıyla

    yer değiştiriyordu, yer değiştirecek.

    98956 tüfek,

    325 top,

    5 tayyare,

    2800 küsur mitralyöz,

    2500 küsur kılıç

    ve 186326 tane pırıl pırıl insan yüreği

    ve bunun iki misli kulak, kol, ayak ve göz

    kımıldanıyordu gecenin içinde.

    Gecenin içinde toprak.

    Gecenin içinde rüzgâr.

    Hatıralara bağlı, hatıraların dışında,

    gecenin içinde :

    insanlar, âletler ve hayvanlar,

    demirleri, tahtaları ve etleriyle birbirine sokulup,

    korkunç

    ve sessiz emniyetlerini

    birbirlerine sokulmakta bulup,

    kocaman, yorgun ayakları,

    topraklı elleriyle yürüyorlardı.

    Ve onların arasında

    Birinci Ordu İkinci Nakliye Taburu'ndan

    İstanbullu şoför Ahmet

    ve onun kamyoneti vardı.

    Bir acayip mahlûktu üç numrolu kamyonet :

    İhtiyar,

    cesur,

    inatçı ve şirret.

    kırılıp dağlarda kalan sol arka makası yerine

    şasinin altına, dingilin üzerine

    budaklı bir gürgen kütüğü sarmış olmasına rağmen

    ve kalb ağrılarıyla

    ve on kilometrede bir

    karanlığa yaslanıp durduğu halde

    ve vantilâtöründe dört kanattan ikisi noksan iken

    şahsının vekarlı kudretini resmen biliyordu :

    «6 Ağustos emri»nde ondan ve arkadaşlarından

    «... ihzar ve teşkil edilmiş bulunan

    ve cem'an 300 ton kabiliyetinde kabul olunan

    100 kadar serî otomobil...» diye bahsediliyordu.

    İhzar ve teşkil olunanlar,

    bu meyanda Ahmet'in kamyoneti,

    insanların, âletlerin ve kağnıların yanından geçip

    Afyon - Ahırdağları ve imtidadına doğru iniyorlardı.

    Ahmet'in kafasında uzak bir şehir ve bir şarkı vardı.

    Bu şarkı nihaventtir

    ve beyaz tenteli sandalları,

    siyah mavnaları,

    güneşli karpuz kabuklarıyla

    bir deniz kıyısındadır şehir.

    Vantilâtörde adedi devir

    düşüyor gibi.

    Arkadaşlar ileri geçtiler.

    Ay battı.

    Manzara yıldızlardan ve dağlardan ibaret.

    Sen Süleymaniyelisin oğlum Ahmet,

    pınar dibinde iki mars bir oyunla yenip Bücür'ü,

    kalk,

    sıra servilerin önünden yürü,

    çeşmeyi geç,

    mektep bahçesi, medreseler,

    orda, Harbiye Nezareti'nin arka duvarında

    siyah çarşaflı bir kadın

    çömelip yere

    darı serper güvercinlere

    ve papelciler

    şemsiye üstünde papaz açarlar.

    Motor mızıkçılık ediyor,

    bizi dağ başlarında bırakacak meret.

    Ne diyorduk oğlum Ahmet?

    Dökmeciler sağda kalır,

    derken, Uzunçarşı'ya saparken,

    köşede, sol kolda seyyar kitapçı :

    «Hikâyei Billûr Köşk»,

    altı cilt «Tarihi Cevdet»

    ve «Fenni Tabâhat».

    Tabâhat, mutfaktan gelirmiş,

    yani yemek pişirmek.

    Hani, uskumru dolmasına da bayılırım pek.

    Yaldızlı kuyruğundan tutup

    bir salkım üzüm gibi yersin.

    İlerde bir süvari kolu gidiyor,

    saptılar sola.

    Uzunçarşı'yı dikine inersin.

    Sandalyacılar, tavla pulcuları, tesbihçiler.

    Ve sen İstanbullu,

    sen kendi ellerinin hünerine alışmış olduğundan

    şaşarsın İstanbullulara :

    ne kadar ince, ne çeşitli hünerleri var, dersin.

    Rüstem Paşa Camii.

    Urgancılar.

    Urgancılarda yüz parça yelkenli gemiyi

    ve hesapsız katır kervanlarını donatacak kadar

    urgan, halat ve dökme tunçtan çıngıraklar satılır.

    Zindankapı, Babacafer.

    Uzakta Balıkpazarı.

    Kuruyemişçiler.

    Yemiş iskelesindeyiz :

    sandalları, mavnaları,

    güneşli karpuz kabuklarıyla

    yüzüne hasret kaldığım deniz.

    Sol arka lastik hava mı kaçırıyor ne?

    İnip

    baksam...

    Yemiş iskelesinden dilenci vapuruna binip

    Eyüp'te Niyet Kuyusu'na gittikti.

    Elleri yumuk yumuk,

    bacakları biraz çarpıktı ama,

    yeşil zeytin tanesi gibi gözler.

    Kaşları da hilâl gibi çekikti.

    Tam Kasımpaşa'ya yaklaştık, beyaz başörtüsü...

    Lastik hava kaçırıyor.

    Derdine deva bulmazsak eğer...

    Dur bakalım Babacafer...

    Üç numrolu kamyonet durdu.

    Karanlık.

    Kriko.

    Pompa.

    Eller.

    Küfreden ve küfrettiğine kızan elleri

    lastikte ve ihtiyar tekerlekte dolaşırken

    Ahmet hatırladı :

    bir gece nüzüllü babaannesini

    sedirden sedire taşırken

    kadıncağız...

    İç lastik boydan boya patladı.

    Yedek?

    Yok.

    Dağlarda avaz avaz

    imdat istemek?

    Sen Süleymaniyelisin oğlum Ahmet,

    sana tek başına verilmiştir üç numrolu kamyonet.

    Hem, hani bir koyun varmış,

    kendi bacağından asılan bir koyun.

    Süleymaniyeli şoför Ahmet

    soyun...

    Soyundu.

    Ceket, külot, pantol, don, gömlek ve kalpak

    ve kırmızı kuşak,

    Ahmet'i postallarının üstünde çırılçıplak

    bırakarak

    dış lastiğin içine girdiler,

    şişirdiler.

    Bu şarkı nihaventtir.

    Deniz kıyısında bir şehir...

    Beyaz başörtüsü...

    Saatta elli yapıyoruz...

    Dayan ömrümün törpüsü,

    dayan da dağlar anadan doğma görsün şoför Ahmet'i,

    dayan arslan...

    Hiçbir zaman

    böyle merhametli bir ümitle sevmedi

    hiçbir insan

    hiçbir âleti...
  • YEDİNCİ BAP
    922 AĞUSTOS AYI
    ve
    KADINLARIMIZ
    ve
    6 AĞUSTOS EMRİ
    ve
    BİR ÂLETLE BİR İNSANIN HİKÂYESİ
    Ayın altında kağnılar gidiyordu.
    Kağnılar gidiyordu Akşehir üstünden Afyon'a doğru.
    Toprak öyle bitip tükenmez,
    dağlar öyle uzakta,
    sanki gidenler hiçbir zaman
    hiçbir menzile erişmiyecekti.
    Kağnılar yürüyordu yekpare meşeden tekerlekleriyle.
    Ve onlar
    ayın altında dönen ilk tekerlekti.
    Ayın altında öküzler
    başka ve çok küçük bir dünyadan gelmişler gibi
    ufacık, kısacıktılar,
    ve pırıltılar vardı hasta, kırık boynuzlarında
    ve ayakları altından akan
    toprak,
    toprak
    ve topraktı.
    Gece aydınlık ve sıcak
    ve kağnılarda tahta yataklarında
    koyu mavi humbaralar çırılçıplaktı.
    Ve kadınlar
    birbirlerinden gizliyerek
    bakıyorlardı ayın altında
    geçmiş kafilelerden kalan öküz ve tekerlek ölülerine.
    Ve kadınlar,
    bizim kadınlarımız :
    korkunç ve mübarek elleri,
    ince, küçük çeneleri, kocaman gözleriyle
    anamız, avradımız, yârimiz
    ve sanki hiç yaşamamış gibi ölen
    ve soframızdaki yeri
    öküzümüzden sonra gelen
    ve dağlara kaçırıp uğrunda hapis yattığımız
    ve ekinde, tütünde, odunda ve pazardaki
    ve karasabana koşulan
    ve ağıllarda
    ışıltısında yere saplı bıçakların
    oynak, ağır kalçaları ve zilleriyle bizim olan
    kadınlar,
    bizim kadınlarımız
    şimdi ayın altında
    kağnıların ve hartuçların peşinde
    harman yerine kehribar başaklı sap çeker gibi
    aynı yürek ferahlığı,
    aynı yorgun alışkanlık içindeydiler.
    Ve on beşlik şarapnelin çeliğinde
    ince boyunlu çocuklar uyuyordu.
    Ve ayın altında kağnılar
    yürüyordu Akşehir üstünden Afyon'a doğru.
    «6 Ağustos emri» verilmiştir.
    Birinci ve İkinci ordular, kıt'aları, kağnıları, süvari alaylarıyla
    yer değiştiriyordu, yer değiştirecek.
    98956 tüfek,
    325 top,
    5 tayyare,
    2800 küsur mitralyöz,
    2500 küsur kılıç
    ve 186326 tane pırıl pırıl insan yüreği
    ve bunun iki misli kulak, kol, ayak ve göz
    kımıldanıyordu gecenin içinde.
    Gecenin içinde toprak.
    Gecenin içinde rüzgâr.
    Hatıralara bağlı, hatıraların dışında,
    gecenin içinde :
    insanlar, âletler ve hayvanlar,
    demirleri, tahtaları ve etleriyle birbirine sokulup,
    korkunç
    ve sessiz emniyetlerini
    birbirlerine sokulmakta bulup,
    kocaman, yorgun ayakları,
    topraklı elleriyle yürüyorlardı.
    Ve onların arasında
    Birinci Ordu İkinci Nakliye Taburu'ndan
    İstanbullu şoför Ahmet
    ve onun kamyoneti vardı.
    Bir acayip mahlûktu üç numrolu kamyonet :
    İhtiyar,
    cesur,
    inatçı ve şirret.
    kırılıp dağlarda kalan sol arka makası yerine
    şasinin altına, dingilin üzerine
    budaklı bir gürgen kütüğü sarmış olmasına rağmen
    ve kalb ağrılarıyla
    ve on kilometrede bir
    karanlığa yaslanıp durduğu halde
    ve vantilâtöründe dört kanattan ikisi noksan iken
    şahsının vekarlı kudretini resmen biliyordu :
    «6 Ağustos emri»nde ondan ve arkadaşlarından
    «... ihzar ve teşkil edilmiş bulunan
    ve cem'an 300 ton kabiliyetinde kabul olunan
    100 kadar serî otomobil...» diye bahsediliyordu.
    İhzar ve teşkil olunanlar,
    bu meyanda Ahmet'in kamyoneti,
    insanların, âletlerin ve kağnıların yanından geçip
    Afyon - Ahırdağları ve imtidadına doğru iniyorlardı.
    Ahmet'in kafasında uzak bir şehir ve bir şarkı vardı.
    Bu şarkı nihaventtir
    ve beyaz tenteli sandalları,
    siyah mavnaları,
    güneşli karpuz kabuklarıyla
    bir deniz kıyısındadır şehir.
    Vantilâtörde adedi devir
    düşüyor gibi.
    Arkadaşlar ileri geçtiler.
    Ay battı.
    Manzara yıldızlardan ve dağlardan ibaret.
    Sen Süleymaniyelisin oğlum Ahmet,
    pınar dibinde iki mars bir oyunla yenip Bücür'ü,
    kalk,
    sıra servilerin önünden yürü,
    çeşmeyi geç,
    mektep bahçesi, medreseler,
    orda, Harbiye Nezareti'nin arka duvarında
    siyah çarşaflı bir kadın
    çömelip yere
    darı serper güvercinlere
    ve papelciler
    şemsiye üstünde papaz açarlar.
    Motor mızıkçılık ediyor,
    bizi dağ başlarında bırakacak meret.
    Ne diyorduk oğlum Ahmet?
    Dökmeciler sağda kalır,
    derken, Uzunçarşı'ya saparken,
    köşede, sol kolda seyyar kitapçı :
    «Hikâyei Billûr Köşk»,
    altı cilt «Tarihi Cevdet»
    ve «Fenni Tabâhat».
    Tabâhat, mutfaktan gelirmiş,
    yani yemek pişirmek.
    Hani, uskumru dolmasına da bayılırım pek.
    Yaldızlı kuyruğundan tutup
    bir salkım üzüm gibi yersin.
    İlerde bir süvari kolu gidiyor,
    saptılar sola.
    Uzunçarşı'yı dikine inersin.
    Sandalyacılar, tavla pulcuları, tesbihçiler.
    Ve sen İstanbullu,
    sen kendi ellerinin hünerine alışmış olduğundan
    şaşarsın İstanbullulara :
    ne kadar ince, ne çeşitli hünerleri var, dersin.
    Rüstem Paşa Camii.
    Urgancılar.
    Urgancılarda yüz parça yelkenli gemiyi
    ve hesapsız katır kervanlarını donatacak kadar
    urgan, halat ve dökme tunçtan çıngıraklar satılır.
    Zindankapı, Babacafer.
    Uzakta Balıkpazarı.
    Kuruyemişçiler.
    Yemiş iskelesindeyiz :
    sandalları, mavnaları,
    güneşli karpuz kabuklarıyla
    yüzüne hasret kaldığım deniz.
    Sol arka lastik hava mı kaçırıyor ne?
    İnip
    baksam...
    Yemiş iskelesinden dilenci vapuruna binip
    Eyüp'te Niyet Kuyusu'na gittikti.
    Elleri yumuk yumuk,
    bacakları biraz çarpıktı ama,
    yeşil zeytin tanesi gibi gözler.
    Kaşları da hilâl gibi çekikti.
    Tam Kasımpaşa'ya yaklaştık, beyaz başörtüsü...
    Lastik hava kaçırıyor.
    Derdine deva bulmazsak eğer...
    Dur bakalım Babacafer...
    Üç numrolu kamyonet durdu.
    Karanlık.
    Kriko.
    Pompa.
    Eller.
    Küfreden ve küfrettiğine kızan elleri
    lastikte ve ihtiyar tekerlekte dolaşırken
    Ahmet hatırladı :
    bir gece nüzüllü babaannesini
    sedirden sedire taşırken
    kadıncağız...
    İç lastik boydan boya patladı.
    Yedek?
    Yok.
    Dağlarda avaz avaz
    imdat istemek?
    Sen Süleymaniyelisin oğlum Ahmet,
    sana tek başına verilmiştir üç numrolu kanyonet.
    Hem, hani bir koyun varmış,
    kendi bacağından asılan bir koyun.
    Süleymaniyeli şoför Ahmet
    soyun...
    Soyundu.
    Ceket, külot, pantol, don, gömlek ve kalpak
    ve kırmızı kuşak,
    Ahmet'i postallarının üstünde çırılçıplak
    bırakarak
    dış lastiğin içine girdiler,
    şişirdiler.
    Bu şarkı nihaventtir.
    Deniz kıyısında bir şehir...
    Beyaz başörtüsü...
    Saatta elli yapıyoruz...
    Dayan ömrümün törpüsü,
    dayan da dağlar anadan doğma görsün şoför Ahmet'i,
    dayan arslan...
    Hiçbir zaman
    böyle merhametli bir ümitle sevmedi
    hiçbir insan
    hiçbir âleti...
  • YEDİNCİ BAP
    922 AĞUSTOS AYI
    ve
    KADINLARIMIZ
    ve
    6 AĞUSTOS EMRİ
    ve
    BİR ÂLETLE BİR İNSANIN HİKÂYESİ
    Ayın altında kağnılar gidiyordu.
    Kağnılar gidiyordu Akşehir üstünden Afyon'a doğru.
    Toprak öyle bitip tükenmez,
    dağlar öyle uzakta,
    sanki gidenler hiçbir zaman
    hiçbir menzile erişmiyecekti.
    Kağnılar yürüyordu yekpare meşeden tekerlekleriyle.
    Ve onlar
    ayın altında dönen ilk tekerlekti.
    Ayın altında öküzler
    başka ve çok küçük bir dünyadan gelmişler gibi
    ufacık, kısacıktılar,
    ve pırıltılar vardı hasta, kırık boynuzlarında
    ve ayakları altından akan
    toprak,
    toprak
    ve topraktı.
    Gece aydınlık ve sıcak
    ve kağnılarda tahta yataklarında
    koyu mavi humbaralar çırılçıplaktı.
    Ve kadınlar
    birbirlerinden gizliyerek
    bakıyorlardı ayın altında
    geçmiş kafilelerden kalan öküz ve tekerlek ölülerine.
    Ve kadınlar,
    bizim kadınlarımız :
    korkunç ve mübarek elleri,
    ince, küçük çeneleri, kocaman gözleriyle
    anamız, avradımız, yârimiz
    ve sanki hiç yaşamamış gibi ölen
    ve soframızdaki yeri
    öküzümüzden sonra gelen
    ve dağlara kaçırıp uğrunda hapis yattığımız
    ve ekinde, tütünde, odunda ve pazardaki
    ve karasabana koşulan
    ve ağıllarda
    ışıltısında yere saplı bıçakların
    oynak, ağır kalçaları ve zilleriyle bizim olan
    kadınlar,
    bizim kadınlarımız
    şimdi ayın altında
    kağnıların ve hartuçların peşinde
    harman yerine kehribar başaklı sap çeker gibi
    aynı yürek ferahlığı,
    aynı yorgun alışkanlık içindeydiler.
    Ve on beşlik şarapnelin çeliğinde
    ince boyunlu çocuklar uyuyordu.
    Ve ayın altında kağnılar
    yürüyordu Akşehir üstünden Afyon'a doğru.
    «6 Ağustos emri» verilmiştir.
    Birinci ve İkinci ordular, kıt'aları, kağnıları, süvari alaylarıyla
    yer değiştiriyordu, yer değiştirecek.
    98956 tüfek,
    325 top,
    5 tayyare,
    2800 küsur mitralyöz,
    2500 küsur kılıç
    ve 186326 tane pırıl pırıl insan yüreği
    ve bunun iki misli kulak, kol, ayak ve göz
    kımıldanıyordu gecenin içinde.
    Gecenin içinde toprak.
    Gecenin içinde rüzgâr.
    Hatıralara bağlı, hatıraların dışında,
    gecenin içinde :
    insanlar, âletler ve hayvanlar,
    demirleri, tahtaları ve etleriyle birbirine sokulup,
    korkunç
    ve sessiz emniyetlerini
    birbirlerine sokulmakta bulup,
    kocaman, yorgun ayakları,
    topraklı elleriyle yürüyorlardı.
    Ve onların arasında
    Birinci Ordu İkinci Nakliye Taburu'ndan
    İstanbullu şoför Ahmet
    ve onun kamyoneti vardı.
    Bir acayip mahlûktu üç numrolu kamyonet :
    İhtiyar,
    cesur,
    inatçı ve şirret.
    kırılıp dağlarda kalan sol arka makası yerine
    şasinin altına, dingilin üzerine
    budaklı bir gürgen kütüğü sarmış olmasına rağmen
    ve kalb ağrılarıyla
    ve on kilometrede bir
    karanlığa yaslanıp durduğu halde
    ve vantilâtöründe dört kanattan ikisi noksan iken
    şahsının vekarlı kudretini resmen biliyordu :
    «6 Ağustos emri»nde ondan ve arkadaşlarından
    «... ihzar ve teşkil edilmiş bulunan
    ve cem'an 300 ton kabiliyetinde kabul olunan
    100 kadar serî otomobil...» diye bahsediliyordu.
    İhzar ve teşkil olunanlar,
    bu meyanda Ahmet'in kamyoneti,
    insanların, âletlerin ve kağnıların yanından geçip
    Afyon - Ahırdağları ve imtidadına doğru iniyorlardı.
    Ahmet'in kafasında uzak bir şehir ve bir şarkı vardı.
    Bu şarkı nihaventtir
    ve beyaz tenteli sandalları,
    siyah mavnaları,
    güneşli karpuz kabuklarıyla
    bir deniz kıyısındadır şehir.
    Vantilâtörde adedi devir
    düşüyor gibi.
    Arkadaşlar ileri geçtiler.
    Ay battı.
    Manzara yıldızlardan ve dağlardan ibaret.
    Sen Süleymaniyelisin oğlum Ahmet,
    pınar dibinde iki mars bir oyunla yenip Bücür'ü,
    kalk,
    sıra servilerin önünden yürü,
    çeşmeyi geç,
    mektep bahçesi, medreseler,
    orda, Harbiye Nezareti'nin arka duvarında
    siyah çarşaflı bir kadın
    çömelip yere
    darı serper güvercinlere
    ve papelciler
    şemsiye üstünde papaz açarlar.
    Motor mızıkçılık ediyor,
    bizi dağ başlarında bırakacak meret.
    Ne diyorduk oğlum Ahmet?
    Dökmeciler sağda kalır,
    derken, Uzunçarşı'ya saparken,
    köşede, sol kolda seyyar kitapçı :
    «Hikâyei Billûr Köşk»,
    altı cilt «Tarihi Cevdet»
    ve «Fenni Tabâhat».
    Tabâhat, mutfaktan gelirmiş,
    yani yemek pişirmek.
    Hani, uskumru dolmasına da bayılırım pek.
    Yaldızlı kuyruğundan tutup
    bir salkım üzüm gibi yersin.
    İlerde bir süvari kolu gidiyor,
    saptılar sola.
    Uzunçarşı'yı dikine inersin.
    Sandalyacılar, tavla pulcuları, tesbihçiler.
    Ve sen İstanbullu,
    sen kendi ellerinin hünerine alışmış olduğundan
    şaşarsın İstanbullulara :
    ne kadar ince, ne çeşitli hünerleri var, dersin.
    Rüstem Paşa Camii.
    Urgancılar.
    Urgancılarda yüz parça yelkenli gemiyi
    ve hesapsız katır kervanlarını donatacak kadar
    urgan, halat ve dökme tunçtan çıngıraklar satılır.
    Zindankapı, Babacafer.
    Uzakta Balıkpazarı.
    Kuruyemişçiler.
    Yemiş iskelesindeyiz :
    sandalları, mavnaları,
    güneşli karpuz kabuklarıyla
    yüzüne hasret kaldığım deniz.
    Sol arka lastik hava mı kaçırıyor ne?
    İnip
    baksam...
    Yemiş iskelesinden dilenci vapuruna binip
    Eyüp'te Niyet Kuyusu'na gittikti.
    Elleri yumuk yumuk,
    bacakları biraz çarpıktı ama,
    yeşil zeytin tanesi gibi gözler.
    Kaşları da hilâl gibi çekikti.
    Tam Kasımpaşa'ya yaklaştık, beyaz başörtüsü...
    Lastik hava kaçırıyor.
    Derdine deva bulmazsak eğer...
    Dur bakalım Babacafer...
    Üç numrolu kamyonet durdu.
    Karanlık.
    Kriko.
    Pompa.
    Eller.
    Küfreden ve küfrettiğine kızan elleri
    lastikte ve ihtiyar tekerlekte dolaşırken
    Ahmet hatırladı :
    bir gece nüzüllü babaannesini
    sedirden sedire taşırken
    kadıncağız...
    İç lastik boydan boya patladı.
    Yedek?
    Yok.
    Dağlarda avaz avaz
    imdat istemek?
    Sen Süleymaniyelisin oğlum Ahmet,
    sana tek başına verilmiştir üç numrolu kanyonet.
    Hem, hani bir koyun varmış,
    kendi bacağından asılan bir koyun.
    Süleymaniyeli şoför Ahmet
    soyun...
    Soyundu.
    Ceket, külot, pantol, don, gömlek ve kalpak
    ve kırmızı kuşak,
    Ahmet'i postallarının üstünde çırılçıplak
    bırakarak
    dış lastiğin içine girdiler,
    şişirdiler.
    Bu şarkı nihaventtir.
    Deniz kıyısında bir şehir...
    Beyaz başörtüsü...
    Saatta elli yapıyoruz...
    Dayan ömrümün törpüsü,
    dayan da dağlar anadan doğma görsün şoför Ahmet'i,
    dayan arslan...
    Hiçbir zaman
    böyle merhametli bir ümitle sevmedi
    hiçbir insan
    hiçbir âleti...
  • Kötü söz sahibine kötülük bulaştırır.
    Dürüstlük muhatabin gönlünü kamastirır.

    On yedinci asırda, namuslu kisi olmak
    Onbinde bir olmaktı, simdiki oran nasil?
    ...
    _Milyonda bir' den biraz daha az maalesef

    Ne diyorsun be adam? Insanlik olmuş telef!
    Hâlâ mi namussuzlar yürütüyor gemiyi?
    Yerin altı üstünden hala daha mi iyi?
    Beşer şaşar, tamam da, bunca dibe mi düşer?

    ...
    Bu işte bir tuhaflik olduğu ayan beyan
    Devir değişse bile bitmiyor fitne fücur?
    En korkunç günahlari işlettirirken şeytan
    Onu evvela süsler, sevap diye yutturur!
  • On yedinci asırda,namuslu kişi olmak
    On binde bir olmaktı,şimdiki oran nasıl?
    Milyonda bir'den biraz daha az maalesef.