• Mustafa Kemal nedendir; Atatürk sonuç. Soruyorlar sevgili Yılmaz Özdil böyle tanımlıyor.
    Duyduğum zaman evet, gerçekten de öyle dedim kendi kendime. Benim niye aklıma gelmedi ki?
    dedim. Oturup düşünmedim ki gelsin. Sonra kızdım kendime. Aslında hepimiz biliyoruz. Mustafa
    Kemal nedendir, Atatürk sonuç. İyi de hepimiz kelimelere dökemiyoruz bunu. Tamam kabul,
    herkes kelimelere dökse kim Yılmaz Özdil olacak? Doğrudur... Ama bir tane Yılmazla olmuyor bu
    iş. Yakın geçmiş bunu çok iyi gösterdi bize. Bir tane değil bin tane Yılmaz gerekiyor, bin tane değil
    on bin tane Yılmaz gerekiyor. Bir Yılmaz'ın yazdığı 1 haftada 500 bin satıyorsa bin, on bin
    Yılmaz'ın yazdığı kim bilir kaç bin kaç milyon satar. İşte ancak o zaman güzel günler göreceğiz.
    İşte ancak o zaman güneşli günler göreceğiz. Geçmişin insanları bugün gereksiz bir inikamın
    peşine düşmüşler, sancısını hepimiz çekiyoruz. Bugünün insanları da gelecekte gereksiz bir
    intikamın peşine düşmesin. Düşmesin be kardeşim. Düşmesin ki kuvvetimizi iç bünyede tüketmek
    yerine dışarıya çevirebilelim. Ancak o zaman bundan 20 yıl sonra tombul parmaklı zengin bir
    zübbenin gelip de yargımıza emir vermesini engelleyebiliriz. Ancak o zaman ekonomimizi,
    tombul parmaklı bir serserinin çökertmesini engelleyebiliriz. Bak gene... diyorsunuz ki
    ekonominin onunla alakası yok. Tamam haklısınız yok ama napalım? Olmuşla ölmüşe çare var mı?
    Varsa bana Atatürk'ü geri getirin? Varsa bana Hz.Muhammed'i geri getirin. Ama yok...
    Getiremezsiniz. Farkında mısınız eskiden Hıristiyanlarla Museviler birdi Müsülümanlar
    paramparça. Ama Türkiye Cumhuriyeti dimdik ayaktaydı. Tek vücut bir şekilde mücadele ederdik
    dışarıya karşı. İyi hatırlarım eskiden şehit verildiği zaman sokaklar şehitler ölmez nidalarıyla inler,
    her gözden aynı acının yaşı akar, her kalp aynı duyguyla titrerdi. Şimdi senin benim şehidim oldu.
    İçimizde binbir kaygı binbir soru. Başarabiliriz. Bİliyorum başarabiliriz. Yeniden bir araya
    gelebiliriz. Yumuşak bir dil, çoğunlukcu değil çoğulcu bir siyaset, şeffaf bir yönetim ve bağımsız
    bir yargıyla başarabiliriz. Toplumun tüm kesimlerini aynı çatı altında toplayabiliriz. Oturup güzel
    güzel konuşabiliriz. Bakın parçalandık. Bizi kimse yıkamaz ayaklarını bırakın artık. Görmüyor
    musunuz millet birbirine düşman olmuş. 7 milyondan fazla deist var ülkede. Tüm bunların
    müsebbibi ben miyim? Neden sorusunu sorup nasıl sorusuyla başarabiliriz. Yılmaz Özdil, Mustafa
    Kemal kitabıyla yeni bir umut uyandırdı bende. Okurken duygulanıp, cesaretlendim.
    Başaracağımıza dair inancım kuvvetlendi. Hani diyor ya Livaneli : "Düşlerin parlayıp söndüğü
    yerde, Buluşmak seninle bir akşamüstü, Umarsız şarkılar dudağımda bir yarım ezgi, Sığınmak
    gözlerine sığınmak bir akşamüstü... Gözlerin bir çığlık bir yaralı haykırış, Gözlerin bu gece çok
    uzaktan geçen bir gemi... " İnanın çocuklar, yapabiliriz. Türk milleti bir olabiliriz. Birbirimizi
    suçlamayı bırakmalıyız. Geçmişle hesaplaşmanın kimseye faydası yok. Gazetelere bakıyoru 3
    sütun üstüne kap kara haykıran puntolarla, fotoğrafı yanında tombul parmaklı zengin zübbesinin
    66 cm kared gülüyor ağzı kulaklarında. Kemalist olmak da ayıp değil, Erdoğancı olmak da. İslamcı
    olmak da ayp değil, komünist olmak da. Aziz bir milletiz. Biraz da heyecanlıyız eyvallah. Belki
    biraz fazla heyacanlıyız. Olsun be... Bizi biz yapan değerler değil mi bunlar. Hiçbir şeye inanmadan
    hiçbir şeyi savunmadan yaşamanın ne anlamı var zaten. Ama inançlarımız bizi neden düşman
    yapıyor ki... Yapmasın, sevelim birbirimizi. Zor biliyorum. Uzun sakallı şalvarlı bir adamı sevmek
    zor... Mini etekli bir kızı sevmek zor... Kimisi için her sözünde Allah diyeni sevmek de zor, kimisi
    için Allah demeyeni sevmek de zor... Ama kaybediyoruz. Sadece herhangi bir grup değil hepimiz
    kaybediyoruz. Halbu ki biraz okusak... Okumak dedim değil mi. Eyvah! Amerikan emperyalizminin
    yasaklı kelimelerinden birini söyledim. "Müslüman bir Türk evladı okuyamaz. Okumamalı.
    Okursalar birleşirler. Birleşirlerse biz kaybederiz..." Biliyorlar kaybederler. Biz neden kazanacağımızı göremiyoruz? Sayın Yılmaz Özdil arz ederim efenim. Ne de güzel yazmışsınız.
    Farkında mısınız bilmem ama kaleminizden "yurtta sulh cihanda sulh" dökülmüş. Mustafa Kemal
    her yerde değil mi? Dünya durdukça son söz değil ön sözdür Mustafa Kemal... Bu yazı da burada
    biterken kendinize iyi bakın, sevgiyle kalın, Atatürkle kalın, hoşçakalın...
  • 1970’lerin karanlık yapısı olağanüstü çatışmalarla, darbe dönemini hazırlayan sağ-sol kavgalarıyla geçti, herkes kendi kavgasını veriyordu. Gençlik sağ-sol çatışmalarının içinde boğulsa da hepsi düşünen toplumun bireylerini yansıtıyordu. Her ne kadar dönemin hükümeti bunu farklı onaylasa da gençlik bir şeylerin kavgasını veriyordu. Bu çatışmacı siyasi ortam; edebiyatın güçlü isimlerini ortaya çıkardı. 1958 plaka doğumlu “ Erhan Bozkurt “ bir nevi Ahmet İzzet’in oğlu, babasının ön adını alan şair Ahmet Erhan bu isimlerden biriydi. Kuşak itibariyle arkadaş çevresi tarafından benimsenen bir isimdi. Kuşağının ağırlığını fazlasıyla taşıyordu. Ahmet Erhan, daha 70’lerin gençlik fırtasında, ve sonrasında 20’li yaşların ertesine taşıdığı kitabı “ Alacakaranlıktaki Ülke “ bir nevi Ahmet Erhan’ın ülke için karanlık bir kuşağı temsil edecekti.

    Hüzün, Ahmet Erhan için her zaman en büyük temsilciydi, bunu anlayanlar çoğunlukta olmasa bir köşede yerini beklemişti. “ Alacakaranlıkta Ülke “ kitabında Adnan Özer “ hiçliğin çekimi: Ahmet Erhan’ın yalnızlığı “ demişti. Bununla kalmayıp dönemin karanlığı hakkında diğer bir önsöz olan “ Ölüm Nedeni Bilinmiyor “ bölümünde “ Kitabın yayımlanma tarihi, Eylül Balyozunun ülke omurgasına inme tarihinden hemen sonraya rastlıyordu ( Mart 1981) ki artık devrimciler darağaçlarında sıranın kendilerine beklemişlerdi bile “ diyor Adnan Satıcı 1994 ‘te yazdığı eleştiri köşesinde. Belirtmek çok mu gerekli bilmiyorum Ahmet Erhan bu kitabıyla 1981, Behçet Necatigil Şiir ödülünü de almıştır ( ödüllerin kendisi için önemli olacağını sanmıyorum-kişisel olarak)

    Her Ahmet Erhan dizesi gibi kitabının isminin bile “ Alacakaranlıktaki Ülke “ olması bile bir nevi içeriğinin ne kadar buhran olduğunu gösteriyordu. “ Ülkeme bakıyorum uzayıp giden bir gecede, suskun ve boynu bükük yalnızlığında bir sokağında elimde henüz açmamış bir gül var “ ülkenin karanlığını gerçekçi sözlerle anlatıyordu. Silahların patladığı zamanların başka türlü olanağı da yoktu, Ahmet erhan sonra devam ediyor “ çocuklar ilk silah sesinde yaşlanacakmışcasına sıkıca tutuyorlar oyuncaklarını. “ bir yan da silah sesleri ve korkular, diğer yanda çocukların oyuncak dünyaları. Tarifi zor bir dünyaya gerçekçilik parolasıyla yaklaşıyor Ahmet Erhan. “yitirecekleri ne kaldı şimdi onların, doğan ve batan günlerle de var mıdır artık bir alıp verecekleri “ diyor. Sözler etkisini arttırdıkça, o alacakaranlığa yaklaşmak daha da müsait oluyor.

    “ Tedirginlik ve acı
    Böyle yaşar halkım. Evlerde, sokaklarda yarınlardadırlar
    Ağa vurmuş bir balık kadar yorgun”

    sözleriyle nokta atış dizelerle ülkenin bulunduğu o karanlığı balıkların ağa takılmasına benzetmesinin açıklaması da yok benim neznimde. Her söz gerçekliğin haritasını suratımıza vuruyor adeta, gerçekliğin haritası sözünü yazdıran da Ahmet Erhan’ın kendisi oluyor. Çağına, arkadaşlarına, kuşağına öyle sesleniyor ki, okurken dönemin o siyasi havasını yaşayan insanlar bunu en derinlerde hissetmişlerdir. Şiirin her bölümünde ülkedeki buhran yükseliyor. Bir kısımda silah sesleri, bir kısımda polisler, elinde şişesiyle geçen sarhoş. Her birinin farklı bir hikayesi aynı noktada birleşiyor. Sözler birbirinden ayrılmıyor, temas eden noktada hep karanlık hayatlar var. “ gece oluyor bakıyorsun kimseler yok sokaklarda, karşı evin duvarında öldürülmüş birinin afişi “ sözü kadar can yakıcı şeyleri anlatıyor bize.

    Hiçbirimize yabancı değil dönemin getirdiği buhran, ama yaşayanların gözünde daha derin olduğu daha malumdur. 23 yaşında’ki Ahmet Erhan’da o çatışmaların ortasında ölümü öyle gerçekçi anlatıyor ki daha gerçek ne olabilir diyoruz başka. “ sana nasıl anlatayım, her gün ölüme gider gibi ayrılıyorum evden “ derken gerçekliğin son noktası belki de bu cümle oluyor. Her noktada bir ölüm kokusu var. Ahmet Erhan’ın deyimiyle yaşlı anaların feryatları bir yanda, bir yanda herkesin birbirine sorduğu soru “ bugün kim ölecek.

    “ bana bir çelenk yap kardeş
    Üstüne de bir şey yazma
    Ölüler okumayı bilmez ki “

    23 yaşında Ahmet Erhan’ın yazdıkları kuşağının bütün hissiyatını bu sözlerle anlatıyor, ölümün kokusu da korkusu da bu cümleler de yer alıyor. Ahmet Erhan’ın Alacakaranlıktaki Ülke aslında şiir vari değil, bir hikaye anlatır gibi ilerliyor, hikayesini de kendi üzerinden yaşantılardan sunuyor bize. Sonra soruyor; “ Ölen kim, öldüren nereye kaçtı “ ölüm ile yoksulluk bir aradadır, çatıların evlerinden yağmurlar dökülüyor, bir yandan da sokakta öldürülen insanların kanları o yağmurun akıntısıyla gidiyordur.

    “ sevişilmez böyle bir gecede, uyuyamaz da insan “ diye bazı anları da böyle anlatıyor ahmet erhan. Hüzün, buhran kuşağı acılar içindeyken hangisi olabilirdi?

    Alacakaranlıkta Alke, isminden bahsedileceği gibi karanlık ve buhran bir dönemde hem yoksulluk hem de yoksunluk temalarıyla devam eder. 1978 yılının çatışmalarının bitmediği ortamda “ Bugün de Ölmedim “ bölümünde Ahmet Erhan “ Ülkemde Bir Gece “ şiirinde “ hayat hiç bu kadar güzel olmadı, ölüm böylesine gerekli “ sözleriyle sertlikte okuyucuya derin bir söz söylemeyi ihmal etmez. Bu aynı zamanda bir tezatlık barındırır, silah sesleri patlarken sokaklarda hayatın güzelliğinden dem vurup ölümün gerekliliğinden bahsetmek bir nevi tezatlık da sayılabilir.

    1978 yılı devam etmektedir, gençliğin fırtınası durmadan eser. “ Bugün de Ölmedim Anne “ şiiriyle nasıl şansa yaşadığından bahsedip durur, bunun devamını da “ bugün oturdum ölümü düşündüm “ şiiriyle devam ettirir. 20 yaşında bir genç olan Ahmet Erhan’ın gençliği bu çatışmalarla birlikte şiirlerine yansır. Bir yanda yaşayan dostları, bir yanda darağacında olacak ya da olması beklenen arkadaşları. Köşede de “ bugün oturdum ölümü düşündüm, yirmi yaşında ve hayat bu kadar güzelken “ diyen Ahmet Erhan. Daha sonra ağıtlar yakılır, türküler söylenir, analar evlerde evlatlarına ağlar. “ Ağıt “ şiirinde Ahmet Erhan bu durumu “çiçekçi bana bir gül ver, sevgilime değil bir ölü için “ dizeleriyle anlatır arkadaşlarına yaktığı ağıtı.

    Ahmet Erhan’ın dostları bir bir eksilirken yapabileceği tek şey karanlık bir akşamda şiir yazmak oluyor. Herkesin sırları var olduğuna inanıyor, ama dostlarını yitirirken eksik bir şeylerce yaşayıp gidiyor insanlar. “ Uzun Bir Şiirin Son Dizeleri “ , Ahmet Erhan’ın Albert Camus alıntısıyla başlar, “ güneşin kendisi götürdü beni karanlığa, öylesine yoğundu ki aydınlığı, evreni bütün biçimleriyle pıhtılaştırıyor, bir karanlık parıltıya boğuyordu “ sözleriyle daha da anlam buluyor. Başlangıç şiirine “ aklımda kayalar kopuyor, duvarlar yıkılıyor “ sözüyle giriş yapıyor Ahmet Erhan, şiirin isminden uçurumlara doğru sürüklendiğimize de işaret ediyor. “ Kendi sularınca boğulan bir denizim ben, kendi taşlarınca zaptedilen bir kale “

    Yıl 1980’dir, siyasi ortam yine çalkantılıdır. Sokaklarda silah sesleri eksilmiyordur, bu silah sesleri arasında Ahmet Erhan, şiirini yazmaya devam eder. “ Ölüm tutar köşe başlarını “ diye sözünü söyler, sonraları da “ paltomun bir cebine ölümü, bir cebine hayatı koydum “ hayat ve ölüm karmaşası arasında kayıp giden yaşamları işaret eder Ahmet Erhan. Bu kadar genç ölürken, şiirinde ölüm olmasın da ne olsun? Uzun Bir Şiirin Son Dizeleri’nde de “ kan mı tutuyorum avuçlarımda “ diye de yeniler bu durumu. Her yazdığı şiirden bir yakma isteği oluşur Ahmet Erhan’ın içinde, arkadaşlarından kopukken, birer birer yitirilmişken ne, neyi nasıl getirebilir kendisine? Bu da “ Yaşamayı nasıl kanıksıyorsam, ölümü de kanıksıyorum artık ( Başkalarının değil, kendi ölümümü “ dizesiyle anlam bulmaya devam eder. Ve yaşamla birlikte ölümleri görenler Ahmet Erhan’ın deyimiyle yaralı bir cırcır böceğinden ibarettir.

    “Milatta Önceki Şiirler “ gece yarıları söylenen ninni şiirindeki “ artık her şey bitti, geceleri sokağa çıkma “ dizesiyle bitişleri, kopuşları,korku ve umutsuzluk arasında geçip gidiyor. “ her şey bir acının bilincine varmakla başladı “ ile de devam ediyor milattan önceki şiirler. Yarınlar, doğmayacak güneşten söz edenler ve umutsuzluk silsilesinde ilerliyor. Akdeniz’e dönüşü de zor olur Ahmet Erhan’ın. Kelimeleriyle bunu özetler; “ Akdeniz’de ben kendi geçmişim ve geleceğimle birlikte, bütün insanlığın geçmişini ve geleceğini buldum. Dokunduğum şu taş, üzerinde bir takım anlamadığım dillerden sözleri taşıyan bu yazıt benden önce vardı, benden sonra da varolacak. Doğayı yitirdik belki ama bir Akdeniz çocuğu her şey akar diye sesleniyor hala “ dizeleriyle seslenir. Akdeniz arasındaki sıkışmaların resmidir bu sözcükler, bir bilinç alanıdır ki her şeye gebe olunması doğal karşılanmalıdır. Akdeniz’de hüzünle çarpışır Ahmet Erhan, bunu da dizelerine “ insan her dönüşünde bulur mu eski ayak izlerini “ diye özetler. Kendine bir dönüş karışıklığı içinde ilerler bu şiir, kendine dönmüş müdür bilinmez ama kendinle çarpıştığı bariz ortadadır.

    Yıl 1980’dir, bu şiir burada bitmiştir.

    Sonuç olarak; toparladığımızda Ahmet Erhan’ın Alacakaranlıktaki Ülkesi; kaybolan kayıp kuşakların, ölümlerin, yitirilen canların umutsuzluğu üzerine ilerleyen bir kara harita gibidir. Gri bulutların üstünüze çöktüğü kasvet ortamını da Ahmet Erhan şiir biterken şöyle özetlemiştir;

    “ Akdeniz’e dönüyorum! Akdeniz’e dönüyorum
    Anamın rahmine yeniden, yeniden döner gibi. “ ( 1980, Ahmet Erhan )
  • pek yakında, evet pek yakında
    mezar inimin yediği etim
    gene üstümde olacak eve gittiğimde.

    bir kadın olacağım yine, yüzümde gülümseme.
    otuzundayım daha.
    kedi gibi dokuz canım var hem de.

    bununla üç etti.
    ne pis iş bu
    silip, yok etmek her on yılı böyle.
    Sylvia Plath
    Sayfa 12 - Kırmız Kedi Yayınları, Çeviri: Yusuf Eradam, o meşhur "Lady Lazarus" şiirinden
  • Kitabı ilk elime aldığımda, lacivert deseni bana göz kırptı. Bu yıl benim için lacivert bir yıldı, iki bin on beş. Kitabı bitirdikten sonra da o lacivert deseni uzun uzun seyrettim. Bilincin düzensiz gibi görünen akışını seyrettim, sonra nasıl birleşiyordu bütün parçalar, her biri nasıl da bağlıydı birbirine ve birbirinden kopuk görünen hikâyeler, rüyalar, düşünceler; tüm bunlar olup biterken dünyanın kendi hikâyesinin içinde nasıl da özenli bir uyum sergiliyordu. Tüm yaşamımı gözden geçirdim kitabı bitirdiğimde: eğilimlerim, hatalarım, seçimlerim, tesadüfler, tüm bunların aile tarihimdeki yeri, sonra yeryüzünün gelişigüzel şekilleri içinde bir uyum içine oturan hikâyem.

    Bilinci gökyüzüne, yeryüzüne, nehirlere benzettiğim zamanlara denk gelen bu okumada, düzensiz gibi görünenin ardında her şeyin uyuma doğru akmasına zemin hazırlayan yasayı görüyorum. Bir şey karşıma çıkıyorsa, o yolda yürüdüğüm içindir ve o yolda yürümek istemişsem, yolun sürprizleri ve hüsranları tesadüf maskeleri ardında yol işaretleri olarak karşıma çıkıverir.

    Hani gençken, babalarımızın seslendirdiği bir düşünce vardı, size hiç oldu mu bilmiyorum, “arkadaşların bozdu seni, onlarla arkadaşlık etme dedim sana” diye. Babama hiç anlatamadım, arkadaşlarım beni bozmuyordu, ona bozulma gibi görünen şeyin ardına ben düşüyordum ve o şeye uygun arkadaşları ben buluyordum. En son, bir yakınım da buna benzer bir ikaz yapmıştı, falan hocayı dinleme yoksa vahhabi olacaksın diye. Ona da anlatamamıştım; kimse beni yoldan çıkarmıyordu, nasıl düşünüyorsam, onu seslendiren hoca, arkadaş ya da cemaati ben arayıp buluyordum. Kitap, tüm bunların ardından geldi. Onu okurken, bilincimin doğa yasalarıyla, hayvanlarla, kaybolma hikâyeleriyle birlikte akışını seyrettim. Bir başkasının kaleminden çıkmış ama sanki ben yazmışım gibi benimsedim kitabı. Eğer bir kitap yazabilseydim, muhtemelen Kaybolma Kılavuzu’na benzerdi.

    Kaybolma hikâyeleriyle başlıyor kitap, kaybolanın değil, kaybolmanın izini sürüyor adeta. Şahit olduğu her şeyi olaylara, kavramlara, hikâyelere, sanata, kendi hayatına ve rüyalara bağlayışına; birbirinden benzersiz gibi görünen hikâyeleri bir pazılın parçaları gibi birleştirmesine hayran oldum. En sevdiğim kısım da Mesafenin Mavisini anlattığı bölümler oldu.

    Rebecca Solnit’in on iki kitabı varmış ama ben sadece üç tane çevrilmiş kitabını bulabildim. Yakındaki Uzak, Bana Bilgiçlik Taslayan Adam ve Kaybolma Kılavuzu. Muhtemelen diğer kitaplarını da okuyacağım, gerek üslubunun dolaylılığı, bu dolaylılığa rağmen anlaşılırlığı, gerekse bilincin doğal akışındaki uyuma yeniden şahit olma isteği. Çünkü bu üslup, insanı insana yaklaştıran, bilinçte direnç görmeden kabul edilen bir üslup… Kur’an ayetlerini okurken de sezinlediğim üslup böyle bir şey işte. Hani ayetten ayete konu değişiyor ya, tıpkı yeryüzünü seyrederken gözümüze kâh tepelerin kâh ağaçların takılması ama yeryüzünün tüm bunlarla birlikte bir bütün olması. Hani, tekrarlarla, birbirinden bağımsız gibi duran konularla ilerleyerek Kitabı bitirdiğinizde, bütün olup biteni kafanızda bir bütün halinde buluverirsiniz, başta her şey kopuk gibi görünür ama aslında bu bir yanılsamadır çünkü her şey bütüne akar ve bilinciniz en sonunda bütünün tadına bakar her hatmin ardında. Bilincinizin neler yaptığını gözlediğinizde de aynı şeye şahitlik edersiniz, bir hikâye gibi başlangıcı ve sonu yoktur düşüncelerin, giriş, gelişme ve sonuçtan oluşmaz, daldan dala atlar ama hepsi bütündür. Yaşamımız da öyle, Ergenlik yıllarınızda sorduğunuz bir sorunun cevabını kırk yaşına vardığınızda alırsınız, bazı dualarınız kabul edilmemiş gibi görünür oysa on yıl sonra, onun hikmetini kavrarsınız. Yaşamımız da, bilincimiz gibi kopuk parçalar gibi görünür ama hiçbir an, hiçbir karar, hiçbir hüsran boşa gitmez burada, tüm taşların yerine oturuşunu izlersiniz yaşlandığınızda. İşte böyle…

    Kitaptan tek bir alıntı yaparak bitireceğim:

    “Para hırsı ve onun hizmetindeki, her geçen gün daha sofistike hale gelen yeni teknolojiler, vahşi doğanın ve uzak diyarların bağrından, gittikçe daha fazla zenginlik kopardı ve hiç zenginlik kalmayana kadar durmadı. Bankalar, asla harcanamayacak kadar çok parayla doluydu şimdi; o paranın satın alacağı kadar çok şey yoktu bile. Artık kıtlık gerçekti işte; üstelik büyüyordu.”
  • Sait Faik, "Her gün yüzlerce tren binlerce hikâye getiriyor, binlerce hikâye alıp gidiyordu.” diyor bir kitabında. Dünyası, dünyamıza ne kadar da benziyor. Yeryüzü istasyonunda, kimi öyküler biterken kimi öyküler henüz yazılıyor . Yüzlerce tren geliyor, geçiyor.

    Nurhan Suerdem - Bekleme Odası
    Sözcükler Dergisi, 68. Sayı

    “Ne kadar iyi bakılırsa o kadar uzun yaşar,” diyor doktor, açık duran internet sayfasında. Uzun mu, daha ne kadar uzun? On yıl mı? On yıl ne demek biliyor musun; üç bin altı yüz elli gün, aynı zamanda üç bin altı yüz elli gece, beş yüz yirmi hafta, seksen yedi bin altı yüz saat, beş milyon iki yüz elli altı bin dakika. Esas saniyeler, geçmek bilmeyen saniyeler, ona yaşam bahşeden, beni tüketen saniyeler, onlar ne olacak? Korkuyorum. Kendimden, aklımdan geçen düşüncelerden.
    Koltuğunda oturuyor. Üzerinde kareli yün sabahlığı. Uzaklara diktiği bakışlarıyla öyle bakacak. Ne gördüğünü ne hissettiğini bilemeden, sorduğunda da azıcık kalmış kelimeleriyle açıklayamadan, sadece bakacak. Sonra dönecek; masanın başında, elinde sabahtan beri içtiği üçüncü Türk kahvesinin fincanı, taranmamış uzun saçlarından yukarıya doğru yükselen sigara dumanıyla tüten bana bakacak, “Ne yapayım sana?” diyecek. Doyurmak istiyor beni, hep doyurmak. İyi de uzun zamandır görmediğim, bilmediğim sevgiyi kim doyuracak? Üzerimde bordo sabahlığım, sigaramdan bir nefes çekerek gözlerimi internet ekranındaki gazeteden ayırmadan, “İstemiyorum,” diyeceğim “daha yeni kahvaltı ettik.”
    “Kefirini bitir,” diye sesleneceğim. Duymayacak. Tekrar söyleyeceğim gene anlamayacak, “Sehpanın üzerinde duran bardak,” diyeceğim sehpaya bakacak. Biraz önce eline verdiğim, birkaç yudum içtiği kefiri koyduğu yeri unutarak “Hani nerede?” diyecek. “Bak sehpanın üzerinde,” diyeceğim yeniden. Görse de algılamayacak. Sonra kalkıp vereceğim. “Güzelmiş,” diyecek. Güzel tabii. Taze onlar. Doktor söyledi, “Hazırlar iyi değil,” dedi. Şimdi buzdolabındaki kavanoz kıvrım kıvrım kefir mayası dolu. Ne kadar iyi bakılırsa o kadar uzun yaşar. Artık o doktor da yok. Gitmiş. Yurtdışına. Yeni birini bulmak gerek. Hangi parayla?
    Koltuğun kenarlarına tutunarak yavaşça kalkıyor.
    “Burada tuvalet nerede?” diyor.
    Elinden tutuyorum, koridorda yürüyoruz. Parmakları buzdan kemik. Onun benim elimden tuttuğu zamanlar... Zorluyorum, hatırlamıyorum. Geçmiş onun hafızasında, bende ise silinmiş. Anılar yok. Daha doğrusu iyileri. Seçim mi, beyin bu kadar seçebilir mi?
    “Burası mı?” diyor... “İlk defa geliyorum.”
    Onun için her şey ilk. Bense hep yaptığım işleri yapacağım. Önce sabahlığını çıkaracağım, sonra hırkasını. Sonra pijama pantolonunu indireceğim, en son da külotunu, “Yapma,” diyecek. “Yapma.” Oturtacağım klozete. Yavaş yavaş. Başında bekleyeceğim. Eğilip poposunu yıkarken kakasının ekşi kokusunu soluyacağım. Tuvalet kâğıdıyla sileceğim tekrar. Temiz olsun, idrar yolu iltihabı olmasın. Ne kadar iyi bakılırsa o kadar uzun yaşar. Bilmem kaçıncı kez, saniyeler üst üste binecek. Elimizi yıkayacağız. Sabunun yerini gösterip suyu açacağım. Havluyu verip ellerini kurulayacağım. Sonra yaptığımız işler film şeridi gibi tersine sarılacak, geldiğimiz odaya döneceğiz. Bekleme salonumuza. O koltuğuna, ben masama, bilgisayarın başına. Gene dalıp gidecek. Gözlerinde hatırlayamadıklarının boşluğuyla bakacak. İçi boşalmış bir kabuk olarak orada duracak. Annem bile değil artık.
    Dönüyor birden, “Bahattin nerede biliyor musun?” diyor.
    Bu soru değişik, ilk kez soruyor. Sonra hep soracak. Aklından çıkana kadar. İçim bulanana, “yeter"ler boğazımda düğümlenene kadar. Yıllar önce Bahattin'in, elli beş yıllık kocanın, gözlerini birlikte kapatıp çenesini bağladık, demiyorum. Ölümün sıcaklığını ve soğukluğu hissetmiştik. Üçtük, iki kaldık, demiyorum. O üzülmeyecek, gerçekleri bilmeyecek. Hep öyle olmadı mı?
    Sadece “Bilmiyorum,” diyorum.
    “Şey edeceği kızı, hani aman işte şey yapacakmış, evlenecekmiş ya. İyi birini bulsa.” diyor.
    “İnşallah,” diyorum.
    İnternette geziniyorum. Yaşlı bakımevi, Şişli’de; telefonunu not ediyorum. Sonra bir tane daha; Fulya’da. Burası onun gibi yaşlı istemiyor. Ben bile onlar için sağlıksızım. Kim verir bana rapor. Utanmadan yaşlılarınız rahat ortamlarında bakılacak, diye de yazmışlar. Onu geçiyorum. Beşiktaş’ta buluyorum. Sayfalarına koyduğu yaşlılar o kadar gerçekdışı ki, inanmıyorum onlara.
    “Bahattin’i gördün mü?” diye soruyor yeniden.
    O öldü. Ölmek erdemdir, ölememek acınılası bir durum. Benliğini kaybede kaybede hayatta kalmaya devam etmek niye? Bence en iyisini yaptı, demiyorum.
    “Bilmiyorum,” diye geçiştiriyorum.
    “Üşüdüm ben,” diyor.
    Şalını üzerine sarıyorum. Elimi tutuyor.
    “Bırakma beni tamam mı, sen anladın,” diyor.
    Ben seni bırakmayayım tamam da, beni tutacak kim var? Bugünler için sakladın hep beni, biliyorum. Dört duvar arasında, rengi değişen badanaya, tam karşımdaki kalorifer peteklerinden tavana uzanan koyu izlere bakıyorum. Parmaklıklara. Yalnızlığımın hapishanesi. İkimizden başka insan yok. Enegül de yok. Her şeyi yiyip bitirdik. Sadece kuru emekli öğretmen maaşı. “Sen git." dedim Enegül’e “artık paranı ödeyemeyeceğim.” O da gitti. Uzun yaşayacak başka birinin yanına. Ne çoklar? Unutarak, bu koskoca dünyada kaybolarak, kimliksiz yaşamak. Uzunmuş lanet olsun. Daha ne kadar böyle? Daha neler var karşılaşacağımız? O geçmişini, kendini unuturken ben de yaşamayı unutuyorum; sokakları.
  • O eve hem Nazım Hikmet hem de Alparslan Türkeş gitti
    "Nâzım ve Türkeş… İkisi de sürgün… Benim evimde… Belki de o zamanlar zıt insanlar zannedilirdi. Hiç de değil."



    Bu yıl Şubat ayında yitirdiğimiz yazar ve diplomat Aydemir Balkan'ın basımını göremediği kitabı "Tanıdığım Eşsiz İnsanlar" Tarihçi Kitabevi'nden çıktı.
    Balkan'ın tanıma olanağı bulduğu dört büyük tarihsel karakter Mustafa Kemal Atatürk, Nâzım Hikmet, Yaşar Kemal ve Alparslan Türkeş... Bu isimlerin bilinmeyen yönleri Aydemir Balkan'ın anılarında su yüzüne çıkıyor.
    Paris'te yaşadığı yıllarda evinde farklı günlerde hem Nâzım Hikmet'i hem Alparslan Türkeş'i ağırlayan Balkan, bu rastlaşma için "Hayat ne garipti. Benimkisi ise ne güzel bir tecelliydi" diyor ve ekliyor, "Nâzım ve Türkeş… İkisi de sürgün… Benim evimde… Belki de o zamanlar zıt insanlar zannedilirdi. Hiç de değil. Nâzım da Türkeş de ateşli vatansever ve milliyetçiydiler. Hemen anlatacağım."
    İşte Aydemir Balkan'ın kaleminden Nâzım Hikmet ve Alparslan Türkeş:

    NAZIM PARİS'TE
    “Akşam sekize doğru gelin” demiştim Dino’ya… “Yemek yeriz, bol bol konuşacak vaktimiz olur…”
    Sevinçten uçuyordum. Çocukluktan beri hayran olduğum, mısralarını sayıkladığım Nâzım Hikmet’i nihayet görecektim. 1961 Haziranı, güzel bir yaz akşamı, güneş batmak üzereyken kapı çalındı. Pür heyecan kapıya koştum. Nâzım karşımda… Bir heykel gibi… Arkasında Abidin, yanında da bir kadın… Salona geçtik. Danimarkalı karım güzel yemekler hazırlamıştı. Apartmanımız beşinci kattaydı. Bir yanı Paris’in büyük parklarından beri olan Jardin des Plantes’a bakıyordu. Güneşin son ışıkları küçük salonumuzu pembe ışıklara boğmuştu. Nâzım, oturduğu koltukta bu ışıkların içindeydi. Yüzü pembeleşmişti. Eşim perdeleri kapatmak istedi. Nâzım, “Bırakın, bırakın” diyordu. “Böylesi çok daha iyi, kapatmayın.”
    On üç yıl zindanda ezilen Nâzım, güneşe hasret kalmıştı. Yanındaki kadın kimdi acaba? Abidin kulağıma fısıldadı, iki yıldır beraber olduğu Vera… Yabancı dil bilmiyordu. Doğrusu Nâzım’a yakıştıramamıştım. Sıradan bir kadın izlemini verdi bana.
    Nâzım’ın bir şiiri geldi aklıma…
    “O mavi gözlü bir devdi
    Mini minnacık bir kadın sevdi”
    (...) Vera’nın Nâzım’la beraber olmasını pek anlayamamıştım ama bu hiç önemli değildi. Onlar ermiş muradına, biz çıkalım kerevetine.
    Üçüncü misafir hiç hesapta yoktu ama eşim masaya hemen bir servis daha ekledi. Vera, eşime yardım etmeye çalışıyordu. Ortak dilleri yoktu ama pekâlâ anlaşıyorlardı.
    Nâzım’ın bende Fransızcaya çevrilmiş iki kitabı vardı. Ama Nâzım’ın mısraları hiç tercüme edilebilir miydi? Van Gogh’un tablolarının siyah beyaz fotoğrafını çekmek gibi
    bir şey… Kitapları görmek istedi. Kalktım, getirdim. Karımın beş aylık gebe olduğunu fark etmişti. İsmini sordu, sonra kitaplardan birini eline aldı. Abidin’den dolma kalemini istedi. Birinci sayfayı açtı. Kocaman harflerle “Yette’ye dört ay on gün sonrası için” diye yazdı ve imzaladı. Sonra öbür kitabı aldı, onu da “Aydemir’e, babasının oğluna” diye imzaladı. Babamın onu Bursa Hapishanesi’nde hem de sırtında üniforması ile ziyaret ettiğini demek unutmamıştı.
    Hayat ne garipti. Benimkisi ise ne güzel bir tecelliydi. Birkaç ay sonra oğlum Töre doğduktan sonra Alpaslan Türkeş de sürgünde evime yemeğe gelmiş, bebeğimizi yatağında seyretmişti. Nâzım ve Türkeş… İkisi de sürgün… Benim evimde… Belki de o zamanlar zıt insanlar zannedilirdi. Hiç de değil. Nâzım da Türkeş de ateşli vatansever ve milliyetçiydiler. Hemen anlatacağım.
    Fransa’da yeniden iktidara gelen General de Gaulle’u bildiğim kadarıyla anlattım. De Gaulle askeri bir darbeyle iktidara gelmiş ve Fransız politikasına yeni bir rejimin elbisesini dikmişti. Siyasi partileri ve politikacıları bir kenara iterek, tamamen halkoyuna dayanan yeni bir anayasa hazırlamıştı. Nasıl? Referandumlarla… Yepyeni bir referandum… Yeni bir önemli hamle… Yeni bir yasa için halkoyuna yani referanduma başvuruyor ve istediğini kolaylıkla elde ediyordu. Halk zaten partilerden, politikacılardan bıkmıştı. De Gaulle, dış politikada Amerika’ya ve İngiltere’ye karşı bağımsız
    bir politika güdüyordu. Nâzım’a bunları anlatırken, “Yalnız de Gaulle çok milliyetçi” dedim. “Aşırı milliyetçi!”
    Nâzım sözümü hemen kesti,
    “Tabii milliyetçi olacak. Biz de milliyetçiyiz. Hepimiz!”
    Bu tepkiyi pek beklemiyordum. Ama biliyordum ki Nâzım Rusya’da “Vatanına çok bağlı, milletine çok düşkün” diye bilinmeye başlamıştı. (...)

    HEPİMİZ MÜSLÜMANIZ AMA ÖNCE TÜRK'ÜZ
    Aydemir Balkan'ın anıları arasında Alparslan Türkeş'le aralarında geçen ilginç de bir diyalog bulunuyor.
    İşte Balkan'ın kitabındaki o bölüm:
    "Sınıf arkadaşım Vedat Dalokay, Ankara Belediye Başkanı’ydı. Beni 30 Ağustos geçit törenine davet etti. Şeref tribününde yerimizi aldık. Birlikte paraşütçüleri, Hava Kuvvetleri’ni zevkle, iftiharla seyrettik. Tören biterken Türkeş’i gördüm. Ya Bakandı ya da Başbakan Yardımcısı… Beni yemeğe davet etti. Kavaklıdere’de yine aynı lokantaya gittik. Türkeş durumu nasıl görüyordu?
    “Başımıza bir de Necmettin Erbakan çıktı. Hayli oyumuzu çaldı, hâlâ çalıyor. Milli Selamet diye tutturmuş, selameti İslam’da buluyor. Hepimiz Müslümanız ama önce Türk’üz. Onlar ise önce Müslümanız, sonra da Müslümanız diyorlar. Böyle saçma düşünce olur mu? Böyle bir düşünce, Atatürk’ün ülkesine, çocuklarına yakışır mı? Afrika’da, Asya’da Müslümanların sayısı bir milyar! Yarın iki milyar olacak! Ama hiçbir İslam devleti kendini saydıramadı hâlâ… İki milyar Müslüman’ın içinde Türklük kaynayıp gider. Buna tahammül edemeyiz, imkânı yok. Bu adamlar bunu görmüyorlar mı? Elbette görüyorlar ama dertleri oy. Bütün hedefleri, uğraşları oy!”
    Türkeş’i bu defa yine hiddetli ve kararlı görmekteydim. Ama yapılacak pek bir şey yoktu. Demokrasi ve oy kavgası ülkemizi sakat yollara saptırmıştı.
    “Alpaslan Bey” dedim. “Artık galiba atı alan Üsküdar’ı geçti. Bu böyle sürüp gider.”
    “Yook,” dedi. “Türklüğe sarılmazsak, iki milyarın içinde erir gideriz.”


    Sinan Acıoğlu
  • Dikkat spoiler içerir!
    Tomris Uyar'a göre öykü, "bir vuruşta bir parıltı yaratan, unutulmayan, okurda yıllar sonranın algılarını hazırlayan, kısaca, okuru değiştiren sanat" olarak tanımlar.
    Onun okuru, boşlukları doldurabilecek, öykünün açık uçlarını kendi deneyimleriyle doldurabilecek veya genişletebilecek dikkatli ve donanımlı bir okur olmalıdır; yazarın bıraktığı yerden alıp öyküyü bitirebilmelidir.
    Antacaklarını "dışarıda sürüp giden büyük hikayeden" seçmiştir.
    Öykülerinde dile önem vermiş ve bir çok imgeden yararlanmıştır.
    Uyar'a göre "en yetkin yapıtlar en az malzeme taşıyanlardır."
    Bu kitapda Handan İnci'nin seçtiği, 10 tane birbirinden değerli öyküler yer almaktadır.
    Birinci öykü "Çiçek Diriltileri"dir. Şükrüye, her pazar babasıyla sinemaya gidiyoruz diyip babaannesine giderler. Fakat annesi bunu bilmemektedir ve babası da söylememesi için onu uyarır. O da babasıyla kendi arasındaki bu sırrı annesine söylemez ve kendi uydurduğu filmi anlatmaya başlar. Fakat bu gidişlerinde Şükrüye bahçede oynarken bir oda keşfeder ve hasta dedesiyle karşılaşır. Dedesi çiçek dirilticisidir. Yani geçimini çiçek satarak sağlar. Onunla konuşunca dedesini sever. Bu ziyaretten sonra annesi "Film nasıldı ?" diye sorduğunda babannesine gittiklerini ve dedesini sevdiğini söyler.
    "Bunca ter döküyorum. Bak: her akşam geniş bir kova alırım. Çiçeklerin çürümüş saplarını, kararmış yapraklarını ayıklarım. Köklerini biraz keserek kovadaki suda dinlendiririm. Yüzlerine sık sık su serperim. Sabaha dirilirler."
    "Hem sonra malını elden çıkarmayı öğrenmelisin. Arasıra için yanacak, ama geçer. Soğukkanlı olmalısın. Güç iş bizimki. Başka işlere benzemez. Gazetelerin küçük ilanlarında adı geçen mesleklerden değildir."
    "Ayrıntıcı bir meslek... dedi ihtiyar. Herkes nasıl para kazandığıma şaşar. İşin ucunda bel bağladığın şeyin yok olması da var çünkü."
    İkinci öykü "Dön Geri Bak"tır. Nesrin, başkalarının dedikodularına aldırmadan hayatını yaşamaktadır. Fakat ölmüştür. Mustafa perişan halde onun o halini görmek ister ve Nesrin'in annesinin evine gider. Onu o halde gördüğünde içi cız eder. Ve annesine 250 lirayı verip oradan gider. Çünkü Nesrin'e o parayı verecekti ama artık o yok. Nesrin 5 yıl önce hukuk'u 2. sınıfta bırakıp çorapçı dükkanı açan Faik'le evlenir. Faik eskiden kitap okurdu ama artık ona önemsiz gelir ve okumaz. Nesrin bu evlilikten mutsuzdur. Bir gün Mustafa ile buluştuğunda onun ne kadar yakışıklı olduğunu fark eder. Mustafa'nın taksisinde sevişirler. 250 lirası olsa Nesrin o eden kaçacaktı.
    "İnsan hayatın gerçekleriyle karşılaşınca, bu çocukluk hevesleri de geçip gidiyordu kendiliğinden. Öyle demişti."
    "Hayatın dalaşı, gürültüsü, küfürleri, şarkıları, güçlükleriyle bilenmiş, elleri kaba işlere girip çıkmış, sevmeyi yaşamaktan öğrenmiş, yaşayarak öğrenmiş, bildik Mustafa'yı gerçekten sevdiğini düşündü en son."
    Üçünçü öykü "Şen Ol Bayburt"tur. Feride Hanım, yaşlandığında yoksul bir yerde yaşamak zorunda kalır. Bu yüzden eve kocasının akrabalarından bir kişiyi konuk olarak çağırır. Ona yaşam şartlarını ve geçmişinden bahseder ve ondan bir şey rica eder. Bu da onların aylık maaş alabilmeleri için boşanmaları gerekir ve bunun için konuğundan tanık olmasını ister.
    "Günlerin tam içinde yaşayamayınca, olanlara akıl erdiremeyince, bunlarla oyalanıyoruz işte, kahve pişirmek, çay demlemek... Anılar da öylesine çoğalmış ki bastırıveriyorlar, günü karartıyorlar erkenden."
    "İnsan eninde sonunda hep aynı şeyleri söylemeye başlıyor."
    Dördüncü öykü "Ilık, Yumuşak, Kahverengi Şeyler"dir. Küçük kızın, dedesiyle arasındaki bağ her pazar artıyordu. Pazar günleri onlar için çok özeldi. Dedesinin dolabındaki anılara bakarken küçük kız kendini çok mutlu hissediyor. Dedesiyle bu sırrı paylaşıyordu. Bahariye Hanımlara gittiklerinde hep onları Fitnat karşılardı. Bahariye Hanım'ın kocası öldüğünde hayattan soğumuştur. Sonunda hasta olur o uzun saçlarını kaybeder. Fakirleşir. Konaktan eski bir evde yaşamak zorunda kalır. Dedesiyle torun onu ziyaret etmeye giderler.
    "Ama bu ele geçmez anları günü gününe kayda geçiren sonsuz fotograflardaki kişiler, önlerinde uzanan dünyaya, kıra değil, kendi içlerine bakıyor gibiler. Hepsi donuk, içlerinde bakılacak hiçbir şey yokmuşcasına."
    "Unutulmaması gereken bir günü belleğe bir vuruşta canlandırılabilecek ayrıntılar, anı değeri taşıyan nesneler."
    "O anda ikisi de yakında ayrılacaklarını düşündüler nedense. Kimbilir kaç pazar birlikte yürüdükleri bu yol, kafalarında bambaşka bir yolla, birinin daha başında olduğu, öbürününse sonuna dayandığı soyut bir yolla yer değiştirdi."
    Beşinci öykü ise "Metal Yorgunluğu"dur. Ferdi Bey, Lin Bey'e kendi hayatıyla ilgili kesitler anlatır. Bunu yaparken eski karısından, kızından, kızına bakmamanın pişmanlığından, doğduğu yerden, olaylardan bahseder. Sonradan kızına kavuşan bir adamdır Ferdi Bey. Lin Bey'in işine yarayabilecek iki belge verir.
    "Her dönemin ünlü bir yangını vardı, o dönemi sona erdiriyordu, o kadar."
    "Bu is renkli düş, yaşamı süresince yanında taşıdığı bir özelliğin kaynağıydı: Ferdi o günden sonra cigarasını hep çift kibritle yakacak, kibritleri söndürmeden tablaya atacak, ateşe bakarken hem o yangının, hem de yoksun bırakıldığı tanıklığın anısını diri tutacaktı. Kedisi Mestan da çeşitli kılıklara girip yönlendirecekti yaşamını."
    "Demin düşünüyordum da, bizim ülkemizde geçmişler ne kadar kısa, ne kadar da kısa süreli. Bizler, tarihimizi hep on ya da on beş yıllara düşünürüz. Yanlış anlamayın, dış dünyadan yenilikler çarparak erişir bize, ne var ki parıltıları çabuk biter, çabuk aşınırlar. Dün yepyeni olan bir kavram, bir akım, umut veren bir ad, bir yüz, bakarsınız bugün daha süresi dolmadan yıpranmış. Eşelenmemiş, karanlık tarih dilimlerinin arasında bir yere kayıvermiş."
    "Kişinin doğum tarihi pek önemli değil aslında, dünyaya gözlerini açmak daha önemli."
    Altıncı öykü "Ormandaki Ayna"dır. Ece kızıyla birlikte yaşamaktadır. Boşanmış olan Ece için hayat zordur. Birisiyle tanışır fakat arkadaşlarıyla tanıştıramaz. Çünkü o farklı biridir. Zaten arkadaşı Belma'nım Atilla ile olan evliliği birbirlerine laf atarak ve etraftakileri sıkarak geçer. Bu yüzden Ece onlara gitmek istemez. Yağmur yağar ve Ece otobüs durağında beklerken bir araba Ece'yi evine kadar bırakmayı teklif eder ve o da arabaya biner.
    "Bir an bile yaşamanın-yalnızca soluk almanın belki- ne kadar önemli olduğunu anlatıyordu Ece'ye."
    Yedinci öykü "Kalenin Bedenleri"dir. Büyük şehirden Mardin'e gelmiş bir gelin. Fakat Mardin'i sevmek isterken onu kabul etmez Mardin. Onu dışar. O da kendini kalesinin içine kapatmak zorunda kalır. Fotograflar sadece anı olur. Cemreler olur biterken..
    "Bilinmedik şeyler karşısında duyulan coşturucu ama o oranda irkiltici tansımayı tatmıştır."
    "Yalnız denize gerçekten aşık olabileceğini ve bu sevginin süreceğini düşündün, mutlu oldun. Bir özveri değildi sandığın gibi, incinmekten korkuyordun aslında, tutkularının gem tanımazlığından."
    Sekizinci öykü "Dondurma"dır. Rüyasında eski kocasını ailesiyle poker oynadığını görür. Ada'daki hayatı her zaman güzeldir. O kimseyle kötü geçinmemeye çalışır. Rahat bir kadın olamazdı. Bunun bir sınırı olmalıdır. Fakat arkadaşılarından çocukluk arkadaşının yazar olduğunu ve bugünlerde hikaye çıkaramadığını öğrendir. Ne de olsa onun matematik problemlerini çözerdi. Onu arar ve rüyasını anlatır belki hikaye için yardımcı olur diye düşünür. Ve olur yazarın ağızından da olay anlatılır. Ve bu hikayede kadının duyguları oynanır. İyiliği kullanılır.
    "Bence, defteri tutarken toplumu aydınlatıcı bilgilere öncelik tanınmalı. Defter bir gün ele geçerse, yayınlanırsa, okuyana ibret teşkil etmeli."
    Dokuzuncu öykü "Fal"dır. Cumartesi günlerin herkesin kendisine ayırdığı zaman dilimi. O çok sevdiği kitapevinde olur hep falat bu cumartesi kendisini banyoya atacak ve rahatlayacaktı. Ünuversite kentte okurken evlenip çiftliğe gelen o bir süre sonra kocasıyla birbirlerine az görmeye başlarlar. Bu cumartesi farklı olacak. Eve girince birden en sevdiği çiçekleri görür. Fakat kim almıştır ?
    "Değil mi ki Cumartesiler, bedenin derininde uyuklayan birtakım adsız duyguları yüzeye zorlamada, adlandırmada birebirdir. Düzenin hafta boyunca aksamayan uyuşuk akışı birdenbire kesintiye uğrar. Trenin tekdüze sallantısı duruverir. Bir istasyonluk -iki günlük- bir mola."
    "Boş inançlara hiç bel bağlamazken, beklenmedik bütün aksilikleri, kötü raslantıları, karşılaştığın engelleri hep kendi hatalarına yorarken, bir şeyin birdenbire yolunda gitmesi-ufacık bir şey de olsa- uğurlu bir belirtge demekti gözünde."
    10. öykü "Akşam Alacası"dır. Bir akşam diğer çocuklardan farklı birisiyle karşılaştı. Bunu onunla konuşurken bile anlıyordu. Annesi ikinci kere evlendiği için üvey babası ve üvey kardeşiyle de yaşıyordu. Kardeşi tam kendi babasının istediği biriydi. Fakat o değildi. Ertesi gün hikayeyi anlatır ve kardeşinin ismini Yunus koyduğunu söyler. Fakat Yunus onun adıdır.
    "Kişi, bu eleme telaşında bazan belki bir daha okumayacağı ama geçmişin vazgeçilmez bir parçası saydığı kitapları sonradan bulamayınca kendine içerlerdi, biliyordu. Bir daha nesnel bir bakışla göz atmalıydı onlara."