• Üdebânız hele gâyetle bayağ mahlûkat...
    Halkı irşâd edecek öyle mi bunlar? Heyhât!
    Kimi Garb'ın yalınız fuhşuna hasbî simsar;
    Kimi, Îran malı der, köhne alır, hurda satar!
    Eski dîvanlarınız dopdolu oğlanla şarab;
    Biradan, fâhişeden başka nedir şi'r-i şebab?
    Serserî: Hiç birinin mesleği yok, meşrebi yok;
    Feylesof hepsi; fakat pek çoğunun mektebi yok!
    Şimdi Allah'a söver... Sonra biraz bol para ver:
    Hiç utanmaz, Protestanlara zangoçluk eder!
    O benim ebedî hasmım olan Rusya bile,
    Hakkı teslîm edelim! Hiç de değildir böyle.
    Mütefenninleri tâ keşfe kadar tırmanıyor;
    Edebiyyâtı anıldıkça zemin çalkalanıyor.
    Kudretim yetse eğer, on yedisinden yukarı,
    Üdebâ nâmına kim varsa, huduttan dışarı
    Atarım taktırarak boynuna bah-nâmesini;
    Okuyan yaftayı elbette çıkarmaz sesini.
    Sonra bir tarz-ı telâfî bulurum: -gerçi garib-
    Konturat akdederek Rusya'dan on onbeş edib,
    Getirir, yazdırırım millet için birçok eser!
    Mehmet Akif Ersoy
    Sayfa 150 - İnkılap Kitabevi
  • "Özgürlük!" Sabah mide bulantısıyla uyandıktan, yeniden yatıncaya kadar onbeş saat öldürmek zorunda olduktan sonra özgür olmanın ne değeri vardı?
    "Özgürlük yaşamaya yetmiyor."
  • Memlekete dönüp, yayıncılığa başladığımda, Enver Paşa külliyatından olmak üzere, bu eseri de yayınlama derdine düştüm. Pek tabii olarak tercüme meselesiyle karşı karşıya idim. Böylesine uğraşırken Afganistan mücahitlerinden, aziz dostum Yasir Gerçik’iıı gayretleriyle, hiç aklımızda olmayan Şenkal Özer adında bir beyefendiyle tanışıp, bu kitap üzeri­ne konuşuyoruz. Nihayet aradan çok da fazla bir zaman geç­meden Şenkal bey bir telefon görüşmesinde, Alman Dili ve Edebiyatı hocası olan muhterem Aydın Ayhan hoca ile gö­rüşmemi söylüyor. Aynı gün Aydın hocayla buluşup, duru­mu kendisine anlattığımda hoca; kitabın bir kopyasını alıp, Eylül-Ekim ‘06 tarihi itibarıyla tercümeye başlayabileceğini söyleyip gidiyor. Nihayet “bu kitabın tercümesi için bekleni­len kişi” ortaya çıkmıştı. Bu Aydın Ayhan hocadan başkası değildi.
    Aradan, on, onbeş gün geçmemişti ki, Aydın hocadan ge­ce yarısı bir telefon alıyorum. Hoca kitaba baktığını, çok be­ğendiğini hâttâ elli sayfa civarında da tercüme de yaptığını, “eğer beğenirsem” devam edeceğini söylüyordu. Postadan heyecanla beklediğim tercüme nüshaları alıp okumaya baş­ladığımda yerimde duramıyordum. Aydın hocaya bin teşek­kürle “hocam tamam” dedikten sonra, hoca elindeki işleri bir yana bırakıp, bir. yaz boyunca tercüme işine girişmişti. Benim için, işin hoş bir yanı da, Aydın hoca gece yarıları ço­ğu zaman telefon açıp, belli ki kendisini de heyecanlandıran bölümleri orjinal nüshasından tercüme ederek bana okuma- sıydı.Tercüme, Eylül ‘06’da bittiğinde, redaksiyonuna başla­mamla, bitirmem üç ayımı aldı. Ve garip bir tesadüf ama gerçek ki, Kurban Bayramının birinci arefesi günü baskıya hazır hale geldi. Yani Enver Paşa Hazretlerinin Türkis­tan’da şehit düştüğü 1922 Kurban Bayramından dört gün önce.
  • Neden hayatında biri yok diye soranlara,
    Hani bazen durakta belli bir otobüsü beklersiniz ya;
    On dakika,onbeş dakika,yirmi dakika beklersiniz gelmez.
    Bu arada başka alternatifler de geçer ama binmezsiniz.
    Ne de olsa "beklemişsinizdir o kadar", boşa gitsin istemezsiniz.
    Sormayın artık bana!
    Herhangi biriyle değil, beklediğime "değecek" olanla devam etmeliyim bu yola!..
    Durakta yaşlanmak olsa da işin ucunda...
    /Can Yücel/
  • ≪Neyzen Tevfik’in≫ kardeşi Baytariye ulemasından Şefik de Ankara’da
    bulunduğu müddetçe sık sık üstadın yanına gidip ney çalardı. Üstadın kanaatince ≪Şefik eşsiz bir neyzendi, fakat kardeşinin onda biri bile olamazdı!≫

    Galiba 1926 senesinde idi. İstanbul’da (Karesi) otelinde misafirdim. Üstat ve rahmetli ≪Ruhi Naci≫ ile birlikte otelin gazinosunda oturuyorduk, Neyzen Tevfik çıkageldi, O ≪samimi can arkadaşı≫ nın, o ≪koca üstat ≫ ın ellerini tuttu, yüzüne gözüne surdu, öptü, öptü... Beş on dakika geçmedi, (Hafız Sami) efendi geliverdi. O da karşıdan üstadı görmüştü.
    Senelerden beri kendisine mütehassirdi. Gariptir ki ayni merasimi ihtiramı
    o da ifa etti . Fakat, oturuşu Neyzen gibi mübalatsız değildi, daha
    çok hürmetkârane idi. Bu iki üstada ≪koca üstat≫ söylüyordu, onlar dinliyorlardı.
    Gazinonun içi dışı dolmuştu. Öyle ya, bir şair, bir neyzen, bir de hanende toplanmış, bir araya gelmişlerdi. Üstada (Hafız Sami) ye bir gazel okutmasını işaret ettim, ihtimal kalabalıktan hoşlanmadığı için kaşlarını kaldırdı. Biliyorum ki hanendenin dünyada hatırını kıramayacağı adam belki yalnız ≪koca üstat≫ dı.

    Hafız Sami, Akif’in ellerini öptü, ≪gönlünden çıkarmamasını≫ niyaz ile
    ayrılıp gitti. Kalabalık da hayli dağılmıştı.
    Tevfik torbasından o biricik nayını çıkardı.
    — Emret, üstadım, dedi.
    Akif onbeş sene evvel (...... ) deki faslını üflemesini istedi. Artık ruhumuz
    Neyzenin çıkardığı o lahuti nağmeler arasında vecd ile titriyor,
    sanki uçuyordu. Üstadın yüzüne baktım, gözlerinden sessizce yaşlar döküyordu.
    Fasıl bitti, tekrar konuşmalar başladı. Akif dedi ki ;
    — Ah, Tevfik, on beş sene evvelki semalarda uçamıyorsun!

    Üstat ile baş başayız, bize Tevfik’in bir hikayesini anlattı :
    — Tevfik bir arkadakiyle galiba bir fırının üstündeki bir odaya kapanmışlar,
    kırk gün, kırk gece içmeye, dışarı çıkmamağa karar vermişler!
    Eşleri dostları kendilerini vazgeçirmeğe çalıştıkça, tek bir cevap vermeyerek,
    daha evvelden odaya astıkları şu iki levhayı gösterirlermiş :
    1 — Vaaz ve nasihat dinlenmez!
    2 — Fikri ferda ve endişei maişet memnudur!..
    Bana haber verdiler, gittim, kararlarını bozdum. Tevfik beni sebatsızlıkla
    itham edecekler'diye bırakıp soluğu ta Mısır’da aldı!
    (Tevfik) nev’i şahsına münhasır kıymetli bir adamdır. Bir zaman
    gelecek, arayacağız.
    *

    Üstadın son Safahat’ında (Sanatkar) başlıklı nefis bir şiiri vardır.
    Musiki hakkındaki meftuniyetini terennüm eden o şiirle dehayı sanatını
    öteden beri takdir ettiği yarı kadimi (Şerif Muhyiddin) beye sureti
    mahsusada yazdığı parçaları okunmalıdır. Bu parçalar üstadın musiki
    telakkini de göstermektedir [2].
    Akif’in sesi çok tatlı ve davudi idi. Onda eslafın en güzide besteleri
    vardı. Bunlardan bazılarını bize de gecdi.
  • 131 syf.
    ·6 günde·Beğendi·10/10
    Son zamanlarda okudum en iyi kitaplardan biri diyebilirim. Değişim sancısı çevirisi Dergah yayınevi tarafından yapılan bir kitap.Kitabın ismini görünce ben bu kitabı okumalıyım dedim. Kitap farkli konulardan makalelerden oluşmakta olup yazarın çok güzel tespitleri bulunmaktadır.Kitaba ilişkin hoşuma giden sözler aşağıda yer almaktadır ama ondan önce kısaca yazarın hayatına da değinmek gerekiyor.Hoffer, 1902 yılında New York'da Alman Yahudisi göçmeni bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelen yazar, altı yaşında bilinmeyen tıbbi sebeplerden dolayı kör oldu. Onbeş yaşında yine bilinmeyen sebeplerle görmeye başladı. Yeniden kör olabilme endişesiyle olabildiğince okumaya çalıştı. Hoffer, hayatı boyunca hiç eğitim almamış.

    Bizler tamamen yeni olan bir şeye hiçbir zaman tam manasıyla hazır olamayız. Önce kendimizi alıştırmamız gerekir, böyle köklü alıştırma süreçleri ise özsaygımızı köreltir. Bir sınava tabiymişiz gibi hissederiz, kendimizi kanıtlamamız lazımdır. Köklü değişimlere göğüs germeyi mümkün kılan, aşırı özgüvendir...
    Tamamen yeni olan şeylere hiçbir zaman hazır ve nazır bulunamayız evet, bu basit gerçeğin tuhaf sonuçları vardır. Bu gerçek şu manaya gelir:Köklü değişimlerden geçen bir halk,uyumsuz bir halktır.Uyumsuz kişilerin etrafı ihtiraslarla çevrilidir.
    Bir ırk, ulus, lider veya partiyle kendimizi özdeşleştirmemizden doğacak gururun aşırı küstah olması mukadderdir.İkame şeyler asla bizim doğal bir parçamız olamayacaktır, bu yüzden ikame şeylere tutununca hep ihtiraslı ve sabırsız oluruz....
  • Bu sabah bir martının kanadındayım, yanımda gitarım,
    Bir kaç şarkının sözleri aklımda
    Bir kaçını hiç yazmayacağım
    Değişmeyen bir döngü halbuki gün ve gece,
    Olağanüstü hiçbir şey yok, aşk bitti onbeş gün önce.
    Aşkın sonu, binbir soru işareti,
    Belki bütün cevapları ikimizde
    Son bir kez gir içeri, kapat kitle tüm kapıları,
    Ki gitme ihtimalin bile olmasın
    Son bir kez bırak alev alsın, aşkın yongası bedenler,
    Bu kış yapraklar dalında kalsın.