• 151 syf.
    ·12 günde
    ——————————————————
    ELEKTRONİK KİTAP DİZİSİ - 7
    ——————————————————

    "Bu herifçioğlunu ilk defa okuyorum.. Ne yazık!.. Üstelik bana bu denli benzeyen bu hıyarı niye hiç okumadım ki!.."

    Dostoyevski'ye ait/dair ilk defa bir kitabı okuyorum ve ilk tepkim de bu sözler olmuştu işte..

    Birçok arkadaşımın beni haşladığı bir konudur bu: Nasıl olur da hâlâ Dostoyevski okumamış olmam!.. Niye bilmiyorum ama hala okumadım. Bugüne kadar da hiç okumadım. Hiç merak da etmedim. En ufak bir ilgi dahi duymadım. Ama bunca zaman sonra onun sadece mektuplarını okumuş olmak dahi bana incelemenin başındaki sözleri sarf ettirdi. Gayrı Dostoyevski okumak bana farz oldu.

    ——————————————————————
    Taralı alandan sonrası spoiler bölgesi olup uzman bir görevli eşliğinde gezinmediğiniz takdirde her an spoiler'a basabilirsiniz!..
    ——————————————————————


    Sevgili Fyodor Mihayiloviç Dostoyevski,

    Bu güne değin sizin güzide eserlerinizi okumamış olmak, bendenize ömrü boyunca yeter bir utançtır. Bu sözleri sarf ederken dahi hâlâ sizin eserlerinizi okumamış olmak, daha beter bir utançtır. Ama bu yazıyı okuyan kimselerin huzurunda sizlere yemin ediyorum ki en kısa sürede sizin bir eserinizi okuyacağım. Eğer hâlâ yaşıyor olsaydınız, sizin ilk hangi eserinizi okumamı tavsiye edersiniz diye size sorardım. Oysa siz, çoktan aramızdan ayrıldınız. Birçok kimse "Suç ve Ceza"yı muhakkak okumam gerektiğini söylüyor. Neden diye sorduğumda beni sizlere (affınıza sığınarak söylüyorum) benzer buluyorlarmış. Yani fiziksel yönden değil tabii, psikolojik ve yaşama bakış açın(m)ız yönünden... Ayrıca Raskolnikov'a da benzetiyorlarmış beni. Belki de birçok kimsenin bu sözleri beni sizleri okumaktan uzak etti. Bilemiyorum. Fakat kısmet, her şeyden önce sizlerin göndermiş oldukları mektuplara denk geldi ve hepsinden önce onları okumuş bulunmaktayım. Sizin mektuplarınızda bahsettiğiniz eserlerinizi ayrı bir merak ettim. "Öteki" , "Budala" , "Suç ve Ceza" , "Kumarbaz" , "Ölüler Evinden Anılar" , "Stepançikovo Köyü" (umarım doğru yazdım) ve bir de "Amcamın Rüyası". Bu eserlerinize değindiğiniz ve bunlara dair kimi yazar, düşünür veya dostlarınıza ettiğiniz sözler, bu eserlerinize merakımı cezbetti doğrusu. En kısa sürede bunları okuyacağımı bilmenizi isterim Fyodor Mihayiloviç.

    Gençlik zamanlarınıza dair babanıza ve kardeşinize anlattığınız kendinizi şu an ben yaşamaktayım. Bu sebeple ki sizin için, "Bu herifçioğlunu ilk defa okuyorum.. Ne yazık!.. Üstelik bana bu denli benzeyen bu hıyarı niye hiç okumadım ki!.." böyle bir söz sarf etmiş bulundum. Engin kişiliğinizle benim bu adice sözlerimi bağışlayın. Size dair kaba laflar etmiş gibi göründüm. Ama sizi temin ederim ki sadece sizi kendime yakın bulmamdan kaynaklıydı bu hitabım.

    Ayrıca birçok Rus yazarı hakkında sözler etmişsiniz. "Turgenyev" , "Puşkin" , "Gogol" , "Gonçarov" , "Tolstoy" şimdi ilk aklıma gelenlerden. Tabii daha önce pek bilmediğim ve dünya çapında ismi çok duyulmamış yazarlardan da bahsetmiştiniz. Bendeniz hepsi hakkında verdiğiniz malumatlar ve görüşleriniz bir yana, Turgenyev'e olan bakışınızı merak ettim Fyodor Mihayiloviç. Acaba neden başta kendisi hakkında övgü dolu cümleler sarf ettiğiniz Turgenyev hakkında daha sonra fikrinizi değiştirdiniz? Oysa ben Turgenyev'in "Babalar ve Oğullar" adlı yapıtını okumuş ve ziyadesiyle beğenmiştim. Bir mektubunuzda kendisinin "Duman" adlı eserinin halktan yeteri övgüyü almadığı için halktan küsmüş olduğunu söylediniz ve ayrıca Ruslara olan sözlerinden de kınayarak bahsettiniz. Acaba Turgenyev'i sadece Ruslara sırt dönüp de hayatının ikinci yarısını kendisini Alman olarak gördüğü için mi kızdınız ve fikrinizi değiştirdiniz? Bu konuyu ziyadesiyle merak etmekteyim Fyodor Mihayiloviç. Lütfen bu konuda bana yazın, demeyi ne kadar çok isterdim bilemezsiniz.

    (Kitapta kimi yerler bu tarz parantez ile bölünmüş ve "Dostoyevski burada şu konudan bahsetmektedir" tarzı cümleler ile geçiştirilmiş. Kitabın tek puanını buradan kırdım.)

    Söyleyin bana dostum, (size dostum dememe alınmadınız umarım) siz Ruslar genel olarak mı bu kadar kumara veya rulete meraklısınız yahut bu sadece size mi has bir durum? Dostum Fyodor, birçok kez kumarda kaybetmenize ve dostlarınızdan onlarca borç istemenize ve onlara bu borçlarını ödememenize ve ailenizi geçindirmeniz gerekliliğine rağmen nasıl da vicdanınız el veriyor? Bu konuyu da ziyadesiyle merak etmedeyim. Bu konuda da bana mutlak surette yazmanızı isterdim, eğer yaşıyor olsaydınız...

    Basurlarınızdan pek çok şikayet etmişsiniz, doğrusu çekilecek dert değil dostum. Tanrı yardımcın olmuştur umarım. Ya sara nöbetleri geçirmeniz?.. Bu konuda sizin için ne kadar endişelendiğimi bir ben bir de Tanrı biliyor. Size yemin ederim ki sizin için çok fazla endişe duydum ve yine yemin ederim ki eğer hayatta olsaydınız bugün dahi sizin için bu konuda endişe duyardım. Yazma serüveninize engel olduğunu söylemişsiniz. Nasıl olmasın ki dostum?.. Sara nöbetleri geçirmek basit bir bayılma ile kıyaslanamaz bile... Tanrı yardımcınız olmuştur umarım.

    Size daha pek çok yazmak istiyorum Fyodor Mihayiloviç. Fakat şimdi içeriden beni çay içmeye davet ediyorlar. Size tekrar yemin ederim ki en kısa zamanda sizin eserlerinizi okuyacağım. Sevgi ve saygılarımla...

    Dostunuz ÉOMER

    (Eğer Dostoyevski okumuş ve onun hakkında daha fazla bilgi almak istiyorsanız, kendi eserleri ve diğer yazarlar hakkında ne düşündüğünü merak ediyorsanız, kesinlikle okumanız gereken bir kitap.)
  • Geçmişte her ne olduysa önce kendinizi, yüreğinizde bağışlayın.
    Bağışlamak sizi özgür bırakacaktır hem duygusal hem de zihinsel olarak .
  • 1142 syf.
    ·10/10
    Kendisine “kissed by fire” lakabını yakıştırdığım kızıl kafa Kvothe’un maceraları son hızıyla devam ediyor. Hem de oldukça kalın ikinci kitabıyla. Önceki kitap ardında bıraktığı birtakım gizemler ile ve oldukça güzel bir kurgu ile başlayıp sona ermişti, okuyanlar bilirler. Bu kitapta da son derece güçlü bir kurgu olduğu hemen gözüme çarptı. Zaten baş karakteri sevmiş ve benimsemişseniz, kurgu aşırı derecede saçmalaşmadıkça kitabın tadı size hep leziz gelir kanısındayım

    Olaylardan önce karakterlerden bahsetmemiz gerekirse, ilk kitaptan çok da farklı bir kadrosu olmadığını görebilirsiniz. Yine başı Kvothe çekmekle birlikte, üniversitedeki öğretmenler, Denna, Kvothe’un yakın arkadaşları Fela, Simmon, Wil gibi karakterlerin yanı sıra yeni ve farklı karakterler de kadroya dahil oluyordu. Bazılarını gerçekten çok sevdim. Tempi’yi, Vashet’i, Brendon’ı, Celean’ı ve daha birçoğunu. Sizin de tanıdıkça seveceğinizden şüphem yok. Tabi pek içimin ısınmadığı kişiler de var. Mesela Felurian karakteri ve kitaptaki yeri bana saçma ve gereksiz geldi. Felurian’ı arka kapak yazılarından ve resimlerdeki tasvirlerden yola çıkarak çok daha farklı ve büyüleyici hayal etmiştim. Hevesinizi kırmak gibi olmasın ama kitaptaki yerinin pek de öyle olmadığını görünce bir nebze hayal kırıklığına uğradığımı söylemeden geçemeyeceğim. Bölümü gereksiz yere uzatılmıştı ve fantastik bir eser olmasına rağmen bazı paranormal yerlere saçma şekilde yer verilmişti.

    Ademler ile ilgili yerler de bazen sıkıcı ve yavaş ilerlese bile kitaba farklı bir boyut kazandırıyordu. Kitabın hep üniversitede veyahut hep yollarda geçmesini beklemek saçmalıktı. Yazarın Kvothe’u sürekli bambaşka dünyaların içine sürüklemesi, kitaba hareketlilik katıyordu. Bu tür gezinti ve maceraların daha ergenlik döneminde diyebileceğimiz küçük Kvothe’umuza deneyim ve hayata bambaşka bakış açıları kazandırdığı, aynı zamanda bizlere Kvothe’un sahip olduğunu görmediğimiz birtakım özelliklerini gösterdiği gerçeği hoşuma gitti. Yine de en çok Kvothe’un üniversitedeki hallerine, oradaki arkadaşlıklarına özlem duyduğumu söylemem gerekir.

    Yazar yine bu kitapta da özgün kurgusu ile bizleri şaşırtmaya devam ediyordu. Zaten en baştan beri sevdiğim ve “3S”olarak isimlendirdiğim sigaldri, simya ve sempati durumlarını kitapta oldukça seviyorken bunun dışında isimler, haritalar, Ademlerin dili, tarih, mahremiyete bölgeden bölgeye bakış açılarının farklı olması gibi orijinallikler göze çarpıyordu kitapta.

    Kitabın bambaşka, gizemli bir dünyası var. Siz de Kvothe ile birlikte birçok soru işaretinin ve gizemin peşinde sürüklenirken buluyorsunuz kendinizi. Kitap bu kadar kalın olunca ve seri üç kitaptan oluşacak olunca gizemin bir kısmının bu kitapta çözülüp bazı şeylerin açığa kavuşacağını düşünüyor insan ama 1200’e yakın sayfayı yalayıp yutmuş olmama rağmen en ufak bir soruma bile cevap bulamadım demekle kalmayıp bu kitap yeni soru işaretlerine sebep oldu diye de eklemek istiyorum.

    Çok da uzatıp içinizi sıkmak istemiyorum. Zaten spoiler vermeden de tam layıkıyla yorum yapabileceğimden emin değilim. Şimdiye kadar istemeden de olsa arada spoilerlar kaçırdığım noktalar olduysa bağışlayın. Kitap tuğla gibi olsa da gözünüz korkmasın bakmayın benim biraz uzattığıma da oldukça akıcı ve muhteşem bir kitap. Şimdiden en sevdiğim ilk beş seri içine gözü kapalı girdi. Patrick Rothfuss’u ve yazım tarzını da oldukça beğendim. Üçüncü kitabı sabırsızlıkla bekliyorum. Detaylı yorumlar için: http://yorumatolyesi.blogspot.com.tr/...geadaminkorkusu.html
  • 113 syf.
    ·8 günde·Beğendi·10/10
    Okuduğum kitaplar hakkındaki tefekkür sürecim bazen hayli uzun sürebiliyor. Mesela Atinalı Timon’u birkaç yıl önce okudum. Birkaç defa hakkında yazma maksatlı girişimim de oldu. Lakin hiçbiri yeterli değildi. Fakat artık yazmak için hazırım sanırım. Nedeni de şudur: “Dün birisi bana saf olduğumu, kimi meseleleri idrak edemediğimi, basitçe inandığımı yani açıkçası biraz salak olduğumu” söyledi. Bu çok sevdiğim kişinin bu hususa nazarı dikkatimi celbetmesi, uzun süredir kendimi özdeşleştirdiğim Timon karakter hakkında artık bir şeyler yazmaya hazır olduğumu hissettirdi. Neticede Timon’da bir parça saf bir karakter. İçinde bulunduğu durumu anlaması hayli uzun sürdüğünden ve dostlarına olan sarsılmaz güveninin ancak hakikate kafa üzeri çakılması ile boşa çıktığından, Timon için: tam bir taş kafalı diyebiliriz. Tıpkı benim gibi…

    Ben kitabı İş Bankası Yayınlarından okudum. Önsözün mutlaka okunması gerektiği kanaatindeyim. Oradan aktaracağım bilgilere göre, Atinalı Timon kimi çevrelerce Shakespeare’nin diğer eserleri yanında zayıf görülüyormuş. Sebebi ise dil konusunda diğer eserleri kadar üstün olmayışı imiş. Lakin tabi ki ben İngilizce okuyamadığım için dil konusunda bir değerlendirme yapma kabil değil. Ancak esasa taalluk eden meseleler hakkında konuşacak olursam, ben Atinalı Timon’un okuduğum Shakespeare eserleri arasında en dişe dokunur konulardan birini içerdiğini düşünüyorum. Şimdi bir alıntı ile yoluma devam edeyim:

    “Aslan olsan tilki sana oyun oynardı. Kuzu olsan kurt seni yerdi. Tilki olsan da eşeğin suçlamasına uğrasan aslan senden kuşkulanırdı. Eşek olsan sersemliğin yüzünden dert çeker, ayıya kahvaltı olurdun. Ayı olsan at seni öldürürdü. At olsan parsın pençesine düşerdin. Hangi hayvan olmalıydın ki başka bir hayvana boyun eğmeyesin. Ne türlü bir hayvansın ki hayvan olmakla neler kaybettiğini görmüyorsun!”

    Bu söz oldukça can alıcı bir hakikate işaret ediyor. Ve birazdan izah edeceğim üzere kitabın özüne. .. İnsan olmakla, yani bir nevi hayvan olmakla, daha doğrusu dünya üzerine gelmekle bir nevi savaşın ortasına atılıyoruz. Bu savaşın ortasında hangi canlı türüne dahil olursak olalım, daima bir diğerinin taarruzuna maruz kalıyoruz . Evrim teorisi de aslında bir nevi bu hakikate işaret ediyor. Her canlının ihtiyaçları doğrultusunda ve gelecek tehlikelere karşı bir savunma mekanizması oluştuğunu söylüyor. Bilim adamlarının evrim dediği süreç tam olarak bu: hayatta kalma arzusundan hareketle milyonlarca yılda vücuda gelen, şartlara göre şekillenme vakası… En basit tabiat belgeselinde dahi bu husus gözlerden kaçmıyor. Canlılar bir tehlikeye karşı biteviye mücadele ediyorlar. Neticede savunma mekanizmaları işe yaramayan mahluklar tükenip yok oluyorlar. Neticede insan da tıpkı diğerleri gibi bir savunma mekanizmasına sahip varlıkdan değil mi?

    Peki insan bu savaşta yaşam iradesinin etkisi ile neleri yaratmıştır? İnsanın savunma mekanizmaları nelerdir? Daha doğrusu ilk başta irdelememiz gereken husus, bu savunma mekanizmaları niçin doğmuştur? Yukarıda verdiğim alıntıda gördüğünüz gibi insan da o hayvanlardan biri olduğu ve sürekli taarruza maruz kaldığı için, yaşama iradesine dayalı bir bencillikle, hayatta kalabilmek adına evrimleşmiş ve en büyük savunma mekanizması zekası olmuştur. Fakat benim konum insanın kendini tabiattaki diğer varlıklara karşı koruma içgüdüsünden doğan savunma mekanizması olmayacak. İnsanı kendi türünden koruyanlardan bahsedeceğim.

    İnsan eliyle yaratılan kutsal şeylere bir göz gezdirelim: din, ahlak, yasa, erdem… Tüm bunlar yukarıda işaret ettiğimiz üzere her ne kadar dışarıdan kutsal görünse de aslında insanın, kendi türünden korunmak üzere yarattığı savunma mekanizmalarıdır. Örneğin, bir davranışı ahlaksızca bulup yapmamak, aslında o davranışın kendisine yapılabileceğinden hareketle yola çıkan insanın bencilliğinin ortaya çıkışıdır. Neticede iddiam şudur ki: İnsanın en fedakar davranışlarının altında bile bencillik yatmaktadır. Ve bu trajedinin işaret ettiği en önemli husus da budur. Bu iddiamı biraz açayım.

    Bahsini ettiğim üzere insan bencil içgüdüleri ile, bir şekilde yaşama tutunmaya, hayatta kalmaya çalışmaktadır. Huy ve davranışlarının kökeninde bu içgüdüden başka bir şey olmadığı kanaatindeyim. Bunun çeşitli yollarının farklı insan davranışlarında zuhur edişini konu edinen trajedimizde, Atinalı Timon farklı bir yolu tercih etmiş bir adam olarak karşımıza çıkmakta. İnsanın tabiatını açıklayan Arthur Gobineau tanımlamasına yer vererek, doğal insandan başlayalım: Hususiyetle kötüniyetli kindar hayvan. Evet insanın doğal tabiatı tam olarak da budur. Bu sebeple açık bir şekilde bencil davranışlar sergileyen insan, tabiatının gereklerini yerine doğrudan yerine getiren insan, en doğal hareketi yapmaktadır . Fakat iş bu ya, bizim trajedimizin kahramanını saf, komik ve salak yapan onun bu sonuca dolaylı yoldan gitmesi. Yani kısa yol dururken uzun yolu tercih etmesi sonucu rezil olması, komik duruma düşmesi…


    Atinalı bir zengindir Timon. Çevresi dostlarıyla doludur. Ve cömerttir. İnsanlara kendini sevdirme ve kabul ettirme, daha doğrusu kendini koruma yolu olarak cömertliği seçmiştir. Kapısını çalan hiç kimseyi geri çevirmez. Çevresi dalkavuklarla doludur ama öyle saftır ki bunun farkında bile değildir.

    “Ben karşılık beklemeksizin veririm” ve “Yardımıma güvenen birini silkip atacak bir yaratılışta değilim” diyerek kibrini ortaya koyar. Yani bu safhada Timon’un kendini koruma yöntemi olarak, doğal olanı değil, dolambaçlı olanı seçtiğini görürüz. Bir nevi üst bencillikle hareket etmektedir. Lakin bu kibri azametin bedeli olarak bir gün serveti tükeniverir. Onun kendine seçtiği bu kibirli koruma yöntemi tükenişine neden olacaktır. Servetini tüketince tek tek dost bildiklerinin kapısını çalacak ve o kapılar yüzüne kapanıverecektir. Halbuki trajedinin deli filozofu Apemantus kendisini defalarca uyamamış mıydı?

    Apemantus :
    Nedir bu maskaralıklar!
    Nedir o eğilip bükülmeler, kıç kaldırmalar!
    Bu bacak kırmalar değer mi o verilen altınlara!
    İçi çamur dolu dostluklar bunlar.
    Bana sorarsanız, sahte yüreklilerde
    Hiç sağlam bacak olmaması gerekirdi.
    Hep bu bacak oyunlarına gidiyor
    İyi yürekli sersemlerin paraları.


    İşte tam da bu noktada, yani Timon’un servetini yitirip dost kapılarından eli boş dönmeye başladığı vakit onun saf ve sevimli yönü ortaya çıkıverir.. Zaten trajedi kahramanlarını bize sevdiren de bu yön değil midir? Hatırlarsanız Kral Lear da bu saflığı ile karşımıza çıkmış, neticede meselenin aslına oldukça geç uyanmış bir karakterdir. Onun bu saflığı bir parça içimizi sızlatır ve ona sempati besleriz. İşte Timon da böyle biri. Bu tükeniş evresinde onun hala hakikate uyanamaması, saflığı , salaklığı gözümüzde onu güzel bir noktaya koyuverir. Kahyası Flavius, tükenen servet için ağlarken o hala safça “Çevresinde dostları varken Timon’un sıkılacağını ne söyle, ne de aklına getir Flavius. Ne diye ağlıyorsun? Dost bulamayacağımı sanacak kadar güvenin mi yok? “ diye konuşmaktadır. Vah zavallı Timon!

    Timon:
    Dur, daha fazla ders verme artık bana:
    Kötü yürekle cömertlik etmiş değilim ben;
    Akılsızca da olsa ahlaksızca para saçmış değilim.
    Ne diye ağlayıp vahlanıyorsun?
    Nasıl düşünebilirsin dostsuz kalabileceğimi?
    Merak etme, dostlarımın kesesine başvursam
    Beni sevenlerden borç istemeye kalksam,
    Nicelerinin kesesini açtırabilirdim.
    Senin ağzını açtırabildiğim gibi.


    Fakat bu safça sözleri eden Timon dost kapılarının bir bir yüzüne kapandığını görünce bahsini ettiğimiz üzere bu kafaüstü çakılma neticesi bir süre sonra kendisine gelecektir. Artık insani bencilliği galeyana gelmeye başlamıştır. Dostlarına servetini yeniden kazandığı şeklinde bir söylenti yayarak bir ziyafet tertip eder. Bu ziyafete katılanları ise bir sürpriz beklemektedir. Ziyafete gelen dostlarının önlerine tabaklar konur; açılan tabaklarda ılık sudan başka bir şey yoktur. Timon yaşadığı aldanışın yarattığı yürek yangını ile konuşmaya başlar:

    TIMON
    Sevgili dostlarım, oturmaz mısınız? (...) Herkes sevgilisini öpmeye koşar gibi geçsin yerine. Hepiniz tıpatıp aynı şeyi yiyeceksiniz. Resmi bir ziyafetteymiş gibi yer seçmekle oyalanıp yemeği soğutmayın. Oturun, oturun! Ama tanrılara şükran borcumuzu ödeyelim önce.
    Ey yüce koruyucularımız; bu topluluğumuzdaki yüreklere şükran duyguları serpin. Çünkü sizler, bizlere verdiklerinizle yücelttiniz kendinizi, ama varınızı yoğunuzu da vermeyin, yoksa tanrılığınız hor görülür. Herkese yetecek kadar verin ki, kimse kimseye muhtaç olmasın. Çünkü siz tanrılar, insanlardan borç istemek zorunda kalsanız gözlerinden düşersiniz. Yiyecekleri yemeği yedirenden daha çok sevdirin insanları. Yirmi kişilik bir toplantıda bir o kadar da alçak bulunsun her zaman. Bir sofraya oturan on iki kadının bir düzinesi o bildiğiniz soydan olsun! Ey tanrılar, ne kadar lanetiniz daha kaldıysa yağdırın Atina'nın senatörleri ve aşağılık çirkef sürüleri üstüne! İçlerindeki çamura boğun onları! Buradaki dostlarıma gelince, hiçe saydığım için hepsini, hiçlik dilerim hepsine sizden, buyursun hiç yesinler!
    Açın tabaklarınızı, köpekler, açın da yalayın!
    (...)
    Dilerim görüp göreceğiniz en iyi ziyafet olsun bu!
    Sizi gidi ağız dostları sizi!
    Duman ve ılık su; tam sizin şanınıza layık işte.
    Timon'un son yemeği budur size.
    Yıkayıp temizliyor işte kendini Timon
    Üstüne pul pul yapışan dalkavukluğunuzdan;
    Savuruyor işte böyle suratınıza
    Vıcık vıcık alçaklığınızı.
    Herkesin lanetleriyle yaşayın, uzun uzun hem de;
    Sizi sırıtkan, yapışkan, iğrenç sömürgenler sizi!
    Para budalaları, sofra sülükleri, iyi gün sinekleri!
    Süklüm püklüm uşaklar, uçarı dumanlar, kalleş kuklalar!
    Bütün insan ve hayvan hastalıklarına tutulasıcalar!
    Ne o? Kaçıyor musun? Dur biraz; ilacını iç de öyle git!
    Sen de! Sen de! Dur, para vereceğim, borç istemeyeceğim.
    Ne o? Kaçış mı hep birden?

    Timon safça bir yanılgı ile, insanüstü yollarla kendini koruma gayesine girişmiş bir karakterdir. İşte onun hikayesini farklı kılan ve bir trajediye dönüştüren bu aldanışı ve saflığıdır. Devamında insanlara lanet yağdırması ise hala içinde bulunduğu saflığa işaret eder. Diğerleri, yani çevresindeki dalkavuklar, hayatta kalmak için en doğrudan ve en kolay yöntemi uygulamakta iken Timon bunu safça bir kibirle insanüstü yollarla yapmaya çalışmış ve tükenmiştir. Netice de Timon’da, etrafındaki dalkavuklar da insan tabiatının özünü oluşturan bencillik ve hayatta kalma iradesine dayalı sonuca ulaşmak istemektedirler. Fakat Timon bu aldanışın yarattığı travmayı asla atlatamamıştır. Atina’dan ayrılmak üzere surların önünde beklerken beddualar sıralar:

    TIMON
    Son bir kez dönüp bakayım size,
    Ey o kurtlar yatağı, yere batası surları
    Koruyamaz olun Atina'yı
    Analar, utanç nedir bilmez olun
    Çocuklar başkaldırsın büyüklerine
    Köleler, soytarılar, atın başınızdan
    O ağır başlı, kırışık alınlı senatörleri,
    Sıkı yönetin devleti onlar yerine
    Körpe bakireler, açın kucağınızı hemen herkese,
    Ana babalarınızın gözleri önünde hem de.
    Müf1isler, sıkı tutun elinizde kalanı;
    Borç ödemektense çekin bıçaklarınızı
    Kesin gırtlağını alacaklılarınızın
    Başı bağlı köleler, çalın çalabildiğiniz kadar
    Asıl eli uzun hırsızlar
    O kerli ferli efendilerinizdir sizin:
    Kanun yoluyla soyup soğana çeviriyorlar milleti!
    Hizmetçi kız, git, gir efendinin yatağına;
    Kerhaneliğin biridir o senin hanımın
    On altısında delikanlı, al koltuk desteğini,
    Dağıt beynini yürüyemez olmuş yaşlı babanın!
    Saygı, korku, tanrılara inanç, barış,
    Hakseverlik, doğruluk, dirlik düzenlik kaygısı
    Gece rahatlığı, iyi komşuluk, eğitim, görgü,
    Sanatlar, zanaat1ar, yükselme basamakları,
    Gelenekler, töreler, yasalar, allak bullak olun;
    Tam tersiniz neyse ona dönün hepiniz!
    Sonu gelmez bir kargaşalık sarsın dünyayı.
    İnsanları kıran korkunç salgınlar,
    En belalı, en zehirli ateşlerinizle,
    Üşüşün üstüne bu içinden çürümüş Atina'nın.
    Soğuk yeller girsin senatörlerin kemiklerine,
    Elleri, belleri tutulsun vicdanları gibi!
    Taşkınlık, serserilik öylesine işlesin ki
    Gençlerin beynine, iliklerine,
    Ahlak yollarının tam tersine saldırıp
    Cümbüş ırmaklarına atsınlar
    Kaşıntılar, çıbanlar, öyle derin kazın ki
    Atinalıların göğsünü bağrını,
    Birer cüzam tarlasına dönsün hepsi.
    Solukları hastalık üfürsün soluklarına;
    Dostlukları zehir olsun!
    İğrenç şehir, çıplak bir bedenle çıkıyorum senden!
    Al şunu da, bütün lanetlerimle birlikte!
    Ormanlarda yaşayacak artık Timon.
    En yırtıcı canavarlar bile
    Daha insaflı gelecek ona insanoğlundan!
    Tanrılar, bütün tanrılar, duyun sesimi;
    Kahredin bu duvarların içinde, dışında
    Yaşayan bütün Atinalıların hepsini!
    Artsın Timon'un hıncı yaşı ilerledikçe
    Bütün insan soyuna, efendisine de, kölesine de
    Amin!



    Timon bu kötü dua ile insanlardan tiksinerek, dumanlı dağlara, mağara kovuklarına çıkar. Bu bir nevi tabiata dönüş, insanlarla hesabını kapatma gibi görünse de devamında sergilediği davranışlar bize onun niyetinin bu olmadığını gösterir. Onun insani bencilliği şaha kalkmış ve içi intikam duyguları ile dolmuştur. Artık karşısına çıkan her insanın yüzüne tükürmeye başlar

    Kaderin cilvesi olsa gerek Timon burada bir hazine bulur. Felaketine sebep olan kaybettiği servet trajik bir şekilde karşısına tekrar çıkmıştır. Fakat bu sefer bu serveti farklı bir yolla kullanacaktır. Eğer Shakespeare burada Timon’a servetle birlikte bir geri dönüş ve eski dalkavuklarla bir yüzleşme imkanı yaratsa bu eser son demde berbat edilmiş olurdu. Lakin o dehasını işleterek hakiki bir son ve hakiki bir trajedi yaratmış. Timon mağarasına gelip gidenlere bu sefer bambaşka bir saikle servetini dağıtmaya başlar. Karşılaştığı İki fahişeye altın vererek onların yüzlerini gözlerini daha iyi boyayıp insanlara hastalık saçmalarını, erkeklerin canını çıkarmalarını ister.

    Timon:
    Hiç şaşma orospuluğundan;
    Seni kullananların sevdikleri yok seni.
    Hastalık aşıla onlara, şehvet saldırılarına karşılık.
    Ateşli saatlerini iyi kullan;
    Hamamlarda deva arat sana kul köle olanlara;
    Al yanaklı delikanlıları iğne ipliğe çevir.

    Bu sırada Atina’ya savaş açan Alcibiades’e para vererek Atina’ya lanet yağdırmasını ister.

    Apemantus da Timon’u ziyaret eder. Timon’un bu son haline hayran olur. Lakin bu iki karakter arasında bir fark vardır. Apemantus ideal inancı ile kimi insanları sevebilmekte, Timon ise herkesten nefret etmektedir. Değerlendirmemin son bölümünde bu iki karakterin farkını ve son bölümün manasını ortaya koyacağım için şimdilik geçiyorum.

    Son safhada kahyası Flavius gelir yanına. Hala efendisine sadıktır, hala onu sevmektedir. Timon ilk başta Flavius’u da zehirli sözlerine maruz bırakır. Lakin bir süre sonra kendisine beslenen gerçek sevgiyi görünce içinde insani bir şeyler titrer yine. Bu savaşın ortasında bulduğu tek gerçek insani sevgi budur belki de. Bu onu hüzünlendirir. Flavius’a para vererek onun da insanlara zulüm etmesini ister.

    Timon:
    Demek böyle bir kahyam vardı benim;
    Bu kadar sadık, bu kadar dürüst ve kara gün dostu.
    Katılaşan yüreğimi yumuşatacak nerdeyse bu.
    Dur yüzüne bakayım senin; kadından doğmuşsun, belli.
    Bağışlayın beni, aldanmaz, aldatmaz tanrılar,
    Bütün insanlığa toptan lanet ettiğim için.
    Önünüzde söylüyorum, namuslu insan varmış;
    Yanlış anlamayın, bir tek insan, fazla değil!
    O da bir kahya.
    Ne kadar isterdim
    Hepsine birden düşman olmak insanların;
    Ama sen temize çıkardın kendini;
    Senden başka hepsine lanet okuyorum.
    Ama unutma ki, senin de namusun var aklın yok;
    Kalleşlik edip beni çiğnemekle D
    aha kolay yeni bir iş bulabilirdin kendine!
    Çokları ilk efendilerinin sırtına basarak
    Yeni efendilerini bulurlar.
    Ama doğru söyle.
    (Çünkü gerçeğin karşısında bile kuşkuluyum artık)
    İyiliğin bir kurnazlık, bir kandırmaca,
    Bir simsar cömertliği olmasın sakın, zenginlerin
    Bire karşı otuz bekleyen hediyeleri gibi?

    Görüldüğü üzere Flavius Timon’da insani bir his canlandırır lakin bu da pamuk ipliğine bağlı güvenle canlanan bir histir.

    Son sahnede Timon’un hazine sahibi olduğunu öğrenen dalkavuklar yine başına üşüşürler. Zira Alcibiades şehri kuşatmıştır. Timon’un şehrin başına geçmesini isterler. Ancak Timon çilesinin sonuna gelmiştir.

    Son perdede oyunun aldığı sıra dışı hal adeta bir kaos isteğini çağrıştırmaktadır. Bu noktada Apemantus’a değinmek istiyorum. Nasıl ki Kral Lear oyununda sürekli Kral Lear’ın ahmaklığına işaret eden bir soytarı ise, Atinalı Timon’da da bu görev bir deli filozof olan Apemantus’a düşüyor. Sanırım hayat denilen bu cinnetin içerisinde “kral çıplak” diyebilmek için ya deli olmak lazım ya da soytarı. Bütün aklıbaşındalar bir kendini aldatandan başka nedir ki?

    Deli dolu Apemantus kralın çıplak olduğunu görüyor lakin sonuca ulaşmada bir yanılgıya düşüyordu.Çünkü onun hakikati zannederim ki bir ideal dünya söyleminden doğmakta. O zenginliği, sahteliği dalkavukluğu eleştiriyor lakin neticede yolu bir ideal inanca çıkıyordu. Sırf bu ideal inancından kaynaklı olarak, başkalaşıma uğramış Timon’u gördüğünde onu artık daha çok sevdiğini belirtiyor. Lakin bu sevgi ve hayranlığına karşı Timon kendisine sadece nefretini sunuyor. Bu noktada bu iki karakterin ayrıştığını görüyoruz. Timon asla Apemantus gibi değil. O yazımın başında ifade ettiğim hakikate ulaşmış bilinçte biri artık: İnsan ne türlü davranırsa davransın bencil ve ikiyüzlüdür. Bu noktada Timon ideal bir dünya olmadığı hakikatine ererek, ideal yerine kaosun, acının, ıstırabın hüküm sürdüğü bir dünya istiyor.Çünkü ona göre bu tabiatta bir varlığın hak ettiği şey ancak budur.

    Fakat Timon son aşamada yine aynı yazgıya dönüp bir an için çizgisinden tekrar çıkacaktır. Flavius’un sadakati ve sevgisi karşısında yüreğinin yumuşaması, Timon’un en baştan beri ihtiyacı olan şeyin sadece bir sevgi açlığı olduğuna işaret edecektir. Yine aynı zaafa yakalanmıştır. İnsanın temel korunma güdülerinin ve yaşam iradesinin onu getirdiği sonuçlardan biri de budur: Sevilmek, güvenmek. Son aşamada karşımıza çıkan Flavius, insanın içinde hala ufak bir ışık taşıdığına dair bir işaret olsa gerek. Zira sebepsiz yere efendisinin peşinde sürüklenen bu kahyanın hareketine anlam verebilmek mümkün değil. Hatta Timon da bunu yapamayarak Flavius’tan bir hinlik düşünüyor diye kuşkulanıyor. Eğer yanlış yorumlamadı isem, insana dair hala bir umudun varolabileceğine dair bir açık kapı bırakılmış. Belki de tamamen yanılıyorum. Bilemiyorum.

    Neticede ben bir eser hakkında kendimce bir çıkarım yapmaya, sanatçının gösterdiği çabayı bunu yaparken çektiği eziyeti kavramaya çalıştım. Bu konuda ne kadar başarılı olabildiğim tartışılır. Belki Shakespeare bunları okusa “Hiç de alakası olmadığını” söylerdi. Fakat öyle bile olsa, böyle bir çağda sıradan bir okuyucu olarak böyle bir çaba göstermemi de küçümsemezdi diye düşünüyorum.Umarım sizlerin işine yarayacak bir şey olmuştur.

    Eseri anlama gayretim biraz da kendimle alakalı. Hayat boyu sevmek sevilmek istedim.Belki bu istek de benim Timon’la aynı korunma güdüsüyle hareket ettiğimi gösteriyor. Ve arayış şeklim emin olun ki Timon’unki gibi dolambaçlı bir yoldan oldu. Çok kez hayal kırıklığına uğradım. Neticede aradığımı buldum fakat hem geç kalmıştım, hem de Timon gibi varı yoğu tüketmiştim. Tekrar deneyecek gücüm kalmadı. Fakat bu yolda pek çok Flavius bulduğumu da inkar edemem. Çıkarsız ve amaçsızca beni seven pek çok dostum var. Bu da insanlığa karşı umudum ve tesellim oldu. Dumanlı dağ eteklerine çekilmiyor, hala insanların arasında bulunuyorsam sebebi onlardır işte.

    Evet Timon gibi saf ve salağım, çoğu zaman meseleleri idrak edemiyor ve hala ahmakça inanıyorum. Bu da beni Timon’un en sevimli hali ile özdeş kılıyor. Bundan memnunum. İnsanlara inanmak istiyorum. Umarım bir gün Timon’un mezartaşında yazan sözler dilimden dökülüvermez. Saygılar.

    Zavallı bir canın zavallı bedenidir burda yatan:
    Adımı sormayın, dünyada kalan geberesi alçaklar!
    Sağken bütün insanlardan iğrenen Timon yatıyor burda;
    Geçerken söv sövebildiğin kadar, ama geç git, durma!