• Ne iyi düşüncelerimiz var, ne çok düşlüyoruz iyiliği, adaleti, barışı. Gerçekten seviyoruz iyiliği aslında. Biz böyle severken iyiliği, kötülüğün sıradanlaştığı kanlı sabahlara uyanıyoruz her gün.

    Kötülüğün zaferi çok eski elbet. Egemenlik ilişkisi insanlık tarihinin motoru gibi dolaysıyla yönetene özgü bir kötülük de hep var olmuş. Ama kötülük hiç bu kadar rakipsiz hissetmedi kendini. Modern zamanlarda kötülüğün karşısında ‘ben’ var. İyilik ve ben çatışmasında beni hemen seçebiliyoruz ve iyi beni aştığında kendimizi haklı hissediyoruz. Kendi kendimize tutsak olma hali bu. Tutsak diyorum çünkü insanı; doğa ve diğer insanlarla olan bağlarından koparan nesnel, kendi kendine bir bağımlılık durumu yaşanan. Bu hal beraberinde sınırlı bir empati ve kısık bir vicdanı beraberinde getiriyor. Gözümüze sokularak anlatılan acı olaylara üzülürken biraz uzağımızda olan ya da çok fazla üzerinde durulmayan meselelere üzülmüyoruz. Arakan halkının acısını hissedebiliyorken Yemen’de öldürülen sivil halk için empatinin de bir sınırı var diyebiliyor ve kendimizi korumaya geçebiliyoruz. Bizim için seçilen acılara kendimizi de kaybetmeden üzülüyoruz.

    Vicdanın tarihi, antropologların da ilgisini çeken ve üzerinde araştırmalar yaptıkları bir konu. Yapılan çalışmalarda öldürmeyeceksin, çalmayacaksın gibi genel olduğunu düşündüğümüz ilkelerin bile kültürel olarak belirlendiği ve kültürden kültüre değişiklik gösterdiğini kanıtlar durumda. Etik, kültürel bir kod. Ve bizler bu kültürel koda modern zamanlarda yaşanan Yahudi soykırımında da şahit olabiliyoruz. Her anlamda çağdaşı olduğumuz bu soykırım, her yönüyle sorgulanmayı hak ediyor. Özellikle bugünlerde bu konuyu konuşmayı ve üzerinde düşünmeyi çok isabetli buluyorum. Önceliğimiz “kötülüğün sıradanlığı”… İnsanlığın tüm mirasının bu kadar kötüye kullanıldığı bir vahşete neredeyse Avrupa’nın yarısı tanıklık etti. İdeolojik sapma ile başlayan raydan çıkış, kendi kendini kandıran itaatkâr dişliler ile insan yiyen bir makineye dönüştü.

    Naziler ezici bir çoğunlukla yönetime geldiler ve sanıldığının aksine Almanlar, Sırplar, Bulgarlar, Polonyalılar; komşuları, arkadaşları olan Yahudilere yardım etmek için hiç de gönüllü olmamışlardı. Alman halkının kader savaşı ya da ölüm kalım savaşı olarak sunulan paravanın arkasında herkes bir halkın bir halkı yok ettiğini belli belirsiz seçebiliyordu. Görmek istememişlerdi çünkü ne de olsa onlar sadece işleyişin uysal dişlileriydiler. Hem kurallara uymak ne zamandan beri kötü sayılabilirdi. Kendini kandırmak vahşetin parolasıydı. İdeoloji kendini kandırmayı pekiştirmek için anlamlar, değerler ve göstergeler üretip iktidarını sağlamlaştırabildi. “Yaşasın Almanya” ya da “Geleceğinize sahip çıkın” gibi sözler ne doğruydu ne yanlıştı o bir anlamdı ve aldatılma içeriyordu. Vicdanen de hukuken de kötü olan öldürme eylemi büyük bahanelerin arkasına saklanabilirdi. Yanlışın yanlış olduğunun neredeyse fark edilmediği dönemlerdi. Suç ya da suçlu yoktu. Lider ve ideoloji vardı. Ama biz bugün biliyoruz ki yazılı tarihteki en büyük suç işlendi.

    “Nazi Almanya’sında kötülük, insanların görür görmez kötülük olduğunu anlamalarını sağlayan niteliğini kaybetmişti.” [1]

    Kötülüğü sadece ideolojik bir sapmayla açıklayamayız. Şeytan var bir de çıkarları uğruna şeytana inanan insanlar. Kendini bir yaraya bile bakmaya tahammül edemeyen biri olarak tanımlayan Adolf Eichmann tam 6 milyona yakın insanın ölümüne aracılık etti. Eichmann, bir fikre tüm hayatını adamış bir idealistti. Kudüs’te sorgulanırken de idam edilirken de dilinde hep klişe sözler vardı. Kendini anlatan en iyi özelliği itaatkâr uysallığı idi. Nazi partisine üye olduğunda bir işsizdi ve parti ona kısa yoldan iş bulma ve yükselme olanağı sunabilirdi. Her ne kadar kendini, bütünü göremeyen ve sonuçlarını tahmin edemeyen bir dişli olarak tanımlasa da aslında ne köle ne efendi olabilmişti. Seçebilme şansı savaşın en kızıştığı dönemde bile hep vardı ve o kendi çıkarlarını seçmişti. Bu seçimin adını ise “Sadakatim onurumdur” koymuştu. Böylelikle “İnsanları öldürdüm!” yerine “Görevimi yaptım!” diyebildiler Eichmann gibi pek çoğu. Sorumlu gibi görünen bir sorumsuzluk hali yaşattıkları. Kurala karşı sorumlu ama kendi eylemlerine, insanlığa ve tarihe karşı sorumsuzluk, özünde insan olmaktan vazgeçmektir. Sorumluluktan kaçış, insan olma bilincinden kaçıştır. Bir lidere ya da bir ideolojiye yüklenen sorumluluk o insanı bir nesne haline getirir. Eichmann’da çok defa kendini böyle hissettiğini söylemiştir. Kendi kendine ihanet en büyük trajedi.

    İnsanın insan olmaktan çıkması yanı başımızda duran örneklere baktığımızda basit gibi görünüyor. Öldürmeyeceksin gibi en temel ahlaki öğreti hatta içgüdüsel merhamet bile aksini söyleyen olmayınca buhar olup uçtu. Totaliter bir rejimin ideolojik aldatması, körü körüne bir idealizm sonra kendi benine takılma… Sorgulanmadan kabul edilen her şey gibi vicdan da kimseyi koruyamadı. Vicdanı gerçek bir sorumluluk düşüncesiyle pekiştirmek daha işlevsel olabilirdi. Bir filimde duymuştum şu sözleri; “Sadece bir adamın kötülüğe cesaretli olması değil, çoğunluğun iyiliğe cesaret edemiyor olmasıydı bütün sıkıntı…”

    Hediye Çınar Ekinci

    [1] Hannah Arendt “Kötülüğün Sıradanlığı s.157
  • Hepimiz zamanın olağan veya olağandışı hallerinden ötürü pek çok olayla karşılaşıyoruz. Özellikle Ramazan ayının gelmesiyle beraber olaylar daha farklı hallere bürünüyor. Yiyecek ve içecek sınıfından çıkan belli maddeler( sakız,sigara...) ayrı bir değer kazanıp Ramazan sorularında baş köşeye oturuyor. Televizyon dünyasında kırk yıl düşününce akla gelmeyecek sorular türüyor. Bu, soru sorulmamalı anlamına gelmemeli asla. Soru sormak öğrenmek için en gerekli hal. Sor ki öğrenesin. Ama soruların gittikçe tuhaflaşan bir yanı var.( Evimde televizyon olmamasına ve internetten hassaten açıp bakmamama rağmen bu sorular karşıma çıkabiliyor.)
    Aklımıza takılan dini konularla ilgili Diyanet İşleri, Din İşleri Yüksek Kurulu adında bir program oluşturdu. Her türlü sorunuzu;  öncelikle benzer bir soru daha önce sorulmuş mu, sorulmuşsa cevaplandırılmış mı diye baktıktan sonra kategorilendirip yazılı olarak iletebiliyorsunuz. ( Ben mail yoluyla iletişim sağlıyorum. Telefon ile iletişim de mevcut sanırım.) Kategorilendirdiğiniz sorunuz 15 gün içerisinde kurul tarafından cevaplandırılıp size yollanıyor.

    Bu kitapsa toplumun çoğunun aklında olan sorulara toplu bir cevap mahiyetinde. Her konu dini öğrenmede önceliğimiz olan Kur' an' dan ayetlerle, hadislerle cevaplandırılmış. Ve sorular daha kolay ulaşılması açısından 10 başlık altında(İnanç, mezhepler, helaller ve haramlar, sosyal hayat, siyaset...) toplanmış. Sorular cevaplandırılırken de tek bir açıdan değil başka açılardan bakılmış. Dili gayet yalın. Sorular net. Cevaplar olabildiğince net. Kategorilendirmenin ayrı bir güzelliğyse benim gibi kitabı okumaya tersten de başlanabilmesi. İfade ettiğim  kategorilerde sorularınız varsa okumanız tavsiye edilir.
  • Genç yaşta profesör olmuş olmasıyla dikkatimi çekmişti kütüphanede kitabını görünce okumak istedim iyiki okumuşum diyorum kendisi matematik alanında uzman olmuş birisi ama Türkçe özellikle de dil konusu üzerinde o kadar çok duruyor ve önemsiyor okudukça aslında ne kadar doğru bir tespit yaptığını görmüş oluyorsunuz Türkçe giderse Türkiye gider! Görüşünü benimseyip yabancı dille eğitime karşı çıkmış buna sebep ise ülkesinin yüksek istiklalini korumasını bilen Türk milleti, dilini de yabancı dillerinden boyunduruğundan kurtarmalıdır sözü ile aslında çok güzel bir şekilde ifade ediyor dilimize sahip çıkmalıyız ve kendi içimizdeki kültürün farkına varmalıyız yoksa kültürlerimizde unutulmaya yüz tutacak ve bizim önceliğimiz Batı’yı taklit etmekten kurtulmamız olmalı çünkü taklit ile bir yere varılamıyor onlardaki iyi olan şeyleri alıp üzerine biz yenisini eklemeliyiz bunu Ziya Gökalp’te kendi kitaplarında çok net ifade etmiştir lütfen bu konuda bilinçlenelim batının gereksiz özentiliğini bir kenara bırakıp kendi güzelliğimizin farkına varmalıyız. Oktay sinanoğlu bunu 1990 yılından beri üstüne basa basa söylüyor lütfen bu kitabı okuyup bilinçlenelim ve herkese okutalım belki birşeylerin farkına varmasını sağlarız..
  • Tam 1 sene olmuş bu sayfalara katılalı, geçmişte olandan çok farklı 1 sene.. Öyle bir zamanda buldum ki siteyi, öyle ihtiyacım varmış ki.. Belki pek çoğumuz için de geçerli bir durum bu, öyle hissediyorum. Bir tutunma biçimi olarak kitaplar ve 1000kitap-1K.

    Daha çok okumamıza vesile olmasıyla, okuduklarımızla ve yazdıklarımızla, etkileşimlerimizle, belki hepsinden öte bir araya gelmemizle büyük güzellikler kattı hayatımıza. En önemli noktalardan biri de yüz yüze geldiğimiz şehir buluşmaları diye düşünüyorum. İstanbul okuma grubu sayesinde çok değerli insanlarla tanıştım. Bursa,İzmir ve Ankara’ya gitme fırsatım oldu ve bu okuma gruplarında da pek çok kıymetli insanla bu vesileyle tanıştım. Diğer şehirlerdeki buluşmalara da imkanım olursa birer kere olsun katılmak isterim ilerleyen günlerde.

    Bir de şu var ki , kitaplar dışındaki her türlü siyasi,dini,ideolojik kısırdöngü tartışmaların da ne kadar gereksiz olduğunu bir kere daha hatırlatmak istiyorum. Ayrıca "Ben bilirimci" ve "Buyurgan" bir dil kullanmanın da ne kadar saçma olduğunu..

    Kısaca, çok nitelikli kitaplar keşfettim bu süreçte ve çok değerli insanlar tanıdım. İsimlerini tek tek saysam pek çoğu eksik kalacak..

    Klasik olacak ama, “Hayat kısa, kuşlar uçuyor” demiş şair bildiğiniz gibi. Daha ne kadar bu sayfalarda kalırız, nerelere dağılırız kim bilir.. Açıkçası pek çoğumuz gibi diğer sosyal medya araçlarından bıkarak ve onları pek önemsemeyerek burada bulunduğum için, tamamen kopmak istemiyorum bu kıymetli platformdan. Yine de sanırım bir miktar daha az etkin kullanmakta yarar olabilir bundan sonra, gereksiz paylaşım ve aşırılıktan kaçınmak adına.. Ne kadar başarabilirim bilmiyorum tabi.

    Kitaplar önceliğimiz olsun, herkese selamlar,sevgiler,saygılar..
  • Bu kitap çok anafikirle dolu aslında. Bunlardan birincisi Bu dünyada bazı şeylere ne kadar gereksiz önem verip üzülmemizin doğru olmadığını vurguluyor. Biz önce kendimizi insanlara sevdirmekten ziyade En sevgiliye sevdirirsek zaten diğerileri de otomatik olarak oluyor. Bizim tek dostumuz Allah ve onun sevgisini kazanmak bizim önceliğimiz olmalı. Beni etkileyen diğer güzel nokta ise ;bir kişi bir kişiye nasipse dünyanın en uzak köşesinden bile gelir onu bulur. “Her nasip vaktine esirdir “ sözü yankılandı aklımda. Sen ne kadar uğraşırsan uğraş kaderinde yoksa olmaz. Anlamlı ve bağlayıcı. Bu kitabı okumaya karar verdiyseniz ağlamaya da hazır olun zira benim geçirdiğim zor günlerin üzerine okuyup ,kendime dersler çıkarmış olmam sonucunda da olmuş olabilir. Tamamen size kalmış . Keyifle okumalar..