• 108 syf.
    ·5/10
    Yayin evinin enteresan kitaplarindan biri.. Adina bakip öyle +21 (ayipli, terbiyesiz seyler sanip; yine beni elestirmeyin).. “İnsanın yaradılışı” diye başlamasına rağmen kitap bildiğiniz yunan mitolojisi ve yunan mitolojisi Tanrılar’ını anlatıyor.. İlk Tanrı’dan başlayan kitap, Tanrılar’ın doğuşlarını ve yaşam şekillerini anlatmış. Adeta bir Tanrısal soy ağacı çıkartmış. 105 sayfalık (sayfaların neredeyse yarısı resim, bazı sayfaların tamamı resim) incecik ama malesef birazcık sıkıcı bir eser. Yunan mitolojisine merak duymama rağmen zor bitirdim. Resimler hakkında eleştiri yapmayacağım, sonuçlar bunlar birkaç uygarlık öncesi çizilen resimler (ki eski uygarlıklar bizden daha terbiyesizmiş ). Kitapta insanın yaradılışı ile ilgili bir hikaye var, ilgi çekici olan Tarih yada Sanat Tarihi seviyorsanız okumalısınız. Cevabınız “Hayır” ise; kitabı gördüğünüz yerde kaçın.. #antikdönemdesanattacinsellik
  • 108 syf.
    ·4/10
    Kitap Adem ile Havva’nın hikayesi ile başlıyor. İşledikleri ilk günahın yani “her şeyi bilme isteğinin” sonucunda cennetten kovulmalarıyla ve bunun yanında Havva’nın Adem’i ikna etmek için dişiliğini kullanmasına değiniyor. Bilinenin aksine İlk günahın seks olmadığını vurguluyor. Cennette birbirleri için yaratılmış iki kişinin ve her şeyin serbest olduğu bir ortamda birbirlerine yasak olmadıklarını #kitap vurguluyor. #boyutkitapları’nın birçok kitabı gibi sıradışı olan bu eser #seksinyenidendoğuşu adıyla ön yargıları üzerinde toplasada; aslında içinde yaradılış, tarihin ilk çizimleri, #yunanmitolojisi ve ilk düşünce şekillerini anlatıyor. Dönemim ressamlarının yaptığı tablolar; o dönemin sekse bakış açısını bize aktararak, ressamlar hakkında da bilgi veriyor. Ressamlara ve düşünürlere, eserleriyle birlikte bolca yer verilmiş kitapta.
  • 108 syf.
    ·Beğendi
    Mitoloji meraklıları için okunması keyifli olabilecek bir çalışma.
    Tanrıların aşk ve seks öykülerini okurken insanoğlu'nun
    hayal gücünün yaratıcılığını ve çok tanrılı din kültürün de cinselliğin tanrısal bir erdem gibi kutsandığını düşünebiliyorsunuz.
  • İskender Pala'nın hazırladığı 'Ansiklopedik Divan Edebiyatı Şiiri Sözlüğü'ndeki 'aşure' maddesini okuyalım:
    "Peygamberimizin torunu İmam Hüseyin'in Hicri 61 yılının 10 Muharrem günü Kerbela'da şahit edilmesi anısına pişirilen buğday tatlısıdır. Ehl-i Beyt'i sevenler muharrem ayınının ilk on gününde bu olayı hatırlarlar, mersiyeler okurlar, ağlarlar, süslenmezler ve yas tutarlar. Onuncu günde de aşure pişirererek yastan çıkarlar. Aşure, 'aşer' yani on (10)' kelimesinden gelmektedir. Halk arasında aşure tatlısının içinde 10 çeşit hububat ve erzak olması adeti buradan kaynaklanır."

    *****

    Anadolu'da Aleviler’de ve özellikle Bektaşiler'de Muharrem Törenleri çok zengindir. Muharrem Ayı’nın 12. gününde yapılan aşure aşının nasıl pişirildiğine gelince: "Önce bunun gerekli ürünleri alınır, ayrı ayrı pişirilir ve hazırlanır (buğday, kuru fasulye, nohut, kuru bakla, kestane gibi). Ayrıca kuru üzüm, kuru incir, kuru kayısı gibi tatlılık verecek meyve türleri konur. Buğdayı bir büyük kazana koyup dergâhın aşçıbaşısı, Aşçı Baba eline büyük bir kepçe alıp, kazan başına gelir ve 'Destŭr Yâ İmâm!' deyip, kepçeyi kazana daldırır. O sırada yanında bulunanlar hep bir ağızdan 'Yâ Hüseyn!' derler. Aşçı Baba'dan sonra sıra ile hepsi kazanı kepçe ile karıştırırlar. Her eline kepçe alan 'Destŭr Yâ İmâm!' diyecek, orada hazır bulunalar da 'Yâ Hüseyn!' diye karşılık vereceklerdir.
    Saatlerce, aş pişinceye kadar çalışılacaktır.
    Arada çeşnisine bakılır, tadı az ise şeker katılır, buğdayı iyice yumuşamış, eriyip helmeleşmiş olmalıdır. Âşure piştiği anlaşılınca Mürşid'e haber götürülür. Aşçı Baba, kendisine: “Buyurun Erenler! Ruh-u şüheda ta'ziyesine meşgul olalım. Aş hazırlandı” der. Mürşid de: “'Eyvallah!' deyip kazan başına gelir."
    Topluluğun "aşure pişirme törenindeki" bu yoğun "sembolizme" dikkat...
    Peki evlerde?
    "Evin yaşlısı kazan başına gelir. Üç İhlas bir Fâtiha okuyup bir bardak gülsuyunu âşureye katar, kepçe ile yavaş yavaş karıştırır. Kenar köşe yerlere azıcık aşure serpiştirir. Kazan kapağı varsa kapatılıp beş-on dakika beklenir, yine kepçe ile kazanın sağ-sol ve ön tarafına vurup kepçe ile az âşureyi ocağa dökerdi."

    *****

    İslam Ansiklopedisi'nde, "Aşure kelimesinin İbranice aşur'dan geldiği ve o günde Arapların oruç tuttuğu dikkate alınırsa, kelimenin bütün Sami diller arasında ortak bir kelime olduğu anlaşılır," deniyor. Ancak aşure gününün ve aşure tatlısının daha da eskilere gittiği sanılıyor. Tarihçilere bakılırsa, aşurenin izlerini eski Mezopotamya uluslarında bile bulabilmek mümkün. Hatta aşure adının Asur'dan geldiğini öne sürenler bile var. Müslümanlar, aşure günü de denen Hicri takvimin ilk ayı olan Muharrem'in 10. gününde, bir dizi olayın meydana geldiği görüşünü benimserler. Her ne kadar Kuran'da belirtilmese de Adem Peygamber'in cennette yasak elmayı yedikten sonra ettiği tövbenin kabulü, Nuh Peygamber'in gemisinin tufandan kurtulması, Yunus Peygamber'in bir balığın karnından çıkması, İbrahim Peygamber'in ateşte yanması, İdris Peygamber'in diri olarak göğe çıkarılması, Yakup Peygamber'in oğlu Yusuf Peygamber'e kavuşması, Eyüp Peygamber'in hastalıklarının geçip iyileşmesi, Musa Peygamber'in Kızıldeniz'den geçip İsrailoğulları'nı Firavun'dan kurtarması, İsa Peygamber'in doğumu ve ölümden kurtarılıp göğe çıkarılması gibi mucizelerin hep bu günde gerçekleştiğine inanılır.
    Bu mucizelerin bir bölümünü Musevi ve Hıristiyanlar da kabul ederler. Yani din ayrımı gözetmeksizin, birçok efsanenin buluştuğu bir gün, 'Aşure günü.' Aşurenin din ve mezhep ayrımı gözetmeksizin evlerde pişirilip konu komşuya dağıtılması da çok eskilere kadar giden bir gelenek. Aşurenin malzemesi tahıl, baklagiller, meyve ve tohumlar. İçinde 41 çeşit malzeme olması gerekiyor. Kuşkusuz en önemli malzemesi buğday. Beyaz fasulye, nohut, kuru bakla ve kuru börülce de konuyor. Kimi bölgelerde kurban etinden bir parça saklanıp aşure yapılırken içine atılıyor. Bazıları buğday yerine pirinç, şeker yerine pekmez kullanıyor, içine sakız, anason katanlar bile var.
  • 108 syf.
    Kitaba dair ilk tesbitim; kitabın adının içerikle pek alakası olmaması ve hatta dikkat çekmek için konulduğunu düşündürmesidir.

    Kitaptaki asıl konu Rönesans ressamlarının Mitoloji(Roma ve Yunan) ve İnsanlık tarihindeki cinsel içerikli bilinen olayların kilise baskısından kurtulup resmedilmeye başlamasıdır. “Seksin yeniden doğuşu” ismi de bu duruma atıfta bulunuyor olsa da dikkat çekmeye yönelik olduğunu düşündüğümü tekrardan belirtmeliyim.

    Mitoloji ve insanlık tarihinde geçen; “İlk Günah” dan, Zeus’un azgınlıklarına kadar bir çok bilindik cinsel içerikli olayların konu edildiği, Rönesans ressamları tarafından yapılan orijinal resimlerinin fotolarını ve de bu resimlerin mitolojik hikaye ve açıklamalarını içeren sayfaları bir akşam kahvesi eşliğinde keyifle çevireceğinizi düşünüyorum.

    Mitoloji, din ve resim sanatına ilgi duyanların keyifle okuyup inceleyeceklerini düşündüğüm kitabı naçisane ben beğendim.

    Keyifli seyirler.
  • İnsan bu resimlere baktıkça ne denli aciz bir yaratık olduğunu anlıyor, ancak gerek bu dünyada, gerekse öteki dünyada, yaratıcı ve düzenleyici ama bilinmez bir gücün merhametine sığınmaktan başka bir çıkar yol olmadığı kanısına varıyordu. Kilisenin isteği de buydu.
  • DİKİLİTAŞ

    “Çocukken Beşiktaşlıyken “İstanbul’da Dikilitaş.. Aslan Beşiktaş..” Diye bağırırdık.. Fenerli olanlarda cevap verirdi:
    “İstanbul’da Dikilitaş.. Kapsol Beşiktaş..”
    Yani kuru sıkı tabanca var ya.. Patlar gürültü yapar ama iş yapmaz.. İşte onun argosu..
    Biz çocukken rakip takıma yapılan en büyük saldırı buydu işte..”Kapsol..!”
    Sporun spor, sevgi ve dostluk, kardeşlik olduğu güzel günler..

    ÖNDER ŞENYAPILI ( Ne demek İstanbul; Bebek niye Bebek !?.)