• - Erikson, insan yaşamını art arda gelen ve çözülmesi gereken bunalımlar olarak tanımlar. Bunalımların olumlu bir biçimde çözümü, kişinin kendisi ve çevresi ile barışık olarak topluma katılmasını sağlar. Erikson'a göre insan yaşamında sekiz büyük bunalım vardır. Bunalımların bir bölümü küçük yaşlarda ortaya çıkar. Kimileri ise ergenlik çağında ya da daha sonra belirir. Bunlar gerekli yaşlarda çözümlenmezlerse, yaşamın sonraki evrelerinde daha zor çözülürler. Erikson'un gösterdiği bunalımlar ve İslam'ın getirdiği çözümler şunlardır: Birinci sorun, çocuğun doğumdan başlayarak yaşamı güvenle karşılamasıdır. Şefkat, güven, düzen çocuğu güvenle dünyaya bakan durumuna getirir. Ana babanın yalnız yasak ve ödüllendirme ile çocuğa yön verme ile yetinmemesi gerekir. Çocuk için anlamlı bir çalışma içinde olduklarını da sezdirmelidirler. Bu sorunun çözümünde Batı toplumu ile Doğu toplumu arasında önemli ayrım bulunmaz. Doğu toplumlarında erkek çocuğa daha çok önem verilmesi bir ayrılık olarak gösterilebilir. Çocuğun utanç ve kuşku duygularını aşması ikinci sorundur. Çevre ile ilişki kuran çocuk kimi davranışlarının utanılacak şeyler olduğunu algılarsa dış dünya ile alışverişini keser. Dış dünyayı kuşku duyulması gereken bir ortam olarak görür. Bu bunalımın çözümünde İslam "Kalıplar ya da ölçüler" (normlar) toplumudur. Kalıplar kişide utancı çok özel bir biçimde ortaya çıkarır. İslam toplumlarında utanç kişinin kendi yaptıklarından utanması değildir. Toplumun beğenmediği bir işi yaptığı için toplumun gazabına uğrayacağı korkusudur. İslam'da takiyye kavramı vardır. Takiyye, Tanrıdan korkup dinin yasakladığı işlerden sakınmak demektir. Çocuğun girişkenliğinin gelişmesi üçüncü sorundur. Vücudunu kullanmasını öğrenen çocuk bunun deneylerini yapar. Kırıp döker, cinsel deneylere girişir. Bu evrede deneylerin önü kesilirse çocuktaki girişkenliğin yerini suçluluk duygusu alır. Girişkenliğin gelişimine İslam'ın önemli bir katkısı bulunmaz. Çocuğun çevresindeki uygarlığı teknik yönden algılamaya başlaması ve bunları kendine mal etmeye çalışması dördüncü sorundur. İslamda teknoloji dinle birlikte yürütülür. Teknoloji çocuğun karşısına dinsel bir etki olarak çıkar. Ancak. İslam kişiye en çok din konusunda etki eder. İslam'da eğitimin amacı İslam'ın en iyi din olduğunu doğrulamaktır. Çocuğu iyi bir Müslüman olarak yetiştirmektir. Eğitimin bir de öğretisel yapısı vardır. Buna göre eğitim otoriteyi pekiştirir, İslam'ın otoriteye dayanan yönünü güçlendirir. Bu sorunların çözümü ile kişi ergenlik çağma gelir. Çözümü gereken beşinci sorun kimlik kişilik sorunudur. Bireyin kişiliğini bulması çok önemli bir olaydır. Büyüklerin dünyasına katılacak olan çocuk, nasıl bir kişilikle katılacağını saptayacaktır. Bir iş, bir meslek seçecek, toplum katları arasında yerini alacaktır. Bu evre erkek ya da kadınlığın topluma nasıl bir kişilikle sunulacağının çözüm evresidir. Tek sözcük ile birey kişiliğinin ne olduğu konusunda karar verecektir. Bu sorunun çözümü sanılandan daha zordur. Tehlikelerden biri, birkaç kişilik arasında kalan birisinin, bunlardan hangisinin gerçek kişiliği olduğuna karar veremez duruma gelmesidir. Kişilik sorunu çözümünün zor olduğu bu evrede gençler genellikle toplu eylemler içerisinde erimeyi yeğlerler. Çok düşünmeyi gerektirmeyen öğreti ve düşüngü (ideoloji)lere sarılırlar. Kişilik bunalımını İslam, genellikle bir iman tazeleme biçiminde çözme amacındadır. Genç çevresindekilere benzer. Onlar gibi inançlı, onlar gibi zaman geçiren iyi bir Müslüman olacaktır. Toplumla bütünleşmek için önceden kendisine öğretilen İslam inançlarını kabul edecektir. Ancak kişi bu evrede kimi arayışlara girerse önemli bir kişilik sorunu doğar ve bunalıma düşer. Bunalımdan kurtuluşun yolunu yine İslam'da arar. Kimi aşırı uçlara kayar. Nurculuk, Nakşibendilik, Süleymancılık gibi tarikatlarda kişilik bulmaya çalışır. Kişinin çevresi ile nasıl ilişki kuracağı altıncı bunalımdır. Bu oluşum bir benliğin (ego) başkasıyla ilişkiye girmesidir. Kişi bu sorunu başarı ile çözemezse kişide yalnızlık başlar. Kişi, başkalarını yalnızlığını bozan ve güvenliğini tehlikeye sokan düşmanlar sayar. Başkaları ile ilişki kurmada İslamm ümmetçi yapısı önemli bir öğedir. Türk - islam geleneklerindeki konukseverlik, eş dostla iyi geçinme, bayramlarda başkalarının yaptıkları kötülükleri bağışlama, sert ilişkiler kurmamaya çalışma gibi ilkeler Doğu toplumunun ideolojik yönünü oluşturur. Kişinin toplum içerisinde yapıt vermesi ve yaratıcı olması bunalımı yedinci sorundur. Yaratıcılık konusunda İslam gelenekseldir, İslam toplumlarında kentlerde gerçek anlamda kapitalist yapıya geçilmemiştir. Üretim sınırlı bir isteğe bağlı kalmıştır. İnsan meslek yaşamında genişliğine değil, derinliğine emek vermiştir. Bir insanın yaratıcılığı çalıştığı kurumun üretimini artırmamıştır. Bir kitap kapağına bir kişinin yirmi yıl emek vermesi övünç kaynağı olmuştur. İslam'da yaratıcı olmanın başka bir yolu ise gaza'dır. İslam dünyasının sınırlarını geliştirmek, talanla zenginlikleri artırmak yaratıcı olarak işlev görmüştür. Tanrı yolunda gitme kişiye vicdansal rahatlığı verirken, dünyalık da sağlamıştır. "Gazilik" kutsal bir aşama olarak algılanmıştır. Bir benliğe ermiş kimsenin dış dünya ile alışverişini düzenleyecek ruh düzenine kavuşması sekizinci bunalımdır. İslam'da bu sorun kuralarla çözülür. Allah ve Muhammet'in yoluna girmiş bir inançlının ne yapacağı tümüyle bellidir. Muhammet'in buyurduğu biçimde davranan bir kimse için dış dünya ile ilişkide düşünülecek bir sorun bulunmaz. Tüm davranışlarında Muhammet'in sünnetlerini örnek alması yeterlidir.
  • İlk makinenin ortaya çıktığı andan başlayarak, aklı başında bütün insanlar, ağır çalışma koşulları ve eşitsizliğin sürmesine gerek kalmadığını açık seçik anlamışlardı. Makineler bilinçli olarak bu amaçla kullanılmış olsaydı, açlık, aşırı çalışma, pislik, cehalet ve hastalık birkaç kuşak sonra yok edilebilirdi. Aslında, makine, böyle bir amaçla kullanılmasına karşın, kendiliğinden bir işleyişle -bazen paylaştırılmak zorunda kalınan bir zenginlik üreterek- on dokuzuncu yüzyılın sonu ve yirminci yüzyılın başındaki yaklaşık elli yıllık bir dönemde ortalama insanın yaşam düzeyini çok büyük ölçüde yükseltti.
    Gel gör ki, zenginliğin genel yükselişinin hiyerarşik bir toplumun ortadan kaldırılmasını tehlikeye düşürdüğü, ama aslında hiyerarşik toplumun bir anlamda ortadan kaldırılması demek olduğu da açıktı. Belli ki, herkesin daha az çalıştığı, yeterince yiyecek bulduğu, banyosu ve buzdolabı olan bir evde yaşadığı, bir arabası, hatta uçağı olduğu bir dünyada, eşitsizliğin en belirgin, belki de en önemli biçimi ortadan kalkmış olacaktı. Zenginlik, bir kez genelleşti mi, ayrım tanımayacaktı. Hiç kuşku yok ki, kişisel mülk ve lüks anlamında ‘zenginliğin’ eşit bir biçimde dağıtılacağı, buna karşılık ‘iktidarın’ küçük bir ayrıcalıklı zümrenin elinde toplanacağı bir toplum düşünmek mümkündü. Ama böyle bir toplum uygulamada ayakta kalamazdı. Çünkü boş vakit ve güvenlik herkesçe paylaşıldığında, yoksulluğun serseme çevirdiği geniş kitleler okuryazar olacak, kendi başına düşünmeyi öğrenecek, o zaman da hiçbir işe yaramadığını sonunda fark ettiği ayrıcalıklı azınlığı ortadan kaldıracaktı. Hiyerarşik toplumun varlığı, uzun sürede, ancak yoksulluk ve cehalete yaslanarak sürebilirdi. Yirminci yüzyılın başlarında bazı düşünürlerin hayalini kurdukları gibi, geçmişin tarım toplumuna geri dönmek de uygulanabilir bir çözüm değildi. Bu, hemen hemen tüm dünyada handiyse içgüdüselleşmiş makineleşme eğilimine ters düşüyordu; dahası, sanayileşmede geri kalan her ülke askerî açıdan da güçsüz düşüyor, daha gelişmiş rakiplerinin dolaylı ya da dolaysız boyunduruğu altına giriyordu.
    Mal üretimini kısıtlayarak halk kitlelerinin yoksulluğunu sürdürmek de yeterli bir çözüm değildi. Kapitalizmin son aşamasına geldiği, kabaca 1920 ve 1940 yılları arasında büyük ölçüde böyle oldu. Birçok ülkenin ekonomisi durgunluğa bırakıldı, topraklar ekilmedi, yeni makine yatırımları yapılmadı, halkın geniş kesimleri çalıştırılmadı ve yarı aç yarı tok, Devlet yardımına terk edildi. Ama bu da askerî bakımdan güçsüz düşülmesine yol açtı ve getirdiği yoksunluklar açıkça gereksiz olduğundan, muhalefeti kaçınılmaz kıldı. Sorun, dünyanın gerçek zenginliğini artırmadan sanayinin çarklarının nasıl döndürüleceğiydi. Üretimin sürdürülmesi, ama ürünlerin dağıtılmaması gerekiyordu. Uygulamada bunu gerçekleştirmenin tek yolu da, savaşın sürekli kılınmasıydı.
  • Önemli olan yalnız bireyin değil, bütün insanlığın optimal bir rahata kavuşmasıdır. Büyük düşünürler, öznel olarak algılanan ve tatmin­leri ile anlık doyumlara ulaştıran istekler ile in­sanın doğasından kaynaklanan, çoğu insanda ortak olan ve tat­mine ulaştırılmaları, insanın gelişmesine ve huzur bulmasına yarayan ihtiyaçlar arasında bir ayrım yaparlar.
  • İnsanın Ay’da ya da Yeryüzü’nde doğması arasında bir ayrım yok mudur? Ve örneğin Ay, Dünya’nın yalnızca yarısı büyüklükteyse — o zaman maddenin toplamından daha da önemli bir şeyler söz konusudur, aradaki büyüklük farkı, ayrıntılar arasında da büyük farklar yaratır. Otuz bin yeni kitap! Her biri yeni düşüncelerin, yeni çalışmaların beşiği olabilecek otuz bin kitap! Şu anda içinde yaşanılan koşullar açısından ne denli büyük bir devrim!
  • Ama sizde yanıt hazırdır: ‘Yaşamın özünü kavramaya, gerçek mutluluğa erişmeye çalış!’ Şu ‘gerçek mutluluk’ ne menem şeydir, onu da açıklamadan geçiştirirsiniz.
    Biz burada demir parmaklıklar arkasında inim inim inleriz. Ama size göre hava hoştur, böyle şeyler önemli değildir. Neden mi? Pis kokulu koğuş ile sıcacık çalışma odası arasında bir ayrım görmezsiniz de ondan. Aman ne işe yarar bir felsefeymiş sizinkisi! Hem çalışmak gerekmez hem vicdanımız rahat; üstelik bilgelikte üstünüze yok!..
    Yoo bayım, sizinkisi felsefe, düşünme tarzı, yeni bir görüş falan değil; düpedüz aylaklık, hımbıllık, uyku sersemliği içinde sarsak sarsak dolaşmaktır. Tam dediğim gibi!”
  • 266 syf.
    ·12 günde
    Cesur Yeni Dünya...
    Kitabı incelemeye başlamadan önce söylemeliyim ki, defalarca yarım bırakıp tekrar tekrar okumaya çalıştım. Çünkü hiçbir kitap yarım bırakılmayı hak etmezdi ki zorlanarak bitirdim, ve pek sevemedim, içerdiği konular, insanlara benimsetilmeye çalışılan algılar ( kitabın konusu olan, "herkes herkese aittir." gibi yarıgılar(!) ) hiç de hoş gelmedi. Hangi dönem ve durumda olursa olsun kadınlara bu şekilde yaklaşılması hoş değildi açıkçası...

    Ama Huxley Birinci ve ikincil Dünya Savaşı arasında yazdığı bu kitabıyla günümüz dünyasını, hatta daha ilerisini resmetmiş gibi görünüyor....

    Cesur Yeni Dünya, bir bilimkurgu klasiğidir. Huxley kitabı Amerika'da yaşadığı dönemde yazmıştır. Kitapda milat olarak Henry Ford’un T-modeli otomobilini ürettiği yılı baz almıştır. Bu öyle bir milattır ki; insanları doğadan uzaklaştırmanın, tüketmeye zorlamanın ve bu yolda tarihi, dini-geleneği, aileyi ve kültürü yok etmenin temellerinin atıldığı bir dönemdir. Bu dönemde anne, baba gibi kavramlar ayıp karşılanırken çok eşlilik (ki eşlilik bile denemez) normal karşılanmaktadır. Hatta tek eşlilik ayıp sayılmaktadır.

    Kitapta Amerika, günümüz dünyası için sadece bir rol modeldir ve bahsedilen potansiyelin önderliğini yürütmektedir. Öyledir ki bir bölümde sentetik ütopya olan Amerika ile o toprakların gerçek ve ilk sahibi olan Kızılderililerin oluşturduğu çelişki ele alınmıştır.
    Ütopyadan, Kızılderililerin yaşadığı coğrafyaya giden kişiler ( bu coğrafyaya Malpais Vadisi yani kötü yer adını vermişlerdir) , ortadaki insanlardan iğrenmekte, görmek dahi istemediklerini belirtmektirler.


    Cesur Yeni Dünya’nın sloganı “Cemaat, Özdeşlik, İstikrar”dır. Bu ilkelerin devamlılığını sağlamak için bilimsel yöntemlerle yeni bir dünya düzeni kurmuşlardır. Ve onlar için, geleceğin en önemli projeleri insanlara “köleliklerini sevdirme sorunu” dur.
    Toplumsal mutluluğu, zararı en aza düşürülmüş bir uyuşturucu olan “soma” ile sağlarlar. Kitapta bireyden nesneye dönüştürülmüş insanlar ve bir düzen vardır. 

    İnsanların istendiği gibi oluşturulması için üretim bandı üzerinde çeşitli etkilere - ilaçlara maruz bırakılırlar. Kişilerin psikolojik şartlandırmaları ise Hipnopedya ile yapılır. Aslında nesneleştirilmiş bu insanlar, sistemin ihtiyacının alfa, beta, delta, gama, epsilon sınıflara uygun,hayatlarının her alanında karakteristik, fiziksel özellikleri ve kaderleri belirlenmiş olarak çıkıyorlar yumurtadan. 

    Cesur Yeni Dünya’da bireyler yoktur, toplum vardır. Bunun için kişilerin yalnız kalmaması için gerekli tedbirler alınmaktadır. Çünkü yalnız kalan ve işi olmayan birey düşünmeye başlar. Düşünen insan sorgular ve bu ise tehlikelidir.
    “Kişilerin duyguları gereksiz ve toplum için tehlikelidir. Bu yüzden onları duygu yükünden arındırdık." der kitapta.

    Yanii her birey doğarken bir sınıfa ait doğuyor, sınıflar değişmiyor, o şekilde yaşamaya ŞARTLANDIRMA ya mecbur kalıyor...
    Dönem, yüzyıl, yeni teknolojiler ne olursa olsun sınıfsal ayrım ve mecburiyet devam ediyor.....