• 247 syf.
    ·4 günde·8/10
    Dünyalar Savaşı
    Hayal gücü bilimin gerçekliğini mutlak kılar. Bir nevi sanrılar alemi ile maddesel dünya arasındaki köprüyü düş kurabilen- sahip olunanın ötesini düşleyebilen insanlar inşa etmektedirler.
    Ben ister beyazperdede isterse de edebi metinlerde bahsi geçsin fark etmez bilimkurgunun her türünü seviyorum.
    Dürüst olmam gerekirse Philip K.Dick- Ursula - A.Clark- Heinlein ve Asimov gibi türün üstatlarının öncülerinden birisi olan H.G.Wells’in eserini neden bu zamana kadar beklettim bilemiyorum.
    Wells ile henüz tanışmayanlar için şöyle bir teşbih yapsak yanlış olmaz sanırım: Türk Edebiyatı’nda eski anlatış teknikleri( meddah ) ile modern hikaye anlatıcılığı arasında kalmış Ahmet Mithat Efendi de olduğu gibi Wells’in üslubu kusursuz değil. Zaten 1897 de yazıldığını ve bilimkurgu türünde üsluptan öte hayal gücünün kuvveti önemli olduğu için bu durumu rahatça gözardı edebiliyorsunuz.
    Eseri ben sevdim. Türün öncüllerinden olması, akıllı dünyadışı varlıkların gezegenimizi istilaya kalkışmaları fikrini öncüllemesi, cyborg tarzı insansız robotik(makine) gereçlerin
    yapay zekayla ya da uzaktan kumandayla hareket ettirilme düşünceleri cidden muazzamdı. Ayrıca metnini kaleme aldığı, 1938 yılındaki Orson Welles Yayını ile Uzaylı İstilasını konu edinen Radyo programı sonrası ABD’nin doğu vilayetlerinde muazzam bir kaos yaşanmış, Amerikan vatandaşları gerçekten uzaylıların dünyayı istila ettiğini düşündüğünden sokaklara dökülmüştür.
    Uzun lafın kısası, naçizane görüşüm şu dur ki : Üsluba takılmadan okunmalı bu eser.
  • 372 syf.
    ·2 günde·7/10
    vahşilik bu,rezillik bu, nasıl bir dünyada yaşıyoruz...
    nasıl aileler de yetişiyoruz...
    Konuşması, düşüncesi bile vicdan sahibi bir insan için en zor konu... Ensest, cinsel istismar...
    Toplumsal alanda birçok kişi için kendisinden en uzak gibi görünen bu konu ne yazık M bu toprakların en acı gerçeği...
    Hangi dürtüyle reddedersek edelim, ne kadar üstünü örtersek örtelim, “yok saymak”tan öteye gitmez bu çabalar...
    Ensest, tanımı gereği aile içinde babanın, abinin, amcanın, dayının, dedenin kız/erkek çocuğun ruh ve beden bütünlüğüne en büyük zararı verecek olan cinsel istismarı (taciz-tecavüz) yaşatmasıdır.


    Büşra Sanay insanlığın en karanlık noktasına, en bağışlanmaz suçuna büyük bir cesaretle eğiliyor ve ne kadar acı olursa olsun gerçeğin gözünün içine bakmaya çağırıyor bizi. Belki de arınma, bu yüzleşmelerle gelecek. Büşra gibi duyarlı insanların acı çekme pahasına yazdığı, böyle önemli kitaplarla... Okurken sarsılacaksınız hem de çok sarsılacaksınız. Sanırım gerekli olan da bu...
  • 288 syf.
    ·6 günde·7/10
    İçerisinde “İnsan Kendini Nasıl Geliştirir?” konu başlığından tutun da “Ne İzlemeli?/Ne Dinlemeli?/ Ne Okumalı?” konu başlığına kadar her konudan tavsiye bulabilirsiniz. Bence bu kitabın size ne verdiği değil de sizin o kitaptan ne aldığınız önemli. Kitaptaki deneyimler doğrultusunda aktarılan tavsiyeleri kendi hayatınıza nasıl adapte edeceğinize odaklanmanız gerektiğini düşünüyorum. Şahsen ben dil konusunda bazı durumları artık ertelememem gerektiğini anladım ve bunu daha çok nasıl geliştirebileceğim üzerine kafa yordum.
    Kitap söyleşinin kaleme alınmasıyla oluştuğu için okurken zorlanmıyorsunuz. Elbette ki bir roman gibi de akıcı bir şekilde okumayı da beklemeyin. Ben şahsen bu kitabı 1 haftaya yayarak okumanın daha faydalı olacağını düşünenlerdenim. Ayrıca kitap konularına göre bölümlere ayrıldığı içinde sadece merak ettiğiniz bölümleri okumanıza imkan sağlıyor.
    Bu kitabı mümkün olduğunca erken yaşlarda okumanız bence önemli. Şahsen ben keşke bu kitap daha önce basılsaydı diye düşünmeden edemedim.
  • "insanın geliri ne kadarsa ona göre bir gereksinim seviyesi oluyor, öyle bir yaşam standartı ortaya çıkıyordu. bu gereksinimleri karşılamak, yaşam standartını sürdürmek hayattaki en önemli konu haline geliyordu."
  • - Mümin kadınlara da söyle: Bakışları ölçülü olsun ve cinsel organlarını korusunlar. Süslerini, kendiliğinden görünenler hariç açmasınlar. Hımarlarını (örtülerini/başörtülerini) yaka açıklarına koysunlar. Süslerini şu kişilerden başkasına göstermesinler: Kocaları, yahut babaları, yahut kocalarının babaları, yahut oğulları, yahut kocalarının oğulları, yahut kardeşleri, yahut kardeşlerinin oğulları, yahut kendi kadınları, yahut ellerinin altında bulunanlar, yahut kadına ihtiyaç duymaz olmuş erkeklerden kendilerinin hizmetinde bulunanlar, yahut kadınların mahrem yerlerini henüz anlayacak yaşa gelmemiş çocuklar. Gizledikleri süsleri bilinsin diye ayaklarını yere vurmasınlar. Ey müminler, hepiniz topluca Allah’a tövbe edin ki kurtuluşa erebilesiniz.
    Nur Suresi 31
    Kadınları, kendi zihniyetlerine göre yaşatmak isteyenlerin çarpıttığı ayetlerin başında bu ayet gelir. Bu ayetteki “hımar” kelimesinin temel anlamı “örtü” olup, sözlüklerde “örtü” ve “başörtüsü” anlamları verilmiştir. Önemli olan husus ayette kapatılacak yerin açıkça “yaka açığı” olarak geçmesidir. Ayetin kapatmayla ilgili dikkat çektiği yer saçlar değil, yaka açığı bölgesidir. Birçok kimse parmağın işaret ettiği yere bakması gerekirken parmağa odaklanmıştır, oysa açıkça parmağın işaret ettiği yer “yaka açığı”nın kapanmasıdır, saçların değil.
    Kadınların kapanması konusunun daha iyi anlaşılması için bu konu açısından önemli ikinci ayet olan Ahzab Suresi’nin 59. ayetini de inceleyelim:
    Ey Peygamber! Eşlerine, kızlarına ve müminlerin kadınlarına söyle cilbablarını (elbiselerini) üzerlerine alsınlar. Bilinip incitilmemeleri için bu daha uygundur.
    Ahzab Suresi 59
    Bu ayetin anlaşılmasında kilit kelime “cilbab”dır. “Cilbab” Arapçada üste giyilen giysileri ifade eden bir kelimedir. Fakat ayette, cilbabın nereden nereye kadar olan bölgeleri örteceğinin tarifi yoktur. Mezhepçi din anlayışlarını benimseyenlerin kimisi, kadınların yüzü de dahil vücutlarının tümünün örtülmesinin farz olduğunu, kimisi iki gözü kimisi tek gözü dışındaki her yerlerini örtmelerinin farz olduğunu, en ılımlı- ları ise yüz, eller ve ayaklar dışındaki her yerlerini örtmelerinin farz olduğunu savunurlar. Aslında kadınların yüzlerinin de kapanması gerektiği, yani peçe takmak, Ehli Sünnet içinde azınlık değil, oldukça geniş bir kesimin savunduğu görüştür. Eğer Allah böyle katı sınırlar çizmek isteseydi, bir ayette “Cilbab ile yüzünüz ve elleriniz dışında her yerinizi örtün” veya “Cilbab ile bütün vücudunuzu örtün” şeklinde bir cümleyle açıklanabilecek bir sınırla kapanmanın sınırlarını çizebilirdi.
    Kadınlarla ilgili kapanmayı temel olarak incelediğimiz iki ayet tarif etmektedir. Kapanmayı tarif etmemesine rağmen, kadınların giyimine değinen son ayetse 24-Nur Suresi 60. ayettir:
    Nikahlanma ümidiyle teşebbüste bulunmayan kadınların süslerini göstermeye çalışmadan siyablarını (dış giysilerini) çıkarmalarında kendilerine bir günah yoktur. İffetli davranmaları kendileri için daha hayırlıdır. Allah İşitendir, Bilendir.
    Nur Suresi 60
    Bu ayetten, belli bir yaşa gelmiş, artık evlenmek için bir teşebbüste bulunmayan kadınların, kıyafetlerine daha az dikkat edebileceğini anlıyoruz. Bu ayette de geçen “günah yoktur” (leyse/la cunahun) ifadesi Kuran’da kimi yerlerde Müslümanların endişelerini yok etmek için kullanılmıştır. Yani bu ifadeyle belirtilen serbestliğin, eğer bu ifadeyle vurgulanmasaydı illaki haram olacağı zannedilmemelidir fakat bu ifadeyle vurgu yapılmasıyla zihinlerdeki bir endişe giderilmiş olmaktadır.
  • 248 syf.
    Günümüzde dünyaya hakim olan Batı Medeniyeti'nin köklerini teşkil eden Antik Yunan Uygarlığıni anlatan oldukça güzel bir seriydi. Aslında bu tanım da biraz eksik ve yanlış anlaşılabilir. Şöyle ki modern bilimin ilk adımlarının atıldığı, felsefenin büyük ölçüde temellerinin atıldığı ve haliyle de modern dünyanın temellerinde -özellikle düşünsel olarak- önemli bir payı olan Antik Yunan Uygarlığı desem daha dogru olacaktır.

    Bunu biraz daha açmak istiyorum: Platon'u ve ona ek olarak Plotinos'u okuduğumuzda aslında Hristiyanliğı okumuş gibi oluruz. Thales'in artık fıkralara konu olan gökyüzünü incelemelerini ele aldığımızda ve buna yönelik salt doğa içinde kalarak kurduğu teorilerini okuduğumuzda modern bilimi görür gibi oluruz. Aristo'nun beş yüz küsur hayvanı titizlikle incelemesini, bunlara yönelik yine salt doğa içinde kalarak yaptığı ereksel ama nedensellik bağlamında yaptığı açıklamalarını okudukça yine bilimi, insanı da hayvanlar sınıfı içinde incelemesini gördüğümüzde çok ilkel ve biraz zorlamayla evrimi ve biyolojiyi görürüz. Demokritos'un tamamen maddeci ve yine salt doğa içinde kalarak yaptığı ve sadece az bir kısmı elimize ulaşan çalışmalarında yine bilimi ve -kimilerinin öcü olarak gördüğü- materyalizmi görürüz. Bunların yanısıra Homeros'un İlyada ve Odysseia destanlarinda hem bir halkın kahramanliklarini, hem başka halklarla hem de doğanın kendisiyle olan mücadelelerini okuruz hem de aslında o dönemin dünya, toplum ve dinsel inanislarinin izlerini görürüz. Bir yandan Tanrılarla iç içe kurguladiklari bir dünyada yaşayan ama öte yandansa bir o kadar Tanrılardan kopabilmeyi içinde barındıran bir inanışi seyrederiz Tragedyalarda. Insanbicimsel bir tanrılar anlayışı hakimdir. Kader denilen Moira her tragedyanin ana konusu gibidir. Ama bizim aklımıza gelen kader gibi de değildir bir yandan bu Moira, bir nevi evrenin düzeni, yasalarini; yani insanın da içinde olduğu bir yasaların hakimiyetinde olduğu bir evren anlayışının dışa vurumudur. Bunu Hesiodos'un evrenin doğumunu anlatmak için kullandığı Khaos'tan Kozmos'a doğru gidildi doğrultusundaki sözündeki Kozmos'un anlamının; düzen, güzellik olmasi daha da anlamlı kılar. Solon'un yasaları ile ilkel demokrasinin adımlarını atarız; Perikles'le Med'lere karşı birlik olan uygarlığın tiranliga gidişine şahit oluruz. Bunlarla birlikte antik uygarliklarin olmazsa olmazı ve dönemin makinesi olarak iş gören köleligin ne kadar etkin olduğunu görürüz malesef. Yazarın fikrine göre yine oldukça etkin olan köleligin bu uygarlığın sonunu da getirdiğini ve akabinde Hristiyanliğın da temelini teşkil ettiğini görürüz. Çünkü kölelik, insanların is gücünü bilimsel manada çözmek için düşünsel çabalarının önüne geçmiştir. Onları bu açıdan düşünmemeye, çözüm bulmamaya sevk etmiştir. Öyle ki iki büyük filozof Platon ve Aristo bile köleligi ussallastirmaya calismislardir. Tam bu noktada şunu dipnot olarak söylemek gerekir, belki bir yerlerle çağrışım yapar; Bir kral veya yetkilinin kölelik konusunda bir fikri şudur ki, kolelere iyi davranilmasi, onlara zorbalik yapilmamasi ve onlara biraz haklar da verilmesidir. Çünkü koleler her türlü işi görürler. Haliyle de onlar ne kadar sağlıklı ve iyi durumda olurlarsa o kadar iyi iş görürler, işler de daha yolunda gider. Ama bunların hiçbiri köleligi kaldıralım demek değildir. Kolelerle birlikte durumu kötü olan diğer zümre ise tabiki kadınlardir. Aslında başlarda anaerkil yapıda olan Yunanlılar zamanla sert ataerkil bir yapıya burundukleri ifade edilmiş.

    Yazarın özellikle ilk kitapta üzerinde durduğu önemli bir konu, Batıda yaygın görüş olan 'Yunan Mucizesi' kavramının yanlış olduğudur. Bir kere mucize kavramının kendisinin insanın araştırma ve açıklama yapma tembelliginin ürünü olduğu fikrine benzer bir Sözleri vardır yazarın ki haklıdır bence de. Yunan Uygarlığı da diğer pek çok uygarlık gibi hem coğrafyanın etkilerinden, hem başka uygarliklarin etkilerinden etkilenmiş ama bunları kendi özgün dünyasında eriterek oluşmuştur. Bunlarla beraber tabiki bir sonu vardır bu uygarlığın; bu sonu getiren başlıca etkenler; sonu gelmez doğudan gelen akınlar, siteler arasındaki çatışmalar, cekismeler ve kölelik kurumunun verdiği zararlar...

    Platon da öte dünyaci felsefesini de tam bu kaosun zirve yaptığı zamanlarda geliştirir. Onda bedeni hapis gören, kurtuluşun ve insanın daimi yerinin özlerin yanı yani öte dünya olduğu fikri hakim olmaya başlar. Bunla ilgili satırlar adeta Hristiyanlik gibidir. Bu esnada hocası Sokrates'in öldürülmesi de insanın aklında soru yaratan ve nerede özgür düşünce dedirten bir konudur. Sokrates de keza Platon gibi ülkede kaosun hakim olduğu, üst üste yikimlarin yaşandığı ve artık insanların, özellikle de yöneticilerin halkın yeniden üretime, calismaya kendini vererek ülkeyi kalkindirmak istedikleri bir zamanda ortaya çıkar ve halkı düşündurmeye başlar. Bu durum haliyle yöneticileri rahatsız eder. Ancak yargilamalarina bakıldığında Sokrates ölüme bilakis kendi gider. Yani bunu seçer. İstese daha hafif bir cezayla ya da ardından ise kacabilirdi. Tabiki fikrinin tamamen arkasında durduğu yönünde takdir edilebilir. Ancak öldürülmesi üstünden dönemin tamamen bir zorbalik ve düşünce özgürlüğünün hiç olmadığı yönünde bir sav da çok ağır bir itham gibi gözükür. Nitekim onun ölümünün ardından öğrencisi Platon, yolculuklara çıkar ve akabinde Akademi adlı okulunu açar. Daha pek çok okul da açılır.

    Sokrates'in akıbeti yaşamak istemeyen Aristo yurdu terk eder, bir süre sonra da Iskender'e hocalık eder. İskender ki 33 yaşında bilinen dünyanın çoğunu fethedecektir. Bundan da önemlisi Yunan ile Barbar dünyasını birleştirerek ortak bir kültür dünyası yaratmaya çalışacaktır. Buna da Helenistik Devir deniyor zaten. Onun bu yöndeki çalışmaları da hep tepkiye neden olacaktır. Ancak genç yaşta öldüğünde özellikle Mısır'da kurduğu Iskenderiye şehrinde, bir komutanınin yonetiminde tarihin gördüğü en büyük kütüphane oluşacak. Bunla beraber Coğrafya, astronomi, matematik gibi birçok konuda bilim insanlarının çalıştığı bir yapı oluşacaktır. Öyle ki burada bir kesim bilim insanları güneşin merkez olduğu yani dünyanın merkezde olmadığı bir evren modeli de öne sürecekler lakin devrin şartlarında bu savlarini destekleyecek gözlem gibi şeyleri yapmaktan uzak oldukları için, ve diger görüşün -yermerkezci ve dünyanın sabit olduğu üzerindeki- devrin şartlarında daha makul gelmesi ile bu uzun yıllar hakim evren anlayışı olacaktır. Ardından da bu, dogmatik ve katı anlayış olan bir dine yani Hristiyanliga da geçince, uzun bir süre bu yönde gelişimi durduracaktir. Dipnot olarak bu evren modelini diğer kutsal metinlerde de bulabiliriz. Bu da çok normaldir, çünkü o devrin insanın tahayyulu buydu.


    Belki biraz karışık bir yazı oldu. Kısaca güzel bir seri, konuya ilgi duyanlara tavsiye ederim.
  • 160 syf.
    ·4 günde·10/10
    Yetenekli Çocuğun Dramı, bizlere iyi yerlere gelmiş insanların çocukluklarında mükemmel ve uslu çocuk olma psikolojisini açıkça gözlemleme fırsatı veriyor. Sevilmek için iyi, zeki, başarılı olmak gerektiği düşündürülen çocukların başarı-sevgi koşullanması içine girdiğini ve bir süre sonra bu sirkülasyonun insanı tatmin etmediğini gösteriyor. En ufak bir başarısızlıkta sevgisizlik psikolojisine girme ve depresyon haline bürünmenin kolaylığını anlatıyor. Önemli olan, maruz kaldığımız manipülasyonların farkına varmak ve bunun farkındalığının yaşattığı duyguları rahatça yaşamak, vurgusu üzerinde duruluyor. Travmalar anormal değildir, anormal olan travmaları görmezden gelmeye çalışmaktır.
    Beni ekstra etkileyen bir konu ise kitapta Hermann Hesse kitaplarından örnekler olması oldu. Birileri Hermann Hesse okusa da üzerine konuşsak diye beklerken Alice Miller’in kitabın sonunda Hermann Hesse kitaplarından örnekler verip psikolojik yorumlar yaptığını görünce kitaptan farklı bir tat almaya başladım. Okuduğum her kitabın bir sonraki kitaba hazırlık olduğunu görmek ve elimin uzandığı her kitabın daha önce okuduğum kitapların birikimi ile olduğunu bilmek... Bu duyguyu seviyorum.