• Oysa ben "görünenleri, duyulanları ve okunanları" yazıyo­rum. İyi ki "gördüğüm, duyduğum ve okuduğum" her şeyi yaz­mak vaadiyle kendimi kısıtlamamışım. Hem duyduklarımız hep tuhaf şeylerdir. Hepsi kendiliğinden şuraya buraya saçılır da bir araya getirmeyi başaramazsan, nasıl aktarabilirsin onları? Aslında bana öyle geliyor ki bizde genel bir "kendini soyutlama" dönemi başlamıştır. Herkes kendini dışlıyor, bir köşeye çekiliyor, herkes kendi kafasına göre yeni, farklı, duyulmamış şeyler icat etme he­vesinde... Önceleri genel olan tüm düşüncelerini ve duygularını bir kenara bırakarak, her olaya şimdi kendi kişisel düşünceleri ve duyguları açısından yaklaşıyor. Herkes baştan başlamaya adeta can atıyor. Geçmişle bağlarını acımasızca koparıyorlar, herkes bildiğini okuyor, bununla teselli buluyor ancak. Elinden gelmiyorsa da kal­kışıyor işte! Örneğin çoğu hiçbir şey yapmıyor, yapmaya da hiç mi hiç niyeti yok, ama yine de kopuyor, bir köşede öylece oturuyor, koptuğu yere bakıyor; kollarını göğsünde kavuşturarak bir şeylerin olmasını bekliyor. Bizde hep bir şeyler beklenir zaten. Oysa hiçbir konuda tinsel uyum yoktur, herkes kendini dışlıyor, dışlamaya da devam ediyor; grup olmayı bırakın, herkes tek tek yalnızlığına çe­kiliyor. Daha önemlisi de bazen bunun çok kolayca ve keyif vere­cek biçimde yapılması. Günümüz yazar-sanatçılarını ele alın, yani yeni ortaya çıkanları... Mesleğe başlıyor ve geçmişten hiçbir şeyi bilmek, öğrenmek istemiyor. Kendi hesabına, kendi başına hareket ediyor. Yeni düşünceler yayıyor; doğrudan yeni sözlerin, yeni insanın ülküsünü koyuyor. Ne Avrupa, ne de kendi edebiyatını biliyor; hiçbir şey okumamış, okumaya da niyetli görünmüyor. Bıra­kın Puşkin'i, Turgenyev'i, kafa yapısına uygun bir Belinski'yi, Dobrolyubov'u bile okuduğu şüphelidir. Yeni kahramanlar, yeni insanlar yaratıyor, yenilik diye yaptığı doğrudan onuncu adımı at­mak, ilk dokuzu unutmaktır; bu nedenle de aklın alamayacağı ka­dar çok yalanın içinde buluyor kendini. Okurda hem ders, hem de imrenme duygusu bırakacak şekilde silinip gidiyorlar. Çıkarılacak ders bu sahteliktir. Bu tiplerde yeni adına hemen hemen hiçbir şey yoktur; tersine, hırpalanmış eskinin katmerlisi vardır çoğunda; ancak önemli olan bu değil, asıl, yazarın tümüyle yeni sözler söy­lediğine derinden inanması, kendi kabuğuna çekilmesi, kuşkusuz bundan büyük keyif almasıdır.
    Fyodor Mihayloviç Dostoyevski
    Sayfa 280 - Yapı Kredi Yayınları - 3. Baskı
  • 383 syf.
    Kitabın giriş kısmında bilimin tanımı hakkında farklı yorumlara yer verilmiş; anlaşılıyor ki konu hakkında mutlak bir uzlaşı söz konusu değil. Ama bir tanım yapacak olursak, kitaptan en yalın ve kısa tanımı verebiliriz: “Bilim, dünyamızda olup biten olguları betimleme ve açıklama yoluyla anlama girişimidir.” Ama hayatımızı derinden etkileyen en önemli konu olan bilimi daha iyi anlamak için onun niteliklerine eğilmemiz gerekiyor. Bunlardan en temel olanı, bilimin olgusal olmasıdır. Olgu, doğrudan veya dolaylı ortak gözleme tabi tutulabilen oluşlardır. Yani, bir şeyin bilimsel manada olgu değeri taşıyabilmesi için onun deney veya gözlem yoluyla test edilebilir olması gerekmektedir. Örneğin:
    “Yeşil nesneler renktir.”
    “2+2=4”
    “Dünya yuvarlaktır.”
    “Sabit basınç altında gazlar ısıtılınca genleşir.” Önermelerinden ikisi bilimsel birer olgu değilken, son ikisi bilimsel olgulardır. İlkinde sorun şu: yeşil bir şeyin renk olduğunu herhangi bir teste tabi tutamayız. Bunlar üzerinde evrensel bir uzlaşı söz konusu gibidir. İkincisinde de benzer bir durum vardır. Denilebilir ki iki koyun ile iki koyun toplanır ve dört koyun elde edilir ve teste tabi tutulmuş olunur ancak bu, onluk sayı sistemi için geçerlidir. Ayrıca matematik de benzer bir uzlaşı değil midir? Üçüncüsünü, gözlemleyebiliriz. Keza sonuncusu da gözlemler veya deneye tabi tutarız. Sonuçta bunlardan ilk iki türündeki önermelere analitik, son ikisi türündeki önermelere ise sentetik önermeler denir. İlk ikisi kendiliğinden doğal sayılan veya tanım gereğince doğru olan önermelerdir ve bunlar matematik ve mantık alanına aitken, son ikisi bilimin konusu içindedir.
    Bilim mantıksaldır; yani bilim ulaştığı sonuçları her türlü çelişkiden uzak, kendi içinde tutarlı olmasını ister ve bilimde bir hipotez veya teori teste tabi tutulur, ancak bunun için önce teori veya hipotezden birtakım gözlenebilir sonuçların (öndeyiler) çıkartmaya ihtiyaç vardır. İşte bu işlem dedüktif mantıkla gerçekleştirilir. Dedüktif mantıkta, sonuç öncüllerin içinde gizli veya öncüllerle sınırlıdır. Yani, öncülleri aşan bir sonuç çıkarılamaz. Örneğin:
    “Bazı öğrenciler politikacı değildir” önermesi şu iki önermenin ilişkisinde vardır:
    “Bütün öğrenciler yalancıdır.”
    “Bazı öğrenciler yalancı değildir.”
    Bilim nesneldir. Ancak buradan “mutlaktır” manası çıkarılmamalıdır. Denilmek istenilen insanların veya kamunun soruşturmasına açık ve elverişli biçimde dile getirilir.
    Bilim eleştireldir. Bilimde hiçbir doğru değişmez değildir. Buradaki doğrunun manası, teori veya görüşlerin olgular tarafından destekleniyor olmasıdır. Bu özellik, bilimin kendi kendini yenileyebilmesini sağlar. Belki yeni gelişmeye başta kuvvetli bir direnç olur ama bilimde bir yanlışta daimi olarak ısrar edilmez.
    Bilim genelleyicidir. Yani bilim tek tek olgularla değil olgu kümeleriyle uğraşır. Bunun nedeni basittir. Evrende olgular sınırsızdır ve aslında her olgu birbirinden farklıdır ama biz bunları tek bir kavramla isimlendirerek tür haline getiririz. Aksi takdirde dünyadaki her “elma”ya tek tek farklı isimler vermemiz gerekirdi. Tahmin edileceği gibi böyle bir duruma ne dilin kendisi ne de insanın zihni imkan verir. Bundan dolayı bilim araştırma alanını belli tür olguları baz alarak yapar, haliyle sınıflama bilimin olmazsa olmazlarındandır. Başka bir deyişle bilim, belli koşullar altında belli bir yöntemle daima aynı sonuçları elde etmeye çalışır ve buna bağlı ilerler.
    Bilim seçicidir. Az önce değindiğim nedenlerden ötürü olgular sınırsızdır ve bundan dolayı bilimin belli sınırlar içinde bir araştırmaya yönelmesi gerekir.
    Bilim belli inançlara bağlıdır:
    1. Kendi dışımızda bir olgular dünyasının var olduğu
    2. Bu dünyanın bizim için anlaşılır olduğu
    3. Bu dünyayı bilme ve anlamanın değerli bir uğraş olduğu
    “Neden”siz bir olgu yoktur ve bu neden doğanın içindedir.
    Bilimde “var olan her şeyin bir miktarda var olduğu” ilkesi vardır yani nicelik önemlidir.

    Kitapta sonraki bölümlerde bilimin çeşitli alanlarla ilişkilerine değinilmiştir. Bunlara kısaca değinelim.
    Bunlardan ilki bilim ile dinin ilişkisidir. Bilindiği üzere her ikisi de insanın çevresini anlama uğraşısıdır ama yöntemleri ve özellikleri farklılık gösterir. Bunlardan birisi, bilim olgusal bir alanken, din olgusal değildir. Bilimin dünya görüşü gerçekçi rasyonalistken, dinin mistik rasyonalist olmasıdır. Dinin evreni açıklama için metafiziksel hipotezleri vardır ve bunlar teste tabi tutulamaz, bunlara koşulsuz inanılır. Bunlar haliyle yanlışlanabilir değildir. Haliyle dogmadır, yani doğruluğundan şüphe edilemezdir. Ayrıca bunları bilimsel olarak doğrulamak da söz konusu değildir. Anlaşılacaktır ki bu nedenlerden dolayı din, kendini düzeltemez, yenileyemez, değişiklik kabul edemez; o ne demişse başta o, ilelebet ‘doğrudur’. Yani dinsel inanç kesinlik ve evrensellik iddiasındadır. Bilimde ise hiçbir teorinin kesinlik iddiası yoktur; ne kadar çok teste tabi tutulmuş olunursa olsun bir teori sonraki testlerde yanlışlanabilir. Bunun sonucunda belli düzenlemeler geçirir. Yani kendini yeniler, değişime açıktır ve bu özelliği bilimin en önemli özelliklerindendir. Dinler çok uzun zamanlar boyunca kendi görüşlerini dikta etmiş, tarihte bilimsel yöndeki gelişmelerle çatışmalar yaşamış ama nihayetinde bilimin evrene dair sonuçları karşısında mağlup olmuştur. Yine de günümüzde evrene dair açıklamalar yapmaya çalışmaktadır, tabi bunları eskiden olduğu gibi cinler, periler, şeytanlar getiriyor götürüyor diye değil; bilimmiş gibi davranarak yapmaktadır. Akıllı tasarımcılık bunlardan en önde gelenidir. Doğadaki olguları bilimsel olamayacak argümanlarla ve daha çok salt evrim teorisini yanlışlamaya çalışarak kendine bilimde yer bulmaya çalışıyor. Sanki evrim teorisini çürütse kendi varsayımları doğrulanacakmış gibi. Bence din ile bilim uzlaşabilecek, beraber hareket edecek şeyler değillerdir. Birinin açıklaması doğru ise diğerininki doğru olamaz. Yani hem evrim teorisi hem de akıllı tasarımcılık olmaz. Bu örnek çoğaltılabilir.

    Bilimle felsefenin ilişkisinde ise göze çarpan nokta her ikisi de olgudan hareket ediyor görünüyorken, bilim, olguları yine bazı araçlar vasıtasıyla yine olgulara dönerek temellendirmeye çalışıyor ama felsefe daha çok temellendirmesini olgusal olarak değil, mantıksal çözümlemeyle veya metafiziksel spekülasyonla yapmaktadır. Örneğin: Platon idealarla sistemi temellendirir ama bu idealar alemin bilimsel manada teste tabi tutmak mümkün değildir. Felsefe her şeyi açıklamaya çalışır yani kendine bilim gibi özelleşmiş alanlarla sınırlayarak bir araştırma alanı oluşturmaz. Nitekim eskiden tek ‘bilim’ söz konusuydu, bu da felsefeydi. Özelleşmiş alanlar sonradan oluştu ve şu anki bilim alanları felsefenin içinden çıktı. Bu açıdan felsefenin durumu, dine benziyor yani her ikisi de bilimsel gelişmeler sonucunda ilgi alanlarını daha dar bir alanla sınırlı tutmak zorunda kalmış gibiler. Bu noktada Prof. Dr. Ahmet Arslan farklı düşünüyor. Hatta Atatürk’ün “Hayatta en hakiki mürşit ilimdir,” sözünün gerçeği yansıtmadığı fikrindedir. Çünkü ona göre, bilim insana hayatını üzerine kuracağı bir temel ve bu temelden dallanarak onu zenginleştirecek yollar sağlamaz. Bu yine felsefenin görevidir der. Bu konuda Arslan’ın fikriyle Atatürk’ün sözü arasında bir uzlaşımı bence bilimsel düşünme yetisi sağlayabilir. Bilimsel düşünme yetisi kazanmış bir insan; gerçeğe dönük, olaylara saygılı, yargılarında tutarlı ve ihtiyatlı; olgulara dayanmadan uluorta genellemelerde kaçınan, önyargılara ve dogmatik inançlara saplanmayan, düşüncesinin hareket noktasını geçerlilik ölçüleri kapsamındaki gözlemler yapan, gözlem verilerine ters düşen şeyler karşısında şüpheci olan, rasyonalist, her türlü mistik ve doğa üstü görüşlerin karşısında bir dünya görüşüne sahiptir.

    Bilim ile formel disiplinler arasındaki ilişki: Formel disiplinler yani mantık, açıklamadan ziyade doğru düşünmeyi konu edinir. Örneğin mantığın genel ilkeleri hepimizin en temel yararlandığı ve düşünmemizi şekillendiren ilkelerdir:
    1. P doğru ise P doğrudur. (bir şey A ise A’dır)
    2. P hem yanlış hem doğru olamaz. (bir şey hem A hem de A değildir olamaz)
    3. P ya doğru ya da yanlıştır. (bir şey ya A’dır ya da A değildir)
    Bunlar belki de evrensel olan yegane şeydir. Bunları ilk olarak Aristo’nun kitaplarında okuduğumda, “bu adam bunlar için mi kitap yazmış” demiştim kendi kendime, çünkü anlam verememiştim onun, bu kadar açık olan şeyleri ciddi ciddi sıralamasına. Ancak bu konuda insan, daha çok okuma yaptıkça, yani bize oldukça doğal ve olağan gelen şeylerin derinine indiği vakit kendini bir metre önünü bile göremediği bir sisin içinde buluyor. İşte bunlar bu sisi dağıtan ve artık bizim, adımızdan bile daha doğal olan şeyler haline gelerek doğru düşünebilmemizi sağlayan şeyler olmuşlardır. “Doğru derken?” diyerek önünüze biraz sis getirebilirsiniz isterseniz. Anlaşılacaktır ki, mantığın yöneldiği nokta, yargıların doğruluğu değil, yargılarımızın arasındaki ilişkinin doğruluğudur. Bu noktada, bilimin gözlem ve deneyle saptadığı olgular arasındaki ilişkinin sağlıklı şekilde düzenlenmesinde mantık devreye girer. Örneğin:
    1. Bütün insanlar ölümlüdür.
    2. Sokrates bir insandır.
    Bu iki önerme doğru veya yanlı olabilir ve bunları saptayan bilimdir. Mantık bu iki önermeyi doğru sayarsak, bunların ilişkisinden oluşacak başka hangi önermeleri doğru saymamız gerektiğini ortaya koymaya çalışır.
    3. Sokrates ölümlüdür.
    Bu sonuç, ilk iki önermenin mantıksal açıdan zorunlu sonucudur. Ancak bu zorunluluk illa bilimsel olarak geçerli olacak değildir. Çünkü mantık olguyla veya içerikle değil biçimle ilgilenir. Adı üstünde formel yani biçimsel… Yine iki örnek üzerinden bilim ile mantığı kıyaslarsak:
    1. Dünya yuvarlaktır.
    2. Dünya ya yuvarlaktır ya yuvarlak değildir.
    Birinci önerme doğruluğu gözlemle sağlandığı için bilimseldir. Biri “dünya yuvarlak değil, düz” dese gerçeği inkar etmiş olur. Ama bu ifadeyle aynı kişi bir mantık hatası işlemiş olmaz, çünkü biçimsel olarak bir sorun yok. Bundandır ki garibim Galileo bir türlü kabul ettiremedi dünyanın yuvarlak olduğunu. Bunda mevcut güç sahiplerinin kurdukları sistemin temelden hasar alacağı gerekçesini bir kenara koyacak olursak, insanlar bu kadar kesinlik ortaya koyarak sisi dağıtan mantıksal sonuçlarının konforundan kolay kolay vazgeçememiş, yeni gelişmeyi kabul edememişlerdir. İkinci önermenin ise içeriği olgusal içerikten yoksun olduğu için bilimsel değildir, biçimselliğe bağlıdır yani mantığın alanındadır. Birinci tür önermelere daha önce de belirttiğimiz üzere sentetik, ikinci tür önermelere ise analitik önermeler denir; birinci tür önermeler, doğruluğu yaşantı sonrası belli olan/kabul edilen veya gözleme bağlı olan manasındaki a posteriori önermeler, ikinci tür önermelere ise doğruluğu yaşantı öncesi belli olan/kabul edilen veya gözlemlerden bağımsız bilinebilir manasındaki a priori önermeler denir.

    Mantık konusunda diğer önemli husus, dedüktif ve indüktif çıkarımlardır. Bunlardan dedüktiften yukarıda bahsetmiştim. Dedüktifte yeni bir bilgi üretilmez. Öncüllerde örtük olan bir sonuç ortaya çıkarılır. İndüktif çıkarımı anlatmak için de şu örnek verilmişti:
    1. A Afrikalıdır ve zencidir
    2. B Afrikalıdır ve zencidir
    3. C Afrikalıdır ve zencidir
    4. …

    Sonuç: O halde, tüm Afrikalılar zencidir.
    Tahmin edilecek ki tek bir zenci olmayan Afrikalı, ulaşılan sonucu yanlışlanmaya yetecektir. Bu nedenle istenildiği kadar gözlem yapılsın yine de sonuç doğrulanmış olmayacak. Bu çıkarımı tarihte Francis Bacon bilimin temeli saymıştır. Ancak günümüz bilimi, indüksiyonu, bilimsel genellemelere ulaşmada, dedüksiyonu ise bu genellemeleri açıklama gücü bulunan hipotez veya teorilerinin gözlem verileriyle uygun mantıksal sonuçlar çıkarmada kullanır.

    Bilim ile matematik ilişkisi: bilimin hiçbir zaman kesin olmadığı yerde matematik kesinliği ile cezbedici bir özellik gösterir. Matematikte bir teorem ispat edildiği vakit, öncülleri yani aksiyomları reddedilmedikçe yanlış çıkma olasılığı yoktur. Bu nedenle matematiksel teoriler, aksiyomlara dayalı sistemlerdir. Bu sistem: nokta, doğru gibi tanımlanmayan (tanımlanırsa ondan sonrakiler tanımlanmalı, böyle böyle sonsuza kadar gider) ve tanımlanan terimler ile ispatlanmaksızın kabul edilen önermeler (postulat, aksiyom) ve ispat edilen önermelerden (teorem) oluşur. Yani aksiyomlar ispat edilmeden teoremler kabul edilir. Ancak bunlar doğru kabul edilirse teoremler doğru olurlar. Bu da, bir teoremin ispatının teoremin doğruluğu anlamına gelmediği manasına gelir. Bilim açısından matematiğin önemi ise, matematik bilimsel bulguları veya yasaları açık, kesin ve kısa ifade etmeye yarar ve bu nedenle Galileo tarafından bilimin dili olarak nitelenmiştir. Örnek vermek gerekirse, aynı şeyi F=m.a şeklinde ifade etmek gayet kısa, açıktır ama aynı şey yazı diliyle ifade edildiğinde hem uzun olur hem de dilin yapısından dolayı anlam karmaşası yaratabilir. Diğer önemli yanını anlatmak içinse Einstein’ın matematiksel olarak kesin olması gerektiğini öne sürdüğü ve dediği gibi de ispatlandığı çıkarımı örnek olarak verilebilir. Yani hipotez veya teorilerden doğrulanacak öndeyiler ortaya koyulurken matematik önemli bir görev üstlenir.

    Artık bilimsel yöntemin genel çerçevesini çizerek incelemeyi noktalayalım. İnsan, olgular dünyasında merak uyandırıcı bir şey hakkında daha çok bilgi sahibi olmak ister veya gözlemlerde alışılanın dışında yeni bir şey yaşanır, bunu bir tehdit, problem olarak algılayarak çözmek ister veya günlük hayatını kolaylaştırmak ister. Sonra hareket geçer ama önünde yığınla olgu vardır. Evet, aslında merakını uyandıran tekil veya sınırlı sayıda olgu görünürde bulunuyor olabilir lakin bunu betimlemek ve açıklamak için kendisine bir yol haritası gerekir; aksi takdirde olgu okyanusunda boşa kürek çekmiş olur ve sonunda Robinson Cruose gibi bir adada yalnız başına kalabilir. Bilim insanını bu akıbetten kurtaran ilk adım veya yol haritası kurduğu hipotezlerdir. Hipotez, doğru olduğu veya doğru sonuçlara götürmesi yönünde güçlü yanları olan, bilim insanına belli sınırlar dahilinde araştırmasını sürdürme imkanı vererek daha bilinçli hareket etmesini sağlayan önemli bir bilimsel ayaktır. Hipotezler mantıksal tutarlılığı olmalı, çelişkili sonuçlar yaratmayan, açık ve basit olmalıdır. Ayrıca hipotezlerin doğru olup olmadığının bilinmemesi ve doğrudan test edilebilir olmaması gerekir. Hipotezlerin öngördüğü sonuçlar gözlem veya deneye tabi tutulur. Bunlardan genelleme biçiminde olup yeterince doğrulanmış olanlara açıklayıcı veya kuramsal yasa gözüyle bakılır. Tek bir öncülün yanlışlanması durumunda ise hipotez başarısız sayılır. Nitekim Karl Popper’a göre bilim ayıklama yaparak insanı gerçeğe olabildiğince yaklaştırmayı amaçlar ya da başka bir deyişle sisi olabildiğince dağıtmaya çalışır. Bu arada deneyin gözlemden farkı, gözlemde insanın doğaya müdahalesi söz konusu değilken, deneyde insanın belli koşulları ayarlaması söz konusudur. Bu durum bilime büyük fayda sağlamıştır. Bir şeyin olmasını beklemektense o şeyin oluşumunu minimal düzeyde de olsa en yakın şekliyle sizin yaratmanız daha iyidir. Değişik ölçüm türleri bulunur, bunlara değinmeden sadece hiçbir ölçümün mükemmel düzeyde olmadığını belirtmeliyim. Zaten emin olduğum bir şey varsa o da mükemmelin olmadığıdır. Bu nedenle bilimde ölçümde en az hata payıyla yapılmaya çalışılır. Mükemmel yok demişken, herkesin mükemmel bir şey olarak bildiği doğa yasalarının da ancak birtakım koşullara bağlı olmaksızın mutlak ve evrensel olmadığını belirtmeliyiz. Başka bir ifadeyle doğa yasası veya bilimsel yasa, şimdiye kadar tüm gözlem ve deneylerle doğrulanmış olgusal içerikli genellemelerdir. Yasaların işlevi ise çok sayıda ve ilk bakışta dağınık gözüken olguları düzenli bir ilişkiye bağlaması ve tek bir önermeyle ifade etmesidir. Yani her zaman olduğu gibi biz insanlar basitliği ve konforu tercih ediyor ve onları arıyoruz. Diğer işlevi ve de temel gücü yasanın, belirleyici olmaları yani insanın onlara dayanarak gelecek hakkında tasavvurlar oluşturmalarıdır. Bu sayede insan, modern bilimle doğaya egemen olma yolunda büyük bir adım atmış olur. Tabi, az önce kavramsal dünyaya ait olup teste tabi tutulan hipotez gibi teoriler de teste tabi tutulan kavramsal dünyaya ait şeylerdir. Tam tanımıyla bilimsel teori, birtakım olguları veya olgusal ilişkileri açıklayan kavramsal sistemdir. Yazar teorinin bilimde en üst derecede bir iş olduğunun altını çizmiştir. Öyle ki iyi kurulmuş bir teorinin bir sanat eseri gibi olduğunu ve insanın dünya görüşünü etkileyen niteliğe sahip olduğunu ifade etmiştir. Peşinden de dünyaya teorinin gözünden bakmanın, bilgi ve anlayışımızı beklediğimizden fazla geliştirebileceğini ekler. Kısaca, bilimsel teoride, tüm bilimin kristalize olmuş bir örneğini görmenin mümkün olduğunu söyler. Olgu, doğrudan veya dolaylı yoldan gözleme konu olan ve doğada yer alan bir şeyken, teori, insanın düşünme yetisinin bir ürünün olup olguları açıklamak veya evreni bir yanıyla anlamak için kurulan bir sistemdir. Varsayım, doğruluğu irdelenmeksizin kabul edilen iddia ve hipotez doğrulanmak üzere ele alınan bir iddiayken teori, bir ölçüde de olsa doğrulanmış ama henüz tümüyle kesinlenmemiş bir sistemdir. Gözlenebilir yüzeydeki olguları gözlenemeyen bazı temel ilişki veya süreçlere inerek açıklayan bilimin bu konuda en büyük yardımcısı teorilerdir. Bunlar, açıklama, ön deyi ve düzenleme özelliklerine sahiplerdir. Haliyle teori olmaksızın bilim dalları, bilgi yığını haline gelirlerdi sadece. Yani bu bilgi yığınlarını düzenleyerek, onun bakış açısından bakıp hayatımızı zenginleştirecek sistemleri teoriler sayesinde kurmuş oluruz. Başka deyişle, teori kurmak belli bir alandaki fikirlerimizi ifade eden genellemelerin mantıksal bir düzene sokulmasıdır. Son olarak teorideki teoremlerin bir veya birkaçının olgulara uymaması, teorinin tümünü hemen reddetmemiz gerektiği manasına gelmemektedir ama sistemin gözden geçirilmesini gösterir. Buna karşın teoremlerın tümünün doğrulanması sisteme hiçbir zaman tam bir kesinlik kazandırmaz.

    Kitabın bir diğer önemli bölümü bilimde nedensellik kavramıdır ama buna detaylı değinmeyeceğim. Kısaca belirtmek gerekirse, her şeyin zorunlu bir nedeni olmak zorunda değildir hatta yoktur. Birbirlerinin peşi sıra geldiği veya eş zamanlı meydana geldiği gözlenilen farklı olgular söz konusudur. Ancak bilim, tek tek olgular hakkında değil hep farklı olgular arasındaki ilişkilerini inceler yani tek başına olgu değil bu olgunun başka olgularla ilişkisi bilimsel nitelik kazanır. Haliyle, doğada özelliği belirtilen yukarıdaki farklı olgular arasında nedensel ilişki olduğunun varsayımı üzerinden bilim yapılır denilebilir.

    Kitabın son kısmında bilim dünyasındaki önemli isimlerin bazı yazı ve fikirlerine yer verilmiş ve bununla birlikte bilimin tarihine de kısaca değinilmiştir.

    İyi okumalar.
  • 50 syf.
    ·2 günde·Beğendi·10/10
    “Ayrıca devlet bile bir insanı cinayet işlemeye zorlayamaz,buna hakkı yok… Ben de tek bir vazifem olduğunu biliyorum, insan olmak ve çalışmak…”
    Bir şeylere gerçekten de mecbur muyuz? İnsan nelere mecburdur? Nelere mecbur değildir? sorularını sorgulatmaya yarayan enfes bir kitap.
    Mecburiyet ve gereklilik farklı şeylerdir. Nefes almak mecburiyet ama su içmek gerekliliktir. Su içmeyebilir bu hayata veda edebilirsin. Kısacası bu hayatı yaşamaya mecbur değilsin. Mecbur olduğunda suyu içersin. Hayatta kalırsın. İradeyi eline alan insanlar kendi istediklerini yapabilir. Başkalarının isteklerine mahkum olmazlar. Kendi iraden ile tercihler yapabiliyorsan her şeyi yapmanın mecbur olmadığını hisseder. Özgür olur. Hayatta bir takım mecburiyetler yok mu? İsteğimiz dışında imzaladığımız, mecbur tutulduğumuz resmi evraklar. Bizi bir şekilde sorumluluk anlamında bağlıyor biz istemesek bile. İşte bu kitap tam bunu sorgulatıyor. Tam anlamıyla özgür müyüz? Bir anda kendi isteğin dışında ülkeler arasında savaş oluyor ve gitmek istemediğin halde mecbur tutuluyorsun? Güzel güzel mutlu, barış halinde yaşarken bir anda insan öldürmeye zorlanıyorsun? Hem de sevdiğin, üzerinde yaşadığın vatanının yetkililerinin almış olduğu kararlardan dolayı? Bir anda tüm hayata dair planların alt üst…
    Ya içindeki barış dışındaki savaşa galip gelecek neticesinde belki hain derecesine düşeceksin. Ya da savaşıp sistemin gerektirdiklerine uyacaksın. Vatan aşkının çok ağır bastığı toplumlarda bu duygularda böyle bir birey olmak zor ama bireyin vatana çok bağlı kalmadığı toplumlarda hemen sınır değiştiren insanlar da yok değil. Bir şekilde mülteci konumuna düşüyorsun. İsteyerek veya istemeyerek… Burada da ortaya irade koyabilmek zor…
    Mecburiyet kitabının konusu kitapta şu şekilde verilmiş. Savaş karşıtı görüşleriyle tanınan Stefan Zweig I. Dünya Savaşı boyunca bu görüşlerini yaymayı kendine misyon edinmişti. Avrupalı ve “dünya vatandaşı” kimliğine büyük değer veren yazar, yapıtlarında savaşın yıkıma uğrattığı “eski dünya”nın değerlerinin kayboluşunu büyük ölçüde dert edinmiştir. Mecburiyet ’in ana karakteri ressam Ferdinand da savaş sırasında askere alınmamak için İsviçre’ye kaçmıştır.
    Bir gün askerliğe elverişliliğinin tespiti için konsolosluğa davet edildiğinde, karısının şiddet karşıtı duruşuna ihanet etmemesi yolundaki telkinlerine karşın kendini gitmek zorunda hisseder. Görev duygusu, savaş karşıtı düşünceleri ve karısına duyduğu sevgi arasında sıkışıp kalmıştır. Ferdinand her ne kadar “insanlığın ötesinde bir vatanı” olmasa da, “yirmi milyon insanı boğan o zinciri” kıramayacağını düşünür…
    Bir ülkenin vatandaşı olmak askerlikten, vergiye kadar birçok sorumluluğu beraberinde getiriyor. Öyle bir an geliyor ki vatanın senden senin en değerli varlığını yani canını isteyebilir. Şehitlik kavramı olan Müslüman ülkelerde bu daha rahat aşılıyor. Ama ya ölmek istemeyen bir bireyse. İşte o an birey için kırılma noktası yaşanabilir.
    İşin kötü tarafı kim için ve ne için savaştığını bilmemek. Böylesi bir ortamda askere çağırılan Ferdinand, özgürlük arzusu ile yetkiyi elinde bulunduranların emri arasında bir sarkacın iki ucunda salınıp durur gibi gitgeller yaşıyor. İçinden ‘özgürlük, özgürlük’ diye haykırırken ayakları onu hiç istemediği savaş ortamına çekiyor.
    Ferdinand, karısı Paula ve yerine ulaşmadan çok öncesinde bile kendini hissettiren , beklenen; mektup. “Fakat bildiği bir şey vardı:Herhangi bir çekmecede yüz binlerce kağıdın arasında bir kağıt vardı.Biliyordu. Günün birinde, herhangi bir yerde, herhangi bir zamanda bu çekmece çekilecekti -bu çekmecenin açıldığının duyuyor ve biliyordu,bu mektup onu buluncaya dek dolanacak, dolanacaktı.”
    Savaştan kaçıp karısıyla beraber sanatına ve İsviçre’ye Zürih Gölü’ne sığınan Ferdinand acaba savaşa katılacak mı?
    Ferdinand’ın kendi iç çatışması ve karısıyla olan çatışması çok güzel işlenmiş. Çok önemli ruh tahlilleri var.
    “Esaretin içinde de bir özgürlük vardır nasılsa. İnsan kendini kaçak hissettikten sonra hiçbir yerde özgür değildir, içerde ya da dışarda olmuş hiç fark etmez.”
    Ressam Ferdinand anavatanı Almanya’nın cehenneme döndüğü bir savaş döneminde ülkesinden ayrılıp sınır değiştirip İsviçre’ye yerleşse de iç dünyasındaki savaşı ve kendisinin dışında gerçekleşen ülkesindeki savaşı yenebilecek midir?
    Mutlaka okuyun derim.
  • Milletimiz Orta Asya’daki hayatının en eski yüzyıllarında atı ehlileştirmek suretiyle mesafeleri kısaltmayı bilmiş, böylelikle geniş bölgeleri kontrol etmek imkânını bularak büyük devlet kurmak başarısını sağlamıştır. Başka milletler ancak şehir devletleri kurabilirken, birçok şehirleri de içine alan bu devletler, Türklerde cihan hâkimiyeti ve büyük ülkülere bağlanma düşüncelerini doğurmuştur.

    Hun, Gök Türk ve Osmanlı imparatorlukları bu büyük ülkünün sonucu olup cihan tarihinde bunlarla kıyaslanabilecek devletler olarak yalnız Roma ve Abbasiler gösterilebilir.

    Milletimiz, tarihinin her devrinde büyük devlet sahibi olmuş ve 1918 yılına kadar, en güçsüz zamanlarımız da dahil olmak üzere, Türkiye daima büyük devlet sayılmıştır. Fakat Birinci Cihan Savaşında yenilip topraklarımızın yarısını elden çıkarmamız üzerine, Türkiye, artık büyük devlet olmak vasfını kaybetmiştir. Toprağın yüz ölçümü, nüfus, tarih, askeri güç, bilim, sanayi gibi türlü faktörlerin muhassalası olan büyük devletlik bugün Amerika, İngiltere, Rusya, Fransa, Almanya, Japonya, Çin, Hindistan, Brezilya ve Kanada’nın inhisarındâdır.

    Cumhuriyet devrine kadar milletimiz, bilinen ve görünen düşmanlarla mücadele ediyordu. Bu düşmanlar bazı devletlerle kendi tabamız olan bazı gayri Türk unsurlardı. Fakat cumhuriyetle birlikte, iş değişti. Devlet ve teba olarak düşmanlarımız azaldığı halde yepyeni bir düşman, Türk milletini, tarihin en büyük tehlikesiyle karşı karşıya getirdi. Şimdiye kadarki düşmanlarımız, Türkiye’nin bazı parçalarını istemekle yetiniyorlardı. Sevr barışında bile, ordusuz da olsa, küçük bir Türkiye bırakılmıştı.

    Fakat yeni düşman böyle değildir. Yeni düşmanın plânlı hedefi Türkiye’nin topyekûn yok edilmesidir. Bu düşmanın adı komünizmdir.

    Yeni düşmanın tehlikesi, gizliliğinden ve saf insanları aldatacak yalanlarından doğmaktadır. Bir konu üzerinde temelli ve sağlam düşüncesi, kanaati olmayan insanlar, o konu hakkında yapılacak propagandaya kendilerini kaptırabilirler. Bu, insan yaradılışının icabıdır. Bu kendini kaptırma, karşı bir propaganda ile düzeltilmezse daha da tesirli olur. Kimine refah ve zenginlik, kimine tatmin edilmemiş cinsî isteklerin doyurulması, kimine büyük insanlık ülküsü diye anlatılıp gösterilen komünizm, birçok saf insanları avlayabilir. Bütün bunlar Türklük yapımıza indirilmiş birer darbedir.

    Türkiye’nin kalkınması dâvası aynı zamanda onun tekrar büyük devlet olma davasıdır. Bu sebeple millî dâvayı, sadece servetin daha adilâne dağıtılması diye almak, millî ruhu anlamamak hattâ onu inkâr etmek demektir. Çünkü servet dâvası yalnız maddeye ilişkin olmakla insanî ihtiyaçların tamamını ifade etmekten uzaktır. Madde ile birlikte mânâ da olmalıdır ki Türk toplumu ihtiyaçlarını karşılamış sayılsın.

    Yalnız servet ve refah bir topluma bahtiyarlık getirmez. Olsa olsa hayvanî bir rahatlık getirir. İsviçre çiftliklerindeki inekler de ahır, yem, bakım mükemmelliği yönünden refah içindedirler. Fakat bahtiyar sayılamazlar. Çünkü bahtiyarlık ruhî hazlarla duyulan bir haldir ve yalnız insanlara mahsustur. Ruh dediğimiz manevî değer yalnız insanlarda vardır.

    Yirminci yüzyılda müspet ilimin ve batı medeniyetinin ışığı altında, medenî milletlerin ve toplumların dine bütün varlıklarıyla sarılmış olduklarını görüyoruz. Çünkü Tanrı inancı ve dolayısıyla din, fert olarak da, millet olarak da vazgeçilmez manevî ve ahlâkî büyük bir dayanaktır. Bu sebeple, bugünkü Türk dünyasının dayandığı iki esaslı temelden birisini teşkil eden İslâm dininin, millî varlığımızın ayrılmaz bir parçası olduğuna inanıyoruz.

    İnsanı hayvandan ayıran özellikler; utanma, ülküye bağlanma ve bir iman ve fikir uğrunda ölebilmek hasletleridir. Utanan insan suç işlemekten ve ayıplanmaktan sakınır. Ülküye bağlanan insan maddî sıkıntılara şikâyetsiz katlanır. Bir iman ve fikir uğrunda ölen insan da kendisinden sonra geleceklerin terbiyesinde olağanüstü rol oynar. Bunların madde ile ilgisi yoktur. Türkiye’nin kalkınmasını düşünürken, fertlerin yalnızca refahını düşünmek, memleketi kuvvetlendirmeye yetmez. Refah içinde ve ileri bir memleket, ahlâk ve fikir bakımından da üstün değilse, yıkılmaya mahkûmdur. Fertlerinde bir fikir için ölmek hasleti bulunmayan milletler, düşman saldırışı karşısında da ölmekten kaçınacakları için, o refahtan hiçbir hayır gelmeyecektir.

    Halbuki Türkler, yüzyıllar boyunca, büyük devlet kurma ülküsünü taşımış bir millet oldukları için, onları kalkındırmak aynı durumdaki başka milletleri kalkındırmaktan daha kolaydır. Fedakârlığa dayanan kalkınma hamlesini, Türk milleti birçok milletlerden daha hızlı yapabilecek kabiliyettedir. Fakat yüzyıllar boyunca kudretli önderler tarafından idare edilmiş olan Türk toplumu, tarihinin her çağında olduğu gibi bugün de büyük kılavuzlar istemektedir.

    Millî şuur ve gurura malik liderlerin en büyük faydası, toplumu aşağılık duygusuna düşmekten korumaktır. Bir millet büyük iş yapabilmek için, kendisinin büyük millet olduğu inancını duymalıdır. Atatürk devrinde, Türk milleti nüfus, servet, teknik ve kültür bakımından bugüne göre çok geride olmasına rağmen manevî güç bakımından kudretliydi ve onun içindir ki kendisinde her tehlikeyi yenebilmek inanç ve kuvvetini buluyordu.

    Halbuki liderler ve aydınlarda aşağılık duygusu olursa, o milletin kalkınmasına imkân yoktur. Çünkü kalkınma hamlelerinin boşuna olacağı kuruntusu ruhlara işlenmiş, gönüller ümitsizlikle dolmuştur.

    Zafer hiçbir zaman, mahvolduklarını sananlar tarafından kazanılamaz.

    Kalkınma hamlesi hiç şüphesiz bilim metotları ile olacaktır. Fakat milletimizin toplum ve fert psikolojisiyle tarihî, millî gelenekleri, sosyal yapısı da hesaba katılmazsa, bilim metotları ile davranış gerekli başarıyı sağlayamaz. Çünkü nasıl ilâçlar, aynı hastalığa tutulmuş insanlar üzerinde aynı tesiri göstermiyorsa, bilim metodu da her toplum üzerinde aynı sonucu vermeyecektir. Bilim metodu, öndüşüncelerden sıyrılmayı da emreder. Bu sebeple Türk milletinin siyasî rejimin ne olması gerektiği hakkında açıkça konuşmanın zamanı da gelmiştir. Rejimler gaye değil, milletlerin saadeti için birer vasıtadır. Bu sebeple milletler, tarihleri boyunca bazen rejim değiştirmişlerdir. Bir bakıma rejim, milletlerin elbisesidir. Şahıslar gibi milletler de zaman ve mekâna göre elbise giyerler. Sıcak bölgeler için pek uygun olan ketenden göğsü açık bir elbise, soğuk iklim bölgelerinde nasıl insanın ölümüne sebep olursa şu veya bu rejim de bazen milletin çökmesini hazırlayabilir. Bugün içinde bulunduğumuz siyasî ve sosyal şartlara göre bize uygun gelen toplum elbisesi, yani rejim demokrasidir. Milletimizde bu fikir günden güne yerleşip kökleştiği gibi, birlikte hareket etmeye mecbur olduğumuz müttefiklerimizin rejimi de budur.

    Fakat, demokratik rejimde kalmaya kararlı ulusumuz, demokratik olmayan eski tarihimizi ve bize övünç veren kahramanlarımızı saygı ile anmamıza asla engel olamaz. Çünkü mazisini hor gören bir millet, ancak şerefsiz insanlardan mürekkep bir topluluk olabilir. Şunu da gözden uzak tutamayız ki, demokrasinin başarılı olması, toplumdaki millî şuurun kuvvetiyle orantılıdır.

    Türk milletinin kalkınması derken, bu harekete, gönülleri heyecanla çarptıracak ve yurttaşları fedakârlığa ve hattâ kahramanlığa sürükleyecek bir anlam vermek için kalkınma hedefinin Büyük Türkiye olması, birinci şarttır. Kültürü, bilimi, tekniği ile birlikte ahlâkî ve erdemi ile de ileri ve üstün olacak Türkiye.. Yoksa, sadece refah ve zenginlik için yapılacak hamlenin, bir ticaret evi hareketinden farkı yoktur.

    Devlet ile ticaret müessesesi başka başka şeylerdir. Ve devlet olmayı ticaret müessesi olmakla karıştıran topluluklar, daima başkalarının gölgesinde yaşamaya ve ilk darbede yıkılmaya mahkûmdurlar. Büyük bir tarihin vârisi olarak Türk kalmaya azmetmiş bulunduğumuz için, bizi milliyetimizden uzaklaştırmak isteyen ve Türklüğü birinci plâna almayan her fikrin ve her ülkünün karşısındayız.

    Devlet sahibi Türkler olarak siyasi sınırlarımız dışında kalan Türklere karşı ilgisiz kalamayız. En küçük, güçsüz ve yeni devletlerin bile sınır dışı soydaşlarına karşı ilgisi varken, henüz bağımsız bile olmayan Cezayir, ne Sahra’da, ne de kıyılarındaki Fransız sermayesine ve çoğunluğuna karşı bir hak tanımazken, tarihinin en büyük imparatorluklarını kurup birçok milleti idare etmiş bir toplum olarak, siyasi sınırlarımız dışındaki Türkleri düşünmek vazifesinden asla geri kalamayız.

    İmzamızı attığımız Birleşmiş Milletler Anayasasına dayanarak, siyasi sınırlarımız dışındaki Türklerin de bağımsız olarak ve yabancı hakimiyetinden kurtulmak davalarını desteklemek hem milli borcumuz, hem de insanlık görevimizdir. Henüz yamyamlık devrisini bile büsbütün atlatamamış olan toplumlara devlet kurma hakkı tanınırken, medeni ve üstün kabiliyetli millet olan Türklerin şurada burada tutsak hayatı sürmelerini kabul edemeyiz. İyi çalışan ve şuurlu ellerde bulunan bir Türk hariciyesinin, bu hakkı bütün dünyaya tanıtacağından eminiz.

    Bugünkü çok tesirli silahlar karşısında savaşı istememekle beraber, artık bir daha savaş olmayacak diye yapılan propagandalara inanmayız ve bu propagandayı, bizi gevşetmek için yapılmış bir düşman hilesi sayarız. Askeri hazırlıkların alabildiğine arttığı bir dünyada, dünyayı karıştıran hain kuvvetler tasfiye edilmedikçe, savaşın daima yapılacağına inanmış olarak, milletimizin askerlik geleneğine tekrar dönmesini lüzumlu buluruz.

    Askerlik geleneği bugünkü milletlerin hepsinden eski bir millet olarak ordumuzun yeni baştan ve bize layık şekilde düzenlenmesine ve müttefiklerimiz ile standart silahlar kullanmak mecburiyeti dışında, askeri özelliklerimizin korunmasına şiddetle taraftarız. Askerlik çok şerefli ve güç bir meslek olduğu için, subay ve astsubaylarımızın erdemli aile çocuklarından seçilmesini ve fedakarlıklarına karşı bazı imtiyazları bulunmasını doğru buluyoruz.

    Büyük devlet olmanın şartlarından biri de zengin ve kudretli bir dile sahip olmaktır. Milli ihmaller dolayısıyla gelişmemiş olan kökü kuvvetli dilimizi, büyük bir bilim ve sanat dili haline getirmek ihmal olunamayacak bir davamızdır. Ne melezleştirilmiş eski dil, ne de öz Türkçe denilen uydurma dil, büyük bilim ve edebiyat dili olamaz. Terimleri Türk köklerinden üretme, konuşma dilinde Türkçeyi veya Türkçeleşmişi seçme esasında olan “Arınmış Türkçe”ye taraftarız. İnsanın yüreği ne ise, milletin dili de o olur. Bu değerli varlık, gerçek değerlerden meydana gelecek bir akademi ve milli şuura malik uzamanlar ve sanatçılar eli ile korunmalıdır.

    Millet olarak yaşamak isteyen toplumlar, kendi milli özelliklerini kıskançlıkla korurlar. İskoçların etek giymesi, Hintlilerin bize garip gelen kıyafetleri gibi, biz de Türk kültürüne ait özelliklerimizi saklamaya, milli tarihimizin kadrosunu çizmeye ve gerekirse, dilimizin bütün inceliklerini ifade edebilmek için alfabemize bir iki harf daha katmaya taraftarız.

    Milli gelirin adaletle üleştirilmesi, Türk toplumu için de elbette milli bir gayedir. Ferdi ihtiyaçların rahatça karşılanabildiği, refahın yaygın bulunduğu bir ülkede, toplumsal adalet davası gerçekleşmiş olur ve böyle bir davadan bahsetmeye de lüzum kalmaz. Bu sebeple, bir yandan toplumsal adalet tedbirleri alır ve onları sağlam kanuni esaslara bağlarken, diğer taraftan da eğitim ve öğretimi yayarak ve ayrıca memleketimizi iktisadi alanda hızla kalkındırarak, toplumsal adaletin ortamını hazırlamamız gerekir. Aksi takdirde toplumsal adalet davasının, özellikle geri ve yoksul ülkelerde, komünizm silahı haline geleceği asla unutulmamalıdır.

    Çünkü komünizm, yoksulluk, gerilik ve bilgisizlik bataklıklarından açan bir çiçektir.

    Sosyalizm, komünizmi önlediği yolundaki iddialar doğru değildir. Amerika’da sosyalist bir parti olmadığı, rejim tamamen kapitalist ve liberal esaslara dayandığı halde komünizm yoktur. Toplumsal adaletin tam veya çok miktarda uygulandığı memleketlerden Kanada’da Liberaller ve Muhafazakârlar; Belçika’da Hristiyan Demokratlar, Avusturya’da Katolik Halkçılar, İngiltere’de Muhafazakar (1950’den beri) hâkimdir. Bu memleketlerin çoğunda sosyalistler küçük birer partidir.

    Partiler ve sosyalizm hakkında tecrübesi olmayan geri memleketlerde ise sosyalizm, komünizmin öncüsü rolünü oynamaktadır. Küba’da olduğu gibi… Bu sebeple, demokratik düzen içinde ve huzurla gelişme istediğini duyduğumuz bir zamanda, bize türlü huzursuzluklar getirip memleketimizi komünist yapmaya çalışacak sosyalizmin aleyhindeyiz.

    Memleketimizdeki bütün sosyalist hareketlerde komünizmden hüküm giymiş sabıkalıların bulunması, en büyük delilimizdir.

    Sosyalizmin aleyhinde olmamızın önemli bir sebebi de, bizim memleketimizde sosyalizmin tamamiyle kozmopolit şahıslar yetiştirmesi ve sosyalizmin milliyet aleyhtarlığı olarak ortaya çıkarılmasıdır. Büyük bir tarihin varisi olarak ortaya çıkarılmasıdır. Büyük bir tarihin varisi olarak Türk kalmaya azmetmiş bulunduğumuz için, bizi milliyetimizden uzaklaştırmak isteyen ve Türklüğü birinci plana almayan her fikir ve her ülkünün karşısındayız.

    Yüksek bir millet haline gelmenin diğer bir özelliği olarak sağlam kanunlar koymak ve kanuna saygıyı inanç haline getirmek için, her türlü tedbirin alınmasına, tercüme kanunlara değil de milli örften çıkarılan ve çağdaş hukuk prensiplerine dayanan kanunlara taraftarız. Kanunlar devleti, milleti, millî kültürü, ahlâkı, düzeni, aileyi, fertleri, şerefi ve hakları koruyacak kanunlar olmalı; adalet ölçüsü en kesin terazi ile sağlanmalıdır.

    Devlet, nazarî olarak, vatandaşların hayatını koruyup saadetlerini sağlamak için kurulmuş bir müessese olduğundan, her Türk’ün sağlık, hastalık ve işsizliğe karşı sigortalanması şeklindeki toplumcu anlayışımızı huzuru sağlayacak en temelli faktör olarak sayıyoruz.

    Toprak, devletin temeli olduğundan, toprakla uğraşanların temel korunur gibi korunması ve kalkındırılması şarttır. Milletimiz göçebe olduğu zamanlarda bile toprak mülkiyetini kabul etmiş olduğu için, bu mülkiyetin devamı, sosyal yapımızın icaplarındandır.

    Sonuç olarak millî kalkınma programımızı şöylece özetliyoruz:

    Türkçüyüz.Arınmış Türkçeciyiz.Yasacıyız.Toplumcuyuz.Millî gelenekçiyiz.Demokrasiye taraftarız.Ahlâkçıyız.Bilimciyiz.Teknikçiyiz.


     
  • Düşüncelerimiz, enerjiyi bir noktaya yönelten bir lazer tabancası gibidir. Bir ampulun ışığı ile bir lazerin ışığı arasındaki en önemli fark, yayılmadadır; birinde fotonlar, her bir yöne uçuşur, diğerinde ise bir noktaya yoğunlaşır. Aynı bu şekilde, düşünce gücümüz de her zaman ve her yerde mevcut olan enerjiyi yönlendirir ve bu enerjinin belli bir biçimde sıkılaşmasını sağlar.

    • Hiçbir şey bizim gördüğümüz gibi değildir.
    • Madde enerjidir, enerjiden oluşur ve enerji sayesinde mevcut durumunu korur.
    • Enerji yoksa madde yoktur.
    • Her düşünce, saf enerjidir ve kendisi de enerjiye etki eder.

    Enerji, maddeyi oluşturuyorsa ve düşünceler saf enerji ise, çevremizde sürekli bizim maddeleştirdiğimiz şeyler olmaktadır. Çünkü biz sürekli düşünürüz. Yani isteklerimizi hayatımıza çekmek için şunları yapmalıyız:
    • Düşüncelerimizin gücünü kullanmak.
    • Ne istiyorsak kendimizi buna uygun çekim gücüne yükseltmek.
    Bunun için;iki yasadan faydalanabiliriz;

    1.ENERJİYİ OLUŞTURMA YASASI:
    Fizikte, bütün hayatımızın üzerine kurulu olduğu temel bir kanun vardır. Daha önceden de bahsettiğimiz gibi, sabit her görüntü biçimi enerjiden oluşur ve başka bir biçime dönüşebilir. Bu yasa ayrıca enerjinin hiçbir zaman kaybolmadığını, sadece şekil değiştirebileceğini söyler. Enerji değiştirilebilir, nakledilebilir ama hiçbir zaman yok edilemez.
    Doğa filozofu Demokrit (M.Ö 460-371); Dünya’daki hiçbir şeyin gerçekten kaybolmadığını, sadece değiştiğini keşfetmişti. Bugünün fizik bilgisi bu teoriye dayanır.
    Bizim konumuz olan “doğru istemek” açısından bunun anlamı nedir?
    Madde, nasıl başka biçimlere veya bizim göremediğimiz bir enerjiye değişebiliyorsa, önce görünmez olan bir enerji de maddeye dönüşebilir. Ve formların bu değişimini etkileyebiliriz. Yeni formlar yaratan, sadece enerjidir. Enerji, bilinçaltı sayesinde yönetilebilir ve muhafaza edilebilir.
    Ne düşünüyorsak o, maddeye dönüşür.

    Bu imkansız gibi görünebilir. Tıpkı bir yıl içinde iki araba kazanmak, hayatının aşkını bulmak, ideal işi, ideal evi veya sadece ikinci el bir çamaşır makinesi bulmak gibi.

    Zira her dilek, bir enerjidir. Dilek gönderilir ve dilek kendini gerçekleştirmek ister, yani maddeye dönüşmek ister. Yayılan düşünceler ne kadar yoğun ise, enerji o kadar güçlü olur. Ne kadar güçlü duygu yüklenilirse, o kadar itici güç alırlar. Maalesef negatiflikler içinde bu böyledir. Bizim ne düşündüğümüz, enerjinin umurunda değildir. Enerji iyi ile kötü arasında ayırım yapmaz, ahlak nedir bilmez ve de yargılamaz. Neye dönüştüğü umurunda değildir. Sadece biçim değiştirir.

    Bu esnada şu temel yasaya uyar:
    Enerji, daima dikkatimizi takip eder.
    Mutsuz olduğumuzda, evrene çoğu zaman olumsuz düşünceler göndeririz. “Ben çok mutsuzum”, “çok kötüyüm”, “acınacak durumdayım”, “hiç umut yok”. İşte tüm bunlar, evren için yoğun etkili emir cümleleridir. Mutsuzluğumuz güçlenecektir. Ama aynı prensip bizim lehimize de çalışabilir. Düşünce enerjileri yayınlanır ve yoğunlaşır. Değişik enerjiler buluşur, insanlar bunları yakalar, kendi fikirleri zanneder, bunlara eklemeler yapar, üzerlerinde çalışır ve birdenbire arzu edilen partner veya çoktandır istenilen bir eşya, kapının önüne gelir. Herşey enerjinin bir biçimidir.

    Tam olarak düşünürsek, dünyamızda herşeyden inanılmaz bir arz mevcuttur. Bu, sadece bir dağıtım sorunudur. Herşey vardır. Herkes içindir. Bizim içinde. Bu, sadece bir arz-talep meselesidir. Biz yoğun etkili bir biçimde ne istersek, o bizim hayatımıza girecek şekilde dağıtılır ve yapılır. Yokluklarla dolu bir hayat yaşıyorsak, bu yoklukları bilinçaltımız tarafından biz istemişizdir. Biz bu yokluk içinde yaşarken, belki komşumuz zengin bir hayat sürmektedir ve bu sadece onun hayatında zenginlik istemesinden kaynaklanmaktadır. Her şeyden, çok miktarda mevcut olduğunu ve bizim hayatımızın sadece bizim istediklerimizden oluştuğunu anladığımızda, hayatımız tamamen değişecektir. Zira enerji, her biçimi alabilir.
    Her şey, fazlasıyla mevcuttur; sadece talebe göre dağıtılır.

    Dilemek, devasa ve yoğun istek enerjileri ile çalışan bir değiş tokuş borsasından başka bir şey değildir. Arayan bulur! Biz, enerji yayarız, enerji alırız. Dünyamızı, kendi hayal dünyamıza göre kurarız. Biz biçimlendiririz, yoğunlaştırırız, engel oluruz veya bozarız. Enerji, her zaman mevcuttur ve onu, uygun bir biçimde kendimize çekeriz. Burada çekim yasası devreye girer.

    2. ÇEKİM YASASI: “Benzer benzeri çeker” Buna karşılık, değişik olanlar birbirini iter. Hatta benzer, benzeri ile güçlenir. Yani yoğunlaşır. Bunu, piyangodan da biliriz. Bir tuşuna basıldığında, aynı akortlu telleri de titreşime başlarken, başka bir frekansa ayarlanmış diğer teller hareketsiz kalır. Düşüncelerimiz de belli bir frekansta titreşen enerjidir. Yani biz, her ne düşünürsek, aynı titreşimleri harekete geçiririz.

    Bu tabii tersine de işler. Orada, dışarıda düşüncelerimizle aynı frekans da titreşen herşey, bizi de harekete geçirir. Düşüncelerimiz, kendine benzeyenlerin hepsini kendine çeken, görünmez bir mıknatıs gibidir. Neden zaten çok şeyi olanlara, daha çok şey gelir? Çünkü öyle düşünürler. Çünkü düşünce dünyalarında başka birşey mevcut değildir. Çünkü zenginliğe ait titreşimlerde yaşarlar.

    Başarı, Başarıyı Çeker; Mutsuzluk Daha Çok Mutsuzluğu.

    Eğer aşıksak, aşktaki mutluluğumuza paralel olarak, diğer herşey de yolunda gider. Tabii zira dünyaya pozitif gözlerle bakarız. Pozitif düşünceler, pozitif bir dünya yaratır. O zaman herşeyi becerebiliriz. Kullandığımız cümleler artık: “çok mutluyum”, “bütün dünya elimin altında”, “herşey yolunda” şeklindedir.

    Ve Gerçektende, Dünya Elimizin Altındadır, Zira Evren, Tüm Bu Cümleleri Yakalar Ve İşleme Sokar.
    Ancak biz, fikrimizi değiştirdiğimiz anda ve aşkın artık bizi kucaklamadığını hissedersek, dünyayı tenkit ederiz ve dilek cümlelerimiz artık çok farklıdır: “O artık beni sevmiyor”, “Zaten beni kimse sevemez”, “Güzel değilim”, “Kendimi küçük ve çirkin hissediyorum”, “Bütün dünya bana karşı”. Ve bizim dilek cümlelerimizin değişmesine uygun olarak, kısa zamanda, yaşananlar da değişecektir.
    İnsan, kendi durumunu kendisinin yarattığını fark etmeden, düşündüklerinin teyidini almaya başlar. Eğer bir gün boyunca kendi kendimizi inceleyecek olursak, bu tür emir cümlelerini, içimizden devamlı olarak söylediğimizi fark ederiz. Titreşim, titreşimdir ve bizim düşüncelerimizle ve tavırlarımızla yoğunlaşır.

    BİRAZDA BİYOLOJİ EKLEYELİM:
    “Ben sadece gözümle gördüğüme inanırım”, “Enerji, titreşim…bana bunları önce göstermen gerekir” Bu ve buna benzer cümleleri, kemikleşmiş “realist”lerden sık sık duymaktayız. İşin esprisi, bir de bundan gurur duymalarıdır. Bunun neden bir espri olduğunu ve ara sıra bu tür cümleler kurduğumuzda, aklımıza bunları nasıl açıklayabileceğimizi bu biyoloji gezimizde öğreneceğiz.

    Temel olan, etrafımızdaki gerçekleri çok küçük bir parçasını duyu organlarımız ile algılayabildiğimizdir.
    Gözlerimizle, mevcut ışık yelpazesinin sadece yüzde sekizini görebiliriz.

    Gerçeği anlayamayız. Yani gerçeğin % 92’si bizim gözlerimizden kaçmaktadır. Ve diğer duyu organlarımızda, durum daha da kötüdür. Bu % 92’nin mevcudiyetini bilmemize rağmen, bu hiç yokmuş gibi davranırız. Ve bunu da sadece, idrak edemediğimizden yaparız. Ve idrakımıza, gerçeğin aslından daha çok güveniriz.

    Yani önce şunu bir tespit edelim: Bizim idrakımız, gerçeği algılamamız, o kadar da gerçek değil. Bunu daha anlaşılabilir yapan bir hikaye de mevcuttur:

    Birkaç kör insan bir fili ellerler. Filin bacağını elleyen kör: “fil yuvarlak ve serttir” derken, filin hortumunu elleyen bir diğeri “fil, incedir ve sürekli oraya buraya uçar” der. Biz de aynen böyle, kendi resmimizi çizeriz. Algılayabildiğimiz azıcık şeye eklemeler yaparak, kendimiz bir resim yapar ve sonra da bunun gerçek olduğuna inanırız. Peki bu resmi hangi kriterlere göre biçimlendiririz?

    Şimdiye kadar öğrendiğimiz şeylere göre! Peki bizim en azından duygularımız sayesinde anlayabildiğimiz şeylerde durum nedir?
    Gerçekten algılayabildiğimiz “ufak bir miktar” olan yüzde sekiz ile ne yapıyoruz? Bunun hepsini algılayabiliyor muyuz?
    İdrak Edemediğimiz Şey, Bizim İçin Yoktur.

    Gerçeğin % 8’i olsa bile, her gün milyonlarca çeşit etki altındayızdır; Sesler, gürültüler, resimler, düşünceler, konuşmalar, müzik, şamata. Tehlikeli durumlara, heyecanlara reaksiyon gösteririz; mektupları, telefonları, e-postaları cevaplarız; kendimiz ve başkaları için kararlar veririz; kitaplar, dergiler okur, reklam bombardımanına tutuluruz, hayal kırıklıkları ve reddedilme durumları yaşar, diğer insanlarla iletişim kurarız. Her gün bilgi üzerine bilgi işlenmek zorundadır. Aslında, ancak çok azı hakkında gerçekten düşünürüz. Zira gerçekten düşünmek demek, bunun için zaman ayırmak demektir. Ama zamanımızda çok sınırlıdır.

    Bu sebeple de akıl, herşeyi işleyemez ve de işlemek istemez; bu durum da zaten kapasitesini aşardı.
    Akıl, bu yüzden de bazı şeylere kendisini kapatır. Kendini kapattığı şeyler de genelde, zaten tanıdığı ve bildiği şeylerdir. Mesela daha sonra sorulduğunda, bir otobüs durağında beklerken önünüzden kaç araba geçtiğini kesinlikle söyleyemezsiniz. Zira bu durum, bununla ilgilenecek kadar önemli değildir. Dikkatimizi gazeteye vermişizdir veya biraz sonra büroda yapılacak toplantıyı düşünmekteyizdir.

    Algılanabilir dünyanın sadece ufak bir parçasını bilinçli olarak algılayabiliriz. Ve bu, bizim kendimiz için önemli ve doğru bulduğumuz parçasıdır. Bilinçsiz olarak, saniyede tam 11.000 etki alır ve bunları istemesek de beynimizde depolarız. Bilinçli olarak, saniyede dokuz kadar etkiyi anlarız. Bunun anlamı, bilinçaltımızın, bizim haberimiz olmaksızın sayısız şey depoladığıdır. Üzerimize akan etkilerin, bilinçli olarak, sadece 1000/1 algılarız.

    Tüm şeylerin 100/8’inin de 1000/1’ini bilinçli olarak algılar ve bunu, her şeyi içeren gerçek olarak kabul ederiz.
    Yani yaşadığımız gerçek bizi saran tüm hakikat ile mukayese edildiğinde, kaybolacak kadar küçüktür. Dünyayı tüm büyüklüğü ile algılayamayız. Her gün bilinçli ve çoğu zaman bilinçsiz olarak, algılarımızı neye yönlendireceğimize karar veririz. Diğer şeyler, bizim için yoktur.

    Peki biz, bize daha fazla olanak sağlayabilecek, daha renkli bir gerçek içinde yaşamak, daha değişik görüşleri olan bir resim yapmak istersek ne yapacağız? Hayatımıza başka bir realite davet etmek istersek ne olacak?

    İlk yapılacak şey, şimdiye kadar algıladıklarımızdan çok daha fazla şeyin mevcut olduğu bilincine varmamızdır. Akıl, daha derin kademelerdeki şeyleri, en az üç kere okuduktan veya duyduktan sonra algılar. Bu aklımızın, ezberlediği düşünce kalıplarından kendisini kurtarmasına yardımcı olur.
    İkinci yapılacak şey, dikkatimizi, arzu ettiğimiz alanlara yönlendirmektir. Yani, hayatımızda istediğimiz değişik ve yeni şeylerin olabilmesi için, başka düşüncelerimize yoğunlaşmalıyız.

    TİTREŞİM FREKANSINI YÜKSELTMEK:
    Bu radyodaki bir kanalın değiştirilmesi gibidir. Olayları algıladığımız frekansımızın düğmesini birazcık oynatırız.
    Ama bunu nasıl yaparız? Mesela titreşimimizi güzel şeyler düşünerek, dua okuyarak veya pozitif affirmasyon, olumlama cümlelerini tekrarlamak bile düşünsel titreşimlerimizi, şimdiye kadar bilmediğimiz alanlara yükseltir ve bu sayede dıştaki, görünür dünyada ulaşılması mümkün olmayacak gibi görünen şeylerin hayatımıza girmesine olanak sağlar. Kendimizi, arzu edilen frekansa açmadıkça, onu anlayamayız da. Onu ne duyar, ne elleyebilir, ne de evimize davet edebiliriz. Doğru istemeyi arzu ediyorsak, kendimizi yeniliklere açmalıyız, yoksa gerçekleştiğini de anlayamayız.

    Gerçek olan, bir şeyi yeterince uzun bir süre bilincimizde muhafaza edersek, bunun dış dünyada da maddeleşmek zorunda olduğudur. Ancak ve maalesef bilincimiz, muntazamn enerji yayan tek merci değildir. İçimizde çok daha inatçı ve istekleri olan bir parçamız daha vardır; BİLİNÇALTIMIZ.

    Bilinçaltımız bir boykotçudur. Bu gerçeği şöyle açıklayalım: Eğer dileklerimiz olmuyorsa, çoğu zaman birinci dilekten daha güçlü ikinci bir inancımız vardır bu da bilinçaltımız da saklanmaktadır. Yani boykotçumuz. Bu ikinci inanç, mutlaka birinciye karşı çalışır ve de daha sürekli, daha büyük ve önemli bir azim ile. Dileğimizin gerçekleşmesi adına yaptığımız çalışmamızı bir kere dikkatlice incelersek görürüz ki, günde 10 dakika bu dileğimizle ilgilenmişizdir. Bu çalışmamızda dileğimize güç verir, belki iç gözümüzle hayal bile ederiz, yani vizyonumuza dahil eder, ama sonra tekrar gündelik yaşantımıza devam ederiz. Ama geriye kalan 23 saat 50 dakika bilinçaltı boykotçumuz bunun zaten olamayacağını, bunların zırva olduğunu, aslında zaten bu dileğimizi karşılayacak şeylerin bizim hakkımız olmadığına bizi inandırır. Zaten hep mağlup olmuşuzdur. Hep başkaları mutludur.

    Çoğu zaman, bilincimizdeki dileklerimizle bilinçaltımızdaki inançlarımız çok çelişkilidir, birbirine benzemez ve hatta birbirine muhaliftir. Dileğimizin gerçekleşmesine ramak kaldığında bile ne yapacağımızı bilemeyiz ve bu şans kullanılamadan uzaklaşır. Bu durumda insan, kendisi için çok yoğun bir biçimde birşey ister, ama içten içe bunu kabul etmeye hazır değildir.
    BEN DEĞİŞMEYE İSTEKLİYİM olumlaması bir kapı açar. Tüm gün bu olumlamayı gözlerimizin görebileceği bir yere koymalıyız hatta zihnimizi bir askı dolabı olarak düşünerek içerideki askılardan birine bu olumlamayı asmalıyız. Aklımız daima buna takılı kalırsa değişim başlar.

    Bu sırada önemli bir kaç etki vardır,
    • Doğru formül “ben…im” prensibidir. Çok para istediğinizde, “ben zengin olmak istiyorum” şeklindeki emir cümlesi kurmak çok yanlıştır. Doğru formül şöyle olabilir: “Ben hayatımda zenginliğe hazırım”, “Ben zengin ve mutluyum”,”benim için ayrılmış bir para zaten var ve hayatıma gelmek üzere yolda”
    • Doğru istemenin ve dilemenin turbosu Teşekkür etmektir. Dileğimizin sonunda “Amin” veya “teşekkür” diyerek mühürler ve kapatırız.
    • Her zaman, şimdiki zamanı kullanarak dileyin; gelecek zamanı değil. Sanki isteğinizin şimdi size verilmiş olduğunu düşünerek hareket edin.
    • İsteklerinizi kağıda yazın, böylece isteğiniz güçlenir. Doğru formüller “işim var”, “mutlu bir ilişkim var”, “ihtiyacım olan herşeye sahibim”, “ben sağlıklıyım”. olmalıdır.
    • “Herşey benim iyiliğim için olur” inancınızı kuvvetlendirerek içimizde minnettarlıkla birleştirmek bizi başka mucizelere götürür.
    • “Dilediğimiz her şeyin gerçekleşeceğini; bunun, bizim hakkımız ve hep emrimize amade olduğunu biliriz” anlamını irdelemek ve unutmamak.
    • “Şüphe” isteğin veya dileğin iptal edilmesi gibi birşeydir. Şüphe, aksini istemek gibi bir şeydir. Şüphe zaten birşey olamayacağı bilgisini yayınlar ve tüm siparişler iptal edilir.
    • Doğru istemek konusunda başarılı olmanın çok önemli noktasından biri isteğimiz gerçekleşene kadar hiç kimse ile bu konuda konuşmamaktır. Gevezelikle enerji etkisini yitirir.Unutmayın tüm büyük fikirler, ketumlukla oluşur.
    • Tesadüflere daima açık olun, evren sevkiyatı süpriz yollarla gönderir. Evren, isteğinizi gerçekleştirmek için her zaman en çabuk ve en kolay yolu bulur.
    • Sezgi, insanın kendisine izin vermesidir. Sezgilerinize güvenmeyi öğrenmelisiniz. İlk anda garip veya komik geliyorsa bile içinizden gelen ilk hareket veya karar daima doğru olandır. Tereddüt etmek enerjiyi tüketir.

    Son Olarak;
    Gerçek, çoğu zaman, dış dünyada istenilen şeyin iç dünyamızda hissedilen eksikliğidir.
    Mesela dileğim, “Beni şartsız sevecek birini istiyorum” şeklindeyse, bunun gerçekteki karşılığı, “Ben sevilmiyorum. Ben sevilmeye değer değilim. Ben kendimi sevmiyorum”dur. Yani çoğu kişi, sadece kendisini sevmediği için, kendisini şartsız sevecek birini ister.
    Bu dileğin temeli aslında: “Aşkı kabul etmeye açığım ve hazırım” cümlesi ile kapıyı açmaktır, sonra;
    “Ben, olduğum gibi sevilmeye değerim. Tüm isteklerimi ve hatalarımı kabul ediyor ve kendimi, şimdi olduğum gibi kabul ediyorum. Ben kendime özgüyüm, güzelim ve her gün kendi sevgime biraz daha yaklaşıyorum. Kendime duyduğum sevgim nedeniyle, beni aynı kendimi gördüğüm gözlerle görecek bir insanı çekiyorum. Ben kendi sevgimi ve başka bir insanın sevgisini kendime çekmek konusunda açık ve hazırım. Engellerime ve blokajlarıma, bundan sonra izin vermiyorum ve sevgi, benim içimde rahatlıkla akabilir. Sevginin hayatımda meydana çıkmasına açık ve hazırım”
    Bu bağlamda eğer kendimi kabul etmeden, beni sevecek birini isteyecek olsaydım, bana sunulan sevgiyi kabullenemeyecek bir durumda olurdum. Ancak içten hazır olursam, ihtiyacım olan şeylere izin verebilirim. O zaman aramama gerek kalmaz ve bulurum. Zira hazır olursak, bizim ihtiyacımız olan herşey bizi bulur.

    Unutmayın, Evrenle iş birliği yapmak, kendi başımıza didişmekten çok daha kolaydır. Doğru istemek bütün dünyamızı değiştirmekle kalmaz çünkü sonuçta aradığımız aslında daima SEVGİ’dir. Bizi mutlu eden hep SEVGİ’dir.