• Bu öyküm değerli dostum https://1000kitap.com/pinpinikasor_ 'a ithaftır.

    Vakıfta memurdu Âsım. 31 Ekim öğleden sonra senelik iznine ayrıldı. Bir birahanede birkaç kadeh yuvarladıktan sonra, hastaneye gitti. Mesai arkadaşı baypas olmuş, yoğun bakımda yatıyordu. Hastanın büyük oğlu karşılamış, beraberce kantinde oturuyorlardı.

    “Üç-dört güne kalmaz, evde beraberce kahvaltı edermişiz.” Ayaklarını huzursuzca sallamasına rağmen, neşesi yerindeydi gencin.

    “Maşallah, maşallah. Hamza abinin bedeni kuvvetlidir. Bunu da aşar inşallah.” Dili içki peltesiydi. Habire çay kahve içti. Koku için karanfil çiğnedi. Haluk geldiğinde saat yediydi. Küçük oğlu hastanın. Sık sık daireye uğradığı için daha samimiydiler Âsım'la. Üniversiteyi bitirmiş, askerliği bekliyordu. Büyük, kantinde ayrıldı.

    “İstersen sen de git Âsım abi. Sağ ol geldiğin için. Malum boştayım, biraz daha takılırım ben” Haluk çıkışa bakıyordu.

    “Bugün yıllık iznime ayrıldım. Kasım boyunca Trakya’da olurum. Bir daha uğrayamam Hamza abime.” Kalmaya gönüllüydü Âsım.

    Yoğun bakımın koridoruna çıktılar. Yatan hasta yakınlarıyla doluydu. Umutlu-umutsuz hastaların umutlu-umutsuz yakınları. Karşılıklı tıbbi bilgiler yarıştırılıyor, bir hasta yakını daha mı geldi, her şey yeniden konuşuluyordu. Herkes birbiriyle ahbap olmuştu. Başına pıhtı atmış bir hastanın kızı Âsım’ı esir aldı.

    “Çok nadir olur. Milyonda bir. Pıhtı doğru hayat ağacına. Beyinde hayat ağacı diye bir bölüm vardır. Çok zor babamın durumu.” Bir uzman gibi anlatıyordu.

    Acıdı, acıdığını gösterdi kıza. Yüzünü ekşitti. Kendi haline şükretti Âsım. Sigara bahanesiyle kızın elinden kurtuldu. Haluk’la sokağa çıktılar.

    “Hay Allah, Halukçuğum ne dertler var şu dünyada. Allah kimsenin başına vermesin. Ama bazı şeyler olur, dert sanırsın, uçurur seni mesela.” Sigarasından derin bir nefes. Haluk sadece dinliyordu. Lafını biraz daha açtı Âsım.

    “Taksim meydanını düşün, kaç kişi toplanabilir?” Dumanı göz pınarlarından da çıkarıyordu. Oğlanın gördüğünü, şaşırdığını ama belli etmediğini biliyordu. İçki kokusunu aldığını belli etmediği gibi.

    “Bilmem. De ki yüz bin kişi”

    “Yok be, en az iki yüz bindir. 77’nin 1 Mayısından hatırlıyorum.”

    “Doğrudur abi. Sen daha iyi bilirsin”

    “Etap otelinden ateş etmiş adiler.” 1977-1 Mayısını anlatacaktı. İlgi görmeyince vazgeçti.

    “Neyse, otelin tepesinde bir adam düşün, elinde bir silah. Meydana tek bir kurşun sıkacak. Ne yaparsın?”

    Âsım’ın lafı nereye vardıracağını bilmiyordu. “Bilmem, herhalde kafamı korurdum.”

    “Kafanı mı? İki yüz bin kişiden birisin yahu.”

    “Silah benim tarafa dönükse tabii.”

    “Kolunu yüz seksen derece döndürüyor, ne tarafa sıktığını göremiyorsun.”

    “Bana rastlama olasılığı çok zayıf. Ne yapılır ki?”

    Konuyu anlatmak istediği olaya doğru getirmişti. İçkinin etkisiyle lafı mahremine çekti.
    “Ve düşün ki bazı insanlar ne kadar talihsiz. Milyonda bir nere iki yüz binde bir nere? Kızın babasındaki şansa bak! Oluyor işte. Biletine büyük ikramiye vurması gibi. Tersten ama. Mermi tam kafaya isabet etmiş arkadaş. Yaban kazlarının bana rastlaması da böyleydi.”

    Son cümleyi üstüne basa basa tekrarladı. Ya-ban kaz-la-rı. Kantinde oturuyorlardı. Haluk çay aldı. Daha masaya yetişmeden, masal dinlemeye hazır çocuk coşkusunda ünledi.

    “Yaban kazları mı? Hadi ya!”

    Âsım’ın beklediği soruydu bu. Haluk’ta merak uyandırmıştı. Derin bir nefes daha. “Define arıyorduk,” diye girdi lafa. “Bütün gece sırayla gömüye kazma vurduk. Hava-cıva. Ama nasıl bir umut bu arkadaş. Tükenene kadar nasıl sarıyor insanı. O sardıkça sen misliyle karşılık veriyorsun. Kumar gibi. Hastalık bir nevi. Benim illetim de bu. Define. Gündüzleri paydos ediyoruz. Köylü, jandarma felan görmesin. Sırayla nöbetteyiz. Diğerleri en yakın kente. Ertesi geceye kalmıştı iş. Benim sıra. Havalar soğumuş artık. Sonbaharın sonu. Kapalı, acayip rüzgârlı. Uykumu alınca kıvrıldığım yerden kalktım. Yatağımı topladım, diğer eşyaların yanına sotaladım. İçimde nasıl bir sıkıntı. Anasını kaybetmiş kuzu gibiyim. Öyle dolanıyorum. İçim alev alev. Cigaramı tutuşturuyor vallahi. Bir de şarap açtım. Şişeden direk kafaya. Kampımızdan tepeye doğru vurdum. Sıkıntımı tepede yele vereceğim. Tırmanıyorum. Kim gelir bu zamanda diyorum bir taraftan da. Vardım tepeye. Yayvan küçücük bir düzlük. Dört yanı göz alabildiğine açık. Tozlu yollar. Bulanık, yılan gibi dereler. Yapraksız hayalet ağaçlar. Bir virane olmuş dünya gözüme. Sırtüstü uzandım. Battaniyeye sarınmış, gökyüzünü seyrediyorum. Ah diyorum, yarılsa da alsa beni. Aslında kendi içime dönük gözlerim. Yalnızlık. Yitsen şimdi, kime hicran olursun ki? Nasıl bir yoksulluk nasıl bir yoksunluk. Tutulacak bir el, okşayacak bir yanak. Yok. Bir varlık olsun da en ağır yükün olsun. Çekersin, ama yok. Ha varlık ha yokluk. Yoktu farkı. Öyle geziniyorum kara bulutların arasında. Uzaktan uzaktan zorlanan bedenlerden yorgun sesler. Ya Allah ya Fettah ya Rezzak. Ya Allah ya Fettah ya Rezzak. Acayip bir şey. Kafayı bir kaldırdım, benim tepeye doğru kocaman bir V geliyor. Kazlar. Yüzlerce yaban kazı”

    Oğlanın gözleri daha derine kaçmış, göz yuvarlarında soru işaretleri parlıyordu. Böldü lafı.

    “Define de mi aradın abi? Vay be! Haklısın, insan bazen çok yalnız hissediyor. Gel birer cigara daha tellendirelim abi.”

    Sokaktaydılar yine. Sigaralar içildi, apartman pencerelerinden sızan uyku vücutlarına tırmanırken içeri girdiler. Âsım mırıltıyla devam etti. Sanki orada değildi.

    “Yıllık izinlerimi hazanda kullanırım. O kasım bahtımıza define değil, kazlar çıktı. Sürü halinde. Kocaman bir V. Umut yüklenmiş geliyorlar. Asıl insanların umutları olur. Olmamışları, olacakları, en zayıf ihtimalleri, olması imkânsızları hatta, yüklenirler. Kazlar da öyleydi. Meğer ta Sibirya’dan geliyorlarmış. O kadar çoklardı ki. Bağırıyorlardı bir de. Feryat figan. Benden başka gören, duyan yoktu. Rabbim alışıktır, ama ben çok fena çarpıldım. Pembe gagalar, sarı ayaklar grinin içinde öyle bir görünüyordu ki…Ooof, of. Kanatlı melekler. İlk defa melek görüyordum. Hayatımda yaşadığım en güzel şey buydu”

    Sustu Âsım. İçinde kararsızlık yeşerdi. Oğlanın inanmayacağını düşünüyordu. Lafın gidişatını çevirebileceği başlıklar cirit atıyordu kafasında.

    “Vay be Âsım abi! Kuşları çok severim. Hele de kartallar. Hezarfen’i anlatmışlardı ilkokulda, hani kanatları açmış Galata’da, vur Allah vur, inmiş Üsküdar’a”

    Haluk’un hevesi tüm cesaretini devşirdi. Daha fazla tutamadı, içindeki kuşlar havalandı. Sırrını ifşa.

    “Nasıl havaya girdim, nasıl canım çekti arkadaş. Başladım kolları ayakları çırpmaya. Gürp-gürp. En önemlisi binlerce kanatçık. Pır-pır-pır. Havalandım yavaştan. Yükseldim-yükseldim. Doğruca V’nin en sonuna yerleştim. Ruhum ferahlayınca, vallahi köylerden esen gübre kokusu bile hoşuma gitti.”

    Sustu, Haluk’un gözlerine baktı. Oğlan sessiz ama merakla devamını bekliyordu. Konuyu biraz normale çekti Âsım.

    “İnsan yalnız olamıyor be Halukçuğum. Asla. Birileri lazım hayatında. Olmadı, kendin yaratıyorsun. Ciddi ciddi biri oluyor ha. Konuşuyorsun, tartışıyorsun. Hem uçuyorum hem sorguluyorum. Kimim ben. Neyim. Neye yararım. Ne işim var burda. Her şeye kuş bakışı.” Âsım’ın yarım nefeslik arasına Haluk girdi.

    “Uçuyorum derken Âsım abi?”

    Lanet soruya ne diyeceğini bilemedi. Aynen böyle oldu. İster inan ister inanma, ben o gün uçtum. Binlerce kanadım. Bazı şeyleri hastalık sanırsın, oysa uçurur seni. Ben artık uçabiliyorum Haluk. Yeter ki yaban kazları gelsin. Yeter ki onların arasında olayım. Aklından geçenleri ağzından dökemedi.

    “Yok be ya, hayal bizimki. Ama o kadar da hakiki.”

    Cebinden kanyak matarasını çıkardı, şık metalden bir fırt da Haluk aldı. Duyduklarını sorgulayınca Haluk, hikayesini değiştirdi Âsım.

    “Öyle bir rüzgâr var ki, kazlar habire irtifa kaybediyor. Kanat vuruyorlar ama yerlerinde sayıyorlar. Bir iki kaz yüzümü yalayıp geçti. Korktum. Sırtımı döndüm, başımı battaniyenin içine gömdüm.”

    “Gel Âsım abi birer cigara daha tüttürelim” Acilin önünde devam etti Haluk. “Tepeye bile kuş bakışı öyle mi? İyi yüksektir ha. Keşke babam da olsaymış. Turnaları sever ama yaban kazlarına da hayır demezdi.”

    Gelgitleri bitmiyordu Âsım’ın. Çocuğun ne düşündüğü, nasıl anlayacağı… Umurunda değildi artık. İçinden geldiği gibi tüm yaşadıklarını aktarmaya.

    “Sen ne diyorsun be Haluk. O tarlalar nasıl görünüyor. Ya o dereler. Ama öyle bir rüzgâr var ki, habire irtifa kaybediyoruz. İki kat hızda kanat vuruyoruz, gel gör ki, yerimizde sayıyoruz. Pembe gagalı, irice biri. Grubun lideri. Hemen ardına düşmüşüm. Öbürleri yorgun ya. Kaş altından gözlüyorum. Zor bu iş, bu gece buradayız, diyerek aşağıdaki dereyi gösterdi. İnanamadım. Böyle mi güzel konuşulur arkadaş. Fısıldıyor. Daha çok tıslıyor gibi. Ama o gürültüde bile gayet rahat anlıyordum.

    Derenin kenarına indik. Etrafımda yüzlercesi. Büyük bir sürü. Bir kısmı pembe gagalı bir kısmı sarı. Şefle nasıl bir muhabbet. Onun gözlerinin aydınlığından masal akıyor, bu ihtiyar da huzurla dinliyor. Meğer hala bir çocukmuşum be Haluk. Laf döndü dolaştı bana geldi. Ne yapıyorsun burda, dedi. Define falan. E, sonra ne olacak? Para, çocuklar, karım. Bir şeyler diyorum, ama daha laf ağzımdan çıkarken ne kadar boş konuştuğumu anlıyorum.

    Her kasım gelirim. Bir türlü kurtulamadığım illetim, diyorum. Tükürür gibi ekşidi suratı. Nasıl utandım. Gözlerine bakamıyorum. Kâbusun kasımdan kaynaklanıyor. Bu yıkıcı tutkunun seni cehennemin kucağına attığını anlamadın mı? Yolu yok, kasımı silmen lazım hayatından, dedi. Doğruydu. Çok şaşırmıştım. İyi ama nasıl? Önce K’yi kaldır. Asım, kaldı değil mi? Kendi ismine vardın işte! A takkesiz ama olsun. Kendini bulmak önemlidir. Fakat durmamalısın. Ardından M’yi silmelisin. Ası, kalacak elinde. Ası yoluyla intihar gibi. “Ası sonucu öldüğü bildirilen 50 yaş civarında erkek olgunun boyun bölgesi otopsi öncesinde…” Adli tıpta böyle derler. Ölümün adı bile ne kadar soğuk değil mi? Bende çıt yok Halukçuğum. O bir bilge gibi devam. Kasımı silmelisin hayatından. Sonra I’yı sileceksin. As kalacak. Aklına kumar gelmesin ha! Zararı çoktur efendim. Define aramak da bir kumardır. A ve S kaldı. İstersen ayır onları birbirinden. En zeki insana versen bu ikiliden Kasımı çıkartamaz. Sildin işte. Artık senin yılların Kasımsız. Yine on iki ay, ama kasımın yerinde ailen olacak. Değiştir kaderini.

    Bizim pembe gagalının esaslı sözlerine çarpıldım. Fena hırpaladı. Oturdum ağladım. Kazma küreği bırakmaya, karıma, çocuklarıma dönmeye karar verdim. Pembe gagalıya…”

    Lafı yarım kaldı Âsım’ın. Bir hemşireydi. Onlara doğru gelirken ikisi de susmuştu. Babasını görebileceğini söylüyordu. Nöbetçi doktordan izin almışlar. Haluk içeri girerken selam söyledi Âsım.
    “İzne ayrıldı Âsım, çok selamı var. Malum kasım ayı, dersin.”

    Koridorda yürürken neden yalan söylediğini düşünüyordu. Ne karısı ne de çocukları vardı Âsım’ın. Hiç evlenmemişti. Belki yalnızlıktan yaratmıştı, belki içkiden uydurmuştu.

    Hastaneden çıktı. Otogara gidecekti. Sokaktan geçen ilk taksiye atladı. Elini gömleğinin altına soktu, kanatçıklarını okşadı. Binlerce. Pembe gagalım. Kasımın ilk haftası bekleyenleri vardı.
  • Büyünün Bilimi: Büyü Nedir? Nasıl Yapılır?

    Büyü ilmi dünyanın pek çok yerinde gerek maddi gerekçeler için olsun gerekse de kişisel hırslar için olsun yöresel olarak farklılıklar göstermekle beraber son derece yaygın kullanımı olan bir olgudur.

    Ancak bir çoğu gerçek uygulamalardan uzak ve etkisizdir. Ülkemiz de islam inancından ötürü arap büyüleri yaygındır oysa dünya da ki en etkisiz büyüler arap büyüleridir. Burada Kuran ayetlerinin gücünü kullanarak hayır dilemek ve hayırlı bir iş istemekle büyüyü karıştırmamak gerekir. Nihayetinde internette mantar gibi türeyen binlerce medyum hoca sıfatlı şarlatanın yaptıkları bunlardan ibarettir farklı şekillerde tesir gördüğünü iddia eden kişilerse aslında psikolojik bir etkiye maruz kalmışlardır. Dünya’nın en etkili ve en geniş büyü formülleri latince olanlardır. Bu büyüler genelde ibrani kökenlidir. Örneğin Vodun dininin ana öğretisi olan voodoo tüm dünya da sadece kendine özgü olarak bilinsede gerçekte durum böyle değildir. Vodun, tektanrıcı (monoteistik) ve büyüsel bir animizm türüdür. Batı Afrikalı çeşitli etnik gruplar tarafından ortaya çıkarılmıştır. Kültürel anlamda Fon, Gun, Mina ve Eve toplulukları ikici kozmolojik bir prensip etrafında gelişen metafiziki bir düşünceyi paylaşır. Bu ikici kozmolojik düşünceye göre; Nana Buluku, Tanrı-Yaratıcı ve Tanrılar-Oyuncular veya Vodunlar, yani Yaratıcı’nın ikiz çocukları olan Mawu (ay tanrıçası) ve Lisa’nın (güneş tanrısı) kız ve oğul evlatları vardır. Tanrı-Yaratıcı, Nana Buluku, kozmogonik ilkedir ve dünyevi işlerle uğraşmaz – dünyevi olaylarla uğraşmak için çok büyük ve önemlidir; böylece Vodunlar,Tanrılar-Oyuncular, dünyevi işleri yönetenlerdir. Vodunların panteonu tanrıların toplamı çok geniş ve komplekstir. Mawu’nun doğrudan 7 oğlu, interetnik tarihi veya mitik kişiler, birçok etnik Vodun, belli klan ve kabilelerin koruyucuları veya liderleri ve bazı modern Vodunlar bulunur.

    Her ne kadar soya ve atalara verilen önem ile Batı Afrika (veya Benin) Vodun’u, Haiti Vodou’suna benzese de, her ruh ailesinin özel bir ruhban sınıfı vardır ve bu sınıf genellikle ırsidir – miras yoluyla devredilir. Afrika’da; su tanrıçaları Mami Wata, Haiti’deki yaşlı betimlemesinden farklı olarak genç ve erkeksi olan Legba, demir ve demirciliği yöneten Gu, hastalıkları yöneten Sakpata ve Batı Afrika’ya özgü birçok farklı ruh bulunur. Batı Afrika’daki totaliter rejimler Vodun’u ve diğer dinleri bastırmaya çalışmış olsa da, bugün bu din ve gelenekler yeniden gelişmeye başlamıştır ve Vodun bölgede 30 milyondan fazla kişi tarafından benimsenmektedir. voodoo büyüleri her ne kadar kendine özgü görünse de onlarında temel dayanağı sistemsel olarak olmasa da sembolik olarak ibrani maji teknikleridir. Aynı majikal sembollerden faydalanılır.

    Çeşitli Gnostik ve Okültist akımlar bu konuda uzmanlaşmıştır. Ancak tek amaç büyü yaparak menfaat elde etmek değil, bilimin açıklayamadığı olguları farklı boyutları deneyimleyerek sırlara vakıf olmaktır. Yani bu tür öğretilerde büyü sadece birkaç başlıktan bir tanesidir. Binlerce farklı büyü olmasına rağmen bunlar içerisin de en çok talep görenleri Aşk büyüleri, Ayırma büyüleri, Lanetleme büyüleri, başarı için yapılan büyüler, bir başkanın rüyasına girerek ona bir şeyler söylemeye yarayan büyüler ve bulunduğu ortamda popüler olabilmek adına yaptırılan büyüler başı çekmektedir. Büyü ilmi farklı cemiyetlerin elinde bir çok ayrı alana evrilmiş ve uygulama alanları gelişmiştir. Örneğin John Dee den kalma kadim enochian öğretisi bugün Latin büyülerinin varisi olarak görülmekteyse de Altın şafak hermetik cemiyeti Alleister Crowley enochian uygulamalarını İslam mistisizmiyle harmanlayarak çok farklı bir oluşum içerisine girmiştir. Yine de bir büyünün yapılışını bilmek onu yapabileceğiniz anlamına gelmemektedir. Büyü uygulamasında büyünün yapılacağı kişiye ait saç veya tırnak gibi kişinin dnasını içeren materyaller hayati önem taşır. Evrende ki bütün her şey gibi yapılan büyüler de işlevsel olabilmek için enerjiye gereksinim duyarlar. Büyüye enerji sağlamanınsa iki yolu vardır. Bunlardan ilki cinler, ifritler veya demonlar gibi ruhani varlıklarla anlaşmak veya onları kontrol altına almak diğeri ise kendi ruhsal enerjinizi arttırarak büyünüzü kendi enerjinizle beslemektir. Ancak bunları yapmak düşünüldüğü kadar kolay değildir.

    Gnostik ve okültist öğretilerde bedensel ve ruhsal eğitim her şeyin başında gelir. Eğitim bazı ritüellerle gerçekleşir ve üstad çırak ilişkisi şeklinde devam eder. Kadim öğretiler üstad çırak ilişkisini karı koca ilişkisinden bile daha önemli görmektedir. Üstadlar için bir çırak yetiştirmek son derece zahmetli bir iştir. En nihayetinde kadim sırları aktarabilecek kadar güvenilir ve duygusal yönden bunu kaldırabilecek birisini bulmak son derece zordur. Genel olarak erkek üstadlar bayan çırak Bayan üstadlarda erkek çırak yetiştirirler. Sırra vakıf olup etkili büyüler yapmak isteyen bir kişi her şeyden evvel kararlı ve itaatkar olarak bir üstadın güvenini kazanarak onu çırağı olabileceğine ikna etmelidir. Üstadın tam güvenini kazandıktan sonra söylenen her şeyi herfiyen yerine getirmeli ve üstadının hiçbir isteğini sorgulamadan kabul etmelidir. Zaten eğitime başlamadan evvel üstadlar çıraklar üzerinde neye ne kadar tahamülü olduğuna dair küçük testler yapmaktadırlar. Eğitim 7 aşamalıdır ve ortalama 1 yıl sürmektedir.

    İlk aşamada çırağa semboller ve halka açma gibi temel unsurlar öğretilerek cübbe, bıçak gibi ritüellerde kullanılan eksik eşyaları tamamlanır. Ayrıca et, peynir, süt gibi hayvansal gıdaların tüketilmediği özel bir diyete başlanır ve farklı bir uyku çizelgesi belirlenir. 2. Aşamada ruhsal arınma için özel ritüellere başlanır bu ritüeller genellikle cinsellik ağırlıklıdır. Ancak bu cinsellik duygusal veya tatmin amaçlı bir olgu değil çırağın dünyaya bakış algısını değiştirmek, ruhsal rahatlamayı sağlamak ve üstadıyla olan bağını kuvvetlendirme amacı güdmektedir. 3. Aşama da ruhsal arınma ritüelleri devam ederken çırağın diğer alemlere psikolojik olarak hazırlanmasına başlanır ritüeller son derece sık şekilde yapılır bu aşamada ki ritüellerin ana unsuru soğuk su kullanımıdır. 4. Aşamada çırak yavaş yavaş diğer alemlere adım atması için hazırlanır bazı özel bitkilerle kısa halüsilatif sanrılar yaşamaya başlar. Bu evrede çırak sık sık kabuslar görür. Halüsilatif bitkilerle yaşatılan yapay sanrıların sebebi ise çırağı üst aşamalarda karşılaşacağı şeylere hazırlamak ve bunlardan korkmamasını sağlamaktır. 5.Aşama ustalığa ilk adım olarak bilinir. Son derece özel ve uzun bir ritüel gerçekleştirilir ve çırağa bazı sırlar açıklanır.

    Takip eden günler de çırağın gözünde ki perde yavaş yavaş kalkmaya başlar duru görürlük yeteneği artar, kısa astral seyahatler yapar ara ara zaman atlamaları ve dejavular yaşar. Ancak bu dejavular normal insanlarda ki gibi değil çok daha bariz şekilde anı anına gerçekleşir. Ritüellerle son derece yükselmiş olan ruhsal enerjisini aynı kol bacak gibi bir uzvu yeni doğan bir çocuğun kullanmayı öğrenmesi gibi öğrenmeye başlayarak insanlar üzerine istekleri doğrultusunda etki etmeye başlar. Yine bu dönemde çırağın fiziksel dünyasında bazı anomaliler gerçekleşir. Siyah bir kuşun sürekli yakınında uçması, bir meyvenin dakikalar içerisinde çürümesi veya kapalı bir mekanda çiçeklerin açması / solması gibi çok farklı olaylar gözlemler. Bu yaşanacak olan anomaliler çırağın yola ne niyetle çıktığı ile alakalıdır. Eğitime başlamak için niyetin iyi veya kötü olması önemli değildir. Örneğin çırağın sırra vakıf olma isteği dünyevi bir intikam amacı taşıyorsa çiçekler solacak fakat bir başka insana yardımcı olmak istiyorsa çiçekler hızlıca açacaktır. 6. Aşama’da büyü ritüelleri ve uygulamaları başlar gerek sayısal gerek sözlü büyü sistem ve şablonlarını, sırlı kitapları nasıl deşifre edeceği hangi sembolü nerede kullanacağı hangi bitkinin ne işe yaradığı çırağa en ince ayrıntıları ile öğretilir. Daha sonra çırak bir denek seçerek ilk büyüsünü yapar. Hangi konuda kime büyü yapacağı çırağın kendi insiyatifine bırakılır. Büyünün etkisi gözlemlenir. Bu büyü son derece hızlı tesir eder ve kuvvetli bir etkiye sahip olur. Bu dönemde çırak artık yavaş yavaş üstadın kontrolünden çıkmaya başlayarak insiyatifi kendi eline alır. Bir süre eğitimlere ara verilerek çırağın kazandığı yetenekleri gerçek dünyada deneyimleyerek tecrübe sahibi olması amaçlanır. İsterse eğitimi burada sonlandırabilir.

    Ancak 7. Eğitimi tamamlamaksızın üstad olamaz. 7. Aşama artık çırağın üstad olacağı son aşamadır. Bu aşamada üstad çırağına son derece önemli ve kadim bir sırrı aktarır. Bu aynı zamanda öğretinin devamını sağlamaktadır. Bu aşamada çırağa demon davetleri eğitimi verilir. Ruhani varlıklarla alakalı kadim sırlar paylaşılır. Nelere nasıl tepki verecekleri ne şekilde korunulup kontrol altında tutulabilecekleri en ince ayrıntılarına kadar öğretilir. Ruhani mühürler gösterilir. Çıraktan Cinler gibi zayıf varlıkları kontrol altına alarak denemeler yapması istenir ve Astral yolculuklara çıkarak ruhani varlıklarla iletişime geçmesi sağlanır. Nasıl ki bir deniz de balık, ahtapot midye gibi binlerce farklı çeşitte varlık varsa ruhsal alemde işte böyledir bilinen ve bilinmeyen binlerce farklı çeşit varlık türü bulunmaktadır. Üstadların elinde bulunan kadim bilgilerde bu varlıkların türleri ve özellikleri hakkında yeterli bilgi bulunmaktadır. Cinler yapılan alıştırmalardan sonra çıraktan bir demonu kontrol altına alarak fiziksel dünyaya etki ettirilmesi istenir bunu da başarmasının ardından beratını alan çırak artık üstad olarak kendi yolunu çizmek üzere üstadından ayrılır. Her üstad hayatında en az 1 tane çırak yetiştirmekle yükümlüdür. Üstad olarak üstadının yanında ayrılmasını izleyen birkaç sene içerisinde kişi edindiği yetenekleri kullanmakta iyice ustalaşır. Girdiği yolda yükselişi devam eder. Yeteneklerini iyi yada kötü bir yolda veya maddi kazanç sağlamak için kullanmasında bir sakınca yoktur. Ancak eski büyük üstadların yaptığı kadim bir lanet vardır eğer sırları ifşa etmeye kalkarsa bu lanetle lanetleneceğinin bilincindedir. Konuya ilgi duyan ve merak eden arkadaşlarımız için bazı kadim büyüleri açık tekniklerini vermeksizin İnstagram hesabımdan paylaşıyorum. Bilgi edinmek adına takip edip inceleyebilirsiniz.
  • 444 syf.
    ·Beğendi·9/10
    Ey burs, ey cebimin direği! Ölsem haberin olmayacak, nerdesin?

    Üzerinde hafifçe oynamalar yapıp özel mülkiyetime dahil ettiğim yukarıdaki söz, tarihinde ilk defa Ord. Prof. Dr. Aydın Sayılır'sız, Prof. Dr. Cahit Arf'sız, Mimar Kemalettin'siz, hatta Fatma Aliye Hanım'sız geçen günlerin ifadesidir. Zaten Itri'yi ve Yunus Emre'yi saymadım bile. Yine de şunca isimden yoksun olmanın iyi bir yönünü de yakalamış bulunuyorum: yeni kitap alamayınca eskilerini tekrar tekrar kurcalayıp durmak.

    Tam da bu esnada kendisini tanıtmazsam eksik hissedeceğimi fark ettiğim bir romana denk geldim. İtiraf edeyim, notları okuyacağım derken yarısına yakın okumuş buldum kendimi. Kitap, muadillerinden farklı. Zaten muadili var mı o da muamma. Militarizmden antimilitarizme kayışın hikayesini, bu kayış esnasında hepimizin çevresini saran otoriter putları tek tek öldürmenin hikayesini evvelce kimseler yazmış mıdır, emin değilim. Yazmışsa bile "olanı-olduğu gibi" yazmış mıdır, ondan emin değilim. Bu noktada Akbulut hayli cesur davranmış.

    Kitap, ordu bünyesinde üst rütbelere ulaşmış, özel kuvvetlerde büyük başarılar elde etmiş bir askerin zamanla öldürdüğü baba, komutan, öğretmen, sevgili gibi tanrılarının hikayesi. Antimilitarizme kayışın hikayesi... Savaşı eğip bükmeden, herhangi bir taraf tutmadan, yalnızca yaşayan birisinin gözüyle, olanı olduğu gibi anlatmayı başaran bir hikaye. Dahası, okurken fark edilecektir, son otuz küsür yılımızı işgal eden amansız mücadelenin kayıpları üzerinde hepimizin ihtiyacı olan bir üslupla yazılmış. İçerikle ilgili sırları ifşa edeceğim şu cümle itibariyle "niye spoiler veriyorsun" diyesiceler olacaksa paragraf sonuna kadar etrafı izleyebilir, halı desenlerini inceleyebilir ya da hiç bilmediği bir şarkıyı ezgisinden cesaretle biliyormuş gibi mırıldanabilirler. Yılmaz Varlık. Ana karakterimiz. Askeri liseye babasının kendi göğsünü gererek anlatacağı hikayesi olacak diye, zoraki girdikten sekiz sene sonra, yirmi iki yaşında mezun olduğunda, çok sevdiği kızdan da askeri kurallar ve yine babasının baskısıyla ayrılmak zorunda kalışını da ekleyince hiyerarşi ve zorunluluğun vicdan ve sorumluluktan önce geldiği gerçeğiyle de karşılaşmış oluyordu. 1980 Darbesinin sivillere yönelik çirkin yüzünün muhatabı da olan Yılmaz Varlık, idam edilmek için tutuklanan Serhat adında bir gencin son dileğini yerine getirip ondan geriye kalan mektubu ailesine ulaştırma sorumluluğunu üstlendiğinde ruhundaki yaralara Serhat’ın darağacına gidişine çaresizce şahitlik edişini eklemişti. İstediği gibi değil, istendiği gibi davranmaya programlı aldığı askeri eğitimlere rağmen darağacına giden bir genci kurtarmak için yaptığı hamle komutanına attığı yumrukla sonuçlanınca ruhundaki çizgilere bir de ilk askeri sicil çiziğini de eklemiş oldu. Fakat esas travma, Şırnak bölgesinde görev aldığı operasyonda yaşanacaktı. O güne kadar askeri hayatında kendilerine öğretilen ne varsa, sorgusuz itaat etmeyi, ruhlarını, zihinlerini hatta reflekslerini bile baştan yaratma isteklerine karşılık, insan olabilmenin hürriyetini çatışma sırasında öldürdüğü genç bir militan kızın cesedi başında donup kalarak yerle bir etmişti. Yılmaz Varlık, on iki saat süren, birliğinden dokuz askeri kaybettiği, karşı taraftan dokuz militanın öldürüldüğü operasyonda -sayıca değil, psikolojik arbedesi sırasında sayısız kayıplar verdiği operasyonda- öldürdüğü “gencecik” bir kızın cesedi başında donup kaldığı gerekçesiyle askeri hastaneye sevk edildi. Burası önemlidir çünkü bizim için her zaman cesur olan, korkusuz, yiğit ve güçlü olan "asker" profilinin ötesinde, artık sorgulayan, vicdanen rahatsız olan bir "asker" var kitap boyunca. Sanırım esas kıyamet de burada kopuyor.

    İçerik bu. Normal şartlarda bir başkasını öldürmemesi için kurallar, yasalar, cezalar ve eğitimler alan insanların, bir yerden sonra bir başkasını öldürmeyeceğine dair kararları yüzünden psikolojik tedaviye tutulduğu ironik durumun aktarıcısı konumuna geçiyor kitap. Yine de kitabı kıymetli kılan nokta, savaşın kendisine ve savaşanların kendisine yönelik pek de bakmayı akledemediğimiz bir yerden, bizzat yaşayanların gözünden bakmasıdır. Bakabilmesidir.
  • İbrahim Tenekeci - Dostluk Nedir?

    Ömer Nasuhi Bilmen''in Büyük İslam İlmihali''ni okurken, şu hadis-i şerifle karşılaştım: ''Eski dostluğu devam ettirmek, imandandır.''
    ''Dostlukta kıdem esastır'' nasihati gereğince, hemen üç kadim dostumu aradım ve Peygamber Efendimizin bu mübarek sözünü onlarla paylaştım: Ahmet Murat, İbrahim Paşalı ve Tarık Tufan.

    İnancıma göre, dostluk, bir nasip meselesidir ve insanın dışında gelişir. Şununla dost olayım deyip olamazsınız. Dostluk, Lütfi Bergen''in o güzel ifadesiyle söylersek, yürürken belirginleşen bir şeydir. Bir de hatırlatma: ''Katlandığımız değil, razı olduğumuz insanlar dostlarımızdır.''

    ''Önce refik, sonra tarik'' denilerek, yola çıkacağımız insanları dikkatli ve rikkatli seçmemiz tembihlenir. İlk olarak şunu söyleyelim: ''İnsanı, yol değil, yol arkadaşları yorar.'' Yola çıkacağımız insanları yüzde yüz isabetle seçme şansımız ise maalesef yoktur. Çünkü bu seçimi veya elemeyi, esas itibariyle yapacak olan bizler değilizdir; yoldur, yolculuktur. Yanımızdakinin dostumuz olup olmadığı, yolculuk esnasında ortaya çıkar. Özellikle siyasette ve ticarette, hatta edebiyatta, bu yürüyüşlerin büyük bir kısmı hüsranla sonuçlanır. Tanıdığımızı sandığımız insanları tanıyamamış olmanın üzüntüsü ve şaşkınlığı, bizi, yolculuktan daha fazla yorar. Tam da burada, Mustafa Kutlu''nun şu sorusu önemlidir: ''Kırk yıl birlikte olmuş olsak bile, bir insanı ne kadar tanıyabiliriz?'' (Ezel Erverdi Kitabı, Sayfa 99)

    Hep söylüyoruz, yine söyleyelim: Rakamlar maddiyatı, harfler ise maneviyatı temsil eder. Dolayısıyla, rakamlar (ve hesaplar) üzerinden sahici bir dostluk oluşmaz, sadece ortaklık kurulur. Taraflar, ancak bir harfin (anlamın) ucundan tutarlarsa, dost olabilir veya kalabilirler. Rakam ile harfi toplamaya kalkışırsanız eğer, bu işlem, sizi Nurettin Topçu''nun şu sözüne götürür: ''Menfaat yaşamak, ahlak ise yaşatmak ister. Bir arada barınamazlar.''

    Madem sahici dostluklar harfler ve anlamlar vasıtasıyla kuruluyor, o halde, edebiyatçılar arasındaki bu çekişme de nedir? Böyle sorabilirsiniz.

    Ne kadar ulvi amaçlarla yazarsak yazalım, sonunda, iş gelip benlik meselesine dayanıyor. Edebiyat dünyasında beş-altı senelik birlikteliklerin bile uzun sayılması, bundandır.

    Peki, birçok insanın ''hesap uzmanı''na yahut ''madde bağımlısı''na dönüştüğü bir devirde, çevremizdeki insanların dost olup olmadığını nereden anlayacağız? Galiba, serinlik veriyor mu, vermiyor mu, ona bakmak gerekiyor. Said Yavuz''un da dediği gibi: Yüzler vardır, ruhun susamasını dindirir.

    Yıllar önce, ''dost, her zaman taze olandır'' diye yazmıştım. Bu tazeliği, ancak şöyle izah edebiliriz: ''Eski, hiç eskimeyendir.''

    Kadim bir dostluğun oluşabilmesi için zorluklara, yokluklara ve imtihanlara ihtiyaç vardır. Bütün bunlardan alnının akıyla çıkan münasebete ise ''sınanmış dostluk'' diyoruz. Şöyle anlatalım: Asıl marifet, bahar aylarında veya yaz mevsiminde değil, kışın açabilmektir. Yani iyi gün dostu olmak kolaydır, en mühimi, kötü gün dostu olabilmektir.

    Toparlayalım: Siyasi ikbal ve buna benzer dünyevi şeyler için ''kırk yıllık dostların'' birbirini yok saydığı günlerden geçiyoruz. Hesap yapmaktan iş yapmaya veya dostluk kurmaya vakit bulamayanların sayısı da her geçen gün artıyor. Bazı dost bildiklerimiz ise kırıcı, kıyıcı ve ifşa edici. Oysa dostluk, açmayı değil, kapatmayı gerektirir. Sözgelimi dostunun sırrını herkesten saklamak, ayıplarını örtmek, sözüne müdahale etmemek, iyiliğini istemek, onun hüznüyle mahzun olmak; bütün bunlar, ''dostluğun adapları'' arasındadır. (Marifetname''den) Çünkü dostluk ve kardeşlik, öldükten sonra da devam eden kıymetlerimizden biridir. ''Ahiret kardeşliği'' diye boşuna denilmiyor.
  • Dostluk nedir?
    Ömer Nasuhi Bilmen''in Büyük İslam İlmihali''ni okurken, şu hadis-i şerifle karşılaştım: ''Eski dostluğu devam ettirmek, imandandır.''

    ''Dostlukta kıdem esastır'' nasihati gereğince, hemen üç kadim dostumu aradım ve Peygamber Efendimizin bu mübarek sözünü onlarla paylaştım: Ahmet Murat, İbrahim Paşalı ve Tarık Tufan.

    İnancıma göre, dostluk, bir nasip meselesidir ve insanın dışında gelişir. Şununla dost olayım deyip olamazsınız. Dostluk, Lütfi Bergen''in o güzel ifadesiyle söylersek, yürürken belirginleşen bir şeydir. Bir de hatırlatma: ''Katlandığımız değil, razı olduğumuz insanlar dostlarımızdır.''

    ''Önce refik, sonra tarik'' denilerek, yola çıkacağımız insanları dikkatli ve rikkatli seçmemiz tembihlenir. İlk olarak şunu söyleyelim: ''İnsanı, yol değil, yol arkadaşları yorar.'' Yola çıkacağımız insanları yüzde yüz isabetle seçme şansımız ise maalesef yoktur. Çünkü bu seçimi veya elemeyi, esas itibariyle yapacak olan bizler değilizdir; yoldur, yolculuktur. Yanımızdakinin dostumuz olup olmadığı, yolculuk esnasında ortaya çıkar. Özellikle siyasette ve ticarette, hatta edebiyatta, bu yürüyüşlerin büyük bir kısmı hüsranla sonuçlanır. Tanıdığımızı sandığımız insanları tanıyamamış olmanın üzüntüsü ve şaşkınlığı, bizi, yolculuktan daha fazla yorar. Tam da burada, Mustafa Kutlu''nun şu sorusu önemlidir: ''Kırk yıl birlikte olmuş olsak bile, bir insanı ne kadar tanıyabiliriz?'' (Ezel Erverdi Kitabı, Sayfa 99)

    Hep söylüyoruz, yine söyleyelim: Rakamlar maddiyatı, harfler ise maneviyatı temsil eder. Dolayısıyla, rakamlar (ve hesaplar) üzerinden sahici bir dostluk oluşmaz, sadece ortaklık kurulur. Taraflar, ancak bir harfin (anlamın) ucundan tutarlarsa, dost olabilir veya kalabilirler. Rakam ile harfi toplamaya kalkışırsanız eğer, bu işlem, sizi Nurettin Topçu''nun şu sözüne götürür: ''Menfaat yaşamak, ahlak ise yaşatmak ister. Bir arada barınamazlar.''

    Madem sahici dostluklar harfler ve anlamlar vasıtasıyla kuruluyor, o halde, edebiyatçılar arasındaki bu çekişme de nedir? Böyle sorabilirsiniz.

    Ne kadar ulvi amaçlarla yazarsak yazalım, sonunda, iş gelip benlik meselesine dayanıyor. Edebiyat dünyasında beş-altı senelik birlikteliklerin bile uzun sayılması, bundandır.

    Peki, birçok insanın ''hesap uzmanı''na yahut ''madde bağımlısı''na dönüştüğü bir devirde, çevremizdeki insanların dost olup olmadığını nereden anlayacağız? Galiba, serinlik veriyor mu, vermiyor mu, ona bakmak gerekiyor. Said Yavuz''un da dediği gibi: Yüzler vardır, ruhun susamasını dindirir.

    Yıllar önce, ''dost, her zaman taze olandır'' diye yazmıştım. Bu tazeliği, ancak şöyle izah edebiliriz: ''Eski, hiç eskimeyendir.''

    Kadim bir dostluğun oluşabilmesi için zorluklara, yokluklara ve imtihanlara ihtiyaç vardır. Bütün bunlardan alnının akıyla çıkan münasebete ise ''sınanmış dostluk'' diyoruz. Şöyle anlatalım: Asıl marifet, bahar aylarında veya yaz mevsiminde değil, kışın açabilmektir. Yani iyi gün dostu olmak kolaydır, en mühimi, kötü gün dostu olabilmektir.

    Toparlayalım: Siyasi ikbal ve buna benzer dünyevi şeyler için ''kırk yıllık dostların'' birbirini yok saydığı günlerden geçiyoruz. Hesap yapmaktan iş yapmaya veya dostluk kurmaya vakit bulamayanların sayısı da her geçen gün artıyor. Bazı dost bildiklerimiz ise kırıcı, kıyıcı ve ifşa edici. Oysa dostluk, açmayı değil, kapatmayı gerektirir. Sözgelimi dostunun sırrını herkesten saklamak, ayıplarını örtmek, sözüne müdahale etmemek, iyiliğini istemek, onun hüznüyle mahzun olmak; bütün bunlar, ''dostluğun adapları'' arasındadır. (Marifetname''den) Çünkü dostluk ve kardeşlik, öldükten sonra da devam eden kıymetlerimizden biridir. ''Ahiret kardeşliği'' diye boşuna denilmiyor.

    İbrahimTenekeci
  • Kapitalizm  başarı hikayelerini pek bir sever. "Bulaşıkçılıktan holding sahipliğine" veya "mağaradan rezidansa" türünden örnekleri ortaya koymayı da. Elbette, insanların başarılı olması ve bunun da ibretlik bir vesika olarak değerlendirilmesi anlaşılabilir. Ancak, yüzbinde veya milyonda bir "başarı"ya karşılık, yüzbinlerce veya milyonlarca da "başarısızlık" (burada bahsi geçen "başarı" tanımına göre "başarısızlık") hikayesi vardır. İstisnalara bu kadar hevesli olunacağına bir de çoğunluğun hissiyatlarına tercüme olsalar ya. O zaman kendi zalim sistemleri ifşa olur tabii.

    Mevcut ve hakim ekonomik sistem, parlak başarıları bir ibret vesikası olarak koymuyor insanların önüne. Onları vesile ederek geriye kalan "başarısızlara" bir parmak bal kabilinden "umut tüccarlığına" girişiyor aslında. "Umut fakirin ekmeği" fikrini, kimseyi uyandırmadan sistemi sürdürmek için kullanıyor.

    Burada işlenen düşünce, sistemin galiplerinin bu "başarılı" olanlar olduğudur ve hiç kimse de kendisini "mağluplar" safında görmek istemediğinden, sistem içinde "galipler" safında yer almanın yolunu ararlar. Sistem içinde kalmak önemlidir, çünkü alternatif bir sisteme yönelmeyi engeller. Bir nevi "küçükleri yutan büyük balıklar" anlatılır yani.

    Devamlı işlenen "kazanan" olgusu boşa değildir. Devamlı olarak kazananın hikayesi, yöntemleri, fikirleri dolaşır ortalarda. Halbuki, aynı şeyleri deneyip, aynı yöntemi izleyip, aynı düşüncelere sahip olup da başarısız olan yüzbinler, milyonlar da vardır bir tarafta. Onlar söz konusu edilmezler. Çünkü maksat, umut ticareti ile dikkatleri kaybedenlere değil, devamlı olarak kazanan o çok çok küçük azınlığa çekmektir.

    Güçlünün güçsüzü ezmesi, her daim güçlünün haklı olması, bölüşümün ve paylaşımın devamlı olarak güçlüden yana olması, sırf güçlü olduğu için çok küçük bir azınlığın güçsüz olan büyük çoğunluğa tahakkümü gibi özetlemek mümkün aslında olan biteni. Ancak gel gör ki, sanki çok idealmiş gibi Fukuyama‘nın "Tarihin Sonu" saçmalıklarıyla devamlı kutsanır bu sistem. Büyük balık, küçük balık filan işin karikatürize edilmesi, sevimli hale getirilmesidir sadece.

    Sömürüye ne isim takarsanız takın, hangi başarı hikayesiyle, bilmem hangi strateji, hedef, misyon, vizyonla dikkat dağıtmaya çalışırsanız çalışın, kapitalizm insanlığın başına örülmüş büyük bir beladır. Koskoca bir kıtayı (Afrika) aç, sefil bırakmayı, kendileri dışında dünyanın geri kalanını (Avrupa ve ABD dışındaki dünya) rezil, rüsva etmeyi zerre düşünmeyenlerin, kendi iğrenç menfaatleri için insanları birer paçavraya dönüştürmeyi, sömürmeyi bir hak gibi görmesidir.

    İnsanlığın kurtuluşu, yüzyıllardır bela olmuş bu illetten kurtulmasıyla mümkün olur ancak. Savaşların, iç karışıklıkların, krizlerin sebebidir, bunlardan beslenir ve böyle böyle semirir yoksa. Milyonların başarısızlığı yanında üç beş tane numune kabilinden (kapitalizme göre) "başarı" ile insafsız çarkının döndürüyor ve çarkın arasında ezilip giden de büyük çoğunluk oluyor her zamanki gibi.

    Alıntı.