• Aşağıdaki kısım Platon'un Devlet eserini oluşturan bir kısımdır. Benim çok hoşuma gitti ve bu zamanın bir uyarlaması olarak gördüm. Okuyup benimle fikrinizi paylaşırsanız sevinirim. İçerik siyasi değil sadece Platon'un muazzam öngörüsüyle alakalıdır. Kendisine her ne kadarda aristokrat dense de ben bunu bir hakaret olarak algılıyor, aydın kişi değilde çağ üstü meziyetleri olan ileri görüşlü kişilik olarak değiştirmek istiyorum.

    Diyalog sekizinci kitabın son bölümüne aittir.

    - Halkın başına geçen adam, çokluğun kendine kul köle olduğunu görünce yurttaşlarının kanına girmeden edemez. Onun gibilerin hoşlandığı lekeleme yolunu tutar, onu bunu saçlandırıp mahkemelere sürükler, vicdanını kirletip, canlarına kıyar, ağzını, dilini hısım akrabalarının kanıyla boyar; kimini sürer, kimini öldürtür; bu arada halka borçların bağışlanacağı, toprakların yeniden dağıtılacağı umudunu verir. Böyle bir adamın kaderi bellidir artık. Ya düşmanlarının eliyle ölecek, ya da bir zorba kurt olacaktır.

    - İster istemez.

    - Kiminle cenkleşir bu adam? Tabii mal, mülk sahipleriyle.

    - Öyle ya.

    - Devletten kovulur da, düşmanlarını alt edip yeniden başa gelirse, o zaman tam bir zorba olur bu adam.

    - Elbette.

    - Düşmanları onu devirmeye, ya da halkla arasını b açıp öldürtmeye çalışırlar. Hiçbirini başaramayınca kendileri onu gizlice öldürme çarelerini ararlar.

    - Başına gelecek budur sonunda.

    - İş buna varınca, zorba bilinen çareye başvurur: Canını koruyacak bekçiler ister halktan. Halkın koruyucusu yaşamalı ki, halka hizmet edebilsin, değil mi ya?

    - Evet.

    - Halk da tabii verir ona bu bekçileri; çünkü bütün korkusu koruyucusunu kaybetmektir. O durdukça kendini güvenlikte sanır.

    - Doğru.

    - Zengin olan, zengin olduğu için de halkın düşmanı sayılmaktan korkan adam, bu durumu görünce ne yapar dersin, dostum? Karun’un baktırdığı faldan çıkanı yapmaz mı?
    Çakıllı Hermos boyunca kaçar durmadan
    Kimsenin korkak demesine aldırmadan.

    - Kaçmadı mı, zor kaçar bir daha!

    - Kaçarken de yakalandı mı, öldü demektir.

    - Ona ne şüphe.

    - Halkın koruyucusuna gelince, Homeros’un sözü onun için söylenmez herhalde: “Devrildi koca bedeni, serildi boylu boyunca”. Tersine, o devirir düşmanlarını, biner devlet arabasına. Ondan sonra koruyucunun astığı astık, kestiği kestiktir.

    - Olacağı budur.

    - Böyle bir adamın türediği yerde, devletin ve insanların hali nice olur, şimdi onu araştıralım.

    - Araştıralım.

    - İlk günler zorba, dört bir yana selamlar, gülümsemeler dağıtır, zorbanın tam tersi gibi gösterir kendini; yakınlarına ve halka bol bol umutlar verir, borçluları avutur, herkese, hele kendi adamlarına topraklar dağıtır, dünyanın en cömert, en tatlı adamı gibi görünür, değil mi?

    - Öyledir.

    - ilkin dış düşmanlarıyla uğraşır, kimiyle anlaşır, kimini yener, ama onlardan korkusu kalmayınca, yeni savaşlar çıkarır ortaya, halkı hep buyruğu altında tutmak için.

    - Doğru.

    - Hem de vergilerle fakirleşen yurttaşlar işten başkaldırmasın, kendine karşı ayaklanmasınlar diye.

    - O da doğru.

    - Ona boyun eğmeyecek dik kafalı insanlar görürse, haklarından gelmek için gene savaşa başvurur, düşmana salar onları. Bütün bunlardan ötürü bir zorba, her zaman savaş kundakçısı olmak yolundadır.

    - Öyledir.

    - Ama böyle davranmakla yurttaşların gözünden de b düşmeye başlar.

    - Çaresiz.

    - Zorbanın yükselmesine yardım etmiş hatırı sayılır kimseler arasından sözlerini esirgemeyenler çıkar, en yiğitleri kendi aralarında, hatta zorbanın yüzüne karşı durumun kötülüğünü söylerler.

    - Böyleleri çıkabilir.

    - Başta kalmak isterse zorbanın bütün bu adamları temizlemesi gerekir. Dostları arasında olsun, düşmanlar arasında olsun bir tek değerli insan bırakmaz.

    - Tabii.

    - Gözünü dört açıp kimlerde yürek, üstünlük, akıl, kudret olduğunu bir bakışta görmek zorundadır, istesin istemesin, bunlarla uğraşmadan, ayaklarını kaydırmadan rahat edemez. Sonunda devleti temizler hepsinden.

    - Güzel temizlik doğrusu.

    - Evet, hekimlerin başvurduğu temizlemenin tam tersi. Onlar bedende kötü ne varsa atıp, yalnız iyiyi bırakırlar, zorbaysa iyileri atıp kötüleri bırakın.

    - Devleti elinde tutabilmek için başka çaresi yoktur.

    - Yapabileceği iki şey birbirinden beterdir: Ya yaşamaktan vazgeçecek, ya çoğu kendini sevmeyen aşağılık insanlar arasında yaşayacak.

    - İkisinden biri, doğru.

    - Yurttaşlarını ne kadar kızdırırsa, bekçilerini de o ölçüde çoğaltmak, onlara güvenmek zorunda kalmayacak mı?

    - Kalacak elbet.

    - Bu güvenilir bekçiler kimler olacak? Nereden getirecek onları?
    - Getirmesine lüzum yok, parayı verdi mi sürüyle gelirler, hem de koşa koşa.

    - Al sana bir sürü yabanarısı daha! Hem de dışarıdan, dört bir yandan gelen yabanarıları.

    - Ben de bunu demek istedim.

    - Ya kendi memleketinde neye başvurur?

    - Neye?

    - Köleleri, efendilerin elinden alıp, azat ettirip bekçilerin arasına katmaz mı?

    - Katmaz olur mu? Hem de en sadık bekçileri onlar olur.

    - Zorbayı soktuğun hale diyecek yok doğrusu. Kendi adamlarını yok ettikten sonra, dost diye, güvenilir adam diye, çevresine ne biçim insanlar topluyor.

    - Başka kimseyi toplayamaz ki.

    - Yaptıklarını alkışlayan bu ahbapları olacak, düşüp kalkacağı insanlar da yeni yeni yurttaşlar. Dürüst yurttaşlara gelince, onlar iğrenip kaçacaklar ondan.

    - Kaçmayıp da ne yapsınlar?

    - Tragedyaya, hele bu sanatın büyük ustası Euripides’e boşuna dememişler: Zorbalığa bilgelik okulu, diye.

    - Niçin?

    - Şu derin sözü o söylemiş de onun için: “Zorbalar akıllı kişilerle düşe kalka akıllı olurlar”. Akıllı dediği zorbanın çevresindeki bu adamlar olacak herhalde.

    - Zorbalığı da över ayrıca, “insanları Tanrılara eşit b eder zorbalık!” der, daha ne övgüler ne övgüler... Hem onda, hem başka şairlerde.

    - Zorbaları böylesine öven tragedya şairlerini biz ve bizimkine benzer bir düzen kuranlar, devletimize sokmazsak, bu şairler bizi hoş görecek kadar akıllılık ederler sanırım.

    - Ederler derim ben de, hiç değilse aklı başında olanlar.

    - Aman öteki devletlerde görüyoruz ne yaptıklarını. Bunca kalabalığı topluyorlar bir araya, en güzel, en kudretli, en inandırıcı insan seslerini de kirayla tutup devletleri zorbalığa, demokrasiye doğru sürüklüyorlar.

    - Doğru

    - Üstelik paralar, ünler de kazanıyorlar. Onları tutanlar tabii en başta zorbalar, sonra demokrasiler. Ama daha üstün devletlere yükseldikçe parlayamaz, bağıramaz, ilerleyemez oluyorlar.

    - Çok doğru.

    - Neyse, konumuzun dışına çıktık bununla. Şimdi zorbanın yanına dönelim de, bakalım bu güzel, bu kalabalık, alaca bulaca ve durmadan değişen bekçi alayıyla ne yapıyor?

    - Devletin kutsal hazineleri varsa, parayı oradan alacak tabu. Sattığı kutsal eşya, masraflarım karşıladıkça halka yüklediği vergilen kısabilir.

    - Satacak şey kalmayınca ne yapsın?

    - Sofrasını, dostlarını, gözdelerini beslemek için babasına başvuracak tabii.

    - Anlıyorum, halka demek istiyorsun. Madem zorbanın doğmasına sebep olan odur, adamlarıyla birlikte besleyecek oğlunu.

    - Beslemek zorunda kalacak.

    - Öyle mi dersin? Ya halk kızar da koskoca delikanlının baba sırtından geçinmesini doğru bulmazsa? Derse ki oğluna: Asıl sana düşer babana bakmak. Ben seni, büyüdüğün zaman beni uşaklarının uşağı yapasın, yerli yabancı bir sürü kölenle birlikte kendini bana besletesin diye mi çıkarıp koydum ortaya? Ben yalnız zenginleri, kibar denen kişileri başımdan atman için getirdim seni başa. Şimdi topla adamlarını ve çekil devletten Bir baba isterse oğlunu, belalı misafirleriyle birlikte evinden kovabilir, değil mi?

    - İşte o zaman halk, okşaya okşaya büyüttüğü bu evladın ne büyük bir baş belası olduğunu anlar. Kovmak istediği kimselerin kendinden kuvvetli olduğunu da görür

    - Ne demek istiyorsun ' Zorba babasına karşı, mı gelecek? Keyfini kaçırdı diye el mı kaldıracak babasına?

    - Sopasını elinden alınca tabii

    - Desene, zorba kan kusturacak anasına babasına? İşte şimdi herkesin zorbalık dediği düzene geldik. Halk yağmurdan kaçarken doluya tutulmuş, özgürlüğe kavuşmak isterken eli sopalı kölelerin kulluğuna düşmüş oldu Aşırı ve düzensiz özgürlük ona köleliğin en ağırını, en acısını, efendilerin en belalısını getirecekmiş meğer!

    - Evet, olacağı budur.

    - Peki öyleyse, demokrasinin ne olduğunu ve ondan zorbalığa nasıl geçildiğini yeterince anlattık dersek, fazla övünmüş mü oluruz dersin?

    - Bu kadar yeter derim.
  • Artık bir son verin. Kadınlarımız neden halen mağdur bırakılıyor? Artık sessiz kalmayın hiç bir şeyi göz ardı etmeyin. Ne kadar ses o kadar hak..

    Bu konu beni derinden yaralıyor, her kadını yaraladığı gibi, o kadar sessiz kalan ve sesini çıkartamayan mağdur ve savunmasız kadınlarımız var ki; bunun sayısı gittikçe artmakta ve çoğalmakta.

    -Evinde kocasından şiddet gören kadın..

    -Üvey babasından ve öz babasından tecavüze uğrayan kızlarımız..

    -Kocası tarafından arkadaşına peşkeş çekilen kadınlarımız vb.

    Her saniye durmaksızın, şuan şu saatte bile nicelerimiz sessiz bir şekilde bunun acısını çekmekte, nereye kadar susup oturabiliriz ve daha ne kadar korkup kaçabiliriz kendimizden.

    Bu beden bizim değil mi? Söyleyin, daha ne kadar istemeden zorla tecavüze, tacize, şiddete karşı koymaya çalışmadan iliklerimizdeki kanı tüketmelerine göz yumabiliriz.

    Tecavüz yaşandığı zamanda kalmaz, mağdurun bütün ömrü boyunca yaşayacağı büyük bir yıkım yaratır. Tecavüz kurbanda travmaya sebep olur. Bu travmanın süresi sessizliğe dönerek, sene ve ay şeklinde travma yaşamasına içine gömülmesine neden olur. Daha uzun sürede ise depresif etkiler, kendine zarar verme eğilimi, madde bağımlılığı, agresif davranışlar, algılama bozuklukları,kişilik bozuklukları, insanlara güvensizlik, ürkeklik, cinsel bozukluklar ve strese bağlı fiziksel rahatsızlıklar yaşar. Unutmuş gibi yapmak, susmak ya da kaçmak tecavüzün bütün bu etkilerini yok etmez. Dahası derinleştirir. Ömür boyu etkisi yaşanacak bu büyük incitilmişlik ile yaşamak ancak yaraların daha da derinleşmesine sebep olur. Hiç kimse tecavüze uğramayı istemez ve hiç kimse tecavüze uğramayı hak etmez. Sende, bende.

    Hadi gelin el ele verelim; korkmayalım, kaçmayalım sessiz kalmayalım tam tersine üstüne gidip yok edelim bütün bu iğrençlikleri,kimse hak etmiyor.. Ne sen, ne ben, ne de onlar. Bizler hak etmiyoruz.. Kadınlarımız!

    (Bu yazıyı seneler önce yazmıştım, şimdi bu son olayın iğrençliği yüzünden ses olmak istedim, minicik bedenlerinde derin izler yaşayan çocuklarımız için!)

    Ebru Daşdöğen
  • "turgut, kızlardan birine yaklaştı. ne kızı? anasının kızı. bir sokak fotoğrafçısının çektiği resim gibi soluktu bu kız. balmumu kaplı bir ten, düz göğüsler. meslekte pek makbul sayılmamalı. ufak tefek bir şey. acaba selim, metin’i beklerken böyle birinin yanına mı oturdu? ürkütücü bir yanı yok. oturmuş olsaydı. çıplak ayaklarına plastik terlikler giymiş. deri olmaz tabii: her şey sahte olmalı. selim bir kitapta okumuştu sanıyorum: yazın güneşte yanamazlarmış: müşteriyle çıplak yatarlarken, memeleri ve karınları ayrı renk görünmesin diye. ne kadar tartışmıştık, meslek midir değil midir, diye. kızın kolunu tuttu. fare gözleriyle baktı kız: ürkek, hem de küstah. çekingen mi? hayır, cahil. insanlığa cahil. daha biçimsiz, daha uydurma kadınlarla düşüp kalkarlardı arkadaşları üniversitede. bir kadını elde etmenin gururundan olacak. biçimli, küçük bir burnu var. kaşlarını da almamış. gözlerden ve burundan anlayamazsın bunları zaten. ağız ele verir bunları, bir de eller. bütün çirkinlikler, bütün vahşet, insanı donduran bütün sahtelik ağzın kıvrımlarında barınır. peki, gözler ne ifade eder?erkeklerin beklediklerinin tersini... bir insan tarafları olmalı. küçük burjuva kadınlara özenirler muhakkak. onlar gibi, “hürmete şayan” olmak isterler. yoksa, sol ellerinin yüzük parmağına neden alyans taksınlar? fakat bazı erkekler, özellikle şoförler, hemen anlarlar kimliklerini bunların. onlar istedikleri kadar hanımefendi tavırlarıyla kırıtsınlar, arkalarından sıfatlarını yapıştırıverirler. amansız dünya. konuşmadıkları zaman da, selim gibi erkekler, onlar için birtakım hayaller kurabilirler. bu çelimsiz kızın elleri ne kadar büyük ve kaba. geldiği sınıfın işaretini taşıyor. neyse, yüzük takmamış. henüz, aşağılık duygusuna kapılmayacak kadar genç. milyonlarca erkek için ne büyük bir nimet. on binlercesi için de değil. kazanılması kolay bir zafer. kaç kere geldim böyle yerlere? bir iki kere. diz kapakları da zavallıdır. onu memnun etmek kolay olmadı. fakat erkekler de ne kadar kaba ve anlayışsızdır. kadınlar da öyledir. erkekler de öyledir. kadınlar da öyledir. sonu yok bu gidişin. kız, turgut’un yüzüne baktı, gülümsedi. onlardan farkımızı anlamazlar ki. onlar diye bir şeyi nereden bilsinler? hükümetçe bizim gibilere nişan verilmeli. bana verilmeli. metin’e verilmemeli. burhan’a verilmemeli. neden mi? bilmiyorum. bakışlarını beğenmedim. sınıfta, selim’le birlikte, en cana yakın öğrenci seçtiğimiz osman bile sonradan yapmadığını bırakmadı. pişman etti bizi. gerçi yaptıkları kadın konusuyla ilgili değildi. kadınlardan korkardı. kadınlar da taktığımız bu nişanlara göre davranmalı bizlere. “nereden bilsin senin sen olduğunu” özürü ortadan kalkmalı."
  • 108 syf.
    ·3 günde·Puan vermedi
    Etkileyici olmak nedir?

    Peki etkilenmek?

    Güven kaybetmenin hayatımızda neden olduğu sonuçlar nedir?

    Bizi insanlara çeken yönler bizde olan şeylerin başkasında olmasının verdiği hoşnutluk mudur, yoksa olmayan şeylerin bir parçasını başkasından hayatımıza katmanın verdiği huzur mu?

    Bir karakter düşünün kimsenin gölgesi olmadan mevsim koşulları ile hayatına yön veren. Gittiği her yerde insanları ilk dakikadan itibaren etkileyen, onların hayatlarının bir parçası olmak için ekstra çabası olmayan, özlemini duyduğumuz dingin kişiliğin sahibini düşünün. Knulp öyle biri. Gelecek planları kurmayan, yarının endişesinden arınmış, yollarda edindiği dostluklarla hayatına anlam katan biri. Bazen bir silik hayatın penceresinden bir ezgi ile konuk olmayı başaran. Görünüşünde iticilik, korku barındırmayan ütopyanın insanı ütopyalar kuran insanın hikayesi.

    Peki bu insanlar, hayatlarını insanlara adayan, kötülük düşünmeyen bu insanlar neden kendinden geçip başkaları için yaşarlar? Bir aitlik kavramları neden yoktur?

    Bu konu hakkında kahramanımız Knulp'un ağzından iki alıntı ile aralarsak...

    "...eskiden olsa en ufak bir değişiklikle ilgilenmeden yapamazdı, ama bu kez eski günlere ilişkin şeyler dışında ne bir şey görmek, ne de bir şey bilmek istiyordu."

    "...nasıl söylesem... bak, o günden sonra kimi dostlar, tanıdıklar, arkadaşlar edindim, ayrıca kimi aşklar yaşadım, ama bir daha kimsenin verdiği söze asla bel bağlamadım, ben de verdiğim bir söze kendimi bağlı hissetmedim."

    Knulp'un hikayesine ortak olmaya bir arkadaşının onu tüm sıcaklığı ile evinde ağırlamanın verdiği mutluluğuyla başlar. Üç hikayeden oluşur. Giriş, gelişme, sonuç olarak algılasakta hepimizin hikayesi başlangıçtan başlamaz. Olgunlaşmanın verdiği dinginlikle neden bu noktadayım dersiniz işte o zaman geşilme bölümünden giriş bölümünün sonuşlarını konuşmaya başlarsınız.

    Ergenlik çağı, olgunlaşmanın ilk virajıdır. Değişime verdiğimiz tepkilerin sonuçlarını tüm bir hayatta hissettiğimiz can alıcı zamanlardır. Knulp içinde öyle oldu başlangıç aslında baştan değil artık tükenmeye başlarken onun kapısını çaldı. Knulp gelişmenin ve ilk aşkın hayatında güven zedelenmesini oluşturduğu olayların mimarı olacak olaylar yaşar. Okulu bırakması onun için her zaman acaba okusaydım ne olurdu düşüncelerine de getirir. Bir insanın ömründe yaşayacağı belli başlı hatalarını yaşamış ve hayatında kötü olmayı değil iyi olmayı seçmiş biridir Knulp.

    Hermann Hersse'ye göre, Knulp gibi insanların "kimseye yararı olmasa da, yararı dokunan kimilerine oranla çok daha az zararı dokunur. akanulp gibi yetenekli ve hayat dolu insanlar, yaşadıkları çevrede kendilerine yer bulamıyorsa, bunda onlar kadar çevreleri de suçludur."

    Knulp, Hesse'nin otobiyografisinin bir yansımasıdır. Knulp'un uzun yürüyüşleri ve doğa ile başbaşa kalmaktan hoşlanması kendi özellikleridir. Hayata bakışını yansıtır. Kendinden katar karaktere bazende kendinde olmasını istediklerini katar.

    Yolunuz bir kitapçıda illaki rastlaşır mutlaka konuk olun onun hayatına. Size de bir pencerenin kenarında bir ezgi okuyacak ve siz onun bu iyiğine, karşılıksız duruşuna hayranlık duyup özlemini duyduğunuz o duyguyu sizde ona göstereceksiniz. İyiliğin bulaşıcı yönünü hissedeceksiniz.

    Keyifli okumalar!
  • Geçen yıl bu zamanlar , onlar apartman boşluklarındaki o büyük vahşeti yaşarken muhtemelen buralar yine böyle cıvıl cıvıl, böyle neşeliydi. Ve daha dünyanın birçok yeri acılar içinde kıvranırken; birçok yee tıpkı Bodrum gibi o kahrı bilmeden yaşayıp gidiyordu. Buna bir türlü akıl erdiremiyordu. Bu işte bir yanlışlık olmalıydı, her şey bu kadar basit olamazdı. Tamam, ateş düştüğü yeri yakardı ama hayat olduğu gibi devam etmemeliydi. Uzayın boşluğuna savrulup yok olmuyordu acılar. Nereye gidiyordu peki bunca acı, bunca yaşanmışlık neyi değiştiriyordu? Biz insansak bunlar kimdi? Bunlar insansa biz kimdik? Hepimiz insansak... Hayır, hepimiz birden insan olamazdık, insan türü dışında yeni bir tür oluşuyordu muhakkak. İnsan türünü küçümseyen, hor gören yeni bir bir canlı vardı artık, kendini yarı tanrı gibi gören bir tür belki de. Konforlu küçük saraylarını "ötekilerin " üzerine inşa eden uyduruk, sahte tanrılar. Yarı tanrı olmakla ezilen olmak dışında bir seçenek yok muydu artık?
  • "Zengin olmak marifet değil," derdi Momo'ya. "Her isteyen zengin olabilir. Birazcık zenginlik için hayatlarını ve ruhlarını satanların haline bir baksana ne hale gelmişler! Yok. Ben onlar gibi olmak istemem. Varsın bazen cebimde kahve param olmasın. Ama yeter ki hep aynı Gigi kalayım!"
  • Her gün birlikte olmak gereksinimi duymaksızın, her zaman aynı insanları görürsek onları yaşamımızın bir parçası saymaya başlarız. Yaşamımızın bir parçası saydıkça da onlar bizim yaşamımızı değiştirmeye kalkışırlar. Bizi görmek istedikleri gibi değilsek hoşnut olmazlar,canları sıkılır.Çünkü,efendim,herkes bizim nasıl yaşamamız gerektiğini elifi elifine bildiğine inanır.