• Hz. HASAN

    Hz.İmâm Hasan, Hz.Ali ile Hz.Fâtıma’tüz Zehra’nın evliliklerinden dünyaya gelen ilk oğullarıdır. Hz.Muhammed’in sevgili torunu olan Hz.İmâm Hasan, Hicret’in 3.yılı Ramazan ayının 15. gününde Medine-i Münevvere’de dünyaya gelmişlerdir.

    Hz.İmâm Hasan’ın, 5 kız 11 erkek olmak üzere, 16 evlâtları olmuştur. Hz.İmâm Hasan’ın künyeleri; “Ebû Muhammed”, lâkapları “Müctebâ”, “Zeki”, “Sıbt”tır; en meşhur lâkapları ise “Seçilmiş” anlamına gelen “Müctebâ”dır.

    Hz.Muhammed, sevgili torunları Hz.İmâm Hasan ve Hz.İmâm Hüseyin’i pek çok severler ve onlar hakkında; “Hasan ve Hüseyin cennet gençlerinin efendileridir, ulularıdır”, “Onlar dünyada benim iki demet çiçeğimdir” der ve onlara; “Oğullarım” diye hitab ederlerdi.

    Hz.Peygamber; Hz.İmâm Hasan ve Hz.İmâm Hüseyin hakkında;
    “Allah’ım” buyurmuşlar; “Ben bu ikisini severim, sen de bunları ve bunları sevenleri sev; bunlar benim ve kızımın oğullarıdır.”

    Yine bir hadîs-i şeriflerinde de şöyle buyurmuşlardı:
    “Onları seven beni sever, beni seven ise Allah’ı sever; Allah’ı seveni Allah cennete koyar; onlara buğzeden bana buğzeder; bana buğzeden Allah’a buğzeder; kendisine buğzedeni ise Allah cehenneme atar.”

    Hz.İmâm Hasan, göğüslerinden başlarına dek, Hz.Resûl-ü Ekrem’e benzerlerdi. Bilhassa yüzleri Cenâb-ı Peygamber’e çok benzerdi. Hz.İmâm Hasan, ahlâk bakımından insanlara bir örnekti ve cömertliği de çok fazlaydı. Hz.Muhammed’in bir hadîslerinde, Hz.İmâm Hasan hakkında:

    “Bu benim oğlum seyyid’dir. Allah, onun vasıtasıyla Müslümanlardan iki büyük bölüğün arasını uzlaştıracaktır” buyurdukları da zikredilmektedir.

    Hz.Ali, Hak’ka kavuştuktan sonra Hz.İmâm Hasan, kendilerini gasledip kefenlemişler, namazını kılmışlar, aynı gece sabaha karşı şimdiki türbelerinin bulunduğu yere, Necef (Irak) şehrine yerleştirmişlerdir.

    Hz.İmâm Hasan, babaları Hz.Ali’yi türbelerine yerleştirdikten sonra zengin, fakir bütün halkı topladı. Taziye şartları yerine getirildikten sonra, Ramazan ayının 21.günü Kûfe mescidinde halka buyurdu ki;

    “Bu gece, öyle bir zât vefât etti ki; Resûlullah’tan başka, ne evvel gelenler içinde onun derecesini aşan vardır; ne sonra gelecekler arasında bulunur. O, Resûlullah’ın mâhiyyetinde savaşır, canıyla onu korurdu. Cebrâil sağında giderdi onun, Mikâîl solunda. Allah’ın izniyle, gittiği yeri fethetmeden dönmezdi. Meryemoğlu Îsâ’nın göğe ağdığı, Mûsâ’nın vasîsî Yûşâ’ın vefât ettiği, Muhammed’e Kur’ân’ın indiği gece vefât etti. Altın ve gümüş olarak ancak yediyüz dirhem bıraktı.”

    Söz buraya gelince Hz.İmâm Hasan dayanamayıp ağlamaya başladı; halk da ona uydu. Sonra buyurdu ki;
    “Ey insanlar, beni bilen bilir, bilmeyen bilsin ki benim Ali’nin oğlu Hasan. Benim insanlara müjde verenin, benim insanları korkutanın, benim Muhammed’in oğlu. Benim Allah izniyle insanları Allah’a çağıranın oğlu. Benim o «Ehl-i Beyt»ten ki; Allah, her türlü kötülüğü giderdi onlardan; tertemiz etti onları. Benim o «Ehl-i Beyt»ten ki; Cebrâil, evimize inerdi bizim; evimizden ağardı göğe. Benim o «Ehl-i Beyt»ten ki; onları sevmeyi her Müslümana farzetmiş ve Allah buyurmuştur ki; «De ki; Risâletimin (Peygamberliğimin) tebliği hususunda, akrabamı (Ehl-i Beyt’imi) sevmenizden başka hiçbir ücret istemiyorum. Her kim iyilik kazanmışsa onun mükâfatını arttırırız..»” (Şûrâ 23.âyet) âyeti kerimesini okuduktan sonra; “Yapılan güzel ve iyi iş, bizi «Ehl-i Beyt’i» sevmektir.”

    Hz.İmâm Hasan vaazdan sonra buyurdular ki;
    “Peygamberlik tahtının sultanlık vârisi, velilik mülkü hakiminin yerine geçen benim ki, atam sizi dinine davet etti. Babam da size hidâyet saadetini eriştirdi. Bende şimdi sizi onların yoluna davet etmekteyim. Ve gerçek biliniz ki; bana uymak onlara uymaktır, bana karşı koymak onlara karşı koymaktır.”

    Söz buraya gelince Abbas oğlu Abdullah ayağa kalktı:
    “Ey insanlar” dedi; “Bu şehzade, Allah’ın Resûlü’nün oğludur. Bizden, imâmetine râzı olduğunuzun sözünü ve bey’atı kabul ettiğinizin gösterilmesini istiyor. Ne dersiniz?”

    Orada bulunanların hepsi bağrıştılar:
    “Canla, başla kabul ediyoruz” dediler ve Hz.İmâm Hasan’a bey’at ettiler.

    Hz.İmâm Hasan’a, kısa zamanda otuz bin mücahit bey’at etti. Bunları duyan Şam Hâkimi Muâviye, sarsıldı. Altmışbin kişilik bir askerle Irak’ı zaptetmek için yürüdü. Hz.İmâm Hasan’da kırk bin mücahidi ile onu karşılamak üzere Kûfe şehrinden dışarı çıktı. Hz.İmâm Hasan, çok vakitte şöyle düşünürdü:
    “Ben kendi isteğimle düşmanlığı ortaya koymam. Ve kimse ile dünya saltanatı için kavga etmem.”

    Şam’da Vâli olarak bulunan Muâviye ise Basra ve Kûfe’ye birer adam göndermiş, halkı Hz.İmâm Hasan’ın aleyhinde kışkırtmaya başlamıştı. Sonra bu adamlar tutulup öldürüldüler.

    Hz.İmâm Hasan’ın ordusunda, kendilerine ve “Ehl-i Beyt’e” candan bağlı olanlar pek azdı. Bu topluluğun içerisinde olanlardan; kimisi dünyalık elde etmek için uğraşmadaydı; kimisi şüphe içindeydi, kime kul olacağını bilemiyordu; kimisi yel ne yandan eserse, öte yana eğiliyordu; kimisi de Hâricîlerin inançlarına kapılmıştı. Çünkü; İslâm’ın düştüğü ayrılık, aykırılık, görüşlerin birbirine zıt oluşu, vahdetin kalmayışı, paranın ve servetin hâkimiyeti îman kudretini zayıflatmıştı.

    Muâviye ise bu ortamda; Hz.İmâm Hasan’ın taraftarları arasına nifâk sokmak için bir an bile boş durmuyor ve devamlı adamlar göndererek; bu ayrılığı, bu aykırılığı; re’yle, kıyasla daha da derinleştiriyor, daha da genişletiyor ve daha da körüklüyordu. Muâviye’nin gönderdiği bu adamlar; vaatle, parayla, tehditle adam avlıyorlar ve belli başlı kişileri Hz.İmâm Hasan’dan ayırmaya çalışıyorlardı.

    Bu yaşanılan olaylardan sonra Hz.İmâm Hasan:
    “Ey Iraklılar! Bize yaptıklarınızdan dolayı Allah’tan korkun; biz, sizin hem emiriniziz, hem konuğunuz. Hakkımızda, Allah’ın «Ey “Ehl-i Beyt”, Allah sizden günahı, her türlü fenalıkları ve kötülükleri giderip sizi kemâl üzre tertemiz tathir etmek ve pâk kılmak murad eder.» (Ahzâb 33.âyet) âyet-i kerîmesinde buyurduğu; «Ehl-i Beyt» biziz.” dediğinde mescidde ağlamadık kimse kalmamıştı; fakat ne çâre ki gözyaşı, düşmanı ne mağlup ediyor, ne de yok ediyordu.

    Şam Vâlisi Muâviye, bu ortamda Hz.İmâm Hasan’a uzlaşma teklifinde bulunmuştu. Hz.İmâm Hasan’da bunun üzerine adamlarına şöyle hitâb etmişlerdi:

    “Biz Şamlılarla, bir şüphe üzerine savaşmadığımız gibi, savaştığımızdan dolayı da bir nedâmet duymamaktayız. Onlarla, esenlikle, sabırla savaştık. Ama şimdi esenlik, düşmanlığa dönüştü; sabır ise telâşa, kargaşaya. Siz Sıffıyn’e giderken dîniniz, dünyanızın önündeydi; (Dîninize uymuştunuz, dünyanızı ardınıza atmıştınız.) bugün ise öyle bir hâldesiniz ki; dünyanız, dîninizin önünde. Duyun, bilin ki; size karşı biz, evvelce nasılsak yine öyleyiz; ama siz, bize karşı eskisi gibi değilsiniz. Duyun, bilin ki; siz, öldürülenlerden iki bölüğün ortasındasınız; Sıffiyn’de öldürülenlere ağlıyorsunuz. Nehrevan’da öldürülenlerin öclerini almak istiyorsunuz. Kalan yenilgiye uğramış, yapa-yalnız, hor-hakir; ağlayan, öc alma sevdasında. Muâviye, bizi öyle bir işe çağırıyor ki; onda ne bir yücelme var, ne bir adâlet. Ölümü göze alıyorsanız, teklifini reddedelim; yaşamayı istiyorsanız, kâbul edelim; hangisine râzıysanız bildirin.”

    Hz.İmâm Hasan’ın bu hitâbesinden sonra, karşısındaki topluluk her yandan bağrışarak; “yaşamayı, uzlaşmayı” istediklerini bildirdiler. Hz.İmâm Hasan, bunun üzerine; “Vallâhi” buyurmuşlardı; “Ben bu işi, Muâviye’ye teslim etmezdim; fakat yardımcı bulamadım. Yardımcı bulsaydım, gecemde de onunla savaşırdım, gündüzümde de; sonunda ise Allah, benimle onun arasında hükmederdi.”

    Yaşanılan bu olaylardan sonra Hz.İmâm Hasan, Kûfe halkından vefâ görmeyerek; “Barış, her şeyden hayırlıdır” diyerek, Şam Vâlisi Muâviye tarafından, kendisine teklif edilen uzlaşma şartlarını kabul etmiş ve Muâviye ile bazı şartlarla antlaşma yapmak zorunda kalmıştı.

    Hz.İmâm Hasan ile Şam Vâlisi Muâviye arasında Hicretin 41.yılında yapılan antlaşma şartları şunlardı:

    1. Halkın; Allah’ın kitabına, Resûl’ünün sünnetine uygun olarak idare edilmesi.
    2. Hz.Ali Şîa’sından olanlara, hiçbir sûretle kötülükte bulunulmaması.
    3. Hz.Ali’ye kötü söz söylenmemesi.
    4. Hak sâhiplerine, Cemel ve Sıffiyn savaşlarında şehit olanların evlâtlarına, haraç mallarından pay verilmesi.
    5. Muâviye’nin, kendisinden sonra, yerine birisini halîfe yapmaması.

    Muâviye, uzlaşma yazılıp taraflar ve tanıklar imzaladıktan sonra Nuhayle’ye gitti; orada okuduğu hutbede;

    “Ben” dedi, “Hasan ile bazı şartlara uyacağımı vaad ederek uzlaştım; ama o şartların hepsi de ayağımın altında; onların hiçbirini yerine getirmeyeceğim” dedi. Ve dediğini de yaptı. Muâviye uzlaşma şartlarının hiçbirisine riâyet etmedi. Daha Kûfe’deyken okuduğu hûtbede; “Yapı yapıldıktan sonra iskele nasıl yıkılırsa, bende barış şartlarını yıktım” dedi.

    Muâviye, mescidlerde bile Hz.Ali’ye kötü sözler söyletti. Hatta Medine’de, Mescid-i Nebevî’de (Hz.Peygamber’in mescidinde), ashâbın itirazlarına ve mü’minler anası Ümmü Seleme’nin bizzât meclise gelip; Muâviye’nin yüzüne karşı; “Hz.Ali’ye sövenin, Hz.Resûl-ü Ekrem’e sövmüş olacağına, Hz.Resûl-ü Ekrem’e sövenin ise, Allah’a sövmüş bulunacağına” dâir hadîs-i şerifi söylemelerine rağmen, inadında ısrâr etti. Bu kötü âdet de, Emevilerin hüküm sürmüş olduğu 80 yıl boyunca devam etmiş ve Emevilerden Ömer bin Abdül’aziz’in hükümdarlığında son bulmuştur.

    Hz.İmâm Hasan, Muâviye ile barış yaptıktan sonra “Ehl-i Beyt’i” ile Medine’ye geri döndüğü zaman, düşmanlık yapanlar fitnenin tahrik edileceği zannına düşerek, Hz.İmâm’ın ortadan kaldırılması için bazı fesâdçıları kışkırttılar ve Hz.İmâm’ın Basra’da olan yakınlarından otuz sekiz mü’mini, bir bahane ile öldürtüp türlü suçlar işlediler.

    Sonunda Muâviye, Mervan aracılığı ile Hz.İmâm Hasan’ın zevcesi olan Câde’ye bir haber göndererek, Hz.İmâm’ı zehirleyip şehit ettiği takdirde, kendisini oğlu Yezîd’e alacağını ve bin dirhem para vereceğini vaat etti.

    Vefâsız Câde; bu sözler üzerine Hz.İmâm Hasan’a kastetmek için, Mervan tarafından gönderilen zehirli balı karıştırarak, o gün Hz.İmâm’a sundu. Hz.İmâm o zehirli balı yedikten sonra rahatsızlandı ve Hz.Resûlullah’ın türbesine gidip duâ ederek şifâ buldu. Câde, sonra yine bir fırsatını bulup Hz.İmâm’a, bu defa da zehirli hurmalar sundu. Hz.İmâm Hasan, hiçbir şey düşünmeyip zehirli hurmalardan yemiş ve yine mizâcı bozulmuştu.

    Bunun üzerine Hz.İmâm Hasan, Câde’ye sordu:
    “Ey Câde, bu hurmayla halim değişti. Sebebi ne acaba?”

    Câde, türlü özürler dileyerek Hz.İmâm’ın şüphesini giderdi. Hz.İmâm Hasan, dertlilere şifâhane olan Hz.Resûlullah’ın türbesine giderek tekrar şifâ buldu. Câde, en sonunda yine bir fırsatını bularak, Sefer ayının 28. Cuma gecesi Hz.İmâm Hasan’ın kaldığı eve gizlice giderek; Hz.İmâm’ın, su içtiği testinin içine zehirli elmas zerrelerini dökerek su ile karıştırdı. Ve yine evine gizlice geri döndü.

    Hz.İmâm Hasan, bu testiden içtiği su ile zehirlenip, Hicret’in 49. yılı (Milâdi 669) Safer ayının 28. günü gecesi Medine’de Hak’ka kavuşmuştur. Hz.İmâm Hasan, Hak’ka kavuştuklarında 47 yaşlarında idi.

    Hz.İmâm Hasan Hak’ka kavuşmadan önce, Hz.İmâm Hüseyin, kendilerine bu işi kimin yaptığını sormuşlardı. Hz.İmâm Hasan:

    “Ey sevgili kardeşim. Benim bildiğimi sende bilirsin; fakat onu Allah’a havale ettim” buyurup bir şey söylememişler ve çocukları ile ashâbına ibâdetten geri kalmamalarını vasiyyet etmişlerdir.

    Hz.İmâm Hasan daha sonra kardeşi Hz.İmâm Hüseyin’e vasiyyet ederek; imâmlık emanetlerini teslim etti ve “Ataları Hz.Resûlullah’ın yanına defnedilmelerini, fakat buna engel olanlar bulunursa, savaşa, kan dökülmesine girişilmemesini, Bakî mezarlığına götürülmelerini” buyurmuşlardır.

    Hz.İmâm Hasan’dan sonra imâmet, kardeşi Hz.İmâm Hüseyin’e intikal etmiştir.
  • 316 syf.
    ·Beğendi·9/10
    Arka bahçemde "zarıldayan" zurnalara istinaden yazmaya çalıştığım bir incelemeyle daha sizlerle beraberiz .. Normalde Aziz Nesin' e ( BABALARIN BABASI !) bir inceleme yazacaktım ama zurna "ZART" deyince, sinir katsayısı yükseldi .. Napalım napalım derken , rakı için çok erken- biz gidelim tekten diyerekten biralara ve klavyeye sarıldık .. Bu arada arka bahçe Moskova devlet sirki gibi...3 hilalli bayraklarla Şemmamme 'ye mutabık halay çeken pos bıyıklı vatanperver ülkücü abilerimizi izlemek , gönül gözümüzü açtığı gibi bünyemizi de refresh ederekten , bir kucak dolusu mis kokulu kır çiçeğini Nazlı' ya takdim eden Çiçek Abbas sera etkisini hasıl etti kalplerimizde .. Bizde durumlar şimdilik bundan hallice canikolar.. HAA !! Az daha unutuyor idim ! Aman alkol almayasınız genç kardeşlerim !! İnsan alkol alınca "GANDİNİ GONDROL EDEMEZ"!! Yasal uyarımızla yangın yerine dönen ahlak tarlalarımıza da su serptiğimize göre artık başlayabiliriz ..

    Sevgili kakaolu eti puflar , biliyorsunuz ki her daim toplumcu gerçekçi ekolden yana oldum buraya geldim geleli ..Sizlere de elimden geldiği müddetçe halkın yanında yer alan yazarları tanıtmaya çalıştım .. Gerek Türk edebiyatı olsun , gerek kökü dışarda dünya edebiyatı olsun bu hep böyle .. Niçin bu yoldan gidiyoruz ? Çünküm bizim işimiz en öncesinde gerçekler ile .. Hayal dünyasına da gireriz - yeri geldi girdik de - ama biz en önce HAKSIZLIĞA KARŞI olmak zorundayız .. Varlığımızın devamı "İÇÜN" , insan olmanın gerektirdikleri "İÇÜN" , elimizden alınmak istenen özgürlüğümüz "İÇÜN" ( VAR OL AZİZ BABA!!!) . İncelemelerimi (inceleme de denmez ya tanıtım diyeyim ben ) okuyanlar bilirler ki olay örgüsünden gidip sizleri spoilerlı mayın tarlalarına sürmem elimden geldiği müddetçe ..Bugün de aynı ekolden yol alacağız .. O yüzden sizlere yaşanmış bir hikaye anlatacağım Kaliforniya İmam Hatip Lisesine yazdırılmak istenen ve isyan bayrağını göndere çeken küçük Steinbeck'in yazdığı bu güzel romanın konusu üzerinden.. Buyrun gelin müsaitseniz .. Müsait değilsen de iki rekat bırak işini gücünü be yauw !!! O kadar yazıyoruz şurda di mi?!?! Kefere seni !!! =))

    Evvel zaman içinde , kalbur saman içinde, arkadaşları olan Vanzetti ve Orciani'yi yanına alan Sacco, arkadaşı Bado'nun arabasını tamirden almaya gittiğinde hiç beklemediği bir sürprizle karşılaşır .. Arabanın hazır olmadığı söylenir kendisine .. Geri dönerler haliyle .. Ama tramvayda "SERMAYENİN BEKÇİSİ" polis tarafından gözaltına alınırlar.. "Noluyor lan" , "hayırdır bilader" repliklerinin yağmur olup yağdığı karşılıklı diyaloglar sonrasında biri kunduracı, diğeri balıkçı olan bu iki EMEKÇİ arkadaş, 15 Nisan 1920' de Boston' da gerçekleşen ve içinde bir adet cinayet cürümü içeren davanın sanıkları olduklarını öğrenirler birdenbire .. NELER OLMAKTADIR ?!?

    Durumlar bununla kalsa iyi ama yokuştaki frenleri boşalmış damperli kamyon misali suçlamalar devam etmektedir .. Savcı, Bridgewater' daki bir soygunun da bu arkadaşlarla bağlantılı olduğunu iddaa etmektedir .. Orciani , bahsedilen tarihte bambaşka yerde olduğunu tanıklar vasıtası ile belgeleyip özgürlüğüne kavuşur ama Bartolomeo Vanzetti ile Sacco ' nun hiç bir tanığı yoktur ..

    Ani girdik di mi ? Az nefeslenin madem ..
    Neredeyiz ?
    Nerede miyiz ?
    Ekonomik özgürlük ve sosyal müreffeh makyajının hakim olduğu 1920'lerin AMERİKA'SINDA ! Sosyal adalet kavramının, sosyalizm rüzgarlarını ardına alıp kapitalizmi yavaştan yavaştan kaşıdığı yıllardayız saygıdeğer caniko ..

    5 Mayıs 1921 de başlayan davanın jürileri BEYAZ yakalı ve birinci sınıf BEYAZ Amerikan vatandaşıdır .. Öyle tarafsızdırlar ki aralarında alnında anti komunist yazan insanlar göze çarpmaktadır.. Bizim iki kafadarın, yani Sacco ve Vanzetti'nin
    İtalyan göçmeni olmasından ve yetersiz ingilizcelerinden ötürü bir tercüman bulunur getirilir .. Maalesef tercüman diye getirilen bu adamın yaptığı yanlışlar olayları içinden çıkılmaz duruma sokar .. Bu arada Proctor isimli bir silah uzmanı , cinayete karışan silahın Sacco ' ya ait olduğunu belirtir .. Davaya paralel olarak getirilen ve gözleri "dürbünlü" bir kadın da suçu işleyenlerin söz konusu ikili olduğunu söyler .. Lola Andrews isimli , cinayetten iki hafta sonra hükümetin baskısıyla ifade verdiğini iddaa edecek bu kadınla beraber tam 61 tanık getirilir mahkemeye .. Bunlardan hiçbiri , olayın sanıklarını aynı anda gördüklerini belirtemezler ..

    Peki aslında ne olmuştur ? '920 'lerde Sovyetlerin yaptığı devrimi kendilerine örnek alan , üretimden gelen güçlerinin farkına varan işçilerin sayısı günden güne artmaktadır. Sacco ve Vanzetti'nin de en büyük suçu esasen sosyalist olmalarıdır .. Avukatlarının ismi Fred More'dur ve işbu avukattan için davanın hakimi Thayer daha ilk duruşmada kendisinden nefret ettiğini açıklayabilimiştir .. Öylesi tarafsız ve adaletlidir de .. Bizim ikili defalarca mahkemede yargılanmaların sebebinin kendilerine isnat edilen suç değil , sosyalist dünya görüşleri olduğunu açıklarlar ama nafile .. Yedi hafta süren duruşma 12 Temmuz 1921' de sonuçlanır ve Sacco - Vanzetti ikilisi idama mahkum edilir ..Dedim ya tarafsızlık en önemli kriterdir diye bu davada .. Tesadüf budur ki , davanın görevlendirdiği jürinin sözcüsü olan Walter R. Ripley' nin şu sözleri de dava tutanaklarına geçmiştir ..

    ""CEHENNEME KADAR YOLLARI VAR ! SUÇLU OLMASALAR DAHİ ASILMALILAR !

    Bir inci de davanın yargıcı Thayer ' den gelsin madem ..

    "BU ADAM SUÇLANDIĞI EYLEMİ İŞLEMEMİŞ OLABİLİR . ANCAK YİNE DE SUÇLU , ÇÜNKÜ YERLEŞMİŞ TÜM KURUMLARIMIZIN DÜŞMANI !"

    Hüküm kesilmiş , kalem kırılmıştır .. İsnat edilen hiçbir suçun kanıtlanamadığı davada Sacco ve Vanzetti sosyalist oldukları için idama mahkum edilmiştir .. ALENEN !! VE KASTEN !

    Dünyanın dört bir köşesinden emek cephesi ayaklanır ..Mahkemeye ve davanın vukuu bulduğu bölge valisine YÜZ BİNLERCE PROTESTO METNİ GÖNDERİLİR .. Hatta 1926 yılına gelindiğinde yakalanan bir sabıkalı bu işin MORELLI ÇETESİNE AİT OLDUĞUNU DA İTİRAF EDER .. Bağımsız bir kurul oluşturulur ve davanın yeniden görülmesi gündeme gelir .. Ama hakim bu isteği reddeder ! Ağustos 1927 ' de söz konusu iki SUÇSUZ GÜNAHSIZ İNSAN ELEKTİRKLİ SANDALYEYE OTURTULUR .. LEYHLERİNDEKİ ONCA KANITA RAGMEN !!!
    Dersen ki gavurlar gavuru , evi yıkalası kafir Tuco , bize bunları niçin anlatıyorsun , tüm bunların kitapla ne alakası var ? Al romandaki Jim ve Mac karakterini koy bu anlatılanlara .. Arada zerrece fark yok !! Onlar elma topluyorlardı ağaçlarda , bunlar ise kundura ve balık avlamakla meşguller .. Bu kitabın ismi öylesine konulmamış !! BU KAVGA BİTMEZ !! EMEK HAKKINI ALANA, SON SÖZÜNÜ SÖYLEYENE KADAR BİTMEZ KARDEŞİM .. AMA ER , AMA GEÇ EMEK SON SÖZÜ SÖYLEYECEK .. Killa Hakan ' dan gelsin cevap KAZANDIĞINI SANANLARA ..

    ELBET YOLLAR BULUŞACAK
    GÖZ DE GÖZE BAKACAK
    BAKALIM O AN , O ZAMAN
    KİMİN GÖZÜNDEN YAŞLAR AKACAK !?!

    Haydi bir de spoiler vereyim .. Son iki sayfayı okuyunca , şu şarkının ilk 37 saniyesinde buluşalım ..

    https://www.youtube.com/watch?v=DFEWMv2gzFI

    ( Jim Reis için !)
  • Kitabının 263-268 nci sayfalarında Turan Dursun, benim yazdığım bir mektuptan söz ediyor. 2000 e Doğru Dergisinin, 11 Mart 1990 tarihli ve 11 sayılı nüshasında yayinladığı, Ayın yarılması ile ilgili
    ayeti ele alarak "Kur'ân'da Bilim Dişı şeyler bulunduğu"nu iddiâ eden
    yazısı üzerine, bir cevap hazırlayıp Dergiye gönderdim -kendine değil-
    Dergi yöneticileri, mektubumu aynen neşredecekleri yerde, Turan
    Dursun'a vermişler. O da yazımı istediği biçime sokup yayınlamış.
    Bununla da yetinmemiş, kırpıp kuşa çevirdiği yazımı, kitabına da koymuş. Ve âdeti uyarınca demagoji yapmış:
    Kur'ân'da geleceğe âit olayların, geçmiş zaman kipiyle anlatıldığı yerler bulunduğunu kabul etmekle beraber, ayın yarılması olayında bunun mümkün olmadığını, hiçbir kanıta dayanmadan iddiâ ederek
    çelişkiye düşmüş.
    Yazısının sonunda da yükseklerden atarak beni tartışmaya çağırmış. Biz, her zaman ve her yerde tartışmaya hazırız. Bilimsel zeminde olmak şartıyla. Ama bildiğim kadarıyla henüz salt bilimsel zemine kavuşamamışız. Sağcımız da demagoji yapıyor, solcumuz da. Dindarımız da, din aleyhtarımız da demagoji yapıyor. Birilerine şöhret ve tiraj sağlamak amacından başka bir gayesi olmayan önyargılı tartışmalardan uzak dururuz.
    Eğer Turan Dursun, hayatında bilimsel bir tartışma ortamı hazırlayıp, tarafsız jürilerin huzurunda yapılacak bir tartışmaya beni çağırmış olsaydı, kendisinin resmî tahsiline bakmadan bu tartışmaya katılırdım. Bana göre önemli olan, diploma değil, bilgidir. Çok diplomalı
    câhil var. Ama ne böyle bir zemin hazırlandı, ne de bana bir davetiye gönderildi. Sadece kuru bir iddiâ, gösteriş, övünme. Kim hazırlayacaktı bu ortamı, kim düzenleyecekti bu paneli? Tartışmanın jürilerini
    kim belirleyecekti?
    Turan Dursun, bizi, Kur'ân'ı kurtarmak üzre kuyruğa girenlerden
    sayıyor (II. kitap, s. 236).
    Ona göre biz, Kur'ân'ı kurtarma çabası' içindeyiz. Evet, biz
    Kur'ân'ın savunucusuyuz ama onu kurtarmak bizim haddimize düşmez. O, kendisini koruyacak gücü kendi içinde taşımaktadır.
    Simdi biz, Turan Dursun'un iddiâsına cevap olarak yazıp Dergiye
    göndermiş olduğumuz yazıyı kaydedelim:


    2000'e Doğru dergisinin, 11 Mart 1990 sayısında Turan Dursun
    imzasıyla çıkan bir yazıda: Kur'ân'da Ayın, bir mu'cize olarak ikiye
    bölündüğünün söylendiği, gerçekte böyle bir şeyin olamayacağı, bu
    ifadesiyle Kur'ân'ın, bilime ters düştüğü anlatılıyor. Ömrünü Kur'ân ile
    geçirmiş bir insan olarak bu sathî yorumu düzeltme ihtiyâcını duydum.
    Õnce şunu kesinlikle belirteyim ki Kur'ân'ın kendi orijinal vahyinde, bilime ters düşen hiçbir şey yoktur. Amerikalı embryolog Prof.
    Keith L. Moore, "The Developing Human" adlı eserinde, "Embryology konusunda ortaçağ içinde dikkate değer bilimsel bir şey söylenmemiştir, ancak Kur'ân'ın bu konuda söyledikleri, modern Embryology'ye uygun düşmektedir." diyor ve çocuğun anne karnındaki gelişimini
    gosteren şekillerle Kur'ân'n söylediklerini karşılaştırarak hayretlerini belirtiyor.
    Şimdi bir hiristiyan bilim adamını hayrete düşüren Kur'ân, nasıl
    olur da kendi devrinde olmamıs bir seyi, olmuş bir mu'cize göstererek
    ilme ters düşer? Kur'ân böyle bir şey söylememiştir ama, çürük rivayetleri gerçek sanan yorumcular, Kur'ân'ı o rivâyetlere göre yorumlayıp hatâya düşmüşlerdir. İşin gerçeği şöyledir:
    Kamer Sûresinin birinci ve ikinci âyetlerinde, kıyâmetin çok yaklaşmış olduğunu belirtmek üzre: "Kıyâmet sâati yaklaştı, Ay yarıldı.
    (Insanlar böyle) bir mu'cize görecek olsalar dahi yine yüz çevirirler
    ve süregelen bir büyüdür' derler." buyurulmaktadır.
    Bu ifâde, âyetlerin indiği zaman Ayın yarılmış olduğunu değil,
    Kıyâmet arefesinde düzenin bozulup Ayın yarılacağını anlatır. İleride
    olacak işlerin kesinliğini belirtmek için, olayın geçmiş zaman kipiyle anlatılması, Arapçada olduğu gibi Türkçede de vardır. Meselâ fakültenin son sınıfına gelmiş bir öğrenciye: "Sen artık Fakülteyi bitirdin"
    denilir. Bu tabir, o öğrencinin, Fakülteyi bitireceğinin kesinliğini anlatır, Kur'ân'da bunun pek çok örneği vardır:
    Nahl Sûresinin birinci âyetinde "Allah'ın buyruğu (yani müşriklere yapacağı azâb) geldi, acele etmeyin!" denilmektedir, Oysa bu
    âyet indiği zaman, henüz İslâmı engellemeğe çalışan Kureyş müşriklerine bir belâ gelmemişti. Onların başlarına gelmesi beklenen belânın
    mutlaka geleceğini vurgulamak için cümlenin yüklemi, geçmiş zaman
    kipinde kullanılmıştr.
    "Güneş büzüldüğü, yıldızlar kararıp dağıldığı zaman.... her can ne yapıp ne getirdiğini bilmiştir" (Tekvîr Sûresi: 1, 2,
    âyetlerde, yine Kıyâmet arafesinde vukû bulacak olayların kesinliğini
    vurgulamak için yüklemlerin hepsi geçmiş zaman kipindedir. Bunları
    okuyan herkes, yüklemlerinden dolayı bu olayların vukubulmuş oldu-
    ğunu değil, Kıyâmet öncesi vukubulacağını anlar.
    "Sûr'a üflendi, göklerde ve yerde olanlar, (korkudan) düşüp bayıldılar. Ancak Allah'ın dilediği sarsılmadı. Sonra ona bir daha üflendi, hemen onlar kalktılar, bakıyorlar. Yer Rabbinin nûruyla aydınlandı, kitâp ortaya kondu, peygamberler ve tanıklar getirildi ve aralarında adâletle hükmedildi. Onlara aslâ zulmedilmez. Herkese yaptığının
    karşılığı tam verildi. O, onların ne yaptıklarını en iyi bilendir.
    "Inkâr edenler, bölük bölük cehenneme sürüldüler. Oraya geldikleri zaman cehennemin kapıları açıldı, cehennemin bekçileri onlara şöyle dedi; 'Kendi aranızdan, Rabbinizin âyetlerini size okuyan ve
    sizi bugününüzle karşılaşacağınız hakkında uyaran elçiler gelmedi
    mi?' 'Evet, geldi, dediler, ama kâfirlere azâb sözü hak oldu!' 'O halde
    içinde ebedî kalmak üzere cehennemin kapılarından girin. Kibirlenenlerin yeri ne kötüymüş!' denildi.
    "Korunanlar da bölük bölük cennete sevk edildiler, Kapıları daha önce açılmış. bulunan cennete vardıklarında bekçileri onlara:
    "Selâm size, hoşsunuz! Ebedî kalmak üzere buraya girin!' dediler.
    Cennetlikler de: 'Bize verdiği sözü yerine getiren ve bizi dilediğimiz
    yerde oturacağımız cennet yurduna vâris kilan Allah'a hamdolsun.
    Çalışanların ücreti ne güzelmiş!' dediler." (Zümer: 68-74)
    "Cennet halkı, âteş halkına seslendi: 'Biz, Rabbimizin bize
    va'dettiğini gerçek bulduk. Siz de Rabbinizin size va'dettiğini gerçek
    buldunuz mu?" Onlar da: 'Evet' dediler. Ve aralarında bir ünleyici:
    'Allah'ın laneti zâlimlerin üzerine olsun!' diye ünledi.
    "Âteş halkı, cennet halkına: 'Suyunuzdan veya Allah'ın size
    va'dettiği rızıktan biraz da bizim üzerimize dökün!' diye seslendiler.
    Onlar da: 'Allah, bu ikisini kâfirlere harâm etmiştir!" dediler.
    (A'raf: 44-50)
    Zümer ve A'râf Sûresinin, meâllerini yazdığımız bu âyetlerinde,
    ahirette kurulacak ilâhî mahkemedeki yargılama sahnesi ve bu yargilamadan sonra suçluların gidecekleri cehennem, korunanların varacakları cennet ve cennetlikler ile cechennemlikler arasında geçen konuşma sahneleri, hep geçmiş zaman kipiyle anlatılmıştır. Gaye, ilahi mahkemenin mutlaka kurulacağını, herkesin o adâlet mahkemesinde yaptıginın karşılığını göreceğini, cennet ve cehennemin kesin hak oldugunu
    vurgulamaktır. Yoksa o yüce Mahkeme de, yeniden bedenlenerek cennete veya cehenneme gidiş de kıyâmette (belki yarın, belki milyonlarca, hattâ milyarlarca yıl sonra) olacak olaylardır.
    İşte Kamer Sûresinde "Ay yarıldı" ifadesi de, kâinât düzeninın
    bozulacağı, Güneşin büzüşeceği, yıldızların dağılacağı, Ayın parçalanacağı Kıyâmet olayını anlatmaktadır. Zaten ikinci âyetteki "görme"
    ve "yüz çevirme" yüklemlerinin gelecek zaman kipinde olması, bunu
    kesinlikle ortaya koyar. Bu ikinci âyet, mevcut meâllerde yanlış
    mânalandırılmıştır. Bu âyetin mânâsı: "Bir mu'cize görseler yüz çevirirler..." değil, "Bir mu'cize görecek olsalar yüz çevirirler, süregelen
    büyüdür, derler" şeklindedir. Bu âyet, anlatılan olayın geçmişte olduğunu değil, gelecekte olacağını belirtir.
    Gelen rivayetlere göre Mekkeliler, Hz. Peygamber (s.a.v.)den
    mu'cize istemişler, o da parmağıyla Ay'a işaret etmiş, Ay ikiye ayrılmış, sonra tekrar birleşmiştir.(1)
    Abdullâh (ibn Mes'ûd)un rivayetine göre, kendisi Peygamber
    (sav.)le beraber Minâ'da yürürken Ay iki parçaya ayrılmış, bir parçası dağın öbür tarafında, diğeri beri tarafında kalmış. Peygamber
    (s.av.) "Şahid olun!" demiş.(2) Tirmizî'nin rivayetine göre Peygamber
    (s.a.v.) devrinde Ay iki parçaya ayrılmış, biri bir dağın üzerine, biri
    öbür dağın üzerine gitmiş. Müşrikler demişler ki: "Muhammed bizi
    büyüledi, bizi büyülese de başka insanları büyüleyemez. Dışarıdan gelenlerden sorun." Dışarıdan gelenler de Ay'ın iki parçaya ayrıldığını
    gördüklerini söylemişler. Bunun üzerine bu âyetler inmiş.(3) Bazı rivayetlere göre de Ay'ın yarılması iki defa olmuş.
    Ay'ın yarılması hakkındaki rivayetler pek çok gibi görünürse de
    incelendiğinde bunların üç dört sahâbîye dayandırıldığı görülür.
    Taberî'nin sevk ettiği rivayetlerden üçü Enes ibn Mâlik'e, yedisi
    Abdullâh ibn Mes'ûd'a, biri Abdullâh ibn Ömer'e, biri Cübeyr ibn
    Mut'im'e, üçü de Abdullâh ibn Abbâs'a dayandırılmaktadır.(1) Şimdi bu sahâbîler içinde olayı görmęsi muhtemel olan tek kişi, Abdullâh
    ibn Mes'ûd'dur. Ama ona atfedilen bu rivayetlerin gerçekten onun tarafından söylenmiş olması, şüphe götürür. Bir de Huzeyfe'nin yaptığı
    bir konuşmada söylediği bir söz vardır ki bundan, Ay'ın yarılmış olmasından ziyade yarılacağı anlaşılır. Ebu Abdirrahmân es-Sülemî di-
    yor ki: "Medâin'e indik, kente bir fersah mesafe kaldığı sırada Cuma
    vakti geldi. Babam ve ben (veya Übey ve ben) namazda bulunduk.
    Huzeyfe bize hutbe okudu, şöyle dedi: 'lyi biliniz ki bugün antrenman,
    yarın koşudur. 'Babama dedim ki: 'Yarın insanlar yarışacak mı?" Dedi
    ki: 'Yavrum sen câhilsin, bu yarış, amel yarışıdır.' Sonra ertesi Cuma
    oldu. Yine namaza gittik. Huzeyfe hutbe okudu: 'Yüce Allah (O sâat
    yaklaştı, Ay yarıldı) buyuruyor. İyi biliniz ki kıyâmet sâati yaklaşmış,
    Ay yarılmıştır. İyi biliniz ki Dünyâ ayrılacağını ilân etmiştir. İyi biliniz ki bugün antrenman yarın yarıştır. Hedef de ateştir (cehenneme ka-
    dar koşulacaktır). Asıl koşucu, (cehennemi geçip) cennete varan-
    Taberânî'nin, Abdullâh ibn 'Abbâs'tan rivayetine göre de bu Ay yarılması olayı, bir Ay tutulmasından ibarettir: "Allah'ın Elçisi (s.a.v.)
    devrinde Ay tutuldu, 'Aya büyü yapıldı' dediler. (O sâat yaklaştı, Ay
    yarıldı. Bir âyet görecek olsalar, sürekli bir büyüdür, derler) âyetleri
    Iniş sırasina göre Kamer Sûresinden önce inmiş olan Müddessir
    Süresinde müşriklerin mu'cize isteklerine bir kere işâret edilmiştir:
    "Hayır, onlardan her kişi, kendisine açılmış sayfalar verilmesini istiyor".(1) Bu talepleri zikredildikten sonra hemen şöyle reddediliyor
    "Hayır (iyi bilsinler ki) o bir ikazdır, dileyen onu düşünür, öğütalır!".(2)
    Kamer Sûresinden sonra inmiş olan Sad Sûresinde ise Ay'ın yarılması olayına en ufak bir işaret yoktar. Eğer o sürenin inişinden önce
    böyle önemli bir olay vukubulmuş olsaydı, o surede mutlaka buna isaret edilirdi. Çünkü önemli olayların ardından inen sürelerde o olaylara
    işaret vardır. İsrå, Bedir, Ahzâb (Hendek) Olaylarından sonra inen
    sûrelerde bu olaylara işaret bulunduğu gibi.
    "Müstemirr", mürûr kökünden gelir. Meşhûr anlamı, birbiri ardınca gelen, sürekli demektir. Ebû'l-Äliye ve Dahhâk'in dediği gibi
    imrâr kökünden gelirse sağlam anlamına gelir. Imrâru'l-habl: İpi sağlam bükmektir.
    "Sihrun müstemirrun" Sürekli veya sağlam büyü" de Ay'ın yarılması olayının, bir an için vukubulup geçen bir olay değil, sürekli bir olay olacağını gösterir. Halbuki Hz. Peygamber (s.a.v.)
    zamanında vukubulduğu söylenen olay, sürckli değil, geçici bir olaydır. Sürekli olsaydı bize kadar gelirdi, bize kadar gelmediği gibi Peygamber'in sahâbîlerinden de, olay hakkında Ibn Mes'ûd'dan başka
    şâhid yoktur. Onun da gerçekten böyle söyleyip söylemediği şüphelidir. Öyle ise âyette işaret edilen yarılma olayı, böyle geçici bir olay
    değil, kıyâmete yakın vukubulacak sürekli ve kalıcı bir olaydır ki o da
    Güneşin, Ayın dağılıp parçalanmasıdır. Artık parçalanmadan sonra bir
    daha bir araya toplanmayacaktır, yani bu Güneş ve bu Ay olmayacak-
    Lur. "Güneş büzüldüğü zaman, yıldızlar kararıp döküldüğü zaman,
    dağlar yürütüldüğü zaman." (3)
    Hz. Peygamber (s.a.v.) zamanında Ayın yarılması biçiminde bir mu'cizcnin olmadığı, Kur'ân'ın kendi ifadesiyle sâbittir. Çünkü Kur’ân, putatapanlann, Peygamber'den istedikleri maddî mu'cizelerin vukubulmadığını, böyle bir mu'cize vukubulduğu takdirde inanmayanların helâk edilmiş olacağını, oysa yüce Allah, şimdi inanmayanları hemen helâk etmek istemediği ıçin, onların istedikleri mucizeleri yaratmadığını söylüyor:

    "Bizi, mu 'cizeler göndermekten alıkoyan şey, öncekilerin, gördükleri mu'cizeleri yalanlamış olmasıdır. Semud kavmine, açık bir mu'cize olarak Deve'yi verdik, 0 (muc'cize), haksızlık etmelerine sebeboldu (deveyi kestiler, bu yüzden helâk edildiler). Biz mu'cı'zeleri yalnız korkutmak için göndeririz! " (İsrâ Süresi: 59) '

    Ra'd Süresinin 31 nci âyetinde müşriklerin, dağlan yürütmek, yeri yamak, ölüleri konuşturmak gibi mu'cizeler istediklerine dikkat çekildikten sonra bu gibi şeyleri ancak Allah'ın yapacağı, peygamber'in görevinin bunları yapmak değil, teblîğ olduğu anlatılır. İsrâ Suresinin 90-93 ncü âyetlerinde de yine müşriklerin, bu tür maddî mu'cize istekleri anlatıldıktan sonra Peygamber (s.”a.v.)e hitâben: "Rabbimin şânı yücedir. Ben sadece insan elçi değil miyim?" demesi emredilmektedir. Yani bu tür işleri yapmak benim elimde değil, görevim de değil' dir.

    Şimdi Peygamber (selâm ona), dağları yürütmek, ölüleri konuşturmak, ayağının altındaki yeri yarmak, göğe çıkmak, gökten hazine indirmek gibi mu'cizeleri yapmadığına göre, gökte olan Ayı da yarmamıştır. Eğer yapacak olsaydı, dağları yürütür, yeri yarardı... Bunların olmadığını Kur'ân söylüyor.

    Şayet Ay yarılmış olsa da bunu müşrikler görselerdi, inanmaları gerekirdi. Bunu gördükleri halde inanmayıp "Büyü" demişlerse derhal helâk edilmeleri lâzımdı. Oysa âyetlerin indiği sırada onlar helak edilmemiştir. Onların birçoğu da sonradan müslüman olmuş, islam uğruna savaş vermiştir. lnanmayanların, toplu helâki diye bir şey olmadığına göre Ayın yarılması diye bir mu'cize de olmamıştır. Kur'ân, ileride vukubulacak kıyamet ahvalini, kesinlik belirtmek için mazi kişiyle anlatmaktadır.
    Gerçek bundan ibârettir. Esasen büyük müfessirler, olayı böyle açıklarlar. Çürük rivâyetlere bakarak Kur'ân'ı o rivâyetler doğrultusunda yorumlayanlar da olmuştur ama bunların bilimsel bir yönü yoktur.Bunlara dayanarak Kur'ân'ın bilimdışı şeyler söylediği iddiâ’sında bulunmak doğrusu pek cüretli ve gayri ciddî bir iddiâdır. Eğer isim yapmak isteniyorsa daha ciddî çalışmalar yapmak, bilinmeyen şeyler ortaya çıkarmak gerekir. Milyonların üzerine titrediği, Melek Vahyi Kur'ân' a dil uzatmakla değil. Burada Ziyâ Paşa' nın bir beyitini hatırlatmak isıerim:

    “Bevval-i çeh-i Zemzem'i lanetle anar halk,
    Sen Ka'be gibi kendini hürmetle benâm et!"
  • Sonrasında kendimi çocuk toplama kampında hatırlıyorum, etrafı tellerle çevriliydi. Alman askerleriyle Alman çoban köpekleri bekliyordu başımızda. Henüz yürümeyi öğrenmemiş çocuklar vardı, emekleme çağındalardı. Karınları acıkınca yeri yalarlardı... Yerdeki çer çöpü yerlerdi... Çabucak öldü onlar
  • 293 syf.
    ·Beğendi·10/10
    En fazla iki ya da iki buçuk yaşlarında olmalıyım.. Üç değilim kesinlikle çünkü hatırladığım bu olay ilk evimizde geçiyor .. O dönemlerde şofben denen teknoloji var mıydı hatırlamıyorum .. Vardıysa da bizde yoktu .. Annem piknik tüpünde suyu ısıtır kendi yıkardı beni .. Ama illa ben , kendim yıkanmam lazım .. Aksi bir çocuk değilmişim ama inatçı olduğumu söylüyor annem .. Hele ki o dönem .. Kırmızıya mavi dediysem , onun adı artık mavi .. Kadıncağızı artık nasıl bezdirip bunalttıysam şöyle bir formül bulmuş o dönemler kendince.. Güğümde ısınan suyu , bakır ve epeyce ağır bir kazanın içine pay ettikten sonra ılıtıyor .. Hamam tası içinde bezi sabunla ben köpürtüyorum .. İnsanlık için küçük ama benim için BÜYÜK bir adım !! Bu, kendim yıkanabilmem için ilk level .. Bu arada tüm bunlardan bağımsız olarak banyonun sonunda ,o dönem ritüel haline getirdiğimiz kazanın dibinde kalan son iki ya da üç tas suyu "damatlık suların olsun" diyerek komple boca ediyor üzerime.. Duş muş hak getire tabi.. Kim kaybetmiş biz bulacağız.. Dolayısıyla inanılmaz bir zevk iki yaşında bir çocuk için bu işlem.. İşte ben eğer yeterince güçlenip, "GÖLGELERİN GÜCÜ ADINA" o ağır bakır kazanı kaldırıp suyu kendim dökebilirsem başımdan aşağı , bir gün kendim yıkanabileceğim .. Gel zaman git zaman , yine bu karşılıklı ezeli derbilerden birinde annem nasıl olduysa bu damatlık su faslını unutuyor .. Ritüel bozuluyor !!! Ortalık kan gölü tabi .. Tanrılar kurban istiyor .. Feryatlar figanlar göklere yükselmekte.. Dövse olmaz .. Sövse olmaz .. Benimle mantık çerçevesinde konuşması zaten imkanlar dahilinde değil .. O hiç olmaz ! Hastalanacağım diye de korkuyor kadıncağız .. Tamam dediğini hatırlıyorum .. İçeri gidiyor .. Boş kazanla başbaşa kalıyoruz banyoda.. Ben içi nasıl dolacak acaba diye beklerken içerden şu sesi duyuyorum ..

    https://www.youtube.com/watch?v=ku9SkNkYRgw

    Üç tekerlekli bisikletime meğer zil alınmış da ben duştan çıktıktan sonra bana verilecekmiş .. E tabi dünyalar bizim oluyor , annem de rahat bir nefes alıyor.. Bu arada incir yaprağı falan da yok ,paldır küldür koşu modu .. Dakar rallisindeki off road araçların insan versiyonuna dönüşüyorum ..Engel , barikat hak getire !! =)) En sonunda Sümerbanktan alınma bir havlu ile yaprak sarması ortamları .. İşte bu çocukluğumdaki hatırlayabildiğim ilk ve aynı zamanda tüm hayatımdaki en mutlu an .. Bir nesnenin , bir sesin , bir olayın bendeki karşılığı .. Bana hatırlattıkları ..Envai çeşit konsere festivale gittim , sırf tatmin için kaç adet limited edition plak - cd ve merch aldım .. Onları kimlere kimlere imzalattım ama hayatım boyunca o noktaya bir daha hiç ulaşamadım .. Ah bir tane daha var gerçi .. Dolmuş cinnetim !! Dolmuşta giderken ,o eski Magirusların motorunun üstünde oturan üç yaşındaki benim, içinde bulunduğumuz aracın yanımızda motorla gitmekte olan babamı geçtiğini görünce cinnet geçirip seyir halindeki araçta şoföre saldırmam , dolmuşun sağa çekilmesi, babam gözden kaybolana dek tüm dolmuş sakinlerinin ve şoförün hazır kıta bunu seyretmesi .. Bir de o motor ve sesi unutulmaz sanırım .. Bugün dahi bir chopper görsem kalbimin ritmi bozulur ..

    Peki size bunları niçin anlattım ?

    2. Dünya Savaşı' nda Rusya'da çocuk olma talihsizliğini yaşamış şahısların anılarından derlenmiş bu kitabı okurken sık sık "hatırlıyorum" kalıbıyla başlayan anılara gark oldum .. Kitabı göz önüne aldığımızda , anılarını anlatan bu şahısların yaşlarının pek çoğunun 5 yaş ve altında olduğunu gördüm .. İki yaşında bir kaç çocuk dahi vardı .. Akıl almaz ama öyle ayrıntılardan bahsediyorlardı ki kendime şunu sordum : Sen neyi hatırlıyorsun .. Ya da hatırlayabiliyor musun ? Hangi döneme dek taze kalmış anıların .. İyi mi , kötü mü ? Görüldüğü üzere normal bir çocukluk geçiren benim , kitapta anlatılanlar kıvamında bir buhranlı anılar fihristim yok .. Şanssız olanlardan da bahsedeceğim ama ben şanslı paydadayım ..

    Peki az sonra kısa kısa bir kaç örneğini vereceğim bu buhranlı anıların ve travmaların kaynağı neydi ?

    Rusya'yı işgal eden ve kimi zaman SS'ler olarak da adlandırılan Nazi Ordusu .. Pek çok şey duymuşsunuzdur onlar hakkında .. Kainata , Japonların Unit 731' i ile gelen en şeytani birim ve ordu .. Namı diğer Gerçek Kötüler! Yeryüzünde benim bildiğim kadarıyla ordusunun yürüyüş marşında (ya da herhangi bir marşında) "ŞEYTAN' IN ŞARKISINI SÖYLÜYORUZ" diyen tek bir ordu daha yoktur Wehrmacht' tan başka.. Hal böyle olunca, yollarına çıkma talihsizliği yaşayanların dünyasına konuk olacaksınız kitapta .. Onları görüp hayatta kalabilmiş (ki bu çok büyük bir şans!) ve yaşananları anlatabilecek olan bir zamanların çocukları olan "Son Tanıkların" dünyasına ..

    Çok fazla kan , gözyaşı ve travmatik unsur var kitapta ama ben şuraya bir kaç örnek bırakayım ..

    Hiç tanımadığınız , ömrü hayatınızda "o ana dek" bir kez dahi görmediğiniz üç askerin ismini aradan kaba taslak 50 sene sonra hatırlama sebebiniz ne olabilir sizce ? Aklınıza ne geliyor .. Sanmıyorum ki mantıklı bir açıklamanız olsun .. Ya da arkadaş edinmekte zorluk çeken o çocukların bu durumunu, "safi" savaş sonrası travma olarak görenlerden misiniz ? Peki ya kaçınız bir tuğlayı eline alıp çocukluğunda onun bir bez bebek olduğunu hayal ederek mutlu oldu bombardıman altında ? Ya da içinizden kaç kişi bombardıman sonrasında gerçekten parçalanan bez bebeği için hayata küstü .. Annenizi , babanızı geçtim ama kaçınız yakın bir akrabanızın suratında mermi deliği görüp aklından , "Oysa öylesine güzeldi ki .. Niçin teyzemi suratından vurmuşlar?" demek durumuna düştü .. Kaçınız 900 günlük kuşatma yaşadı .. Ya da kaçınız açlıktan düğme kemirmek , kedi - köpek kesip yemek zorunda kaldı ..Hiç suya tat versin diye kemer - deri eşya kaynatan bir anne babanız oldu mu ? Kaçınızın aklına gelmiştir savaş zamanı yiyecek konan kasaların altındaki toprağın karaborsada satıldığı .. Safi tadı toprağa geçmiştir denilerek .. Kaçınız yanan evinizin ardından, gözyaşı dahi dökemeden yalın ayak kaldıktan sonra , -40 derecede donmamak için ayaklarını kendi evininin külleri içine sokup ısınmıştır ? Ve mutlu olmayı başarabilmiştir ? Kaçınız şarapnel parçası buldunuz köy yerinde tarlanızda .. Ya da uçak enkazından patlamamış mühimmat alıp eve gelince annenizden azar işitip, anlamlandırmakta güçlük çektiniz? Öyle ya düşen uçak kendi ülkenizin uçağı !! Onun içinden çıkacak bomba ya da mühimmat sizi NASIL öldürebilir ki.. Kaç kişi çıkar aranızdan .. Çıkmaz yaa şöyle sorayım .. Annenizi gözlerinizin önünde öldürürlerken size gülmenizi söyleyen adamları aklınıza getirebiliyor musunuz .. Kaç kişi buna cevap verir aranızdan ? Tüm bunlara ek , hayatta kaldıktan sonra alman ordusunun birebir kullandığı "canlı" mayın dedektörü olduğunuzu kaçınız aklına getirebiliyor ? Bir göl kenarında , yaşlıların botlara bindirilip gölün ortasında kasıtlı olarak batırıldığını duyan - gören - şahit olan çıkar mı aranızdan .. Bir toplama kampı görmediniz pek çoğunuz - ki MUTLAKA GİDİP GÖRÜN - ama orada kalan ve yetersiz beslenmeden ötürü yakında ölecek olan bir kız çocuğunun ölmüş ana babasına yazdığı mektubu rüzgara emanet etmek istemesi ne demek aklınız alıyor mu ? Evet " Ama Fareler Uyurlar Gece " demek geliyor içinizden .. İnsan şurda adı geçen çocuklara yapılanları başka "insanlara ve hatta insansılara" dahi konduramıyor .. BAKINIZ ,hayvan demiyorum fark ettiyseniz ! Nedir bu ETE KEMİĞE BÜRÜNMÜŞ NEFRETİN sebebi ve yol açtıkları diyecekler alıp okusunlar .. Okumaya karar verenler şu alıntıya bir kez daha baksınlar ve şu soruları kendilerine sorsunlar..

    Bu kitabı gerçekten okuyabilecek miyim ? Gerçekten okumak istiyor muyum ben bu kitabı ?

    "Kucağında el kadar bebeğiyle duran bir kadın vardı, biberondan su emiyordu bebek. Önce biberona ateş ettiler, sonra bebeğe... Sonra da anneyi öldürdüler..."
  • Onlar yürüdükçe yerin bile canı yanıyormuş gibi geliyordu bana.
    Svetlana Aleksiyeviç
    Sayfa 17 - Kafka yayınları 2. Basım 2019