• 502 syf.
    ·15 günde·8/10
    Ön Not: Kitapların ön sözleri oluyor da incelemenin de ön notu neden olmasın değil mi sayın, pek sayın, en sayın okur? Şimdiden uyarayım bu incelemeyi üç şekilde okuyabilirsiniz ey okuyan ve okumayanlar. İncelemenin ilk bölümü kitaptan esinlenerek yazılmış bir kurmaca metindir. İsteyen o metni göz ardı edip direk incelemenin kendisine dalabilir. İsteyen sadece kurmaca metni okuyup, "Bir de bu herifin düşüncelerini okumaya ne gerek var" diyerek incelemeyi bay geçebilir. Son olarak da isteyen her ikisini de birden okuyup metnin uzunluğuna uzunluk katarak Nirvana'ya ulaşabilir. Ey okur, şimdiden iyi okumalar ya da okuyamamalar.

    -----------------------------------------------------------------

    Duygularım, duygu, duy… Adım Marcel benim, gerçi ismim Mahmut, Marcio ya da Matthias olsa ve başka bir kültürde büyümüş olsam da hiçbir şey fark etmezdi tıpkı aşık olduğum kızların görünüşlerinin benim harikulade hayal gücümden tek tip çıktığı gibi. Çünkü benim bu yüce hassas gönlüm her toprakta, her coğrafyada çiçek açabilir tıpkı çiçek açıp ortalığa güzelliğini saçan genç kızların her toprak parçasında yetişebildiği, her ülkede tenlerinden yükselen o güzel rahiyayı verebildikleri gibi.

    Ben yalnızca kızlara değil sanatın her türlüsüne de ulvi bir aşkla bağlıyım. Ah Berma, onu tiyatro sahnesinde izleyeceğim sırada kalbimde hissettiğim o muhteşem ötesi duygular neydi öyle; gerçi oyunu izlerken Berma beni o kadar da etkilemedi ama olsun o salondaki alkışlar, oyunu izledikten sonra zihnime üşüşen düşünceler ne kadar da güzeldi. Sanata olan hayranlığım ister üstat Bergotte’un yazdıklarında isterse de Elstir’in resimlerinde, isterse de bir kilisenin vitraylarında olsun vuku bulurdu. Özellikle ah o kiliseler… Kiliseleri gördüğüm zaman kendimden geçerdim, o harikulade mimarileri, vitrayların bana gösterdiği imgelerle uhrevi bir limana demir atmış gemi gibi hissederdim kendimi.

    Arşı alaya ulaşmış hormonlarımla, pardon yanlış oldu güzel kızlara duyduğum sevgimle sanatsal duyarlılığım birleşirdi bünyemde. Combray olmuş, Balbec olmuş fark etmezdi benim için, önemli olan mekanın neresi olduğu değil kızların, pardon yine yanlış oldu -bugünlerde neden zihnim sürçüyor acaba- çiçeklerin havaya armağan ettiği o güzelim rahiyalarıydı. Ah Gilberte, seni ne kadar da sevmiştim güzeller güzeli Gilberte. Peşinden ne kadar koştum, evinize misafir olabilmek için ne kadar meşakkate katlandım ve senin yalnızca arkadaşın olabilmek için korku dolu ne kadar çok dakikayı geride bıraktım bir bilsen. Sonunda nihayete erip senin arkadaşın oldum ama bu da bana yetmezdi; sana duyduğum aşkın sönmemesi hep harlı kalması için senden uzak durmam, bir bahaneyle gururlu davranıp bu sefil hayatım sona erene kadar seni bir daha görmemem lazımdı. Öyle de yaptım ve sana olan aşkımı ölümsüz kıldım Gilberte. Senden sonra seveceğim tüm aşklarımın bir ruhuydun artık sen.

    Balbec günlerim… Büyükanneme duyduğum, ruhumun derinlerinden çıkıp zihnimin tüm kıvrımlarında dolaşan o muhteşem sevgim. Ve kızlar… Balbec bahçelerinde çiçek açmış harikulade güzellikte kızlar. Adı Albertine olmuş, Gisele olmuş, Andree ve Rosemonde olmuş ne fark eder. Önemli olan benim zihnimde yarattığım o sanatsal kız imgesi değil mi? Gözleri zümrüt yeşili olmuş ya da deniz mavisi olmuş ne fark eder, ben hayalimde aşık olacağım tek tip bir kız yarattım ve onun vücut bulmuş her haline aşığım. Ben adını saydığım tüm bu kızlara aşığım, ben aslında tüm güzel kızlara aşığım.

    Bu anlattıklarım, hassas bedenimi fazlasıyla yordu. Zaten roman dediğin de büyülü bir hayal alemi içerisinde, tıpkı şu an benim yaptığım gibi yatakta uzanırken yazılmaz mı sizce? Belki bir gün yazar olursam eğer, şu an yaptığım gibi yarı uykulu hülyalı gözlerle yazacağım romanımı. Ama şimdi bana müsaade, güzel kızları düşlerime alıyor ve gidiyorum uçsuz bucaksız Balbec sahiline…

    Hayatta tek amacı güzel kızların peşinden koşmak olan hormonları tavan yapmış şair ruhlu Marcel, güzeller güzeli Ayşe’nin peşinden ta İstanbul’a kadar sürüklendi. İstanbul’da daha önce eşine hiç rastlamadığı kadar güzel kızlara denk gelince, daldan dala, çiçekten çiçeğe, kızdan kıza atlayayım derken en sonunda kendini “Kadı”nın karşısında buldu ve bir güzel hapsi de boyladı. O sıralar netameli olan Osmanlı - Fransa ilişkilerinden dolayı bizim bahtsız Bedevi Marcel, ahlaka mugayir davranışta bulunmanın dışında, bir de Fransız ajanlığı suçlamasıyla karşı karşıya kaldı. Bu suçlamanın ardından zindana atılan Marcel’i bir bülbül edasıyla konuşturmak için Avrupa’nın çeşitli ülkelerinden meşhur işkenceciler bol altın vaadiyle çağrıldı ve cümbüş de böylece Osmanlı Zindanında kızılca kıyamet başladı.

    Zindanın içerisinde elleri ve ayakları zincirlenmiş zavallı mı zavallı Marcel ve hemen yanı başında ellerinde kandillerle zebella gibi iki Osmanlı yeniçerisi duruyordu. Biraz sonra işkenceciler hep birlikte içeri girdiler. İşkenceciler konuşturma operasyonuna başlamak kendi aralarında kura çekti ve ilk sıra İrlandalı Leopold Bloom’a çıktı. Bloom, büyük bir tava içerisinde yağda böbrek kızartmaya başladı (Aslında, domuz böbreği kızartacaktı ama malum şu an içinde bulunduğu topraklarda domuza iyi bakılmadığından mecbur kuzu böbreği kızartıyordu) Nedendir bilinmez -işkencecinin hikmetinde sorulmaz- kızarttığı böbrek sayısı on sekizdi ve bunları teker teker Marcel’in yüzüne attı. Kızgın böbrekleri suratına yiyen Marcel, acıdan acım acım kıvranıyordu. İşkencecilerin arasındaki sorgu sualci, Fransız olmasından ötürü Meursault’ydu. Ve Meursault bağırdı:

    “Konuş ulan, konuşmazsan burada it gibi gebereceksin”
    Zavallıcık, kız sevdası yüzünden başına gelmedik iş kalmayan
    Marcel:

    “Abem vallahi billahi ben kimseye kötü bir şey yapmadım. Ben yalnızca yazar olma sevdasına kurban giden bir mazlumum be abi. Batsın bu dünya, bitsin bu rüya…”

    İşkencecilerde sıra Rus Raskolnikov’daydı. Yüz mimiklerinden herhangi bir kıpırdama yoktu. O an heyecanlı mıydı yoksa karşısında gördüğü insan artığına acıyor muydu bilinmez, tek bilinen onun yavaş adımlarla kurbanına doğru ilerlediği ve gözünü bile kırpmadan kerpeten gibi elleriyle onun boğazını sıkmasıydı. Sıktı, sıktı, sık sık da sık sık… Marcel’in yüzü kırmızıdan mora geçiyordu ki son nefesini vermeden boğazını bıraktı Raskolnikov. Aradan biraz zaman geçti, Marcel anca kendini toparlamıştı ki yine yeniden Meursault bağırdı:

    “Oğlum konuşsana lan”

    Zavallının sesi soluğu çıkmıyordu, yalnızca yüzünden sel gibi akan gözyaşlarıydı onun hayatta olduğunu kanıtlayan.

    Bu sefer konuşturma sıra Meursault’daydı. Kandilden yansıyan ışık, yeniçerinin kılıcından Mersault’nun gözüne yansıyordu. Gözüne yansıyan ışıkla birlikte yüzü boncuk boncuk terlemeye başladı ve gözleri hem terin hem de ışığın etkisiyle cayır cayır yanıyordu. İçinden birden bu işkenceyi bitirmek geldi ve silahını cebinden çekip karşısındaki genç adama doğrulttu.

    Parmağı tetiğin üzerindeydi, saniyeler saniyeleri kovalıyor ve zihninden bir sürü düşünce geçiyordu. “Ben bu çocuğu öldürsem ya da şimdi yaralayıp öyle konuştursam ne olacak ki, benim asıl derdim şu an yaşadığım heyecan duygusuna kapı aralamak değil mi? Her iş başındayken yaşadığım bunaltı yine içime çöreklendi. Sıkılıyorum kendimden, hayattan, öncesinde çok arzuladığım ama yaşarken bana pek de bir haz vermeyen heyecan duygusundan. Ne yapsam, ne yapsam…

    Geriye kalan son işkenceci Rus Peçorin: “Belli oldu, sen bir haltı beceremeyeceksin, siz Fransızlar anca birbirinizi koruyup kollarsınız” dedi ve Mersault’nun silahı kavramış elini tutup indirdi. (Peçorin pek tabii ki Rusça bağırıyordu ama -Allah’ın işi işte- Rusça bilmeyen Mersault ve Bloom ne dediyse şıppadanak anladı)

    “Nöbetçiler mahkumun ellerini hemen çözün, onunla düello oyunu oynayacağız” diye bağırdı Peçorin. Diğerlerinin gözleri şaşkınlıktan fal taşı gibi açıldı. Marcel için küçük de olsa zindandan kurtulma şansı eline geçmişti. Yeniçerilerden biri, Marcel’in elleriyle ayaklarını çözdü ve eline Mersault’nun silahını verdi. Düello için altı adım sayıldı ve Marcel ile Peçorin karşı karşıya geldiler. Yeniçeri tarafından hızlıca para atışı yapıldı ve sonucunda ilk ateş etme hakkı Marcel’in oldu. Elleri ancak çiçek açmış kızlar için topladığı gül demetlerine alışık Marcel tir tir titriyordu silahla. Düelloya müelloya alışık olmayan yeniçeri şaşkınlıkla “Haydi destur ya Allah” diye bağırdı ve böylece Marcel’in de silahı ateş aldı. O heyecanla torlak Marcel, rakibini vuramamış, ıskalamıştı. Şimdi oyunda sıra Peçorin’deydi.

    Peçorin yüzüne haince bir gülüş kondurdu. Mersault ne kadar hiçliğe bulaşıp bulunduğu heyecanlı durumdan haz almadıysa, Peçorin’in ise tam tersine benliği hazla dolup taşıyordu. Çok acele etmeden, hazzın tadına vara vara silahını doğrulttu ve tam isabetle hedefini buldu. Ve böylece Arturo Ui’nin önlenemez düşüşü de finalle buluştu.

    -----------------------------------------------------------------

    Bir pasta düşünün, en iyi malzemelerden yapılmış. Çikolatası Belçika'dan gelmiş, frambuazın en tazesi, en lezizi içerisinde. Fakat öyle bolca krema konulmuş ki üzerine yiyemiyorsunuz; pastacı büyük bir emekle yaptığı eserini yemenize izin vermiyor. Ne demek istiyorum, daha detaylı anlatayım.

    Kitabın daha ilk sayfasından sonra sayfasına dek sürüp giden pasta üstü fazla kremanın tek kelimeyle karşılığı "abartı". Kullanılan dilde, anlatımda, içerikte bolca bir abartıyla karşı karşıyayız kitap boyunca. Esasen baktığımızda kitapta usta işi bir edebi dil söz konusu ama romanda o kadar abartı var ki kullanılan bu dil ne yazık ki göz ve zihin kanatmaktan başka bir işe yaramıyor.

    Yazar, belki de Modern dönemden romantik dönemi yorumladığından hayran olduğu Balzac'ın edebi üslubundan daha da öte bir şey yaratmış. Fakat bu yarattığı eser ne yazık ki her şeyiyle fazla. Hayatın her yerinde olduğu gibi edebiyatta da kararında olmak önemli bence. Fazlalık yeri geldiğinde ağızda güzel bir tat bırakabilir ama bu lezzet kitabın her yerine sindiğinden ötürü ne yazık ki roman, muazzam tadından dolayı yenilemez bir pastaya dönüşüyor.

    Kitap ne içerik olarak çok yoğun, ne de anlatım biçimi olarak birden fazla tekniğe sahip. En başından sonuna kadar tek düze bir anlatım, yoğun bir yüksek edebiyat diliyle devam ediyor. Romanın ritmi hiçbir şekilde artmıyor, aynı tempoda ve aynı dille başladığı gibi bitiyor.

    Birinci kitapta çocukluğuna tanık olduğumuz Marcel'in gençliği de abartıyla yoğrulmuş durumda. İlk sevgilisi Gilberte'e, büyükannesine, Combray ile Balbec'e ve en son gördüğü her kıza duyduğu sevginin tek kelimeyle açıklaması, "abartı". Dediğim gibi bu abartma hali, kitabın bazı bölümlerinde yer alsa, belki anlatım çok daha güzel ve çekici bir hale gelebilir ama sayfalar boyunca bitmek tükenmeden devam ediyor bu durum.

    Kitap boyunca yaşının kaç olduğunu bilemesek de, Marcel belli ki hormonları tavan yapmış bir ergen. Romanda öyle bir anlatım söz konusu ki zannedersiniz, Homo ergenus sapiens türündeki gencimiz gördüğü her kıza yürümek yerine kızlar üzerine sanatsal çalışma yapıyor.

    Roman, uzunca yapılmış betimleme-benzetme-yazarın insana ve hayata dair görüşleri üçlemesinde ilerliyor. Bu üçleme sayfalar boyunca bozulmuyor. Bazı yerlerde çok güzel bir betimlemeye rastlıyorsunuz, tam ne kadar da güzelmiş derken anlatım o kadar uzun sürüyor ki ucunu bucağını kaçırıyorsunuz. Ya da yazarın son derece güzel bir fikrine denk geliyorsunuz, tam ne kadar da güzel, ben de aynı kanıdayım diyorsunuz ki fikir bir sayfayı bulmuş ve siz okur olarak ne söylenildiğini kaçırmışsınız. Bu roman öyle bir eser ki, kitaba günlerce ara verseniz ve tekrar herhangi bir sayfasından başlasanız herhangi bir yabancılık hissetmezsiniz. Hatta ayracı kitabın yanlışlıkla başka bir yerine koysanız ve oradan devam etseniz yine herhangi bir sorunla karşılaşmazsınız. Çünkü kitap görünürde farklı şeyler anlatsa da neresinden okursanız okuyun anlatım hep aynı, birbirine benzer şekilde ilerliyor. İddiamı hatta daha da ileriye götüreyim. Kitabı okurken metinden kopup zihniniz başka yerlere giderse üzülmeyin. Çünkü zihniniz tekrar kitaba döndüğünde herhangi bir şey kaçırmış olmayacak, tıpkı bir filmi ağır çekimde izlermiş gibi.

    Peki bu kadar eleştirdiğim bir kitaba neden ben, 8 gibi yüksek denilebilecek bir puan verdim. Çünkü, kitabın zayıf içeriğinden, yeknesak anlatımından ve abartılı dilinden hazzetmesem de bu kitap toplam 7 kitaptan oluşan ve yazarın on beş yıl emek vererek yazdığı, yaratmış olduğu karakterin çocukluğundan başlayarak yetişkinliğine dek bir zaman diliminde anlatan, adı edebiyat tarihine geçmiş son derece önemli bir serinin parçası. Her ne kadar ben hazzetmemiş olsam da hem anlatım dili hem de çevirmen Roza Hakmen'in kitabı Türkçe'ye aktarımı muhteşem. Bu seri, klasik edebiyattan hoşlanan, özellikle Fransız Edebiyatına hayran her okurun çok beğeneceği bir eserler bütünü.

    Ayrıca benim eleştirilerim sonuçta kendi öznel yargılarımdan oluşmakta. Bu öznel yargılar sebebiyle kitaba düşük ya da vasat bir puan vermeyi şahsen doğru bulmuyorum. Bu nedenle kitaptaki pürüzsüz anlatım ve bir serinin parçası olmasından dolayı romana -tıpkı ilk kitapta olduğu gibi- böyle bir puan vermeyi uygun buldum.

    Son Not: İncelemenin bir ön notu olduğuna göre, son notu da olması gerek ama değil mi? Serinin bana "beni bırak, beni bırak" diye seslenişine rağmen Proust'a devam ediyor ve Bombacı Mülayim tarzı incelemelerimle devamı yakında, çok yakında diyorum.
  • 223 syf.
    ·72 günde·Beğendi·10/10
    Hayırlı günler arkadaşlar…

    İbretlik ve derslerle dolu ve ısrarla tavsiye edebileceğim, akıcı çok güzel ve sıkılmadan okuyabileceğiniz bir kitap diyebilirim. Ben çok yorum yapmayı düşünmüyorum size kitabı özetleyecek birkaç alıntı yapmak istiyorum. Buyurun;

    1.) Öncelikle insanlar ne der korkusundan kurtulup Allah ne der korkusuna yönelmemiz gerektiği gerçeğini en canlı yansıtan bir eser buyurun.

    — Kızım gitti elden Ahmet, gitti. Bir kara el görünmeden aldı yavrumu. Ben de anne ceylan gibi uzaktan bakıyorum avcılara. Gece gündüz uyumaz oldum. Ne yapacağımı şaşırdım. Benim sunduğum hayat tarzının cazibesi o dünyada, onların sunduğu hayat tarzının cazibesi de bu dünyada. Peşinen gördükleri hayat gençleri cezbediyor. Bu dinsiz akım bizi yıkıyor Ahmet, yıkıyor. Aileler içten içe bitiyor ama toplum bunun farkında değil.
    — Kızınla yüzgöz olmadın mı hocam? Hala daha çenesini dağıtmadın mı?
    Caminin önündeki sandalyeye oturarak bir müddet boşluğa baktı.
    — Ne yararı olur ki kızımı içten fethedemedikten sonra? yanlış yaptım Ahmet kardeşim, yanlış. Ben kızıma çiçek sundum, ama kapkara bir paketle sundum. Onlar ise zehiri, çok güzel bir paketle sundular. O güzel, şirin ve kaliteyi temsil eden görünümün altından zehir çıkabileceğine ihtimal vermedi evlatlarımız.
    Ahmet, imamın bu açıklamasına çok sinirlenmişti.
    — İnan bana hocam sana kızıyorum. Bu kadar da kendini suçlama. Ben senin ne kadar güzel bir baba olduğunu gözlerimle gördüm. Dinsizlik senin kızının ruhundan geliyor, hocam. Vazgeç artık kendine zulmetmekten.
    — İşler senin bildiğin gibi değil Ahmet.
    — Peki hocam neydi senin suçun günahın, neydi söyle bakalım?
    — Suçlarımızın hepsini bilemiyorum. Bildiğim kadarıyla Allah'ın izin verdiklerine ben izin vermedim. Allah ve Rasu-lunun önüne geçmek bu olsa gerek. Hiç unutmam, Fatma daha dokuz-on yaşındaydı. Lunaparktan geçiyorduk. Yalvardı "baba ben de bineyim" dedi. İzin vermedim. Ağladı, ağladı, dakikalarca ağladı. Yavrumun gözleri, burnu bile şişti ağlamaktan, ama izin vermedim. Neden vermedim Ahmet kardeşim, neden?
    — Peki sence neden vermedin?
    — Kışın kartopu yapmıştım da, elimde birileri görmesin diye onu cebime koymuştum. Onu cebime koyduran unsur neydiyse, kızımı orada sallandırmaya bıraktırmayan unsurlada aynı şeydi.

    2.) Peki insanlar ne der korkusu, islamdan uzaklaşmak için bir mazaret sayılabilir miydi? Toplumun hatası islama neden fatura edilmeliydi? Yoksa bir bahanemiydi

    — O kursta Allah ve Rasulu yoktu sanki. O kursta Allah'tan başka herkesten korkuyorduk. Kime ne zaman zuhurat görünecek, hangi konuda ne zaman yeni hüküm çıkacak, korkuyla onu bekliyorduk. Şimdi de kursa verdim diye övünüyorsunuz. Hazır okuma aşkımı da öldürdüler... Beni de...
    Yakup İmam, mahcup mahcup sordu:
    — Peki, ilk kurs öyleydi. Sonraki kursta ne vardı da çıktın? O kurs güzel değil miydi?
    Fatma duraklamıştı.
    — Hangi kursmuş o hatırlayamadım.
    — Hani Zehra'yla beraber gitmiştiniz ya. Orası çok güzel değil miydi?
    — Oradan ben çıkmadım. Onlar beni kovdu...
    — Neden kovdular? İyi talebeyi niye kovsunlar ki?
    — Çok soru soruyormuşum. Mutlaka birisi beni casus olarak göndermişmiş...
    — Sonra da sana güzel kurslar bulmuştum kızım ama sen gitmedini
    — Tabi gitmedim. Bende ben kalmamıştı ki artık. Bir düşünürün dediği gibi, "madem ki düşünüyorum, o halde varım." Madem ki varım, o halde düşünmeliydim. Düşünen beyin sorar. Soru sorandan korkmamalıydılar. Ben o kursu çok sevmiştim. Kendimden gitmeme sebep oldular.
    — Şimdi kendine geldin mi kızım?
    Fatma bir an ne diyeceğini şaşırmıştı. Gül Hanım kızının durumuna dayanamamıştı.
    — Dinden çıkmak isteyen Fravun, "Hakk'tan gelen kitabın sayfalarını beğenmedim" diye bahane edermiş. Şansına kötü kurs rastladıysa, dine mi küsmen gerekir? Senin canın bir güzel dayak istiyor kızım. Seni başka bir şey paklamaz. Biz de okuduk, hem de ne zahmetlerle. Jandarmalar gelecek korkusu yetmiyormuş gibi, bir de muhtardan ve korucudan korkardık, ihbar eder diye. Buz gibi evlerde okurduk ama babamız vardı başımızda. Ondan cesaret alamazdık ki. Senin başında adı baba var ama babadan eser yok. Tabi böyle yaparsın.
    — Anne!
    — Annesi mannesi yok. Beni sinirlendirme, ben baban Değilim ha!.. Alırsam seni elime Allah'tan başkası kurtaramaz.
    Fatma iyice inatlaşıyordu:
    — Yok ya. Senin karşında eski Fatma yok.
    Yakup İmam titrek sesle sordu:
    — Eski Fatma nereye gitti kızım?
    Fatma cevap vermiyor, bir noktaya bakıyordu. Gül Hanım kızını dövmek için fırladığında, Yakup İmam onu güçlükle durdurmuştu.
    — Sakın ha! Kızıma vurma! Bırak içindekileri döksün. Bize derdini anlatmayacak da kime anlatacak?
    — Bu kız derdini anlatmıyor bey! Aklını başına al! Bu kız bize isyan bayrağını çekiyor. Kurslar kötüymüş de o yüzden çıkmış. Peki kibar annenin kursundan neden ayrıldı? O kursta her şey mükemmel değil miydi? Dersler hiç aksamaz, talebe istediğini sorar, fikri tartışmalar yapılır. Haftada bir dergi, kitap okumaya izin verilir, hurafesiz İslâm öğretilirdi. Hocalar da çok bilinçliydi. Ben bile okumak isterdim orada ama bu kız ordan da ayrıldı.
    Fatma hemen müdahale etmişti:
    — Doğru o kursu seviyordum ama dersleri güzel veremeyince ayrıldım.
    — Ayrılmasaydın. İlk zamanlar tabi ki güzel ders verilemezdi. Sabretseydin. Ama sen sabredemezdin. Kurstan gelirdin, duvarlara manken resimleri yapıştırırdın. Gözün hep onlardaydı.

    3.) Mankenlerin namus anlayışı ve edebiyatı:

    Fatma, ertesi sabah Hilton Otelinin defile salonuna doğru inmeye başladı. Birkaç merdiven indikten sonra onlarca genç kızın acaip giysiler içinde podyumda gezindiklerini gördü. Kendisi de girmişti aralarına.
    Güngör Bey, hemen Fatma'nın eline bir kıyafet vermiş, izah ediyordu:
    — Bu elbiseyi al, iç çamaşırı giymeden bu elbiseyi giy. Defile çok seksi görünmeli. Fatma ilk defa böyle bir teklifle karşılaşmış, çok da utanmıştı...
    Hırsından titriyordu:
    — Hayır! Ben bu kıyafeti söylediğiniz şartlarda ölsem de giymem. Müşteri bizi mi beğenecek, elbiseleri mi?
    Bu defa Güngör Bey adamakıllı sinirlenmişti. Gözleri dönmüştü sinirden:
    — Bize nutuk atmayı bırak da defol git burdan. Seni bir daha gözüm görmesin. Bu defa Fatma bağırarak cevap veriyordu.
    — Siz istemeseniz de gideceğim zaten. Sizin satışınız fazla olsun diye kendimi pazarlayacak değilim.
    Güngör Bey biraz sakinleşmiş gibi alaylı alaylı cevap veriyordu.
    — Sen mini etek giyerek ne yaptığını sanıyorsun, kuş beyinli kız. Çağdaş ol, çağdaş…
    ----------------
    — Bak Turan, senin için bu kızı uygun gördüm. Necmi'ye de Banu iyi gider. Bu gece eğleniriz.
    Fatma'nın birdenbire beyni sarsılmıştı sanki. Kızlar da hep beraber Fatma'ya dönmüşler, onun çok bozulduğunu anlamışlardı. Fatma hışımla ayağa kalkıp bağırmaya başladı:
    — Bu ne demek oluyor böyle? Bizler şey miyiz be? İyice azıttınız artık. Defolun hemen bu evden, defolun!... Terbiyesiz, şerefsizler! Her kadını kendinize eğlence aracı mı sanıyorsunuz? Herkesin kendine göre namusu, şerefi vardır. Siz hâlâ bunu bilmiyor musunuz?
    Fikri bozuntuya vermeden gülüyor, etrafına bakarak sorular soruyordu:
    — Ne diyor bu be? Siz anladınız mı? Akşama kadar herkese bacak gösterir, yüzlerce erkeği tahrik eder. Şimdi de namustan bahseder. Kim yutar ulan senin namusunu? Mankenlerden namuslu mu çıkarmış?
    Bu soruya Nejla da çok bozulmuştu:
    — Bu ne anlama geliyor Fikri? Biz namussuz muyuz?
    Fikri bu soruya daha çok şaşırmıştı:
    — Sen de mi, sen de mi Necla! Kız sen de mi namuslusun?
    — Tabi namusluyum. Hiç değilse para için bir erkekle olmadım.
    — Yani sen parasızlardansın! Alıştınız kızım, yılda on erkek değiştiriyorsunuz, hâlâ hayat kadını olmadığınızı söylüyorsunuz. Tabi yılda on erkek olursa, namuslusunuz ama hayat kadını namussuz... Namusun ne demek olduğunu mu bil-miyorsunuz,yoksa namusun ne olduğunu unuttunuz mu?

    4.) İyi niyet başka bir şey, Düşünememek, Ahmaklık çok başka bir şey ve son:

    — Necla'yı anladık. Sen hani tevbe etmiştin?
    — Ben vücudumu satmadım ki:
    Fatma günlerin verdiği stresin de etkisiyle bağırarak tepkisini dile getirdi:
    — Bıktım bu sözden, bıktım! Hayat kadını illa kendisini satanlar mı olur? Parasız olarak aynı işi yapan ve hala tevbe etmeyen hayat kadını değil midir? Ama bende suç.
    Allah'a inancı bile olmayan insanın tevbesine inanıp onunla arkadaş oldum…
    ----------------------
    Sevgi gittikten sonra Fatma ile Özlem başbaşa kalmışlardı? Özlem'e Nedim Beyin konuşmasından söz açmak istiyor, ona soruyordu:
    — Seninle özel konuşacağım, dedi. Sence bu ne anlama geliyor? .
    — Yemeğe davettir. Zaten patronların çoğu yanında çalışan kızları, özellikle mankenleri ellerinin altında modern hayat kadını gibi görüyorlar. Canım biz çağa uyum sağladık diye onların sermayesi olmadık ya. Bu konu onuruma dokunuyor. İmkanım olsa, patronların eğlencesi (!) olan tüm mankenlere, oyuna gelen tüm sekreterlere, bütün kadınlara, "sermaye olmayın" derdim. Onların eğlence aracı olmayın. Zengin erkekler, istedikleri her kadını elde edebileceklerine ait güvenlerinden vazgeçmeliler. Ama, "bu onurlu davranışı, onurlu kadınlar yaparlar" derdim.
    Fatma, Özlem'e akıl sır erdiremiyordu. Mayo ile gazetelere çıktığı halde, bu giyimin bile erkeklerin zevklerine ve ceplerine yaradığını acaba hesaba katmıyor muydu? Onun görüşlerini öğrenmek istiyordu. Kafasındaki soruyu sorarsa, verdiği cevaptan anlardı Öz-lem'i:
    — Özlem, sana birşey sormak istiyorum. Sence bikiniyi, iç mayoyu kadınlar giydiği halde neden defilelere erkekler geliyorlar? Neden erkeklerin arzularına göre hazırlanıyor her şey? Kadınlar plajlarda bile erkeklerin zevklerine göre mayo giymeye itiliyorlar. Sence bunun sebebi nedir?
    — Hiç düşünmedim ama doğru söylüyorsun. Moda mafyası, erkeklerin zevklerini kullanarak ve kadınların aptallığından yararlanarak köşeyi dönüyorlar ama ne yapalım. Bu alem böyle gelmiş, böyle gider.
    -----------------
    Birkaç gün sonra yine gazetede resmi çıkmıştı Özlem'in. Resminin çıkacağını biliyordu, ama neler yazılacağını bilmiyordu. Gazeteyi alıp Fatma'nın yanına gitmiş isyan halinde derdini döküyordu:
    — Şunu okur musunuz lütfen.
    Fatma dikkatlice okumuştu yazıyı:
    — Okudum ne var?
    — Ne var olur mu? Erkeklerin yüreklerini hoplatmışım. Bunlar nasıl söz böyle?
    Fatma şaşırıyordu:
    — Zaten arabanın üzerine mayolu manken oturtmalarının sebebi de erkeklerin yüreklerini hoplatmak değil mi? Yoksa neden kadın çıkarsınlar ki arabaya? Üstelik mayo ile. Araba ile ne alakası var mayonun?
    — Anlayamadım, bizim mayo giymemizin sebebi, erkeklere şirin görünmek midir?
    — Aaa! Özlem sen bunu bilmiyor musun?
    — İnan ki ben hiç bu şekilde düşünmemiştim. Doğrusunu istersen ben çok fazla üzüldüm. Boy boy resimlerim çıktı ama ben konuya cinsel yönden hiç bakmadım. Ben ne böyle bir şöhret, ne de böyle bir para isterim. Ben bu işi sanat diye düşünüyordum.
    — Ya da öyle düşündürüldün. Sen değil, feminist mankenlerin bile çoğu erkeklerin arzularına hizmet ettiklerinin farkında değiller…

    :))) İyi okumalar...
  • HARİKAYDIHARİKAYDIHARİKAYDIHARİKAYDI HA-Rİ-KAY-DI. Gerçekten sanırım ne kadar harika yazarsam yazayım asla yeterli olmayacak. Muhteşem bir şeydi.

    Asla Vazgeçme’nin bayadır Türkçeye çevrilmesini bekliyordum ve Türkçeye çevrildiğini gördüğümde gerçekten ÇOK MUTLU OLDUM. O an olamasa da iki ay sonra sipariş ettim ve gelir gelmez hemen başladım. Zaten muhteşem olacağını biliyordum ama yine de kafamı masaya çarpmaktan kendimi alamadım.

    Başlarda (hatta kitabın sonunda Rowell’in notunu okuyana kadar) bu kitabı Fangirl’de başkahraman olan Cath’in yazdığı hayran kurgu sanıyordum. Ancak öyle değilmiş. Bu kitap tamamen Rowell’in gözünden Simon ve Bazmış.

    Simon ve Baz’ı, Fangirl de okuduğum o iki üç sayfalık yerlerde bile çok sevmiştim. Hatta bazı insanların o yerleri sıkıldığı için okumadan geçtiğini duyduğumda gerçekten çok şaşırmıştım. Çünkü ben o yerlerin biran önce gelmesi için adeta kıvranıyordum.

    Velhasıl sonunda iki-üç sayfa değil de, 500 sayfalık bir Simon & Baz hikayesi okudum ve tek söyleyebileceğim şey ÇOK GÜZEL OLDUĞU.

    Şimdi aşırı derecede hevesli olduğum için nereden başlayıp nerede bitireceğimi bilmiyorum bu yüzden siz beni mazur görün.
    -
    Simon Snow, bu zamana kadar ki seçilmiş en kötü seçilmiş kişi.
    Ama her şeye rağmen Baz yine de onu seçti.
    -
    Simon yaz tatilinin bitmesine daha önce hiç bu kadar sevinmemişti. Bir an önce Watford’ta geçireceği son yılına başlamak ve bu yılı doyasıya eğlenerek geçirmek istiyordu. Ayrıca en yakın arkadaşı Penelope’yi çok özlemişti. Kız arkadaşı Agatha’ya gelince… onu özlediğinden pek de emin değildi.

    Ve nihayet Watford’un kapıları Simon ve arkadaşları için son kez ardına kadar açılırken Simon’un tek umduğu sorunsuz bir yıl geçirebilmekti. Ancak Simon daha okula gelirken bir Goblin tarafından saldırıya uğradığında bu hayalinin onun için ne kadar imkansız olduğunu bir kez daha fark etmişti. Anlaşılan Humdrum onunla uğraşmayı ve karanlık yaratıklarını üzerine üzerine göndermekten asla vazgeçmeyecekti.

    Ancak tüm bu olağan durumlar karşısında olağan olmayan bazı şeyler de vardır. Bunlardan Simon’u en çok endişelendiren de, Oda Arkadaşı Tyrannus Basilton Grimm-Pitch ’in ortalıklarda görünmemesidir. Başlarda odayı tek başına kullandığı ve Baz tarafından patlatılmadığı için mutlu olsa da zaman geçtikçe meraklanmaya ve doğruyu söylemek gerekirse Baz’ı ve kendisini sinir edişlerini bile özlemeye başlar ve böylece her gün her yerde Oda Arkadaşını aramaya başlar.

    Ancak kime sorarsa sorsun, kimse Baz’ın yerini bilmemektedir. Ve gün geçtikçe Simon’un Baz’ı bulma umutları yıkılmaya ve ne kadar inanmasa da onun okulu bıraktığını düşünür.

    Ancak sıradan bir günde, öğle yemeği sırasında yemekhanenin kapıları beklenmedik şekilde Baz tarafından (Açıl susam açıl büyüsüyle) havalı bir şekilde açıldığında Simon hem mutlu hem de sinirlidir. Her şeyden önce bir açıklama beklemektedir. Ancak Baz’ın açıklama yapmaya hiç niyeti yoktur.

    Ayrıca tüm bunların üstüne Simon Baz yokken, Baz’ın annesi tarafından perde sayesinde ziyaret edilmiştir ve Baz’ın annesinin Simon’dan istediği şey ise, oğluna katilinin yaşadığını söylemesi ve onu bulup ruhunu huzura eriştirmesidir.

    Ve bir gece Simon, Baz’a söyler.

    Ve o gece Baz, Simon’dan annesinin katilini bulmak için yardım ister.

    Ve o gece Simon, Baz’ın ne kadar yorgun, hasta ve solgun olduğunu fark eder. Ona yardım etmeyi kabul eder.

    Ve her şey, o geceyle başlar ve sonsuz bir bela dünyasının kapısı Simon, Baz ve arkadaşları için son kez sonuna kadar açılır.

    Bu bela dünyasının içinde, Sihirbaz ve onun karanlık sırları, Humdrum’un kim olduğu, ne olduğu ve ne istediği ve nasıl yok edilebileceği gibi çeşitli aşırı tehlike içeren şeyler vardır.

    En önemlisi, bu dünyanın içinde Baz ve onu yakan ümitsiz aşkı, Simon’un vücudunun her yerini kaplayan ve (Baz’ı öldüren) sevimli benleri ve küçük ejderha kanatları vardır.

    Ve belki de Simon ve Baz için Humdrum’dan daha tehlikeli olan şeyler birbirlerine besledikleri duygularıdır.
    -
    Hahaha, sanırım bir kitabın konusundan ilk defa bu kadar çok bahsettim ama elimde değil, gerçekten o kadar güzeldi ki… Kitapta altını çizmediğim bir yer daha kalmadı diyebilirim. Zaten 3 saatimi falan full onları siteye aktarmakla geçirdim.

    Simon ve Baz. Gerçekten aralarındaki ilişki o kadar güzeldi ki. SPOİ içerdiğini pek sanmıyorum ama ben başından beri hep Simon’ın ilk seven taraf olacağını düşünmüştüm amma velakin çok güzel yanıldım. İlk aşık olan taraf Bazmış. Ama iki yıl boyunca bunu hiç belli etmemiş ama aslında en sonda şunu görüyoruz ki, her ne kadar onca yılı birbirlerinden nefret ederek geçirdiklerini zannetseler de öyle değilmiş. Onca yılı birbirleri hakkında bir şeyler öğrenerek ve aslında fark etmeden birbirlerinin arkasını kollayarak geçirmişler. Hep daha fazlası olarak. 6 yılı aynı odada devirdikten sonra onları birbirlerinden başka kim bu kadar iyi tanıyabilirdi ki zaten.

    Bu yüzden acı çektiklerinde ve baş edemediklerini hissettiklerinde hep birbirlerine koştular. Ve sonra hep daha fazlası olan o duyguyla birbirlerine çekildiler. Sanki bu çok normalmiş gibi oldu çünkü başından beri var olan bir şeydi bu. Sadece artık somut bir şeye dönüşmüştü.

    Ve bazı yerler, bu kitapla tam tersti. Cath'in yazdığı hayran kurguda yardım isteyen Simon yardım eden Baz'ken bu kitapta durum tam tersiydi ve bu da çok hoşuma gitti.

    Ve Rainbow Rowell… artık en sevdiğim yazarlar arasına girdi. Aslında en sevdiğim yazarlardaki ‘lar’ kısmını oluşturanlar kimler hiçbir fikrim yok ama Rainbow Rowell’da o ‘lar’ ekinin arasında (hatta biraz daha fazlası bile olabilir) işte oraya girdi. Eleanor ve Park’ı pek beğenmemiştim ama onun sonrasında Fangirl’le beni cezbetmesi ardından da Asla Vazgeçme’yle öldürücü darbeyi yaptığı için.

    Ve aynı zamanda bu kadının MİZAH YETENEĞİ HARİKA. GERÇEKTEN BU KADAR İYİ BİR MİZAHİ BAKIŞ AÇISINA SAHİP OLMAK İÇİN NELERİMİ VERMEZDİM.

    Amaaa aynı zamanda ufak birkaç kanser edici nokta da vardı. (Bunlar iyi anlamda kitabın benim için EN UFAK KÖTÜ BİR YERİ YOK.)

    1-) 200 sayfa boyunca. Tam TAMINA 200 SAYFA BOYUNCA BAZ’IN KİTABA DAHİL OLMASINI BEKLEDİM VE ÖMRÜMDEN ÖMÜR GİTTİ. HA GELDİ HA GELECEK AZ DAHA DAYAN DİYE KENDİMİ MOTİVE ETMEKTEN CAMDAN AŞAĞI BIRAKACAKTIM ARTIK KENDİMİ.

    2-) Keza öpüşmelerini beklerken de aynı kanser duygusu sardı beni. BİR YÜZ SAYFA DA ONU BEKLERKEN ÖLDÜM.

    3-) Bazı yerlerde gerçekten Rainbow Rowell insanları nasıl kanser ederim diye düşünmüş, yani başka açıklaması yok. Mesela Noel tatili arifesinden bahsedelim.

    İç sesim: Aha, şimdi Simon, Baz’ın evine gidecek ve artık sevgili olacaklarrr, yaşasınnn!!

    Rowell: Simon, Baz’la gitmeyi kabul etmedi.

    Ben: ^%%+&&%%+%&+%+/(&/&/!!!!!!!

    Ve sonra bir şekilde gittikten sonra da Agatha geldi ve Simon’u bu yıl davet etmemesine rağmen resmen psikolojik baskıyla gitmeye ikna etti ve Simon, Baz’ın evinden gitmesin mi… Allah, o anda Agatha’yı kimseyi istemediğim kadar öldürmek istediğim doğrudur.

    Ama bunun sonucu da tatlıya bağlandı şimdi yazmayayım. Spoi falan olmasın :D

    Uzun lafın kısası (baya da kısa oldu) kesinlikle ama kesinlikle okuyun. Yani bu kitabı beğenmeyen bir insan olur mu emin değilim yani bu kadar harika bir şeyi beğenmeyen olabilir mi düşünemiyorum bile.

    Rainbow Rowell’a bu kitabı yazdığı için ÇOK FAZLA TEŞEKKÜR EDİYORUM. SİMON VE BAZ’A HARİKA BİR HİKAYE VERMİŞ. (Simon’a ek olarak harika kanatlar ve sevimli bir kuyrukta vermiş)

    Sanırım bu yıl içinde en sevdiğim kitap bu olacak çünkü bu yıl içinde bundan daha iyisini okur muyum, bilemiyorum. Ve ayrıyeten bu zaman kadar okuduğum en güzel kitaplar listesine de girdi. Hem de üstlerde.

    Eğer okumak istiyorsanız kesinlikle okuyun. Sadece biraz daha ucuzlamasını bekleyebilirsiniz ama kesinlikle okuyun.

    Neyse sanırım artık bitirmeliyim. Ve sanırım bunu da yine Asla Vazgeçme’yla alakalı bir şeyle yapacağım.
    -
    "Hadi öyleyse," dedi. "Asla vazgeçme, Simon."

    SİZİ VE HİKAYENİZİ SEVMEKTEN SANIRIM ASLA VAZGEÇMEYECEĞİM SAYIN SNOWBAZ ÇİFTİ!
  • Aslında romancı olmak istiyordum. Ama anlatacağım olaylardan da anlayacaksınız ki romancı olamadım. Şimdi ise burada, çocukluğumdan beri babamla ufak tefek de olsa sorunlar yaşayıp, bir nevi sığındığım bu sessiz evde, saf ve düşünceli bir romancı gibi camdan, az ilerideki bahçede çalışan kuyucu ustası ile çırağını izliyordum. Bu sessiz evimiz İstanbul’un ücra bir köşesinde, 6200 nüfuslu Öngören kasabasındaydı. Küçük ve küçüklüğüne uyacak şekilde de sakin bir yerdi. Sabahları yürüyüşe çıktığımda genelde aynı yerde aynı kişileri aynı meşguliyetleri ile görür, en çok da evimizden biraz ileride olan bir konakta çalışan cüceyi görürdüm, her sabah yaptığı alışverişi sonrası kendisiyle selamlaşır, selam sonrası da yeğeni Hasan’dan olan şikayetlerini anlatırdı. Birde huysuz bir babaanne vardı o konakta, babaanne diyorum çünkü ara ara torunları ziyaret ederdi sadece kendisini ve huysuzluğunu da cüce olan Recep çok iyi kaldırıp işlerini rahatlıkla görürdü. Bahçeden gelen tak tak seslerini duyup, düşüncelerimden sıyrıldığımda ise kuyucu ustasının toprağa bir kazık çakmakta olduğunu gördüm, yanındaki çırağı ise sanki bu işleri ilk kez görüyormuş gibi şaşkınlıkla ustasını izlerken aynı anda da sanki bir erkek evladının hayranlıkla babasını izlermiş gibi bakıyordu. Usta kazığı çakmaya devam ediyor, aralarda da durup çaktığı kazığın sağlamlığını kontrol ediyordu. Eski zamanlarda sondaj makineleri kullanılmıyordu ama şu an izlediğim usta ve çırak da kullanmıyordu. Usta kuyucular bir arazide suyun nereden çıkacağını, nerede kuyu kazılacağını binlerce yıldır sezgiyle buluyorlardı. Bu hünerleri, bazı eski kuyucuların kendilerinde Orta Asyalı şamanlar gibi doğa ötesi güçler ve sezgiler vehmetmelerine, yer altı tanrıları ve cinleriyle konuştuklarını ileri sürmelerine yol açıyordu. Hak veriyor olsak da tabii gülüyor ve geçiyorduk bu konuları. Ama usta ve çırağını izlemeyi de bırakıp Nişantası’ndaki daireme gitmeliydim. Babamla sorunlarım olduğunda geliyorum demiştim ya buraya ama bu sefer ki sorun farklıydı hatta çok farklıydı da diyebilirim. Firdevsi’nin Şehnâmesi’nde dediği gibi, “Tıpkı babasız bir oğul gibi, oğulsuz bir babayı da kimse basmaz bağrına”, çok doğruydu ama en azından bizim sorunlarımız bu şekilde değildi, bu derece ileri değildi. Usta ve çırağın kazık çakma işleri bittikten sonra biraz ilerilerindeki ağacın gölgesine oturmuşlar, poşetlerinden çıkardıkları domates, peynir ve zeytinlerini az biraz zaman önce çırağın sanırım İstasyon Meydanı’ndan getirdiği taze ekmek ve Meltem gazozu ile yemeye başlamışlardı. Meltem gazozu, her ne kadar yerli bir gazoz markası olsa da Coca-Cola ülkeye geldikten sonra, bayilere kredili satışlar yapması, bedava pleksiglas pano, takvim ve hediyeler dağıtmasından sonra fazla satış yapamamaya başlamıştı. Halk da Meltem’in daha ucuz, daha sağlıklı olmasını dinlemeden Coca-Cola içiyorlardı. Okur kızmasın ama kırk yılda bir gazoz içeceksem ben de Coca-Cola içerdim. Bu düşüşe kadar çok iyiydi aslında Meltem, özellikle o güzel Inge isimli Alman mankenini reklamlarında oynatıklarında hemen hemen herkesin elinde vardı, sonra düşüşleri başlamış, ünlü oyuncu Papatya’nın oynadığı reklam filmleri de bu kötü gidişatı durduramamıştı, şimdilerde de işte böyle küçük yerlerde bulunuyordu. Ben de hazır ustalar mola vermişken sessiz evimden çıkıp, Nişantası’ndaki evime gitmek için Chevrolet’imle yola çıkmıştım.

    Daireme girdikten sonra her zaman yaptığım gibi öncelikle arka odaya geçmiş, koleksiyonlarıma baktım. Koleksiyonlarım içinde en sevdiklerim ise gözleri karalanmış, eski gazetelerde sanki ayıp şeyler yapmış gibi gözleri siyah bir şerit ile karartılmış vesikalık fotoğraflar, birkaç tane kadın manken kafaları ve tebdil-i kıyafet parçalarımı koyduğum kutuydu. Kutunun içinde ise melon bir şapka, padişah kavukları, kaftanlar, bastonlar, lekeli ipek gömlekler ve boy boy renkli takma sakallar, peruklar, cep saatlerim ve boş gözlük çerçevelerim vardı. Bazan saatlerce bu şeylere bakarak bu şeylerin ve diğer şeylerin masumiyetini düşünür, İstanbul’u ve kendi hayatımı görürdüm. Kravatlı, beyaz gömlekli, alnının üstündeki saçların döküldüğü, gözlerine kalemlerle daireler çizdiğim ellili yaşlardaki bir adamın vesikalığına bakarken telefonum çaldı ve telefonu açtım.

    “Evet.”

    “Canım, canım, neredesin, nerelerdesin? Günlerdir seni, günlerdir seni arıyorum, ah.”

    Sesini çıkaramamıştım hattaki kadının ve bunu kendisine de söylemiştim.

    “Sesinizi,” dedi kadın, benim sesimi taklit ederek. “Sesinizi. Bana sesiniz diyor. Ben zaten sesiniz olmuşum.” Kısa bir sessizlikten sonra, kartlarına güvenen usta bir oyuncu gibi “Ben Emine’yim” dedi.

    “Tanıyamadım sizi” dedim.

    “Canım, canım. Uzun süredir seni arıyordum, unuttun mu yoksa beni, yazılarını okuyorum uzun zamandır da sana ulaşmaya çalışıyordum. Sensin değil mi? Gerçekten sensin, nasıl tanımazsın beni? Unutamazsın ki beni ama sen. Doğruyu söyle bana, bir tek doğruyu söyle. Beni yıllardır sevdiğini söyle, bir kerecik de olsa söyle yeter. On sekiz yıl bekledim, bir o kadar daha olsa yine beklerim ama sevdiğini söyle bana, yoksa hâlâ hatırlamadın mı beni?”

    “Sevmiştim” dedim.

    “Canım de bana.”

    “Canım…”

    “Ah hayır öyle değil, içten söyle. Dur istersen şimdi söyleme, adresini ver bana, ver adresini yanına geleyim ve gözlerimin içine bakarken söyle. Öyle de bana canım, bu şekil söyle beni sevdiğini.”

    “Hanımefendi lütfen!” Sanki kendim değildim, sanki başkasının telefonu açmış gibi kendimi bilmeden konuşuyordum.

    “Aslında o da burada, yanımda. Zorla konuşturuyor beni. Adresini söyle dememe kulak asma, söyleme sakın adresini, seni bulup… Ahhh oh ahhh.”

    “Alo” dedim sinirlerim iyice bozulunca, cevap gelmeyince tekrardan “Alo” dedim.

    “Benim, ben” dedi sonunda karşıdaki erkek sesi. “Emine dün bana her şeyi itiraf etti. İğreniyorum senden. Senin canına okuyacağım.”

    “Kimsin bilmiyorum ama bir de ne olduğunu söylesen ve sonra beni dinlesen.” Dedim kararlılıkla.

    “Bırak bunları bırak. Seni ne için öldüreceğim biliyor musun? Bu miskin ülkeyi adam edecek askeri darbeye ihanet ettiğin için değil. Ama darbe yapacaklar diye söylemiştim sana, ordu içinde dinci bir grup olduklarını da söylemiştim. Kars’ta başlayan kapalı, İslamcı kadınların, dinci kadınların intiharları da buna hazırlıktı. Seni öldürme sebebim senin yüzünden rezil olan o yurtseverlik işine girişen o gözü pek subaylarla, sürüm sürüm süründürülen o mert insanlarla sonraları alay ettiğin için, üstelik yazılarında kışkırttığın bu maceraya onlar kelle koltukta girerken ve saygı ve hayranlıkla sana kapılarını ve darbe planlarını açarlarken sen oturduğun koltukta rezil ve sinsi hayallere daldığın için, hatta güvenlerini kazanarak evlerine girdiğin bu alçakgönüllü yurtsever insanların arasında hayallerini sinsice uyguladığın için de değil. Seni öldürme sebebim yıllarca kuruntularını, pervasız yalanlarını sevimli şaklabanlıklar, dokunaklı incelikler ve oturaklı sözler kılığına sokup hepimize, bütün bir millete, en başta da bana yutturabildiğin için öldüreceğim seni. Ve her şeyi, bütün bildiklerimizi unutmamız lazım artık.”

    “Dediklerinize bütün kalbimle katılıyorum” dedim. “Şu son birkaç yazıdan sonra bu yazı işinden elimi eteğimi bütün bütün çekeceğimi söylemek isterim.”

    “Sus, yeter artık. Namussuz herif. Aldattın, kandırdın hepimizi. Senin ihanetin yüzünden darbe planlarımız boşa gitti ve o tiyatrocu Zaim bozuntusu önderliğinde Kars’ta bu gece, bir tiyatro oyununda bölgesel bir darbe yapacaklar ama bizimkiler yapmayacak bu darbeyi. Askerin içindeki bizim dinci grup yapmayacak, aksine Atatürkçü subaylar yapacak ve Lacivert’i yakalayacaklar. Zaim ise Atatürkçü söylemleri ile dincilere saldıracak. Oysa her şey Mehdi içindi, Mehdi gelecekti. Adresini ver bana.”

    Korkmuş telefonu kapatmıştım, telefonun da fişini çekmiştim. Meraklı okur belki şu an benim neden korktuğumu, bunlara neler yaparak sebep olduğumu merak ediyor olabilir, rahat olsun ilerleyen kısımlarda buraları kısa ama detaylı bir şekilde anlatacağım. Şu an o telefon konuşmasındaki korkuyu tekrardan hissediyor ve bu konunun üstüne gitmek istemiyordum. Dışarıdan köpek havlama sesleri geliyordu, bazan bu havlama sesleri hoşuma gider bazan ise rahatsız ederdi ama o akşam üstümde olan korkunun etkisi ile tam olarak neler hissettiğimi bilmiyordum. Evin içinde, elimde sigaramla tur atarken dışarıdan, şimdilerde artık neredeyse tamamen yok olmuş bir ses işittim. Bir adam, bir satıcı, köpek havlamalarının devamında bağırıyordu.

    “Boo-zaaaa, iyi boo-zaaaa” diye bağırışını duyunca bozacıya yukarıdan, camdan “bozacı” diye seslendim. “Bekle sen, ben iniyorum aşağı" dedim. Aşağı inerken salonun kapısının yanında yerde duran bavula gözüm kaymıştı. Uzun zamandır açılmayı bekler şekilde orada duruyordu. Babamın bavuluydu ve bana bırakmıştı ve en yakın zamanda da artık açıp içine bakmayı düşünüyordum.

    Bozacının yanına indiğimde, bozacıyı aşağıdan yukarı kısa bir süzdüm. Uzun boylu, sağlam ama zarif yapılı iyi görünüşlüydü. Çoğu kadınlarda şefkat uyandıracak seviyede çocuksu bir yüzü, kumral saçları, dikkatli ve zeki bakışları vardı.

    “Bozacı, ver bakayım bir boza” dedim.

    “Vereyim Abi” dedi.

    Üzerimdeki korku bozacıdan aldığım sıcak his sayesinde gitmişti. Nasıl gidiyor işler diye sordum ve kötü olmadığını, en azından evde çorba kaynadığını söyledi. Bilmiyordum evde çorba kaynadığını söylemek kötü müydü yoksa gerçekten iyi miydi.

    “Adın ne senin” diye sordum.

    “Mevlut Abi” dedi
    .
    “Mevlut mu yoksa Mevlüt mü?

    Güldü, gülüşünde o şefkat ve çocuksu ifade daha da çok belirginleşti.

    “Mevlut Abi, Mevlut değil “dedi, gülümsedim ben de cevabına. Yorgun ve korkmuş olduğunu fark ettim ve sebebini sordum.

    “Bilmem ki Abi duydun mu demin, köpekler havlıyordu. Severim de itleri ama geceleri sokaklara almıyorlar biz satıcıları, yabancı görüp yanaştırmıyorlar. Isırılmadık mı, kovalanmadık mı her bir şeyi gördüm gecelerde bu itlerden.”

    Tebessüm ettim, “Aslında ne kadar sadık hayvan olduklarını gösterir, benimserler sokaklarını ve bir nevi koruma iç güdüsü ile yabancıyı sokmak istemezler” dedim.

    “Öyle de Abi, ya biz bozacılar ne yapacağız? Zaten marketlere, şişelere fabrikasyon yapıp soktular bozayı. Böyle olunca da çifte darbe yiyoruz. Sabahları tavuklu pilav satamasam o kaynayan çorba da hiç kaynamaz ya evde. Zaten günah da derler köpek bakmaya. Her akşam benden boza alan, boza almasa da yanına çağırıp sohbet eden hoca efendi var bir tane, ona sorayım ben bir günah mıdır değil midir diye. Ama Allah’ın yarattığı cana bakmak, beslemek neden günah olsun onu da hiç anlamam ya.”

    Sevmiştim bozacıyı. “Doğru söylüyorsun” dedim. “Köpeklere şeytan deriz de Kur’an’da geçen mağarada uyuya kalanları, onların yanındaki köpeği, Kıtmir’i hiç düşünmeyiz.”

    “Doğru söylersin be Abi,” güldü, kafasını sağa sola salladı. “Hem köpeğin olduğu yere melek girmez deriz hem de cennette köpek var diye yazan Kur’an'ı okuruz, iman ederiz. Ama Edirne yolunda bir kazaya da sebep olmuş bir köpek, ahan da bu arabanın aynısından (gösterdiği arabayı benim arabam diye söylememiştim) bir arabanın önüne çıkmış, genç ve güzel bir kadın da canından olmuş, yanında da sosyetik bir iş adamı varmış.”

    “Öyle tabii Mevlut, neler değişmedi ki bu süreçte. Bak sana isminle de ilgili bir şeyler söyleyeyim. Hazreti Muhammed zamanında mevlit okutmak mı vardı? Ölüye kırk töreni yapmak, ruhu için helva ve lokma döktürmek mi vardı? Minareye çıkıp sesim ne kadar güzel, Arapçam nasıl da Arap gibi deyip kibir kibir kibirlenerek, zenne gibi kırıta kırıta makamla ezan okumak mı vardı? Mezarlara gidip yakarıyorlar, ölülerden medet umuyorlar, türbelere gidip putperestler gibi taşa tapıyorlar, bez bağlıyorlar, adak adıyorlar. Şarkı gibi Kur’an okuyorlar. Bu akılları veren tarikatçılar mı vardı Hazreti Muhammed zamanında.”

    “Aman Abi, sen çok derinlere girdin, ben bilmem bu kadar derin mevzuları. Dur ben hele bozanı vereyim senin, lafa daldım unuttum.”

    Eğilip, bana bozamı hazırlarken cebinden küçük bir tahta kaşık düşürdü. Ses de çıkmamıştı hiç, fark etmemişti de. Bir anı olarak, bu akşamın hatırası olarak koleksiyonuma ekleyeyim diye kaşığı almış, ceketimin cebine atmıştım. Şimdi dikkatli okur burada der ki neden ceket yazdım ve ceketimin cebine diye uzattım, aslında direkt bir şekilde cebime de diyebilirdim. Cebimden bir tane “Yeni Hayat” karamelasından çıkartıp, bozanın ücreti ile beraber Mevlut’a vermiştim.

    Bozamı evde içtikten sonra dışarıda yürümeye başlamış, aklıma da geçen Türkan Şoray benzeri bir kadın ile geçirdiğim karlı gecenin aşk halleri gelmişti. Türkan Şoray benzeri kadını düşünerek yürümeme devam ediyor, Vali Konağı Caddesi’nde iki tane otobüsün güm diye birbirine çarptığı kazanın yanında bulmuştum kendimi, sanki biri de içindeki yolcuların cüzdanlarını alıyordu. Bu aralar fazlasıyla olan otobüs kazalarına bir yenisi de Nişantası’nda eklenmiş, bu otobüs kazaların sık olmasına anlam veremeyip, otobüslere de daha fazla durup bakmadan yürümeme devam etmiştim. Bir ara ayağım tökezledi ve düştüm, yaşlı bir amca bana, bir şeyin var mı evlat diye sordu, ben de, var dedim, geçen babam öldü ve yeni gömdük, boktan herifin tekiydi, hep içerdi ve annemi döverdi, bizi burada istemedi, ben yıllarca Viranbağ’da yaşadım dedim. Neden böyle dedim bilmiyordum. İhtiyar da anlıyordu belki söylediklerimin hiçbirinin doğru olmadığını. Ama babam ölmüştü ve bana da kapının yanında duran bavulu bırakmıştı. Alaaddin’in Dükkanı’na geldiğimde burayı sevdiğim için en azından camdan içeri bakayım diye düşündüm ve işte o anda, sanki bir kitap okumuş ve tüm hayatım değişmiş gibi tüm hayatım değişmişti. Belki de dikkatli okur anlamıştır, dikkatsiz okur da bu ne diyor bu kadar satır diye düşünmüştür. Alaaddin’in Dükkanı’nın önünde katilim vurmuştu beni, katil diyeceklerdi artık ona, ama ben de bir ölüydüm artık. Vurulmamın etkisi ile ciğerlerimdeki tüm hava boşalmış, kalp atışlarım durmuş ve ölmüştüm. Dükkanın önünde, soğuk betonun önünde bir cesettim artık. Son nefesimi de vereli çok olmuştu, kalbim çoktan durdu ama alçak katilim, o rezil herif beni vurduktan sonra öldüğümden emin olmak için nefesimi bile dinlemedi, nabzıma da bakmadı, o iğrenç herif çünkü beni öldürdüğünden daha yere düşüşümden emin olmuştu.
  • %60 (350/584)
    Ne yazık ki bu kitap bende hayal kırıklığı yarattı. Yazarı ilk romanı olan Tarumarname'de tanımış ve çok sevmiştim. O eseri özgün, oldukça farklı ve daha önce okumadığım türde bir romandı. Onu yazabilen yazarın, ikinci romanında da aynı başarıyı sergileyeceğini umardım. Ancak bu kez beni etkilemeyi başaramadı :/

    Bilirsiniz, arada sırada geceleri ekranlara gelen, IMDB puanı 3-4 civarı olan kötü filmler vardır. Bu kitap da o tür bir filmin konusu olur gibi geldi bana. Ancak beni asıl rahatsız eden bu değildi. Kitabını tipik bir Amerikan macera romanı tarzında yazmayı tercih etmiş yazar. Birkaç sayfada bir değişen bölümler, her bölümde farklı karakterler ve sahneler...Bir türlü kitabın içine giremedim. 350 sayfa okudum, direndim ama devam etmekte bir anlam görmüyorum.

    Yazarın yeteneğine inanan bir okur olarak, bir sonraki kitabında farklı hisler yaşamayı umuyorum.