• Daha önce Gavur Mahallesini okumuştum ve beğenmiştim, bu kitabı daha da çok beğendim dersem yalan olmaz galiba.

    Kitap ilk olarak, Margosyan'ın ustam diye hitap ettiği Hagop Mıntzuri'ye cevap niteliğindeki yazısı ile başlıyor.

    "Margosyan'ın Diyarbakır yöresini anlattığı ilk öykülerinden "Halil İbrahim"i okuyan Erzincanlı Ermeni yazar Hagop Mıntzuri, Marmara Gazetesi'nin 18 Mart 1976 tarihli sayısında bir açık mektup kaleme alır ve Margosyan'a övgüler düzer. Ardından da "Edebiyatı unutma, sabahından çal, gecenden çal, eser ver bize" diye çağrıda bulunur."

    O kadar içten o kadar keyifli ki bu mektuba verdiği cevap, çocukluktan, istanbul'a gönderilme serüvenine kadar, bir konudan bir konuya, çocuk gibi heyecanla atlaya atlaya anlatıyor her şeyi.
    Daha sonra ki öykülerde de tek tek her öyküde denk geldiğiniz kişilerle karşılaşıyorsunuz.

    Ben bazı yazarları okurken, sanki okumuyor da bir yerlerde oturmuş onları dinliyor gibi hissediyorum kendimi. Nefes almayı unutmuş ve ağzı açık kalmış bir durumdayım sanki.
    O kadar sıcak, o kadar içten ve samimi ki yazar.

    Gazeteci Ragıp Duran'ın bir makalesinde dediği gibi :

    [ Margosyan'ın diline bir dengbej gelip yerleşmiş sanki. Geçenlerde bir yabancı gazetede Kahire'deki kahvelerde öykü-masal anlatan amcalardan birinin fotoğrafını görmüştüm. Biletimiz'i okurken o fotoğraf çekildi yeniden. Margos amca, bir masanın üstüne konmuş iskemleye oturmuş, elinde bir kitap, arada sırada gözlüklerini çıkarıp nargile ya da kahve içen dinleyicilerine bakıyor. Ulu Cami'nin önündeki kürsülere tünemiş Ermeniler, Kürtler, Museviler, Süryani ve Keldaniler usul usul dinliyorlar kendi öykülerini. Arada bir, Ermeni'nin biri ya da bir Hıristiyan "Ape Margos, o kadının adı Mari değil Hayganuş" diye tekzip iddiasında bulunuyor." ]

    ***
    Bazı yazarlarımız yurtdışında yaşar ve yabancı dil yayınlar kitaplarını, sonra da kalkar bunu türkçeye çevirttirir. ( Türk değil de başka bir ülkenin vatandaşı gibidirler)

    Böyle yazarlar da, yabancı dil olan kitaplarını tekrardan türkçe olarak yazar.

    Buyrun size yazar var, bir de yazar var farkı.
    Margosyan'ın 2000 yılında sabah gazetesi yazarı Refik Durbaş ile yaptığı söyleşiden bir kesit :

    Yazma serüvenin ne zaman başladı?
    "1953 yılında Diyarbakır'dan ayrıldıktan sonra, lise tahsilimi burada, İstanbul'da yaptım. Lise son sınıfta artık yavaş yavaş bir şeyler karalamaya başlamıştım. Diyarbakır'da yaşarken Ermenice bilmiyordum. İstanbul'da öğrendim. Ermenice hocam, 'Senin elin kalem tutar, yazdığın kompozisyonlar fena değil, gel sen Diyarbakır'ı anlat' diyerek teşvik etti beni. Ben de doğrusu, onun tavsiyelerine uydum, işte ufak ufak Diyarbakır'ı, oradaki insanların yaşamını anlatmaya çalıştım."
    Kaç yıllarıydı o yıllar?
    "İşte 1957–58… Sonra, işte yazdığım bu hikâyeler genellikle İstanbul'da çıkan yerel gazetelerde, mesela Marmara'da yayımlandı. Ardından bir kitap haline dönüştürdüm bunları."
    Ermenice?
    "Evet, Ermenice... Ve 1988'de 'Ermenice yazan yazarlara verilen bir ödül var Fransa'da... "
    Eliz Kavukçuyan Ödülü…
    "Evet, o ödülü aldım. Sonra bir: arkadaş, tesadüfen bunu duymuş, geldi bana teklif etti, 'bunu Türkçe yayımlamayı düşünür müsün' dedi. Doğrusu ben o güne kadar bunu hiç düşünmemiştim. Olur dedim. Ve ben oturdum bütün hikâyeleri yeniden Türkçe yazmaya başladım, hiçbir zaman Ermeniceden tercüme etmedim yani...
  • Muazzez İlmiye ÇığUygarlığın Kökeni Sümerliler-1

    “Konu pek çok ve çeşitli olduğu İçin, çalışmamı iki cilde ayırdım”
    Diyor Sümeroloğ Muazzez İlmiye Çığ,ilk kitabı Uygarlığın Kökeni Sümerliler-1 Okudum.

    Dillerine uygun ilk yazıyı icat eden uygarlık Sümerliler,önce resim şeklinde başlamış,yazı ve taşlar üzerine kazılmış.Daha sonra Fırat ve Dicle’den getirilen balçık yazı malzemesi olarak kullanılmış.Resim yazısından çivi yazısına dönüşmüş.MÖ.2000 başlarında her konuda yazacak şekilde geliştirilmiş.
    Sümer tabletlerinin en çok bulunduğu yer zamanında kültür merkezi olan yüzyıllarca varlığını koruyan Irak’ta Bağdat’ın güneyinde eski adı Nippur yeni adı Niffer şehri harabeleriymiş.
    Bu kitaptaki konu başlıkları,belgelerin bulunuşu,yazı dilinin çözülüşü,Sümer diliyle,Türk Dilinin karşılaştırması,Sümer Edebiyatı,Sümer Efsaneleri,Sümer Destanları,Sümer İlahileri,Sümer Agıtları,Atasözleri ve Deyimleri,Tarihte ilk Kadın Şair olarak sıralanmış.

    Yazıları iki kısımdan oluşmuş,birincisi günlük ihtiyaca göre olan,kanunnameler,anlaşmalar ve tarihsel yazı metinleri.İkinciler ise İnsanın yaşadıkları hayal güçleriyle yarattıkları olayları anlattıkları eserler.
    Sümerlilerin edebi eserleri Ortadoğu halklarını etkisine almış,Tevrat ve Folklör yoluyla izleri zamanımıza kadar uzanmış.
    Sümerliler her konuyu şiir tarzında yazmışlar.
    Sümer belgelerinde yirmiye kadar efsane saptanmış.Bu efsanelerde rol oynayan Tanrılar yaratıcı ve yönetici olmak üzere ikiye ayrılmış.Gök tanrısı AN,Hava Tanrısı ENLİL,Su Tanrısı ENKİ,Ana Tanrıça NİNKİ diğer adı NİNHURSAG yaratıcı tanrılarmış.
    Yaz Emeş ve Kış Enten’in yaratılışını okurken,Enten koyun kuzu keçi oğlak doğurtuyor,Emeş ağaçları ve tarlaları meydana getiriyor.Her ikisi daha sonra ürünlerini hediye olarak Enlil’e sunuyor.Burda okurken Kabil ile Habil’e gitti aklım.Evet kavga ediyorlar fakat daha sonra barışıyorlar ve kutlama yapıyorlar.Kitabın genelinde ve Muazzez İlmiye Çığ’ın açıklamalarında da “Sümerlilerde öldürme yok diyor,Sümer öyküleri insancıl diyor” bu hissediliyor.
    Ur Sümerlilerin başkenti.Ur’da üç krallık kuruluyor.Sümerlilik Babil Kralı Hammurabi zamanına kadar sürüyor.Hammurabi bütün şehirleri kendi idaresine geçirip Sümerliliğe son veriyor.Sümer dili konuşma dili olmaktan çıkıyor ve yerine Sami dili olan Akadca geçiyor.
    Tanrıların yaşantısı kitapta önce düz yazı halinde daha sonra tabletlerdeki haliyle şiirsel verilmiş.
    Sümer Tanrıları içinde hakkında en çok öykü yazılan Aşk,Bereket ve Savaş Tanrıçası,Venüs Yıldızının simgesi İnanna,Sümerin neşesi,Ay Tanrısının kızı,Güneş Tanrısı Utu ve Yeraltı Tanrıçası Erişkigalin kardeşi İnanna.Akadlarda İştar,Musevilerde Astarte,Yunan’da Afrodit(Türkiye’de Banu Alkan ),Roma’da Venüs olarak çeşitli toplumlarda efsanelere konuk olan İnanna ve onun özellikleri kapsamlı olarak yer verilmiş bu kitapta.İlgimi çeken özelliği,iyi içki içip,hiçbir kadının yapmadığı erkeklerin yaptığı dönme dansını yapması(Mevlevi’lerin Sema ayinleri)
    Tanrı düzenini sağlayan,tanrısal bir gücün varlığına inanan Sümer yazar ve ilahiyatçılar bu gücü me adını vermişler.Yaklaşık 100 tane me yazılmış sadece 68 tanesi okunup anlaşılmış.Uruk şehrini geliştirmek için bilgeliğin Beyi Enki’den alıyor tüm bu Meleri İnanna.İyilik,adalet,rahiplik,çobanlık,savaş,korku,güç,düşmanlık,kavga,dövüş,çalgı,fahişelik,hadımlık,gibi...
    Tanrıça İnanna’nın Çoban Tanrısı Dumuzi’yle evlenmesi uzunca yer edinmiş,şiirleştirilmiş.
    Bu evlilik üzerine yazılan şiirlere Tevrat’ta Süleyman’ın Şarkılar Şarkısı bölümünde olduğunu ve nedeninin bulunamadığını söylüyor Çığ.Filistin düğünlerinde de söylendiğini ileri sürülmüş.İsa’nın her yıl yeryüzüne çıkması,bereket getirmesi inancıyla kırmızı yumurtalarla kutlanan Almanca Ostern, İngilizce Eastern ile Ülkemizde kutlanan Hızırellez şenliklerinin bu kutsal evlenme töreninin uzantısı olabileceğini söylüyor.Batı Anadolu’da Tahtakuşlar köyünde hızır şenliklerinin mezarlıkta kutlanmasını Dumizinin yerden çıkması ile özdeştiriyor.
    Destanlar bölümünde ölümsüzlüğü arayan Gılgameş(ilk okuduğum kitabı) ve tufan anlatıyor.
    Ağıtları,mersiyeleri ,Atasözleri ve Deyimleri anlatılıyor toplamda 129 tanesi var kitapta.
    Çöl matarası adamın hayatı, papucu adamın gözü, oğlu sığınağı, karısı geleceği, kızı adamının üzüntüsü(evlenmesi yüzünden) gelini şeytanıdır.
    Kocam benim için toplar, oğlum benim için yığar. Keşke sevgilim de balıktan kılçığı çıkarsa!
    Annenin sözünü tanrının sözü gibi kulak ver.
    Borç almak sevişmek gibi kolaydır, fakat onu geri ödemek çocuk doğurmak gibi zordur.

    Muazzez İlmiye Çığ,bir Cumhuriyet kızı,aydın bir Türk kadını ve Atasözleri bölümünü “ Ölümsüz Atatürk’ü kanımca tam olarak niteleyen çok anlamlı bir Sümer atasözü ile bitiriyorum.”diyor.

    BİLGE KİŞİ KARANLIKTA IŞIK,ÇIKMAZ SOKAKTA YOL BULANDIR.
  • Prof. Dr. Mevlüt UYANIK
    Tarihsel Tahlil

    Peygamberimizin vefatından sonra ortaya çıkan vekil tartışmalarını ayrıntısıyla anlatır.  Hz. Ebu Bekir’in tarihte “Sakifetu-Benu Saide” toplantısı diye bilinen tartışmaları aklımızda tutarak, onun seçiminden sonra peygamberimizin defnedilebildiğine dikkat çeker. Karmaşanın boyutu için Peygamberimizin defnine kaç kişi katıldığına bakarsak, iktidarın ne derece yakan bir ateş olduğu ortaya çıkar.

    Hz.Ebu Bekir’e “Allah’ın halifesi” diyenler olmuş, ama o bunu reddetmiş ve peygamberin vekili olduğunu söylemiş.

    Fakat bunu da kabul etmeyenlerin başında Hz.Ali taraftarları (Şia) olduğu malum. Kendilerini “Ehl-i Şurat” yani nefislerini Allah yolunda satanlar olduğunu iddia eden grup, Hz. Ali ve Muaviye çatışmasındaki hakem meselesinden sonra “Harici diye nitelendirilenlerde var. Bunların ana tezi “Harura”da ilan ettikleri üzere, ehil olan herkes devlet başkanı olabileceğiydi. Yaptıkları bir takım yanlış uygulamalardan dolayı harici yani dışlananlar diye nitelendirildiler; siyasi olarak yönetici hakkındaki görüşlerinin tutarlılığı gölgelendi. Bunlara göre Sünni düşüncenin imam seçmek vaciptir ve bu “Kureyş kabilesinden olur” önermesinin hiçbir tutarlığı yoktur fikrindedirler.

    Müslümanlar sadece Araplardan oluşmuyor ki, “niçin Allah’ın başka bir ırk ve dilde yarattığı insanlar Kureyşli birini lider olarak görsünler ki?” diye soran Ayni,  Kureyşlilerinden de imamın Beni Haşim ailesinden olmasını istediğini belirtir.  Peygamberimiz vefat edince en yakın akrabası Abbas ve Hz. Ali kalmıştı, Abbas’ın halifeliğini isteyenler de vardı ve bunların  oluşturduğu hizbe/partiye “Ravendiye” denilir.  Hz. Ali zımnen kabul etmiş gözükse de, özellikle de Hz. Fatma’nın aleni muhalefeti malumdur.

    Hz. Ebu Bekir ölmeden önce yerine Hz. Ömer’i önermiştir.

    O da yaralandığında bir ekip oluşturarak sonraki yöneticiyi seçmelerini istemiştir.  Bunlarda sorumluluktan kaçarak seçme işini kendisini hariç tutması şartıyla Abdurrahman b. Avf’a verdiler. O da üç gün düşünüp Hz. Osman’ı seçti.  Karmaşa da iyice arttı ve nihayetinde şehit edildi. Hz. Ali ihtilalciler tarafından göreve getirildi; ama dönemin Şam valisi Muaviye bunu kabul etmedi. Artık Arapların devlet başkanlığı mücadelesinde iki ana akım vardı. Önce Hz. Ali’nin şehadeti ardından benim “pasif muhalefet önderi” dediğim Hz. Hasan zehirlendi, ardından “aktif muhalefetin önderi” Hz. Hüseyin şehit edildi. Zaten Muaviye sağlığındayken Yezid’i veliaht göstermişti.

    Bu özetleri veren M.Ali Ayni, o zamanda irsi ve müstebit bir monarşi başlamıştı der. Nitekim Emevi saltanatını (661-749) deviren Abbasiler’i de Hz. Ali ve taraftarları kabul etmedi. “Karmati” diye nitelendirilen grup da Abbasilerin hilafetini kabul etmemişlerdi. Velhasıl ilk dönemlerden itibaren farklı yönetim /hilafet tarzları vardı: Abbasiler Bağdat’ta, Fatimiler Mısır’da, Emeviler İspanya’da kendi yönetimlerini (hilafet) kurdular. Bu bilgileri veren Ayni, Mısır Hukukçusu Ali Abdürrazık’ın  İslam ve hükümet kaideleri (1925)  başlıklı eserinden atıf yaparak  hilafet kurumunun ne şer’an ne aklen hiçbir esası olmadığın söyler.

    Öyle gözüküyor ki, İlk dönem İslam tarihi aslında mezhep adı altında siyasal hiziplerin yani partilerin iktidar mücadelesinden ibarettir. Hilafet diye sunulan siyasal güçlerin/grupların/kabilelerin iktidar savaşına din adına kılıf giydirilmesidir. İlahiyat fakültelerinde mezhepler tarihinin önemi buradadır. Bu bilim dalı İslam siyaset biliminin tarihsel sürecini hizipler yani partiler bağlamında inceler. Şimdi felsefenin kaldırılma çabasının yanı sıra mezhepler tarihi derslerinin saatlerinin azaltması ve hilafeti salt bir dini bir başlık gibi inceleyen kelam altına alınma çabalarının gerekçesini bir de bu açıdan düşünelim mi?

    Ve Türkler Müslüman Oldu?

    Abbasiler ile irtibatı kesen Mısır yönetimi bir süre sonra Şii Fatimi hilafetinin merkezi haline geldi. Bunun üzerine Abbasiler Şii Büveyhi devletine  siyaseten direnebilmek için  Müslüman olan Türk beylerinin tecrübelerinden istifade etmeye başladılar. 945-1055 yılları arasında Buveyhi oğulları karşısında oldukça zor durumda kalan Abbasiler Türk komutanlar vasıtasıyla ayakta kaldılar, ama vezir seçimlerinde bile bu komutanların dedikleri oluyordu.

    Bunun nihai noktası Selçuklu Sultanı Tuğrul Bey’in devlet olarak Buveyhilere savaş açması ve halifeyi onların etkisinden kurtarmasına kadar devam etti. Tuğrul Bey Türk tarihi ve din devlet ilişkisi açısından son derece önemli bir şahsiyettir, çünkü halifeyi manevi bir yapıya indirgeyen bir tavır aldı.Halife de onun adına sikke bastırdı, hutbe okutturdu. Dolayısıyla önce Abbasi idaresindeki Türk komutanların iktidar içinde iktidar olmaları, ardından Tuğrul beyin resmi statüyü belirlemesi ve halifeyi sadece bir manevi şahsiyete indirgemesi önemlidir.

    Aslında Mısır’da benzer bir durum vardı. Abbasi halifesi Mutez, Mısır’a Tolunoğlu Ahmed beyi vali olarak göndermişti (868) Ahmed bey biraz güçlenince halife Muvaffak zamanında Bağdat ile ilişkilerini tamamen kesmişti. Bir süre Cuma hutbesinde halifenin adı okunduysa da sonradan bu da kaldırılmıştı.  Tolun Oğullarından sonra yine bir Türk olan Ahşid Bey Mısır’a hakim olmuştu. Fatimiler bunlardan sonra hakim olmuşlardır. (973)

    Arap hilafeti Moğolların 1258 yılında Bağdat’ı ele geçirmesiyle en zor anlarını yaşadı.  Hulagu halife Mutasım’ı  ve ailesini yok etti.  Katliamdan sadece küçük oğlu kurtuldu denilir. Öyle midir,, bilinmez ama yine bir Türk  ve Mısır kölemeni olan  Sultan Baybars bu durumu siyaseten değerlendirdi, Hakim isimli bu şahsı halife ilan etti.  Bu bir isimden öteye gitmemiş olsa ki, Mekke ve Medine’deki hutbeler Mısır sultanı adına okundu. Bu duruma son veren Yavuz Sultan selim oldu. 1517 yılında Mısır’ı ele geçirdi. Haremeyn yani Mekke ve Medine’nin anahtarları ona teslime edildi.  Halife Mütevekkili İstanbul’a getirdi. “Dersaadet” ve “Deraliyye” sıfatlarına sahip olan İstanbul artık “Darulhilafetilayye” diye de isimlendirilmeye başlandı.

    Beyin Fırtınası:

    Şimdi Ortadoğu bölgesini ve Mısır’ı bu tarihsel bilgiler ışığında okuyup, günümüzü anlamaya çalışalım, bakalım ne olacak? Bir de Osmanlı padişahının Mısır fethiyle İç Asya ve İran’ın Sünni ahalisinin “İmamu’l-Müslimin” olarak tanıması için hiç kimsenin tasdikine ve takdisine ihtiyaç duymadığını belirtelim. Dolayısıyla tefekkürü Avrasya ve Ortadoğu, Kuzey Afrika olarak genişletelim!

    Yeni Türkiye ve resmen hilafetin ilgası

    Üç Tarz-ı Siyasetin ikinci aşaması olan İslamcılık, hilafetin manevi etkisini bir süre kullanılarak hayata geçirildi. Tabii bunda dönemin Panslavizm öğretisine karşı Türkiye’nin ittifaklarının özellikle Almanya ve Avusturya-Macaristan’ın Rusya’nın öğretisine karşı geliştirilerek bir bilinçlilik oluşturma çabasının da etkisi vardı.

    Bu politika bir dönem kısmen de olsa etkili olmuştur, ama V. Mehmed Reşad ile birlikte hiç bir hükmü kalmamıştı. Araplar onu tanımıyorlardı. Mekke Emiri Şerif  Hüseyin b. Ali Osmanlı’ya isyan etti. 1993 yılında Ürdün’de bulunduğum sırada Haşimi kabilesi kendilerini Arapların lideri ve ordularını da Ceyşu’l-Muhammed diye nitelendirdiklerini söylersem, bu söylemin etkisini görebiliriz.

    Şerif Hüseyin kendisini 5 Mart 1917 Hicaz Kralı ilan etti. Ardından Türkiye’deki Müslümanları ve orduyu Türk hükümetini devirmeye çağırdı. Eğer böyle yapmazlarsa halifenin ismi hutbelerde okunmayacaktır, dedi. Sonrasını biliyorsunuz. Türkiye Cumhuriyeti kuruldu. 23 Nisan 1920 tarihinden beri fiilen mevut olan Türkiye bir Cumhuriyet yönetimi olarak 29 Ekim 1923 yılında hukuki şeklini dünyaya ilan etti ve 3 Mart 1924 tarihinde hilafet ilga edilerek, bütün kamuoyuna artık din üzerinden Türkiye’ye yönelik bir tehdite izin verilmeyeceği açıklandı. (Mehmet Ali Ayni, Milliyetçilik,



        

     

     
  • Selamlar 1k dostlarım,

    https://i.hizliresim.com/7D1dGL.jpg

    Okuyanlarınız hatırlayacaktır, Temmuz ayında kitaplığıma katılan 4 yeni kitabı tanıtırken 1k'nın kitap seçimlerindeki etkisinden bahsetmiştim. Ağustos ayı kitap alışverişimde bu etki artarak devam etti:) Ben de bu tip paylaşımları, fırsat bulabilirsem düzenli hale getirmeye karar verdim. İşte Ağustos ayında aramıza katılan yeni dostlarım;

    1- Vayhin Gölgesinde Kimlik İnşası - Ramazan Kayan

    Bu eserin kitaplığıma dahil olması Slh hocam sayesinde oldu. Kendisi bu alanda gerçekten de çok birikimli bir insan. Onun önerdiği ve listeme dahil ettiğim daha pek çok kitap var. İnşallah yavaş yavaş alacağız hepsini.

    2- Onca Yoksulluk Varken - Romain Gary (Emile Ajar)

    Bu güzel kitap da sevgili meltem şen aracılığıyla kitaplığıma katıldı. Eğer Meltem'in bu kitaba yazdığı incelemeyi henüz görmediyseniz tavsiye ederim. #32142939

    3- Palyaço - Heinrich Böll

    Adı sık sık karşıma çıkan bir kitaptı. 1000Kitap İstanbul Okuma Grubu bu kitabı 2 Eylül'de yapılacak Ağustos buluşması (!error) için seçti:) Selman Ç. 'ye güveniyoruz her zamanki gibi:)

    4- Bir Adam Girdi Şehre Koşarak - Tarık Tufan

    Normalde yakın zamanda Tarık Tufan okumak gibi bir planım yoktu açıkçası... Ancak Nephren Ka hanımefendi bu kitaptan tam 49 (yazıyla kırk dokuz) alıntı paylaşınca bir şekilde hipnoz oldum ben de:) Ayrıca kitabı 1k üzerinden okumuş olduğum için yazara da bir telif borcu doğmuş oldu:) Şaka bir yana, Nephren Ka hanıma teşekkür ediyorum sonunda beni Tarık Tufan'la buluşturduğu için...

    5- Kapan - Vüs'at O. Bener

    Belki farketmişsinizdir, şu sıralarda sitedeki her 4 kullanıcıdan 3'ü Vüs'at O. Bener okuyor. ne oluyor, kaçırdığım bir şey mi var diye sorular sorarken Liliyar hanımefendi Vüs'at O. Bener #32384995 etkinliği düzenleyerek imdadıma yetişti:) Bu eser de o etkinlik için alındı.

    6- Herkes Herkesle Dostmuş Gibi... - Barış Bıçakçı

    Türk edebiyatının yeni nesil yazarlarıyla aram çok iyi değil maalesef. Hatta ben bir dönem Barış Bıçakçı ile Tarık Tufan'ı aynı kişi sanıyordum:)))) Şaka şaka... O kadar da cahil değilim... Ancak bu iki yazar özellikle 1k'da o kadar çok karşıma çıktı ki; artık Tufan gibi Bıçakçı ile de tanışma zamanının geldiğini anladım (Bizim Büyük Çaresizliğimiz filmini saymazsak tabii)... Kitap seçimi konusunda ise İpek Kamuran hanımefendinin #32403330 incelemesi bana çok yardımcı oldu.

    7- Müslümanca Düşünme Üzerine Denemeler - Rasim Özdenören

    Rasim Özdenören'in bu eserini de 1k'da keşfetmiştim. Hatta 14 Aralık 2017'de okuma listeme almışım. Sonra epub olarak başladım ve kitap baya ilgimi çekti. Ben de sonunda kitabı kendi kitaplığıma dahil etmeye karar verdim. Kitabı ilk olarak nasıl keşfettiğimi, kimin aracı olduğunu hatırlayamıyorum maalesef ama gıyabında teşekkürlerimi sunuyorum.

    8- Yaşlı Adam ve Deniz (İhtiyar Balıkçı) - Ernest Hemingway

    Buradan itibaren 1k'nın direkt etkisi olmadan seçtiğim kitaplar kalıyor geriye... Çocukluk/gençlik yazarlarımdan biri olan Ernest Hemingway'i uzun zamandır yeniden okumak istiyordum. Böylesine önemli bir yazarın kitaplarının telif hakkının sadece Bilgi Yayınları'nda olması üzücü. Umarım kitaptan soğutacak baskı ve çeviri hataları ile karşılaşmam...

    9- Imperium - Christian Kracht

    Bu kitap ise tamamen sayısal loto niyetine alındı. Hafta sonu incelemesini paylaştığım Mutsuzluk Zamanlarında Mutluluk kitbından sonra çok sevdiğim Ayrıntı Yayınları'ndan bir kitap daha okumak istedim. Araştırırken önüme bu kitap çıktı ve ben de bir şans verdim kendisine. 1k'da henüz hiç kimse okumamış. tek bir alıntı dahi yok. O sayfayı muhtemelen ilk ben yeşillendireceğim:)

    10- Çalışanlar - Ferdinand Protzman

    Bu son eser bir kampanya kitabı aslında. Kitapları satın aldığım siteden en az 100 TL'lik alışveriş yapınca National Geographic'in bu harika seçme fotoğraflardan oluşan Çalışanlar albümü 5 TL'ye geliyor. Piyasa fiyatı ise 35 TL civarında... Çok kaliteli bir baskısı var ama hacim olarak biraz büyük olduğu için kitaplığınızda yer bulmakta zorlanabilirsiniz.

    ------------------------------

    Evet sevgili 1k dostları, yine sayenizde kitaplığım birbirinden güzel kitaplarla büyümeye devam ediyor. Bu ay da katkısı olan herkese ayrı ayrı teşekkür ediyorum.

    Herkese keyifli okumalar dilerim...
  • Falih Rıfkı Atay etkinliği kapsamında yapacağım ikinci incelemem olacak. Etkinlik için Link: ->> #27899814

    Babanız Atatürk kitabı ile Atatürk’ü yeniden okumaya var mısınız? Kronolojik biyografi incelemesi yapacağım, biraz uzun olacak ama unuttuğumuz bazı bilgileri hatırlamamıza yardımcı olacak.

    Falih Rıfkı Atay bu kitabında kendi bildiği Atatürk'ü anlatıyor bize. Çocukluğundan başlayarak, aralara anılar ekleyerek bize doyumsuz bir zevk sunuyor. Diğer kitaplarından aşina olduğum dilini aynı şekilde koruyor ve kullanıyor. Atay'ın kaleminden Atatürk'ü okumak zevk veriyor.

    “Bu inceleme kronolojik ve uzun bir incelemedir. Kitabın temasına uygun bir şekilde yapılmış ve konusu dışına çıkılmamıştır. Kitabı okuduğunuzda detaylarına fazlasıyla kavuşacaksınız.”

    1881’de Selanik’te doğdu,
    Annesi Zübeyde Hanım, Babası Ali Rıza Efendi’dir.
    Annesi onu mahalle mektebine vermek isterken, babası modern eğitim almasını istiyordu. Annesini kırmadı ve mahalle mektebine yazıldı. İstemeye istemeye gidiyordu. Dik kafalılık o zamanlardan beri vardı. Bu mektep'te arkadaşlarının yaptığı yaramazlığı üstlendi ve hocadan dayak yedi. Bu onun için dönüm noktası oldu.

    Ali Rıza Efendi, Mustafa’yı modern eğitim yapan Şemsi Efendi İlkokulu’na yazdırdı. Artık Mustafa'nın istediği olmuştu.
    Babası bu dönemde vefat etti ve çok zorluk yaşadılar. Annesi ile birlikte dayısının çiftliğine gittiler. Bu fazla uzun sürmedi, teyzesi Mustafa’yı okutmak için tekrar Selaniğe yanına aldı.
    Artık Orta Okula gidiyordu ve buradan da mezun oldu.

    1893 yılında gizli olarak sınavlara hazırlanıp, çok istediği “Selanik Askeri Rüştiye’sine (okulu) girdi.
    Çok başarılı bir öğrencilik geçiriyordu ve Üniforma onun övünç kaynağı idi.
    Osmanlı toprak kaybetmeye devam ediyordu. Selanik artık düşman hedefindeydi.
    Mustafa, aynı adı taşıyan matematik öğretmeninin verdiği Kemal adını aldı. Daha sonra kazanacağı rütbelere ilk olarak adı ile başlıyordu. O artık Mustafa Kemal’di!
    Mustafa diğer arkadaşlarına kıyasla daha iyi giyiniyor, kendisine bakıyor, bu dışarıdan fazlasıyla dikkat çekiyordu.

    1893 ‘te girdiği Selanik Askeri Rüştiyesi'ni bitirince, 1895’te Manastır Askeri İdadisi'ne (Lise) girdi. (Bazı kaynaklarda 1985, bazılarında ise 1986. Başvurduğu tarih olarak 1985 gözüküyor.) Hitabet ve edebiyata yöneldi, şiirler yazdı. Türkçe öğretmeni onun bu yöne pek yönelmemesini, asıl derslerinden geri kalmaması için uyardı. Yaz tatilinde Fransızca dersler almaya başladı. 1898’de ikincilikle mezun oldu.

    1899 13 Mart’ta İstanbul Harp Okulu Piyade sınıfına girdi.
    1902 10 Şubat’ta Harp Akademisi'ne girdi ve burada gazete çıkardı. Elle yazılan bu gazetede, arkadaşlarıyla ülke yönetimini eleştiriyordu. Okul Müdürü Rıza Paşa’nın çabasıyla ceza almaktan kurtuldular. Aldıkları ufak cezaları da affetti çünkü kendisi de ileri görüşlü bir Müdürdü. Mustafa artık devletin idari yönetimini eleştiriyor ve yayınlar çıkarıyordu.

    https://isteataturk.com/...07466324_ataturk.png
    https://isteataturk.com/...07470225_ataturk.png

    1905 11 Ocak’ta Harp Akademisi'ni Yüzbaşı olarak bitirdi, Şam'a 5. Ordu'nun 30. Süvari Alayı'nda staj yapmak için atandı.
    https://isteataturk.com/...07472679_ataturk.png

    1906 Ekim’de Şam'da Vatan ve Hürriyet Cemiyeti'ni kurdu. Şam'da topçu stajını yaptı ve Kıdemli Yüzbaşı(Kolağası) oldu.
    https://isteataturk.com/...07479134_ataturk.png

    1908- 23 Temmuz’da ilan edilen II.Meşrutiyet için çalışanlar arasındaydı.
    https://isteataturk.com/...07479692_ataturk.png

    1909 31 Mart(13 Nisan) İsyanı’nda Hareket Ordusu Kurmay Subayı olarak görevli.
    Adı aktif olarak bu olayda duyuldu. 1911- 13 Eylül’de İstanbul'a Genelkurmay'a naklen atandı.
    https://isteataturk.com/...07480318_ataturk.png
    https://isteataturk.com/...07492671_ataturk.png

    1911 27 Kasım’da Binbaşılığa yükseldi.
    https://isteataturk.com/...07481057_ataturk.png

    15 Ekim’de gazeteci Mustafa Şerif kimliği ile İskenderiye üzerinden, İtalya’nın saldırısına uğrayan Trablusgarp’a gitmek için İstanbul’dan ayrıldı.
    1912 9 Ocak’ta, Trablusgarp'ta İtalyanlar’a karşı Derne saldırısını yönetti. Savaş alanındaki ilk tecrübeleri burada kazandı.
    https://isteataturk.com/...08225809_ataturk.png

    1912 8 Ekim’de Karadağ’ın Osmanlı Devleti’ne savaş ilan etmesiyle Balkan Savaşı başladı. Osmanlı devleti “Ouchy”(Uşi) Antlaşması ile Trablusgarp ve Bingazi’yi İtalya’ya bırakınca, diğer subaylarla geri çağrıldı. 8 Kasım’da Selanik Yunanlılar tarafından işgal edilince, Derne’den Mısır’a, oradan İstanbul’a döndü.
    https://isteataturk.com/...07568647_ataturk.png

    1912- 25 Kasım’da Çanakkale Boğazı’nı korumak için Gelibolu’ya “Bahr-i Sefid(Akdeniz) Kuvvetleri Komutanlığı Harekât Şubesi Müdürü” olarak atandı. Daha sonra Bolayır Kolordusu adını alan bu kuvvetlerin Kurmay Başkanlığına getirildi.Bu görevi sırasında Çanakkale Boğazı’nın topoğrafik haritasını hazırlattı.

    1912’de General Litzmann’dan çevirdiği “Bölüğün Muharebe Talimi” adlı kitabı İstanbul’da yayınladı.
    http://farm3.static.flickr.com/...27529_661c5cecbb.jpg
    Asalet: https://isteataturk.com/...07496583_ataturk.png

    1913 27 Ekim’de Sofya Ateşemiliterliği'ne atandı.
    https://isteataturk.com/...07569763_ataturk.png

    1914 1 Mart’ta, Yarbaylığa yükseltildi.
    https://isteataturk.com/...07575352_ataturk.png

    1914’te Yeni Çeri kıyafeti ile Sofya’da baloya katıldı ve davetlileri kendisine hayran bıraktı.
    https://isteataturk.com/...07571365_ataturk.png

    1915 2 Şubat’ta, Tekirdağı'nda 19. Tümeni kurdu.
    1915 25 Şubat, Maydos'a gitti.
    1915 25 Nisan, Arıburnu'nda İtilaf Devletleri'ne karşı koydu.
    1915 1 Haziran Albaylığa yükseltildi.
    1915 9 Ağustos, Anafartalar Grup Komutanlığı'na atandı.
    https://isteataturk.com/...07573317_ataturk.png
    1915 10 Ağustos, Atatürk komutasındaki kuvvetlerin, Conkbayırı’nda İngilizlere taarruzu ve düşmanın ilerlemesine durdurmuş ve anafartalar kumandanı Mustafa Kemal düşmanı püskürtmüştür. Bugünkü muharebeler esnasında Atatürk’ün kalbini hedef alan bir kurşun, göğüs cebindeki saate çarpıp geri döndüğünden, kendisi mutlak bir ölümden kurtulmuştur.)
    https://isteataturk.com/...07573416_ataturk.png

    Çanakkale geçilemedi ise bir sebebi vardır. Akıl vardır, ölüme düşünmeden giden vatan evlatları vardır. Mustafa Kemal’in varlığı ve dehası Çanakkale’ye damga vurmuştur.

    Gelibolu Kuvvetleri Komutanı Alman Generali telefonla aradı.
    —Emrinizdeki kuvvetleri emrime veriniz.
    Komutan alaylı bir dille:
    —Çok gelmez mi? dedi.
    Mustafa Kemal olanca ciddiliği ile cevap verdi:
    —Az gelir! Sy.44

    https://isteataturk.com/...07573035_ataturk.png

    1916 10 Ocak’ta Almanlar’dan Çanakkale’deki başarıları nedeniyle “Demir Salip Nişanı”,
    17 Ocak’ta Sultan Reşat tarafından “Muharebe Altın Liyakat Madalyası” ile ödüllendirildi.
    https://isteataturk.com/...07575142_ataturk.png

    1 Nisan’da Tuğgeneralliğe yükseltildi.
    https://i2.wp.com/...-04-istasy10net.jpg

    1916 6 Ağustos, Bitlis ve Muş'u Ruslar’dan kurtardı.
    https://isteataturk.com/...07653304_ataturk.png

    1917 20 Eylül, memleketin ve ordunun durumunu açıklayan raporunu yazdı.
    Mustafa Kemal’in İsyan Muhtırası (Kesinlikle okumanızı tavsiye ederim.)

    1917 Ekim İstanbul'a döndü.
    https://isteataturk.com/...07657988_ataturk.png

    24 Mayıs 1918 tarihinde, yakın arkadaşı Ruşen Eşref Ünaydın'a bir fotoğraf imzalyıp vermiştir. Fotoğraf üzerine şunları yazmıştır:
    ''Her şeye rağmen, muhakkak bir nura doğru yürümekteyiz. Bende bu imanı yaşatan kuvvet, yalnız aziz memleket ve milletim hakkındaki sonsuz sevgim değil, bugünün karanlıkları, ahlaksızlıkları, şarlatanlıkları içinde sırf vatan hakikat aşkıyla ışık serpmeye ve aramaya çalışan bir gençlik görmemdir.''
    https://isteataturk.com/...07660819_ataturk.png

    1918 26 Ekim, Halep'in kuzeyinde bugünkü sınırlarımız üzerinde düşman saldırılarını durdurdu.
    https://isteataturk.com/...07658306_ataturk.png

    30 Ekim’de Mondros Mütarekesi'ni imzalandı.
    1918 31 Ekim, Yıldırım Orduları Grup Komutanlığı'na atandı.

    1918 13 Kasım, Yıldırım Orduları Grup Komutanlığı'nın kaldırılınca, Mustafa Kemal İstanbul'a döndü. Boğaz’da düşman donanmasını görünce, yaveri Cevat Abbas’a “Geldikleri gibi giderler!” dedi.
    https://isteataturk.com/...07658381_ataturk.png

    1919 30 Nisan Erzurum'da bulunan 9. Ordu Müfettişliği'ne atandı.

    1919 15 Mayıs Kara gün… İzmir'e Yunan'lılar asker çıkardı.
    (Bu konular hızlıca geçilecek konular değil ama kronolojik bir inceleme olduğu için sadece tarih ve olaylar hakkında bilgi veriyorum.)
    1919 16 Mayıs Bandırma vapuruyla İstanbul'dan ayrıldı.
    1919 19 Mayıs Mustafa Kemal Paşa Samsun'a çıktı.
    1919 15 Haziran3. Ordu Müfettişi ünvanını aldı.
    1919 21 Haziran, Ulusal Güçleri Sivas Kongresi'ne çağırdı.
    19 Mayıs Samsun’a çıkışı ile ilgili 19 Mayıs 1999 Atatürk Yeniden Samsun'da ‘da kitabına yaptığım incelemeden detay alabilirsiniz. #29768419

    1919 22 Haziran, Amasya Genelgesi’ni yayınlayarak, vatanın tehlikede olduğunu duyurdu.
    1919 8/9 Temmuz, Mustafa Kemal Paşa askerlikten çekilerek, sine-i millete döndü. Artık sivildi.
    ADAM GÖRÜN, ADAM!!!! https://isteataturk.com/...07664899_ataturk.png
    Not: Üzerindeki kıyafetler ona ait değildir. Para yok, nereden alacaklar? Etraftan ayrı ayrı toplanmış ve kendisine verilmiştir.

    1919 23 Temmuz, Mustafa Kemal'in başkanlığında Erzurum Kongresi toplandı. Tüm yurdu kapsayan kararlar alınarak, bir Temsil Kurulu seçildi. (7 Ağustos 1919)
    https://isteataturk.com/...07663796_ataturk.png

    1919 4 Eylül, Mustafa Kemal'in başkanlığında Sivas Kongresi toplandı. Millî Mücadele’ nin yöntemi belirlenip, bütün dernekler “Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti” adı altında birleştirildi.
    https://isteataturk.com/...07665246_ataturk.png

    11 Eylül’de Mustafa Kemal, Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti Temsil Heyeti Başkanlığı'na seçildi.
    https://isteataturk.com/...07666376_ataturk.png

    1919 22 Ekim, Osmanlı Hükümeti ile Amasya Protokolü'nü imzaladı.
    1919 7 Kasım, Erzurum'dan milletvekili seçildi.
    1919 27 Aralık, Heyeti Temsiliye ile Ankara'ya geldi.
    https://isteataturk.com/...07665730_ataturk.png
    https://isteataturk.com/...07665637_ataturk.png

    1920 18 Mart, İstanbul'da Meclis-i Mebusan'ın son toplantısı.
    https://isteataturk.com/...07742082_ataturk.png

    1920 19 Mart, Mustafa Kemal tarafından Ankara'da üstün
    yetkiyi taşıyan bir Millet Meclisi toplanması hakkında illere duyuruda bulundu.
    1920 20 Mart, İstanbul'un İtilaf Devletleri tarafından işgali, Mustafa Kemal'in protestosu, Ankara'da yeni bir Millet Meclisi toplama girişimi.
    1920 23 Nisan, Ankara'da Türkiye Büyük Millet Meclisi'ni açıldı.
    https://isteataturk.com/...07742381_ataturk.png

    1920 24 Nisan, Mustafa Kemal Büyük Millet Meclisi Başkanı seçildi.
    https://isteataturk.com/...07742783_ataturk.png

    1920 5 Mayıs, Mustafa Kemal'in başkanlığında ilk B.M.M. Hükümeti toplandı.
    https://isteataturk.com/...07745465_ataturk.png

    1920 11 Mayıs, Mustafa Kemal, İstanbul Hükümeti tarafından ölüm cezasına çarptırıldı.
    1920 24 Mayıs İdam kararı Padişah tarafından onaylandı.
    1920 10 Ağustos, Osmanlı Devleti ile İtilaf Devletleri arasında I.Dünya Savaşı’nı sona erdiren Sevr Antlaşması imzalandı.

    1921- 9/10 Ocak, I. İnönü Savaşı.
    https://isteataturk.com/...07749933_ataturk.png

    1921- 20 Ocak, İlk Teşkilat-ı Esasiye (Anayasa) Kanunu'nun esas maddelerinin kabulü.
    https://isteataturk.com/...07839390_ataturk.png

    1921 30 Mart / 1 Nisan, II. İnönü Savaşı, Yunanlılar’la milletin aksak talihi de yenildi.
    https://isteataturk.com/...07748701_ataturk.png

    1921 10 Mayıs, Mustafa Kemal tarafından Büyük Millet Meclisi'nde “Anadolu ve Rumeli Müdafaai Hukuk Grubu” kuruldu, başkanlığına Mustafa Kemal seçildi.
    https://isteataturk.com/...07838180_ataturk.png

    1921 5 Ağustos, Mustafa Kemal'e Başkumandanlık görevi verildi.
    https://isteataturk.com/...08175553_ataturk.jpg
    https://isteataturk.com/...08185365_ataturk.png

    1921 22 Ağustus/23 Eylül, Mustafa Kemal'in yönetiminde Sakarya Meydan Savaşı'nın başlaması ve zaferle sonuçlanması. 1683’ten beri süren savunma ve geri çekiliş durduruldu.
    https://isteataturk.com/...07746193_ataturk.png

    1921 19 Eylül, Mustafa Kemal'e B.M.M. tarafından Mareşallik rütbesi ve Gazi ünvanının verilmesi.
    https://isteataturk.com/...07747904_ataturk.png

    1922 26 Ağustos, Bir yıllık hazırlıktan sonra, Mustafa Kemal Paşa Büyük Taarruz'u başlattı.
    https://isteataturk.com/...08273692_ataturk.JPG

    1922 30 Ağustos, Gazi Paşa, Dumlupınar’da düşman ordusunun büyük kısmının imha edildiği, Başkumandanlık Meydan Savaşı'nı kazandı.
    https://isteataturk.com/...13190926_ataturk.jpg

    1922 1 Eylül, "Ordular! İlk hedefiniz Akdeniz'dir, İleri!" buyruğunu verdi.
    https://isteataturk.com/...08275530_ataturk.png

    1922 9 Eylül Türk Ordusu İzmir'e girdi. Düşman kalıntıları denize döküldü.
    1922 10 Eylül, Gazi İzmir'de…
    http://manisanokta.com/...r-1923-600x320.jpg

    1922 11 Ekim, Mudanya Mütarekesi'nin imzalandı.
    https://isteataturk.com/...08308942_ataturk.png

    1922 1 Kasım, Saltanat, TB.M.M. tarafından kaldırıldı.
    https://isteataturk.com/...13278488_ataturk.jpg

    1922 17 Kasım, VI.Mehmet Vahdettin, Malaya adlı İngiliz harp gemisiyle İstanbul'dan ayrıldı.
    1923 29 Ocak, Gazi Mustafa Kemal, İzmir’li Latife Hanım'la evlendi.
    https://isteataturk.com/...08479768_ataturk.png

    1923 9 Ağustos, Gazi Mustafa Kemal Halk Fırkası'nı kurması.
    https://isteataturk.com/...08484903_ataturk.png

    1923 24 Temmuz, Kurtuluş Savaşı’nı sona erdiren Lozan Antlaşması imzalandı.
    https://isteataturk.com/...08685244_ataturk.png

    1923 11 Ağustos, Gazi Mustafa Kemal 2. Büyük Millet Meclisi Başkanlığı'na seçildi.
    https://isteataturk.com/...08685350_ataturk.png

    1923 29 Ekim, Cumhuriyet ilan edildi. Gazi Mustafa Kemal ilk Cumhurbaşkanı seçildi.
    https://ibb.co/eCMD0p

    1924 1 Mart , Gazi Mustafa Kemal, Büyük Millet Meclisi'nde Halifeliğin kaldırılması ve öğretimin birleştirilmesi hakkında açış nutkunu verdi.

    1924 3 Mart, Hilafetin kaldırılması, Tevhid-i Tedrisat(öğrenimin birleştirilmesi), “Şer'iye ve Evkaf Vekaleti” ile “Erkanı Harbiye-i Umumiye Vekaleti”nin(Bakanlığı) kaldırılması hakkındaki yasalar, Büyük Millet Meclisi'nce kabul edildi.
    1924 20 Nisan, Türkiye Cumhuriyeti Teşkilatı Esasiye (Anayasa) Kanunu kabul edildi.
    https://isteataturk.com/...08696520_ataturk.png

    1925 17 Şubat, Aşar (1/10) vergisi kaldırıldı.
    https://isteataturk.com/...09061694_ataturk.png

    1925- 24 Ağustos, Gazi Mustafa Kemal ilk defa Kastamonu'da şapka giydi. https://isteataturk.com/...09477164_ataturk.png

    1925- 25 Kasım, Şapka Kanunu Büyük Millet Meclisi'nde kabul edildi.
    https://isteataturk.com/...09517640_ataturk.png

    1925- 30 Kasım, Tekkelerin ve zaviyelerin kapatılması hakkında kanun kabul edildi.
    https://isteataturk.com/...09518837_ataturk.png

    1925- 25 Aralık, Uluslararası takvim, saat ve ölçüler kabul edildi.
    https://isteataturk.com/...09520015_ataturk.png

    1926- 17 Şubat, Türk Medeni Kanunu kabul edildi.
    https://isteataturk.com/...10342832_ataturk.png

    1927- 1 Temmuz, Gazi Mustafa Kemal Cumhurbaşkanı sıfatıyla, ayrıldıktan 8 yıl sonra ilk kez İstanbul'a gitti.
    1927- 15/20 Ekim, Gazi Mustafa Kemal Cumhuriyet Halk Partisi 2. Kurultayı'nda tarihi Büyük Nutku'nu okudu.
    1927- 1 Kasım, Gazi Mustafa Kemal 2. kez Cumhurbaşkanlığı'na seçildi.
    1928- 9 Ağustos, Gazi Mustafa Kemal Sarayburnu'nda Türk harfleri hakkındaki nutkunu verdi.
    https://isteataturk.com/...10644067_ataturk.png

    1928- 3 Kasım, Türk Harfleri Kanunu Büyük Millet Meclisi'nde kabul edildi.
    https://isteataturk.com/...10511935_ataturk.jpg

    1931- 15 Nisan, Türk Tarih Kurumu kuruldu. 1931- 4 Mayıs, Gazi Mustafa Kemal 3.kez Cumhurbaşkanlığı'na seçildi.
    https://isteataturk.com/...10435164_ataturk.JPG

    1932- 12 Temmuz, Türk Dil Kurumu'nun kuruldu.
    https://isteataturk.com/...10488443_ataturk.jpg

    1933- 29 Ekim, Gazi Mustafa Kemal, büyük bir coşkuyla “Onuncu Yıl Marşı” eşliğinde kutlanan Cumhuriyet'in 10. yıldönümünde tarihi nutkunu verdi.
    https://isteataturk.com/...10510719_ataturk.jpg

    1934- 24 Kasım, Gazi Mustafa Kemal'e Büyük Millet Meclisi tarafından ATATÜRK soyadının verilmesi kanunu kabul edildi. 1935- 1 Mart, Atatürk 4. kez Cumhurbaşkanı seçildi.
    https://isteataturk.com/...10510998_ataturk.jpg

    1937- 1 Mayıs, Atatürk'ün çiftliklerini Hazine'ye ve taşınamaz mallarını da Ankara Belediyesi'ne bağışladı.
    https://isteataturk.com/...10437082_ataturk.jpg

    1938- 31 Mart, Atatürk'ün hastalığı hakkında Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreterliği'nin ilk resmi duyuru yapıldı. 1938- 15 Eylül, Atatürk vasiyetnamesini yazdı.
    1938- 16 Ekim, Atatürk'ün durumu hakkında günlük resmi duyuruların yayınına başlandı.
    1938- 10 Kasım Perşembe günü, saat 9.05’te Atatürk diyerek ebediyete göçtü. Son sözü) “Aleykümselam” oldu.
    1938- 11 Kasım, İstanbul Şehir Meclisi olağanüstü toplandı.
    Saraydaki Cumhurbaşkanlığı forsu yerine yarıya kadar indirilmiş Türk Bayrağı çekildi.
    1938- 12 Kasım, Yüksek Öğrenim gençliği, Üniversite Konferans Salonu'nda toplandı.
    1938- 13 Kasım, Gençlik, Taksim Cumhuriyet Anıtı önünde toplanarak Atatürk'ün kurduğu Cumhuriyet'i koruyacaklarına and içti..
    1938- 14 Kasım, Büyük Millet Meclisi toplandı.
    1938- 15 Kasım, Hükümet, Atatürk'ün Ankara'da ebedi istirahat yerine konulacağı 21 Kasım 1938 tarihini ulusal yas günü olarak duyurdu.
    1938- 16 Kasım, İstanbul halkı, Atatürk'ün Dolmabahçe Sarayı Muayede Salonu'ndaki katafalkı önünde sabahın ilk saatlerinden gecenin son saatlerine kadar saygı ve üzüntü içinde son görevini yaptı.
    1938- 19 Kasım, Büyük bir törenle, Atatürk'ün Dolmabahçe'den alınan aziz cenazesi(na’şı), önce Sarayburnu'na, oradan Zafer torpidosuyla Yavuz zırhlısına götürüldü. Yavuz zırhlısıyla İzmit'e kadar götürülen tabut, oradan Ankara'ya yolcu edildi.

    Görüntüler:

    https://ibb.co/ixdcbU

    https://ibb.co/fvgxbU

    https://ibb.co/e9KB39

    https://ibb.co/hxvjO9

    https://ibb.co/bWSyi9

    https://turkcetarih.com/...aflar-13.3.7.jpg

    https://ibb.co/irdtGU

    https://ibb.co/mXikwU

    https://ibb.co/jM1cAp

    https://ibb.co/jKwcAp

    1938- 20 Kasım, Atatürk'ün aziz cenazesi Ankara'ya ulaştı. Büyük Millet Meclisi önündeki katafalka konuldu. Ankara'lılar da son görevlerini saygıyla yaptılar.
    1938- 21 Kasım, Atatürk'ün cenazesi, Etnoğrafya Müzesi'ndeki geçici kabre(mezara konuldu.
    1938- 25 Kasım, Atatürk'ün vasiyetnamesi Ankara 3.Sulh Hukuk Hakimliği tarafından açıldı.
    1938- 26 Aralık, Atatürk'ün “Ebedi Şef” sanıyla anılması kabul edildi.

    Fotoğraflar ve daha fazla detay için 10 Kasım Yas Günü kitabına kesinlikle bakınız. Büyüklük ve Onur nasıl bir şey, tekrar tekrar görünüz.

    1941-1 Mart’ta, Anıtkabir'in yerinin seçilmesi için görevlendirilen komisyon uluslararası bir yarışma açtı. Yarışmaya; Türkiye, Almanya, İtalya, Avusturya, İsviçre, Fransa ve Çekoslovakya'dan toplam 47 proje katıldı. Bu projelerden 3 tanesi komisyon tarafından ödüle layık görüldü. Milli konuyu daha başarılı ifade etmesi ve projenin araziye uygunluğu nedeniyle, Prof. Dr. Emin Onat ve Doç. Dr. Ahmet Orhan Arda'nın projesinin uygulanması kararlaştırıldı.

    1944- 9 Ekim, Rasattepe’de Anıtkabir inşaatına başlandı. İlk harcı Başbakan Şükrü Saraçoğlu koydu.

    1953- 4 Kasım, Atatürk'ün Etnografya Müzesi’ndeki Geçici Kabri açıldı.Tahnit edilmiş na’şını hiç bozulmadığı görüldü.Kurşun tabuttan çıkarılarak, ceviz ağacından yapılan bir tabuta alındı. 1953- 10 Kasım, Atatürk'ün cenazesi, Anıt-Kabir'e nakledildi. Milletin sinesine gömüldü.

    4 Kasım 1953 - Atatürk'ün naaşı Anıtkabir'e götürülmek üzere Etnoğrafya Müzesi'ndeki geçici kabrinden çıkarıldı.
    https://ibb.co/ezdcbU

    https://ibb.co/egBKqp

    https://ibb.co/k7JSbU

    https://ibb.co/kodtGU

    https://ibb.co/cMBr39

    Video: http://www.trtarsiv.com/...nitkabir-e-tasinmasi

    Video: http://www.trtarsiv.com/...nitkabir-e-tasinmasi


    Tüylerim diken diken oluyor her izlediğimde, her dinlediğimde...

    Kronolojik incelememiz burada bitiyor. Falih Rıfkı Atay’ın “Babanız Atatürk” kitabında tam olarak yapmış olduğu çalışma bize Atatürk’ü çocukluğundan itibaren anlatmaktır. Keyifle okuyacağınız bir kitap. Her kitabın sonun da olduğu gibi Atatürk’ün ölümü bizleri üzüyor. ÖLÜMÜ bölümü en zor okunan bölüm. İnsan istiyor ki, zamanı geriye sarıp onu o hastalıktan kurtarsın. Ama olmuyor haliyle. Dünya Tarihine adını silinmez harflerle yazdırdı. Hem Devlet Adamı olarak hem Başkomutan olarak. Yaptığı inkılaplar ve kurduğu Cumhuriyet en temel hazinesi ve övünç kaynağıdır.

    https://isteataturk.com/...11554187_ataturk.jpg

    Biz Mustafa Kemal'iz efendim...! ve Mustafa Kemaller ÖLMEZ....! Fikrimiz’ de, Kalbimiz ‘de ve Ruhumuzdadır...! Hiç görmedik, gözünün içine canlı olarak dahi bakamadık ama FARK ETMEZ! Onu GÖRMEK demek mutlaka YÜZÜNÜ görmek değildir. ONUN fikirlerini, ONUN duygularını anlıyorsak ve hissediyorsak bu kafidir.....! #28815684

    Kitabı okuyunuz, okutturunuz, hediye ediniz. Mustafa Kemal Atatürk sevginiz hiç bitmesin.

    *** Atatürk ve Türkiye Cumhuriyeti Tarihi Kronolojisi 'den ve http://www.anitkabir.org/...urk-kronolojisi.html den ödünç aldığım bilgiler oldu. Kaynak oldukları için teşekkür ederim. Bazı bilgileri iki üç şekilde teyit ettim ama Kronoloji de bazen sıkıntı olabiliyor. Falih Rıfkı'nın verdiği tarihlerde bu kaynaklar ile örtüşmeyebiliyor. Muhtemelen yeni raporlar ve resmi tutanaklar sonradan bulunup güncellenmiş olmalı. Ufak farklar diyelim bunlara. Fotoğraflar ayrı olarak eklenmiştir. Hepsi özenle seçilmiş ve konulara eklenmiştir.

    https://isteataturk.com/...11687449_ataturk.jpg

    Herkese iyi okumalar diliyorum.

    https://www.youtube.com/...+t%C3%BCrk%C3%BCler+
  • Yazar: Müberra ENBİYAOĞLU
    Hikaye Adı : Sonuçta İnsan Bu Herşeye Alışıyor Zamanla…
    Link: #32424632
    Ressam : Boccioni

    İlgili Resim : http://hizliresim.com/ODy42Q (bence tek cümleyle "Cam Kenarında Dışarıya Bakıyordu Genç Kız" )


    Beyninde sözlerini, müziğini bilmediği belki bir gün bir yerlerde dinleyeceği içten şarkı çalarken elinde iki gündür hasret kaldığı bilindik bir soğuk algınlığı ilacının reklamını yapan kupasındaki Türk kahvesiyle ayakta durup üç bir yanını camlarla son kalan yanını duvarla sarmaladıkları, artık özgür değil kafesteki kuş gibi hissettiren, şimdilerde mutfağa katılmak için inşaat çalışmaları içinde kalmış, ev sahiplerinin yerleştiği günden beri ilk kez bu kadar toz içindeki mutfak balkonunun cam kenarında dışarıya bakıyordu genç kız. İçinde nedenini çözemediği garip bir sıkıntı vardı. Tam bir titizlik hastası olan, ev temizliğine ve düzene kafayı takmış, ev çamaşır suyundan erise de asla temiz ve düzenli olduğuna inanmayacak annesine işten geldiğinde bunu söylese kesin etrafındaki inşaat dağınıklığından, mutfak tezgahındaki kıza göre 1-2 annesine göre tonla bulaşıktan, evdeki tozdan ya da kızın evden dışarı çıkmamasından olduğunu söyleyecekti kıza. Ama bunlar değildi işte sebep, bunlar kızın dert edeceği şeyler değildi. Aslında biliyordu içine dert edindiği şeyleri, belki tamamıyla değil belki de tamamen… Ama deşmek istemiyordu. Bulmak isteğinde kendine soracağı her sorunun cevabı başka binlerce soruya sebep olacaktı sonra onlardan birinin cevabı ile ilk sorunun cevabının tutarsız olduğunu fark edip bu kez de bambaşka sulara yelken açacaktı saatlerce, günlerce, haftalarca, yıllarca, ölçülemeyecek zamanlarca düşünür ve debelenir dururdu bu kısır döngüde. Kaçtığı şey bu kısır döngü değildi hatta bu kapana kısılmışlıktan garip bir zevk de alıyordu aslında çünkü çok değil birkaç yıl önce fark etmişti insanın böyle böyle büyüdüğünü. Ama onu rahatsız eden dışarıdaki hayatlardı. Hayır, hayır onları suçlamıyordu elbette, aksine kendineydi kızgınlığı. Dışarıdaki insanlar, onların durup bunu düşünmeye yetecek vakti yoktu. Hepsi bir şeyler için emek harcıyor, çaba gösteriyordu . Zordu hayatları, büyük sorumlulukları ve dertleri vardı. Oysa kendisi öylece orada durmuş aylak aylak kahve içerek bunları düşünüyordu. Haksızlıktı bu, bencillik, vicdansızlık ya da adına ne denirse işte…O da bir şeyler yapmalıydı. Ne yapması gerektiğini biliyordu da. Bir hedefi vardı onun uğruna pes etmeden ilerlediği ama işte arada bir böyle bir şeyler sıkıyordu boğazını. Kahvesi bitene kadar dedi, şu kupadaki kahve bitene kadar aylakça düşünecekti bu cam önünde. Elindeki kupaya bakıp haylazca gülümsedi. Annesinin hep istediği gibi hanımefendi, narin, nazik genç kız değildi çiçekli dallı güllü altın yaldızlı kahve fincanı barfiks çubuğunun nasır yaptığı elinde hem iğreti dururdu hem de kesmezdi onu o kadarcık kahve. Annesinin onu pembiş pembiş giymiş hanım hanımcık koluna takıp gezeceği, dedikodu yapacağı, örgü öreceği işte öyle bir doktor hanım olarak hayal etmesine sonra kızın onun karşısına askeri doktor olmak istediğini söyleyen spor meraklısı, pembeden nefret eden, babasının aslanım dediği, küçükken barbiler yerine uçakla arabayla silahla oynayan, mankenlere değil de Nene Hatunlara, Fatma Bacılara, Tomris Hanlara, Songül Yakutlara özenen bir deli olarak çıkmasına biraz daha güldü ama hayali kahve fincanı gibi bu gülüşte iğreti oldu. Ama annesi de alışmıştı artık biraz en azından minik şeyler bulup onlarla yetiniyordu. Kızın akademik başarısı, belki sokakta adamım diye gezen bir çoklardan daha yürekli oluşu, ihtiyaç duyunca yemekti temizlikti her türlü şeyin altından kendince kalkması, ayakları üzerinde güçlü duruşu ama şüphesiz en çokta yaşına oranla uzun yıllardır yaptığı sporlar ve sağlıklı beslenme sayesinde düzgün fiziği gibi...Anne kız da alışmışlardı işte artık duruma, daha az kavga ediyorlardı, kabul etmişlerdi farklılardı, baya farklı, kimsenin de değişmeye niyeti yoktu, zaten değişmezdi de insan, alışırdı en fazla. Sonuçta insan bu herşeye alışıyor zamanla...
    Boğazındaki yumrudan geçip ciğerlerine ulaşamayacağını, ulaşsa bile onu ferahlatamayacağını bildiği titrek ama derin bir nefes daha çekip bu kez de gözlerini gökyüzüne dikmeye karar verdi. Belki o derdime derman olur diye. Ama o esnada olan olmuştu işte hükmedilemez gözleri karşı binanın sondan üçüncü katındaki mutlu bir şekilde balkonunu yıkayan genç kadını görmüş, bilinçaltı ile el ele verip algıda seçicilik yapan beyni kıza sormadan oraya kilitlemişti gözlerini de zihnini de. Kadın, o mutlulukla temizlediği balkondan çok değil 2 yıl önce gencecik bir lise öğrencisinin belki sevgilisinin babasından korkup belki kolları yorulduğundan isteğiyle mi yoksa sevdiği/sevdiğini sandığı kızın babası tarafından itilerek mi bilinmez düşerek bir yaz akşamı can verdiğini, sonuca ulaşılamayan davanın sessiz sedasız kapanmasının ardından yine bir yaz gecesi yandaki inşaattan aynı evin camlarına 2 el silah sıkıldığını bu ve benzeri olaylara mı, yaşanmışlıklara mı tahammül edemeyen ailenin 1 ay içinde apar topar taşınıp aylarca boş bıraktığı evin yeni sahibesi olduğunu bilse böyle pervasızca gülümseyebilir miydi ki yeni evinin balkonunu temizlerken? Belki de biliyordu. Sonuçta insan bu herşeye alışıyor zamanla… Ancak duruma bakılırsa genç kız alışamamıştı ya da alışmıştı da dün akşam saatlerinde bu kez de bir arka sokakta oturan bir annenin kendini evinin balkonundan atarak intihar etmesi mi etkilemişti onu, ondan mı dikkatini çekmişti bu kadın ? Ama yok her sabah kalktığında ve yatmadan camdan dışarı bakıp derin bir nefes alırken daha bir ton şey gibi o çocuk, sevgilisi, ikisinin ailesi ve daha birçoğu hızlıca geçer giderdi aklından... Ama gidiyordu işte öylece, öyleyse düşünmesinin ne yararı vardı ? Bir anda aklına yine bambaşka bir şey geldi. Binadaki kadınlar o yaz çaylı çekirdekli akşam oturmalarında dedikodularının arasına bu konuyu da almıştı. Bisikletine binmeden önce ön tekerini şişirirken kulak misafiri olmuştu genç kız yoksa o sevmezdi öyle o kadar kadının arasında oturup gereksiz bol dedikodulu akşamları. Kadınlar da çekinirdi zaten ondan biraz soğuk, ciddi bulur yanında konuşacaklarına dikkat eder üç düşünür bir söylerlerdi. Medyum değildi tabi yine annesinin ona insan içine çık deyip, bu gereksiz akşamlara daveti ve nutukları arasında öğrenmişti kendi hakkındaki düşünceleri. Annesi nutuklara devam ede dursun bu öğrendiğine sebepsizce mutlu olmuş ama sonra hayli ironik bulmuştu. Koskoca kadınların daha o zamanlar 18 olmamış bir kızdan çekinmesi. Tabi annesi nutuğuna devam ederken o gülümseyince kadıncağızda üstüne alınmış beni ciddiye almıyorsun diye bağırıp çağırıp kapıyı çarpıp gitmişti kankilerinin yanına. Ama kızmamıştı annesine kim bilir gün içinde neye sinirlendi içine attı da böyle patlak verdi diye düşünmüştü. Bak yine uslanmaz zihni nerelere gitmişti. Cinayet mi intihar mı açığa kavuşmayan olayla ilgili konuşurken kadınlar onlar nereden bilecek canım annenin içinin nasıl yandığını araştırmaya devam ediyoruz diyerek umursamazca oyalıyorlar kadını diyerek polisleri duygusuzluk, ruhsuzlukla suçlamışlardı içlerinden ikisinin kocası polis olmasına rağmen. Amma da ironik kadınlardı vesselam. Hiç düşündüler mi acaba polisler duygularını ön safa alsa sizin birine tanıklık edip günlerce etkisinde kaldığınız olayın yüzlercesiyle baş edip suçluları bulmaya takati kalır mı, yüreği dayanır mı ya da cesetin başına oturup ağlasa bu kez de ayıplamaz mısınız siz ve ya duygulanmakla meşgulken görevini yapamasa o polis olur mu ? Elbette duygusuz değiller mesai bitimine saklıyor sadece bastırdıklarını. Belki de alışmıştır artık. Sonuçta insan bu herşeye alışıyor zamanla… Gerçi alışmasa yapılabilir miydi ki bu ve başka meslekleri ,kendi istediği mesleği, yaşayabilir miydi insan, kaldırır mıydı nefes almayı vicdanı? Al işte başa döndük dedi kendine. Bu kez de alışmak fiiline takmıştı. İnsanoğluna verilen bir nimet mi yoksa ceza mı bilemedi. Bunun üstüne de kafa yormaya başlayan kendinin stop düğmesine basmak istedi. Peki düşünmek, o nimet miydi ceza mı? Aklına 5 yaşlarındayken ailesini ağlarken ağlarken zorla ikna edip erkenden gittiği anaokulunda oturup ben düşünmeden duramıyorum diye ağladığı geldi saatlerce. Sahi en son ne zaman ağlamıştı? Ağlayamamasına mıydı bu iç sıkıntısı ? Peki ağlayamıyor muydu yoksa ağlamamak için kendini mi tutuyordu? Tebrik etti kendini sonra, nur topu gibi dile getirdiği , dile getiremediği bir yığın daha cevabı olmayan olsa da yeni sorulara gebe hem de tüp bebek tedavisi görmüş anne adayı gibi çoklu sorulara gebe soruları olmuştu sanki zihni tıka basa onlarla dolu değilmiş gibi. Taktir ediyordu zihnini bir tane daha bu tarz soruya yeri kalmadı derken, binlercesine daha saniyesinde kucak açacak kadar uçsuz bucaksız oluşunu. Sonra zihnini devlete benzetti bu yönüyle. Lisedeki fizik öğretmenin bir lafından ötürü. Helal olsun lan şu devlete ! Gelen geçen soyup soğana çeviriyor daha da yıkılmadı derdi sık sık şaşkınla açılmış gözleri ve onlara eşlik eden hafif gevrek gülüşü eşliğinde yaşlı fizik öğretmeni. Hey gidi Einstein'ın kayıp torunu!
    Genç kız bu kez ferahlatmasını umursamadan alelacele hızlı bir nefes alıp diline pelesenk olan hayat mottolarından birini daha savurdu kendine. " Orada durup suya bakarak, denizi aşamazsın." Düşünmeyi bırakta hayallerin için, kimse inanmasa da dünyayı kurtarmak için, ecdadına ödemen gereken vefa borcun için, kendin olmak için ve yazmakla bitmeyecek tüm sebeplerin için git dersini çalış dedi.Hem bitti zaten kahvende sigaranın küllerini yiyen sigara tiryakileri gibi sen de telve yemeye başlamadan harekete geç artık dedi kendine. Sonra, o sayı geldi yine aklına “318” delice mutlu oldu sanki dakikalardır şurada içi sıkılan o değil gibi ama sonuçta hayallerine kavuşmasına nasipse tabi sayılı gün kalmıştı o kadar yaşanmışlığın ardından belki de en kolay kısmıydı, belki de en zoru kalmıştı geriye bilmiyordu. Nereden bilsin bir garip ölümlü sonuçta. Ama çokta takılmadı. Sonuçta insan bu herşeye alışıyor zamanla… Şu son iki yılda hayatta yapmam dediği neler yapmış, asla dayanamam dediklerine alışmıştı fark etmeden. Evet sonuçta insan bu herşeye alışıyor zamanla, küçük büyük tüm dertlerine, hüzünlere, mutluluklarına, insanlara, olaylara, günlerin getirdiklerine, katlanamam dediklerine, hayata işte be kardeşim alışıyor insan. İnsan alışıyor. Bazen iyi ki, bazen maalesef ki…
  • Esir Şehrin İnsanları,esir olmuş bir İstanbul’u anlatıyor.Kendilerini halktan üstün gören başka yerlerde eğitim almış olmalarına rağmen bir şeyi hala öğrenemeyen insanların hallerini anlatıyor.Okullarda öğrenilmeyen “vatan sevgisi” ve vicdan..Nermin Hanım ,Enişte Bey,ve romanın diğer karakterlerinde eksik olan şey bu “vatan sevgisi”yazar bu kelime üzerinde bize o dönemin atmosferini anlatmış.
    Dünya harbinden mağlup çıkmış bir milletinin ahlaki bir çok değerden de mağlup çıktığını her sayfada tokat gibi yüzümüze indiğini hissediyoruz.İnsanoğlunun para için vatanını bile satacağını vatansever gibi görünen ama arkadaşlarını satan Niyazi Bey’den öğreniyoruz
    Yazarın üslubu günlük dil hakim,diyaloglar öyle günlük hayattan ve canlı ki kitabı okurken asla tek düzeliğe düşmemiş yazar.Hep aynı hareketli tempo olarak devam ediyor.
    Ana karakter Kamil Bey,onda temel olarak vicdan var.Kendini sürekli sorguya çekiyor,hesaba çekiyor.Okuyucu da Kamil Bey ile kendini sorguya çekiyor.O dönemlerde yaşasaydık acaba biz de Kuvayi Milliye’ye canı gönülden inanır mıydık?Kitap boyunca hep bu soruyu sordum kendime..O insanların yaptıkları ,başardıkları olay destan türünde.Halkın bile kurtulmaya inancı yokken,devletin memurları devleti kurtarmak isteyen insanları hapse atarken başarılmış bir iş..
    Kamil Bey ise bu çıkmazın içinde vatani duygusu kabarmış bir genç..Karısı ve ailesi zengin aydın tabakası kendisi de öyle fakat o hepsinden sıyrılmış bir karakter olarak pişiyor.Kitapta kendini hep aciz olarak görüyor.Fakat sonlarında kimsenin yapamadığı yapan bir kahraman olarak karşımıza çıkıyor.
    Nedime hanım ise okumuş biri olmamasına rağmen çoğu okumuş hanımdan(o devirdeki yaşıtlarından)çok daha bilgili ve tecrübeli.Gebe olmasına rağmen bu milli mücadeleyi kavramış ve asla taviz vermiyor.İşte Türk Kadını tipini görüyoruz.
    Fatma hanım bir “millet” seferberliğin tanımını görüyoruz kitapta.
    O yıllarda toplumumuz içinde bulunan her insandan örnekler vermiş.Belki de bu yüzden adı “esir şehrin insanları”...Kemal Tahir asla insanları yadırgamamış,kendi karışmamış.Nermin karakterini verirken onun bu vurdumduymazlığını çevre ve yetişme tarzına bağlamış..
    Saf hain saf vatansever yok kitapta..
    Ben kitabı okurken çoğu kez tarihle iç içe geçmesini ve çoğu yerde Mustafa Kemal’den Yakup Cemil’den bahsedilmeseni ayrı bir sevdim...
    Kemal Tahir’in bu eseri her Türk evladının kitaplığında bulunması gerek..