• Yıllardır sözü edilir: Ülkemizde bir kanun vardır. Özelllikle yabancı ülkelerde okumuş olanlar yanıp yakınırlar...
    Bir üniversite mi var; binlerce dolar harcanır, yabancı uzman getirilir. Bir araştırma kurumu, bir devlet dairesi mi vardır, yabancı uzman gelir. Öbür yanda bir Türk okumuştur, yabancı ülkeyi içinden tanımış, orada mesleğinin en yüksek mertebesine erişmiştir. Türkiye'ye faydalı olayım, bir katkım bulunsun, az da ücret alsam fark etmez, der. Gelir, adı bilinmez, tanımı yapılmaz duvarlarla karşılaşır. Kendisine bin dereden su getirilir. Yabancı uzman için ise her kapı, her daire açıktır. Yabancı uzman için her zaman bol ücretli kadrolar vardır.
    Kimdir bu yabancı uzman? Yabancı uzman tanıdık çıkar, bu yabancı uzman 1910'da Fransa'da, 1930'da Almanya'da, 1950'de Amerika'da okuyan Türk'ün sınıfındaydı. Türk sınıfının birincisi, yabancı uzman Türk'ten ders soran arkadaşıydı. Yabancı okulda Türk hocası, yabancı uzman ise onun orta hâlli bir öğrencisiydi.
  • Heyhât ki iyi ki bu şanlı topraklarda doğmuşum!İyi ki Türk kanını damarlarımda hissedebilmişim!Bu bayrak alnıma ak,kalbime aldır benim!
    Tüm siyasi partileri,ideolojileri bir kenara bırakıyorum ve ilk kez sizden ,bir paylaşımımı kötü eleştirmemenizi istiyorum.Çünkü ben”Türklük Şerefi” kavramını bu derece taşıyan başka bir insana şahit olmadım.
    Hayatım boyunca saygı ile anacağım ve ömrüme bambaşka bir açı kazandıran,20 yaşında Doğu Türkistanlı soydaşımla,kardeşimle konuşma fırsatını buldum bugün okulda.
    Kendisinin çok güçlü bir duruşu vardı,ne zamandır dikkatimi çekiyordu bu tutumu.Kendi kendime “Acaba medya mı abartıyor zulüm olaylarını?”diye soruyordum.Ve dayanamadım ,yanına gittim:”Ülkemize hoşgeldin güzel insan”dedim.Tebessümle karşıladı ve soru sormak için izin istedim.”Elbette” dedi.
    “Zulüm var mı hakikaten?” dedim.
    Ayağa kalktı asil bir şekilde,durabileceği en dik şekilde durdu ve:”Maalesef,medyanın dahi anlatmadığı şekilde acımasız bir zulüm var.”dedi.
    “Nasıl yani,ne yapıyorlar mesela”dedim.
    “Babalarımızı ve erkek kardeşlerimizi zindana atıyorlar,işkence yapıyorlar.Öyle ki bazılarından hiç haber alamıyoruz,yaşıyorlar mı bilmiyoruz.Annelerimize ve kız kardeşlerimize gelince,her evin başına Çinli birini veriyorlar,yani..”dedi ve sustu.
    Allah’ımm bu nasıl bir zulümdür!Konuyu değiştirmek istedim çünkü onun ailesi de orada..
    “İlk önce âlimlerimizi aldılar içeri,sonra aydınlarımızı.Şimdi ise dışarıda bir tane dahi Türk erkek bırakmamaya adamışlar kendilerini,hepsini alıyorlar.” dedi.
    -“Eğitim durumu nasıl işliyor bu baskı altında ?”dedim.
    Gülümsedi ve:”Eğitim durumu mu?Çince Çin müfredatı veriliyor.Ne isterlerse onu öğretiyorlar.Uygur Türkçesi ve din yasak.”dedi.
    Düşünsenize arkadaşlar,bir millet ki çocuklarını zulüm gördüğü devletin eline bırakmak zorunda!Rabb’im dayanma gücü ver onlara..
    Sormaya devam ettim:”Dinî hiçbir simge yok değil mi?”dedim.
    İç çekti ve tüylerimi ürperten şu cümleyi söyledi:”Ben bayrağımı bile bilmiyordum.Türkiye’ye gelince öğrendim!”
    İnsan kabullenemiyor,20 yaşında bir genç, uğruna canını verdiği milletinin bayrağını bilemiyor!
    “Neden bu kadar önemli Doğu Türkistan toprakları Çin için?”dedim.
    “Petrollerinin %80’i bizden çıkıyor.”dedi.
    “Peki bu nimete rağmen neden kendi sınırlarına almıyor?”dedim.
    “Sizler öyle biliyorsunuz,oysa ki aldı bile.Şu ân ülkemizin adı “Yeni yer”anlamına gelen Çince bir kelime” dedi.
    En sonunda dayanamadım ve isyân eden bir tonla:”Sömürü dünyanın her yerinde var ama bu şekilde bir zulüm uygulanmıyor!Bu devirde size uyguladıkları bu zulüm neden?”dedim.
    Tek ve net bir cevapla:”Korkuyorlar!”dedi.
    “Erkekleriniz zindandayken,kadınlarınız darmadağın olmuşken dahi korkuyorlar mı ?”dedim.
    Asalet kokan bir gülümsemeyle:”Biz milletimizi bırakmayız!Biliyor musun meyve bıçaklarımız dahi zincirle bir yere sabit!”dedi.
    Ve o ân anladım ki,istediği kadar büyük ve güçlü olsun bir devlet,içine vatan ruhu işlemiş bir kadının meyve bıçağı kullanmasından korkar!!
    Sonra :”Bunca işkence hâlindeyken,siz gençler nasıl yurtdışında okuyabiliyorsunuz.Çıkmanıza nasıl izin verdiler?”dedim.
    “2015 yılında bir haber geldi,herkesin pasaport almasına izin verildi ilk kez.O fırsattan yararlandık ve okumamız , söz sahibi olabilmemiz için bizi başka ülkelere gönderdi ailelerimiz.Şaşırdık Çin’in bu tutumuna.Amaçları beklediğimiz gibi kötü bir oyun oynamakmış meğer.O ara izin varken yurtdışına çıkıp da ülkeye dönen herkesi öldürmeye başladılar.Beni de aradılar ve ailemle tehdit ettiler.Ama ben söz sahibi olmadan gitmeyeceğim,ülkemi kurtarmak için okuyacağım!”dedi.
    Benim gözlerim doldu,yüzümü yana çevirdim anlamasın diye.Bizim gurbet dediğimiz şey,onun içini yakan bir kor!Ailesinin hâli belli değil,tek başına bambaşka topraklarda ülkesi için okuyor!Yalnız görüyoruz biz onu ama o biliyor ki yalnız değil,yârı “Allah azze ve celle!”
    “Bu arada sizin WhatsApp ,facebook dediğiniz şeyler yasak bizim ülkede.İletişim onların kontrolünde sadece bir uygulamadan oluyor.Televizyon yasak değil çünkü kendi belirledikleri kanallarla çocuklarımıza babalarını kötülüyorlar.”dedi.
    “Son olarak,en çok neye üzülüyorsunuz?”dedim.
    “Türklerin bizi unutmasına..”dedi.
    İşte o zaman utancımdan yerin dibine girdim,bir tane bile Türkistan kitabı okumamıştım mesela.Yahut ciddi mânâda bir programda bulunmamıştım...

    İşte böyle güzel insanlar.Ey Türk asıllı kardeşim,tarihini oku.Ey Kürt kökenli Türk kardeşim,sana ve kendime sesleniyorum Arnavut kökenli bir Türk genci olarak:”Bu vatanın tarihini okumalıyız,bu vatana hizmet etmeliyiz.Gerekirse canımızı vermeliyiz!Çünkü ancak böyle ödeyebiliriz minnet borcumuzu bu şanlı vatana,o güzel bayrağa..”
    Namusumuz olan vatanımızı her nefeste koruyabilmemizi nasip eylesin Rahmân!Tüm din kardeşlerimizi ve Türk kardeşlerimizi zulümden korusun,güçlenmelerine yardım etsin En Güzel Olan!
    Bu bir ırkçılık değildir!Bu bir vatan sevgisidir.Türk doğmak(Aslen hangi kökenden olursak olalım)Türkiye’de doğup bu cennet vatanın evlâdı olmak bir üstünlük değildir dinimize göre ama muhteşem bir lütuftur!İnanıyorum ki İslâm yükselecekse,Türk yürekli delikanlıların omuzlarında yükselecektir!
  • ''Bir seviyi anlamak bir hayatı harcamaktır,
    harcayacaksın.''
    ÖZDEMİR ASAF
    Yıl 1925,haziran ve gün ,belki de tarihin en güzel günü takvimin en güzel yaprağı. Günlerden 15 Haziran. Bir cevher dünyaya gözlerine açtı. Kim bilebilirdi ki onun bu denli önemli bir isim ,dev bir düşünür,yaşamlara dokunarak ,insanların hayatında iz bırakacağını.
    O bebek büyür ,yaş olur 16.. Yer ; İzmir Atatürk Lisesi. O kanı deli genç ,aşık olduğu kıza Nâzım Hikmet şiiri yazdığı için okuldan atılır. İki ay hapisin ardından ,özgürlüğe kavuşan ,özgürlük düşkünü bu delikanlı ,bu davanın peşinden giderek içindeki yazın savaşına yenik düşer ve başlar yazmaya.
    Merak edilen o isim ,biraz daha merak ediledursun,biz yaşamına devam edelim. Bir kopya verelim arada ,en azından delikanlı yerine ona daha çok yakışan bir sıfat olsun. Kaptan diyelim.. Onu lakabı ile çağırmaya özen gösterelim biz de.
    Kaptan,liseden atıldıktan ve okula geri döndükten 5 yıl sonra CHP'nin yapmış olduğu bir şiir yarışmasına katılır ve ikincilik elde eder. Şu satırlardan bakalım tahmin edebilecek misiniz Kaptan'ı ;
    ''nisan ayı içinde donanır dağlar
    donanır yeşilinden alından...''
    Hâlâ edemediniz mi yoksa? Size biraz daha yardım edeyim o vakit. Şair bir şiirinde öyle çok sevmiştir ki.. Şu sözleri damlatmıştır kaleminden kan yerine;
    ''Ne vakit bir yaşamak düşünsem
    Sus deyip adınla başlıyorum '' hâlâ mı cevabınız yok? Merak etmeyin şimdi bileceksiniz o kadar insanın hayatına dokunan,kalbine giren ve onların sevgisini kazanarak ,onlara sevmeyi öğreten Kaptan'ı. Hazır mısınız ? O halde sizden yüksek sesle duymak istiyorum bu ismi.
    ''çünkü ayrılık da sevdaya dahil
    çünkü ayrılanlar hala sevgili'' .
    Evet, o isim Attilâ İlhan.. İlk şiir kitabı , Duvar'a ismini veren Duvar şiirinde şöyle diyor;
    ''ben bir duvarım hiç güneş görmedim''. Ben de şairi tanıyana kadar böyleydim. Hani Turgut Uyar diyor ya;
    ''Başka hiçbir şey sızamazdı padişah karanlığıma
    Şimdi bir senin yanında iyi oluyorum
    Başka hiçbir yerde değil ...'' Ben, Kaptan'ın şiirlerini okuyunca kadar, padişah karanlığıma bir güneş doğacağını düşünmemiştim. Nasıl olur da bir insan diğerinin duvarlarını yıkabilirdi? Bunu düşündüm sürekli ve bu soruyu çözmemde bana yine Kaptan yardımcı oldu. Nasıl mı? İşte şöyle ;
    ''Böyle bir kız değildin sen eskiden
    Sana ne yaptılar, sana ne yaptılar?
    Kirpiklerin ıslanıyor durup dururken ''.. O an anladım ki ;
    ''Hayatında nelere sahip olduğun değil
    Kiminle olduğun önemli. '' Ben artık Kaptan ile yol alıyordum. Onun sanki bana bırakmış olduğu günlüklerdi bu şiirler. Hiç çocuğu olmamıştı ama sanki bu şiirleri günlük niyetine çocuklarına bırakmak için yazmıştı. Ben ki, onu her günüme taşırmış,geride bıraktığı günlüklerine sahip çıkmak için kendimi hırpalıyordum. Buna adı ile başladım. Nerede olursa olsun şairin adını Atilla yazan herkese ve her şeye tepkili oldum. Neden mi?
    ''Bak evladım iki 'T' ile yazılıyor ve 'a'nın üzerinde şapka var.'' Yıllar önce bir imza kuyruğunda adını bir türlü doğru yazamadığını söyleyen okuruna böyle bir cevap veriyor üstad. Aslında ısrarı idi bu. Çünkü o Türk diline çok önem veriyordu. Türkçeye olan bir sadakat ve bağlılık idi onunkisi. Eski eşi Biket İlhan bir röportajında Kaptan'dan şöyle bahsediyor;
    “Ben onunla Attilâ İlhan olduğu için değil ,Attilâ olduğu için beraber oldum. Bu çok farklı bir bakış açısıdır. Hatta ben onun ne denli önemli birisi olduğunu da zamanla yaşayarak, dışarıdan gördüklerimle öğrendim. Benim için hep çok değerlidir. Onun yanında büyüdüm. Yirmili yaşlarımda tanıştık. Kırk küsür yaşıma kadar da birlikte olduk. Çocuk sahibi olmayı arzu ettiğim için ayrılma kararı aldık ama dostluğumuz hep sürdü. Her zaman işbirliğimiz oldu. Birbirimizden hiç vaz geçmedik. Elbette ondan çok etkilendim. Attilâ İlhan çok özel biri, ama ben hep Attilâ’nın eşi olarak yaşadım. Attilâ İlhan’nın değil… O da bana öyle davrandı. Hep derdi ki; ‘bana Attilâ İlhan olduğum için gelmeyen tek kadın sensin.’ Bundan da çok mutlu olurdu. Kimse beni kızlık soyadımla kabullenemedi. Bu ad bana kaldı. Devam etti. O da soyadımı taşımandan onur duyarım dedi. Bu da güzel bir anıydı.” (Yeni Düzen Gazetesi)
    Biraz da şiirleri üzerine konuşalım. Herkesin dilinde dolanan ama şairini sorunca bilemedikleri , Üçüncü Şahsın Şiiri'nden başlayalım buna.
    Hani demiştim ,şair çok sevdi diye. Bakın sevgisini nasıl naif dile getiriyor;
    ''gözlerin gözlerime değince
    felâketim olurdu ağlardım
    beni sevmiyordun bilirdim
    bir sevdiğin vardı duyardım''.. Bir sevdiği olduğu halde ona olan sevgisinden vazgeçmeyen ama üzülmesin diye, o kişiden uzaklaşmamak adına şair susmuş. Kim yapar ki bunu? Şair yine o sevdiği kadına sesleniyor;
    ''... ben sana göre değilim.
    Benim için kirletme aydınlığını,
    hem kötüyüm karanlığım biraz çirkinim '' .. Seviyor ama ondan gitmesi için adeta yalvarıyor. Neden dersiniz? Sevilmeye mi değmez Kaptan? Hayır! Kaptan sevilmeye değer lâkin kendinde bulunan birtakım kötü özellikleri yüzünden kendisini seveni üzmemek adına ondan gitmesini istiyor. Fedakârlık .. Sevilmeye değer bir özellik değil mi sizce de? Kesinlikle değer!
    ''Hiç kimse misin bilmem ki nesin
    Uykumun arasında çağırdığım
    Çocukluk sesimle ağlayarak ''... Çocuk sevgisi kadar saf olan sevgisini kaybetmeyip hâlâ o masumiyette seven birisini düşünün. İşte tam olarak Kaptan'a çıktı yolunuz..
    ''kavgalı olmasaydık belki seni düşünürdüm
    çocuk sıcaklığına sığınıp uyumayı''.. Bile derken dahi düşündüğünü gizleyemiyor şair. Düşünüyorum seni ama kızarsın belki buna ,o yüzden seni düşündüğümü açıkça söyleyemiyorum ama bil ki yine seni düşünüyorum demeye çalışıyor sanki.
    Peki sadece şair midir bu eşsiz değer? Tabii ki hayır! Hani o Şoför Nebahat Ablanız var ya ,işte tam olarak Attilâ Beyefendi'nin kaleminden düşmüştür. Kartallar Yükseklerden Uçar,Yarın Artık Bugündür,Yıldızlar Gece Büyür... Daha niceleri..
    Takvimler 10 Ekim 2005'i gösteriyor ve şair bize sanki bugünü yıllar önce şu dizeler ile anlatmış;
    ''İnsan bir akşamüstü ansızın yorulur...'' Kaptan için veda vakti gelmiştir. Akşamüstü sularında ansızın yorulan kalbi,Kaptan'ın saatini durdurmuş ve bize vedasını ,yağmurun ardında bıraktığı toprak kokusu ve ebemkuşağı gibi şiirlerini armağan ederek aramızdan almıştır.
    Saygı,sevgi,rahmet ve hasret ile Kaptan...
  • ARAP ASKERLERiN bazı halleri, tavırları, alıĢkanlıkları, tümende bulunan Türk askerlerini sasırtagelmiĢti.
    Bazılarının adının Muhammed olusu daha çok sasırtıyordu. Türkler Peygamberlerine duydukları büyük saygı gereği, olur olmaz yerde ve biçimde kullanılmaması için çocuklarına bu adı vermez, onun hafifletilmis biçimi olan Mehmet'i kullanırlardı.
    Bu Türklere özgü bir dikkatti
  • Türkler distopya yazabilir mi? Bu adam yazmış! Hem de öyle bir yazmış ki, hayret ve hayranlıkla okudum. Kurgu, hikaye ve kitabın dili o kadar güçlü ki dilim tutuldu.

    Uzun yorumlar yazmayı sevmem ama bu kitap hakkında söylemem gereken şeyler var...

    Kitabı bir bookstagram'ın hesabında görüp aldım. Çok fazla önyargım vardı. Bir distopya aşığı olarak daha önce Türk yazarların klişe işler çıkardığına şahit olup nefret etmiştim. Bir daha yerli distopya okumam diyordum, bu kitap bütün fikirlerimi değiştirdi.

    Öncelikle yazarı oktay volkan alkaya kimdir diye araştırdım çünkü merak ettim bu gizemli adam kimdir diye. Adı sanı duyulmamış. Bir ara gazetecilik yapmış sanırım onun dışında pek bir şey yok. Fakat nasıl bir roman yazmış aklım hayalim almadı.

    Öncelikle kitap okuduğum en özgün distopya romanlardan biriydi. Sistem eleştirisi de yapıyor kitap ama bildiğimiz anlamda bir sistem eleştirisi değil bu. Doğrudan insanlığın kendisini eleştiriyor. İnancı sorguluyor ve o kadar derinlere iniyor ki, benim inanca bakış açımı değiştirdi tamamen. Ve işin güzeli kitap size dayatmıyor "Bak böyle düşün" diye. Kapıların hepsini açık bırakıyor. O kapılardan geçerken zaten kendinizi eleştirirken buluyorsunuz kendinizi. Kitap sizin iç dünyanıza o kadar güzel ayna tutuyor ki, bir noktadan sonra sistemi değil sizi eleştirdiğini hissediyorsunuz. Yazar bunu nasıl başarmış bilmiyorum ama okuyucusunun kim olduğunu bilmeden direkt okuyucusunun içine sesleniyor. Bu açıdan çok evrensel bir dilde yazıldığını söyleyebilirim. Yani dünyanın her ülkesinde iş yapacak bir kitap.

    Bunun dışında daha önce hiçbir kitapta rastlamadığım bir şey vardı ki beni çok şaşırttı. Bir bölümü bir karakterin ağzından okuyorsunuz, diğer bölümü üçüncü bir gözden okuyorsunuz. Bu size bir kitabın içinde iki farklı kitap okuyormuş gibi hissettiriyor. Derken kitabın ortasından sonra bu iki anlatım birbirinin içine öyle güzel geçiyor ki, ben bir Türk olarak, bir Türk yazarın böyle bir şey başarmış olmasından gurur duydum.

    Dozunda aksiyon, sıkmayan bir aşk hikayesi, bol bol ideolojik sorgulamalar ve sonunu merak ettiren bir serüven.

    Kitabın sonunda bir başka sürpriz buldu beni. Yine daha önce hiçbir kitapta görmemiştim. Yazar "0. Bölüm" diye bir bölüm koyarak kitabın tamamından bağımsız gözüken bir bölüm yazmış ancak sanırım bu tüm olayların nasıl başladığına dair bir ipucu ve sanırım devam kitabı için bir ipucu.

    Şiddetle tavsiye ediyorum. Kitaba aslında puanım 8 ya da 9 olacaktı fakat bir Türk yazdığı için 10 üzerinden 10 veriyorum. Bu kitabı okuyup beğenmeme gibi bir şansınız olduğunu sanmıyorum.
  • Panait Istrati'ni, Sünger Avcısı adı altında çıkan bu kitabına ismini veren hikaye dışında , Bakar, Dostlukla Bir Tütüncü Dükkanı Arasında , Ölümsüzlük ve Sotır adlı hikayeleri mevcut.
    Istrati'nin benim için en önemli yanı karakterleri Dostoyevski'ye benzer biçimde tanımlaması .
    Hikayelerinde ilginç bulduğum diğer bir yan ise, geçtiği zaman ve coğrafya .
    Örnek : On altı yıl önce , Yunanistan'a gitmek ,için Mısırda'ki İskenderiye kentinden Arcadia gemisine binmiştim.
    İtalyan - Türk Savaşı sırasıydı. Çanakkale boğazı kapalıydı. Gemide atletik yapılı melez bir Peruluyla tanıştım .İşsizliğe mahkum edilmiş bir atletizim hocası...

    Böyle bir hikaye nasıl ilginç olmaz ?

    Diğer ilginç özelliklerinden biri ise "Dostluk" konusuna kafayı takması . Yüzelerce yazar bilirim, dostlukla ilgili üç beş satır yazar ama Panait bu konuda çok özel ...
    Hikayelere gelince sünger avcısı bana yarım kalmış bir hikaye gibi geldi ancak yine mesajlar sağlam ;
    Bizimle oyun oynayan olayların anlamını kavramaya yeltendiğimde sık sık hayatın yaratıcısının bir beyinsiz olduğu kanısına varıyorum. Yeryüzünü, yeraltını ve suları yığınla aptalla doldurmuş olmasını yine de affedebilirim : Gücü çok olanın saçmalıkları çok olur . Ama yarattıklarını kendi doğalarına hiç uymayan bir yaşam sürmeye zorlaması, işte bu kabul edilmez.
    İşte onun yaptığı budur . Balıkları yeryüzüne fırlatır ve şöyle der ,”Ağaçlara tırmanın ve karnınızı doyuracak bir şeyler arayın!” Kuşlara şu emri verir : “Okyanusun dibine gidin, orada yaşayacaksınız.”

    Ölümsüzlük ise, mükemmel bir hikaye , insanlar bu dünyadan gelip geçiyor. Kalıcı bir şeyler bırakmalıyım diyen ve ardından,
    Sanat felsefe , bunlar büyük adamlar tarafından yaratılmış ve zevk alsınlar diye ruhlarına sunulmuş güzelliklerdir. Zor iş bu . İşte bu yüzden atlet olmaya karar verdim .’ Bir olimpiyat oyununda birincilik alırsam , toplumumuz ben öldükten sonra büstümü diker.” Bu da bir nevi izdir, bir nevi ölümsüzlüktür.”
    diyen sığ bir adam..
    Ve sonuncu hikaye Satır bence en güzeli.
    "Özgürlük" ve "Dostluk" ile ilgili çok güzel yorumların yapıldığı kısa bir hikaye,
    "İnsanlar ancak kenedininkiyle ortak olan felaketlere ortak olan felaketlere duyarlı ve yardıma hazırdırlar. İyi kalpli bir tüccara bir dostunu kaybettiğinden bahsedersen , sana bir dostuna yüz frank verip geri alamadığından beri dostluğa inanmadığı cevabını duyabilirsin. Ve dünya tüccarlarla doludur."

    "Turnalar ideal bir topluluk oluştururlar . Sürülerin her biri kendi iradesine göre hareket eder, yiyip yememek, uyuyup uyumamak , bir veya iki ayak üstünde durmak konusunda özgürdürler ve yalnızca tek bir emir bilirler: Aşk.
    Sıcak ülkelere gitme emri , kendine o cinsin dehasını taşıyan tarafından verilir ve o , geniş açıyla kurulan konvoyun her zaman başında olur."
  • Bırak oğlum!
    Yok rakıcıydı, yok laikti, yok şapkaydı falan...
    Kendin bile inanmıyorsun bunlara da...
    Senden bile zekâsız biri çıkar da inanır diye geveleyip duruyorsun.
    Ben sana anlatayım niye düşman olduğunu:
    Bir kere, adamın adı "Atatürk".
    Türk'ün kendisinden kuyruk acın var.
    Tüyü dökülmüş uyuz it gibi, adı geçse kaşınıyorsun.
    Türk lafını duydunmu alerjin azıyor.
    Kuyruk sokumun sızlıyor.
    Ee Türk'ten bu denli sızı kapınca, haliyle Ata'sını da sevmiyorsun...
    Sonra evladım; adamın sadece adı değil, safı da Türk...
    Ne güzel geçinip gidiyordunuz. Yedi ceddin askerlikten muaftı.
    Türk'ün üç kıtada at sırtında anası ağlarken, tekkelerde miskin miskin yatıp sofu ayağına arada kaynıyordunuz.
    Kiminiz ümmet ayağına arada kaynarken, kiminiz de azınlık ayağına sırtınızı bir yabancı devlete vermiştiniz...
    Onların kıyağıyla vergisiz, emeksiz, zahmetsiz yaşıyordunuz.
    Hepinizin tekerine çomak soktu diye düşmansınız.
    Mesela Başöğretmen'di adam...
    Elinde tebeşirle tek tek, tane tane öğretiyordu.
    "Yeni nesil sizin eseriniz olacak" dedi, geleceği komple öğretmenlere emanet etti.
    Kafanıza göre asıp kesiyordunuz.
    O uçmuş, bu kaçmış, falanca suda yürümüş, falanca ateşten geçmiş...
    Nalıncı keseri gibi hep kendinize doğru yontuyordunuz.
    Türk Dil Kurumu, Türk Tarih Kurumu, örgün öğretim, zorunlu eğitim...
    Bütün façanızı bozdu, bütün forsunuzu çizdi.
    Kara tahtanın başında tek tek öğretiyor, lazım olunca oturup ders kitabı yazıyordu.
    Sene 2017 bak, halâ okumuşun şerrinden Allah'a sığınıyorsunuz, cahil halka güveninizi anlatıyorsunuz.
    Oğlum siz halâ akıllı tahtaya şapkalı harf yazamıyorsunuz.
    Tabi düşman olacaksınız.
    Başkomutandı mesela...
    Komutan lafını duyunca halâ boğazınız kuruyor, tükrüğünüzü yutamıyorsunuz.
    Sizin goygoycular gibi ninja kaplumbağaya da benzemiyordu; asker gibi askerdi.
    Ölüsünden bile ödünüz kopuyor.
    Arkasından ne kadar sallasanız da vakti geldimi ip gibi önünde dizilip içtima veriyorsunuz.
    Herkese höt höt gürlüyorsunuz ama kendisi topraktayken bile günü geldimi defterine raporunuzu yazıyorsunuz, "şimdi çekilebilirsin" diyor, suratınız iki karış, sessizce çekiliyorsunuz.
    Yani, rakı falan hikâye, ondan düşmansınız.
    Kadın hakları bak...
    Nasıl düşman olmayacaksın?
    Evvelden dörder dörder seçiyordun.
    Onun da seçme hakkı çıkınca senin bütün teker kırıldı.
    Şimdi mecbur bir tane seçiyorsun, o işte gösterdiğin başarı da ortada...
    Yüzüne bakmamak için önden önden yürüyorsun.
    Yüzüne bakılacak olan da zaten seni seçmiyor...
    Tabi düşman olacaksın.
    Osmanlı edebiyatı yapa yapa diliniz eskidi be...
    15 sene, üç kıtada o devletin askerliğini yapmış adama, Osmanlı edebiyatı üzerinden laf sokmaya çalışıyorsunuz.
    Yedi düvele karşı, 'millet' dedimi 'Türk'ü eksik etmeyen adamdı.
    Siz üç tane oy korkusuna 15 senedir o millet dediğiniz şeyin adını söyleyemiyorsunuz.
    Milletin köpeğinin bile adı var; sizin milletinizin adı yok.
    Tabi düşman olacaksınız...
    Sizde o yürek yok.
    O, cezaevinden çıkıp Osmanlı'nın harbine koşmuştu.
    Siz cezaevinden çıkar çıkmaz soluğu yurtdışında alıyorsunuz.
    Osmanlı'nın savaşını o yapıyor, edebiyatını siz yapıyorsunuz.
    Onu bunu, ötedekini beridekini memlekette hak sahibi yapmak için "Çanakkale Ruhu" diye bir şey geveliyorsunuz ama "Anafartalar Kahramanı" Türk demeden millet lafını ağzına almadığı halde, sizin Çanakkale ruhunda Türk'ten başka herkes var geçmişine yanayım...
    Ee siz düşman olmayacaksınız da ben mi düşman olacağım?
    "Adam" 15 sene savaşın üstüne bir 15 sene de trenle memleketi dolaşıyor, onun üstüne bir de zeybek oynuyor, yetmiyor bir de vals, o da yetmiyor çiftetelli dönüyor...
    Siz askerliği kantinde yiyip, özel uçakla gezdiğiniz halde düz yolda gidemiyorsunuz be kardeşim!
    Siz adım atarken benim canım sıkılıyor yeminle...
    Atı, eşşeği geçtim, kendi attığınız asfaltın üstünde yürürken adamın uykusunu getiriyorsunuz.
    Tabi düşman olacaksınız.
    Size laf anlatılmaz; kısa keseyim ki harfler ziyan olmasın:
    Ulan, onun 12 milyon fakir nüfusla yaptıklarını satmasanız, 80 milyondan topladığınız haraçla memleket yönetemiyorsunuz.
    Osmanlı'nın borcunu ödeyen adamı beğenmiyorsunuz ama 2017 yılında çıkıp "bu sene çok borçlanacağız" diye beyanat veren adamlarsınız...
    Bak, sen bile anla diye daha açık yazıyorum:
    15 sene savaşın üstüne kurduğu ülkeyi, 15 yıllık iktidarınızın üstüne borç almadan yönetemiyorsunuz.
    Anladın?
    Rakıyı, makıyı, laikliği falan bırakın be kardeşim!
    Biz o düşmanlığın sebebini sizden öğrenecek değiliz!
    Biz biliriz!
    Biiiiz!

    Caner KARA