• -SPOİLER, ÖZET VE BİRAZ DA YORUM İÇERİR-
    Kalemimin kitaptan önce bittiği özel bir kitap desem yanlış olmaz herhalde. Altı çizilecek o kadar çok yer vardı ki sanırım sadece buraları tekrar okumak istesem kitabı 2. kez bitirmiş kadar olurum.

    Bir çırpıda biten ve günlük hayattaki pek çok olayı anlatmış olan bu kitap kesinlikle ufuk açıcı. Gece ve gündüzden çocuk yapmaya; ilişkilerden ideolojilere pek çok konuya değinilmiş.

    ''Papa'nın cennetine inanmayan Giordano Bruno'nun anısına'' diyerek ve Wilhelm Reich'in: “Asıl açıklanması gereken, neden aç insanın çaldığı ya da sömürülen adamın grev yaptığı değil, neden aç insanların çoğunun çalmadığı ve sömürülenlerin çoğunun greve gitmediğidir.” cümlesini alıntılayarak başlıyor kitap.

    Kitapta övülen şeyler genelde insanların günlük hayatta olumsuzluk atfettiği şeyler: Gece, deliler, cehennem gibi. Yine aslında özgürlük, seçim serbestliği, aşk gibi olumlu çağrışımlar yapan kavramların da zannettiğimiz gibi olmayabileceğinden bahsedilmiş. İyi bir şeyi övmek kolay ama bu kavramlara böyle bakıp bunları kuvvetlice temellendirmek ancak Gündüz Vassaf gibi bir ustanın yapabileceği bir şey.

    İlk bölümde Gecenin özgürlük, gündüzün ise totaliter kurumların baskısını getirdiğini iddia eder. Aslında totalitarizmi sadece her şeye muktedir güçlerin dayatması olarak görmez yazar. Bazen hatta çoğunlukla bu kurumları biz kendi kendimize inşa ederiz.

    Gündüz hızlı tüketim yapıp düzene hizmet etmemiz gerektiği için yemeği de hızlı yeriz. Fast food dayatmasıyla karşılaşırız ama gece yemek konusunda özgürüzdür mesela.

    ''Aslında, tüm totaliter kurumlarda, daha doğrusu, tüm kurumlarda insan her zaman erken yatmak zorundadır - yatılı okullarda, manastırlarda, ailede, cezaevlerinde, hastanelerde... Kişinin istediği saatte yatma hakkını destekleyen, bu özgürlüğe onay veren hiçbir kurum tanımıyorum. Aşk (?) üzerine kurulu olan ve iki kişinin özgür iradesiyle gerçekleşen evlilik kurumunda bile, çiftler yatağa aynı saatte girmezlerse, biri daha geç yatar, geceyi daha fazla yaşarsa, sorunlar çıkmakta gecikmez. Kurum her zaman “geç” yatanı suçlar, erken yatanı değil'' der ve ''Gün ışığı içimizdeki teslimiyetçiliği ortaya çıkarır, ama geceleri kendimizi özgür hissederiz.'' diyerek geceye karşı olan nefretimizi sorgular. Adı Gündüz olan birisinin geceye övgü ile başlaması sanırım büyük bir ironi olsa gerek.

    ''Düzen güçleri bizi, geceden, özgürlükten kaçınmaya koşullandırmışlardır. Kitaplar gece okunur. Sinema, tiyatro ve müzik gösterileri gece olur. Gece sarhoş oluruz, gece kumar oynarız.''

    ''Yaşamın anlamı” gece duyumsanır ve sorgulanır. Kimse
    bunu öğle yemeği sırasında tartışmaz. Yaşam, gecenin konusudur.''

    Cennetin sıkıcı olduğu için Adem'in yasak elmayı yediğinden bahseder. Yoksa Dante'nin Cehennemi kadar Cennet'ini de beğenirdik der. Ama hayır. Cennet kısmı hatırlanmaz bile. Çünkü cennete gitmek için pek çok aracı varken cehenneme giden yolda yalnızızdır. Hatta öyle yalnızızdır ki kötüyü asla göstermeyen hükümetler, reklamlar vardır ve hatta mezarlıklar bile şehir dışındadır, köyün uzağındadır. Çünkü sadece cenneti görmek ister; cehennemi ise hayal dahi etmek istemeyiz.

    Sözcüklerin de esiri olduğumuzu söyler.
    Her aşk farklı ise hepsinin bir hikayesi varsa neden standart bir cümle ile: Seni seviyorum ile tekdüzeleştiriyoruz hayatı?

    ''Peki, ya aşkın karşılığı olan hiçbir sözcük olmasaydı? O zaman aşk olmayacak mıydı yani? Aşk duyulmayacak mıydı o zaman? Aşk, sözden önce de vardı.'' sanırım her şeyin özeti olan cümle.

    Karşıdakini dinlediğimiz zaman bile ''Anlıyorum'' diyerek aslında söz sırasının bize geçmesi için beklediğimizi, sıra bize geçince de az önce karşıdakinin yaptığı gibi sözcüklerle diğer tarafa hükmetmeye çalışacağımızı, rolleri değişip onun yerine geçeceğimizi söyler.

    ''Dünyayı sözcüklerle tutsak ettik. Bu süreçte biz de, kendi sözcüklerimizin tutsağı olduk.''

    Deliliğin hakim görüşlere meydan okuma olduğunu ve bu nedenle garipsendiğini iddia eder. Öyle ya çocukla çocuk oluyorsak deli deli hareket etme derler, oy kullanmazsak delirdin mi? derler. Çünkü hepimiz öylesine delirmişizdir ki deliliği basit şeylere indirgemişizdir.

    Her meslekte önemli olan başarılı olmaktır ama psikiyatrlar için bu böyle değildir. Henüz deliliği iyileştirdiğini kanıtlayabilen yoktur ama bu meslek hızla büyür. Neyin delilik sayılacağına hakim ideoloji karar verir, psikiyatristler de buna hizmet eder. Öldürürsen delisindir ama askersen ve öldürmemişsen yine delisindir. Bunu ancak örgütlü olmakla aşabiliriz. Ne de olsa eş cinsellik de delilikti ama bugün delilik değil. Delilerin bayrağı, partisi, tabuları yoktur. Deli özgürdür.

    ''Yarışın kendisi asla sorgulanmaz. Tersine, yarışı sorgulayanlar psikiyatrist tarafından sorgulanırlar.''

    Kahramanların bile kendimizde bulamadığımız gücün ve cesaretin simgesi olduğu yazar. Sosyalist ülkelerdeki kahramanlar başa geçene göre değişirken, kapitalist ülkelerde ise tüketim toplumu gereği kahramanlar çok daha çabuk değişir.

    ''Totaliter bir toplum, kahramansız olamaz. Özgür bir toplum ise kahramanlarla var olamaz.''

    Peki ya haberler ve gündem? Onu da o kadar çok tüketir ve o kadar çok bilgi bombardımanına tutuluruz ki analizini yapamadan uçar gider. Şuurumuz kaybolur.

    ''Tarih bilinci az olan ya da hiç olmayan bir toplumu yönetmek kolaydır. Böyle bir toplum eleştirici değildir ve kurulu düzenden kolayca duyar.'' Alın size totalitarizm.

    İlk üniformamızın bebekken giydiğimiz mavi ya da pembe kıyafetler olduğunu ve daha bu yaşta taraf seçmeye zorlandığımızı, oyunlarla da bunu sürdürdüğümüzü söyler. Normalde ''Biz'' kelimesi çokluğu ifade etmeliyken siz ve biz ayrımı yaparak azınlığı temsil etmeye başlar. Bu nedenle de seçmek totaliterdir. Seçilenler bize bir şey vaat ediyor gibi görünse de biz seçimlerimizle onlara bir şeyler vaat ederiz ve zenginleşen hep onlardır.

    Eskiden olduğu gibi hâlâ yöneticilerimiz var. Farklı olan, yasallıklarını Tanrı'dan değil, bizden almaları.

    ''Seçmek, böl ve yönet kuralını kendi kendimize dayatma yöntemidir. Seçerek ve taraf tutarak, gerek bilgiyi gerekse insanları bölüyoruz. ''

    Taraf seçmemek, kurulu düzenin meşruiyetine meydan okumaktır.

    Yaratıcılığın insanı kötülüklerden alıkoyduğunu; idama, soykırıma, katliama muhalefet olunmasının imkansız olduğu, bunun ancak üretmekle son bulacağı yazıyor. Neşet Ertaş'ın: ''Nerede bir türkü söyleyen görürsen, korkma! Yanına otur, çünkü kötü insanların türküleri yoktur.'' cümlesi aklıma geldi.

    ''Yaratıcılıkta taraflar yoktur. İnsan, yaratıcılık eylemi sırasında, bunu şuna tercih etmez. Yaratıcılıkta muhalefet yoktur.''

    Bir kelam da işçi sınıfına söylemiş Gündüz Vassaf. İşçilerin ücretler ve çalışma saatleri konusundaki mücadelelerini bomba yapmamak, dinamit imalinde bulunmamak gibi konularda gösteremediklerini çünkü özel menfaatler dışında mücadele eden bir insanlık olmadığını söylemiş.

    Önceden bebekler uzakta olur, yaşlılar el üzerinde tutulurdu. Artık yaşlılar huzur evlerinde, bebekler ise AVMlerde. Çünkü yaşlılığı unutmaya çalışıyoruz.

    Yaşlanma, yaşlılık ve ölüm marjinalleştiriliyor, bertaraf ediliyor.

    Hakkımızda çok şey bilinmesi de kurulu düzene hizmet eder. Çok şey bilmeleri için de çok fikir belirtmemiz lazım. Her konuda fikrimiz var. Anketlerde hiç fikrim yok seçeneği üstün çıkmıyor.

    Sosyal medyada savaş çığırtkanlığı yapanlar var. Çünkü önceden düşmanıyla yüz yüze gelen savaşçı, her türlü saygıyı da gösterirdi. Şimdi her şey bir tuşa bağlı. Makineler ile görüyoruz işimizi. Düşman karşımızda olmayınca empati yeteneğimizi de kaybediyoruz. İşin özünden uzaklaşıp sürece katılmıyoruz.

    ''Düğme bizi gitgide daha cahil kılıyor. Düğme bizi gitgide daha totaliter kılıyor. Eylemlerimizin özünü yitirdik artık, sadece önceden belirlenmiş davranış kalıplarını tekrarlayıp duruyoruz.''

    Elimizin altındakinin değerini bilmiyoruz. Öyle olmasa hayatımızda ilk kez gördüğümüz yerde sürekli foto çekip hep bulunduğumuz yerlerde bu eylemi ihmal eder miydik? Anı yaşamıyoruz.

    Darwinist de olsak yaratılışçı da olsak insanın en üstün olduğuna inanıp bencilce davranıyoruz. Evrenin merkezine kendimizi koyuyoruz.

    ''Homo sapiens'i varoluşun merkezine oturtmamız, birkaç yüzyıl öncesine kadar dünyayı her şeyin merkezine yerleştirmemiz kadar gülünç. Yadsınamaz fizik gerçeklerine dayanarak fiilen Kopernik devrimini yaptık.''

    ''Bir yandan spor için başka canlı türlerini öldüren avcılara kupalar, ödüller verirken, bir yandan da kendi türünden olanları öldüren insanları idam cezasına çarptırıyoruz.''

    ''Ne var ki homo sapiens'in amacı, yaşamdan daha zengin bir anlam çıkarmak, onu daha yoğun algılamak değil, kendi çıkarlarını kollamak ve yaşama hükmetmek olmuştur.''

    Çocuk yaparken de çevresel ve geleneksel faktörlerin etkili olduğu ve çocuğu ancak o doğduktan sonra kabullendiğimiz bence çarpıcı bir gerçek.

    Aşkı da anlayamadığımız açık.

    ''Aşka, tüketilecek, sahip olunacak ya da teslim olunacak bir nesne gözüyle bakıldığı zaman nefret de ortaya çıkar. ''

    Duygularımızı yeterince gösteremediğimiz, sadece kendisine tahakküm edebildiğimiz evcil hayvanlar veya çocuklar karşısında bunu yapabildiğimiz veya para karşılığı ilişkilerde efendi köle ilişkisi oluşunca bunu yapabildiğimiz gibi bir tespit var.

    Velhasılıkelam, her konuya farklı açıdan yaklaşılan bu kitap okuduğum iyi kitaplardan biriydi.
  • Yaşar Nuri Öztürk'ü tanimazken yani herhangi bir eserini okumamisken veya düşüncelerini dinlememisken hakkında çok kötü şeyler duymuştum. Ancak duyduğum şeyler genelde içi boş ve iftira dolu şeylermis. Bu iftiralari atanlar da su an benim de oldukça sinir olduğum 'dinci' din üzerinden nemalanan 'kene' kılıkli tarikatlar, sözde hoca aslında din sömürüsü yapan alcaklarmis.
    Yaşar Nuri Hoca bu eserinde, kitlelerin din ile nasıl aldatildigini gözler önüne seriyor. İslam aleminin nasıl cahil kaldığı ve Müslümanların nasıl Allah ile aldatildigini gözler önüne seriyor. Müslümanlar olarak temel problemimiz, dinimizi tanimamayisimizdir ve yanlış kişilerden ve yanlış eserlerden tanımaya calismamizdir. Dinimizin temel kaynağı olan Kuran'ı sadece arapca okuyoruz veya Namazda okumak için bir iki süre ezberlemek için kullanıyoruz sonra da yüksekce bir yere kaldiriyoruz. Sonra da çocuklara 'Aman Elleme carpilirsin' diyoruz. Aslında O'na dokunmadigimiz için carpiliyoruz. Onu kendi dilimizde okumayıp, anlamaya calismayip bir takım kişilerin tekeline bırakıyoruz. Tabi ki Arapca bilip okumak daha güzel olur ancak Arapça bilmiyoruz diyerek de Turkcesini hiç okumamak ne kadar dogrudur? Farklı farklı mealleri ve farklı farklı tefsirleri okuyup, üzerinde uzun uzun düşünerek biz Müslümanları Allah ile Aldatmaya çalışan bu guruhun çabalarını boşa çıkarabiliriz.
    Bu eserde Yaşar Nuri Hocanın sıklıkla degindigi diğer bir nokta Mustafa Kemal ve ona atılan iftiralardir. Mustafa Kemal üzerinde düşünülmesi gereken ve örnek alınması gereken bir şahsiyet. Ondan yapılan alıntılar, onun hakkında söylenen sözler onun yaptıkları onun zamanındaki Türkiye ve ondan sonra üzerinde oyunlar oynanan Türkiye'yi birlikte değerlendirmeliyiz. Bunu yaptığımızda Atatürk'ün değerini daha iyi anlayabiliriz. Bu kitapta da nispeten bunu anlayabiliyoruz.
    Kitabın özellikle son bölümünde Nutuktan alintilarin yapıldığı ve o zaman oynanan oyunlarla günümüzün kiyasi beni çok etkiledi.
  • Dünyada sahip olduğumuz tek şey, zamandı.
  • Puanı kurgu, emek ve son 100 sayfanın akıcılığına binaen verdim fakat azıcık eleştirel bakmak istesem daha da düşecek durumda. Anlayacağınız oturup bu kitabı eleştireyim düşüncesi ile başlamadım kitaba. Ama neredeyse her sayfada yapılan mantık hataları ve çelişkiler haliyle gözümdeki değerini epeyce düşürdü.

    Şu var ki yazar kitabı bu kadar harcamamış olsaydı bence bu seri, epeyce ses getirecek bir seri olurdu. Sadece aşk üzerine yazılan gençlik ve distopik kitaplar arasında en büyük farkı arkadaşlık meselesine de dikkat etmesi. Bir HP etkisi olmaz tabii ama güzel olurdu sanki. Lakin yazar sağ olsun.

    Bu kitap konu ve Ruby'nin yeteneği gereği elbette kahraman anlatıcı ile yazılmalıydı. Fakat hep derim, bu anlatıcı ile yazmak aslında daha zor. Mantıklı ve tutarlı olabilmek için gerçek bir hakimiyet gerekiyor. Karakteri öyle benimsemelisiniz ki sizden ve diğer insanlardan ayırıp onun zihninden yazabilesiniz. Ne yazık ki sevgili yazar bunu yapamıyor. Ruby çelişkiler dolu bir karakter. Bir yaptığı ile bir başka düşüncesi çarpışırken durup acı çekmek dışında elinizden bir şey gelmiyor. 10 yaşına kadar okula gitmiş ve temel matematik hatta kendi dili konusunda bile zayıf olduğunu söylemesine rağmen ilerleyen bölümlerde mimari yapılardan, müzik grupları, albüm ve şarkı sözlerinden, çeşit çeşit kitaptan bahsetmesi yalnızca bir nokta. Bunun yanında kızımızda öyle bir hafıza var ki en korkunç anlarından birini, TÜM detayları ile -masadaki çizik mi dersiniz, yutkunma sesi mi, babasının çiğnediği lokma mı varın siz düşünün- o an yaşar gibi anlatabiliyor. Aynı kızımız çoğu olayın da nasıl olduğunu bile alamadım şeklinde bize anlatıp anlamamızı bekliyor. Bu saçmalıklar bitmez.

    Bunun yanında yazar konuyu tam olarak açıklamıyor aslında, bu da distopya kısmına epeyce zarar veriyor. Bir hastalık var ama ne olmuş ne bitmiş belli değil. Araştırmaların bahsi geçmiyor. Dünyanın ne kadarlık bir kısmını etkiliyor, neden var, bu renkleri kim koymuş, tam olarak ne iş yaparlar belirsiz. Tatlım matematik sever misin? Yeşiller çok zeki oluyor. Bu mudur yani? Çocuklar o rehabilitasyon merkezinde ne yaşadı? Deneyler ne üzerine? Aileler niye vurdumduymaz? Herkes bu durumdan muzdaripse halk nerde? Çocukların hepsi ölüyorsa sonuç ne olacak? Kafamda deli sorular.

    Ayrıca edebi olarak çok çok acemi bir kalem bu. Çoğu olay nasıl oldu bilmiyoruz çünkü ne olduğunu bile anlamıyorum, bir anda şu oluyor bu oluyor diye hızlıca geçiliyor. Her şeyi doğuştan bilen hatırlayan kıza tabii bu hareketler yakışmıyor.

    Ay bir de neden hep iki oğlan ya? Nedir bu kızlarla derdiniz? Bir ona bir buna çekilmezse kız, okumayız diye mi korktunuz?

    Daha söylenecek çok şey var, illa ki var. Çünkü gerçekten okurken sürekli duraklamak ve neden bunu yapıyorsun yazar diye düşünmek zorunda kaldım. Ama bu kadarı bile yeterli bence. Kitabın kurgusu güzel de olsa harcandığı kanısındayım ve yine bir hayal kırıklığı ile bunları yazıyorum. Anlayacağınız sevemedim ben bu seriyi. Kağıt israfı olmasın diye okuyacağım. Belki bir mucize olur de ikinci kitap güzel çıkar.
  • İlk evladım Köksal 1969 yılında
    ikinci evladım Serdar 1971
    üçüncü yavrum Hakan 1973
    dördüncü oğlum da 1975 yılında dünyaya merhaba demişti.

    13 Kasım Cumartesi 1976 gününden bir gün evvel Serdar'ın dişi çok ağrıyordu. Sabaha kadar ağlamış hiç yatmamıştı. En küçük oğlumu abisine (Köksal) bırakarak Serdar'ı dişçiye götürmeye karar verdik. Serdar babasına çok düşkün bir çocuktu. Dişçiye babasıyla önceden gitmiş fakat çok zorluk çıkarmıştı. Bu sefer ben de beraber gitmeye karar verdim. Babasına naz ettiği için beni dinler diye düşündük ve evden çıktık. Bir saat içinde dönecektik.

    Evimiz İzmir'de Narlıdere'de yol güzergâhında idi. Otobüs durağında beklerken Köksal bize el sallayıp kardeşimi merak etmeyin ben bakarım demişti. Ve bu onu son görüşümüz olmuştu. Biz ayrıldıktan sonra üst komşumuz gelip yavrumu bakkala göndermiş. O esnada balkon kapısı açık olduğundan rüzgar dış kapıyı kapatmış. Yavrum ağlayarak "Teyze kardeşim içeride uyuyor annemler evde yoklar" demiş. Komşu "Merak etme sen bakkala git" demiş. Yavrum bakkaldan döndükten sonra ikinci katta oturan birisini yardıma çağırmışlar. Yavrumu, beşinci kattaki evin balkonundan bizim döndüncü kattaki evimizin balkonuna beline çamaşır ipi bağlayıp indirmek istemişler. İp kopunca yavrum feryatla beşinci kattan taşların üzerine düşmüş. Hemen hataneye kaldırmışlar. Biz gittiğimizde, Doktor Hanım bizi yanına sokmak istemedi ve ben ağlamayacağımı söyleyip ısrar edince izin verdi. Oğlumun yattığı oda üç dört metre uzağımdaydı, fakat yürürken bana kilometrelerce uzaklıktaymış gibi gelmişti. İnanın bunları buraya yazarken o günleri, o küllenmiş acılarımı tekrar tam da yüreğimin ortasında hissediyorum. Evladımı yatakta görünce şok geçirdim. Yarabbim evladım ne hale gelmişti. Tanınmaz haldeydi.

    Allah'ım hiçbir anne ve babaya bizim gördüğümüz manzarayı göstermesin. Bir saat önce evde sapağlam bıraktığım Köksal'ım oğlum ne hale gelmişti. Çok ama çok acı bir durumdu. Dayanmak mümkün değildi. Yavrumun kafası sargılar içinde, gözleri dışarı fırlamış, yüzü mosmor, kolları ve bacakları kırılmış, beli de kırıktı. Çok derinden inliyor, arada bir nefes alamıyordu. Bağırmamak için kendimi zor tutuyordum. Elini ellerimin arasına aldım. Sanki daha da yakındım ona. Herkesten farklı o benim parçamdı, oğlumdu ve nefes almakta çok zorlanıyordu. 'Allah'ım! Bir nefes, ne olur Allah'ım bir nefes' diye haykırıyordum. Artık kendimi tutamıyordum. Bir nefes bir nefes Allah'ım diye dua ederken, haykırırken, yavrumu ilk göz ağrımı eli elimde kaybettim. Oğlum gitti sıcaklığı kaldı avuçlarımda ilk günkü gibi. Ah ceylan gözlü Köksalım seni ne çabuk kaybetmiştim.

    İşte o zaman anlamıştım bir nefesin değerini. Yarabbim insan hayatında, saatlerin, saniyelerin, ne kadar önemli bir yeri var, ne yazık ki biz insanlar bunun değerini bilmiyoruz. Yavrum ellerimin arasından uçup gitmişti. 8 yaşında yavrumu ne çabuk da kaybetmiştim. Doktor hanım beni teselli etmeye çalışıyordu. Oğlumun yaşamasının imkanız olduğunu, yaşasaydı bile tüm vücudunun tamamen felç olacağını bana anlatmaya çalışıyordu. Fakat benim o anda bunları anlamam, inanmam imkansızdı. Evladımı evde sapasağlam bırakmıştım. Şimdi ise bir hastanede tanınmayacak halde bulmuştum. Kendimi kaybetmiş, yaşadıklarımı bir rüya zannediyordum; sanki korkunç bir kabustu, inanamıyodum çünkü o daha ölmek için çok küçüktü. Daha biz ona doyamadan yavrum dünyaya doyamadan bir ihmalin kurbanı olmuştu. Allahım, ne büyük bir acı.

    Ben 26 yaşında iki evlat acısı, annemin ve babamın acısını görmüştüm. Ama bu acı çok derin bir acıydı. Sanki ciğerlerim yerinden kopuyordu. İnsan 26 yaşında bu kadar acıyı kaldıramaz. Çok çırpınıyordum, çok çaresizdim. Oğlum'un düşerken kafasını çarptığı taşta saçlarını bulmuştum. Evladım ellerimin arasından uçup gitmişti, sadece bir tutam saçı elimdeydi. O saçlarını gece gündüz benden alamıyorlardı, çok üzülüyordum. Zaman zaman kendimi kaybediyordum.​

    Eşim ve yakınlarım beni psikiyatriste götürdüler. Doktor benim çaresizliğimi anlayıp bu kadar acı çekmemin yaşım itibariyle normal olduğunu söyledi. Bana en iyi ilacın zaman olduğunu, adece uyku ilacı vermelerini söylemiş. Allah'ım ani ölümü hiçbir kuluna göstermesin. Hele evlat acısını. Yavrumu sapasağlam evde bırakmıştım, birkaç saat içinde kaybetmiştim. Annemin ve babamın yokluğunu o zaman daha çok hissetmiştim. Bir anda kendimi yapayalnız, çaresiz hissettim. Allah'ım, bu dayanılmaz bir acıydı. O zaman bana bütün olanlar kötü bir rüya gibi geliyordu. Olamaz, böyle bir acı yaşanamazdı. Doktor olan komşumuz sürekli yatıştırıcı iğne yapıyordu. Ben yine herşeyin farkında idim. Tam Hakan'ı unutmaya çalışırken bu acı bana çok büyük haksızlık. Çok defa yaşamak istemiyordum, çok ağır bir yüktü çekdiğim ızdırap. Dayanamıyordum. Ölmek, evladıma kavuşmak istiyordum fakat eşim, komşular ve akrabalar buna izin vermiyorlardı. Çok acı çekmesine rağmen eşim bana destek oluyor, komşular ve akrabalar moral vermeye çalışıyorlardı. Fakat ben kendimi bir türlü toparlayamıyordum. Kendi kendime 'benim iki çocuğum daha var, eşim, yuvam var. Allahım bana sabır ver" diyordum. Fakat elimde olmadan çok özlüyordum. Mezarı Narlıdere'de, evimizin karşısındaydı. Sabahlara kadar balkonda oturup mezarını seyrediyordum. Sanki onu karanlıktan koruyordum. Sabah olunca hemen mezarının yanına gidip, akşama kadar oturup ağlıyordum. Eşim ve komşular beni zorla eve getiriyorlardı. Bu durum günlerce, aylarca sürdu. Ben nasıl unutabilirdim ki? Sapasağlam evladım bir anda ellerimin arasından uçup gitmişti. Bir daha asla göremeyecektim. Ev anılarıyla dolu, nasıl dayanabilirim? Çantasını, kitaplarını, önlüğünü ve de akşam olunca boş yatağını görmek çok acıydı, kendimi kaybediyordum.

    Yavrum kara toprakta yatıyor, bense boş yatağında teselli arıyordum, işte o zaman beni kimseler teselli edemiyordu. Yakınlarım baktılar olmayacak özel eşyalarını saklayıp, odasını kilitlediler, aylarca açmadılar. Ne kadar yalvarsam da odasının anahtarını vermiyorlardı. Sadece yatağını koklamak istiyordum, çok çok özlüyordum. Demek ki zaman her şeyin ilacıymış. Üç yıl boyunca sürekli mezarına gidiyor akşama kadar oturuyordum. Mezar taşını okşuyor, onunla konuşup rahatlıyordum. Ben ne kadar konuşsam ağlasam da yavrum beni hiç duymuyordu, duyamadı, o artık yanımda yoktu, yine de oğlumla sanki hasret gideriyordum. Mezarına gitmediğim günler onu çok özlüyordum, sanki yavrum orada yalnız kalıyor beni bekliyor zannediyordum. Belki düşüyordur. Belki de karanlıktan korkuyordur diye sabahlara kadar balkonda oturuyor, onu koruyordum. Hep mezarını seyrediyordum. Sanki beni çağırıyor gibi geliyordu.​

    Eşim baktı olacak gibi değil, tayin istedi ve oradan ayrıldık. Şehir değiştirmenin faydalı olacağını düşündü. Kars-Ardahan'a tayini çıkmıştı. Ayrılırken çok acı çekmiştim. Oğlum sanki peşimizden ağlıyordu. Onu, orada bırakmak benim için çok zordu. Fakat iki yavruma sarılıp onlarda teselli buluyordum. Yıllar geçtikçe acılarım biraz küllenmiş, biraz hafiflemişti. Fakat unutmamıştım. Heralde hiçbir zaman da unutamam. Zaman zaman eli elimde öldüğü halde öldüğüne inanamıyordum. Sanki aniden çıkıp gelecekti. Yollarda ona benzeyen çocukları görünce çok üzülüyordum. Yıllar geçtikçe kabullendim. Acıyla yaşamasını öğrenmiştim. Zaten siz acıyı değil acı sizi seçer..

    Allah'ım insanları ne kadar güçlü yaratmış. Ne acılara dayanıyoruz. Annemi babamı çok zamansız kaybetmiştim.
    O elim kaza, canım yavrum, ilk göz ağrım Köksal'ımızı bizden koparmıştı. Menenjit Hakan'ımı bizden almıştı ve bir daha asla göremeyecektik. İkisini de..

    Bu kazaya sebebiyet verenlere ne mi oldu? İki yıl süren mahkeme sonunda, tedbirsizlikten ölüme sebebiyet verme diye iki yıl hapis cezası verildi. O da para cezasına çevrildi. Böylece yavrum başkaları tarafından suçsuz yere öldü. Biz ailece çok üzüntüler yaşadık, hala da yaşıyoruz. İnsan hayatı bu kadar ucuz olmamalı. Oğlum öldükten sonra ne yazık ki insan hayatının ülkemizde ne kadar ucuz olduğunu iyice anladım. Bir anne olarak olayların önüne geçemedim diyerek zaman zaman kendime yüklendim ama nafile..

    Hayat çizgimdeki sarsıntıların en büyüğünü şu anda yaşamaktayım. Bu sarsıntı içindeki mücadelem, bir anne için çok acı olduğu kadar çetin de bir yol.. Hem de çok çetin bir yol. Hiç küllenmeyen hiç kabuk tutmayan bir yara.

    Allahuekber, iki yürek dağı..
    Beni Serdar'ıma kavuşturan
    Şükür dağı...

    OĞLUM DÜNYAYA MERHABA DEDİ

    Daha önce de bahsettiğim gibi, 1970'i 1971'e bağlayan 31 aralık gecesi, tüm dünya yeni yılı kutlarken, Sarıkamış'ın Allahuekber dağları'nın eteklerinde bir köy. Rakım ikibin beşyüz metre. Hava çok soğuk, sıfırın altında otuz derece, dışarısı kar ve tipi. Onsekiz yıl bana mutluluk veren, neşe kaynağı oğlum. Yeni yılın ilk saatlerinde dünyaya 'merhaba' dedi. Ne kadar da sevinmiştik. Yeni yılın bize en güzel hediyesiydi. ​

    Eşim işi nedeniyle kaldığımız bu köyde, yollar sekiz ay, kar nedeniyle kapanırdı. Geceleri kurt ulumaları ve köpek havlamalarından başka bir ses duyulmazdı. Bahsettiğim gibi, kışın içme suyumuzu kar eriterek temin ederdik. Bu köy Sarıkamış'a kırkbeş km olmasına rağmen, kışın üç dört saat kızakla tren istasyonuna gider, oradan trenle yaklaşık bir saatte Sarıkamış'a ulaşabilirdik. Ay başlarında eşlerimiz maaş almak için Sarıkamış'a at kızaklarıyla veya yürüyerek giderlerdi. Yollar kapanınca günlerce gelemezlerdi. Çeşitli ihtiyaçlarımızı ancak bu şekilde temin etmeye çalışırdık. Hatta ekmeğimizi bile kendimiz pişirirdik.

    Bu dağ başında beş aile, iki orman muhafaza memuru, şoför, bekçi ve biz kalıyorduk. Üç yılda bu köyde çok anılarım olmuştur. Serdar üç aylıkken '30 mart'ta' eşlerimiz maaş almak için yine Sarıkamış'a gittiler. Dışarısı çok soğuktu. Akşam üzeri kar çok yağun yağmaya başlamıştı. Hava sıcaklığı sıfırın altında otuzbeş derece ve tipi esiyordu. Komşular "gelin hepimiz bir yerde toplanalım, hiçbirimizin eşi yok burada, ne olur ne olmaz ıssız dağ başındayız" dediler. O yıllarda eşkiyalar köylerden koyun falan çalıyorlardı. Bir arada olursak daha güvenli oluruz dediler ve toplandık. Gece olunca iki çocuğumda küçük oldukları için ağlamaya, huzursuz olmaya başladılar. Ben eve gitmek istedim. Çocuklarımın kendi evimizde daha rahat edeceklerini söyledim. Arkadaşlar karşı çıktılar. Kesinlikle dıraşıya çıkamayacağımızı çünkü etrafta kurt olacağını söylediler. Ben ısrar edince kabul ettiler. Benden yaşça büyük olan bu arkadaşlarla, beraber meşale yakarak dışarı çıktık. Gerçekten de dışarıda sürüler halinde kurtlar dolaşıyordu. Bunun gibi çok anılarım olmuştur. Devletimiz bu mahrumiyet yerinde çok kullanışlı ve geniş lojmanlar yaptırmıştı gerçekten. Bu mühendis lojmanı iyiydi fakat ısıtması çok zordu. Soba sürekli yanmasına rağmen camlarının buzu hiç erimiyordu. Kar yüzünden yolu sekiz ay hep kapalı olurdu, adeta dünyayla irtibatımız kopardı.

    Düşünüyorum da o zor şartlarda dahi oğlumuz hiç hasta olmamıştı. Onbir aylıkken yürümeye başlamışti. Yavaş yavaş konuşmayı öğreniyordu. Her şeyiyle çok normal bir çocukluk dönemi geçirmişti. Dört yaşında kızamık hastalığı geçirmişti. Ardahan'da iken dokuz yaşında kabakulak olmuş, çok çabuk iyileşmişti. Çok zeki, sakin bir çocuktu. Yemek konusunda çok seçiciydi. 4 yaşında iken, parmağını kesmişti. Kesik çok küçüktü. Fakat akşama kadar parmağına bakıp bakıp ağlıyordu, ben bir türlü ikna edemiyodum. Akşam babası geldiğinde hemen parmağını göterip yine ağlamaya başladı. Babası parmağındaki yaranın çok küçük olduğunu, ağlamamasını söyleyince ikna olmuştu. Derken ilkokula başlaması, onu ve bizi ne kadar sevindirmişti. Ben acılarımı kalbime gömmüş, oğlumu heyecan ve sevinçle okula götürmüştüm. Öğretmeniyle tanıştık. Öğretmeni şaka ile oğlumdan birden ona kadar saymasını istedi. Oğlum gayet ciddi bir şekilde birden yüze kadar aymıştı. Öğretmeni de ben de çok sevinmiştik. İki üç gün ben okula götürdüm. Daha sonra; "Anne sen benimle gelme, ben kendim giderim" diye tutturdu. Ondan sonra hep kendisi okula gitti ve hiçbir zaman okula geç kalmadı. ​

    Öğretmeni daha sonra benim apartman komşum olmuştu. Serdar'dan çok memnundu. Çok zeki, çalışkan olduğunu, defterlerini çok düzgün kullandığını, çok tertipli bir çocuk olduğunu bana anlatırdı. Sınıfta, sanki büyümüş de küçülmüş bir hali olduğunu, diğer çocuklardan farklı olduğunu söylerdi. Evet evde de öyleydi. Tertipli, düzenli bir çocuktu. Okuldan eve geldiğinde hemen önlüğünü çıkarıp, düzenli bir şekilde asar, pantolonunu çıkarıp, pijamasını giyerdi. Hiç üstü başı dağınık bir halde okuldan geldiğini görmedim. Çok temiz gelirdi. Prensipli bir çocuktu. Derslerine çalışması, oyun saatleri hiç şaşmazdı. Okuldan gelir, yemeğini yer, dışarı çıkıp arkadaşlarıyla bir iki saat oynar sonra dersine çalışırdı.

    O yıllarda televizyon kanalı tek kanaldı. Akşam üzerleri, TRT'de çizgi film olurdu. Dersini bitirip çizgi film seyrederdi. Akşam yemeğini yedikten sonra erkenden uyurdu. Bir gün okulda aşı olurken bayılmıştı. Öğretmeni eve göndermişti. Ben korktuğunu zannettim. Fakat bana korkmadığını, aşı yapılırken alkol kokusundan bayıldığını söyledi. Keşke o zaman doktora götürseydim diye hep düşünüyorum. Alkol kokusundan bayılması, bu kadar düzenli ve çalışkan olması normal miydi diye zaman zaman hep düşünürüm. Sabahları erkenden kalkıp camda beklerdi. Hava aydınlansın, saat yedi olsun da okula gideyim diye. Bazen hasta olurdu, grip v.s. Okula gitmemesini söylerdim, kabul etmez ağlardı. Ben dersimi yaptım gitmem lazım derdi.

    Kardeşine ben evde olmadığım zaman çok iyi bakardı. Bir gün ben evde yokken sobanın üzerindeki çaydanlık çok kaynamış, taşıyormuş. Serdar hemen alt kattaki komşuyu çağırmış, "teyze annem evde yok sobanın üzerindeki çaydanlık çok kaynıyor kardeşim korkuyor" demiş. Ben geldiğimde komşuyla kapıda karşılaştım. Komşum "çok zeki bir oğlunuz var kardeşi için endişelenmiş" dedi. İzmir'deki evimiz dördüncü kattaydı. Apartmanın önünde ana cadde, arkada bahçe vardı. Zaman zaman kardeşini bahçeye götürür oyun oynarlardı. Kardeşinin yanından hiç ayrılmazdı. Yola çıkar araba çarpar diye çok endişelenirdi. ​

    İlkokul dördüncü ve beşinci sınıflarını Ardahan'da okudu. Oturduğumuz lojmanın çok yakınından 'kura nehri' geçiyordu. Sıcak bir yaz günüydü. Israrla arkadaşlarıyla nehirde yüzmeye gideceklerini söyledi. Gitmesini, fakat nehire girmemesini söyledim. Sevinerek gitti. Nehir çok derin ve genişdi. Her yıl birkaç kişi boğuluyordu. Biraz sonra yanına gittim. Arkadaşları nehirde yüzüyorlardı, Serdar kıyıda oturmuş onları seyrediyordu. Beni görünce; "anneciğim sen izin vermediğin için nehire girmedim, ne olur ben de yüzeyim" dediğinde "tamam git arkadaşların gibi kenarda yüz" dedim. Serdar nehire girdi. O esnada nehir kenarında bayanlar halı kilim yıkıyordu. Ben onlarla konuşurken yaşlı bir teyze kovasını Serdar'a uzatıp biraz su istemiş. Oğlum kovayı doldururken akıntı kovayı sürüklemiş Serdar peşinden yakalamak için giderken akıntıya kapılmıştı. "Anne!" diye bağırmaıyla kendimi nehire attım, oğlum hızla benden uzaklaşıyordu. Bir anda gözden kayboldu. Tekrar göründü. Çırpınıyordu. Tekrar gözden kaybettim. Bir an saçlarını fark ettim, saçlarından yakaladım, süratle kollarından yakalayıp yukarı çektim. Kıyıda insanların bağrışmalarını duyuyordum. İki kişi bize yardıma koşmuşlar fakat yetişememişler. Neyseki kıyıya çıkmıştık. İkimiz de çok korkmuştuk. Serdar bir daha o nehire hiç gitmedi.

    İlkokul beşinci sınıftayken çok güzel bir uçak yapmıştı. Bize göstermeden oturduğumuz lojmanın yanındaki boş binada günlerce uğraşmış. Bir gün arkadaşlarıyla beraber uçağı eve getirdi. Kapıyı açtığımda çok şaşırdım. Gerçekten yaklaşık iki metre boyunda bir uçaktı. Uçağı, ince demir tellerle yapmış, üzerini kağıtla kaplamıştı. Hiçbir ayrıntısını unutmamıştı. Uçağı salonda bulunan on iki kişilik masanın üzerine koyduk. Günlerce uçağı inceleyip "bunu nasıl uçururum" diye düşünüyordu. Kardeşinin oyuncak treninin küçük bir motoru vardı onu çıkarıp uçağa monte etti. Uçağın sadece pervanesini döndürebiliyordu. Eve gelen miafirler şaşkınlıkla uçağına bakıp, "imkanız bunu oğlunuz yapamaz" diyorlardı. Uçağı nasıl yaptığını sordum. Çünkü hiç uçağa binmemişti. Bana gazetede resmini gördüğünü, ona bakıp düşünerek yaptığını söyledi. Onbir yaşındaki bir çocuk için çok büyük bir başarıydı diye düşünüyorum. Zaman zaman okula gidip durumunu soruyordum. İlkokul öğretmeni "çok çalışkan ve zeki bir öğrencim, bu çocuğun geleceği çok başarılı olacak, umarım iyi bir bilim adamı olur" demişti.

    Hep saatinde okula giderdi. Dersleri çok iyiydi. Karneleri hep pekiyi doluydu. İlkokulu pekiyi derecesiyle bitirmişti. Ve ortaokul... Yine çok çalışkandı. Orta birinci sınıfı taktirle geçmişti. Babasının tayini nedeniyle, orta okul ikinci sınıfa, Artvin'in Ardanuç kazasında devam ediyordu. Yine çok ders çalışıyordu. Biraz da müziğe yönelsin diye babası ona saz almıştı. Belki öğrenir, biraz da ders çalışmasına ara verir diye. Çünkü onun dünyası ders çalışıp kitap okumasıydı. Arada bir bizim zorlamamızla, arkadaşlarıyla top oynardı. Basketbolu çok severdi. Orta ikinci sınıfta iken kendi kendine saz çalmayı öğrenmişti. Orta okulu taktirle bitirmiş babası ona bisiklet almıştı. Hergün küçük kardeşine, "gel, sana bisitklet sürmeyi öğreteyim" derdi. Kardeşi korkup binemezdi. Ona nihayet bisiklet sürmeyi öğretmişti. O yıl liseleye kaydolmuş, okula devam ediyordu. Yarı yılın sonunda o zamanki özdebir'in sınavlarına öğretmenleri onu da yazmışlar. Bu sınav öss'ye girecek öğrencilerin deneme sınavı imiş. Bir gün eve sevinerek geldi. Bu sınavda okuldaki arkadaşlarından daha başarılı olmuş ve en yüksek puanı almıştı. ​

    Öğretmeniyle görüştüğümde "çok zeki ve çalışkan bir oğlunuz var. Biz de deneme sınavına girdik. Oğlunuz kadar başarı gösteremedik. Bizim puanımız onunkinden düşük. Zaten sınava onu biz kaydettirdik" dediklerinde çok sevinmiştim. Okuldan eve öğlen yemeğine geldiğinde masaya kitaplarıyla otururdu. Bir yandan yemek yer, bir yandan yine kitap okurdu. Gece geç saatlere kadar ders çalışıyordu. Okulda çalışkan, öğretmenlerine çok saygılı bir öğrenciydi. Çok arkadaşı yoktu, birkaç arkadaşı vardı. Çok seçici davranırdı. Kendi gibi saygılı çalışkan arkadaşları vardı. Ben bunları düşündükçe, hala inanamıyorum oğlumun hasta olduğuna. Fakat insansın ve annesin, ne yapsan da geçmişi geri getiremiyorsun. Keşke zamanı durdurabilsem. Serdar ilk hasta olduğunda onsekiz yaşında genç bir fidandı. Şimdi otuziki yaşında yetişkin ve kaybolan yılları acıyla, korkuyla, şüpheyle ve ev ile hastahane odasında geçen gençlik yılları.. Keşke zamanı durdurabilsem, oğlum baharını yeniden yaşasa ama yazıkki bu mümkün değil, kaybolan yılları ona geri veremiyoruz. Ne biten baharını, ne de kaybettiği başarı dolu yıllarını.. Ne yazık ki artık farkında olmadan kaybetmişti. Zaman zaman "bana ne oldu söyleyin? Ben böyle bir insan mıydım? Neden artık başarısız bir insanım? Neden hep korku ve şüphe içindeyim? Söyleyin!" diye bize soruyordu. Ne yazık ki ona hiçbir şey söyleyemiyorduk.

    Yaz tatili gelmiş, yine sınıfını taktirle geçmişti. Yazın da test kitaplarına çalışıyordu. Odasını temizlerken, "kitaplarıma dokunma" derdi. "Oğlum artık okullar tatil, biraz çık dolaş, arkadaşların ile oyna" derdim. O, biraz çıkıp arkadaşlarıyla oynar, yine gelip ders çalışırdı. Babası baktı olmayacak bilgisayar aldı, belki buna yönelir diye. Sonra okullar açıldı. Yine çok ders çalışıyordu. Bir gün okuldan bir bayan öğretmen geldi. Bir kahve içtikten sonra bana, "okuldaki öğretmen arkadaşlar ve benim sizden bir ricamız olacak. Serdar derste bazen bize öyle sorular soruyor ki biz bilemiyoruz. Öğrencilere mahcup olmamak için "Serdar biz bu sorunun cevabını biliyoruz fakat sen anlat, arkadaşların da öğrensin diyoruz. Ve Serdar sınıfta tahtaya kalkıp sorduğu sorunun cevabını kendisi veriyor. Biz de böylelikle sorunun cevabını Serdar'dan öğreniyoruz. Çünkü çoğumuz yeni mezun öğretmenleriz" dedi. Ben ve babası ona okulda fazla soru sormamasını, herkesin herşeyi bilemeyeceğini anlattık. İlkokul öğretmeninden de böyle serzenişler olurdu. Çok soru sorduğunu, sorduğu soruların ilkokul düzeyinde olmadığını söylerdi. Serdar bazen geldiğinde "anne ben ne yapacağım? Öğretmenim sorduğum soruya cevap vermiyor" diye sitem ettiğinde, "babana sor, bana sor" dediğimde, "öğretmenimin bilmediğini siz de bilemezsiniz" derdi. Onun çocuk gözünde her şeyi öğretmeni bilirdi. Ortaokul ve lisede üt sınıfların çözemediği matematik ve fen sorularını öğretmenleri Serdar'a çözdürürlerdi.

    Lise ikinci sınıfın son ayında Serdar'da bir durgunluk başlamıştı fakat biz üstünde durmadık. Çok ders çalışmasına bağlıyorduk. Ne yazık ki evladımıza kader ağlarını örüyormuş, o zaman anlayamadık. Yavrum yavaş yavaş çok durgun, dalgın bir hal alıyordu. Hep neşesizdi yüz ifadesi çok değişmişti, kederli bir hali vardı. Zaman zaman soruyordum: "Neden böyle dalgınsın, söyle oğlum neyin var" dediğimde, hiçbir şeyim yok anne, sana öyle geliyor" derdi. ​