• Sorun burda sadece çilli olmak mı ! Kişi kendisi neyse karşısındakini de öyle görürmüş :

    Eğer o kızı biraz olsun beğendiyse , benim adım da Lydia değil . Onun gibi çirkin bir çilliyi kim beğenir !
  • Bahsimizin başında en sona ertelediğim bu mesele üzerinde, ondan ve kendimden tek hisse mağlûp olmadan hakikati resmetmeye çalışacağım:

    Süleyman Efendi Nakşî idi ve Altın Silsilenin en büyük halkalarından îmam-ı Rabbânî Hazretlerine doğrudan doğruya irtibat ifadesi içindeydi. Damadı ve manevî yakını Kemal Kacar'ın verdiği bir isme rağmen, kendisini Silsileye bağlayan kollar ve basamaklardan haberim olmadı.

    Süleyman Efendi, benim kendisine intisabımı -her halde bir teveccüh ve iltifat eseri olarak- arzuladı ve bunu bana defalarla îma etti. Fakat ben kendisine intisap edemedim. Zira boynu serbest olanlardan değildim ve boynumda, ucu Abdülhakîm Arvâsî Hazretlerinde olan bir kemer taşıyordum.

    Benim Süleyman Efendiye bağlanmayışım, onun yetkin bir insan olmadığı mânasına gelmiyeceği gibi, bağlanışım da ille kemal sahibi bulunduğuna delil teşkil etmezdi. Yani ben, âciz ve nâçiz şahıs çerçevemde, bir büyüğe bağlanıp bağlanmamakla, onun kemal veya noksanına hüccet teşkil edebilecek bir insan değilim. Fakat tasavvuf sahasında otuz yıla varan müşahede ve tespitlerim, bana, kalp paralarla halislerini yakından tanımak gibi bir sarraflık ihtisası vermiştir. Bunu, İlâhî ibir lûtfa nâiliyet olarak Kur'ân'daki "Rabbinin sana verdiği nimetleri dile gelir!" emriyle belirtmek isterim. Ve hemen ilâve ve tekrar etmek isterim ki, velilik davasındaki biri, eğer velî değilse mutlaka denidir; ve bu âcizin bu yoldaki ihtisası; herhangi bir kalp parayı tanımakta bir banka veznedarının ustalığından eksik değildir.

    BU ÖLÇÜLERDEN SONRA SÜLEYMAN EFENDİ HAKKINDA VERİLECEK HÜKÜM, ONUN KALP VE SAHTE AKÇE OLMADIĞI, FAKAT MADENİNDEKİ KIYMET DERECESİNİN BENCE MEÇHUL KALDIĞIDIR.
  • "İnsanlık, hakikatin insan diliyle ifade olunamayacağı hakikatini bilseydi ne kadar zaman ve emek tasarruf etmiş olur ve ne kadar ağır ıstırap yüklerinden kurtulurdu. O zaman insanlar hakikate tam bir surette sahip olduklarını tasavvur etmekten vazgeçerlerdi; kendi hakikatlerini kabul ettirmek için başkalarını zorlamazlar ve onların da başka bir istikametten, şahsî bir yoldan kendileri gibi hakikate yaklaştıklarını anlarlardı. Eğer insanlar, hakikate kimsenin sahip olmadığını, fakat herkesin kendi tarzına göre onun peşinde olduğunu anlasalardı, nice fikir münakaşalarına, din kavgalarına, başkasının düşüncesine karşı gösterilen şiddete lüzum kalmazdı."
  • "Onun öfkesinin ağzında, bir merhem, bir derman gibi durdum.
    Onun sızılarını alsın diye bileklerini kavradım, öptüm, başımın üstüne koydum."
    Cahit Zarifoğlu
    Sayfa 319 - "Anne" romanı
  • Bu çok uzun bir yol, insanlık tarihinin başından beri devine devine günümüze ulaştı ve yürümeye devam ediyor. Nedir bu yürüyen? Devrim elbette! Her çağın devrimi ayrı, cephesi farklı, potansiyeli, sınırları, çıkarları, getirdikleri ve götürdükleri hepsi farklı. Bu yüzden belki de biz onun hep ihtimal halini sevdik.

    Oya Baydar sosyalist bir aktivist aynı zamanda sosyolog. 12 Mart muhtırasında Tip ve Türkiye Öğretmen Sendikası (Tös) üyesi olduğu için tutuklanıp cezaevine gönderiliyor. 12 Eylül’den sonra da Almanya da 12 yıllık bir sürgün hayatı yaşıyor. Ülkemize döndükten sonra da ard arda yazmış olduğu romanları yayımlıyor. Okumuş olduğum roman 2001 Orhan Kemal roman armağanına sahip.

    —spoiler olabilir, olmayabilir de bilmiyorum —

    Siyasetten oldum olası hoşlanmıyorum fakat jeopolitik konumumuz gözönünde bulunduğunda siyasetten bir haber yaşayacak bir ülkede doğmadık maalesef. İster istemez hayatımızın her döneminde bulunduğunuz çevreler olsun, basın, yayın boğazımıza kadar siyasetin içindeyiz. Apolitik olamayacak kadar yoğun bir ülkede yaşıyoruz.

    Oya hanım bu kitapta ülkemizin yakın tarihinde yaşanmış siyasi olayları geniş bir konjonktürle ele alıp romanlaştırmış. Bir nevi yakın dönem fotoğrafı çekmiş. 68 kuşağının deyim yerindeyse eski tüfeklerin, Sosyalist, Marksist akımların ülkede oluşturduğu hareketlilik, SSCB’de Sosyalizmin yükselişi ve çöküşü bunun ülkemizdeki etkileri, Kanlı 1 Mayıs kutlaması, Deniz’lerin, Eren’lerin idam edilişi, 12 Mart muhtırası, 12 Eylül cuntası, aydınların, yazarların, gazetecilerin, genellikle devlete, orduya muhalif olan kişilerin tek tek faili meçhul dosyalarına isimlerinin geçtiği kanlı cinayetler, Susurluk katliamı, devletin içindeki iç yapılanma, gladio, Bosna’da yaşanan Srebrenitsa katliamı Diyarbakır cezaevinde yaşanan işkenceler, faili meçhule karışan bir dolu vatandaşın ve buna benzer yakın tarihte yaşanmış bir çok olayın işlendiği çok katmanlı bir roman.

    Kim istemezki bütün insanların eşit şartlarda yaşadığı bir dünyayı demek isterdim ama diyemiyorum çünkü çoğunluk bunu istemediği için dünya ağzında altın kaşıkla doğanlar ve annesinin cesedine sarılan çocuklar olarak ikiye ayrılıyor, bide bizim gibi seyredip hiç bir şey yapmayan, yapamayan sistemin dişlisi olarak sabah 8 akşam 5 mesai tamamlayanların çevresinde olup bitiyor her şey.

    Bütün işçilerin birleşme ihtimali bir ütopya belki çok güzel ama çok güç bir ütopya. Sosyalizmin kurulduğu ülkede çökmesinin sebebi de pratiğinin teorisi kadar kolay olmamasından kaynaklanıyor sanırım. Halkın gerekli altyapıya ayak uydurması, eğitilmesi çabucak olacak şeyler değil, vakti zamanında içinde belki biraz romantizm bulunan güzel bir ütopyaymış. Ne yazıkki bu uğurda çok çok kan dökülmüş. Devrim dediğimiz maalesef kan istiyor hemde çok çok kan.

    Kitabı çok beğendim, Oya Baydar okumaya devam edeceğim. Okunması çok kolay çok yalın bir Türkçe ile yazıyor, yakın dönem siyasetine uygun bir roman okumak isterseniz mutlaka listenize ekleyin derim.

    Çok sevdiğim bir şarkı ile yazımı sonlandırmak istiyorum.


    https://youtu.be/ERoTrK8PIEk

    Güzel günler göreceğiz, motorları maviliklere süreceğiz..
  • "Ey zavallı milletim dinle! Şu anda hepimiz burada seni kurtarmak için toplanmış bulunuyoruz. Çünkü ey milletim, senin hakkında az gelişmiştir, geri kalmıştır gibi söylentiler dolaşıyor. Ey sevgili milletim! Neden böyle yapıyorsun? Neden az gelişiyorsun? Niçin bizden geri kalıyorsun? Bizler bu kadar çok gelişirken geri kaldığın için hiç utanmıyor musun? Hiç düşünmüyor musun ki, sen neden geri kalıyorsun diye durmadan düşünmek yüzünden, biz de istediğimiz kadar ilerleyemiyoruz. Bu milletin hali ne olacak diye hayatı kendimize zehir ediyoruz. Fakir fukaranın hayatını anlatan zengin yazarlarımıza gece kulüplerinde içtikleri viskileri zehir oluyor. Zengin takımının hayatını gözlerimizin önüne sermeye çalışan meteliksiz yazarlarımız da aslında şu fakir milleti düşündükleri için, küçük meyhanelerinde ağız tadıyla içemiyorlar. Ey şu fakir milletim! Aslında seni anlatmıyoruz. Sefil ruhlarımızın korkak karanlığını anlatıyoruz. İşte onun için sana yanaşamıyoruz. Senin yanında sığıntı gibi yaşıyoruz. Hiç utanmıyor muyuz? Hiç utanmıyoruz."

    Oğuz Atay – Oyunlarla Yaşayanlar