• HAYATIN ÇIĞLIKLARI
    Doktorun odasından çıktığımda moralim oldukça bozuktu. Kolesterolüm yüksekmiş. Diyet yapmalıymışım. Elimde yememem gerekenlerin listesi ve reçeteyle yürürken hayatımda hiçbir zaman diyet yapmadığımı düşündüm. Dahası, şimdiye kadar bana dayatılan hiçbir yasağa gönül rızasıyla boyun bile eğmemiştim. İçimdeki asi ruh burada da kendisini gösteriyordu. Biliyordum, belki birkaç gün o yiyeceklerden uzak duracak sonra da bildiğimi okuyacaktım.
    Hastane koridorları oldukça kalabalıktı. İnsanlar sürekli bir koşturmaca içerisindeydi. Herkes kendi derdinin çaresinin peşindeydi. Tıpkı dışarıdaki hayat gibi… Yaşam mücadelesi veriyordu. Ben de doktorun söylediklerini düşünüyordum. Yok iyi kolesterol, yok kötü kolesterol… Bir de trigliserit diye bir şeyden bahsetmişti. Doktor sanki karşısındaki kişi bu işten anlıyormuş gibi tıbbi terimler de kullanarak uzun uzun konuştu. Hiçbir dediğini anlamadım. Sadece kanımda biraz fazla yağlanma varmış. O da ilerde damarlarımdaki kanın akmasını yavaşlatabilirmiş. Tek aklımda kalan buydu.
    Hiç de önemsemiyordum. Zaten doktorlar her şeyi fazlasıyla abartırlar. Belki de kanım yağlanmayacak. Bunu kim bilebilir ki. Daha şimdiden doktorun söylediklerini kafamdan silmeye başlamıştım Bu düşüncelerle hastane içinde ağır adımlarla yürürken iki doktorun konuşmasına şahit oldum.
    --30 yaşında akciğer kanseri olan bir kadına hastalığının oldukça ilerlediğini söylemek öyle zordu ki. Hem de Üçüncü Evre… Bazen nefret ediyorum bu meslekten.
    --Haklısın. İdam hükmünü mahkumun yüzüne karşı söylemek gibi bir şey. Üstelik de af yok. Temyiz yok.
    Doktorların arkasından konuştuğu kadın az ileride yürüyordu. Aramızda birkaç metre mesafe vardı. Yüzünü görmek istiyordum. Neden bilmem ama merak etmiştim. Hızlı adımlarla ona yetiştim. Uzun boylu, zayıf, şık giyimli bir kadındı. Fark ettirmeden yüzüne baktım. Biraz solgundu. Ama daha çok hüzün doluydu. Öylesine çekici ve öylesine güzeldi ki. Yüzündeki hüzün bile güzelliğini engelleyemiyordu. O yorgun adımlarla az ötemde yürürken gözlerimi ondan alamıyordum. Sonra kendime geldim. Bakışlarımı kaçırdım. Beni fark edebilirdi. Rahatsız olabilirdi. Ama o kadar iç dünyasına çekilmişti ki, kimseyi görecek durumda bile değildi.
    Belli etmeden onun her hareketini izliyordum. Hastane çıkışında bir süre durdu. Derin derin nefes almaya başladı. Gözleriyle etrafı taradı. Sonra gökyüzüne baktı. Sanki bir şey arıyordu. Ya da bu güzellikleri bir daha göremeyeceğini düşünüyordu. Bu düşüncemden rahatsız oldum. Belki de içinden dua ediyordu, kim bilir. Ama yüzündeki hüzün daha da artmıştı sanki. Düşünceliydi. İçinde yaşadıklarını o kadar merak ediyordum ki.
    Beş dakika öncesine kadar beni rahatsız eden kolesterol derdinden sıyrılmıştım. Aklıma bile gelmiyordu. Sadece kadını izliyordum. Aklımda sadece o vardı. Hüznün bile gölgeleyemediği güzellik vardı.
    Hastane bahçesinde ağır adımlarla bir süre dolaştı. Sonra yeşili bol olan sessiz bir yer bulup, oradaki banka oturdu. Elindeki telefona bir şeyler yapıp çantasına koydu. Sonra da çantasından kalın bir dosya çıkarıp dikkatlice okumaya başladı. Uzaktan izliyordum onu. Dosyayı tekrar çantasına koyduğunda derin bir sessizliğe büründü. Endişeli olduğu belli oluyordu. Ne de olsa hayatı o dosyadaki yazılanlara bağlıydı. Orada yazan değerlere, rakamlara… Üçüncü Evrenin ne olduğunu bilmiyordum ama doktor idam mahkumu dediğine sonun başlangıcı olmalıydı. Galiba o biliyordu, bu evrenin sonuçlarını. O yüzden de endişeleniyordu.
    Yanına gitmek, onunla konuşmak istedim ama bunu nasıl yapacağımı bilmiyordum. Çekiniyordum. Daha fazla üzülmesini istemiyordum. Belki yalnız kalmak isteyebilirdi. Belki de acısını tek başına yaşamak… Hem böyle bir durumda olan kişiye ne söylenebilir ki. Zaten bir kaç dakika önce bir insana söylenebilecek en ağır cümleleri duymuştu. Nasıl teselli edilebilir ki. Ama gitmeliydim yanına. Bir şekilde onunla tanışmalıydım. Başka türlü rahat edemeyecektim.
    --Merhaba.
    Şaşkın bir şekilde yüzüme baktı.
    --Merhaba.
    Gerçi bu söz dudaklarından kendiliğinden döküldü. Anlamsızca…
    Gülümsüyordum ama yüzümdeki gülümseme daha öncekilere benzemediğini biliyordum. Çünkü kendimi zorluyordum.
    --Bence en iyisini siz yapıyorsunuz. Hastane gibi böylesine soğuk bir ortamın en güzel yerini bulmuşsunuz kendinize.
    Anlamamıştı. Saf saf yüzüme bakıyordu. O kadar çaresizdim ki ben de. Saçma sapan sözcüklerle kadının ilgisini çekmeye çalışıyordum.
    --Bir arkadaşım yoğun bakımda kalıyor. Kalp krizi geçirmiş. Onu görmeye geldim ama bana göstermiyorlar. Kaç saattir bekledim, göremedim. Durumuyla alakalı bir şey de söylemiyorlar.
    Sonra sesimin tonuna biraz merak unsuru katarak sordum.
    --Siz de mi birini ziyarete geldiniz?
    Aslında onu yönlendirmek istiyordum. İstediğim cevabı vermesini bekliyordum.
    Bir süre şaşkınlığını üzerinden atamadı.
    --Efendim? Şey… Evet… Evet, bir arkadaşımı ziyarete geldim.
    Sahte bir endişe içinde sordum.
    --Umarım durumu iyidir?
    --Evet... Evet, gayet iyi… Yakında tamamen iyileşecekmiş. Hiçbir sorunu kalmayacakmış. Doktorları öyle söyledi.
    Sesi titriyordu. Sanki kabahat işlemiş bir çocuk masumiyeti içinde konuşuyordu.
    Yüzüne sevgiyle baktım. Dudaklarımda hafif bir gülümseme vardı. Sesimin titremesinden korktum.
    --Umarım arkadaşınız tamamen iyileşir. Umarım tez zamanda ayağa kalkar. Bunu yürekten diliyorum.
    Başını önüne eğdi.
    --inşallah.
    Ama umutsuz olduğu belli oluyordu. Sanki biraz önce yakında tamamen iyileşecek, hiçbir sorunu kalmayacak diyen o değilmiş gibiydi. Gerçi bu sözlerde farklı bir ima gizliydi.
    İkimiz de birbirimize yalan söylüyorduk. Ama ikimiz de yapmacıktan uzaktık. İkimizin yalanları da oldukça masumdu.
    Bir süre sessiz kaldık. Bir şeyler söylemeliydim, en azından sohbeti devam ettirecek bir şey. Aklıma sadece hasta ve hastane ile ilgili sözcükler geliyordu. Oysa ben onu bu ortamdan uzaklaştırmak istiyordum. Yüzündeki bu hüznü silmek istiyordum.
    Bir anda kendisine elimi uzattım.
    --Ben, Kerem…
    Gülümsedi. Belki de ilk kez… Öyle güzeldi ki. Eli o kadar sıcaktı ki. Ya da bana öyle gelmişti.
    --Ben de, Hayat…
    --Çok memnun oldum, Hayat Hanım. Sizi tanıdığıma gerçekten çok mutlu oldum.
    Abartılı bir coşku vardı, sesimde. O da bu coşkuya kayıtsız kalamadı.
    --Ben de çok memnun oldum, Kerem Bey.
    Sürekli sorular soruyordum. Bunu yaparken de neşeli tavırlar sergiliyordum. Aslında zihnindeki karabulutları dağıtmak istiyordum. Annesi, babası ve bir kız kardeşi varmış. Bir devlet dairesinde memur olarak çalışıyormuş. Ama son günlerde işine pek sık gitmiyormuş. Zaten yıllık iznini kullanıyormuş. İzni bitince belki de işten ayrılabilirmiş. Bu son sözleri söylerken bakışlarını kaçırıyordu. Ben de pek fazla üzerine gitmedim. Kendimden bahsederken de oldukça neşeli bir profil çiziyordum.
    --35 yaşımdayım. Kendime ait bir ofisim var. Sigorta poliçesi satıyorum. İki kardeşim ve annem var. Kardeşlerimin ikisi de evli. Annemin tek düşüncesi bir an evvel beni eli yüzü düzgün biriyle evlendirmek. Kadının tek kriteri bu. Eli, yüzü düzgün biri… Haftada bana en az iki tane kısmet buluyor.
    Benim bu neşeli tavrıma Hayat da gülümseyerek katılıyordu.
    --Siz de üzmeyin kadını. Bir an önce evlenin.
    --Aslında iki kardeşimi de annem evlendirdi. İkisi de onun bulduklarıyla evli. Yani bir nevi görücü usulü… Ama ikisi de gayet mutlu. Çocukları bile var.
    --Demek ki anneniz bu işi biliyor. Bence siz onun bulduğu biriyle evlenin. Hem siz annenizin baskısından kurtulur, mutlu olursunuz. Hem de onu mutlu etmiş olursunuz.
    --Ben evlensem asıl o zaman sorun başlayacak. Asıl annem o zaman boşlukta kalacak. Çünkü onun tek işi bu. Oğlu için birini bulmak değil, o kişiyi aramak. Böyle avunuyor. Böyle zaman geçiriyor.
    Normal bir ortamda böyle bir konuyu asla açmazdım. Ama farklı bir ortamdaydım. Değer yargılarımı düşünecek zaman değildi. Bir an durdum. Hiç düşünmeden bir soru sordum.
    --Siz evli misiniz, Hayat Hanım? Parmağınızda yüzük göremedim?
    Sol elini düz tutup bir süre anlamsız gözlerle baktı. Sonra da gülümseyerek bana döndü.
    --Hayır. Evli değilim.
    Sesinde farklı bir duygusallık vardı ama kendisini çabuk toparladı.
    --Belki de evlenmem için baskı yapan bir annem olmadığından…
    İkimiz de güldük.
    O an güzelliğine övgüler sıralamak geldi içimden. Sustum. Bir başlayabilsem zaten susmazdım.
    --Hayat Hanım. Haydi, bir yere gidip bir şeyler yiyelim. Tam da yemek vakti…
    Önce kabul etmedi. İşi olduğunu söyledi. Ama o kadar ısrarcıydım ki. Ve o kadar şirinlikler yapıyordum ki. Dayanamadı.
    Ağır adımlarla park yerine doğru yürümeye başladık. Hayat’ı içinde bulunduğu durumdan kurtaramıyordum. Bir an için bile kendi dünyasına çekilse yüzündeki hüzün belli oluyordu. O yüzden de sürekli konuşuyordum. Belki de hayatımda hiç olmadığı kadar konuşuyordum.
    Arabada da sessizliği devam ediyordu.
    --Hayat Hanım. Nerede yemek yemek istersiniz?
    Yüzüme öyle güzel baktı ki. Sanki bir teslimiyet vardı bu bakışlarda.
    --Bilmem. Siz nerede isterseniz…
    Başka bir şey sormadı. Yol boyunca tek bir laf bile etmedi. Ben de konuşamıyordum. Sanki tüm sözcük stoğumu bitirmiş gibiydim. Yüzüne bakmaya çekiniyordum. Yüzündeki hüznü görmeye dayanamayacağımı biliyordum.
    Sahilde salaş bir lokantaya gittik. İçerisi yeterince kalabalıktı. İki kişilik bir masa bulup oturduk. Garson siparişleri almaya geldiğinde salata dedi.
    --Sadece salata almak istiyorum.
    Gülümseyerek karşı çıktım.
    --Bence çok ideal bir kilonuz var. Eğer düşünceniz diyet yapmaksa inanın bana, buna hiç ihtiyacınız yok.
    Hafifçe gülümsedi.
    --İsterseniz bu işi bana bırakın.
    Sonra da cevabını beklemeden garsona siparişi verdim.
    Gergindi. Hiçbir şeye adapte olamıyordu. Biraz olsun ilgimi üzerinden çektiğimde sisler ülkesinde kayboluyordu. Yemek geldiğinde onu da iştaha getirmek için hemen birkaç lokma aldım. Ama Hayat benim kadar aceleci davranmıyordu. Lokmaları hem küçük hem de hareketleri oldukça yavaştı. Zoraki yediği belli oluyordu. Gerçi benim de ondan farkım yoktu. Benim de lokmalar boğazıma diziliyordu.
    --Keşke sadece salata almama izin verseydiniz. Pek aç değildim. Bunca yiyeceklere yazık olacak.
    --Acele etmemize gerek yok, Hayat Hanım. Nasılsa bizi kovacak değiller ya. Yemeğimizi bitirdiğimiz zaman kalkarız.
    --Sizi de işinizden ettim.
    --Rica ederim. Merak etmeyin, benim ofiste çalışanlar var. Bugün bütün günümü size ayırabilirim. Hem sayenizde ben de biraz olsun kaytarmış olurum.
    Nezaketen gülümsedi. Ama sıkıntısını atamıyordu üzerinden. Haklıydı. İçinde pimi çekilmiş bir el bombası taşıyordu. Sanırım ne zaman patlayacağını biliyordu.
    Dayanamayıp sordum.
    --Hayat Hanım. Sizin bir sorununuz var sanki. Yoksa hastanede yatan o arkadaşınıza mı üzülüyorsunuz?
    Yine yönlendirici bir soru sormuştum.
    --Şey, evet…
    Bir süre yüzüme baktı. Sonra da tane tane konuştu. Sesindeki hüznü hissedebiliyordum.
    --Arkadaşım akciğer kanseri…
    Normal bir zamanda olsak aşırı bir tepki verirdim. Ama kendimi tuttum.
    --Kanser mi? Allah yardımcısı olsun. Üzüldüm. Umarım şifa bulur. Tıp çok ilerledi. Artık neredeyse tüm hastalıkların çaresi var.
    Söylediklerime kendim de inanmıyordum. Ne de olsa söylenmek için söylenen sıradan sözcüklerdi. Bakışları hala üzerimdeydi. Üstelik de tepkisiz davranıyordu. Ama çektiği duygusal acıyı saklıyordu.
    --Sanırım iyileşme şansı pek yok. Çünkü hastalık çok ilerlemiş. Yani Üçüncü Evrede…
    Üzüntümü saklamak için bir çaba sarf etmenin anlamı yoktu. İçimden geldiği gibi davranıyordum.
    --Üçüncü Evre mi? O ne demek…?
    Metanetini hala koruyordu.
    --Eğer iyi bakılırsa en fazla bir yıllık ömrün var, demek.
    O an mideme bir yumruk yemiş gibi hissettim. Bu kadarını beklemiyordum. Oysa görünüşte gayet sağlıklıydı. Ya da öyle görünüyordu. Bir yıl… En fazla… O da iyi bakılırsa… Bu haksızlıktı. Böylesine genç, böylesine güzel bir kadının ölmesi…
    Aman Tanrım…
    Hayat’ı hasta olarak görmeye alışmıştım. Evet, kötü bir hastalığı vardı. Ama onun adını ölümle aynı cümle içinde kullanmak hiç aklıma gelmemişti. Evet, hastaydı. Ama hep de hasta olarak yaşayacak sanıyordum. Hayat ve ölüm… Hayır, bu olamazdı. Olmamalıydı.
    --Lütfen, Hayat Hanım… Arkadaşınız hakkında bu kadar olumsuz düşünmeyin. Yarının neler getireceğini bilemezsiniz. Kimse de bilemez. Ben umutluyum, arkadaşınız eski sağlığına kavuşacak. Siz de inanın. O kişi yeniden ayağa kalkacak.
    Bu sözleri o kadar yürekten söylemiştim ki; gülümsedi. Gülümsemesi içtendi.
    --Umarım dediğiniz gibi olur, Kerem Bey.
    Bir şey hatırlamış gibi konuşmanın seyrini değiştirdim.
    --Sahi, biz neden hala birbirimize siz diye hitap ediyoruz ki. Lütfen bundan sonra bana sadece Kerem deyin. Ben de sana Hayat diyeceğim. Sakıncası var mı?
    Yeniden gülümsedi. Gülümsediği zaman o kadar güzel oluyordu ki.
    --Hayır, yok. Hiç sakıncası yok, Kerem.
    İkimiz de güldük. Birlikte gülmek o kadar güzeldi ki.
    Başarmıştım. Sonunda Hayat’ın yüzündeki hüznü biraz olsun silmiştim. İçindeki karabulutları dağıtmıştım. En azından şimdilik… Bu da bir şeydi. Yanındaydım. Üstelik de bana güveniyordu. Bunu hissediyordum.
    Hesabı ödeyip kalktığımızda ikimizin de yüzünde bir gülümseme vardı ama yine de o gülümseme içimizde sakladığımız düşünceleri tam olarak engelleyemiyordu. Arabaya bindiğimizde elini direksiyonu tutan elimin üzerine koydu.
    --Kerem. Sana çok teşekkür ederim. Ama eve gitmem gerek.
    --Elbette, Hayat. Kusura bakma. Genelde çenem bu kadar düşük değildir. Bugün nedense bir şey oldu bana.
    Yüzüme bakarak gülümsedi.
    --Bence çok sevimliydin.
    Bir şey diyemedim. Gülümseyemedim bile.
    Arabada yeniden sessizliğe büründük. İkimiz de konuşamıyorduk. Sanki bir şey bizi engelliyordu. İkimiz de belli bir tedirginliği yaşıyorduk. Evine yaklaştıkça Hayat’ın tedirginliği daha da arttı. İçinde sakladığı duygular harekete geçmişti. Çantasını tuttuğu eli istemsizce titriyordu. Yüzü daha da solmuştu.
    --Hayat…?
    Cevap vermedi. Sabit bir noktaya bakıyordu ama bir yeri gördüğünü sanmıyordum. Titremesi artmıştı. Daha fazla dayanamadı ve hüngür hüngür ağlamaya başladı.
    --Hayat…!
    Arabayı uygun bir yerde park ettim. Elini tuttum.
    --Hayat, ne oldu? Neden ağlıyorsun?
    Ne yapacağımı bilemiyordum. Nasıl teselli edeceğimi bilemiyordum. Öylesine çaresizdim ki. Biraz önce uzun uğraşlar sonucu gülümsettiğim kadın şimdi hıçkırıklara boğulmuştu.
    --Hayat, ne olur yapma. Kendimi çok kötü hissediyorum.
    Belki de ağlaması lazımdı. İçinde gün boyu biriktirdiği tüm olumsuzlukları belki de bu şekilde dışarı atabilirdi. Ama dayanamıyordum ağlamasına. Onun bu hıçkırıkları benim de içimi dağlıyordu.
    --Hayat. Ne olur konuş benimle. Lütfen.
    Yüzüme baktı. Gözyaşları yanaklarını tamamen ıslatmıştı. İsyan eder gibi haykırdı.
    --Ben kanserim, anlıyor musun! Kanser…! Yakında öleceğim!
    O yeniden hıçkırıklara boğulurken ben susuyordum. Bir şey söyleyemedim. Gerçi bu durumda olan birini hangi söz teselli edebilirdi ki. Ya da hangi söz inandırıcı olabilirdi. Çaresizdim. Bir o kadar da güçsüz…
    Düne kadar benim de kendi hayatıma karşı isyanlarım vardı. Sorunlarım, ilişkilerim, faturalar, yaşamın zorluğu… Hepsi öyle sıradan şeylerdi ki. O an yaşamanın tek bir amacı var diye düşünüyordum. Yaşamanın kendisi…
    Ellerini sımsıkı tutuyordum. İçim kan ağlıyordu bu güzel gözlerden akan yaşlar için. Bir dileğim olsa, tek bir dileğim; Hayat’ı yeniden güldürmek için kullanırdım. Onu yeniden hayata döndürmek için… Bunu yapardım.
    Sonra elimi omzuna attım. Başını omzuma gömdü. Bir şey yapamıyordum ağlamasına. Durduracak gücüm yoktu. Sadece sarıldım. Sadece yanında olduğumu bilsin istedim. Keşke acılarını paylaşabilseydim.
    Uzun süre ağladı. Sonra kesik kesik hıçkırmaya başladı. Sonra da sustu. Gözleri kapalıydı. Hafif hafif saçlarını okşamaya başladım.
    Fısıltı şeklinde konuşuyordu. İçliydi.
    --Çok kötüyüm, Kerem. Kaç aydır tedavi görüyorum. Umudum yoktu ama yine de bir umut işte. Bu sabah sonuçları aldım. Kanserli hücre her yeri sarmış. Düşünebiliyor musun, düşmanlar bedenimde. Sahip olduğum, sığındığım kale düşman işgali altında. Yakında tamamen ele geçirecekler.
    Benim de canım yanıyordu. Duygularım kanıyordu. Gözyaşlarım içime akıyordu.
    --Seni anlıyorum.
    Başını omzumdan hızla çekerek doğruldu. Kolumu omuzundan almak zorunda kaldım.
    --Beni anlıyor musun. Demek beni anlıyorsun, ha. Siz beni anlayamazsınız, Kerem Bey! Kimse de anlayamaz! Beni anlamak için tüm yaşadıklarımı teker teker yaşamanız lazım! Kemoterapiyi, radyoterapiyi… Yuttuğum tonlarca ilacı…! Beni anlamanız için insanların bana nasıl acıyarak baktıklarını görmeniz lazım! Sabah uyandığınızda bu günde ölmemişim diye sevinmeniz lazım!
    Bir an irkildim. Ben hiç bunları hiç düşünmemiştim. Bir süre sustu. Derin derin nefes alıyordu. Sonra yüzüme baktı. Biraz olsun sakinleşmişti. Öyle mahcup bir ifadesi vardı ki; sanki sesini yükselttiği için özür diliyordu bu bakışıyla. Zaten biliyordum, o an bağırdığı, isyan ettiği kişi ben değildim. Hem bu şekilde rahatlayacaksa eğer, bana istediği kadar bağırabilirdi. Yeniden konuşmaya başladığında sesi titriyordu. Daha bir duygusallaşmıştı. Öfke yoktu.
    --Biliyor musun, Kerem… Bu koskoca dünyada öylesine yalnız hissediyorum ki kendimi. Sanki tüm dertler benim sırtımda gibi. Sanki bu dünya ancak ben ölünce kurtulacakmış gibi. Kendimi zaten bu dünya için bir fazlalık gibi görmeye başladım son günlerde… Sanki ben ölünce herkes rahat edecek. Çok yalnızım, Kerem. Ben çok yalnızım.
    Sesimin titremesine aldırmıyordum artık.
    --Doktor tam olarak ne söyledi?
    Yüzüme baktı.
    --Üçüncü evre ile ilgili bir şeyler söyledi. Sesi beynimde yankılanıyordu. Kendimi hep güzel şeyler için şartlamıştım. Doktor hastalığımın her yere sıçradığını söyleyince o an düşünme yetimi kaybettiğimi sandım. Sözlerinin anlamını kavrayamıyordum. Panik halindeydim. O an yanından kaçmak istedim. Sanki o sözleri duymazsam hastalığım beni ele geçiremeyeceğini düşünüyordum. Ve odasından kaçarak uzaklaştım. Sonrasını biliyorsun zaten…
    --Ben yanındayım, Hayat. Yalnız değilsin. İnan bana, her zaman yanında olacağım.
    Yüzüme baktı. Güzel gözlerindeki yaşlar henüz kurumamıştı.
    --İyi ki varsın. Bugün iyi ki karşıma çıktın. Yoksa ben bu travmayı atlatamazdım.
    --Ama ilk karşılaştığımızda oldukça güçlü görünüyordun. Benden bile güçlü…
    --Sen öyle san. O anlarda ne kadar kötü bir durumda olduğumu tahmin bile edemezdin. Aklımdan öyle aptalca düşünceler geçiyordu ki. Hatta çantamdaki tüm ilaçları yutmak da bunlardan biriydi. Belki de sen beni yeniden hayata döndürdün.
    Hınzırca gülümsedi.
    --Tabi, şimdilik…
    --Saçmalama, Hayat. Böyle kötü fikirleri kafandan at. Seni sevenleri düşün.
    O an yüzünde bir endişe oluştu.
    --Sahi, Kerem… Bizimkilere ne söyleyeceğim? Ya da nasıl söyleyeceğim? Benimle birlikte gelmelerini istemedim. Üstelik de telefonumu bilerek kapattım. Eminim defalarca aramışlardır beni. Onlar da sabahtan beri benden gelecek müjdeli haberi bekliyorlar.
    --İstersen bir şey söyleme. En azından bugün söyleme. Daha sonuçlar belli olmamış, de. Ya da yeni tetkikler yapacaklarmış, de. Geçiştir şimdilik. Halin çok kötü çünkü. Biraz kendine gel. Sen bu düşünceye alış, sonra söylersin. Telefon için de şarjı bitti, dersin.
    --Sanırım en doğrusu bu.
    Bir yerden su aldık. O suyla yüzünü yıkadı. Sonra da kağıt havluyla sildi. Yüzündeki solgunluğu kapatmak için de hafif bir makyaj yaptı. Evine doğru giderken biraz olsun kendine gelmişti. Kartvizitimi uzattım.
    --Hayat, burada telefon numaram yazılı. Yarın öğle vakti beni arıyorsun ve buluşuyoruz, anladın mı?
    Şaşırmıştı.
    --Neden? Zaten sana yeterince zahmet vermedim mi?
    Kararlıydım.
    --Lütfen, Hayat… Yarın buluşuyoruz ve o doktora birlikte gidiyoruz. Anlaştık mı? Her şeyi öğrenmek lazım. Kaçarak bir şey elde edemeyiz.
    Çoğul cümleler kullanıyordum. Tavrım hoşuna gitmişti. Gülümseyerek başını salladı.
    --Peki. Dediğin gibi olsun.
    Evlerinin kapısında arabayı durdurdum. Ben de indim. Ona elimi uzattım. Ama o kollarını açarak bana sarıldı. Öyle sıcacıktı ki.
    --Teşekkür ederim. Her şey için teşekkür ederim sana, Kerem.
    Sonra da apartmandan içeri girdi. Bir süre arkasından baktım. Gerçekten de yalnızdı. Çok çaresizdi. Üzerinde taşıyamayacağı kadar büyük bir yük vardı.
    xxx
    Hayat telefon ettiğinde saat 12 ye geliyordu. Hastanede buluşalım teklifini kabul etmedim. Kendisini evinden aldım. Arabada gülümseyerek konuşuyordu benimle. Dünkü o kötü durumundan sıyrılmıştı. Ya da öyle görünüyordu. İçindeki fırtına dinmişti. Ya da çok iyi gizliyordu.
    Doktoru aradığımızda hemen gelebileceğimizi söyledi. Kısa bir zaman sonra odasındaydık. Hayat’ın yüz ifadesini gördüğünde sevindi. Bu hastalığın en önemli ilacının moral gücü olduğunu özellikle belirtti. Hayat pek fazla konuşmuyordu. Benim içimde ise sorulması gereken onlarca soru vardı. Daha öncesinde kanserle ilgili bir şeyler biliyordum. Onlar da tamamen ya kulaktan dolma bilgiler ya da tanıdıkların yaşadıklarında edindiğim izlenimlerdi. İlk kez gerçek anlamda bir şeyler öğrenmek istiyordum.
    --Doktor Bey. Hayat Hanım’ın durumunu bize anlatabilir misiniz? Ama ne olur, bizim anlayabileceğimiz şekilde…
    Gülümsedi. İnanıyorum ki daha önce pek çok kez bizim yaşadığımız durumla karşılaşmıştı.
    --Hayat Hanım bize geldiğinde hastalık oldukça ilerlemişti. Kemoterapi, radyoterapi uyguladık. Bunun sonucunu almak istedik. Ama tümörler lenf bezleri de dahil pek çok organı sarmıştı. Dünkü tetkiklerde gördük ki tümörlerin çapı oldukça büyük. Yani hastalık üçüncü evrede...
    --O ne demek? Yani üçüncü evre…?
    Bir süre durdu. Hayat’ın yüzüne baktı. Oysa Hayat oldukça sakindi. Sanki sorun bir başkasına aitmiş gibi dinliyordu. Doktorun bakışlarıyla kendine geldi.
    --Lütfen anlatın, Doktor Bey. Bütün gerçekleri bilmek istiyorum. Nelerle karşılaşacağımı bilmek istiyorum.
    --Bu evre çok tehlikeli bir dönem, Hayat Hanım. Şu an ki durumunuzla ortalama ömrünüz bir yıl diyebilirim. Gerçi çok nadir olarak bunun üzerinde hatta çok üzerinde yaşayanlar olabildi. Onlar tedaviye uyum sağlayabildiler.
    Doktorla konuşurken Hayat oldukça rahattı. Sesi hiç titremiyordu. Onu hayranlıkla izliyordum.
    --Yani tedaviye uyum sağladılar ama yine de öldüler, öyle mi?
    --Evet. Tedavinin amacı da zaten bu. Hastanın ömrünü uzatmak...
    O an Hayat’ın gözlerine baktım. Sarsılmıştı ama belli etmiyordu. Yarası acıyordu ama acısını saklıyordu. İsyanı vardı ama çaresizdi. Haykırışlarını kimsenin duymayacağını biliyordu.
    Doktorla 15 dakika kadar konuştuk. Hastalığın seyriyle ilgili bir şeyler anlattı. Zamanla akciğer zarında iltihaplanma olacağından bunun da akciğerde su toplamasına neden olacağından bahsetti. Çok ağrılı bir dönemmiş. Üstelik de solunum güçlüğü çekmeye neden olabilirmiş. Hastanın psikolojisiyle alakalı bir şeyler de söyledi. Ama ben sadece o bir yıllık ömre takılmıştım. Dinliyordum ama kendimi o kadar kötü hissediyordum ki. Zaman zaman Hayat’a bakıyordum. Onun tepkisini ölçmek istiyordum. Güçlü görünmeye çalışıyordu. Sanki bir başkasıyla alakalı konuşuyorduk. Oysa özne kendisiydi.
    --En kısa zamanda yeni bir tedaviye başlamamız lazım.
    Doktorun busözünden sonra Hayat ayağa kalktı. Ona elini uzattı. Anlamıştım, konuşma bitmişti. Sonra da oradan ayrıldık.
    Hastane koridorunda ikimiz de sessizce yürümeye başladık. Bir süre sonra Hayat koluma girdi. Sanki; iyi ki varsın, diyordu. Sanki varlığımdan destek alıyordu. Bu şekilde dışarı çıktık. Ama ikimiz de konuşmuyorduk.
    Hayat arabada da sessizliğini korudu. İçinde fırtınalar esiyordu, biliyorum. Düşünüyordu. Yarınını düşünüyordu. Sonra birden elimi tuttu. Gülümsedi.
    --Teşekkür ederim, Kerem. Varlığın benim için o kadar değerli ki.
    Gülümsemesi içtendi. Sesinde en küçük bir korku, endişe yoktu.
    --Senden bir şey isteyebilir miyim?
    --Elbette, Hayat. Ne istersen…
    Gülümsemesi devam ediyordu. Çok masumdu.
    --Çimlerin üzerinde oturmak istiyorum. Yiyecek olarak hafif bir şeyler alıp sere serpe uzanmak istiyorum. Olabilir mi?
    Yüzüne baktım. Gülümserken sadece başımı sallayarak onayladım. Konuşamadım. Sesimin titremesinden korktum.
    Yol boyunca ikimiz de konuşmadık. Kadıköy Sahil Yolundan Caddebostan’a geldik. Arabayı büyük bir marketin otoparkına çekip içeri girdik. Alışverişimizi yapıp yürüyerek sahile indik. Sahil her zaman ki gibi insanları ağırlıyordu. Kimi portatif sandalyelerinde kimi de yere serdikleri örtülerin üzerinde oturuyordu. Çimlerde oturanlar da vardı. Uygun bir yer bulup çimlerin üzerine oturduk. Hayat etrafa neşeli gözlerle bakıyordu.
    --Ne iyi ettik de geldik. Biliyor musun, uzun zamandan beri böyle bir yere gelmek istiyordum. Buradaki insanlara öyle çok imreniyordum ki.
    Bir süre dudağındaki gülümsemeyle yüzüme baktı. Sevgi doluydu.
    --Sana çok teşekkür ederim, Kerem.
    Poşetten yiyecekleri çıkartırken ben de gülümsemesine kayıtsız kalamadım.
    --Asıl ben sana teşekkür ederim. Sayende temiz bir hava alıyorum.
    --Çok iyisin, Kerem. Gerçekten… Daha dün tanıdım seni, bak bugün neler paylaşıyoruz.
    Sonra bir şey hatırlamış gibi sordu.
    --Hayatında biri var mı?
    Böyle bir soru sormasını beklemiyordum.
    --Nasıl yani…?
    --Öyle iyi birisin ki. Ben senin içinde yaşadıklarını biliyorum. Sert görünümlüsün ama çok da duygusalsın. Pek çok kadın için ideal birisin. O yüzden soruyorum; hayatında biri var mı, diye.
    Nasıl bir cevap vereceğimi bilemedim.
    --Şey… Evet. Daha doğrusu, Hayır.
    O an öyle bir kahkaha attı ki. Ben bile şaşırdım.
    --Çok tatlısın Kerem. Sanki yaramazlık etmiş bir çocuk gibisin. Evet mi, hayır mı. Korkma, seni onun elinden almam.
    Zoraki gülümsedim.
    --Aslında biri vardı ama ayrıldık. Daha doğrusu anlaşamadık.
    Bir anda yüzündeki gülümseme kayboldu.
    --Öyle mi. Çok üzüldüm, Kerem… Neyi paylaşamadınız ki? Ya da neden ayrıldınız? Ne kadar sürdü ilişkiniz?
    Soruları peşpeşe sıralıyordu. Ama ben yine de kaçamak cevaplar veriyordum.
    --Bilmem. Galiba ikimizin de kendi doğruları vardı. İkimiz de değişmeyi reddediyorduk. Yine de iki yıldan fazla sürdü. Sonunda ayrıldık.
    Üzgün olduğu yüzünden belli oluyordu.
    --İki yıldan fazla mı? İki insanın birbirini tanıması için yeterli bir süre oysa. Yine de birbirinizden hoşlanmamış olsaydınız bu kadar sürmezdi.
    Bu konunun açılması beni rahatsız etmişti. Hayat’ın derdine karşı benimki… Hiç de adil değil. O hayatıyla mücadele ederken ben nelerden bahsediyordum. Parçalanmış gibiydim. Bir yanım deli dalgalarla boğuşurken diğer yanım Hayat’ın karşısında yaramaz bir çocuk gibi duruyordu. Ayrılmış olsam da bu ilişki sanki bir suçun itirafı gibiydi. Hem de affedilmeyen bir suçun… Öyle hissediyordum. O ise sürekli sorular soruyordu.
    --Söylesene, Kerem… Hala onu seviyorsun, değil mi?
    Yüzüne bakmadan cevapladım.
    --Bilmiyorum. Emin değilim aslında…
    --Adı ne?
    Zorlukla cevaplıyordum. İçimdeki fırtına devam ediyordu.
    --Nil. Yani Nilüfer.
    --Nilüfer. Ne güzel bir isim. Kerem, ben sana çok kötülük yapıyorum.
    --Kötülük mü? Bu da nereden çıktı?
    --Tabi. Belki de şu an ilişkini kurtarmak isterdin. Belki de onun yanında olmak isterdin. Ben sana ayak bağı oluyorum.
    --Hayat. Lütfen, böyle konuşma. Ben şu an senin yanında olduğum için çok mutluyum.
    Hafifçe gülümsedi. Mahcup bir ifade vardı yüzünde.
    --Eğer onu seviyorsan bırakma, Kerem. Sonra çok pişman olursun. Geride çözülmemiş bir problem bırakırsan ileride yaşayacağın olası ilişkini de etkiler.
    Cevap vermedim. Aslında haklıydı. Nilüfer’i hala seviyordum. Ama aşırı inatçıydı. Pire için yorgan yakabilen cinsten... Pek çok kez kavga ettik. Ama yine de ayrılığımız kısa sürdü. Küçük bir bahane yaratarak yeniden aramıza köprüler kurduk.
    Ben sessiz kalınca Hayat da fazla üzerime gelmedi. Yiyeceklerden yemeye başladı. Sonra da bilgiç bir şekilde bana baktı.
    --Sakın onu sahiplenmeye kalkma.
    Şaşırdım. Ne demek istediğini anlamadım.
    --Ne?
    --Sakın onu sahiplenmeye kalkma, dedim. Yani kendi doğrularını ona dayatma. Kendi ayakları üzerinde durmasına izin ver. Her zaman korumaya kalkma.
    --Ne demek istiyorsun, Hayat? Bu sözler de nereden çıktı?
    Güldü.
    --Bazı kadınlar sahiplenilmeye dayanamazlar. Sanki bir kafese kapatılmak gibi gelir onlara. Sana akıl hocalığı yapıyorum. Kadınlar hakkında bilinmeyenleri söylüyorum. Bedava yaşam koçluğu, daha ne istiyorsun.
    Bunu söyledikten sonra küçük bir kahkaha attı. Gerçekten gülüyor muydu yoksa içindeki duygularını mı bastırıyor, anlaşılmıyordu.
    --Ama koçluğum pek uzun sürmeyecek. O yüzden de sen önerilerimi bir an evvel ciddiye al. İlişkini kurtarmaya bak…
    Bir şeyler söylemek istedim. Sözlerindeki imayı anlamıştım. Bana fırsat vermedi.
    --Keşke Nilüfer’le bir kez olsun konuşma şansım olsaydı.
    Hiç cevap vermedim. Belki de bu konunun uzamasını istemiyordum.
    Saatlerce çimlerin üzerinde oturduk. Çok rahat davranıyordu. Kimi zaman neşeli gülücükler saçıyor, kimi zaman da kollarını yastık yapıp yere sırtüstü yatıyordu. Hastalığından hiç bahsetmeden sürekli konuşuyordu. En basit konuları bile büyük bir ciddiyetle anlatıyordu. Öyle tatlıydı ki. Ama konuşmalıydım. Hastalığıyla ilgili planlarını bilmeliydim.
    --Hayat. Doktorun dediği tedavi…
    Bir anda yattığı yerden doğruldu.
    --Kalkalım mı? İstersen biraz da deniz kenarında dolaşalım.
    Çaresizce kabul ettim.
    --Tamam. Sen bilirsin.
    Sahilde yürürken iki koluyla birden koluma girdi. İyice sokuldu bana. Belki de beni bir liman olarak görüyordu. Sığınmıştı. Sanki bu dünyada bir tek ben varmışım gibi davranıyordu.
    Yavaş adımlarla yürüyorduk. Hava yavaş yavaş kararıyordu. Yüzüme baktı.
    --Çok yoruldum. Gidelim mi?
    Öylesine yumuşak bir ses tonuyla söyledi ki.
    Yine yavaş adımlarla arabaya kadar yürüdük. Kapıyı ona açtığımda bana gülümsedi. Acısını saklıyordu. Gözlerindeki hüzünden anlıyordum bunu.
    --Burasını çok sevdim, Kerem. Beni buraya yine getirirsin, değil mi?
    --Elbette geliriz. Yeter ki sen iste.
    --Belki Nilüfer de gelir. Kimbilir. Üçümüz… Sen, ben ve o…
    Yüzümü astım. Gördü.
    --Asma yüzünü hemen. Valla çocuk gibisin. Hemen de bozuluyorsun.
    Hayat’ın evine doğru giderken ikimiz de suskunluğumuzu koruyorduk. İkimiz de kendi fırtınamızda boğuşuyorduk. İçimde hastalığı ile ilgili cevap bekleyen sorular fazlasıyla birikmişti. Soramıyordum. İzin vermiyordu.
    Evine geldiğimde arabanın kapısını açtım. Yavaşça indi. Yine koluma girdi. Apartmana birlikte girip asansöre kadar eşlik ettim. Sonra bana sarıldı. Sımsıkı…
    --Bugün seni fazlasıyla yordum. Ne olur, hakkını helal et.
    --Bu ne biçim laf, Hayat. Lütfen böyle konuşma. Ben de sayende çok güzel bir gün geçirdim.
    Bir şey demedi. Asansör gelince kapıyı açıp kısa bir süre yüzüme baktı. Bakışlarından ürkmüştüm. Öyle çok şey söylüyordu ki.
    Arabaya bindiğimde hemen hareket edemedim. Yalnızdım, çaresizdim. Dahası, ne yapacağımı bile bilmiyordum.
    Sonra oradan uzaklaştım. Ama Hayat’tan uzaklaşamıyordum. Onun sevecen bakışları, sözleri benim içimi doldurmuştu. Gittiğim her yere onu da içimde taşıyordum.
    Hayat ertesi günü aramadı. Sonraki gün de ben aradım ama telefonu açılmadı. Sanırım uygun değildi. İyice merak etmeye başlamıştım.
    Sonraki günlerde ne kadar da arasam telefonlarıma cevap vermedi.
    Hafta sonu evine gittim. Apartman girişinde karşılaştığım kadından Hayat’ın hangi dairede oturduğunu öğrendim. Kapıyı kız kardeşi açtı. Ona Hayat Hanım’ın arkadaşı olduğumu, kendisini görmek istediğimi söyledim. Biraz sonra Hayat kapıda göründü. Beni görünce gülümsedi. Sadece elimi sıkacak sandım ama yine her zaman ki gibi bana sevgiyle sarıldı
    --Hoş geldin, Kerem. Bu ne güzel sürpriz.
    Sesi yorgundu. Kendisi de öyle… Bunları fark etmemiş gibi davranıp tatlı sert bir tepki gösterdim.
    --Defalarca aradım. Telefonuma neden cevap vermedin? Merak ettim seni.
    Mahçuptu. Kendini savunmak için bir şeyler söyleyeceğini sandım.
    --Haydi, içeri gel. Sana kahve ikram edeyim.
    Salona girdiğimde annesi oturduğu koltukta meraklı gözlerle bana bakıyordu. Ayağa kalkmak istediğinde rahatsız olmamasını söyledim. Elinden öptüm. Kadın karşı koymadı. Ama merakı artmıştı, bunu görebiliyordum.
    --Anne Bu, Kerem Benim arkadaşım. Annem, Türkan ve kız kardeşim Zuhal.
    --Memnun oldum.
    Havadan sudan konuşabiliyorduk sadece. Oysa Hayat’la yalnız kalmak istiyordum. Sorularıma henüz cevap alamamıştım.
    --Aslında seni dışarı çıkarmak istiyorum. Biraz hava alırdık. İstersen kahveyi dışarda içebiliriz?
    Annesinin yüzüne baktım.
    --Tabi annen izin verirse…?
    Annesinden izin almaya gerek görmedi. Bu dikkatimden kaçmamıştı.
    --Anne. Ben Kerem’le kahve içmeye gidiyorum.
    --Tamam, kızım. Geç kalmayın ama.
    Tekrar annesinin elini öptüm.
    --Merak etmeyin, efendim. Fazla geç kalmayız.
    Arabaya bindiğimizde sitemkar davrandım.
    --Seni merak edeceğimi biliyordun. Neden telefonlarımı açmadın, Hayat?
    Gülümsedi. Bu gülümsemesiyle kendini affettireceğini sanıyordu.
    --Seni yeteri kadar üzdüm, Kerem. Ben nasılsa öleceğim. Ölümüme tanıklık etmeni istemedim.
    Sinirlenmiştim. Farkında olmadan sesimi yükselttim.
    --Sana böyle konuşma, dedim! Kimin ne zaman öleceğini bir tek Tanrı bilir. Yarın belki de her şey çok daha güzel olacak! Neden kendini de beni de üzüyorsun ki!
    O da sertleşmişti. O da sesini yükseltti. İlk kez benimle bu tonda konuşuyordu. İsyan vardı, sesinde.
    --Bak bana, Kerem! Ne kadar zayıfladığıma bak! Kaslarımın eridi! Gücümün ne kadar tükendiğini biliyor musun, ha! Ağrı kesicilerle ayakta duruyorum ben!
    Durdu. Bir süre sessizce yüzüme baktı. Sanırım bir şeyler söylememi bekledi. Ne de olsa bir kadındı. Bir zamanlar diri olan bedeninin bu denli değişime uğramasına vereceğim tepkiyi merak ediyordu. Ama sustum ben. Sadece hiçbir şeyi yokmuş gibi davranıyordum. Sonra yorgun sesiyle yeniden konuşmaya başladı.
    --Önce umutlar ölür, derler. Bu sözü ilk kez duyduğumda ne anlama geldiğini hiç de önemsememiştim. Oysa o kadar doğru bir söz ki. Hayatım boyunca önemsediğim tüm değerler bir anda geri plana düştü. Düşünebiliyor musun; düne kadar o kadar çok planlarım vardı ki. Hepsi, ama hepsi bir anda önemsizleşti. İnsanı hayatta tutan değerler bunlar. Umutlar, hayaller, beklentiler… Ben hayallerimi yitirdim, Kerem. Umutlarımı, tüm beklentilerimi… Ben yarınlarımı kaybettim. Ve sen bana diyorsun ki; yarın her şey daha güzel olabilir. Bunu iyi niyetinle söylüyorsun, biliyorum. Ama benim bir geleceğim yok. Benim yarınım bile yok. Sadece bugün var, anlıyor musun. Bu an… Benim sahip olduğum başka hiçbir şey yok.
    Cevap veremedim. Yüzünde yenilmişliğin izleri kendisini o kadar belli ediyordu ki. O konuşurken çaresizliğini anlatıyordu. Benim çaresizliğim ise suskunluğumdaydı. O içinde yaşadığı fırtınaları gösterebiliyordu. Benim fırtınalarım sessiz yaşanıyordu ama içimde sağlam bir şey bırakmıyordu.
    Arabayı hareket ettirmeden önce yukarı baktım. Hayat’ın annesi ve kız kardeşi oradaydı. Kendisine baktığımı görünce el salladılar. Onlara karşılık verip yola çıktık.
    Bir süre ikimiz de konuşmadık. Sonra bana seslendi. Sesi o kadar müşfikti ki.
    --Kerem…
    Gözlerimi yoldan ayırmadan cevap verdim.
    --Efendim?
    Sesi hala çok yumuşaktı.
    --Yüzüme bakar mısın, lütfen?
    Baktım. O kadar huzur dolu bir gülümsemesi vardı ki. Gözlerine baktım. Canlılığını koruyordu. Üstelik de sevgi doluydu.
    --Ne olur bana kızma.
    --Bu nasıl bir söz, Hayat. Ben sana neden kızayım ki.
    --Biraz önce sana karşı sesimi yükselttim. Uzun zamandan beri birine bu tonda konuşmadım. Aslında hoşuma bile gitti. Evde kimseye bağıramıyorum. İsyanlarımı dile getiremiyorum. Çünkü onların gözünde görüyorum bana acıdıklarını. Seni çok daha yakın görüyorum kendime. Bu yüzden senin de bana acımanı istemiyorum.
    Bir an bu sözüne de karşı çıkmak istedim. Ama yapamadım. Sadece başımı salladım. Hayat’a acımıyordum aslında. Böylesi genç ve güzel bir kadının kaderine isyan ediyordum belki. Onu tanıyordum artık. Tanıdığım birinin hayatımdan uzaklaşmasını istemiyordum. Hayır, acımak değildi bunca üzüntümün nedeni. Bu başka bir şeydi.
    --Ben öleceğim, Kerem. Doktor en fazla bir sene dedi. Ama ben birkaç ay içinde öleceğim. Böyle söylediğime üzülme. Hem ben alıştım bu düşünceye. Ne de olsa herkes bir gün mutlaka ölecek. Çok daha genç insanlar ölüyor. Yeni doğan bebekler bile… Yine de ben şanslıyım. Yani pek çok kişiden… 30 yıl yaşadım. Düşünsene, hiç de az bir süre değil.
    Konuyu değiştirmek istedim. Çünkü sözleri moralimi bozuyordu.
    --Hayat. Ailenle bu konuyu konuştun mu? Onlara söyledin mi doktorla konuştuklarımızı?
    O kadar sakindi ki. Hatta benden bile…
    --Evet Her şeyi anlattım. Hastalığımın üçüncü evresinde olduğunu, tümörün her yeri sardığını, fazla bir ömrümün kalmadığını… Hatta tedavi olmayacağımı bile söyledim.
    O an öyle bir tepki gösterdim ki; ben bile şaşırdım. Arabayı uygun bir yerde durdurdum.
    --Nee! Ne demek tedavi olmayacağım. Hayat, sen ne diyorsun!
    Gülümsedi. Elini elimin üzerine koydu. Kendinden emin bir hali vardı. Bu hali beni korkutuyordu.
    --Biliyor musun. Şu an kendimi tamamen özgür hissediyorum. Hayatım boyunca başkaları benin adıma karar verdi. Ta en başından… Benin bu dünyaya gelmemi başkaları istedi. Onlar istedikleri gibi eğitti, beni. İstedikleri gibi yönlendirdi. Sonra büyüdüm. Onların istediği okula gittim. Onların istediği işi yaptım yıllarca. Sonra…
    Bir süre durdu. Kendi kendine güldü. Yüzünde alaycı bir ifade vardı. Başını iki yana salladı. Sonra da titrek sesiyle devam etti.
    --Sonra birini sevdim. Hem de yürekten… İstediğim gibi… Öyle ki ayaklarım yerden kesilmişti sanki. Bunca zaman bekledim ve en sonunda istediğim gibi bir mutluluğu elde ettim, demeye başladım. Ama o kişi sevgiyi sahip olmak olarak değerlendiriyordu. Ben ise paylaşmak olarak… Bana sahip çıktığını söylüyordu. Hem de gururla… Oysa ben ondan böyle bir şey istemiyordum Ki. Ben kendi kendime sahip çıkabilirdim. Bu davranışıyla benim kanatlarımı kırdığının farkında bile değildi. Sevgiyi kendi anlayışına göre yaşamak istiyordu. Kabul etmedim tabi. Ayrıldım ondan. Hem de canım yana yana, duygularım kanaya kanaya ayrıldım. Bir daha da yüreğime kimseyi almadım. Ya da hep o vardı aklımda. Onun varlığından kurtulamadım. Zaten başka kimseyi sevemedim.
    Sonra kendisini toparladı. Duygusallığından arınmıştı. Yüzüme baktı. Kararlı bir bakış vardı gözlerinde.
    --Pek çok kez öldüm ben, Kerem. Pek çok kez duygularımı, arzularımı acımasızca öldürdüler. Hayallerimi ezip geçtiler. Ama artık yeter. Artık kendi istediğim gibi ölmek istiyorum. En azından nasıl öleceğim konusunda kendim karar vermek istiyorum. Bunu bilmek beni özgürleştiriyor işte. İlk kez bu duyguyu tadıyorum içimde. İlk kez kendi kanatlarımın varlığına inanıyorum. İlk kez bu kanatların benim bedenimi taşıyacağına inanıyorum. Ben kendi kanatlarımla istediğim gibi o bilinmezliğe uçacağım, anlıyor musun. Bu yüzden kendimi özgür hissediyorum, Kerem. İlk kez bu denli mutluyum.
    Tüm söylediklerine yürekten inanıyordu. Tüm cümleler kararlı bir şekilde çıkıyordu dudaklarının arasından. Duygusal bir gülümsemeyle yüzüme baktı.
    --İlk kez ölümü uzak tutuyorum kendimden.
    Bu cümleyi söylediğinde boğazıma bir şey tıkanmıştı sanki. Konuşamadım. Bir şeyler söylemek istedim ama ne söyleyeceğimi bilemedim. Sadece onu izliyordum. İçimde bir fırtına başlamıştı. İsyan ediyordum. Susturamıyordum sessiz çığlıklarımı. Konuşamıyordum. Sadece yüzündeki huzuru seyrediyordum. Ama ben huzur bulamıyordum. İçimdeki isyanı dindiremiyordum.
    Sonra arabayı çalıştırdım. Nereye gideceğimi bilmeden bir belirsizlikte yol alıyordum. Önümde uzanan bu yol tam da hayatım gibiydi. Yaşıyordum aslında ama nasıl yaşadığımı bilmeden hayatımı tüketiyordum. Bir ömür içerisinde yol alıyordum ama o yolun beni nereye sürükleyeceğini bilmiyordum. Hayat, kendi hayatıyla ilgili kesin cümleler kullanıyordu. En azından kalan ömrü hakkında planları vardı. Benim hiçbir planım yoktu. Günübirlik bir hayat sürdüğümü düşünüyordum. Şimdiye kadar hiçbir şeyi elimde tutamadım. Hiçbir şeyi umursamadım. Sevdama bile sahip çıkamadım. Bu hayat hep böyle sürer sanıyordum. Yarını düşünmeden yaşıyordum.
    Sahil yolundan Maltepe’ye kadar gittik. Yol boyunca ikimiz de suskunluğumuzu koruduk. Arabayı uygun bir yerde park edip bir kafeye girdik. Oturmasına yardım ettim. Koltuğa otururken yüzündeki acıyı gördüm. O an gözlerini sımsıkı yumdu. Onu böyle görmek benim de canımı yakıyordu. Yanındaki koltuğa oturdum. Sonra Hayat’ın yüzüne endişeli bir şekilde bakarak sordum.
    --Peki, ailen nasıl karşıladı senin tedaviyi reddettiğini?
    Hafifçe gülümsedi.
    --Ben kahve içmek istiyorum.
    --Peki.
    Masadan kalkıp kahvelerimizi aldım. Tepsi içerisinde getirip yeniden masamıza oturdum. Ama sorduğum sorunun cevabını hala almamıştım. Israrımı sürdürdüm.
    --Seni dinliyorum?
    Neden hala soruyorsun, neden beni rahat bırakmıyorsun; dercesine bana baktı. Bakışlarında bir öfke yoktu. Onun için endişelendiğimin farkındaydı. Sorumu sakince cevapladı yine de…
    --Elbette ki üzüldüler. Önce onlar da senin gibi karşı çıktı ama sonrasında kabul ettiler. Daha şimdiden evimiz bir cenaze evi gibi oldu. Bana bir ölüye bakar gibi bakıyorlar. Acıyorlar.
    Bu cümleleri söylerken acı acı gülümsüyordu.
    --Hiçbir iş yaptırmıyorlar bana. Mutfaktan su almama bile izin vermiyorlar. Sen yorulma, biz getiririz, diyorlar. Bir makarna bile yapamıyorum. Hemen elimden alıp kendileri yapıyor. Bu ne demek, biliyor musun, Kerem…
    Tabi ki biliyordum ama nasıl cevap verebilirdim ki. Sadece suskun gözlerle ona bakıyordum.
    --Ben artık öldüm, demek. Anlıyor musun, ben öldüm. En basit işleri yapma şansımı bile elimden aldılar. Sanıyorlar ki bana iyilik ediyorlar. Oysa böyle davranarak benim canımı yakıyorlar. Beni bana bırakmıyorlar, Kerem. Şu kalan birkaç aylık ömrümde istediğimi yapmama izin vermiyorlar. Hala, ama hala nasıl yaşayacağıma onlar karar veriyor. O yüzden elimdeki bu son hakkımı istediğim gibi kullanacağım. Tedavi olmayacağım. Birkaç ay daha fazla yaşamak için bedenimi delik deşik etmelerine izin vermeyeceğim.
    Aslında ben de Hayat’ın ailesinin bir ferdi olsaydım, ona tedavi olması konusunda baskı yapardım. Önemli olan şey; Hayat’ın yaşamasıydı. Ama nefes almak yaşamak demek değil ki. Çok canı yanıyor çünkü. Üstelik de ağrı kesicilerin bile yetmediğini söylüyor. O gün doktor yakın bir zamanda akciğerinin su toplayacağını söylemişti. Bu da onun nefes almasını zorlaştıracaktı.
    Hayat’ın çektiği acıları ben yaşamıyordum. Ailesi yaşamıyordu. Bir yerde okumuştum; “katlanması en kolay acı; başkasının çektiği acıdır”. Ne kadar acımasız bir laf… Ama ne kadar acımasız olsa da, doğru… Zaten hayat oldukça acımasız. Hoyrat, bencil… Bizim gözümüzde Hayat yaşasın da nasıl yaşarsa yaşasın. Doğru olan buydu. Bu bencillik miydi acaba. Ya da bencillik neydi ki.
    Beden onundu. Acılar onun… En doğru kararı da yine o verecekti. Bedeni sürekli eriyordu. Öylesine güçsüzdü ki. Bir insan için en büyük işkence, aklı yerinde olup da bedenine hükmedememek olsa gerek. Bedeni acı çekiyordu. Ama bedenine hükmedememek çok daha fazla acı veriyordu, Hayat’a.
    O an kahvelerimizi yudumlarken ikimiz de oldukça düşünceliydik. Benim yüzümdeki endişe belli oluyordu. Hayat’ın yüzündeki gülümseme ise çok şey anlatıyordu. Sanki hayata meydan okuyor gibiydi. Kolumu omzuna attım. Bu hareketimi bekliyor gibi başını omzuma yasladı. Öyle hafifti ki.
    Sonra o durumdayken sakince konuşmaya başladı. Sesi oldukça yorgundu.
    --Ne garip, değil mi. Herkesin bu hayattaki beklentileri farklı. Herkesin hayata bakışı farklı. Sabah uyandığında herkeste bir işe gitme telaşı başlıyor. Oysa sabah uyanmak bile başlı başına bir ayrıcalık. Ama kimse bu ayrıcalığın farkına varmıyor.
    Başını omzumdan kaldırıp yüzüme baktı.
    --Sabah evden dışarı çıktığında onlarca kişiye günaydın derdim. Şimdi etrafımda kimseyi bulamıyorum. Günaydın diyecek kimseyi bulamıyorum, Kerem. O zaman bu günaydınlar çok fazla değer kazanıyor. Hatta içten gülümsemeler, yürekten sevmeler de öyle. Bunları paylaşacağın insanları arıyorsun. Ama bulamıyorsun. İşte o zaman kaybetmeye başladığını anlıyorsun. Tüm güzellikleri… Teker teker hem de…
    Bir süre durdu. Dudağında hüzün dolu bir gülümseme vardı. Kolumu omzundan çekip yüzümü ona döndüm. Sesinde isyan vardı. Tükenmişlik vardı. Yine de dimdik durabiliyordu.
    --Biliyor musun, Kerem… Bu durumda önce umutlarını kaybediyorsun. Sonra da dostlarını… Hayat o kadar acımasız davranıyor ki sana; aldıkça alıyor, aldıkça alıyor. Hiç doymuyor. Duygularını, heyecanını, arzularını… Sonra dostlarını, arkadaşlarını… Sana bir şey bırakmıyor. Hani demiştim ya bir keresinde; kötü adamlar bedenimi ele geçirdi diye… Bedenim benim kalem… Sığınağım, limanım… Şimdi kalemi düşmanlar ele geçirdi ve acımasızca yağmalıyor. Yakıyor, yıkıyor. Yakında sadece bir enkaz kalacak geriye. Sonra da sessiz çığlıklarım…
    Hayat’la ilk kez karşılaştığım hastane bahçesindeki günlerim aklıma gelmişti. O gün nasıl da konuşuyordum. Nasılda çenem açılmıştı. Ben bile şaşıyordum kendime. Şimdi ise susuyordum. Hayat konuştukça büyüyordu gözümde, ben sustukça küçülüyordum. Sanki tüm bunlar benim suçummuş gibi davranıyordum. Sanki Hayat’a haksızlık yapılmıştı. Üstelik de beni kollayarak yapılan bir haksızlık… O karşımda bu denli acı çekerken benim sağlıklı olmam haksızlıktı. Böyle düşünüyordum.
    Sadece dinliyordum. Konuşsun istiyordum. İçinde ne varsa… Söylemek istediği, söyleyemediği… Artık itiraz etmeyecektim. Hiçbir konuda ona kendi düşüncemi dayatmayacaktım. Kendi hayatı üzerinde benim söz söylemeye hakkım yoktu. Her zaman yanında olacaktım ama. Her zaman ona destek olacaktım. Bırakmayacaktım.
    --Kerem. Beni deniz kenarına götürür müsün?
    Yüzüne sert bir şekilde baktım.
    --Bana böyle davranma, Hayat?
    Şaşırmıştı.
    --Nasıl yani…?
    Ciddi bir tavır takınarak konuştum.
    --Rica eder gibi söylüyorsun isteklerini. Kesin bir dille söyle. Mesela; Kerem, haydi sahile gidelim, gibi…
    Gülümsedi.
    --Ben nasıl söylüyorum?
    --O kadar kibarsın ki. Oysa ben senin ağzından çıkan her isteğini zevkle yapmak isterim. Ben senin yanında çok mutluyum, Hayat. Senin biraz olsun gülümsemen için her şeyi yaparım.
    Yüzüme sevgiyle baktı. Yine de sözleri ağırdı.
    --Bir idam mahkumunun son isteklerini yerine getirmek gibi mi?
    Kendimi toparladım. Gülümseyerek cevap verdim.
    --Hayır birtanem. Sadece seni mutlu görmek için. Çünkü sen mutlu olduğunda ben de mutlu oluyorum.
    Cevap vermedi. Ama yüzüme öyle bir baktı ki. Bu bakışlarda o kadar çok anlam yüklüydü ki.
    Elinden tutup yavaş adımlarla deniz kenarına doğru yürümeye başladık. Hayat yine koluma girmişti. Deniz kenarındaki kayalıklara vardığımızda gözlerini kapayıp uzu uzun nefes aldı. Denizin o kendine has kokusunu içine doyasıya çekti. Sonra da banklardan birine oturdu. Ben sadece ona eşlik ediyordum.
    Birden ayağa kalktı.
    --Kerem. Ben oraya gitmek istiyorum.
    İşaret ettiği yerde çimlerin üzerine oturmuş bir çift vardı. Erkek gitar çalıyor kız da sesiyle ona eşlik ediyordu. Yavaş adımlarla yürüyüp onlara yakın bir banka oturduk. Hayat’ın yüzünde tatlı bir gülümseme vardı. Gençlerin şarkısı bittiğinde onların yanına gitti.
    --Çocuklar. Ne kadar güzel çalıyorsunuz. Sizi tebrik ederim.
    Gençler de onun bu samimi konuşmasından etkilenmişti.
    --İsterseniz katılabilirsiniz bize. Çok seviniriz.
    --Sizin keyfiniz bozmak istemeyiz. Öyle harika bir görüntünüz var ki. Ama sizden bir isteğim olabilir.
    --Elbette.
    Hayat bana baktı. Çocuksu bir hali vardı. Öyle tatlıydı ki. Sonra gençlere dönerek isteğini söyledi.
    --Romantik bir parça çalmanızı istiyorum. Şöyle dans edebileceğimiz duygusal bir şey...
    Şaşırmıştım. Ama o oldukça neşeliydi.
    --Elbette çalarız. Neden olmasın.
    Genç adam gitarın tellerine dokunduğunda ortaya tatlı bir müzik nağmesi yayıldı. Hayat gülümseyerek bana elini uzattı.
    --Kerem. Benimle dans eder misin?
    Ben şaşkın bir şekilde dururken o hafifçe güldü.
    --Yoksa teklifimi geri mi çevireceksin?
    Uzattığı eli tuttum. Yavaşça beline sarılıp dansa başladık. Öyle hafifti ki. Öylesine mutluydu ki. Dudaklarındaki gülümseme öyle yakışıyordu ki kendisine. Öyle güzeldi ki. O an sımsıkı sarılmak istedim. Sadece sarılmak… O an canına can olmak istedim. O ise gözlerini yummuş kendi dünyasında salınıyordu. Huzur doluydu. Sanki her şey çok güzeldi. Sanki acılar, kederler bizden çok uzaktı. Tüm güzellikler bizimle birlikteydi.
    Kollarımla sardım onu. Başını omzumdaydı. Yoldan geçenler bize bakıyordu. Onlar da gülümsüyordu. Herkes mutluydu. Kötülük yoktu o an. Hastalık yoktu. Acı yoktu.
    Ama çok sürmedi.
    Hayat bir anda acı içinde kıvrandı. Her ne kadar acısını saklasa da yüzünden belli oluyordu ızdırabı. Müzik hala devam ediyordu. Kulağına fısıldadım.
    --İstersen oturalım.
    Bana sımsıkı sarıldı. Başı hala omzumdaydı.
    --Hayır. Dansımızı bitirmek istiyorum.
    Zaman geçmek bilmiyordu. Müzik susmuyordu. Acılar dinmiyordu. Bir süre sonra gence müziği bitirmesi için işaret ettim. Onlar da durumu anlamıştı.
    Yüzünde zoraki bir tebessümle gençlere teşekkür etti. Sonra arabaya doğru yürümeye başladık. Acısı hala devam ediyordu. Buna rağmen belli etmek istemiyordu. Benden saklamaya çalışıyordu. Bacaklarından tutarak kucağıma aldım. Hiç sesini çıkarmadı. Bana sımsıkı sarılıp başını boynuma iyice gömdü. Bir kuş kadar hafifti. Yüreği yüreğimde atıyordu.
    Yavaşça arabaya bindirdim.
    --Hayat. Bir tanem. İster misin seni hastaneye götüreyim.
    --Hayır, Kerem. Sanırım çok yoruldum. Sen beni eve götür. Biraz dinlenirsem kendime gelirim.
    --Peki.
    Çaresizdim. Üzgündüm. Dahası yalnızdım. Oysa daha fazla mutlu etmek istiyordum Hayat’ı. Daha fazla gülümsetmek istiyordum. Güçsüzdüm.
    Koltuğa iyice gömüldü. Sanki uyumak istiyordu. Arabanın içinde ölüm sessizliği vardı.
    Evine vardığımızda Hayat biraz kendine gelmiş gibiydi. Ya da öyle davranıyordu. Gülümsüyordu. Zoraki olduğu belli oluyordu.
    --Kerem. Bugün benim asla unutamayacağım bir gün. İnan bana, çok mutluydum. Sana nasıl teşekkür edeceğimi bilemiyorum.
    --Ne demek, Hayat… Bugün benim için de güzeldi. Özeldi. Sayende harika bir gün geçirdim.
    Bir şey söyleyecekti vazgeçti. Ne demek istediğini anlamıştım. Günümü berbat ettiğini söyleyecekti galiba. Oysa ben ciddiydim.
  • Dünya Türkleri yalnız Türkiye’dekilerden ibaret değildir. Rusya, İran, Çin, Romanya, Bulgaristan, Yugoslavya, Yunanistan, Rodos, Kıbrıs, Suriye ve Iraktaki Türklerin sayısı, en aşağı bir hesapla, Türkiye’dekilerin iki mislidir. Mısırda, Avrupa’da, şimali ve cenubî Amerika’da yaşayan ve her halde birkaç on bin miktarında olan Türkleri de, kadroyu tamamlamak için, bu listeye sokabiliriz.

    Umumi istatistikler olmadığı için dünyadaki Türklerin sayısını doğru olarak bilmiyoruz. Düşmanlar, kasdî olarak bu sayıyı azaltmağa çalıştıkları gibi dostlar da körü körüne çoğaltmaktadırlar. Türklerin eskiden beri kalabalık bir millet olduğu hakkındaki düşünceler tarihî tetkiklerin ilerlemesinden sonra, çürümüştür. Türkleri pek kalabalık gösteren şey onların büyük siyasî rol oynamaları ve cevvaliyetleridir. Hakikatte ise Türkler, bütün kırgınlara rağmen, hiç bir zaman yirminci asırda oldukları kadar çok olmamışlardır.

    Bugün Türklerin sayısı hakkında en müspek malûmata yalnız Türkiye ve Rusya Türkleri hakkında malikiz. 1926’da Rusya’da ve 1927’de Türkiye’de yapılan umumî nüfus sayılarından sonra neşrolonun istatistiklere göre, toparlak hesapla Türkiye’de 11.770.000 (1) Rusya’da da 16.460.000 Türk vardır. Başka ülkelerde yaşayan Türkler hakkında ise birbirinden pek uzak rakamlar zikrolunuyor. Meselâ Çin Türkistan’ında yaşayan Türkleri bazıları üç milyon olarak gösterdiği halde bu rakamı on üç, on beş, hattâ on sekiz milyona çıkaranlar bile vardır. Türklerin sayısını çok göstermek temayülünde olanlar, meselâ Rusya’da da otuz kırk milyon Türk yaşadığını, Rusların siyasî endişelerle Türkleri az gösterdiğini ileri sürüyorlar. Rusların siyasî endişelerle Türkleri az göstermek istemeleri hakkındaki iddia haklı ve doğrudur. Ancak bunda da mübalegaya kaçmak çok yersiz bir düşünce olur. Ruslar ne kadar çalışsalar 40 milyonluk bir halkı 16 milyon gösteremezler. 20 milyonluk bir halkı belki 16 milyon göstermek kabil olur. Fakat bir milleti, olduğunun yarısı ve hattâ üçte biri kadar göstermek olmayacak bir şeydir ve böyle düşünenler fazla vehme kapılıyor demektir. Rusya Türkleri 40 milyon olduğu halde Rusların bunu 16 milyon gösterdiğini kabul ettikten sonra Türkiye hükümetinin de kasden Türkleri çok gösterdiğini kabul etmemek için ortada hiç bir sebep kalmaz. Halbuki büyük millî meselelerde kuvvetleri lâyıkıyla tartmak, bilhassa kendi gücünü olduğundan fazla görmemek icap eder. Hem de, biz hakikaten, bazılarının dediği gibi 90 milyonluk bir milletsek ve buna rağmen büyük bir kısmımız esirse, bu bizim istikbalimiz için ümit verici değil, ümit kırıcı bir şeydir. Çünkü bu kadar kalabalık olduktan sonra yabancıların esaretine düşmek bizim de Çinli ve Hintli gibi aşağılık bir millet olduğumuzu gösterir ki, göğüs kabartacak değil, yüz kızartacak bir keyfiyettir. Onun için hakikati olduğu gibi söylemekten çekinmemeliyiz. Hele, çocukça düşünceler uğruna, bizim lehimizde olan hakikatleri tahrif etmemeliyiz. Bu hakikat şudur: Biz, azlık bir millet olduğumuz için kalabalık milletlerin esaretine düştük. Fakat bu azlığımıza rağmen kendi aramızda toplanabilirsek dünyada yenemeyeceğimiz kuvvet yoktur.

    Acaba dünyadaki Türklerin sayısı hakkında aşağı yukarı bir rakkam söyleyemez miyiz? Bunun için her ülkedeki Türklerin sayısı hakkında en az ve en çok olarak söylenen rakkamları toplamak ve bunun üzerinde biraz durup düşünmekten başka çıkar yol yoktur.

    Rusya’da 40, Çinde 18 milyon Türk olduğu hakkındaki hayalî sayıları bir tarafa bırakırsak bu rakkamlar şunlardır:

     En AzEn ÇokTürkiyede11,770,00014,000,000Rusyada16,460,00020,000,000İranda3,000,0006,000,000Çinde3,000,0005,000,000Balkanlarda1,000,0001,500,000Irak ve Suriyede400,000600,000Adalarda40,00060,000HEPSİ35,670,00047,160,000

    Demek ki Türkler en aşağı hesapla 35 milyon tutuyorlar. Şu halde yabancı milletlerin Türkleri az göstermeğe çalışacaklarını, Türkiye’de nüfusa yazılmamış epeyce Türk bulunduğunu ve nüfus çoğalmasını da göz önünde bulundurarak Türklerin 40 milyonluk bir millet olduğunu söylersek elbette yanılmamış oluruz.

    * * *

    Dünya bir devler memleketi olmağa doğru gidiyor. Yüz milyonluk milletlerin kurulduğunu görüyoruz. İkinci, üçüncü derecedeki milletlerden bazıları da yaman bir hızla çoğalıyorlar. Böyle bir asırda 40 milyonluk bir millet pek kalabalık sayılmazsa da bu millet Türk milleti olunca 40 milyonun ehemmiyeti bir kat daha fazlalaşır.

    Türk milletinin etrafındaki komşular ekseriyetle kalabalık ve kuvvetli milletlerdir. Zaten bir milletin kalabalık olması da başlı başına bir kuvvettir.(2) Türklüğün komşularından Japonlar 90, Çinliler 400, Ruslar 100, İtalyanlar 43 milyondur. Bundan başka dünyanın en büyük iki müstemleke imparatorluğu olan 450 milyonluk İngiltere ve 80 milyonluk Fransa da sınırdaşımızdır. Bu arada Efgan, Acem, Bulgar, Yunan gibi küçük, geri ve zayıf milletlerin adı geçmezse de cihan tarihinin gidişinde Türklerin daima yalnız kaldıkları ve Türklerin karşısında çok defa bir değil, birkaç düşman bulunduğu düşünülünce ırkımızın etrafında nasıl bir düşman (yahut en hafif tâbirle muhalif) kuvvetin temerküz ettiği anlaşılır.

    O halde dünya bir devler memleketi olmağa doğru gider ve dünyada yüz milyonluk milletler kurulurken siyaseten dağınık olan kırk milyonluk Türk milletinin istikbali ne olacaktır. Bize göre millî programın hareket noktası bu sual olmalıdır. Bu sualin cevabı millî ülkümüzün adı demektir. Bu ad Türk Birliği sözleriyle hülâsa olunabilir.

    * * *

    Her milletin yaşamak için bir ülküye ihtiyacı vardır. Bu ülkü, milletlere göre teferruatında değişse bile ana çizgilerinde hemen hemen bir gibidir. Çünkü şu tarihî hakikati kimse inkâr edemez ki her esir milletin ilk ülküsü istiklâlini kazanmak, her müstakil milletin ilk ülküsü de henüz esir yaşayan kardeşlerini kurtarmaktır. Fütuhat ve emperyalizm millî ülkülerde üçüncü bir merhaledir.

    Bu tasnif kabataslak bir tasniftir. Hayata, şeniyete, milletlerin hususî vaziyetlerine göre bu merhaleler biraz değişebilir. Meselâ bir milletin fütuhata başlaması için muhakkak bütün fertlerini kendi sınırları içine alması icap etmez. İtalya cihan harbinden önce millî birliğini aşağı yukarı elde etmişti ama henüz Avusturya’da, Fransa’da, Malta’da, Tunus’ta epey İtalyan başka milletlerin esareti altında bulunuyordu. Buna rağmen İtalya millî ülkünün üçüncü merhalesi olan fütuhata başlamıştı. Habeşistan’la ve Türkiye ile yaptığı savaşlar bunu gösterir. O zamandan beri İtalya yalnız Avusturya’daki İtalyanları kurtarabilmiştir. Fransa’da, Malta’da ve Tunus’taki İtalyanlar henüz kurtulmamıştır. Bununla beraber İtalya yeniden Türk topraklarına göz dikmek için bu esir vatandaşların kurtulmasını beklemiyor. Bunun için biz de diyebiliriz ki millî ülkülerdeki üç merhale istiklâl, millî birlik ve fütuhat olmakla beraber bunlar birbirine tedahül etmiştir. Yani sınırları muayyen değildir. Biri bitmeden öteki başlayabilir.

    Millî ülkülerde daima bu üç merhalenin varlığına tarihten istediğimiz kadar örnek bulabiliriz. Meselâ cihan savaşından sonra istiklâllerini kazanarak millî ülkülerinin ilk merhalesinde muvaffak olan Lehistan’ın ve Baltık milletlerinin bugünkü en büyük dertleri başka ülkelerde kalan ırktaşlarını kendi sınırları içine almaktır. Finlandiya gibi nüfusu ancak üç milyon olan barışçı bir millette bile Rusya’da yaşayan birkaç binlik ırktaş akalliyeti kurtarmak için çalışan bir cemiyet vardır ve bu cemiyetin başında Ramstedt gibi dünyada ün salmış değerli bir âlim bulunmaktadır.

    Macarların Turan cemiyetinin gayesi ülkücü (=mefkûrevî) bir Macaristan yaratmaktır. Lehler hâlâ Yagellon’lar zamanındaki Polonya’yı diriltmek için çalışırlar.

    Almanların anşlus dedikleri ülkü nedir? Şunu kimse inkâr edebilir mi ki Almanlarla Avusturyalıları birleşmekten meneden kuvvet dünkü galiplerin tahakkümü değildir? Tabiidir ki galiplerin kuvveti azaldığı gün yalnız Almanya ile Avusturya birleşmekle kalmayacak bu birliğe, isteseler de istemeseler de, Lüksemburg ve İsviçre Almanlarını da, sonra Çekoslovakya’daki ırktaşlarını da sokacaklardır.

    Sonra, “İtalya irredante” ne demektir? İtalyanlar Cihan Savaşında müttefiklerine niçin ihanet etiler? Avusturya idaresinde yaşayan birkaç yüz bin İtalyan’ı kurtarmak için değil mi?

    Cenup İslavların birleşmesi bu hususta az mı beliğtir?

    Yunanların “Megalo İdea”sı az daha tahakkuk etmiyor muydu?

    Romanyalılar her türlü tehlikesine rağmen Besarabya ve Transilvanyayı neden ilhak ettiler?

    Şimalî Afrika’da, Suriye, Asya, Hindistan’da, Şarkî Asya adalarında gördüğümüz kalkınma hareketlerinin mânâsı nedir?

    Çünkü millet ülkülerinin birinci merhalesi müstakil vatan, ikinci merhalesi esir kalan ırktaşları kurtarmaktır. İkinci merhaleyi daha geniş mânâsıyla söylemek istersek millî birlik terkibini kullanabiliriz.

    * * *

    Acaba Türkler bu safhaların hangisinde bulunuyor? Bunun cevabını vermek için haritaya bir bakmak kâfidir. Türkler Anadolu’daki Kurtuluş Savaşıyla ülkülerinin ilk merhalesinde pek parlak bir şekilde muvaffak olduktan sonra şimdi tabiî ve tarihî bir kayıtla ülkülerinin ikinci basamağında bulunuyorlar.

    Belki, millî ülkünün bundan sonraki merhalesini “bugünkü sınırlar içinde inkişaf etmek, terakki etmek” düsturu ile izah etmek isteyenler bulunabilir. Eğer bunu söyleyenler, bu fikri zemin ve zamanı hesaplayarak söylüyorlarsa zaten bir değeri yoktur. Çünkü millî ülküler zemin ve zamanla kayıtlandırılmaz. Yok, böyle değil de samimî düşüncelerini öne sürüyorlarsa büyük hamlelerden korkan insanlar demektir. Çünkü bir milletin terakki ve inkişaf etmek istemesi o kadar tabiî ve ehemmiyetsiz bir hâdisedir ki ona ülkü adını vermek, hattâ biraz gülünç olur.

    Ülküler daima asırlara bakan, mensup bulunduğu milletin gönlünü heyecanla çarptıran; kan, demir, ateş ve savaş isteyen; pek büyük fedakârlık ve kahramanlıklarla elde edilen, biraz da hayal karışık düşüncelerdir. Hayal kelimesine bakarak yapılması imkânsız diye düşünülmesin. Çünkü her hakikat önce bir hayal olmuştur. Millî ülkülere bakarsak orada nasıl coşturucu hayaller olduğunu görürüz:

    İngilizlerin ülküsü En Büyük Britanya’dır, yani bütün cihana hâkim olmak.

    Almanlarınki bütün Almanları ve Flamanları birleştirerek Ak Denize kadar inip Avrupa’ya hâkim olmaktır.

    İtalyanlar eski Roma imparatorluğunu kurmak sevdasına düşmüşlerdir.

    Yunanlılar Büyük Bizans’ın hülyasıyla sarhoşturlar.

    Görülüyor ki en hakir ve biçare Yunanın bile ülküsünde bir büyüklük, bir ihtişam vardır.

    Artık, bu böyle olduktan sonra bütün Türklerin birleşmesi ülküsünü hayal sayanlar, güç bulanlar, yahut onunla eğlenen bulunursa onların ya kanından veya niyetinden şüphe etmek, yahut iyi düşünemediklerini kabul etmekten başka yol yoktur. Bu kadar zıt menfaatleri olan bütün insanları birleştirmek gayesinde olanların samimiyetine inanıldığı bir zamanda menfaatleri bir olan ve evvelce birkaç defa birleşmiş olan Türklerin yeniden birleşeceğine inanmamak ancak kötü niyetle tevil olunabilir.

    Millî ülküler bir yudumda içilecek su değildir. Şüphesiz ki ülküleri duygular ve düşünceler hazırlar. Fakat onlara daima ölümle, kanla, imanla, bilgiyle, ateşle, barutla ve demirle erişilir.

    Sırplar, ülkülerine ermek için bütün vatanlarının düşman istilâsına uğraması bedbahtlığına katlandılar. Sırbistan savaşa girerken nüfusu 4.000.000’du. Savaştan çıkarken aynı toprakların nüfusu 3.000.000 kalmıştı. Cihan tarihinde pek az görülen bir fedakârlıkla Sırplar nüfuslarının dörtte birini millî ülkü için feda etmişlerdi. Fakat bugün ortada 13.000.000’luk Yugoslavya var.

    Romenler de aynı akıbete uğramışlardı. Memleketlerinde taş taş üstünde kalmamıştı. Fakat dünkü küçük Romanya’dan bugünkü büyük Romanya doğdu.

    Almanya ise vaktiyle 400 parçaya ayrılmış bir kargaşalık ve kuvvetsizlik dünyası idi.

    Bugünkü yenilmiş, fakat bir Almanya’nın karşısında ise Almanya’yı yenenler titriyorlar.

    * * *

    Türkler de birleşeceklerdir. Millî ülkümüzün bu ilk maddesini Bütün Türkler Birleşecektir diye ifade edebiliriz.

    Orhun, 23 Haziran 1934, 8. Sayı

    (1) 1927 sayımında Türkiye’nin nüfusu 14 milyona yakın çıkmıştı. Fakat bunun hepsi Türk değildi. Meselâ 1.184.000 Kürt, 134.000 Arap, 95.000 Çerkes vesaire vardı.

    (2) Buna en iyi örnek Çin’dir. En kof bir millet olduğu ve kendi içinden birçok ihanetlere uğradığı halde varlığını koruyabilmesinin biricik sebebi kalabalık olmasıdır
  • Fatih Sultan Mehmed, 3 Mart 1432’de, Edirne’de doğdu. Babası Sultan İkinci Murad, annesi Humâ Hatun’dur. Fatih Sultan Mehmed, uzun boylu, dolgun yanaklı, kıvrık burunlu, adaleli ve kuvvetli bir yapıya sahipti. Devrinin en büyük âlimlerinden çok iyi eğitim görmüştü; yedi yabancı dil bildiği söylenir. Âlim, şâir ve sanatkârları sık sık toplar ve onlarla sohbet etmekten çok hoşlanırdı. İlginç ve bilinmedik konular hakkında makaleler yazdırır ve bunları incelerdi. Hocalığını da yapmış olan Akşemseddin, Fatih Sultan Mehmed’in en çok değer verdigi âlimlerden biridir. Fatih Sultan Mehmed, gayet soğukkanlı ve cesurdu. Eşsiz bir komutan ve idareciydi. Yapacağı işlerle ilgili olarak en yakınlarına bile hiçbir şey söylemezdi.

    Fatih Sultan Mehmed, okumayı çok severdi. Farsça ve Arapça’ya çevrilmiş olan felsefî eserler okurdu. 1466 yılında Batlamyos Haritası’nı yeniden tercüme ettirip, haritadaki adları Arap harfleriyle yazdırdı. Bilimsel sorunlarda, hangi din ve mezhebe mensup olursa olsun bilginleri korur onlara eserler yazdırırdı. Bilime büyük önem veren Fatih Sultan Mehmed, yabancı ülkelerdeki büyük bilginleri İstanbul’a getirtti. Nitekim astronomi bilgini Ali Kuşçu, kendi döneminde İstanbul’a geldi. Ünlü ressam Bellini’yi de İstanbul’a davet ederek kendi resmini yaptırdı.

    Fatih Sultan Mehmed, 1481 yılına kadar hükümdarlık yaptı ve bizzat yirmi beş sefere katıldı. Azim ve irade sahibiydi. Temkinli ve verdiği kararları kesinlikle uygulayan bir kişiliği vardı. Devlet yönetiminde oldukça sertti. Savaşlarda çok cesur olur, bozgunu önlemek için ileri atılarak askerleri savaşa teşvik ederdi.

    20 yaşında Osmanlı padişahı olan Sultan İkinci Mehmed, İstanbul’u fethedip 1100 yıllık Doğu Roma İmparatorluğu’nu ortadan kaldırarak ‘Fatih’ unvanını aldı. Hz. Muhammed (s.a.v)’in Hadis-i Şerifinde müjdelediği İstanbul’un fethini gerçekleştiren büyük komutan olmayı da başaran Fatih Sultan Mehmed, yüksek yeteneği ve dehasıyla dost ve düşmanlarına gücünü kabul ettirmiş bir Türk hükümdarıydı. Ortaçağ’ı kapatıp, Yeniçağ’ı açan cihan hükümdarı Fatih Sultan Mehmed, nikris hastalığından dolayı 3 Mayıs 1481 günü, Maltepe’de vefat etti ve Fatih Camii’nin yanındaki Fatih Türbesi’ne defnedildi. O’nun Roma’yı fethedeceği düşüncesiyle zehirlendiği de kaynaklarda yer almaktadır.

    Sultan Fatih Sultan Mehmet’in (II. Mehmet) ayrıntılı hayatı...

    FATİH SULTAN MEHMET (II. MEHMET) (1451 - 1481)
    "Fâtih Sultan Mehmet, (1432-1481) yılları arasından hüküm süren yedinci Osmanlı sultanıdır. Fatih’in babası Sultan II. Murat, annesi Hüma Hatun’dur.

    Resûlullâh’ın iltifâtına mazhar olmuştur. O, sultanlığının yanı sıra dîn ve fen ilimlerini de ikmâl etmiş bir âlim, aynı zamanda ince rûhlu bir şâir ve derin bir gönle sahip, derviş rûhlu hassas bir insandı.

    1451 yılında Osmanlı tahtına oturdu. 1453 yılında İstanbul Fâtihi oldu. Otuz yıllık saltanatı müddeti içerisinde i’lâ-yı kelimetullâh yolundaki üstün gayretleriyle iki imparatorluk, dört krallık ve onbir prenslik ortadan kaldırmıştır. Babasından 880.000 km2 olarak aldığı vatan topraklarını 2.214.000 km2’ye çıkarmıştır.

    Fatih Sultan Mehmet Han

    2. MEHMET'İN ŞEHZADELİK EĞİTİMİ
    Daha küçük yaşlardan itibaren titiz bir eğitimden geçen II. Mehmet, gönül eğitimini Akşemsettîn -kuddise sirruh- Hazretlerinin mânevî terbiyesinde ikmâl etmiştir. Bu terbiyenin başlayışı şöyle olmuştur:

    Hacı Bayrâm-ı Velî, Sultan II. Murât’ı ziyarete gelmişti. Yanında talebesi ve mânevî evlâdı Akşemsettîn de vardı. Sultan Murât Han, bu mübârek zâtın feyzinden oğlu Şehzâde Mehmet’in istifâde etmesini istedi. Her cengâver sultan gibi Murât Han da İstanbul’un fethini hayâl ediyordu. Hacı Bayrâm-ı Velî Hazretlerine:

    “–Acep İstanbul’un fethi kime müyesser olacak?” diye sorunca, O da:

    “–Feth-i mübîni görmek şu şehzâde ile Akşemsettîn’e nasîb olacak!” cevabını verdi.

    Bu açık kerâmet ile duygulanan Murâd Han, oğlunu Akşemsettîn’in terbiyesine vermek için Hacı Bayrâm-ı Velî Hazretlerinden izin istedi. Bu vesile ile Akşemsettîn, Şehzâde Mehmet’in mânevî terbiyesini üzerine alarak, O’nu feth-i mübîne mânen hazırladı.

    Bu hazırlıkta diğer hocaların rolleri de son derece müessir olmuştur.

    Birgün hocası Molla Gürânî, Şehzâde Mehmet’in gece yarısı odasının ışığını yanık olarak gördü. Merak etti. Yanına girdi:

    “–Şehzâdem niye uyumadın?” dedi.

    O da:

    “–Hocam, mütâlaa ediyordum..” karşılığını verdi.

    Hocası sordu:

    “–Hangi dersi mütâlaa ediyordun?”

    Fâtih cevap vermeyip sustu.

    Hocası çalıştığı dersi merak edip O’nun masası üzerindeki yığınla evrâkı karıştırdı. Hepsi İstanbul’un müstakbel fetih projeleri idi. O, fethin nasıl gerçekleşebileceğini plânlıyordu. Hocası:

    “–Bunlar nedir evlâdım?” deyince Fâtih, içinde gizlediği sırrı açıklamak zorunda kaldı. Hocasına:

    “–Hocam! Sır olarak kalması şartıyla nicedir uykusuz kalıp da yaptığım çalışmaların ne olduğunu söyleyebilirim.” dedi.

    Hocasının mütebessim bir çehre ile başını salladığını görünce devam etti:

    “–Hocam! Bu iş nicedir içimi yakıp kavurmaktadır. Düşünüyorum ki, tâ sahâbe-i kirâmdan beri defalarca muhâsara edilen ve mübârek ashâbın kanları ile sulanmış bulunan şu Kostantiniyye şehri niçin fethedilemiyor?.. O beldeyi fethetmenin yolu nedir? İşte bu yüzden uykularım kaçıyor, sabahlara kadar plânlar yapıyorum...”

    Bu kavruk ifâdeleri dinleyen Hocası, küçük Fâtih’i son derece takdîr etti. Ayrıca O’nun bu işi başarabilmesi için gerekli haslet, meziyet ve seviyeye bir an evvel ulaşabilmesi yolunda da şu yön verici nasîhatte bulundu:

    “–Evlâdım! Bu büyük zafere nâil olmanı cân ü gönülden arzu ederim. Lâkin ben, senin câhil bir sultan olmanı değil, âlim, ehl-i kalb ve firâset sahibi bir hükümdar olmanı isterim. Zaten Kostantiniyye şehrinin mutlakâ fethedileceğini kaç asır evvelden âhırzaman Peygamberi Muhammed Mustafâ -sallâllâhü aleyhi ve sellem- Efendimiz:

    «Kostantiniyye elbette fethedilecektir! Onu fetheden kumandan ne güzel kumandan ve onu fetheden asker ne güzel askerdir!..” buyurarak bildirmişlerdir.

    Bu itibarla Hazret-i Peygamber’in medhederek müjdelediği o büyük şanlı fetih, mutlakâ ki âlim, âdil, dirâyetli ve daha birçok üstün meziyetlere sahip bir kumandan tarafından gerçekleştirilecektir. Dolayısıyla senin, maddî ve mânevî her türlü eğitimini tekmîl ettikten sonra o büyük fethe seferber olman, rûhumun en büyük emelidir...”

    Küçük Şehzâde, hocasının gönlünden taşan bu samîmî nasîhatlerindeki nükteleri kavrayarak, yıllar yılı bunlardan mânevî bir kuvvet aldı. Hedeflenen dirâyet ve kemâlâta ulaşabilmek için gece gündüz gayret etti.

    Nitekim çok erken yaşlarda “feth-i mübîn” ile zihnen son derece meşgûl olup âdetâ bu mes’elede fânî olan Şehzâde, ilim yolundaki gayretini de eksiltmeyerek kısa zamanda Arapça, Farsça, Latince, Sırpça ve Yunanca’yı öğrendi.

    Eğitimini gördüğü zâhirî ve bâtınî ilimlerle hem kendi nefsî hayatını, hem de devlet işlerini düzene koydu. Fen ve teknik bilgileriyle de savaşlarda kullanacağı harp âletlerini tekâmül ettirdi. Projesi kendisine âid olan ilk havan topunu döktürerek İstanbul’un fethinde kullandığı meşhurdur.

    Târihle meşgul olarak; “Beyliklerin ve devletlerin, meydana gelişi, inkişâfı ve nihayet târih sahnesinden yok olmalarının sebep ve netîceleri..” üzerinde îmâl-i fikrederek kendine has bir târih felsefesine sahip oldu.

    Fâtih, ilmî seviye ve rûhî derinliğinin neticesinde ulu bir Sultan, büyük bir cengâver, aynı zamanda engin gönüllü bir derviş ve hassas, rikkat-i kalbiyye sahibi bir şâir olarak târihteki müstesnâ yerini almıştır..

    Fâtih Sultan Mehmet Han, devrinin en büyük âlimlerinden ders almış bir Sultandı. İlmî müzâkerelere katılır ve bazen kendisi re’yini bildirerek ilimdeki mahâretini izhâr ederdi. Akşemsettîn Hazretlerinden aldığı yüksek mânevî eğitimin yanında fıkıhda Molla Hüsrev, tefsîrde Molla Gürânî, Molla Yegân, Hızır Bey Çelebi, kelâmda Hocazâde, riyâziyyede Ali Kuşçu’dan ders almıştır.

    “Ya Bizans bizi alır ya biz Bizans’ı alırız”

    “YA BİZANS BİZİ ALIR YA BİZ BİZANS’I ALIRIZ”
    Fâtih Sultan Mehmet Han, ashâb-ı kirâm zamanından beri devâm edegelen ve İstanbul’un fethini hedef alan ulvî bir heyecan şerâresi hâlindeki hamlelerin sonuncusunun başkumandanlığını yapıyordu. Yaradılışındaki istîdâdlar, almış olduğu maddî ve kalbî eğitimle birleşerek, O’nu “feth-i mübîn”e çoktan hazırlamış bulunuyordu. Şuuraltında bununla o kadar doluydu ki çocukluğundan beri elinde kâğıt-kalem, dâimâ fetih projeleri ile meşgul olmuştu. Vird hâlinde:

    “Ya Bizans bizi alır ya biz Bizans’ı alırız!..” diyordu.

    Yirmibir yaşında Sultan olduktan hemen sonra ulemâ ve ümerâyı toplayıp İstanbul’un fethini istişâre etti. Ancak toplantıya katılanların ekserîsi:

    “–Kostantiniyye’nin fethi, ancak Mehdî’nin işidir!” dediler ve bu işe râzı olmadılar.

    Bunu işiten Akşemsettîn Hazretleri, ortaya çıkan neticeye hemen müdâhale etti ve:

    “–Hayır! Sultanımız Mehmet Han, Kostantiniyye’yi fethedecektir!..” diyerek kararın fethe müteallık olmasını sağladı.

    Yıllardır İstanbul fethinin hasretiyle büyüyen Sultan Mehmet Han da, bundan ziyâdesiyle memnûn kaldı. Derhal hazırlıkların yapılmasını emretti.

    Fahr-i Kâinât -sallâllâhü aleyhi ve sellem-’in 900 sene evvelki müjdesini gerçekleştirerek, O’nun müjdesindeki iltifâtlarına nâil olmak için asker, kumandan, sultan, âlim ve evliyânın gönülleri, heyecan ve istiğrâk çağlayanı hâline gelmiş bulunuyordu. Fâtih ve askerlerinin asıl gücü, bundan kaynaklanıyordu. Nitekim Hâlid bin Zeyd -radıyallâhü anh-’dan itibaren İstanbul’a karşı vâkî her sefer ve her fetih hamlesi, neticesiz kaldıkça, ümid ve cesaretleri kıracağı yerde, bilâkis dökülen mübârek sahâbe kanlarının inzimâmıyla (ilâvesiyle) mücâhidlerin azmini bileyen bir müessir güç hâline geliyordu. Evvelki başarısız hamleler ve bu yolda sarfedilmiş neticesiz emekler, sanki yağmur dolu bulutların mecbûrî bir inişle boşalması gibi fethin de, zuhûr safhasına intikâlini zarûret hâline getiriyordu. Ashâb-ı kirâm hazerâtından başlayarak vâkî müteaddid fetih hamlesinde dökülmüş olan mübârek kanlar, Fâtih ve askerlerine bir vefâ borcu gibi görünüyordu.

    Fâtih’in eşsiz dehâsının eseri olarak; gemiler, karadan yürütülüyor; havan topları, mevzîlerine oturtuluyordu. Gönüller, bir an evvel Bizans’a girip Ayasofya’da ezân okuyabilmenin heyecânını duyuyordu.

    Asker:

    “Ne olursa olsun inşâallâh zafer bizimdir!.”

    “Artık ya şehîd olup cennete, veya zaferle Bizans’a gireceğiz!..” diyordu.

    Her biri, üzerlerine lav gibi ateş akıtan Bizans’ın surlarına tırmanmak için:

    “Bugün şehîdlik sırası benimdir!” diyerek şehâdet vuslatının aşk ve heyecanını yaşıyordu.

    Bu feth-i mübîne, Ortaasya’dan tayy-i mekân ederek Ubeydullâh Ahrâr Hazretlerinin de iştirâk etmiş olduğunu, torunu Hâce Muhammed Kâsım şöyle nakleder:

    “Ubeydullâh Ahrâr Hazretleri, perşembe günü öğleden sonra âniden atının hazırlanmasını emretti. Atına binip sür’atle Semerkant’tan dışarı çıktı. Talebelerine: «–Siz burada oturunuz!.» buyurdu.

    Mevlânâ Şeyh adı ile mârûf bir talebesi, kendisini bir müddet takip etti. Ubeydullâh Ahrâr Hazretlerinin, atının üzerinde bir sağa, bir sola meylinden sonra kaybolduğu haberini verdi. Ubeydullâh Ahrâr Hazretleri bir müddet sonra döndü. Talebeleri, heyecanla bu âni yolculuğun hikmetini sordular. O da:

    «–Türk sultanı Mehmet Han, benden istiâne etti. Yardım diledi. Ben de O’na yardım etmeye gittim. Allâh’ın izni ile zafer kazanıldı..» buyurdular.”

    Horasan’dan gelip İstanbul fethine iştirâk eden pîr Ubeydullâh Ahrâr’ın oğlu Hâce Abdülhâdî şöyle anlatır:

    “İstanbul’a gittiğimde Sultan II. Bâyezîd, babam Ubeydullâh Ahrâr’ın şekil ve şemâilini şu şekilde târif etti:

    «–Babam Fâtih anlattı: Fethin en şiddetli zamanında Rabbime ilticâ ederek, zamanın kutbunun imdâda yetişmesini istedim.. Şu şu vasıfta bir beyaz atın üzerinde karşıma geldi:

    “–Korkma! Zafer senindir!..” buyurdu.

    O pîre:

    “–Küffâr askeri çok fazla!.” dedim.

    O da bana cübbesini açarak:

    “–İçine bak!” dedi.

    Hayretle cübbesinin yeninin içinden sel gibi akan bir ordu gördüm:

    “–Bu ordu sana yardıma geldi..” dedi.

    Devam etti:

    “–Şimdi şu tepenin üzerinden üç defa kös’e tokmak vur! Ve bütün askere hücûm emrini ver!” buyurdu.

    Ben de aynen öyle yaptım. O pîr de, ordusu ile hücûma iştirâk etti. Feth-i mübîn gerçekleşti..”

    Velhâsıl Fâtih’in, fetih sırasında cümle evliyânın rûhâniyet ve istiânesinden müstefîd olduğu târîhî bir vâkıadır.

    Husûsiyle Akşemsettîn Hazretlerinin mânevî sahada olduğu kadar zâhirî sahada da çok büyük yardımları olmuştur. O’nun, Sultan Mehmet Han’a olan duâ ve niyazları yanında zuhûr eden birtakım aksaklıkları giderme bakımından verdiği nasîhatlar da oldukça mühimdir. Gerçekten de Akşemsettîn Hazretlerinin, boğazdan Bizans’a erzak ve yardım getiren düşman donanmasına engel olunamaması karşısında atını denize süren Fâtih’i irşâden yaptığı tavsıyeler, târihî bir kıymet arzeder. O mâneviyat sultanı, talebesi olan genç Sultan’a der ki:

    “Sâf ve temiz selâmları ulaştırdıktan sonra Sultanımıza arzolunur ki, donanma mürettebâtının ihmâlinden doğan hâdise, kalblere hayli üzüntü ve hoşnutsuzluk verdi. Eldeki bir fırsatın kaçırılmasına mahzûn olduk. Zannımca bu hatânın sebeplerine gelince;

    Birincisi; ihlâsla gayrette bir anlık za’fiyet gösterilmesi ve siz Sultan’ımızın idârî hususlardaki tâlimatlarının ihmâl veya ihlâl edilmesidir.

    İkincisi; bu zayıf kulun, ettiği duâ ve birtakım mânevî işâretlere binâen verdiği fetih müjdesine itibar edilmemesidir.

    Daha bir çok mahzur sayılabilir.

    O halde Sultanım! Taarruzda iken yumuşaklık göstermeyip disiplini muhâfaza ediniz! Kim itâatsizlik etti ise, kimin ihmâli varsa, araştırıp şiddetle cezâlandırılmalı, azl ve tâzîr edilmelidir. Böyle yapılmazsa, yarın kaleye hücûm ile surların dibindeki hendeklerin doldurulması gerektiğinde önemsemeyip gevşeklik gösterirler. Bilirsiniz bazıları cezâdan korkar.

    Umudumuz, imkân ölçüsünde gerek fiilen, gerek emir vermek ve hükmetmek husûsunda ciddî ve gayretli olup azmi elden bırakmamanızdır. Aynı şekilde ihmâlkâr davrananları cezâlandırma işini, merhamet ve insâfı az birine bırakınız ki, gerektiği şekilde cezâlarını infâz eylesin!

    Allâh Teâlâ buyuruyor:

    “Ey peygamber! Kâfirlerle ve münâfıklarla savaş! Karşılarında çetin ol! Onların yeri cehennemdir. O ne kötü dönüş yeridir.” (et-Tevbe, 73)

    Önden gitmeyenlerin kalbinde za’fiyet vardır. Onlar, münâfık hükmündedir ve kâfirlerle cehennem azâbında beraber olacaklardır.

    Maslahat îcâbı himmetinizi yüksek tutun! Sonunda mahzûn, mahcûb ve mağmûm olmayalım... Huzûr-i ilâhîye ferâh, mansûr ve muzaffer olarak gidelim..

    Hüküm Allâh’ındır. Ancak kul, elinden geldiği kadar gayret ve çalışmada kusur etmemelidir. Rasûlullâh ve ashâbının sünneti budur.

    Sultanım! Bu gece kalbi kırık bir şekilde Kur’ân-ı Kerîm tilâvet eyleyip yatmıştım. Allâh’a çok şükür ki, nicedir vâkî olmayan müjdeler gerçekleşti. Hazretinize söylediklerimiz fuzûlî kelâm sayılmasın!. Bunlar, siz Hünkâr’ımıza olan muhabbetimizdendir.”

    PEYGAMBER EFENDİMİZ’İN MÜJDESİNE NAİL OLDU
    Feth-i mübîn uzadıkça uzuyordu. Başlangıçta fethe karşı çıkanlar arasında huzûrsuzluk başladı. Öyle ki, Sultan Fâtih’in yanına varıp:

    “–Sultanım! Bir dervişin sözüyle bu kadar asker helâk oldu. Hâlâ Frengistân’dan kâfire yardım gelir. Artık fetih ümîdi kalmadı...” dediler.

    Hem fethin gecikmesinden hem de onu istemeyenlerin yaptıkları tazyiklerden son derece canı sıkılan Fâtih, vezîri Ahmed Paşa’yı hocası Akşemsettîn’e yolladı:

    “–Paşa! Var Şeyh Hazretlerine sor ki, kaleyi fethetmek ve zafere ulaşmak müyesser midir?”

    Bu suâle Akşemsettîn Hazretleri, cevaben:

    “–Ümmet-i Muhammed’den bu kadar Müslümanlar ve gâzîler bir kâfir kalesine hücûm eylediler. İnşâallâh fetih müyesser olur!..” haberini gönderdi.

    Ancak Fâtih Sultan Mehmet Han, bu haberden arzu ettiği cevabı alamamış olduğundan ve biraz da içinde bulunduğu hâlet-i rûhiyenin verdiği fetih ve zafer iştiyâkının sabır ve itidâlindeki tahammülü zorlaması ile Ahmed Paşa’ya:

    “–Paşa! Bu haber kâfî değil! Müjdelediği zaferin vaktini dahî bildirsin!..” dedi.

    Genç Sultan’ın içinde bulunduğu durumu gâyet iyi bilen Akşemsettîn Hazretleri, derin ufuklara daldı ve fethin akâmete uğramaması için Sultan’ın irâde ve azmini mânen takviye zarûreti hissederek uzun müddet Rabbine ilticâ etti. Nihâyet vârid olan zuhûrât neticesinde, kendisinden istenilen mâlûmâtı verdi:

    “–Rabîulevvel ayının yirminci günü seher vaktinde sıdk u himmetle filân cânibden hücûm edilsin! Fetih o gün nasîb ola!.. Kostantiniyye şehri ezân sadâlarıyla dola!..” dedi.

    Bu müjdeyi alan Sultan Mehmet Han, 29 Mayıs 1453 sabahı karadan ve denizden görülmemiş bir azimle büyük bir hücûm başlattı. Top gürültüleri arasında göklere yükselen kös, davul ve mehterin kudretli sesleri, tekbîr sadâlarıyla birleşerek Fâtih ve askerlerini Peygamber müjdesi rehberliğinde İstanbul’a bir sel gibi akıtıyordu.

    Böyle bir heyecan ve şevkle yapılan hücûmla, nihayet surların üzerinde Ulubatlı Hasan’ın diktiği bayrak, dört bir yana dalgalanmaya başladı. Artık Kostantiniyye fethedilmişti. Defalarca kuşatılan bu şehrin fethi genç hükümdar Gâzî Sultan Mehmet Han’a nasîb olmuştu.

    CİHANGİR HÜNKAR
    Cihangir Hünkâr, fetihten sonra âlimler, ârifler, ve paşalarla berâber -hattâ sonradan kendisini muhâkeme edecek olan- kadı Hızır Bey’le de yanyana, muhteşem bir merâsim ile Edirnekapı’dan şehre girdi.

    Beyaz atının üzerinde askerlerine son tâlimâtını şöyle verdi:

    “–Gâzîlerim! Cenâb-ı Hakk’a hamd ü senâlar olsun ki İstanbul’un fâtihleri oldunuz! Mukâvemet etmeyip aman dileyenlere aslâ dokunmayın! Kadınlara, çocuklara, yaşlılara ve hastalara da en küçük bir zarar vermeyin! Sadece size helâl olan ganîmetlerden alınız!..”

    O’nun insan hakları beyânnâmesinden çok evvel îlân ettiği bu hükümler, millî târihimizin en şerefli vesîkalarından biridir. Bu âdilâne tavır karşısında hayran kalarak gözleri dolan İstanbul patriği, Fâtih’in ayaklarına kapandı. Fâtih, onu ayağa kaldırarak:

    “–Bizim dînimizde insanlar karşısında Allâh’a secde eder gibi eğilmek harâmdır. Kalkınız! Size ve sizinle birlikte bütün hıristiyanlara her türlü hak ve hürriyetleri iâde ediyorum. Şu andan itibaren artık hayatınız ve hürriyetiniz husûsunda gazab-ı şahânemden korkmayınız!.. Patrikhane, Rum ortodoks cemâatinin lideri olarak târih içinde kazanmış bulunduğu bütün imtiyazları muhâfaza edecektir...” dedi.

    Fâtih Sultan Mehmet Han, daha sonra bir fermân-ı hümâyûn ile bu sözlerini te’yîd ve tekrar etmiştir ki, bunun mânâsı, ortadan kalkmak durumuna gelmiş bulunan patrikhaneyi yeniden ve daha kuvvetli bir sûrette ayakta tutmaktı. Bu ise, Fâtih’in ileri görüşlülüğünün parlak misâllerinden biridir. Zîrâ İstanbul’daki patrikhane, dünyâ ortodoksluğunun merkezi idi. Devlet-i Aliyye’nin düşmanlarından olan Ruslar ve Sırplar bu merkeze bağlıydılar. Katolik papalıkla ortodoks âlemi arasında başlangıçtan beri bir husûmet mevcûddu. Eğer ortodoks mezhebinin merkezi ortadan kaldırılmış olsaydı, zamanla hıristiyanlık âlemi, papanın liderliği altında birleşebilirdi. Bu ikililiğin devamı için papalığın muâdil ve mukâbili olarak devamı gerekirdi. Bu ise, hıristiyan birliğini parçalamak demekti. Bunun içindir ki Fâtih, fermanında patriğin ekümenik, yâni âlem-şümûl vasfını da kabûl etmiştir.

    Bu davranışla takip edilen siyasetin bir diğer yönü de müslümanların, hıristiyanlara karşı adâletli ve müsâmahakâr tutumunun hıristiyanlık âlemi üzerinde husûle getireceği müsbet te’sîrdi. Gerçekten Osmanlı’nın, Büyük Fransız İnkılâbı’yla başlayan milliyetçilik cereyanlarına kadar Rumeli’de nüfusça azınlık olunduğu halde sağlayabildiği sulh ve sükûnun temelinde yatan asıl müessir, budur. Ayrıca bu adâlet, birçok hıristiyanın hidâyetine de vesîle olmuştur.

    DERVİŞ YOLU
    Fâtih, Şehzâdebaşı, Bâyezît yolunu tâkip ederek ilerliyordu. Yol kenarlarında askerler selâma durmuştu. Rum kızları ise, genç Sultanı çiçek yağmuruna tutuyorlardı. Bu sırada bir dervîş, yolun ortasına çıktı. Fâtih’e hitâben:

    “–İstanbul’u fethettim, diye bu kadar kendine pâye alma! Sen İstanbul’u bizim gibi dervîşlerin duâsı ile aldın..” dedi.

    Fâtih de cevaben:

    “–Doğru söylersin dervîş baba.. Lâkin bir harp, duâ askeri ile kılıç askeri müşterek hareket ederse, zafere ulaşır. Duâyı bırakanları, âhiret cehennemi bekler. Kılıcı bırakanlara da, çok yazık olur!. Duâ temel sâiktir. Lâkin ona esbaba tevessül de eklenmelidir ki, netice alınabilsin! İşte bugün de böyle olmuştur. Hep birlikte hem duâ eyledik, hem de kılıç salladık; zafer müyesser oldu. Zaferin sırrı, Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-’in izini tâkip etmektir..” dedi.

    Büyük Hünkâr, bu sûretle kendisinden sonra gelecek nesle de, zaferin mecbûrî şartının; kılıcın, Kur’ân rûhu istikâmetinde kullanılması ile mümkün olacağını ne güzel ifâde etmiştir.

    Bundan dolayıdır ki, bütün Osmanlı târihi boyunca kılıçla fethedilen şehirlerde en az bir câmide “an-fetih” sûretiyle hatîb efendi cum’a hutbesine kılıçla çıkar ve ona dayanarak hutbesini okurdu. Bunun mânâsı, hatîbin konuşma hakkı ve hürriyetinin, kuvvet ve kudreti elinde bulundurmakla mümkün olduğuna işâretti. Bugün bile Bâyezîd Câmî-i Şerîfi’nde hatîbler hutbeye kılıçla çıkarlar. Diğer taraftan şâyet fethedilen belde kılıç girmeden sulhen ele geçmişse, orada da hatîb efendi, cum’a hutbesine “an-vatan” sûretiyle elinde bir Kur’ân-ı Kerîm ile çıkardı.

    İSTANBUL’UN FETHİ

    Fâtih Sultan Mehmet Han, İstanbul’un fethini maddî sebepler kadar mânevî ricâlin himmetine de atfetmektedir. Bundan dolayı kendisine gül atan Rum kızlarına hocası Akşemsettîn Hazretlerini gösteriyor ve bu iltifatların, asıl onun, yâni galebede kendisine omuz veren mâneviyâtın hakkı olduğunu ifâde etmek istiyordu.

    Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’a Girişi

    O’nun, Akşemsettîn Hazretlerine gösterdiği tâzim, pek yüksektir. Öyle ki, İstanbul’u fethettiği gün etrafındakilere:

    “–Bende gördüğünüz bu sevinç ve huzûr, yalnız bu kalenin fethine değil; Akşemsettîn gibi azîz ve mübârek bir Allâh dostunun benim zamanımda ve benimle beraber olmasındandır...” demesi, şâyân-ı dikkattir.

    Şiirlerini «Avnî» mahlasıyla yazan Hünkâr’ın rûhî derinliğini aksettiren şu iki beytinde, O’nun i’lâ-yı kelîmetullâh dâvâsında sadece ve sadece Allâh’ın nebîleri ile velîlerine istinâd ettiği görülmektedir:

    İmtisâl-i «câhidû fillâh» olupdur niyyetüm

    Dîn-i İslâm’ın mücerred gayretüdür gayretüm

    “Niyyetim; «Allâh yolunda cihâd ediniz!» emrine riâyet etmektir. Gayretim de, İslâm dîninin hâlis ve ulvî gayretidir.”

    Enbiyâ vü evliyâya istinâdım var benim,

    Lutf-i Hakk’dandır hemân ümmîd-i feth u nusretüm

    “Benim, peygamberlere ve Allâh dostlarına bağlılığım vardır. Fetih ve zafer ümîdim de, dâimâ Allâh’ın lutfundandır.”

    İşte O’nun enbiyâya ve ehlullâha karşı bu yüce bağlılık ve ihtirâmıdır ki, onların himmet ve feyzlerinden dâimâ müstefîd olmasına vesîle olmuştur. Nitekim başta Akşemsettîn Hazretleri olmak üzere bütün evliyâullâh, bilhassa İstanbul’un fethinde O’na her türlü maddî ve mânevî yardımı sağlamışlardır. Öyle ki Akşemsettîn Hazretleri, Fâtih’e fetihden evvel istikbâle âid mâlûmâtlar bile vermiştir. Daha sonra Akşemsettîn -kuddise sirruh- Hazretlerine, fethi müteâkıben:

    “–Niçin fethi önceden haber vererek, istikbâl hakkında sözler söyledin?” diye sorulunca, O da:

    “–Kardeşim Hızır -aleyhisselâm-’dan, fethin ne zaman zuhûr edeceğini öğrenmiştik!.” buyurdu.

    AKŞEMSETTİN HAZRETLERİNİN KERAMETİ
    Fâtih Sultan Mehmet Han, İstanbul’un fethinden sonra, daha evvel feth-i mübîn için gelip orada şehîd düşmüş bulunan ashâb-ı güzînin kabirlerini tesbît ettirmeye başladı. Bunlardan Hazret-i Peygamber’in mihmandarlığını yapan Ebû Eyyûb el-Ensârî’nin kabrini hassaten tesbît ettirmek istiyordu. Ancak düşman tecâvüzlerine karşı muhâfaza maksadı ile gizlenmiş olan bu mübârek kabr-i şerîf, bulunamadı. Bunun üzerine Fâtih, Akşemsettîn Hazretlerine mürâcaat ederek:

    “–Efendi Hazretleri! Ebû Eyyûb el-Ensârî’nin kabrini nasıl bulabiliriz?” diye sordu.

    Hazret-i Pîr, birkaç dakîka murâkabeye vardıktan sonra o mübârek ve şanlı sahâbînin kabrinin yerini gösterdi. Oraya işâret olması için bir sopa dikildi. Fakat Fâtih Mehmet Han, hocasına itimadsızlığından değil, ancak gönlünün tamamen mutmain olması için geceleyin sopanın yerini değiştirdi. Ertesi gün belirlenen yeri kazmak üzere gelindiğinde Akşemsettîn Hazretleri, tekrâr murâkabeye vardı ve talebesi Fâtih’in hayret nazarları arasında:

    “–Sultanım! İşâretimizin yeri değişmiş!..” deyip sopayı eski yerine getirdi.

    Artık Sultan’ın gönlünde hiçbir şüphe kırıntısı dahî kalmadı ve gösterilen yer kazılmaya başlandı. Birazdan Ebû Eyyûb’a âid bir mezar taşı çıktı; Akşemsettîn Hazretlerinin kerameti tahakkuk etti.

    Sultan Fâtih’in emri üzerine kabir, tamamen ortaya çıkarılarak üzerine bir türbe yanına da bir câmî ve medrese inşâ edildi.

    FATİH’İN ALLAH DOSTLARINA OLAN MUHABBETİ
    Fâtih, mânevî terbiyesinde yetiştiği hocası Akşemsettîn’i çok sever, O’na pek fazla hürmet ederdi. Sık sık ziyâretine gider; yanından, gönlü huzûr ve sükûn içinde dönerdi.

    Akşemsettîn de, ara-sıra kendisini ziyârete gelince Fâtih, ayağa kalkar, O’nu haşyetle ayakta karşılardı. Mahmûd Paşa, birgün merâk ve hayretle:

    “–Azîz sultanım, siz hiçbir âlime göstermediğiniz hürmet ve tâzimi Akşemsettîn’e gösteriyorsunuz!. O’nun yanında size bambaşka bir hâl oluyor. O’nun diğer âlimlerden ne farklı tarafı var?..” diye sordu.

    Fâtih de cevaben:

    “–Hiçbir zaman, mekân ve şahısta görmediğim heybet ve câzibeyi, bu kişide görüyorum. Bu heybet ve muhabbet, gönlümü alt-üst ediyor. Beni apayrı âlemlere sevkediyor. Muhabbet ve heybet, birbirine zıd iki hâl olduğu halde, rûhumda nasıl birleşiyor?! Ben de buna hayret ediyorum.. Bu hâl nedir? Bu hâl, neyin nesidir?. Anlıyorum ki bu, O’nun cismânî varlığından değil, Hakk’ın mazharı olmasındandır. O’nun huzûrunda elim titriyor, dilim dolaşıyor, âciz bir çocuk gibi kalıyorum. O’nun gönül penceresinden, ayrı âlemler, ayrı nakışlar seyrediyorum. İşte bu hâlim, O’nun rûh dünyâsının bana olan in’ikâsıdır. Aynı zamanda O’nun kendi rûhî derinliğini resmeder.” dedi.

    Bu sebepledir ki fetihten sonra Akşemsettîn Hazretleri de, Sultan’ın, kendi sohbetinden alacağı feyz ile devlet işlerini aksatmaması için İstanbul’dan ayrılmış, memleketi olan Göynük’e yerleşmiştir. Ancak Sultan Fâtih’le aralarındaki gönül bağı ve mânevî irşadı mektuplarla devam etmiştir. Baba-oğul muhabbetinden daha öteye bir yakınlıkla Sultan’la hocasının arasındaki bu yüksek muhabbeti sergileyen aşağıdaki mektup, Akşemsettîn Hazretlerinin gönlünden taşan ne güzel bir öğüdüdür:

    “Dünyâ rahatlığı, âhıret rahatlığına nisbetle yok gibidir. Cismânî lezzet, rûhânî lezzete nisbetle bir hiçtir. Hiçe iltifât etmeyiniz! Belâların en şiddetlisi peygamberlere, sonra velîlere, sonra halîfeleredir. Peygamberler ve velîler yolunun yolcusu olduğunuzu, en büyük nîmet bilip hiçbir belâdan elem duymayınız, aksine lezzet alınız! Kur’ân-ı Kerîm’de «bir zorluk» iki kolaylık arasında zikredilir. İnşâallâh yakın zamanda zorluklar bitecek, her tarafta düşmanlar zelîl ve hakîr olacaktır. Yanımda Allâh’a ahdettiğiniz şeyleri sakın ola ki bozmayınız! Böyle yaptığınız takdîrde her zaman mansûr ve muzaffer olursunuz!

    Memleketin ahvâli, sizin ahvâlinize tâbîdir. Zîrâ sultanlar, memlekete nisbetle bedendeki rûh gibidirler. Bedeni idâre eden rûhtur. Kendinizi sâir halk gibi zannetmeyin ve memleketin ıslâhından başka şeyle meşgûl olmayın!. Vesselâm...”

    FATİH SULTAN MEHMET’İN NAMAZ FERMANI
    İşte böyle büyük irşâdlarla hayatına yön veren Fâtih Sultan Mehmet Han, ibâdet hayatına dikkat eder; idâresi altında bulunanların ibâdât u tâatlerinde gevşeklik göstermemelerini isterdi. O’nun bu hassasiyetini, namazın kılınmasıyla alâkalı olarak vilâyetlere gönderdiği şu ferman ne güzel ifâde eder:

    “Allâh Teâlâ, emir ve nehiylerinin yerine getirilmesini bize nasîb ve müyesser buyursun! Cenâb-ı Hakk’ın «Namazı ikâme ediniz!» emr-i ilâhîsi ve Hazret-i Peygamber’in:

    «Namaz dînin direğidir; onu dosdoğru kılan dînini ikâme etmiş, terkeden dînini yıkmış olur...»

    mübârek emr-i şerîfi üzere hayırları emir ve şerlerden meneylemek üzerime vâcibdir. Bunun için bir kişi vazîfelendirdim. O, bu husûsda gerekli tâkibâtı yapacaktır. Böylece her kim namazı terk ederse, gerektiği şekilde irşâd edilecektir. Bu hizmete devlet erkânı da yardımcı ola!.. Dolayısıyla İslâmiyyet’in yüce ahkâm, emir ve yasaklarını yerine getirmede gevşeklik ve tenbelliğe aslâ meydan verilmeye!. Mescidler ve medreseler, cemâatsiz kalarak vîrâne ve harâbeye dönmeye!. O mübârek mekânlar doldurulup mâmûr edile!. Tâ ki dîn-i İslâm kuvvetli ve pâyidâr ola ki, maddî ve mânevî zaferler vücûd bula!..”

    Bu davranış, âyet-i kerîmede senâ buyurulan bir ahlâk-ı İslâmiyye’dir. Allâh Teâlâ buyurur:

    “Onlar (o mü’minler) ki, eğer kendilerine yeryüzünde iktidar verirsek, namazı ikâme ederler, zekâtı verirler, iyiliği emreder ve kötülükten nehyederler. İşlerinin sonu Allâh’a varır.” (el-Hacc, 41)

    FATİH SULTAN MEHMET’İ KAPISINDAN DÖNDÜREN VELİ
    Fâtih, velîlerin ziyâretlerinden büyük bir huzûr bulurdu. Onların feyz ve berekâtından gönlü vecd ile dolup taşardı.

    Bir gün, zamanın evliyâsından Şeyh Ebu’l-Vefâ Hazretlerini ziyâret etmeyi çok arzuladı. Erkânı ile birlikte tekkenin kapısına kadar gitti. Ne görsün ki, herkese açık olan kapı, maalesef kendisine kapatılmıştı.

    Hünkâr, üzüldü; rengi soldu.

    İçeride Ebu’l-Vefâ Hazretleri de aynı durumda idi. Mürîdân da, edeben bir şey soramıyorlardı. Fakat içlerinden “Bu işin sırrı nedir?” diyerek hayretle hâdisenin seyrini merâk ediyorlardı. Nasıl olur ki, bir sarhoşa dahi açık olan kapı, müjdeli bir hadîs-i şerîfin tecellîsine mazhar olan zâta kapatılmıştı?!.

    Fâtih, mahzûn bir şekilde geri döndü...

    Bir çağ kapayıp, bir çağ açan, Bizans surlarını yerle bir eden ulu hakan, bir gönül erinin tekkesinin esrarlı kapısını açamadan geri dönmüştü.

    Aradan bir zaman geçtikten sonra Hünkâr, yine hassas kalbinin derinliklerinden gelen bir heyecan ile Ebu’l-Vefâ Hazretlerini ziyârete hazırlanıp, erkânı ile tekrar oraya gittiler. Yine aynı manzara; kapı kapalı!.

    Hünkâr’ın dehşeti arttı. Yâverine:

    “–Kemâl-i edeb ile huzûra gir! Anla bu iş neyin nesi?. Bu muammâ nedir? Bu ne acep bir hâldir?” dedi.

    Yâver huzûra girdi. Ebu’l-Vefâ Hazretleri yâvere dedi ki:

    “–Hünkârımız Fâtih’in hassas ve coşkun bir gönlü vardır. Buraya girer de bizim âlemimizdeki zevki tadarsa, bir daha ayrılmak istemez ve devletin idâresine dönmez!. Lâkin bu mülk ve ümmet O’na emânettir. Kendisi kadar liyâkatli bir kimse gelip O’nun yerini dolduramaz ise, mülk ve ümmet zarar görür. O da, ben de günahkâr oluruz!.

    Sonra; rûhu buranın mânevî havası ile dolacak, neyi varsa buraya getirip infâk edecek.. Dula, yetîme, garîbe, bîçâreye ve bîkese gidecek olan imkânlar, buraya akacak!. Aynı zamanda mürîdânın gönlüne dünyâ muhabbeti girecek, düzenimiz bozulacak!..

    Hünkârımız Efendimiz’e bizler buradan duâ ve teveccüh hâlindeyiz.. Gönlü, gönlümüzün içindedir...” buyurdu.

    Yâver huzûrdan ayrılıp, tekkenin kapısında merakla neticeyi bekleyen Hünkâr’a bu sözleri nakledince, Hünkâr sordu:

    “–Hazret bu hislerini ifâde ederken nasıldı?.”

    Yâver:

    “–Hünkârım! Ebu’l-Vefâ Hazretleri, bir taraftan bu sözleri söylerken, diğer taraftan da gönlü hicrân ile yanmış olmalıydı ki, gözlerinden damlalar dökülüyordu...” dedi.

    Fâtih, başını önüne eğdi. Ufuklara sığmayan bakışları, derin, mehtaplı bir gece gibi başka bir âleme döndü. Gözleri nemlenerek, baharda dallarda biriken şebnemler gibi yaşlar dökülmeye başladı. Ebu’l-Vefâ Hazretleriyle görüşmek, kendisine hiç nasîb olmadı...

    Vaktâ ki Fâtih’in vefâtı haberi gelince, Ebu’l-Vefâ Hazretleri saraya gitti. Hünkâr’ın cenâze namazını kıldırdı.

    FATİH KANUNNAMELERİ

    Fâtih Sultan Mehmet Han, devletin daha evvel içine düştüğü birtakım tehlike ve hatâları değerlendirip «Fâtih Kânunnâmeleri» denilen kânunnâmeleri hazırladı. Lâkin sanılmamalıdır ki bunlar, onun veya o devirdeki ricâlin şahsî düşüncelerini aksettirir. Aslâ!..

    OSMANLI’DA KARDEŞ VE EVLAT KATLİ MES’ELESİ
    Devlet idâresine dâir pek çok kâide ihtivâ eden bu kânunnâmelerde günümüze kadar üzerinde pek çok tartışma cereyan etmiş bulunan mes’eleler, “kardeş ve evlâd katli” ile vezirlerin siyâseten cellâda havâle edilmeleri keyfiyetleridir.

    Dikkat olunursa, hânedân mensuplarıyla vezir rütbesini hâiz kimselere mahsûs olan bu kâidenin iki husûsî sebebi vardır:

    1) Bunlar, îcâbında devleti bölebilecek bir otoriteye sahip olduklarından haklarındaki kararın sür’atle verilmesi gerekmektedir. Sıradan mahkemelerin usûl hükümleri, buna imkân vermediğinden, bir ihânet hâlinde usûlî kâideler yerine getirilinceye kadar iş işten geçmiş olur ve telâfîsi mümkün olmayan zararlar ortaya çıkar. Bundan dolayıdır ki, Sultana:

    “–Cellad!..” diye bağırma hakkı verilmiştir.

    2) Bunlar, devlette otorite bakımından en üst mevkîde bulundukları için kendilerini korkmadan muhâkeme edebilecek olan daha üstün bir otorite sadece Sultantır. Halkdan birini Sultanın cellada havâle edebilmesi ise, onun sadece sefer hâlindeki bir orduya mensub bulunmasına bağlıdır. Gerçekten sefer hâlindeki bir orduda bazen bir nefer bile bir bozguna sebep olabilir.

    Bu temel sebeplerle ortaya çıkan şu tatbîkât bile nefsânî hislere meydan vermemek için dâimâ şeyhülislâm fetvâsına dayandırılmıştır.

    Bu sebepler, devletin bölünmekten korunması ve bekâsının te’mîni gibi haklı bir endîşenin eseridir. Gerçekten büyüyen bir devletin parçalanıp dağılmaktan muhâfazası, oldukça güçtür. O günkü muhâbere imkânları da dikkate alınırsa, bu güçlüğü takdîr etmek, daha da kolaylaşır.

    Bu ölçüler ışığında devletin tek elden idâre edilerek ümmetin parçalanıp güçsüz beyliklere bölünmemesi ve bu sûretle ehl-i küfür karşısında devamlı olarak kudretli kalınabilmesi için Fâtih’in hukûkîleştirdiği «kardeş ve evlâd katli» mes’elesi, Osmanlı Devleti’nin ömrünü uzatan en büyük sâiklerden olduğu söylenebilir.

    Bu husûsdaki madde şöyledir:

    “Evlâdımdan her kime ki saltanat müyesser olursa, (mecbûriyet hâlinde) nizâm-ı âlem için karındaşını öldürebilir. Ekserî ulemâ dahî tecvîz etmiştir. Gerektiğinde anınla âmil olalar...”

    Demek oluyor ki Fâtih, bunu emretmiyor. İhtilâl ve anarşi gibi şartların son derece mecbûr bıraktığı durumlarda başvurulabilecek bir müsâade olarak hukûkîleştirmiş oluyor.

    Buradaki nükteyi doğru anlamayarak Osmanlı’nın velâyet derecesine yükselmiş bulunan sultanlarını bile -hâşâ- cânîlikle suçlamak, yerinde bir hüküm değildir. Dünyâ târihinde bir misli bulunmayan teb’asının menfaati için kendi evlâd ve kardeşini fedâ etme husûsiyeti karşısında hislerden ziyâde idrâk, irâde ve târihî gerçeklere göre tahlîlde bulunmak îcâb eder.

    Diğer bir gerçek de şudur ki, 623 sene gibi uzun bir imparatorluk devresinde “evlâd ve kardeş katli” sebebiyle ölenlerin sayısı, takrîben altmış küsûr kadardır. Aksi halde bu rakam, yüzbinleri bulur, hattâ daha ziyâde olabilirdi.

    Nitekim bu husûsda ibretli bir tablo olarak, sadece Yavuz Sultan Selîm Han ile ona isyân etmiş bulunan Şehzâde Ahmed’in saltanat dâvâsında Konya ovasında yapılan mücâdelede iki taraftan yaklaşık onbin müslüman kanının aktığını hatırlatmak kâfîdir. Bu da gösteriyor ki, kardeş ve evlâd katli mes’elesi, alternatifsiz iki büyük mecbûrî tehlikeden en hafîfini tercîh etmek zarûretine binâen nâçâr bir şekilde tatbîk edilmiş bir hâdisedir. Birçok kritik durumlarda ortaya çıkan bu çâresizliği açıkça görmek mümkündür.

    Yavuz Sultan Selîm Han, kendisiyle mücâdele edip bertaraf edilen kardeşi Şehzâde Korkut’un tabutu altına ağlaya ağlaya girmiş ve:

    “–Ey kardeşim! Ne sen bana bunu yapsaydın, ne de ben böyle yapmak zorunda kalsaydım!..” demiştir.

    Kânûnî de, oğlu Şehzâde Mustafâ’yı katlettirdikten sonra onun cenaze namazını kıldırmak istemiş, ancak garkolduğu gözyaşı selleriyle namazını bozmak zorunda kalmıştır. Zîrâ Kânûnî, bir meyvedeki karıncanın kırılmasının câiz olup olmadığı husûsunda bile Şeyhülislâm Ebussuûd Efendi’den fetvâ soracak kadar içli, muhlis ve müttakî bir mü’mindi...

    Bu ve benzeri acıklı ve tezatlı hâdiseler, cihan-şümûl bir imparatorluğun bağrına saplanan elem dolu hâtırâlardır. Bunlar, cihâna yön veren büyük cihângîrlerin rûhunda kanayan sıcak bir yaraya batan bir diken gibi olmuştur. Bunun için hamiyetli sultanlar, zarûreten bertaraf ettikleri şehzâdelerin âile ve yakınlarını mağdur etmemişlerdir. Bolca lutuf ve ihsânlarda bulunmanın yanında şehzâde âilelerine lüzûmlu tahsîsâtı bağlamışlar ve yakın hizmetindekileri de devletin çeşitli makam ve mevkîlerinde vazîfelendirmişlerdir.

    Hulâsa “kardeş ve evlâd katli” mes’elesinde söylenecek son söz şudur:

    Altı asırlık cihân-şümûl bir imparatorluk olan Osmanlı’nın hatâ ve sevaplarıyla mütâlaa edilmesi ile neticelere gitmek, en doğru bir harekettir.

    AVRUPA HARİTASINI YANINDAN AYIRMAZDI

    Fâtih Sultan Mehmet Han, düşmanlar tarafından bile takdîr edilen bir Sultandı. Yegâne gâyesi İslâm bayrağını bütün cihâna hâkim kılmaktı. Avrupa haritasını yanından ayırmazdı.

    FATİH SULTAN MEHMET’İN VAKFİYESİ
    Hassas, ince ruhlu, müşfik bir Sultan olan Fâtih, zâhirî âlemdeki yükselişini, mâneviyât âleminde, yâni tasavvuf vâdîsinde de gerçekleştirmiş, zülcenâhayn (iki kanatlı, iki vecheli) dev bir şahsiyetti. Kısacası O, zâhirde de bâtında da emsâlsiz bir sultandı. Milletin hakkında o kadar ince ve merhametli düşünürdü ki, toplumunun sanki maddî ve mânevî babası idi. Bir merhamet âbidesi olan Fâtih, ümmete sayısız vakıflar te’sîsi ile devrini, sosyal adâlet anlayışının zirvesine yükseltmiştir. Bu vakıfların vakfiyeleri, O’nun ulvî yüreğinin inceliklerini sergiler:

    Bir vakfiyesinde şöyle demektedir:

    “İnşâ ettirdiğim imârethânemde İstanbul fukarâsı yemek yiyeler! İstanbul fethinin şehîd âilelerine ve yetîmlerine ise, kapalı kaplarda, hava karardıktan sonra, komşularının dikkatini celb etmeden, onların izzet ve haysiyetleri korunarak yemek ikrâm edile!..”

    Görüldüğü gibi Fâtih, toplumun korunmaya muhtaç fertleri için en hassas edeb ve şefkât ölçülerini aksettiren bu ulvî kâideleri asırlarca evvel bu şekilde ortaya koyuyordu.

    Şehîd âilelerine olan ihtimâmı, kâ’bına varılmaz bir vefâ örneğidir. Bilhassa, zamanımız insanına bir nezâket, bir vicdân, bir merhamet ve bir edeb dersidir.

    FATİH SULTAN MEHMET’İN ADALETİ

    Fâtih Sultan Mehmet Han devrinde memleketin her tarafında, her karış toprağında adâlet, hak ve hukûk hâkim durumda idi. Kânûn önünde bütün insanlar eşitti. Sanki:

    “Adâlet, mülkün temelidir..” ifâdesi, O’nun için vârid olmuştu.

    Zengin ile fakir, sultan ile köylü aynı hakka sahipti. Gayr-i müslimlerin haklarına ise, onları vedîatullâh, yâni devlete Allâh tarafından emânet edilmiş, korunmaya muhtaç kimseler olarak kabul olunduklarından daha çok riâyet edilirdi. Bu yüzden gayr-i müslimleri hiç kimse incitmezdi. Osmanlı’nın bu adâletini gören Hıristiyanlar, onlara âdetâ âşık oldular. Bilhassa Rumeli’deki fütûhâtın sür’atle genişlemesinde bu dillere destân Osmanlı adâleti pek müessir olmuştur. O derecede ki, İstanbul muhâsara altında iken Papalıktan yardım istenmesi teklîfine karşı, o devrin asillerinden Notaras’ın şöyle demiş olduğu târihte pek meşhurdur:

    “–İstanbul’da kardinal şapkası görmektense, Türkler’in sarığını görmeyi tercîh ederim!..”

    İşte bu yüce adâlet anlayışı ve tatbîkâtı sebebiyle birçok râhibe, Müslüman olup Osmanlı kadınları gibi tesettüre büründü. Zulüm içinde yaşayan Hıristiyan halk, henüz fethedilmemiş yerlerde bir an önce huzûr ve adâlete kavuşmanın hasretiyle Osmanlılar lehine casusluk bile yaptılar. Osmanlılar da, bir vefâ borcu olarak, kendilerine yardım edenleri unutmayıp en güzel şekilde mükâfâtlandırdılar. Onların gönüllerini hoş tuttular.

    Fâtih, adâlete ve adâleti tevzî eden kadılara çok ehemmiyet verir, onların hakkı ve hukûku tenfîz etmesi için kendilerine dâimâ yardımcı olurdu.

    FATİH SULTAN MEHMET’İN YAPTIRDIĞI ESERLER
    Fâtih Sultan Mehmet Han’ın ömrü muazzam ideallerin gerçekleştirilmesi yolunda büyük gayretlerle geçmiştir. O, bizzat katıldığı 25 harbin yanında her türlü îmâr faâliyetlerinden ve ilmî gayretlerden de geri kalmamış, bu sahalarda da dâimâ en zirveyi yakalamıştır. Husûsiyle İstanbul’un îmârına ehemmiyet veren Fâtih, saray, câmîler, medreseler, imâretler, su kemerleri, çarşılar, vakıflar ile hamamlardan başka, şehrin çeşitli yerlerinde dörtbin dükkân yaptırarak vakfetmiştir. Büyük câmîlerin yanındaki medreseler hâricinde 24 medrese, 12 han, 40 çeşme ve Halkalı su te’sîsleri ile iki gemi tersanesi ve kışla, Fâtih devri eserlerindendir. Fâtih, bunlara ilâveten Bursa’da 37, Edirne’de 28, diğer şehirlerde de 60 câmî inşâ ettirmiştir.

    Fatih Camiî

    O’nun en son seferi, kendisinin her zaman söylediği:

    “–Nereye gittiğimi sakalımın bir kılı bile bilecek olsa, onu koparıp atardım!..” ifâdesi üzere herkesten gizli idi.

    FATİH SULTAN MEHMET’İ KİM ZEHİRLEDİ?
    Üçyüzbin kişilik muhteşem bir ordu ile yola çıkmıştı. Ancak henüz yolun başındayken zehirlendi ve Gebze’de şehîden vefat eyledi. Daha evvel de ondört defa Venedikliler tarafından zehirlenmek istenmiş, fakat hepsi de bertaraf edilmişti. En sonuncu zehirlenme ise, takdîr-i ilâhî olarak farkedilemedi ve koca Sultan, Hazret-i Peygamber’in müjdesine ilâveten bir de şehâdet rütbesine nâil olarak şehîden 1481’de Rabbine kavuştu. (1. Fâtihi zehirleyen Maesta Jakopo adlı Yahûdî bir doktordur. Bu doktor, Yakup Paşa ünvanıyla saray doktorları arasındaydı.)

    Cenâze namazı Şeyh Ebu’l-Vefâ Hazretleri tarafından kıldırıldı. İnşâ ettirdiği Fâtih Câmiî’nin kıble tarafındaki türbesine defnolundu."
  • Sabahattin Ali'nin karısı Aliye Hanım ile kızı Filiz'e yazdığı mektuplardan oluşuyor kitap ''Canım Aliye Ruhum Filiz '' fotoğrafı görünce aklıma geldi .
    Kitabın kapağındaki aile fotoğrafına baktıkça içim burkuluyor. Ne kadar şirin, ne kadar naif.
    Kitabın sol sayfasında Sabahattin Ali'nin kendi el yazısından mektupların görüntüsü var, sağ sayfada ise kitap baskısı hali.
    İlk olarak 15 Şubat 1935 tarihli mektup var.
    13 Mart 1948'deki son mektuba kadar Sabahattin Ali, karısına Arap harfleriyle, kızına Latin harfleriyle yazmış mektupları.
    Kızına yazdığı mektuplar, karısına yazdığı mektupların yanında küçük birer ek niteliğinde.
    Esasen karısına yazıyor mektupları.
    Henüz evlenmeden önce başlıyor mektuplaşmaları. Bu ilk mektuplar iltifatlar, aşk ve sevgi sözcükleri, beraber yaşanacak mutlu bir geleceğe dair umut besleyen nitelikte.
    Sabahattin Ali, Aliye Hanım'a aşk dolu, sevgi dolu satırlarla sesleniyor:
    "Bu kalp bundan böyle benimki ile beraber çarpacağı için dünyanın en bahtiyar insanıyım." (sf. 13)
    "Mektubundaki 'Beni istediğim kadar sevmezsen ölürüm' cümlesini belki elli defa okudum. Ah Aliye, seni isteyebileceğinden çok seveceğim. Benim nasıl sevebileceğimi göreceksin..." (sf. 17)
    "Etrafın seni sıktığı zaman kitap oku... Ben şimdiye kadar her şeyden çok kitaplarımı severdim. Bundan sonra her şeyden çok seni seveceğim ve kitapları beraber seveceğiz." (sf. 17)
    "Sen benim yarım kalan tarafımı ikmal edeceksin." (sf. 17)
    "Sen en fena resimde bile güzelsin Aliye. Sen her zaman herkesten güzelsin." (sf. 21)
    "Geldiğim zaman göreceksin, seni neşelendirmeye, sana tatlı günler yaşatmaya ne kadar çalışacağım. Bütün hayatım müddetince senin yüzünde en ufak bir keder buruşuğu olmasını bile istemem." (sf. 27)
    "Gözlerimi kapadığım zaman senin hayalini görüyorum." diyorsun. Ah Aliye, ben gözlerim açıkken bile hep seni görüyorum. (sf. 35)
    Bu mektuplar hep bol bol öpücükle sonlanıyor.
    "Binlerce defa bütün yüzünden, dudaklarından öperim Aliye'm" (sf. 47)
    25 Mart 1935 tarihli mektubunda;
    "Ben fena kız değilim, senin meyus olmayıp saadetin için hayatımı şimdi fedaya hazırım!" diyorsun. Aliye, bana böyle şeyler yazma... Sonra ben sana deli gibi aşık olurum." (sf. 17) yazıyor.
    Sonraki mektuplarından birinde de bunu hatırlatıp;
    "Biliyor musun, ilk mektuplarımda 'Bana böyle şeyler yazma, sonra sana deli gibi aşık olurum.' demiştim, oldum işte... Sana bugün çılgın gibi aşığım." (sf. 55) yazıyor.
    Ya yazdığı mektupları çok iyi hatırlıyor ya da bir örneğini kendine saklıyor.
    Yazdığı öykü ve şiirlerden de bahsediyor mektuplarında. Aliye Hanım'ın görüşünü soruyor.
    Birbirlerine fotoğraflarını gönderiyorlar. Aliye Hanım, sık sık fotoğrafta güzel çıkmadığını yazıyor, Sabahattin Ali de gayet güzel gözüktüğünü. Sabahattin Ali, kendisinin fotoğrafı ile ilgili de şunları yazıyor:
    "Hem ben de öyle resimde göründüğü gibi kerli ferli bir adam değilim, kısacık boylu, ak saçlı bir yarı ihtiyarım. Yaşımın yirmi sekiz olması bir şey ifade etmez, dertli seneler beni belki kırk yaşına gelmiş kadar ihtiyarlattılar." (sf. 27)
    Keşke birbirlerine gönderdikleri bu fotoğraflara da yer verilebilseydi kitapta.
    Mektuplardan anlaşılıyor ki evlenme sürecinde tipik problemler mesele olmuş. Yüz görümlüğü, gelinlik, eşyalar, oturulacak ev... Bu konularda Sabahattin Ali de Aliye Hanım da epey mütevazi davranmış. Zaten de şartlar gereği mecburen öyle davranmak zorunda kalmışlar. Aliye Hanım'ın bu kısıtlı bütçeyi sorun etmediği seziliyor.
    Gençlerin evlilik sürecinde Sabahattin Ali'nin yengesi epey müdahil olmuş. Zaman zaman sürtüşmeler olsa da hallolmuş gibi gözüküyor.
    Yıllar sonra mektupların niteliği değişiyor. Geçim sıkıntıları baş gösteriyor. Sabahattin Ali, ailesine para gönderiyor, kısıtlı miktarda para olduğu için karısından tasarruflu davranmasını rica ediyor. Öyle davranacağını ve anlayış göstereceğini de biliyor.("Çünkü benim idareli, sevgili karıcığımsın." sf. 125)
    Hapse girdiği dönemde yazdığı mektuplarda adresi "Sabahattin Ali, Paşakapısı Cezaevi, Üsküdar", "Sabahattin Ali, Sultanahmet Cezaevi / İstanbul"
    Yaşadığı sıkıntıları "Dostlar üzülmesin, düşmanlar sevinmesin" diye herkese anlatmamasını salık veriyor karısına.
    Hapisteyken ya gerçekten öyle düşündüğü ya da karısını teskin etmek için umutvari yazdığı oluyor.
    "Kurtulacağım hakkında ümidim kuvvetlidir. Ne ise, aldırma! Sonu iyi olacak. Hem çok iyi olacağına kuvvetle kanaatim var. Yeter ki biz azmimizi ve imanımızı ve bu millete itimadımızı kaybetmeyelim." (sf. 119)
    Ancak, ilk zamanlardaki umutlu halinin son mektuplarda yerini karamsarlığa ve pes edişe bıraktığını görüyoruz. Özellikle dergi/gazete çıkarma ve haksızları yazma konusunda.
    "Bundan sonra biraz da dostlar kahramanlık etsin. Ben elimden geleni yaptım ve bu hale geldim. Dünkü takdirkarlarımız şimdi yüzümüze bakmıyor. Artık pes dedim." (sf. 145)
    Hele ki 24 Ocak 1948 tarihli mektubunda bu yorulmuşluğu ve yıpranmışlığı iyice hissettiriyor:
    "Hayatımda hiç bu günlerdeki kadar sıkılmamış ve imkansızlıklar içinde çırpınmamıştım. Sizi düşündükçe geceleri gözüme uyku girmiyor... Sabahtan akşama kadar dört tarafa koştuğum halde bir netice elde edilemiyor. Kendi paramızı kurtarmak için bu kadar kepaze olacağım aklıma bile gelmezdi. Herhalde bu kadar sıkıntının bir hayırlı sonu olacak... Bir daha mahkemelik işlere burnumu sokmak niyetinde değilim... Filiz yaşında yahut ona yakın bir çocuk görünce elimde olmadan gözlerim yaşarıyor... Başka ne yazayım? Yazacak müspet bir şey olmadıktan sonra." (sf. 149)
    Markopaşa ve sonraki dergileri çıkardığı süreçteki sıkıntıları da yazıyor.
    Markopaşa ve sonrasındaki dergileri, Aziz Nesin'le beraber çıkartıyorlar. Aziz Nesin henüz adı bilinmeyen bir yazar. Markopaşa ile birlikte adı duyuluyor. Sabahattin Ali ile sık sık münakaşa yaşıyorlar. Sabahattin Ali onun hakkında "Şimdilik işleri tek başına Aziz Nesin'in üzerine bırakmama imkan yok. Henüz siyasi bakımdan da, mizah seviyesi bakımından da kontrole muhtaç" (sf. 107) diye yazıyor.
    Uzun mektuplar istiyor Sabahattin Ali. Neredeyse her mektubunu bu istekle bitiriyor.
    "Bana kendinden, her günkü hayatından, hislerinden bahseden uzun mektuplar yaz. Hemen yaz." (sf. 15)
    "Derhal yaz. Uzun, çok uzun şeyler yaz..." (sf. 19)
    "Bana yaz Aliye'ciğim. Sayfalarca mektuplar yaz." (sf. 25)
    "Bana uzun mektup yaz." (sf. 39)
    Genel konulardan, dünyaya ve hayata ilişkin meselelerden de bahsediyor mektuplarında;
    "Dünyada rahat yaşamak için aptal olmak lazım. Fakat aptal olmaktansa biraz daha rahatsız yaşamak daha iyidir." (sf. 21)
    "Hayat ve felaketler beni o kadar gülmekten ve neşeden uzaklaştırdı ki kendimi, senin getirdiğin bu saadet dünyası içinde bile şaşkınlıktan kurtaramıyorum. O kadar talihin kahrına uğramışım ki hayatta bana da mesut olmak nasip olabileceğine inanamayacağım geliyor." (sf. 25)
    "Neşe insanın içinde bulunduktan sonra, hayat onu ne kadar meydana çıkmaktan men etse, ne kadar boğmaya çalışsa yine ilk fırsatta kendini gösterir." (sf. 29)
    "Herkes beni keyfi yerinde, daima gülen biri sanır. İşte bunun için yazılarım çok dertlidir. Hayatımda gösteremediğim teessürü yazılarımda gösteriyorum." (sf. 53)
    "Pek az misafirliğe gitmek ve pek az misafir çağırmak istiyorum. Bir sürü fesat ve dedikoducu insanlarla ahbaplık edip ne olacak sanki?" (sf.55)
    Gerçi böyle demesine rağmen bir sürü insanla ahbaplık ediyor. Çeşit çeşit, her telden insanla tanışıklığı oluyor.
    Sabahattin Ali, bir mektubunda;
    "İhtiyarlığımda çekilmez bir adam olacağım hakkındaki iltifatına teşekkür ederim. Ama bu tahminin doğru çıkmayacak sanırım. Çünkü ihtiyarlayacağımı kim söyledi? Hep genç kalacağım." (sf. 129) yazmış.
    Bu sözden hareketle Sabahattin Ali'nin sadece karısı ve kızına yazdığı mektuplar değil, arkadaşlarına da yazdığı ve onların kendisine yazdığı bütün mektuplar "HEP GENÇ KALACAĞIM" adlı kitapta toplanmış. (Yapı Kredi Yayınları)
    Bu kitapta Aliye Hanım'ın yazdığı mektuplar da olsaydı, karşılıklı mektuplaşmalarını okuyabilseydik harikulade olurdu.
    Önsözde de yazdığı üzere;
    "Canım Aliye, Ruhum Filiz'de yayımlanan bu mektup ve kartlar Sabahattin Ali'yi nişanlı, eş ve baba olarak tanımamızı sağladığı gibi, onun aşkı, evliliği ve aile hayatını nasıl yaşadığını da gösteriyor: coşkulu bir aşık, sorumlu bir eş, sevecen bir baba."
    #SabahattinAli, Eşi Aliye ve Kızı Filiz ile birlikte.