• Siz her köşesi ayrı renk olan ruhumu göremiyor olabilirsiniz ama ben onun her anını yaşıyorum.
  • 208 syf.
    ·2 günde·Beğendi·10/10
    Kitap alamayan çocuklara kitaplar hediye edeceğim Youtube kanalımda, kitaplardaki alıntılar hakkında videolar hazırlıyorum. Destek olmak isterseniz abone olabilirsiniz: http://bit.ly/alintilarlayasiyorum

    "Kitlelerin ne düşündükleri ya da ne düşünmedikleri, ilgilenmeye değmez bir sorun olarak görülmektedir."
    George Orwell

    Günaydın, Filler Sultanı ile Kırmızı Sakallı Topal Karınca kitabı ile tatlı ve rahat olarak devam eden itaat uykunuzdan uyandırıldınız. İktidarın propagandalarına, umutsuzluk ve korku aşılamalarına sorgusuz ve sualsiz iman etmiştiniz bunca zaman. Ama Yaşar Kemal ile bunlara bir dur demeliydiniz. Kıssadan hisse, yeryüzünün bütün karıncaları -yani sizler- birleşmeye gücünüz vardı. Keza birleştiğiniz zaman da Çin Devrimi'nin Mao'su, Küba Devrimi'nin Castro'su ve Sefiller'in Mabeuf'u olacağınızı geçmiş deneyimlerinizden biliyordunuz.

    Ol sebepten, Yaşar Kemal bir masal yazdı bizler için. Çocuklarımızı ilk kez uyutmamak için. Masallar, çocukların uyuması içindir bilirsiniz ya. Bu sefer sistemin masalına ara vermek için distopik bir masal gerekiyordu artık karıncalar olan insanlarımızın ve çocuklarımızın uyumayacağı. Bir varmış bir yokmuş diye başlayan masallarımızı bir yokmuş bir yokmuş diye ütopikleştirmeye gelmişti Yaşar Kemal.

    Sultanlar sultanı vardı fil denen, diktatörlüğünü bütün dünyaya duyurmuş. Karıncalar vardı insan denen, diktatörlüğe sorgusuz sualsiz iman etmiş. Bir de kırmızı sakallı topal karınca vardı ki, entelektüel, okuyan ve aydın kesimi karşılayan. Aydın kesim sadece manzaranın değiştiğini ve devrin aynı kaldığını, artık her şeyin insanların gözleri önünde ve yine her şeyin onun düşünmesine engel olacak bir oyuncak gibi tasarlandığını da biliyordu. Bütün hırsızlıkların, bütün adam kayırmaların, bütün cahilliklerin halk tarafından görülmeyecek ve akıllarına gelmeyecek bir yere saklanması gerekirdi. Tezgah altı değil göstere göstere sarayı olmasına izin verdi sultanın, karıncalar.

    Çuval çuval çiçek ve bal özü atıldı içeri ya da gazeteci, yazar, aydın mı demeli? Savaş ganimetinin tanımı evrimleşmişti. Halkına ihanetin tanımı artık karıncaların ceplerinde kalmış üç kuruş paraya göz diken, sırtlarına her zamandan daha çok iş yükleyen, aralarında iç savaş çıkartmadan rahat duramayan diktatörlerle sınırlıydı.

    Kutsal kitap kıbleyi Kabe olarak belirlemişti fakat filler sultanı, diktatörler kıbleyi para olarak değiştirmişti. Yoksa bir itirazınız mı vardı? İtirazı olan filler sultanı ve onun adamları olan kayırılmış filler ordusunun ayakları altında kalırdı. Hele ki bir birleşselerdi!

    Sorgulamayız, sual bile sormayız... Sorgusuz sualsiz iman ettik dediler başımızdakine. O ne yapsa doğrudur, dediler. Biz, buna ve sonuçlarına hazırız, dediler. Savaşın barış, özgürlüğün kölelik ve cahilliğin güç olduğunu kabul ettik, dediler. Çünkü iktidarımız buna sorgusuz sualsiz iman etmemizi istiyor, dediler. Dediler de dediler.

    Kutsal kitap kul ve köle olmayı, ibadeti sadece Allah'a yapılması gereken olarak söylemişti fakat filler sultanı, diktatörler kulluğun ve köleliğin ibadet etmesi gereken yönünü kendileri olarak değiştirmişti. Çünkü yaşamalıydı saltanatları fani hayatlara sahip olmalarına rağmen ölümsüzlük ütopyalarıyla.

    Otoritenin ölümsüzlüğü için ne kadar köle bulunursa o kadar güç demekti. Farkındayken reddetmenin sonrasında bir distopyanın içerisinde olduğunu bilmene rağmen "Yaşasın adalet!" demenin sebebi de buydu. Çünkü hırsızın sarayına da yine hırsızlar girebilirdi. Karıncayken karıncalıktan çıkıp fil dilini öğrenmeye ve filler gibi davranmaya çalıştın, oysaki sadece karınca olduğunu hatırlamalıydın başından beri.

    Düşünemedin ama konuştun, üretemedin ama tükettin, sürekli biriktirdin ölümsüzlüğün için. Peki ölümsüzleşebildin mi?

    Karıncalar açlık, sefalet, iş yükü, bitmek bilmeyen sorumluluklar ve vergiler altında can verirken karınca vergisi yapımı zevküsefayla sarılı sarayının içindeki senin umrunda mıydı bütün bunlar filler sultanı?

    Karınca diliyle olan konuşmalarımız aslında gayet de senin anlayabileceğin düzeydeyken zamanla anlaşılmaz bir hale gelmesini yine senin sınırsız iktidar ve otorite hırsın sebep olmadı mı filler sultanı?

    Umut ve güven içinde yaşadığımız ülkede kalplerimize umutsuzluk ve korkuyu aşılayan senin iktidar şırıngan değil miydi filler sultanı?

    Azla yetinmeyip her şeyin daha fazlasını isteyen gözü doymaz bir canlıya dönüşmüş sen, hayvanların bile birbirlerine yapmadığı şeyleri sen insanlara neden yaparsın diktatörler sultanı?

    Karıncaların açlıktan ve yoksulluktan kırılıp vergiler altında sırtları kamburlaşmışken sen mi ameliyat edecektin onların kamburlaşmış sırtlarını yalan yanlış sayılar verdiğin haber neşterlerinle diktatörler sultanı?

    Al karıncalarının kulaklarını tıkayan borazanlarını da, al karıncalarının gözlerini hipnotize eden sinema ve televizyonlarını da, al karın tokluklarını da git başlarından karıncaların diktatörler sultanı!

    Bu sefer ben sana soruyorum, eeey diktatörler sultanı! Sen kimsin?! Varlık nedenin olan karıncalar olmasaydı sen kim olurdun? Nietzsche bile kıskanırdı içinde yok olduğun hiçliğini!

    Cebren ve hile ile aziz karıncalar dünyasının, bütün karınca yuvaları zaptedilmiş, bütün yiyecek ambarlarına girilmiş, bütün karınca güçleri dağıtılmış ve memleketin her köşesi diktatörlerce işgal edilmiş bile olabilir. Bu gaflet, dalalet ve hıyanet içinde hüküm süren sultanlığın panzehiri ise yeryüzünün bütün karıncalarının birleşm...
  • Yeknesak istirahat döşeğindeki hayat, hayr-ı mahz olan vücuttan ziyade, şerr-i mahz olan ademe yakındır ve ona gider."
    -- Bediüzzaman Said Nursî --
    cümlesini açıklar mısınız?

    Cevap

    Değerli Kardeşimiz;
    Bir binanın bütün tavanı, odaları ve içindekileri ile beraber temelin üstünde olması gibi, kainatta iyilik ve hayır adına ne varsa hepsinin temeli ve esası, vücut üzerine bina edilmiştir. Şayet vücut, yani varlık olmasa ona bağlı olan her şey yokluğa düşecek ve hiçliğe gidecek; onun için vücut, yani varlık nimetinin her tarafı ve her köşesi hayırdır ve güzeldir.

    Bunun zıddı olan adem, yani yokluk ise, her hayrı ve güzelliği yok eden ve hiçliğe atan bir şey olmasından, her tarafı şerdir, hiçbir olumlu yönü yoktur. Adem, yani yokluk  Allah'ın bütün nimetlerini uçuran ve yok eden bir mana olduğu için, neresinde bir hayır, hangi şeyinde bir güzellik olabilir. Onun için varlığın her tarafı hayır iken, yokluğun her tarafı şerdir.

    Duran ve hareket etmeyen bir araç yol kat edemez, yol kat etmeyince de hem hedefine varamaz, hem de yol boyundaki güzel manzaralardan ve konaklardan istifade edemez. Hareket eden araç ise, her gittiği yerde başka bir manzara ve güzellik ile karşılaşır ve çok lezzetler alır, bu da tam bir hayır olur. Ama hareket etmeyen araç  ileride olan manzara ve güzelliklerden mahrum kalır, bu da tam bir şer olur. İnsan da duran bir araç gibi, hayatı tek düze ve hareketsiz olursa, manevi hedeflere varamaz, hedefe varamayınca da hayatı manasız ve gayesiz olur.

    Onun için Allah, insan hayatını hareket ettirerek sürekli bela ve musibetler ile terbiye ve tezkiye ediyor, atıl ve tembel  bırakmıyor. İnsanın terakki etmesi ve manevi yolları kat edebilmesi için, hayatı mücahede ve mücadele ile hareket etmesi gerekir. Durağanlık ve hareketsizlik, adem, yani yokluk hükmündedir, mücadele ve hareket ise vücut hükmündedir.
    Özetle; yaratılan mevcudat daima değişmektedir. Çünkü, zamana bağlı olanların daima değişmesi söz konusudur. İnsanların bu değişkenliği ayrıca fiillerinde de caridir. Şayet insanların fiillerinde değişiklik yoksa ve farklılık yaşanmıyorsa, zahiren yaşam ve hayat olsa da, hakikatte adem ve yokluk vardır.

    Mesela, birisine şöyle bir sorsanız; "Ne yapıyorsun?" Bu soruya karşılık size, "Hiç işte bildiğin gibi." diye cevap verse, buradan alınacak sonuç şu olur: Bir insan aynı tarz hayat yaşasa ve aynı fiilleri icra etse, o hayatı yaşamamış gibi kabul eder. Böyle bir insanın yaşadığı bin yıl, bir yıl gibidir. Ama bir insan daima fiil değiştiriyor ve hatta musibet ve hastalıklara da maruz kalıp, bazen de sıkıntı çekiyorsa, bu insanın hayatı artık bir anlam kazanmaya başlar. Yoksa daima sağlıklı bir hayat, hayırdan ziyade şerre vesile olur.
    Selam ve dua ile...
    Sorularla Risale Editör
  • (Sirius'un ölümü)
    Artık sadece bir çift düello ediyordu, belli ki yeni gelenin farkında değildiler. Harry Sirius'un, Bellatrix'in kırmızı ışınından kaçındığını gördü: Rakibine gülüyordu.
    "Hadi ama, daha iyisini yapabilirsin!" diye bağırdı, sesi mağaramsı odada yankılandı.
    İkinci ışın tam göğsüne isabet etti.
    Yüzündeki gülüş henüz silinmemişti, ama gözleri hayretle açıldı.
    Harry Neville'i bıraktı, oysa bıraktığının farkında değildi. Dumbledore da platforma doğru döndüğünde, Harry yeniden basamaklardan aşağı sıçrıyordu, asasını da çıkarmıştı.
    Sirius'un düşmesi çok uzun sürdü sanki: Kemerden sarkan eski püskü tülün içinden arkaya doğru düşerken, Bedeni garip bir kavis çizdi.
    Harry, vaftiz babası kadim kapıdan içeri düşüp tülün arkasında yok olurken, onun yıpranmış, vaktiyle yakışıklı olan yüzünde korku ve hayret karışımı bir ifade gördü; tül, şiddetli bir rüzgara kapılmış gibi bir an dalgalandı, sonra yine eski haline döndü.
    Harry, Bellatrix Lestrange'ın muzaffer çığlığını duydu, ama hiçbir anlamı olmadığını biliyordu - Sirius sadece kemerden içeri düşmüştü - şimdi öbür tarafta yeniden belirecekti...
    Ama Sirius yeniden belirmedi.
    "SİRİUS!" diye haykırdı Harry. "SİRİUS!"
    Zemine yaklaşırken, kesik kesik, içini yakan soluklar alıyordu. Sirius perdenin hemen arkasında olmalıydı. O, Harry, onu gerisingeri çekecekti...
    Ama zemine erişip de platforma doğru koştuğunda, Lupin onu göğsünden yakalayıp geri çekti.
    "Yapabileceğin hiçbir şey yok, Harry -"
    "Tut onu, kurtar onu, sadece öbür tarafa geçti!"
    "- artık çok geç, Harry."
    "Hala ona erişebiliriz -" Harry bütün gücüyle ve şiddetle mücadele ediyordu, ama Lupin onu bırakmadı...
    "Yapabileceğin hiçbir şey yok, Harry... hiçbir şey... gitti..."
    * * *
    "Gitmedi!" diye feryat etti Harry.
    İnanmıyordu; inanmayacaktı; bütün gücüyle Lupin'den kurtulmaya çalışıyordu. Lupin anlamıyordu; o perdenin arkasında insanlar saklıydı; Harry odaya ilk girdiğinde onların fısıldaştıklarını duymuştu. Sirius saklanıyordu, gözden uzaktaydı sadece -
    "SİRİUS!" diye haykırdı. "SİRİUS!"
    "Geri dönemez, Harry," dedi Lupin, Harry'yi zapt etmeye çabalarken sesi çatlayarak. "Geri dönemez, çünkü öl-"
    "ÖL - ME - Dİ!" diye kükredi Harry. "SİRİUS!"
    Etreflarında hala hareket vardı, boşuna koşuşturma, çakan büyüler. Harry için kuru gürültüden ibaretti, sekip yanlarından geçen lanetlerin önemi yoktu, hiçbir şeyin önemi yoktu; yeter ki Lupin, yalnızca bir kaç metre ötede, o eski perdenin arkasında duran Sirius birazdan ortaya çıkıp yeniden kavgaya katılmaya hevesli bir halde kara saçlarını arkaya atmayacakmış gibi yapmaktan vazgeçsin.
    Lupin, Harry'yi sürükleyerek platformdan uzaklaştırdı.
    Hala kemere bakmakta olan Harry, onu böyle beklettiği için Sirius'a kızmaya başlamıştı artık -
    Ama Lupin'den kurtulmak için debelenirken bile, aklının bir köşesi, Sirius'un onu daha önce hiç bekletmediğinin farkındaydı... Sirius, Harry'yi görmek için, ona yardım etmek için her şeyi tehlikeye atmıştı hep... Harry hayatı buna bağlıymış gibi feryat ederken Sirius o kemerin içinden çıkmıyorsa, bunun tek açıklaması, gerçekten geri dönmediğiydi... gerçekten -
  • 484 syf.
    ·1 günde·Beğendi·10/10
    Kitabın yazarı Uno Harva Fin asıllı bir oryantalisttir ve bu kitapta bize sunduğu veriler Rus Çarlığı adına yaptığı araştırmalardır. Türk ve akraba halkların inanç dünyasını araştıran ilk araştırmacılardandır ve sonraki birçok kişi onun eserlerinden yararlanmıştır. Kitapta çok güzel ve geniş bilgiler vermesine rağmen yer yer bazı değerleri Türklere yakıştıramayıp farklı halklardan geçmiştir gibi bir yargıda bulunması benim de yer yer kitabın kenarlarına ufak küfürler yazmama sebep olmuştur. Kitabın girişinde bulunan Erol Cihangir'in tenkidi kitaba başlamadan önce muhakkak okunması gereken bir yazıdır. Harva'yı çok haklı olarak önyargılılığından ve doğu medeniyetlerini anlamamasından dolayı eleştirir. Harva Türklerin kolektif belleğini değerlendirirken batılı gözlüğünü bırakamamaktadır. Batılı bilim insanları öteki olarak gördükleri halkları zaten hiçbir zaman tam manası ile objektif olarak değerlendirememektedirler, özellikle doğulu halkları. Bunu başarabilene henüz rastlamadım çünkü ötekini önyargısız değerlendirmek çok zordur. Joe Bousquet 'in " Yaralarım benden önce de vardı, ben onları bedenimde taşımak için doğmuşum." sözleri tam da bu konu ile alakalıdır. Henüz kitap hakkında bilgi vermeden bu bölümde detaya inmemin sebebi, ilerleyen bölümlerdeki pek çok inanışın birçok mitolojik eserde bulunabilir aynı anlatılar olması ve şu anda bahsettiğim konunun daha önem arz etmesidir. Bousquet'in sözlerinden belki farklı kişiler farklı anlamlar da çıkarabilirler ancak birçok kişinin çıkardığı ortak anlam bence "kültür" kavramıdır. Kültür biz doğmadan önce içine doğacağımız toplum tarafından yaratılmıştır ve biz doğar doğmaz bu kültüre göre yetiştiriliriz; dil, yeme-içme, giyim, cinsiyet rolleri, din, öteki imgesi ve daha birçok kültürel unsur bizden önce oluşturulmuştur. Bizim yaşantımızı şekillendiren bu kolektif bellek, "öteki"yi objektif bir şekilde değerlendirmemizi engeller. Biz içine doğduğumuz kültürü tam anlamıyla eleştiremeyiz, "öteki" bize baktığı zaman bizim göremediklerimizi görür ancak o da kendi "yaraları" ile görür. Göğü Delen Adam adlı eserde "papalagi"nin yaşantısını eleştiren yerliler, aydınlığı ve objektifliği ile övünen pek çok megaloman bilim insanının dünyasını başına yıkmıştır. Bilim insanlarının ne kadar aydınlansalar da tam anlamıyla "yaralarından" kurtulamadıkları düşüncesindeyim. Harva'da "yaralarının" farklında olmadığı için doğu medeniyetlerini küçümsemektedir. Harva'da Türkleri ve doğu medeniyetlerini inanışlarından, yeryüzünü canlı olarak görmelerinden dolayı " geri medeniyet" olarak görmektedir. Doğayı katleden ve hayvanları gereksiz yere avlayıp nesillerini tüketen batı , 20. yüzyıldan sonra doğacı derneklerin kurulması ve protestolarla yeni yeni doğanın değerinin farkına varmaya başlamıştır. Oysa Türkler binlerce yıldır doğa temalı bir inanca sahiptirler. Cihangir, Harva'nın çoğu inanç ve uygulamada köken arayışına gidip delil sunamdan bazı değerleri Asya'da bulunan yerleşik hayata geçmiş medeniyetlere dayandırmasını da eleştirir. Birçok halkın yaşadığı coğrafyada kültür alışverişi kaçınılmazdır, Türk mitolojisindeki bir motif Çin mitolojisine de girebilir veya tam tersi de olabilir. Şamanizm ve Zerdüştlük inançlarındaki inanış ve pratiklerin İslam'da yer bulduklarını bilmekteyiz. Bu inanışların dinde yeri olmadığı vs. gibi cümleleri dile getirmek gereksiz bir çabadır, bu inanışların bireyler açısından işlevsellikleri vardır. Harva'nın çalışması Türk mitolojisinin kökeni üzerine bir çalışma olmaktan ziyade gözleme dayalı bir çalışmadır ancak alanında yapılmış en iyi çalışmalardan olduğunu da belirtmek gerekir.

    ALTAY PANTEONU
    Girişte yeryüzü tasavvurunu yönlere göre şekillendiğini, eski insanların dünya tasavvurlarının yaşayan atalarından aldıkları bilgiler ölçüsünde, yaşadıkları coğrafya sınırları çerçevesinde şekillendiklerini görmekteyiz. Yakutlar arasında dünyanın, yaşadıkları bölgedeki nehrin doğduğu yerden denize battığı yere kadar olan alandan ibaret olduğu inancı gözlemlenmiş. Türkler doğuyu önlerine, batıyı arkalarına alarak ilerlemektedirler. Diğer eserlerden de gördüğümüz gibi güneşi selamlamak için doğuya dönerler, kurban sunulurken de doğuya dönülür. Saçı sunulurken de dört ana yöne kımız, süt, rakı dökülür. Kurban olayı çok çeşitlilik gösterir ki bunlara birazdan geleceğiz. Türk ve akraba halkalrın yeryüzü tasavvurunda diğer pek çok halka görüldüğü gibi "axis mundi" inancı vardır ve bunlar genelde ağaç, dağ ve obaya dikilen büyük direklerdir. Gökteki kutup yıldızı, dağlar, ağaçlar, otağın tepesindeki şanırak veya tündük denen yer, yeri ve göğü birbirine bağlar. Ağaçlar ve dağlar gökyüzünü ayakta tutan kudretli canlılardır. Yeryüzünün göbek deliği olduğuna dair inanç da vardır ve burası da yeraltını bu bağlanan katmanlar arasına eklemektedir. Göğün direği, yerin direği / ekseni gibi adlandırmalar bu taşıyıcılara işaret etmektedir. Bazı Türk halklarında gökyüzü bizzat çadırdır, çadırın tavanıdır. Gökteki yıdızlar bu çadırda açılan deliklerdir ve en belirgin deliklerden olan Ülker takımyıldızı soğuk havanın en çok içeri girdiği deliktir, bunu gökte görünce çadırın delindiğini ve içeri soğuğun dolacağına inanmaktadırlar. Bu çok müthiş bir gözleme dayalı hadisedir, Ülker takımyıldızı gerçekten de havaların soğuduğu zamana yakın gökte belirir. Bu delikler aynı zamanda kuşlar geldikleri yerlerdir. Katmanlara dönecek olursa şamanlar ayinlerinde bu katmanlar arasındaki geçişlerini, tırmandıkları ağacın gövdelerine attıkları çentiklerle temsil ederler. Bölüm bölüm kitabı alatmak çok uzun süreceği için yazıyı akışına bırakıyorum burada. Diğer kitaplarda pek görmediğimiz bir motif olarak gökyüzünde bir süt denizi olduğu, sütü tanrıların çok sevdiği inancı vardır. Şamanlar bu sebeple ayinlerinde bol bol süt saçıları yaparlar. Göğün katlarının 7 veya 9 olduğu bazen daha fazla olduğu düşünülür. Aynı şekilde onun bir yansımasının da yeraltında olduğu düşünülür. Yeraltına Erlik gökyüzüne de Ülgen-Kayra hükmetmektedir. Kötülük yeraltından geldiği için Erlik Han'a yapılan kurbanlar daha gösterişli ve ciddidir, çünkü ondan korkulur. İyi tanrı Ülgen'den zarar gelmeyeceği için korkulmaz. Erlik bazı yaratılış mitlerinde de insana zarar veren, onu kirleten bir varlıktır. Örneğin birinde insan yaratılır, Erlik gelip onun cildini bozar ve hastalıklar bulaştırır. O zamana kadar dış yüzü olan insan teni Ülgen tarafından içe döndürülür ve o kötü görüntüler içte kalır, o günden bugüne kadar hastalıklar oluşmaya başlar ve bunlar Erlik yüzündendir. Bunlar diğer mitoloji kitaplarında da karşılaşılan mitler olduğu için ben burada geçen ilgi çekici uygulamalardan biraz örnek vereceğim. Mesela çocuğu olmayan ailelerde kadınlara uygulanan şaman tedavilerinden biri şöyledir. Şaman kadını otağın içine alır, otağın içi boydan boya birkaç yön boyunca gerilmiş at kıllarıyla doludur. Bu at kılları üzerine yıldızları, gezgenleri, güneşi temsilen nesneler konmuştur. Bu nesneler arasında büyük bir de kuş vardır. Kadın bunların altına sırtüstü yatar ve şaman ayine başlar. Şaman ayinin sonuna geldiğinde o kuş temsiline yaklaşıp kılı keser ve kuş kadının göbeğine düşer, ayin bu şekilde sona erer. Bana göre ve birçoğuna göre tiyatronun da temelini atan şamanlardır, burada bugün Anadolu'da da kuş, leylek, uçarak cennete gitme gibi motiflerin yansımasını görmekteyiz. Anadolu'da çocukları leyleklerin getirdiği yönünde inanç vardır ve bu Türksitan coğrafyasında da aynı şekildedir. Leylek zaten Umay Ana'nın don değiştirmiş halidir. Eski Türkler doğacak olan çocuğun bir kuş ruhuyla gelip kadının karnına girdiğine inanmaktaydılar, bu ayinde de bunun temsilini yani "tiyato" olarak sunuluşunu görmekteyiz. Tabi günümüzdeki insanalrın bakışı ile bu tiyatro olabilir ancak büyü ilkeleri ile ele aldığımızda o dönemdeki insanların mantığı ile "benzer benzeri yaratır". Hoşuma giden inanışlardan biri de "Ateş Tufanı" dır. Yani genelde su ve sel baskınıyla gelen tufan dile getirildiği için belki birbirlerinin varyantı olmakla birlikte bu farklı bir tufandır. Yeryüzünden ateşler püskürür ve her tarafı ateş denizi kaplar, ateşler su gibi akmaktadır, bir erkek ve bir kız kaza veya kartala binerek göklerde uçarlar ve en son buharlar vs. sona erkek bir kara parçasına inerler ve insan nesli devam eder.

    Şamanların ayinlerinde tanrılara ve ongunlara saçıda bulunmaları da çok çeşitli veriler sunmaktadır. Hem tanrılara hem doğa ruhlarına hem de ölen atalarına sunular yapmaktadırlar. Ölen atalar tamamen yok olup gitmemekte, yaşayan insanların hayatlarına etki etmeye devam etmektedirler. Bazı Türk halkalarındaki inanca göre ava çıkan insanlar atalarına bol bol saçı sunmalıdırlar çünkü avda avlayacakları hayvanın gölgesininin "öbür dünya"da da avlanması gerekmektedir, bunu yapacak kişiler de ölen atalarıdır. Öbür dünya dediğimiz yer cennete veya cehennem değildir, eski Türk inancına göre böyle bir ayrım yoktur. İnsanlar ölüm şekillerine göre bir yerlere giderler ve buralar genel olarak bugün Anadolu'da da yaşadığı şekilde "öbür dünya" olarak adlandırılırlar. Ölüm anında kişi yatakta yatıyorsa veya hasta yatağında yatıyorsa bu onun için çok rezil bir ölümdür, bu kişi Erlik Han'ın yanına yani yeraltına gider. Kişi savaşarak can verirse daha iyi bir "öbür dünya"ya gider. Bu sebeple günümüzde yatarak veya can çekişerek ölmektense savaşarak ölme motifi kitaplarda ve filmlerde geçmektedir, bu Türklerin kolektif bilinçlerinin ürünüdür. Savaşarak ölmeyen kişileri Erlik'in yardımcıları ele geçirirler ve hizmetkarları yaparlar. Ölen ataların temsilelri ağaç kabuklarına çizilerek veya ağaç olarak bizzat yontularak evlere asılır veya bir sunak köşesi yapılıp özellikle 7 ata orada sıralanır. Ava giderken, özel günlerde vs. bir şey yenirken veya içilirken önce bu ataların temsilleri üzerine "saçı" olarak serpilir. Saçı kansız kurbandır; rakı, kımız, süt, su kansız kurbandır. Öbür dünyadaki atalara saçı yapılmazsa av başarılı geçmez. Öbür dünya, bu dünyanın tam tersidir, burada olan her şeyin orada zıddı vardır. Burada gündüz iken orada gecedir, buradaki insanlardan farklı olarak oradakiler başaşağı yürürler. O dünyayı görme veya oradan haber alma nesneleri ayna ve sudur, öyle ki sudaki yansımalardan hareketle böyle bir inanç doğmuş olabilir. Yakın zamanda veya aynı günde bir kız ve bir erkek evladı ölen aileler bir kağıda bunların temsillerini ve yanlarına çeyiz temsilleri çizerek ateşte yakarlar ve bu iki kişiyi evlendirirler. Onlar öbür dünyada karı koca olmuştur, dünürler de bu dünyada sanki hiçbir fark yokmuş gibi akraba olurlar.

    Bebeği kundakta ölen anne memesini sıkarak sütünü etrafa saçmakta ve "anam jajuci" için demektedir. Bu jajuci çocuk yapma enerjisi veren bir tanrıçadır. Doğum yapan kadınlar göbek bağlarını bir beze sarıp saklar, bu ileriki doğumlarda ona yardım edecektir. Bir yakınları doğuruyorsa hemen komşudan bu bağları olan kadın çağrılır ona dokundurulur vs. yine yukarıda dediğimiz gibi benzer benzeri yaratır mantığıdır bu.

    Tanrı tarafından gönderilen kartalın yumurtasından çıkan ilk şamanın soyundan gelen insanlar farklı bir statüye sahiptirler, bunlara Merküt kabilesi denir. Sıradan insanların yapamayacağı şeyler vardır. Mesela yıldırım çarpması sonucu ölmüş bir hayvana kimse dokunamaz, sadece Merküt kabilesi mensupları bu hayvanın etini yiyebilir. Böyle bir ölü hayvanı gören kişiler yakınından bile geçmezler.

    Yeni ev kuranlar ateşe saçı yapmak zorundadılar, gelin de yeni geldiği evin ateşine saçı yapmak zorundadır. Erkek de bunu yapmak zorundadır ve ayrıca baba otağından getirdiği toprağı kendi otağı içerisine serper. Bu ateşe sunu yapılmazsa bereket kaçar, ateşe saçı sunulmadı diye otağı yanan aileler vardır. Ateşi bıçakla- kılıçla eşeleyen kişilerin çocuklarının tek gözü kör olur veya sakat olurlar. Gök gürültüsünden korkup etrafa süt saçma geleneği de oldukça yaygındır. bu işi ölen insanların gazabından korunmak için de yaparlar. Ölen kişinin rahat etmezse geri dönüp yaşayanlara sıkıntı çıkaracağına inanırlar. Onun için sık sık onlara da saçı sunulur.

    Hırsızı ortaya çıkarmak için yapılan bir şaman ayininde ateş başına gelen şaman eline temsili bir insan figürü alır, bu tahtadan yapılmıştır. Obada şüphelenilen isimleri veya çoğunun adını sayarak ateş etrafında ayin yapar, bu esnada insanlar da oradadırlar. Şamanın gerçek hrısızın adını söylediğinde elindeki temsilin ona başını sallayacağına inanırlar. Bu esnada şaman o tahtaya çiviler ateşe tutar vs. Bu acıların hepsini gerçekten de hırsız hissetmektedir.
    Ölü defin yöntemleri de geniş bir alan ancak burada şamanların definlerine dair güzel bilgiler verilmiş. Şamanlar toprağa gömülmezler topraktan biraz yüksekte bir ağaç kuru içerisine bırakılırlar ve üzerlerine kayın yaprakları örtülür. Toprağa gömülmezler çünkü ölen şamanların ruhları kuş olarak bedenden çıkar ve başka bir bedende tekrar gelir. Sanırım bu sebeple toprağa koymuyorlar. Şamanların defnedildikleri yerlerde 4 sırık üzerine kartal figürleri yapılır.

    Kötü ruhlar insanların ruhlarını çalmaya çalışırlar. Ruh ölünce bedenden çıkar ancak bazen uyurken de, hastayken de çıkabilir. Ruh tanımlamaları çok çeşitlilik göstermektedir. Kötü ruhlar insanların burunlarını kaşıyarak hapşırmalarını sağlarlar, böylece içlerindeki ruh dışarıya çıkabilir ve onu çalabilirler.

    Av merasimleri olarak genelde ormanda gerçekleşen av ve bunun etrafındaki pratiklere yer verilmiş. Avlanan hayvanın gazabından korunmak için tütsülenirler, eve farklı yoldan gelirler, çadıra ön kapıdan değil de arkadan bir kısmı kaldırarak girerler. Hamile kadınlar ava götürülmez çünkü av hayvanının ruhunun , izini bulup kadına ve bebeğe zarar vereceğine inanılır. Avlanan hayvanın kafası veya kafa derisi verilmez, satılan tüm postlar özellikle ayı postları kafasıdır. Ayı da ormanın koruyucu ruhudur ve adı direkt telefuz edilmez, koca oğlan denir. Ayıyı avlamaktan kaçınırlar ancak avlarlarsa da ondan özür dilerler, ant içerler. Seni biz öldürmedi x kabiledeki kişi öldürdü, seni buran ok Rus yapımıydı gibi şeyler anlatırlar ölü hayvana.

    Anlatılacak çok şey var ancak diğer eserlerdeki aynı şeyleri anlatmak istemedim.

    İlteriş YILDIRIM
  • Kendimi kaldırım taşlarının üstünde ayaklarımı peşi sıra atarak yürürken buldum. Bir çocuk gibi. Üstüne bir de bir ıslık tutturdum. Melodisiz, rastgele.

    Gönül Hanım ne zaman gelir? Bu arada Gönül Hanım doktor. Aile Sağlık Hekimi. Danışmadaki çarpık bacaklı kız acılı bir kibarlıkla gelir birazdan dedi. Birazdan? Hemşire Hanım var mı peki? O da gelmedi. Gelir birazdan.

    Sağlık Ocakları'nda ne muazzam hikayeler vardır. Mümbit birer edebiyat mekanlarıdırlar. Saat 1'i biraz geçiyor. Kapıdaki açılış/ kapanış çizelgesine göre Sağlık Ocağı açıldı demektir. İçeride bir iki insan. Bir de Danışmadaki çarpık bacaklı kız. Ama oraya ''danış'' yazmışlar. Herhalde ''danışma'' yazınca insanlar olumsuzluk eki sanıyorlar onu. Bir sürü salak ne berbat espriler yapar şu mastar eklerinden. Aman bozmayalım keyfimizi.

    Birbirine yapışık sandalyeler genelde hastanelerde olur. Bir de bu Sağlık Ocağı'nda var işte. Oturdum onlardan birine. Duvarlarda bir pembelik. Üst tarafları beyaz. Her 6 saniyede 1 kişi şeker hastalığından ölüyormuş. 6 tane ay çiçeği var resimde. Biri solmuş. Renksiz. Karşıdaki saatin altındaki afişte. Hemen yanımda Atatürk köşesi var. Gençliğe Hitabe, İstiklal Marşı. Sağ tarafta bir küçük pano. Birkaç şiir koymuşlar. Can sıkıntısından okudum. İnsan beklerken en lüzumsuz yazıları bile okur. Hatta az ilerideki hasta hakları, hastanın sorumlulukları köşesine bile göz atar. Sanki onları böyle zamanlar için koymuşlardır. Bir de şu dünyanın en büyük safsatalarından biri ''vizyonumuz/ misyonumuz'' yazıları yok mudur? Bir sürü tek düze samimiyetsiz kelimeler.

    Siz de kaldırım taşlarının üstünde peşi sıra adımlar mısınız bazen? İlla oradan yürüyeceğim diye direten çocuklar vardır. Sonunda anneleri kızar. Melodisiz, rastgele.

    Doktorun odasına açılan küçük bekleme salonuna geçtim. Biraz da orada bekleyeyim. Biraz oturdum. Biraz kalktım. İşlemeli perdeyle süslenmiş pencereden dışarıya baktım. Hayata. Danışmadaki kız daha gelmedi dedi. Ya bu sırada gelmiş de ben boşuna bekliyorsam. Kalkıp kapıyı çaldım. Kapı kolunu aşağıya indirdim. Kilitli.

    Ara sıra danışmadaki kız yerinden kalkıp yürüyor. İşte o çarpık bacaklar. Siyah keten pantolonun içinde.

    Arkamdaki yazıya baktım: Sık sık tuvalete gidiyor, aniden sıkışıyor, idrarınızı tutamıyorsanız doktorunuza başvurun.

    Bir kadın ''Bakar mısınız'' diye bağırdı. Heyecanlı, bağırarak. Baktım. Danışmaya seslenmiş. Yolda gördüm bu teyzeyi de, kendimi iyi hissetmiyorum dedi. Tamam oraya oturtun. Oturttu. Tekrar geri geldi. Yüzünde tanımadığı birine iyilik yapmanın şımarıklığı, sesinde bunun rahatlığı vardı. Eğildi. Sessizce kadını işaret ederek biraz onu çekiştirdi. Pasaklı bir gülüşü vardı. Bir yakınını getirmiş olsa böyle rahat mı davranırdı? İnsan psikolojisi işte.

    Beklediğim yere arka arkaya iki adam girdi. İlki yüksek sesle selam verdi. Yüksek sesle aleykümselam dedim. İkincisi kısık sesle aynı selamı tekrarladı. Kısık sesle aleykümselam dedim. Ayrı ayrı yerlere oturdular. Bir süre sessizlik. Neden sonra ilki içeride hasta var mı, dedi. Doktor da yok hemşire de. İnanmadı kalktı ayağa. Kapıyı tıklattı ve kapının kolunu aşağıya indirdi. Kilitliydi. Biz de boşuna bekliyoruz ha, dedi. Hemen danışmaya koştu. Kız aynı acılı kibarlıkla birazdan gelirler dedi. İkinci adam gözden kayboldu. İlki tekrar yanıma geldi. Bu memleketin işleri hep böyle hemşerim dedi. Kim bilir nerdeler? Bir haftadır devlet hastanesinden heyet raporu almaya çalışıyorum daha bitmedi. Şimdi de bir ilaç yazdıracağım, iki dakikalık işimiz var. Yüzüne baktım. Bıyıkları üstten tıraşlanmış. Sakalları kirlenmiş. Saçları sivri sivri kesilmiş. Zayıfça bir adam. Düz beyaz çizgili siyah bir kumaş pantolon giymiş. Ayağında ucuz, boyasız bir iskarpin var. Yok kardeşim dedi. Bu ülkenin işleri hep böyle.

    Hayırdır işe mi giriyorsunuz, nedir heyet raporu? Yok dedi. Ben kaza geçirdim onun için. 7 ay önce. Ocak'ta çalıyordum. Mermer Ocağı. Bir kaza geçirdik orada. Kafamdan ameliyat oldum. 3 ay önce de beni işten çıkardılar. Şimdi bir heyet raporu alıp çalışma gücü kaybını ortaya çıkarmak istiyorum. Kaç senedir ekmek yediğimiz yer. İlk başta şikayetçi olmadım. Şimdi Nisan'da işe alırız dediler. Bekliyorum. Amma benim maaşımdan az verirlerse olmaz ki. Biz kendi işimizde mi kaza geçirdik kardeşim? Hem benim kusurum yok ki. O zaman şikayetçi olmadık. Bilemedim, keşke olaydım.

    Sessizlik.. Tanımadığımız adamlarla konuşurken ara ara çok keskin sessizlikler olur. Ne sorsak, ne söylesek, ne konuşsak diye düşünürüz.

    Çoluk çocuk. Emeklilik yaşı. Dönüp dolaşıp kazayı anlatmalar. Mermer Ocağı. Yıllarca sigortasız çalıştırmalar. Ama bacak bacak üstüne atmak bir adama ancak bu kadar yakışmaz birader. Bir ara cebinden ezilmiş ilaç kutuları çıkardı. Yazdıracağı ilaçlar olmalı. Sonra kalktı dolaşmaya gitti.

    İkinci adam geldi bu kez. Tonları birbirinden farklı kahverengi gömlek, süveter, ceket. Gri bir kasket. Bağcıkları açık siyah botlar. Yer yer kırlaşmış sarı bıyıklar. Kıpkırmızı bir yüz. Şişkin karnını yaslayıp bakındı bir süre. Kendinden emin bir hal var. Gelmediler mi daha, dedi. Gelmezler dedim. Doktor gelmez de hemşire gelse bari. Güldü.

    Saate baktım. 2'yi geçmiş. Danışmanın önü kalabalıklaşmaya başladı. Hamile bir genç kadınla göz göze geldik bir ara. Bir çocuk arabasında çocuğun biri elindeki portakalın yeşil sapından tutmuş oynuyor. Bir kadın, peşinden iki çocuk sürükleniyor. Fistanlı yaşlı kadınlar. Sesler çoğalıyor. Gözlerim de kararmaya başladı. Ağrılar .. Bacaklarım.. Hemşire Hanım.. Yaşlılık.. Ne Zaman gelir? Senin kız mı bu da? Çocuğun boğazı..

    Hamile bir genç kadınla göz göze geldik bir ara. Bunu atlamayalım. Acaba gebelik testi yaptırmaya kaç kadın geldi bugün? Akşam kocalarına haber..

    Bazı yaşlı teyzeler çok ağır ve gururlu oluyor. Ama bazıları yaşlılığın verdiği sevimlilikle her türlü münasebetsiz hareketi güldürerek yapıyor. İkinci adam elindeki tahlil sonuçlarına sayısal loto oynar gibi uzun uzadıya müthiş bir ciddiyet ve bilmişlikle bakarken işte böyle bir teyze girdi içeriye. Dişsiz ağzından hızlı hızlı dökülen anlaşılması zor kelimelerle sevimli mi sevimli. Doktor nerde diye danışmaya hesap sorduktan sonra tam karşıma oturdu. Zenginin gönlü oluncaya kadar fukaranın canı çıkar. Atasözü. Yaz bunu bir kenara dedi. Şimdi çay mı içiyorlardır, yemek mi yiyorlardır. Ne zaman gelmeye gönülleri olursa artık. Biz de bekleme babam bekle. Ay oğlum benim de 3 oğlan 5 kızım vardı... diye bir başladı ki ne zaman başımı başka bir tarafa çevirsem, dinliyor musun sen beni diye çıkıştı. Kızlarının 2'si boşanmış, oğlanın biri ölmüş. Antalya, Söke, Konya bilmem nerelerde çalışmışlar yahut yaşıyorlarmış. Birinci adam da gelip yerine oturdu. İkinci adam teyzeye merak sardı. Demek 8 çocuk ha dedi. Birinci adama dönüp, var ya kadınlar ne kadar çocuk doğurursa vücut o kadar dinç oluyor, dedi. Neden biliyor musun? Her doğumda hücreler kendini yeniliyor. Eskiler bundan dinç. Fırsat bu fırsat teyze dedim senin yaş kaç? Birinci adam tezini doğrulamak için atıldı. Gene vardır dedi bir 80. Teyze güldü. Yok ya dedi. 68-69 filan. Adam yenilmeyi kabul edecek tipten değildi, ee gene var, dedi. Doğrusu teyze gerçekten de 80 gösteriyordu. Çok yıpranmıştı. Ama gene de, benim dedi dinç olmamın sebebi büyüklerin duasını almak. Beni herkes severdi. Birinci adam nasıl dua teyze dedi. İkincisi nasıl dua olacak hayır dua işte diye cevap verdi.

    Bıyıkları kesilmiş, sakalları uzatılmış, tipsiz ve bir o kadar çirkin bir adam girdi içeriye. Selamünaleyküm dedi. Herkeste derin bir sessizlik. Selamı ben aldım. Kimseyle konuşmadı adam. Kapıyı tıklatıp kilitli olduğunu anladı. Sonra çıktı.

    Teyze arada atasözleri söylemeye devam etti. Hepsini tutamadım aklımda. Okuyor musun dedi. Elinin ekmek tutması için dua et dedi. Ananın babanın duasını al dedi. İkinci adam tasdikliyordu. Sonra telefonu çıkardı. Gönül Hanım dedi, ne zaman geliyorsunuz? İyi cakasını satmıştı gene. Birinci adam, ne zaman geliyormuş dedi. Birazdan geliyormuş.

    Teyze susmak bilmedi. Falanca yerin kızları çok ''pişmiş'' olurmuş. Birinci adam kızlar nasıl pişer teyze dedi. İkinci adam nasıl pişecek işte diye cevapladı. İşin olmazsa hangi kız sana varacak dedi. Yeter teyze anladık. Birinci adam teyze çok çekmiş ama bak yıkılmamış dedi. İkincisi göbeği önde kasılıyordu. Teyze sevimli sevimli gülüyordu.

    Birden içeriye hemşire geldi koştura koştura. İkinci adam -ben bunları tanıyorum havasında hala-, geç kalırsan böyle koşturursun işte diye güya sohbet açacak. Hemşire acele acele kapı kilidini açtı. Girdi içeriye. Küçücük çirkin bir kadın. Ardından gayet şık bir kıyafetle doktor geldi. Gönül Hanım buymuş meğer. Kestane rengi saçlarının perçemleri alnında olgunca bir kadın. Merhaba merhaba, diye girdi içeri. Sempatik. Gülüyor. Kibar. Enerji dolu. Ama niye geç geliyor birader?

    Hemen içeriye doluşan doluşana. İlk koşan bizim teyze tabii. İkinci adam, bana döndü sen dedi ne okudun? Hukuk dedim. Birden yüzündeki kırmızılık arttı. Öne doğru eğildi. Elindeki tahlil rakamları yere döküldü. Ben de katiplik yaptım. Adliyeden emekliyim. Gün oldu Allah'ım benim buradaki nimetimi kes, bana başka bir ekmek kapısı aç diye dua ettim. Ama buradan emekli olmak nasipmiş, dedi. Zordur dedi. Hakimler şöyledir, savcılar böyledir..

    İçeri girdim. Vay be doktora bak, hemşiresine çay getiriyor. Aferin Gönül Hanım. Saçlarının perçemleri alnında. Çok münasip duruyor. Ayakta karşılaştık. Ses tonu sevimli. Evet dedi. Buyurun. Şey dedim. Ben hikaye yazmaya gelmiştim buraya. Şimdi de gidiyorum.

    Çıktım dışarıya.

    Bir ıslık tutturdum melodisiz, rastgele. Kaldırım taşlarının üstünde ayaklarımı peşi sıra atarak yürüdüm. Hiç düşmeden.

    Seni düşündüm. Ve yağmur yağdı ıslandım.

    f.m. dördüncü
  • Bir savaş meydanında iki düşman ordusu, tıpkı iki pehlivan gibidir. Birbirlerinin beline sarılmışlardır. İkisi de birbirini yere çalmaya çalışır. Rastgele her şeye yapışılır, bir çalılık bir dayanak noktası olur, bir duvar köşesi bir göğüs siperi vazifesi görür, sırtını verecek bir istihkâm parçası bulamayan bir alay tabanları yağlar, ovadaki küçük bir çöküntü, arazideki bir engebe, tam yerinde enlemesine geçen bir patika, bir koruluk, bir sel yatağı ordu denen devi topuğundan yakalayabilir ve onun geri çekilmesini engelleyebilir.
    Victor Hugo
    İletişim Yayınları