• BİRKAÇ DEFA BERAET KAZANAN RİSALE-İ NUR'UN BİRKAÇ VİLAYETTE HAKSIZ MÜSADERESİNE DAİR, NUR'UN YÜKSEK BİR TALEBESİNİN MAHKEMESİNDEKİ MÜDAFAASINDAN BİR PARÇADIR.
    (Bu müdafaa, bir takriz olarak buraya ilhakı münasib görülerek dercedilmiştir.)
    DİYARBAKIR SULH CEZA MAHKEMESİ YÜKSEK MAKAMINA:
    Mahkeme-i âdilenizin huzuruna çıkmaktan fevkalâde memnunum. Âdil mahkemeler; Kâinat Hâlıkının Hak isminin, Âdil isminin ve daha çok esma-i İlahiyenin tecelligâhıdır. Hak namına hükmeden, Âdil-i Mutlak hesabına adalet eden ve hakikî, İslâmî bir adalet olan kürsî-i muallâ ne yüksektir, ne mübecceldir... Hak tanımaz mağrur zalimleri huzurunda serfüru ettiren, haksızları hakkı teslime icbar eden âdil mahkemeler, en yüksek tebcile ve en âlî ihtirama sezadırlar.
    Zulüm ve gadr ile hukuku ihlâl edilmiş, haysiyet ve şerefi pâyimal edilmiş mazlumların, huzurunda ahz-ı mevki ile tazallüm-ü hal eden bîçarelerin şu dünya-yı fânide ihkak-ı hak için mesned-i re'sleri, mahkemelerdir. Şu halde ne şerefbahş bir taht-ı âlîdir ki; mazlumlara melce' ve penah, zalimlere de hüsran ve tebah oluyor.
    İnsanların ebrarını da, eşrarını da cem' eden huzur-u mehâkim, öyle korkulacak bir yer değildir. Belki muhabbete, hürmete lâyıktır.
    Sultanlarla köleleri, asilzadelerle âhâd-ı nâsı müsavi tutan şu makam, saltanattan da mübecceldir. Hususuyla bütün âlem-i insaniyete devirlerin, asırların akışı boyunca adalet dersini veren İslâm mahkemeleri; akvam-ı sairenin engizisyonlarına mukabil, adalet nurunu bîçare beşerin kara sahifesine haşmetle aksettirmiştir. Adliye ve adalet tarihimiz, bunun binlerle misaline şahiddir.
    Ezcümle bu mübarek, adaletli mahkemenin huzurunda iftiharla arzetmek isterim ki; meşhur İslâm seyyahı ve tarihçisi Evliya Çelebi, Seyahatname'sinde diyor ki: "İlk İstanbul kadısı (hâkimi) olan Hızır Bey Çelebi'nin huzurunda, haşmetli padişah Fatih ile bir Rum mimarı arasında şöyle bir muhakeme cereyan eder: Büyük bir abidenin inşasında kullanılacak iki mermer sütunu, Fatih bir Rum mimarına teslim eder. Mimar da, Fatih'in arzusunun hilafına olarak bu sütunları üçer arşın kesip kısaltır. Fatih cezaen Rum mimarının elini kestirir. Rum mimarı da, Fatih aleyhine dava açar. Bunun üzerine mahkemeye celbedilen büyük padişah, baş köşeye geçmek istemiş. Birdenbire hâkimin şu ihtarıyla karşılaşmış:
    -Oturma beyim! Hasmınla mürafaa-i şer'î olacaksın, ayakta beraber dur!
    Hızır Bey Çelebi; bu koca şanlı padişah-ı maznuna, haksız el kestirdiği için, kendisinin de kısâsa tâbi' olduğunu ve elinin kesileceğini bildirir. Fakat mimar kısâsı istemediği için, büyük Fatih günde on altun tazminata mahkûm olur ve hattâ kısâstan kurtulduğu için bu tazminatı kendiliğinden yirmi altuna çıkarır."
    İslâm mahkemesinin adaletinin şanlı misallerinden biri olan şu misal, bize en haşmetli hükümdarlarla en âciz ferdlerin, huzur-u mehâkimde müsavi olduğunu gösteriyor.
    İşte ben de bugün, Fatih kadar şanlı, kahraman İslâm hâkimi Hızır Bey Çelebi'nin makamının mümessili olan ve hakikî adalet-i Kur'aniyeyi esas tutan bir makamın yerinde bulunan bir mahkemenin huzurunda bulunuyorum. Bütün kalbimi huzur ve sürura kalbeden memnuniyetim budur.
    Kahraman ecdadımızın bu kadar ulviyetinin sırrı; kalblerinde ALLAH korkusunun mevcudiyetiyle, Kur'an nurunun ve nihayetsiz feyzinin ruhlarında yerleşmiş olması ve kudsî hakaika karşı sonsuz ve nihayetsiz derecede merbutiyetleridir. O mübarek ecdaddan bize tevarüs eden, ALLAH ve KUR'AN için akıttıkları kudsî kanlarının halen eserleri bulunan bu yurdda ve aziz canlarını feda ettikleri şu memlekette: "Kur'anın kudsî hakikatlarına hizmet ediyor, Kur'anın tefsirini okuyor, evinde bulunduruyor." kaydıyla mahkemenin huzuruna sevkedildim.
    Evet muhakememiz şahsımla alâkadar olmaktan ziyade, RİSALE-İ NUR'un muhakemesidir. Risale-i Nur ise, Kur'an-ı Mu'cizü'l-Beyan'ın semavî ve kudsî hakaikının tereşşuhatı olmak hasebiyle, o yüksek eserlerdeki kıymet, doğrudan doğruya Kur'ana aittir. Şu halde muhakeme de Kur'anın muhakemesidir. Ehl-i tevhidin kitabı olan KELÂMULLAH bütün âyât ve beyyinatıyla Hâlık-ı Kâinat'ın vahdaniyetini ve ehadiyetini ilân ediyor. Kur'anın ehl-i ukûlü hayrette bırakan i'cazı, belâgat ve fesahatı, nihayet derecedeki yüksek üslûbu, selaset-i beyanı, elhasıl sonsuz bedayi' ve câmiiyeti ile ins ve cinnin kıyamete kadar gelecek ihtiyacatına ekmeliyetle kâfi gelmesi, dünya ve âhiret saadetinin rehberi bulunması ve bütün asırlardaki tabakat-ı beşere hitab etmesi ve kâinat Hâlıkının marziyatını kullarına bildirecek âyât ve beyyinatı tefsir ve izah edecek mütehassıs ehl-i ilmin bulunması zaruretine binaen her asırda gelen binler müdakkik ehl-i ilim, yüz binlerle Kur'an tefsirlerini meydana getirmişler; bütün asırları Kur'anın nuruyla ışıklandırmışlardır.
    İşte Risale-i Nur da; bu asırda Kur'anın feyziyle vücud bulan, beşerin tekemmülâtına uygun olarak Kur'anın gösterdiği mu'cizeli hakikatların, bu tekâmül ile saha-yı fiile konulduğunu bildiren ve asrın idrakine hitab eden gayet kudsî bir tefsirdir. Kur'an baştan başa tevhid-i İlahîyi ilân ediyor. Risale-i Nur da, iman-ı billahı gösteren ve hakaik-i imaniyeyi ders veren âyetleri tefsir ediyor.
    İşte muhakemenin asıl mevzuu budur.
    Otuz seneden beri gizli din düşmanlarının, komünistlerin ve masonların tahrikatıyla, Risale-i Nur şakirdleri birçok mahkemelere sevkedilmişler. Âdil mahkemeler de o hain, gizli din ve Kur'an düşmanlarının ettikleri iftiraları inceden inceye tedkik etmişler, "Bunlarda bir suç yok, kitablar ise faydalı kitablardır" diyerek, çok mahkemeler beraetle neticelenmişlerdir.
    Temyiz Mahkemesi de, üç defa mahkemelerin beraet kararını tasdik etmiş. Hüküm kaziye-i muhkeme haline geldiği halde, memleketi umumî bir dinsizliğe sürüklemek için perde arkasındaki din düşmanları; faaliyetlerini mütemadiyen tazelemişler, sükûn ve asayişe pek çok muhtaç olan memleketimizi bu cihetten za'fa uğratmak için adliyeleri, mahkemeleri daima hainane tertiblerle meşgul etmişlerdir.
    Evvelce şifahen dahi arzettiğim vecihle; Selef-i Sâlihîn'in bıraktığı kudsî tefsirler iki kısımdır: Bir kısmı, ahkâma dair tefsirlerdir. Diğer bir kısmı da, âyât-ı Kur'aniyenin hikmetlerini ve iman hakikatlarını tefsir ve izah ederler. Selef-i Sâlihîn'in bu türlü tefsirleri çoktur. Hususan Gavs-ı A'zam Şah-ı Geylanî, İmam-ı Gazalî, Muhyiddin-i Arabî, İmam-ı Rabbanî gibi zevat-ı kiramın eserleri, bu kısım tefsirlerdir. Bilhâssa Mevlâna Celaleddin-i Rumî Hazretlerinin Mesnevî-i Şerif'i de bu tarz bir nevi manevî tefsirdir. İşte Risale-i Nur, bu tarz tefsirlerin en yükseği, en mümtazı ve en müstesnasıdır. İşte madem bu tarz tefsirler mütedavildir, kimse ilişmiyor, Risale-i Nur'a da ilişmemek lâzımdır. İlişenler, KUR'ANA ve ecdada düşmanlıklarından ilişirler. Risale-i Nur, erkân-ı imaniyeyi ve âyât-ı Kur'aniyeyi tefsir ederek öyle bir tarzda beyan eder ki; hiçbir münkir, hiçbir dinsiz, o hakikatları inkâr edemez. Hem riyazî bir kat'iyyetle isbat eder, göze gösterir, aklı doyurur, letaifi kandırır; artık hiçbir imanî ve Kur'anî hakikatı inkâra mecal kalmaz. Bundan dolayıdır ki; dinsizler, komünistler, bu memlekette Risale-i Nur varken mel'unane fikirlerini saha-yı tatbike koyamadıklarından ve bir manevî bekçi gibi Risale-i Nur daima karşılarına çıktığından, Risale-i Nur'un her vecihle neşrine sed çekmeyi gaye edinmişlerdir.
    Risale-i Nur, tahkikî iman dersleri verir. Şakirdlerini her türlü fenalıktan alıkoyar. Kalblere doğruluk aşılar. Onu hakkıyla anlayan, artık fenalık yapamaz. Onun içindir ki, bugün memleketin her tarafındaki Risale-i Nur talebeleri, asayişin manevî muhafızı hükmündedirler. Şimdiye kadar hiçbir hakikî Nur talebesinde asayişe münafî bir hareket görülmemiş, âdeta Nur talebeleri zabıtanın manevî yardımcısı olmuşlardır. Risale-i Nur talebelerinin rıza-i İlahîden başka, a'mal-i uhreviyeye müteveccih olmaktan gayrı düşünceleri yoktur. Şu halde Risale-i Nur'a garazkâr tertibler hazırlayanlar, perde arkasındaki malûm din düşmanlarından başka kimse değildir.
    Yukarıdaki maruzatımızda birçok mahkemelerin beraet kararlarının mevcudiyetini arzetmiştim. Elde edebildiğim tarih ve numaralarını beyan ederek, o âdil ve yüksek mahkemelere milyonlar Nur şakirdleri namına minnettarlığımızı bildirmek isterim. Umum Risalelerin beraet ve iadesi hakkında Denizli Ağır Ceza Mahkemesinin 15/Haziran/1944 tarihli beraet kararıyla, İstanbul Eminönü Ağır Ceza Mahkemesinin 1953 tarih ve 1951/137 esas ve 1952/27 kararıyla ki; geçen celsede Sebilürreşad Gazetesi'nin takdim ettiğim nüshasında bildirilen beraet kararıdır. Ayrıca mahkeme-i âlînize suret-i mahsusada arz ve takdim ettiğim Asâ-yı Musa dâhil umum Risale-i Nur Külliyatının Mersin Ağır Ceza Mahkemesinin 1954/17 esas 1954/421 karar ve 9/4/954 tarihli beraet kararının mevcudiyetleri, mahkemelerin temininde olarak hiçbir elin Risale-i Nur'a ilişmemesini tazammun ettiği halde, mestur düşmanların hainane faaliyetleriyle bu sefer de tahsisen Asâ-yı Musa kasdedilerek âdil ve yüksek mahkemeye gelmiş bulunuyoruz.
    Risale-i Nur, iman-ı billah ile tevhidi en yüksek derecede, aynelyakîn ve hakkalyakîn bir surette göze gösterip bütün letaifi a'zamî derecede doyurmasıyla imanı taklidden kurtarıp, derece-i tahkike yükseltir. Asâ-yı Musa'da ise bu ulvî ve kudsî iman dersi, en parlak bir surette, hem görülmemiş ihtişam ile isbat edildiğinden, yüzotuz cilde yaklaşan Risale-i Nur tefsirinin âdeta hülâsası hükmündedir. Bütün semavî kitabların ve bütün peygamberlerin en büyük davası Hâlık-ı Kâinat'ın uluhiyet ve vahdaniyetini ilândır. Kur'an baştan başa tevhidi gösterir. İşte Asâ-yı Musa da; Müslümanlara ve umum beşeriyete Cenab-ı Hakk'ın birliğini ve delail-i vahdaniyetini güneş gibi göstermesinden, en büyük bir mütefekkir ile bir dinsizi ve bir feylesofu hakaik-i imaniyeyi tasdike mecbur ettiği gibi; en âmi bir adamın da en yüksek hakikatları, en büyük bir suhuletle anlamasını temin eden, tevhidi gösteren, âyât-ı Kur'aniyenin en kudsî bir tefsiridir. Aynen ismi gibidir. Nasılki Musa Aleyhisselâm elindeki asâsıyla kara taşlardan, çorak vâdilerden, ateş fışkıran çöllerden âb-ı hayatı fışkırttığı gibi, Asâ-yı Musa da, vahdaniyet-i İlahiyeyi isbat etmesiyle dünya ve âhiret âlemlerini ziyadar edecek tevhid nurlarını fışkırtıyor; taş gibi kalbleri, mum gibi eritiyor, şevki ile gönülleri teshir ediyor.
    Hem madem mahkemelerin beraeti mevcud ve vicdan hürriyeti var ve hiçbir memlekette ilim ile iştigal edenlere ilişilmiyor; şu halde ulûm-u evvelîn ve âhirîni câmi' olan Risale-i Nur'a da ilişilmemek lâzımdır.
    Risale-i Nur yurdun asayişine, sükûn ve selâmetine hizmet ettiğine delil: Milyonlar talebelerinin hiçbirisinde bir vak'anın görülmemiş olmasıyla beraber, hepsinin de namuskârane faaliyetleriyle müstakim görülmeleridir. Risale-i Nur Külliyatı, Asâ-yı Musa ile birlikte kütübhane-i mesaîmin harîminden alınması ile, her türlü suç unsurunun mevcudiyetini bizzât ref'eder. Zira her münevver adam, kütübhanesinde her nevi kitabı bulundurur, okur, tedkik eder. Mel'unane fikirleri neşreden ve anarşistliği telkin eden kitablar bile kütübhanelerde açıkça tedkike tâbidir.
    Hülâsa: Risale-i Nur, Kur'anın bu asırda en yüksek ve en kudsî bir tefsiridir. Hakikatları semavîdir, Kur'anîdir. O halde Kur'an okundukça, o da okunacaktır. Risale-i Nur, mücevherat-ı Kur'aniye hakikatlarının sergisidir, pazarıdır. Bu ulvî pazarda herkes istediği gibi ticaret yapar. Uhrevî, manevî zenginliklere mazhariyeti temin eder.
    Bu kadar maruzatımızla ifade etmek istedim ki: Maksadımız; imanımızı kurtarmaktır, imana hizmettir, Kur'ana hizmettir. Âhirete müteveccih olan bir hal ise, hiçbir gûna suç mevzuu olamaz. Mütemadiyen şikayette bulunduğumuz o gizli din düşmanları, türlü türlü entrikalarla, tertiblerle, iz'aclarla bizleri bu kudsî vazifeden men'etmeye uğraşmaktadırlar. Bizler ise bu kudsî yolda Kur'an ve iman için her şeyimizi fedaya seve seve hazırız. Değil dünyevî ızdırablar, cehennemî azablar da verilse, bıçaklarla da doğransak, en müdhiş ölümlere de maruz bırakılsak, asırlar boyunca milyonlar mübarek ecdadımızın feda-yı can ettikleri bu kudsî hakikata, bizim canımız da feda olsun. Bir değil, bin ruhum da olsa, Kur'an için, iman için hepsini feda etmeğe her zaman hazırım.
    Şu aziz vatanın taşları, toprakları, abideleri, kubbeleri, câmileri, minareleri, mezar taşları, türbeleri; Kur'anın tebliğ ettiği zemzeme-i tevhidi haykırıyorlar. İman ve Kur'anın ezelî nurunu, atom zerratına kadar nüfuz edip ilân ettiği tevhid hakikatını, hiçbir kuvvet bu vatanın ve bu milletin sine-i pâkinden silemez.
    Muhterem mahkemenizden, yüksek adaletinizden; hakaik-i Kur'aniyeyi ve vahdaniyet-i İlahiyeyi haşmetle ilân eden ve tevhidi a'zamî derecede gösteren Risale-i Nur Külliyatının iadesine ve beraetine karar vermenizi rica ederim.
    Risale-i Nur, Kur'anın malıdır. Arşı ferşe bağlayan Kelâmullah ile mazi canibindeki milyarlar ehl-i iman, evliya ve enbiya alâkadar oldukları gibi, Risale-i Nur mahkemesiyle de manen alâkadardırlar. Çok ihtiyarlamış Arz'ın, dörtyüz milyon Müslüman sekenesi, Risale-i Nur'un beraetine ve serbestiyetine ve intişarına muntazırdırlar.
    Mazi tarafından perde-i gayb arkasına çekilen mübarek ecdadımızın nuranî kafileleri, ulvî makamlarından Risale-i Nur mahkemesine manen nâzırdırlar.
    Müstakbel cephesinin feyizkâr nesilleri, beraet
    {(Haşiye): Bu müdafaanın serdedildiği muhakeme, beraetle neticelenmiştir.}
    kararını bekliyorlar.
    Emekli Yüzbaşı
    Mehmed Kayalar
    İşarat-ül İ'caz - 224
  • 92 syf.
    ·3 günde·Puan vermedi
    Merhaba
    Sonbaharın zaman zaman kasvetli, sersemleten anlarını hissettiren Gürbüz kitabı.
    Kambur, keskin duruşlar, yaşamdan payına düşen iç ses, aynaya yansıyan sen, ben çokca Şule. 18 yaşında kaleme aldığı kambur'uyla okuyucusuna bıraktığı hissi düşünebiliyor musunuz? ilk kitabı olmasına rağmen üslubunda ve düşüncelerinde acemiliğe rastlamayı bırakın aksine olgunluğuna, yorulmuşluğuna dem vuruyorsunuz. Kalemine aşina olanlar çok iyi bilirler ki, dil Şule Gürbüz için bir amaç değil, araçtır. Aynanın içerisindekini yani bir insanın içinde olan kamburu onun gözünden aktarmak için gereken bir madde. Aslolan ve insanın içine işleyen yerde bu noktada başlıyor zaten. "Nasıl yazdığından çok ne yazdığının önemi"
    Kelimeleri keşfetmenin sırrı zaman zaman sayfada yer alan tek cümlede gizli. Sorunlardan oluşmuş kocaman bir kambur, kendimizi kanatarak devam ediyor her zaman. Ara ara karıştırıp demleneceğiniz, derin, ağır ve karanlık cümlelerin peş peşe sıralandığı yer yer de ironi barındıran, bilinç akımıyla yazılmış bitmeyen şiirsel metaforlar. Yazar ile ruh birliği adına sonsuzluğun başlangıcı tadında.
    Feyizli okumalar.
    Nahif kalın.
    ..
    Sizenot: sizin kamburunuz var mı?
  • “… basit bir sırrı öğrenirsen her türlü insanla anlaşman kolaylaşır, Scout. Bir insanı anlayabilmek için o insanın baktığı açıdan bakmayı becerebilmelisin. Kendini onun yerine koyup her şeyi onun gördüğü gibi görmelisin.”
  • 216 syf.
    ·6 günde·Beğendi·8/10 puan
    Ufuk Tufan'ın Bamsı romanındaki kaleminden sonra sadece Yada Taşı Ulamışı serisiyle onun kalemini okumaya devam edeceğim. Bu betikte İslam etkisiyle oluşan Oğuz Kağan yomağının Farsça nüshası romanlaştırılmış halidir. Bu betik, Bamsı'daki performansına göre daha ulusaldır. Arapseviciliği ve Farsseviciliği az denecek kadar vardır. Bundan da kalem, standart Türkiye Türkçesi'ne önem veriyor.

    Tufan, Oğuz Kağan'ın yomaktaki yalvaçlığı burada bahsi etmemiş çünkü Türkler'e gönderilen yalvaç veya yalvaçlardan biri olmayacağını bilincindedir. Göktanrı inancı konusunda bu betiği beğendim. Turgut, bu inancın Hz.İbrahim (AS)'den sonra oluştuğunu savunmuştu Bozkırın Sırrı romanında. Göktanrı inancı, bozulmuş bir ilahi din olduğunu savunuyorum. Göçebe ve savaşçı olduğumuz için zaman içinde bize gönderilen yalvaç unutulmuş ve tanrısal yoldan kısmen saptık.

    Gelelim Oğuz Kağan, İskender gibi öd yolculuğu yapan Zülkarneyn olmadığı konusunda Ahmet Haldun Terzioğlu ile hem fikirim. Onun bu konudaki düşüncesini buraya yazıyorum;

    "Bizi de Oğuz Kağan'ı Zülkarneyn yaparsak, daha çok Müslüman oluruz, diye düşünen kişiler, bu sıkıtının içine soktular. Ne bir belge var! Ne bir bilgi var! Ne bir kanıt var! Yalnızca o dedi, bu dedi, şu dedi... Tefsirci, uydurma hadisçi... Bu işten nasıl bir haz duyduklarını düşünemediğim kişiler... Bunlara dayanarak ha bire uydurma yazan kişiler!

    Ne alakası var arkadaş? Bir Türk yomak batırı olarak eslere (akıllara) yerleşen Oğuz Kağan'la Zülkarneyn'in ne ilgisi olabilir ki? Arap kompleksi altında eziklik hisseden birileri tatmin olsun, diye mi? 'İşte şurdan şöyle düşünürsek, burdan böyle yaparsak, ortaya şu çıkar!' Çıkmaz! Yalnızca yalan ve uydurma çıkar!'

    Bu satırları okuduktan sonra Yomakçı Ata'mıza hak vereceksiniz. Boş ve içi dolmaya uydurmalara inanmayan bir ulusun birer balasıyız. Uygur nüshanın romanları olarak Ahmet Haldun Terzioğlu ve Çağlayan Yılmaz'ın romanları okumayı düşünüyorum. Farsça nüshasını romanlaştıran Tufan'a çok teşekkür ediyorum. Onun attığı bu adım yeni kalemlere ışık olsun ve bu nüshadan daha güzel, daha ulusal romanlar yazsın. Okumanızı tavsiye ediyorum ki Farsça nüshası konusunda Frank kalmayalım.

    #BetikEli #OğuzKağan #GöktanrınınGölgesi #UfukTufan #BurlaHatun #Turumtay #BoşıHoca #OrHan #KürHan #YoğanAlp #BörüAlp #LaçinAlp #AyçınHatun #İtBeçenAlp #BarçakAlp #ArgunHan #BarçınHatun #Şabatı #Balaban #Pars #KaraSülük #Gün #Ay #Yıldız #Dağ #Deniz #Gök #KaraşitYağı #YeditepeYayınları
  • 132 syf.
    ·Beğendi·9/10 puan
    Kalbe dokunan hayatlar, hüzünlü ama insanın bam teline dokunan öyküler...Bilerek ya da idrakten yoksun bir şekilde uçuruma sürülen atları dizginlemek mümkün mü? Bir aynanın ön ve arka yüzü gibi insanın da aydınlık ve karanlık yüzünün olduğu ve çoğu zaman o karanlığın aydınlık tarafını da yuttuğunu üstelik her şeyin kalpteki ufacık bir kara noktanın büyümesiyle başladığını haykıran gönül kuşlarını kimler duyacak?
    İnsanın yüreğine o zehirli damlalardan bir kere sızmayagörsün; kalp artık iflah olmaz, dil onulmaz. Gözleri yollarda asılı kalan biçare kelebek, belâ yağmuruna kanat çırpar rıza göstererek!
    Yaşamak denen nesneyi öğrenemez çoğu insan. Bu yüzden aynana dikkatli bak, aklının karanlık köşelerine sakladığın ürpertili sırrı hisset. Ağzı açık, karanlık bir kuyuya düşen ruhun günahlârının izdüşümü yansır o aynaya. Yüzünde taşıdığın kendi ölünü gör. Ölüm sebepsiz gelmez asla, kul sebebi idrak etmez oysa. Tıkır tıkır işler kaderin zembereği, onu suçlama.
    Yuvarlak göründüğüne aldanma dünyanın; bir düzlem o, düz bir ayna. İçindeki hayal perdelerinin rengarenk cazibesine de o düzlüğü inkâra kalkışan o bütün şekilli nesnelerin girdabına da kapılma. Düzdür dünya, dümdüz bir ova. Yarası derin olana duvarları geniş tutulmuş bir kara zindan. Sonunda aynı gerçeğe uyanılacak bir rüya. Uyanış...Hayır kendiliğinden olmayacak, hiçbir şey kendiliğinden olmaz. Uyanış, güzel bir yağmurla! Yağmurun elleri dokununca toprağa; toprak kucaklar ölümü usulca. Rahmetin ezeli kokusu yayılır dünyaya duyumsa. Sonrası dervişâne bir teslimiyet.
    Yağmur senin aleyhine değil sığınılacak rahmet. Bütün aynaları parçalayacak o uğultuya kararmış kalplerin koparacağı vavelyaya inat seher bülbülünü dinler gibi kulak ver imanla.
    Aynanın içindeki onca kalabalığa rağmen biz de yalnızlıktan payımızı aldık. Umduklarımız ve bulduklarımız hiçbir zaman karşılaşmadı. Dünya çok güzel süslenmiş ama yedikçe acıkılan bir pastaydı.Doymadık.Bazen kaçmak istedik etlerimizi azar azar koparan zamandan. Bazen de onun,avuçlayabileceğimiz bir sahici kuş olduğuna vehmettik. Halbuki o ezelden kanatlanmış, aynada suret bulan türlü türlü makamla hep aynı gerçeği şakıyan zamansız bir mezar kuşuydu. Geçmişin kafesinde debelenip duran biz mi o kuşu avlayacaktık? ZeKa
  • “Ad koydular çocuğa: Kays
    Kırk gün sönmedi kazanların altı. Her çeşitten yemekler pişti. Yoksulların gönlü hoş oldu, açlar yedirildi, yalıncaklar giydirildi... Ama eyvah!.. Yüreklerin bir köşesi daima gamlı kaldı. Gören şaşkın, duyan şaşkındı; susmuyordu Kays. Ağlıyor, ağlıyordu. Bulutların yere ağladığı gibi ağlıyordu. Bilen yoktu sebebini bu ağlayışın.
    Oysa sebep basitti. Kays anlamıştı dünyanın bir gam yurdu olduğunu. Anlamıştı daha ilk günden buraya dert ve üzüntü çekmeye geldiğini. Anlamıştı insanlara ‘gönül’ verildiğini ve ezelde aşkın yaratıldığını. Anlamıştı güzeli ve güzelliği. Anlamıştı ilâhî sırrı... eksikliğini anlamıştı. Aynaya aksetmeyen görüntüyü arıyordu. Öteki yarısı yok gibiydi. Kendisini tamamlayacak güzeli arıyordu ve öteki yarısını aramanın niceliğini anlamıştı. Anlardı bütün bunları elbet. O bir çocuk değildi... Onda kâinatın en büyük aşklarından biri yüklüydü. Anladığı da oydu zaten. Bu sebeple ağlıyordu. Onun için ağlıyordu. O’nun için ağlıyordu. O’nu arayıp bulmaya vasıta olacak öteki yarısı için ağlıyordu.”
  • Aslında korktuğum şey ölmek değil. Ölümü, hiç şikâyet etmeden,direnmeden karşılayabilirim. Benim korktuğum, onun kim olduğunu söylecek vakit bulamamak, büyük sırrı ve gerçeği kendimle mezara götürmektir.