• (Gazi Üniversitesi, Ziya Gökalp Sempozyumu,
    Ankara, 8 Mart 2004)
    Seksen dört yıl önce, 25 Ekim 1924 tarihinde, Büyükada'daki
    evinden sedyeyle getirildiği Taksim-Harbiye arasındaki Fransız
    Hastanesi'nde öldü. Kesin bir tanı konulamamıştı, bir süredir devam
    eden hastalığına aksi olsaydı bile ülkenin ve adı geçen sağlık
    kurumunun o günkü yetersiz koşullarında bir şeylerin yapılabilmesi
    pek mümkün olmayacak gibiydi. Herhalde, çok geç kalınmıştı...
    İstanbul'un o güne kadar tanık olmadığı görkemli bir kalabalığın
    elleri üzerinde taşınan na'şı, Ayasofya Camiinde cenaze namazı
    kılındıktan sonra Çemberlitaş yakınındaki II. Mahmut Türbesi'nin
    haziresinde toprağa verildi. Güzel bir kabir yaptırdı sevenleri
    onun için.

    Asılları Diyarbakır Müzesi'nde bulunan eski harflerle el yazılı notlarla kardeşi Nihat Gökalp, ağabeyinin son gün ve saatlerini bir asker titizliğiyle kayda geçirmiş: “Merhum ağabeyimin sıhhatinin fenalaşmasından bir gün önce,
    23 Ekim 1924 cuma günü dimağında su toplandı. Bunun alınması
    halinde iyi bir sonuç sağlanabileceği söylendi. Doktorlar da aynı
    kanıdaydılar. Aile reisi olarak ben ve yengem Vecihe Hanım (bu konuda)
    bir senet imzalayarak verdik. İçi boru olan bir mili merhumun
    omuriliğine soktular. Büyük bir tasın içine, dimağdan geldiğini
    söyledikleri bir kilo kadar bulanık bir su aktı. Fakat bu ameliyenin
    (işlemin) bir yararı olmadı. Merhum, son günlerinde ağızdan gıda
    alamadığından (sözünü ettiğim) milin bir benzerini, ucu midesinin
    içine geçinceye kadar (ağızdan) sokuyorlar ve bununla midesine
    sıvı bir gıda akıtıyorlardı.. .
    (Hastamız) Pangaltı'daki Fransız Hastanesi'nin ikinci katında bulunan
    38 numaralı odada tedavide idi. Telefonu, Beyoğlu 138...

    Son saatleri: Cumartesi, 24-25 Ekim 1340 ( 1924) gece saat 22 sıralarında
    nabızları düşmeye ve hafif can çekişme belirtileri görülmeye
    başlandı. Sabaha doğru, saat iki buçukta, bu durum kademeli olarak
    artarak 4.49'da ruhunu teslim ettiler. Bundan sonra bile yüzü nurlu idi
    ve tazeliğini koruyordu. Bunları saat 5.40'ta yazıyorum...
    Yedek subaylarımızdan şehit Enver Bey'in eşi olan hastabakıcı Madam
    Roz ile hemşire Matmazel Maryel Vis (gece boyunca) yanımızda
    bulundular. Bu muhterem hanımlar büyük bir özen ve üzüntüyle hizmet
    ediyorlardı...

    Sözünü ettiğim Madam Roz'un yetim (kalmış) çocukları şunlardır:
    Zeki Enver ve Şahap Enver beyler. Büyüğü on bir, küçüğü beş yaşlarında
    idi ve İstanbul'da oturuyorlardı. Şehit subay yavruları olmaları nedeniyle
    her ikisi de Kuleli Askeri Lisesi ilkokul sınıflarına alınmışlardı...

    Ankara'dan, reisicumhur ve arkadaşları ile Büyük Millet Meclisi ve
    hükümet adına bir heyetin yanı sıra İstanbul'daki bütün resmi ve gayri resmi kurumların temsilcileri, ayrıca, halkın pek önemli bir kısmı
    en derin bir teessür içinde cenaze ve defin törenine katıldılar. Daha
    önce hastanede ölüm raporu imzalandıktan sonra merhumun na'şı
    saygıyla ölü odasına alınmış ve lambaları sabaha kadar yanık bırakılan
    bu odada tutulmuştu. Türk Ocağı (yetkililerinin) başvurusu ve
    bizlerin izni ile merhumun yüzünün kalıbı alçıya alındı. Büstü veya
    heykeli yapıldığında bu (masktan) yararlanılacakmış.. .
    Bu notları 24-25 Ekim cumartesi ve pazar günleri aldım. Nihat Gökalp
    ...

    2001 yılının Mayıs ayında. Hulki Cevizoğlu imzasıyla Aktüel ve Mevlut U. Yılmaz imzasıyla da Yeni Düşünce dergisinde çıkan yazılarda, Ankara Etnografya Müzesi'nde Ziya Gökalp'in kesik sağ elinin mumyasının olduğu iddiası ortaya atılmış ve bu iddia fotolarla da desteklenmişti. İşin ilginç yanı, müze yetkilileri bu konuda kesin bir şey söylemiyorlardı:
    Bu, gerçekten bir elin mumyası mıydı yoksa bir mulaj mı? Her ne amaçla
    olursa olsun birilerinin Ziya Gökalp'in elini düpedüz kesmiş olması, kardeşi Nihat Bey'in bir dakika bile yanından ayrılmadığı bir ortamda olanaksız gibi görünüyor. Bu konu gene de, daha fazla vakit geçirilmeden adı geçen müze ilgililerince aydınlatılmalıdır.

    25 Ekim 1924 pazar günü öğleye doğru Anadolu Ajansı bütün
    yurda ve dünyaya şu tebliği yayımladı:
    Türk vatanı en büyük ilim adamını kaybetti. Milli Mücadele (azminin)
    ruhu olan milliyet fikirlerini yaymak suretiyle Ziya Bey'in yerine getirdiği hizmetler, Türk milletinin kalbinde sonsuz bir minnet
    (duygusu) bırakmıştır. Anadolu Ajansı, bu büyük kayıp karşısında
    duyduğu derin üzüntüyü belirtir ve ulusumuza başsağlığı dileklerini
    sunar...
    Gökalp ailesine gelen yüzlerce taziye telgrafının tam sayısı belli değildi ama içlerinden birinin yeri başkaydı: İstanbul Vilayeti vasıtasıyla (Diyarbakır mebusu) Ziya Gökalp Bey'in refikası hanımefendiye: “Muhterem eşiniz Ziya Gökalp Bey'in bütün Türk âlemi için acı
    veren bir kayıp oluşturan ebedi yokluğunun yarattığı başsağlığı
    duygularımı ve Türk milletinin samimi ve kalpten üzüntülerini yüksek
    kişiliğinize arz eder ve Türk millet ve hükümetinin büyük düşünürün
    ailesi hakkındaki müşfik duygularını temin ederim, efendim.
    Ankara, 26 Ekim 1924, Reisicumhur Gazi Mustafa Kemal

    Reisicumhurla aynı gün Latife Gazi Mustafa Kemal imzasıyla
    Latife Hanım da Ziya Gökalp Bey'in refikası hanımefendiye başsağlığı
    dileklerini arz ediyordu.

    Başvekil İsmet Paşa'nın telgrafı ise şöyleydi:
    Büyük alimin kaybı ile memleketin uğradığı felaket içinde muhterem
    ailenizin duyduğu derin üzüntüye bizler de ailece katılıyoruz.
    Cenab-ı Hak'tan (sizlere) teselliler niyaz ederim.
    İsmet

    Ziya Gökalp'in insan olarak kişiliğine; düşünce ve ülkülerine
    olan ilgi bunca yıl sonra da eksilmeden sürüp gidiyor. Birkaç örnekle,
    gazeteci Taha Akyol köşesinde onun yaşayan fikirleriyle
    hala bir ışık olduğunu belirtiyor ve bir anma toplantısı düzenleyen
    İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sosyoloji Bölümü'nü
    ve De kan Prof. Korkut Tuna'yı yürekten kutluyordu.

    İlhan Selçuk, hayli buruk da geçse Cumhuriyet'in 83'üncü yıl dönümü törenler ve aydın ve bilinçli çevrelerde geleceğe dönük endişelerle kutlanırken, Gökalp'in ilk kez Tanin gazetesinde 20 Aralık 1915 günü yayımlanan ve
    Benim dinim ne ümittir, ne korku,
    Allah'ıma sevdiğimden taparım!
    dizeleriyle başlayan ünlü şiirinin tamamına Penceresinde yer
    veriyor ve şöyle diyordu:
    Milli Kurtuluş Savaşı'ndan sonra kurulan laik Türkiye Cumhuriyeti,
    Ziya Gökalp 'in şiirinde kendisini bulmuştu. Ama ne yazık (Cumhuriyetimiz)
    tarikat ve cemaat furyasında ulusal benliğini yitirdi...


    Oktay Akbal da üzüntülüydü ve sitemlerini açıkça yöneltiyordu
    “Orasıdır Senin Vatanın Diyen Adam” başlığıyla yayımlanan
    Evet/Hayır köşesinde: Ziya Gökalp şair, felsefeci, yazar ve devrimci kişiliğiyle; yapıtlarıyla,
    öngördüğü düşünceleriyle yaşayan bir bilge. Mustafa Kemal öncülüğündeki
    atılımların baş destekçisi... Türklük, Türkiyelilik, alt kimlik, üst
    kimlik gibi tartışmaların üstüne çıkmış bir Doğulu yurttaşımız... Atatürk'ün
    Ne mutlu Türk'üm diyene gerçeğini kimliğiyle kanıtlamış... Daha 1910'larda Türklüğü, Türkçe'yi, gerçek Müslümanlığı anlatmak, öğretmek, benimsetmek için şürle, kitapla, konuşmalarla büyük çaba harcamış bir büyüğümüz. Ama bizler unutkan insanlarız. Böyle bir öncüyü ancak ölüm yıldönümlerinde zorlukla anımsıyoruz...

    Fıkra, makale, kitap, hitabe... Hepsi toplumların aydınlanmasında
    etkilidir ama en güçlü, en kalıcı olan, iç dünyamızda yer eden şiirdir.
    Gökalp de bunu yapmış, kendinden sonrakilere en uygun öğütleri bırakmış
    biri... Prof. Cavit Orhan Tütengil'e (toplumbilimci, felsefeci,
    1921 - faili meçhul kalmış bir cinayet sonucu 1979) göre Ziya Gökalp'in
    etkisi ölümünden sonra da sürmektedir. Prof. Emre Kongar'a
    göre ise Geç kalmış ulusallaşmanın kuramsal temellerini atan bir
    düşünce adamıdır.

    Başka bir Cumhuriyet yazan, Hikmet Bila, bugünleri düşündüren bir de alıntı yapmıştı köşesinde; devrim tarihimizin unutulmaz bir ismi olan gazeteci, yazar ve siyaset adamı Falih Rıfkı Atay'dan (1894-1971): “Türkçülük ve Türkçüler, hiçbir politikaya karışmasalar bile suçlu ve sorumlular arasındaydılar! Mütareke edebiyatında cinayet yerine geçen şeylerden biri de Türkiye'de milliyet hissini uyandırmaktı. Sanki bütün felaketlere o yüzden uğramıştık. Maarif nazırlarından biri, mektep kitaplarından Türk kelimesinin çıkarılmasını istemişti. Türklükten kaçan kaçanaydı.”

    Bunları yazıyordu, aralarında görüş ayrılıkları olduğunu herkesin bildiği Taha Akyol, İlhan Selçuk, Oktay Akbal ve Hikmet Bila gibi kimi seçkin köşe yazarları. Taha Akyol üstelik İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi'nde düzenlenen Ziya Gökalp'le ilgili bir anma toplantısı nedeniyle Dekan Korkut Tuna'yı -haklı olarak- kutluyordu.

    Kim bu adam? Ne gerek var onu anmaya?
    Ölümünün 8O'inci yılına rastlayan 2004'te Ankara'da Gazi Üniversitesi
    Ziya Gökalp'le ilgili bilimsel bir toplantı, bir sempozyum
    (seminer) düzenlemeye karar verdi. Çalışmalar 8-9 Mart
    günlerini kapsayacak ve rektörlüğün Mimar Kemaleddin Salonunda yapılacaktı. Sempozyumun konusu Ziya Gökalp – Ulus Devlet ve Küreselleşme olarak belirlenmişti. Doğrusu, ülkenin ve dünyanın güncel sorunlarına ışık tutmaya açık bir konu seçilmişti.
    Bununla da yetinmeyen üniversite yönetimi, günler öncesinden
    Ankara ölçeğinde tanıtımı yapılan halka açık sempozyumu
    daha da çekici hale getirmek için bir de konser düzenlemişti.
    Rektör Profesör Dr. Rıza Ayhan, herkesi, Ziya Gökalp'in Anısına
    Türk Dünyası Müziğinden Örnekler konserini onurlandırmaya
    davet ediyordu. Bitmedi! Sayın rektör, yapacağı açış konuşmasından sonra Ziya Gökalp'in hayatta kalan tek kızı olan Türkan
    (Gökalp) Yurtcanlı (doğum. 1918) Hanımefendi'ye özenle hazırlanmış
    görkemli bir de anı plaketi sunulacaktı.

    Gazi Üniversitesi böylece, kendisini yurduna ve halkına adamış
    bir büyük düşünür ve bilim adamını tam da zamanında gündeme
    taşımakla kalmamış, onun, seksen altı yaşındaki (bu kitap
    yazılırken doksan yaşındaydı) kızını da unutmamıştı:
    Plakette şu sözler okunuyordu:
    Sayın Türkan Gökalp, Türk düşünce ve siyaset hayatının önemli
    isimlerinden fikir adamı ve düşünür babanız Ziya Gökalp adına düzenlenen
    Ölümünün Sekseninci Yılında Ziya Gökalp-Ulus Devlet ve
    Küreselleşme Sempozyumu anısına şükranlarımı sunarım.
    8 Mart 2004, Profesör Dr. Rıza Ayhan, Rektör

    Ya katılanlar? Böyle bir sempozyumda tebliğlerini sunmak ve konuşmak için yapılan daveti kabul ederek kimler gelmemişti ki Ankara'ya? Gazi'den Prof. Dr. Semih Yalçın, Mümtazer Türköne, Çağatay Özdemir, Necmeddin Sefercioğlu ve Ahmet Bican Ercilasun dışında, Ankara Üniversitesi'nden Prof. Dr. Anıl Çeçen ile Sina Akşin, Hacettepe'den Prof. Dr. Umay Günay ile Başkent Üniversitesi'nden Prof. Dr. Fikret Eren...

    Sonra İstanbul ve başka illerden
    gelenler. İstanbul Üniversitesi'nden Prof. Dr. Mustafa Erkal,
    Korkut Tuna ve Doç. Dr. Özcan, Marmara'dan Prof. Dr. İnci
    Enginün ve Bilken'ten Prof. Dr. llber Ortaylı... Gaziantep Üniversitesi'nden
    Prof. Dr. Hikmet Yıldırım Celkan ile Süleyman Demirel'den
    Prof. Dr. Bayram Kodaman...

    Osmanlının, İstanbul'daki bir tek Darülfünundan 100'ün üzerinde üniversite yaratan Cumhuriyet'in bilim adamı çocukları Ziya Gökalp'in öncülüğünü yaptığı ulus devlet kavramı üzerinde tebliğ sunmak ve görüşlerini belirtmek için toplanmıştı başkentte. Dinleyicilerin çoğunluğunu da Cumhuriyet'in eğitimcileri
    ile öğrenciler oluşturuyordu.

    Seçkin bir kalabalığın doldurduğu salonda, 8 Mart 2004 Pazartesi günü Rektör Prof. Dr. Rıza Ayhan kısa bir konuşmayla Ziya
    Gökalp'i andı ve sempozyumun amacını açıkladıktan sonra hazırlanan
    plaketi sunmak üzere Türkan Gökalp'i sahneye davet etti.
    Çok istemesine karşın, doktorları izin vermediği için ne yazık ki
    gelememişti Türkan Hanım ve en derin şükran duygularını Gazi
    Üniversitesi rektör ve yetkililerine iletmek üzere kızı Sevinç Karacan'ı
    görevlendirmişti.

    Oğlu Oğuzhan'la birlikte Ankara'ya gelen Sevinç Hanım sunulan
    plaketi aldı, teşekkür etti ve yerine oturdu.
    İlk gün öğleden önce, Küresel Tehdit, Ulus Devlet ve Türkiye
    konuşulacaktı. Sırasıyla Profesör Erkal, Çeçen ve Tuna tebliğlerini
    sundular ve alkışlandılar. Öğleden sonrasının konusu ise Osmanlı Devleti'nden Türkiye Cumhuriyeti Devleti'ne Geçişti. Oturum başkanı Profesör Eren, program gereği ilk sözü Prof. Dr. llber Ortaylı'ya verdi. Sempozyuma katılanlar ve dinleyiciler, son yılların bu, çok moda ve hemen her taşın altından çıktığını gördüğümüz; Kırım'ın (efe kentinin Ortay köyünden, Avusturya doğumlu tarihçiyi dinlemeye hazırlandılar . . .
    .. . Ve, film koptu! Bu ilginç zatın konuşmalarındaki biraz alaycı ve
    dinleyicileri küçümseyen, aşın bilgiç tavırların yabancısı olmayanlar
    fazla şaşırmadılar ama salonda birden buz gibi bir hava esti...
    Neler söylüyordu ünlü (!) tarihçimiz: Kimdi bu Ziya Gökalp?
    Falanca sosyoloğun kötü bir kopyası değil miydi? Onunla ilgili olarak buraya toplanıp konuşmaya değer miydi? Herkes hayretle birbirine baktı: Madem Ziya Gökalp, hakkında toplantılar düzenlemeye değer biri değildi, o halde neden gelmişti buraya kendisi? Yaptığı, yalnız Ziya Gökalp'in anısına, onu sevenlere,
    dinleyicilere, salonda hazır bulunan yakınlarına ve hepsinden önemlisi Gazi Üniversitesi'nin rektör ve yöneticilerine düpedüz hakaret değil miydi? Böyle uluorta konuşmak bir bilim adamına yakışır mıydı?
    Sevinç Karacan duyduklarını, kulaklarına inanamadan bir süre
    sabır ve şaşkınlık içinde dinledi. Kalkıp Bay Ortaylı'yı susturmayı ve ona aynı kürsüden cevap vermeyi düşündü ama sinirden tittriyordu.
    Bunu yapacak durumda olmadığını hissetti ve iyi ki annemi o yaşlı ve hasta halinde getirmemişim... diye düşündü; sert bir hareketle birden yerinden kalkıp salonu terk etti. Yetkililer arkasından koşturarak, yapılan konuşma nedeniyle
    kendisinden özür dilediler... Bu sözlere kesinlikle katılmadıklarını
    ve kendilerinin de çok üzgün olduklarını belirtip “Böyle bir şeyin
    başımıza geleceğini bilseydik bu zatı elbette davet etmezdik!..” dediler, ama büyük bir sarsıntı geçiren Sevinç Karacan'ı salona dönmeye razı edemediler. Titreyen elleriyle biraz önce dedesinin anısına verilen plaketi bu yetkililere iade etmeyi düşündü ama hemen vazgeçti. Ne suçu vardı Gazi Üniversitesi'nin?
    İlk vasıtayla İstanbul’a döndü, oğluyla birlikte.
    Sempozyum beklenmedik bir skandalla fiilen sona ermişti ama davetli profesörlerden bir bölümü organizatörlere ayıp olmasın diye 9 martta yapılan ikinci günkü çalışmalara da katıldılar. Profesör tarihçi Bay Ortaylı ise bir daha ortalıkta görünmedi.
    Sayın Sevinç Karacan'dan dinlediklerimi, olayların tanığı olan
    -ulaşabildiğim- profesörlerin hepsi doğruladılar. Bir farkla ki, Bay
    Ortaylı’nın Gökalp hakkında kullandığı sözcükler aslında bu kitaba
    alınamayacak nitelikteydi. Konuştuğum hocalardan biri, Gaziantep
    Üniversitesi Eğitim Fakültesi Eğitim Bilimleri Bölümü Başkanı
    Profesör Dr. Hikmet Yıldırım Celkan şunları söyledi bana:
    Onu tanıyan bazı hocalar 'Aldırmayın! Bu adam hep böyledir.' dediler, ama çoğumuz büyük bir infıal içindeydik. Benim konuşma sıram ertesi gündü. Ona cevap vermek için (Sayın Celkan burada farklı bir söylem kullanıyor) 9 martı bekledim. Ama gelmedi. Sanırım, gelemedi. Kaybolmuştu ortalıktan. Kimse de
    nerede olduğunu bilmiyordu. Oysa böyle toplantılardan sonu gelmeden
    ayrılmamak bilimsel nezaket gereğidir. Biz nasıl o konuşurken hazır bulunmuşsak onun da kendisinden sonra konuşacakları dinlemesi gerekmez miydi?”

    Ziya Gökalp'in torunu Sevinç Karacan ve sanayici eşi Şahin Bey'le, İstanbul Suadiye'deki evlerinde uzun söyleşilerimiz oldu. Dedesi öldüğünde annesi altı yaşındaydı. O nedenle, Ziya Gökalp'le ilgili olarak bildikleri, Seniha ve Hürriyet teyzelerinden dinledikleriyle sınırlıydı. Özellikle, hiç evlenmeyen ve yaşamı boyunca babasının kişiliği, kitapları ve benzeri çalışmaları konusunda sürekli kafa yoran Hürriyet Teyze'sinden duyduklarıyla: “Böyle bir insanın torunu olmak elbette gurur verici bir şey, ama size belli sorumluluklar da yüklüyor. Sürekli, 'Nasıl ona layık bir insan olabilirim?.. ' diye düşünüyorsunuz. Dedem, insanlara çok değer verir, başta kendi ailesi olmak üzere herkese sevgi ve anlayışla yaklaşırmış. Sinirlenip öfkelendiğini gören olmamış... Bunun yanı sıra, kendisini bütünüyle ülke sorunlarına verdiği için çocuklarıyla yeterince ilgilenememiş. Başka babalar gibi akşam olunca evine gelmesini beklerlermiş, ama o gelmezmiş. Ömrü hep ailesinden uzaklarda geçmiş, diyebiliriz. Limni ve Malta'dan yazdığı yüzlerce mektupla çocuklarının baba eksikliğini duymalarını bir ölçüde önlemeye, onlara varlığını kanıtlamaya çalışmış olmalı. Anneannemin ömrü ise eşinin öldüğü veya padişaha karşı olduğu için öldürüldüğü haberinin her an gelebileceği korkusuyla geçmiş . . .
    Bir de üzüntüsü var Sevinç Hanım'ın. Diyor ki: Evet, dedemin kendi kızlarıyla
    yeterince ilgilenemediği, onların geleceğini düşünmeye fırsat bulamadığı doğru, ama 'Ben yalnız üç kızımın değil, bütün Türk çocuklarının babasıyım! . .' dediği de doğrudur. Peki, bugünün gençlerine, çocuklarına onu tanıtmak için ne
    yapılıyor? Ziya Gökalp bir 'Alageyik' şiiriyle geçiştirilebilir mi? Eskiden hiç olmazsa TRT' de zaman zaman onunla ilgili programlar yapılırdı. Sonra bıçak gibi kesildi bunlar. TRT'ye kimliğimi belirterek bunun nedenini sordum. Bir süre sonra mektupla cevap geldi kendilerinden: 'Kim olurlarsa olsunlar, ölümlerinin üzerinden elli yıl geçtikten sonra artık hiçbir Türk büyüğü için anma yahut benzeri bir program yapılmazmış! Anılmasın, demiyorum, ama örneğin bir Mehmet Akif hiç aksatılmadan her yıl anılmıyor mu? Ve daha başkaları da. .
    Mevlana'yı 800 yıl sonra bile anmadık mı? Andık da fena mı oldu? Toplum için
    önemli işler yapmış ölümsüzleşmiş insanlar 'Aradan elli yıl geçti,
    artık yeter.. .' denilerek unutulmaya nu terk edilmeli? . .

    “Seniha, hatta Hürriyet Teyzem Birinci Dünya Savaşı'nın güçlük
    ve kıtlık günlerini çok iyi hatırlayacak yaştaydılar. Onlardan dinlemiştim.
    Dedem o tarihlerde ülkeyi yöneten İttihat ve Terakki
    Fırkasının en etkili isimlerinden. . . Bir akşamüstü 'parti' den gelen
    bir adam piyasada bulunmayan bazı erzakla bembeyaz francalalar
    getirir. Dedem müthiş sinirlenir ve adamı 'Bunları al ve kim
    gönderdiyse ona götür. Halk yiyecek ekmek bulmazken boğazımdan
    geçer mi? . . ' diyerek kapıdan kovar. Özellikle, hemen herkesin
    kendi çıkarından başka bir şey düşünmediği günümüzde böyle yüce ruhlu bir insanın bilenlere anımsatılmasında, bilmeyenlere de öğretilmesinde ne salonca olabilir? Aradan elli yıl değil çok daha fazlası geçmiş olsa bile...

    Söyleşimiz sırasında Sevinç Hanım'dan annesiyle ilgili bilgi istiyorum. Biliyorsunuz, doksan yaşında ve kimi sağlık sorunları olsa da iyi sayılır. En sevindirici olanı da zihni pırıl pırıl. Benim ve eşimin gözetimi altında çok yakınımızda oturuyor. Kendisini her gün muhakkak görür ve her ihtiyacını karşılarım. Yirmi dört saat yanında eğitimli bir yardımcısı var...

    Biliyorum, babası tutuklanıp sonra da Malta'ya sürüldüğünde kundakta, dedeniz 'esaretten' kurtulduğunda ise üç yaşındaydı. Öldüğünde ise altı. Gene de onu görmek ve tanımak isterdim. Ziya Gökalp'ten bizlere kalan bir armağan kendileri...
    -Ben de isterim bunu, ama korkarım mümkün olmayacak. Nedenine
    gelince annem, aldığı terbiye gereği yeni biriyle tanışacağı zaman muhakkak hazırlık yapmalı. Ona göre giyinmeli, saçlarını yaptırmalı! Ama bugünkü durumu buna elverişli değil. Yürüme güçlüğü var bir de...
    -Küçük ve masum bir hileyle çok geçmeden bana bu imkanı sağlıyor
    Sevinç Hanım. Birlikte evine gidiyoruz. Babası Malta'da iken
    ablalarını o benim babam... diyerek kızdıran -neredeyse- doksan yıl öncesinin kocaman, zeki gözlerle bakan Türkan’ı karşımda “Babasının sevgili küçük kızı şimdi tam bir hanımefendi.” Biraz, yaşlanmış, o kadar. Kızının ister istemez hazırladığı “Anne seni çok güvendiğim bir doktor dostumuz ziyaret edecek... hilesini (?) anlamaz göründüğü hemen belli oluyor. Kitabın durumunu sorunca
    Çıktığında ilk size getireceğim... diyorum.” Babasının 1924 sonbaharında Büyükada'dan sedyeyle hastaneye götürülüşü sırasında neler hissettiğini anlatırken gözleri doluyor. Ne kadar büyük ve insanın adeta derinliklerine işleyen gözler bunlar... Durup dururken, Babam da çok sevdiği ve hiç dilinden düşürmediği Namık Kemal gibi kırk sekiz yaşında ölmüş . . . diyerek şaşırtıyor
    bizi.
    Ayrılırken Kabul ederseniz gene geleceğim . . . diyorum.
    Gülümseyerek cevap veriyor: Bekleyeceğim. . .

    Ziya Gökalp'i görmüş gibi, onunla konuşmuş gibi oluyorum.
    Bu kitabı yazarken en büyük şansım Ziya Gökalp'in, hepsi de
    önemli ülke hizmetlerinde bulunmuş seçkin yakınlarını tanımak
    oldu. Tıpkı zarif torunu Sevinç Hanım gibi büyük bir içtenlikle
    beni desteklediler. Bildiklerini ve ellerindeki belgeleri, resimleri
    benimle paylaştılar, yararlanmama sundular.

    En başta, doksan altılık koca çınar; öğretmen, bürokrat, yazar
    ve hukukçu Diyarbakırlı Reşid İskenderoğlu'nu (doğm. 1912)
    saymalıyım: Ziya Gökalp'in annesi Zeliha Hanım'ın ağabeyi, Osmanlı
    Meclis-i Mebusan üyelerinden Pirinççizade Arif Efendi'nin
    torunu Reşid Bey. Kadim dostum ve meslektaşım Fethi Pirinççioğlu
    da öyle. Onun kızı, değerli turizmci Yasemin Pirinççioğlu olmasaydı
    Sayın İskenderoğlu ile Gökalp kardeşleri, dolayısıyla Sayın
    Türkan Yurtcanlı ve Sevinç Karacan'ı tanımayacaktım.

    Evet! Mete ve Turfan Gökalp kardeşler. . . Ziya Gökalp'in kardeşi
    Nihat Gökalp'in çocukları. Mete Bey, önemli bankacılık görevlerinde
    bulunmuş, TBMM Bütçe ve Plan Komisyonu'nda Maliye
    Bakanlığı'nı temsil etmiş deneyimli ve uzman bir yönetici.
    Turfan Bey ise Türk Hava Kuvvetleri'nde tuğgeneral rütbesiyle
    emekli olmuş bir asker. 700 saatlik jet av-bombardıman (uçakları)
    pilot deneyimi var. Hava Harp Okulu Öğretim ve Hava Kuvvetleri
    Komutanlığı Personel Dairesi başkanlıkları görevlerini başarıyla
    üstlenmiş.

    Reşid İskenderoğlu; Mete ve Turfan beyler... Onlarla yaptığım
    görüşmelerden söz edeceğim. Ah, keşke bir de sayısız yapıta imza
    atmış çok değerli oyun yazarı, şair ve doktor Orhan Asena'yla
    (1922-2001) görüşebilseydim! Ziya Gökalp'in ablası Sacide Hanım'ın
    torunuydu Orhan Asena. Onu, 1981 yılında Diyarbakır Üniversitesi'nde
    yaptığı Atatürk ve Diyarbakır konulu ilginç tebliğinden bölümleri kitabıma alarak anmaya çalışacağım.

    Ziya Gökalp'in, üstelik okul ağabeyim olan bir yakını daha var ki, Diyarbakır'daki müze evini ziyaret ettiğimde içim nasıl
    da sızlamıştı: Cahit Sıtkı Tarancı (1910-1956)! Şiirimizin,
    dramatik yaşamı en verimli olabileceği çağda noktalanan romantik
    ve talihsiz çocuğu. Ziya Gökalp'in annesi onun dedesinin
    kardeşi, babası Sıtkı Tarancı'nın da halasıydı. Otuz Beş
    Yaş şiirinin şairinden söz edilince ister istemez bir başka büyük
    şair geliyor akıllara: Ziya Osman Saba (1910-1957). Cahit
    Sıtkı Tarancı'nın Galatasaray'da en yakın arkadaşı. Ayın yıl
    doğmuşlar ve Saba, arkadaşını öbür tarafta yalnızca bir yıl
    bekletmiş. Oktay Akbal, Ziya Osman Saha'nın ardından Yaşadığımız
    dünyanın çirkinlikleri karşısında onun kadar yücelebilmiş,
    onun kadar ermiş kişiliğine çıkabilmiş başka kimse düşünülemez diyordu.

    Cahit Sıtkı Tarancı'ya dönersek. Dedesi Hacı Hüseyin Efendi,
    Pirinççizade Hacı Salih Ağa’nın oğluydu. Babası Sıtkı Efendi Soyadı
    Kanunu çıkınca Tarancı soyadını aldı. Orta Asya'daki bir
    Türk boyunun adıydı Tarancı. Gelin, ülkemizin şu talihsiz günlerinde ondan dizelerin gölgesine sığınalım:

    MEMLEKET İSTERİM
    Memleket isterim
    Gök mavi, dal yeşil, tarla san olsun,
    Kuşların, çiçeklerin diyarı olsun.
    Memleket isterim
    Ne başta dert ne gönülde hasret olsun,
    Kardeş kavgasına bir nihayet olsun.
    Memleket isterim
    Ne zengin fakir, ne de sen ben farkı olsun,
    Kış günü herkesin evi barkı olsun.
    Memleket isterim
    Yaşamak, sevmek gibi gönülden olsun,
    Olursa bir şikâyet ölümden olsun.

    İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nin efsane hocalarından
    Profesör Sadri Maksudi Arsal'ı (1880-1957) Atatürk bir gün Çankaya'ya
    davetle, kütüphane odasında kabul eder. İsmet İnönü'yle birlikte
    bir Anadolu haritası üzerine eğilmiş çalışmaktadır. Arsal'a
    dönerek bu dağların bağ haline getirilmesiyle hem yeşilliğin sağlanacağını
    hem de alınacak ürünle ekonomiye katkıda bulunulacağını,
    üstelik iklim bakımından da iyi olacağını söyler.

    ATATÜRK
    Atatürk'üm eğilmiş vatan haritasına
    Görmedim tunç yüzünde böylesine geceler
    Atatürk n'eylesin memleketin yarasına
    Uçup gitmiş elinden eski makbul çareler.


    Nerde İstiklal Harbi'nin o mutlu günleri,
    Türlü düşmana karşı kazanılan zafer,
    Hiç sanmam öyle ağarsın bir daha tanyeri,
    Atatürk'üm ben ölecek adam değildim der.

    Git hemşerim, git kardeşim toprağına yüz sür,
    O'dur karşı kıyıdan cümlemizi düşünür,
    Resimlerinde bile melül, mahzun görünür,
    Atatürk'ün kabrinde rahat uyumak ister.
    (1947)

    Kısa bir şiir daha Yeter ki Gün Eksilmesin Penceremden diyen
    Cahit Sıtkı Tarancı'dan. Aralık 1951 'de söylenmiş. Diyarbakırlı
    ya, köklerini tartışanlara cevap verircesine Türk yüreklerimizden
    söz ediyor:

    ATATÜRK'Ü DÜŞÜNÜRKEN
    Ne şairane mevsimdi sonbahar
    Bahçeleri talan eden bir deli rüzgârdı,
    Kırılan dal, düşen yaprak, şaşkın uçan kuşlar.
    Eskiden sonbaharın bir güzelliği vardı.

    Gel gör ki Atatürk'ün ölümünden bu yana
    Sonbahar bir tuhaf bir başka geliyor,
    Vatan gerçeklerini hatırlatıp insana
    Türk yüreklerimizi burka burka geliyor.
  • 180 syf.
    ·Beğendi·Puan vermedi
    * Bir kitabın daha sonuna geldik; yazında ve yayımda emeği olanlara teşekkürler :)) Tabii en büyük teşekkür okuyana :))))) DK yılbaşı çekilişinde kazandığım :)) Haruki Murakami - Karanlıktan Sonra 'yı okudum. ( Sorun bakalım okudum ama nasıl okudum ? Ben mi onu okudum ; o mu beni okudu ? :))))))) ) Okuduğum 2. Murakami kitabı ( ilki " Kadınsız Erkekler" di ) Murakami ile aramızda bir sıkıntı var ; ne onunla ne onsuz oluyorum ... Şaka bir tarafa ilk bölümler beni daraltıyor, eğer yarısına kadar bırakmadan gelebilirsem , dayanabilirsem , gerisi akıp gidiyor, kendini okutturuyor.
    * Roman gibi ama ayrı ayrı öyküler, farklı kahramanlar ; ayrı öyküler, farklı kahramanlar gibi ama roman gibi birbirine bağlı, kahramanların yolları mutlaka kesişiyor ve birbirini bir şekilde tanıyorlar ( kardeş, arkadaş, müşteri gibi ) . Adı farklı çağrışım yapabilir ama kast edilen her akşam inen karanlık yani karanlıktan sonra = gece. Her bölümün başında saat resmi var ; önce dikkat etmedim, sonra olaylar-kişiler birbirine bağlanmaya başlayınca baktım ki saatler aynı değil. Zamanın akışını , olay saatini gösteriyor. İlk olay - 1. bölüm saat 23.55'te başlıyor; son olay- son bölüm 06.55. (Spoiler gibi olmasın ama )
    * Karanlıktan Sonra, adıyla ve tabii olayların geçtiği zaman dilimiyle bana " Gecenin Öteki Yüzü" (Fürüzan) kitabı ve " Beyoğlu'nun Arka Yakası" ( Şerif Gören / Tarık Akan - Oya Aydoğan ) filmini , Beyoğlu ve Taksim'in arka sokaklarını hatırlattı okurken.
    * Kitapta çok fazla şarkı adı geçiyor; olaylar esnasında çalan-dinlenen şarkılar. O yüzden dinleyin diye tavsiye edemiyorum; merak ederseniz dinlersiniz. Sanal reklam (ya da adı her ne ise ) çoktu. << Camel sigarasını Bic çakmağı ile yaktı; BMW motosikleti ile kaldırıma yanaştı; Takanaşi marka süt aldı...>> gibi. Sinema, televizyonda sanal (ya da direk ) reklamı sindirmeye çalışıyorum ama kitapta sevmiyorum, alışamadım daha :( ...
    * Bir bölümde olayın geçtiği otelin adı "Alphaville" kahramanlardan biri diğerine otelin adını ; film hatırlatıyor diyerek, konusunu ve filmdeki anlamını anlatıyor ama bana başka bir şey hatırlattı (belki filmi bilmediğim, seyretmediğim içindir ). Bana müzik gurubu " Alphaville"i hatırlattı en ünlü şarkıları :" Big İn Japan", " "Sounds Like A Melody" ve " Forever Young" dı, belki sizde hatırlarsınız tabii yaşınız tutarsa
    ::::)))
    *Murakami bu okunacak tabii ki...
  • İşsizlik kötü şey vesselam. İşsizliğin kötü olduğunu da yalnız aç kaldığım zamanlar, düşünüyorum. Can sıkıntısından bunaldığım sıralarda da düşünsem ya. Olmuyor. Bu bahçeye de hep böyle zamanlarımda gelirim. Neden acaba? Etraftakilerin de çoğu işsiz.

    Bu bahçe sadece kaderleri bu yolda ortak olanları mı çekiyor dersiniz. Olabilir. Vakit öğleyi geçiyor. Açlıktan bahsettim ama pek de aç değilim. Bununla beraber, neden bilmem, etrafımdakilerden utanıyorum. Herkesin yemeğe gittiği bir saatte benim, parasız pulsuz buralarda dolaşmam bir suçmuş gibi geliyor bana. Boş sıralardan birine oturdum; düşünmeye başladım. Bereket versin sigaram var. O da olmasa felaket.

    Bilmem ne dağındaki petrol arama kampında bir iş teklifi etmişlerdi. Gitseydim kötü mü olurdu sanki. Enayilik işte, parayla pulla değil ki. Bir odam olurdu, hiç olmazsa; ev kirası düşünmezdim. Sabahları acı kahvemi içebilir, öğle, akşam yemeklerini kampın tabldotundan yiyebilirdim. Tabldotu düşünür düşünmez karnım guruldamaya başladı, demek acıkmıştım. Şu yemek denilen şey de tuhaf bir şey. İnsanlar neler icat etmişler! Düpedüz ot yemek, yahut çiğ çiğ et yemek dururken, neler çıkarmışlar ortaya! Balığı denizden tutacaksın. Başka çeşidi olursa olmaz, levrek olacak. Ateşi yakacaksın, suyu kaynatacaksın, levreği içine atacaksın, haşlandıktan sonra çıkaracaksın, bir tabağa koyacaksın, soğutacaksın, başka bir kabın içine tavuktan çıkan yumurtayı kıracaksın, başlayacaksın çalkalamaya, yumurta hep aynı tarafa doğru çalkalanacak, bir yandan ince ince zeytinyağı dökeceksin, zeytinyağı iplik gibi dökülecek. Zeytinyağının da hikâyesi ayrı Zeytini daldan koparacaksın, ezeceksin, yağını alacaksın. Mutlaka zeytin olacak. Fındık olsa olmaz, susam olsa olmaz, pamuk olsa olmaz, zeytin. Zeytinyağı iplik gibi dökülecek. Yumurtayla zeytinyağı kıvamını bulunca bir kaşıkla onu soğumuş levreğin üstüne gezdireceksin. Oldu mu sana mayonezli levrek? Kim bilir belki de olmadı. Olmazsa olmasın, ahçı değilim ya.


    Mayonezli levreğin de ne hoş bir kokusu vardır! Acı cevize benzer. Lezzetle kokunun birbirine benzediğini de ilk defa düşünüyorum. Hem, birader, nene lâzım senin mayonezli levrek? Onu düşüneceğine ekmek düşünsene! Oh, canım ekmek! Sıcak ekmek! Taze ekmek! Yeni çıkarken ne güzel kokar fırınların önü! Fırından yeni çıkmış ekmek ne güzel yakar insanın elini!

    Evet, petrol kampına gitmeliydim. Gerçi şehirden, tanıdıklardan uzak kalacaktım. Ama ne çıkar? Orada da ahbaplar bulamaz mıydım? Bir petrol kampında ne gibi ahbaplar bulunabilir, şimdi de onu düşünüyorum. Mesela Amerikalı bir mühendis bulunabilir. Mesela Teksaslıdır. Macera dolu bir hayatı vardır. Kimse bilmez. Jeoloji kaidelerine göre bir yerde petrol damarına rastlamak gerekir; araştırmalara girişilir; yıllarca uğraşılır, bir şey çıkmaz; petrol, yüzyıllarca evvel, oradan kaçmış; başka yere gitmiştir. Buna karşılık hiç umulmadık bir yerden de günün birinde petrol çıkıverir. İnsan bütün ömrünü bir hayal peşinde tüketebilir yahut bir anda zengin olabilir. Petrol, büyük bir at yarışıdır. Macera işidir, kumar işidir. Hayatı macerayla dolu Teksaslı da bir kumarbazdır. İhtimal içki de içer. İçki ile kumara fazla düşkün insanların karıları biraz uçarı olur. İhtimal... Neyse, geçelim bunları. Ağzı biraz içki kokan, tütün kokan, günün birinde bir kumar masasından milyonlar vurarak kalkacak bir erkeğin de, bir kadın için; çekici tarafı yok mu? Ama Teksaslı kimden vuracak milyonu? Bizden mi? Kondu öyleyse yağlı kuyruğa. “Ulan, a kerata! Kumar düşüneceğine karnını doyur!” dese haksız mı?

    Bir kundura, boyacısı geldi, gözü ayakkaplarımda, “boyayalım, beyim!” dedi. “Eşşoğlu eşek! Ben şimdi boya mı düşünüyorum? Çek bakalım arabanı şuradan” diyecektim, diyemedim. Kibarlığım bırakmadı. “Hayır, kardeşim, istemez” diye tatlıya bağladım.

    İhtimal başka ahbaplar da bulurdum petrol kampında. Mesela, yaşlı bir muhasebeci. Biraz alaturka, biraz ehlikeyf, hayvan meraklısı bir adam. Mesela, kedi besler. Kedisinin bir adı vardır. Mesela, Pamuk. Ya kendi adı? Kendi adı Ethem Bey olmalı. Ethem Bey'in aksine pek alafranga bir de genç bulunmalı kampta. Mevkii şef olmalı. İngilizce bilmeli. Ethem Bey'e inat, Erdoğan köpek beslemeli. Erdoğan da kim? Ha! Erdoğan da işte o gencin adı. Köpeğinin de bir adı olmalı. Ne olmalı? Ethem Bey'e inat, alafranga bir isim. Mesela Robinson. Gerçi petrol kampından deniz görünmez. Ama ne çıkar, köpeğin adı Robinson olsun.

    Erdoğan biraz şiirle uğraşmalı. Yazmamalı da konuşmalı. Ara sıra mısralar okumalı. Ne iyi olurdu! Onunla hep şiirden söz açardık. O, ihtimal, giyimi kuşamıyla modern bir genç olmasına rağmen, kafasıyla bir hayli eski olacaktı. Mesela, şair olarak Haşim'i severdi. Hatta Haşim'i sevmeyi bir ilerilik bile sayabilirdi. O bana “Şiirle maddenin bağdaşmayacağını, şiirin görünmez parmakların içimizdeki tellerden çıkardığı ilahi nağmeler olduğunu” söylerdi. Zavallı ben, bu sözlerle ne demek istediğini sormaya bile cesaret edemezdim. Onun inancını sarsmaya gücüm yetmezdi ki. Ama ne olursa olsun, bütün softalar gibi, bu delikanlının da sevimli tarafları olabilirdi. Kendisini öğrendiklerinden geçirmeye gücüm yetmeyeceğini bildiğim halde onunla şiir tartışmalarına tutulmaktan da alamazdım. Benim şair Orhan Veli olduğumu da herhalde öğrenmemeliydi. Gözünden fena düşerdim yoksa. Hatta aleyhimde atıp, tuttuğunu bile duysam kendimi tanıtmamalıydım. Varsın o rahat konuşsun. Desin ki Orhan Veli mi? Onlar da mı şair? Bırak şu hopstilleri Allahaşkına! Bu türlü maskaralıklar Avrupa'da çoktan geçti. Yazsalar ya vezinli, kâfiyeli, doğru dürüst şiir. Yazsalar ya! Sıkı mı? Yazamayınca ne yapacaklar? Tabii böyle bin bir şaklabanlıkla nazarı dikkati celbetmeye çalışacaklar. Kolay iş bunlar, kardeşim, kolay iş. Hâlbuki sanat o kadar kolay değil.” Varsın söylesin Erdoğan. Söylesin. Boşaltsın içini. Tutup ona şiir nazariyeleri döktürecek değilim ya. Hem ne işe yarar zaten? Karşı gelebilir miyim peşin hükümlere?

    Önümden, temiz pak giyinmiş bir kızla, kılpıranga kızıl çengi bir delikanlı geçiyor. Ellerinde küçük bir kesekâğıdı var. Şamfıstığı yiyorlar. Öğle vakti şamfıstığı! Ekmek yiyin be, ekmek! Şamfıstığının sırası mı şimdi?

    Odamız, yaz günleri, çinkodan damın altında yanar durur. Havada bir petrol kokusu vardır. Akşamüzerleri, kulelerde çalışan işçilerin gündeliklerini dağıtırım. Gün battıktan sonra ortalık biraz serinler. Külrengi dağlara karşı düşüncelere dalmak hoş olabilir. Geceleri portatif karyolamda huzur içinde yatarım. Sabahları Şehmus'un beyaz dişli kızı Meryemke süt getirir. Kirli çamaşırlar varsa alıp yıkamaya götürür. Aylarca kadınsız yaşamışızdır. Meryemke'nin göğsüne, kalçalarına baktıkça aklımdan kötü kötü şeyler geçer. Ama tutarım kendimi. Tutarım, elimden bir kaza çıkmasın diye.

    Ara sıra vilayet merkezinden kamyon gelir. Kamyoncuya mektup sorarız; “yok!” der. “İyi su geldi mi?” deriz, “Gelmedi!” der. İshal oluruz. İlaç ısmarlarız. İlaç gelinceye kadar iyileşemeyiz. Apteshaneler, bir hayli uzaktadır. Koşup apteshaneye gitmek bir meseledir. Onun için odalarda oturak bulundururuz. Ben Erdoğan'la aynı odada yatarım. Akşamları ya kâğıt oynarız, ya şiirden bahsederiz. O yine Haşim'i tutturur. Ben kabul etmek istemem; o kızar. “Haşim, Haşim!” derken birdenbire karnı ağrımaya başlar. Oturduğu yerden “oturak” diye bağırarak dar atar kendini. Telaştan yüzü mosmor kesilmiştir. Karyolanın altından oturağı çeker; oturur üstüne. Yüzüne hemen bir sükûnet gelir. Rahatlar. Biraz evvelki karın ağrısını bir anda unutur. Gözleri, uzak bir noktada, dalgın, düşünür. Sonra bana döner; bütün fikirlerini özetleyen bir mısra mırıldanır;

    “Melâli anlamayan nesle âşina değiliz.”

    Oturduğum sıradan kalktım. Bahçe biraz daha kalabalıklaşmıştı. Başkalarının oturduğu sıraların önünden geçerek kapıya doğru yürüdüm. Herkes başka bir şey konuşuyor. Her önünden geçtiğim insanın söylediklerine kulak misafiri oluyorum. Söylenenlerin pek azını duyabiliyorum. Biri şey diyor “... Ben, diyor, malımı bilirim. Onun yiyeceği halt...” Geçiyorum. Yaklaştığım sıradan başka kelimeler duyuyorum “... tayin emri imzadan çıkıncaya kadar biçare...” Geçiyorum. Her geçtiğim sıradan kulağımda birkaç kelime kalıyor. Bir filmi orta yerinden ve gözlerim kapalı seyreder gibiyim “... Sultan Hamit devri daha iyi imiş...” “...ceketi tersyüz ettirmeden önce bizim birader...” “... kadar döviz getirir. Vakıa hariciyede...” “... ikinci penaltı haksızdı ama...” “... burada da sivil memurlar ürkütmeden sayılmıyor...” “... yemek üstüne hazmettirir...”


    Burnuma esaslı bir et kokusu geldi. Hayal filan değil, sahici kokuydu. Bir yerde köfte filan kızartılıyordu herhalde. Birden, sesleri duymaz oldum. Sağa sola bakınmaya başladım. Bu kokunun bir de dumanı olacaktı elbet.
  • Sadece onunla beraber, onun yanında konsantre oluyorum. Ne geçmiş var ne de gelecek; sadece şimdi ve burası var, mutlak bir şimdiki an var.
  • Demek oluyor ki, «konuşma». bir düşünce ya da bir nesneyi gösterin bir başka deyimler yüzlerinden örtüyü kaldırır. Konuşma, insanın örtü kaldırma, açığa vurma işidir. Kendim için de, başkaları için de, sözcük, bir nesneyi karanlıktan çıkarır, onu bizim yaşamımıza mal eder. Bardak dediğim zaman, görünüşte bir şey değiştirmiş olmuyorum, doğru. Aslında, bardak dediğim zaman, onu kendim için de, başkası için de karanlıktan çıkarmış oluyorum. Onu belki görmemiştiniz, ya da toplu bir algı içinde bardak kaybolmuştu. Bundan ötürü, ben bardak der demez, bu sözümle, ne kadar küçükten de olsa, dünyanız değişmiş oluyor. O anda sizin için, biraz önce yok olan bir şey var oluyor. Adını söylememle birlikte, bardak, dünyanıza katılıyor ve şimdi onunla bir alışverişe girmiş oluyorsunuz.
    Jean-Paul Sartre
    Say Yayınları
  • 43. "Allah Herşeyden Önce Hz. Muhammedin Ruhunu Yarattı"
    İsa, aşağıda kendisini bekleyen sekiz havarisinin yanlarına vardı ve dört tanesi bu sekiz taneye bütün gördüklerini anlattılar; o gün hepsinin kalbinden îsa ile ilgili tüm kuşkular silindi, yalnız hiç bir şeye inanmayan Yehuda îskariyot hariç. îsa, dağın eteğinde bir yere oturdu ve ekmekleri olmadığından, hepsi dağ meyveleri yediler.
    Sonra Andreas dedi: «Bize Mesih hakkında çok şeyler söylediniz, bu nedenle, lütfen bize her şeyi açıkça anlatın.» Ve aynı şekilde diğer havariler de kendisine rica ettiler.
    Bunun üzerine İsa dedi: «Çalışan herkes, tatmin olacağı bir gaye için çakşır. Bu bakımdan size söylüyorum ki, Allah, kendinde hiç bir noksanlık olmadığı için tatmin olma ihtiyacı duymaz. Zaten O'nun kendinde kemal vardır. Ve işte, çalışmak dileğiyle O, her şeyden önce, yaratıklar Allah'ta rıza ve doygunluk bulsunlar diye, kendisi için tüm (kâinatı) yaratmaya karar verdiği Elçisi'nin ruhunu yarattı; ki, kulları olarak tayin ettiği tüm yaratıklarından elçisi haz ve sevinç duysun. Ve bu nedenle işte her şey bilip gördüğünüz gibi oldu. Ama O neden böyle olmasını diledi?
    «Bakın, size diyorum ki; her peygamber geldiği zaman, yalnızca bir kavme Allah'ın rahmetinin işaretini götürmüştür. Ve sözleri de gönderildikleri insanların ötesine uzanmamıştır. Fakat, Allah'ın Elçisi geleceği zaman, Allah O'na kudret ve rahmetinin sonuymuş gibi verecek, o kadar ki, akidesini alacak olan tüm dünya kavimlerine rahmet ve selâmet götürecektir. Dinsizler üzerine güçle gidecek ve putatapıcılığı ezecek, o kadar ki, şeytan'ı kahredecektir; çünkü, Allah İbrahim'e böyle va'd etmiştir: «Dikkat et, senin soyunla yeryüzünün tüm kabilelerini kutsayacağım. Ve sen, Ey İbrahim, nasıl putları parça parça etmişsen, senin soyun da böyle yapacaktır.»
    Sonra şöyle soruldu: «Ey muallim, bu va'd kime verilmiştir, söyle bize; çünkü, Yahudiler «îshak'a» diyorlar, îsmaililer ise, «İsmail'e.»
    îsa cevap verdi: «Davud kimin oğluydu ve hangi soydandı?»
    Cevap verildi: «îshak'ın; çünkü, îshak Yakub'un babasıydı, Yakub da soyu Davud'a varan Yahuda'nın babasıydı.»
    Sonra îsa dedi: «Öyleyse, Allah'ın elçisi geleceği zaman, hangi soydan olacaktır?»
    Havariler cevap yerdiler: «Davud'un (soyundan).» Bunun üzerine Isa dedi: «Siz kendinizi aldatıyorsunuz; çünkü Davud, şöyle söyleyerek, ona ruhundan rab (efendi) der: Allah rabbına, «Ben düşmanlarına senin ayak taburen yapıncaya kadar sağ yanımda otur» dedi. Allah düşmanlarının ortasında rablık kazanacak olan asanı gönderecektir. «Eğer, sizin Mesih dediğiniz Allah 'in Elçisi Davud'un oğlu ise, Davud O'na nasıl «rab» der? Bana inanın, size söylüyorum ki, va'd İsmail'e yapılmıştır, İshak'a değil.»

    44. "Allahın Elçisi Muhammed Yaratılan Hemen Her Şeye Mutluluk Getirecek Bir Nurdur"
    Bunun üzerine havariler dediler: «Ey muallim, Musa'nın kitabında böyle, yani va'dın îshak'a yapılmış olduğu yazılıdır.»
    îsa, ah ederek cevap verdi: «Öyledir, ama onu Musa yazmadı, Yuşa da yazmadı onu Allah'tan korkmayan hahamlarınız yazdı. Bakın, size söylüyorum ki; melek Cebrail'in sözlerine baktığınızda yazıcılarınızın ve fakihlerinizin mel'anetini anlayacaksınız. Çünkü, Cebrail demiştir ki: «İbrahim, tüm dünya Allah'ın seni ne kadar sevdiğini biliyor; fakat, senin Allah'a oîan sevgini dünya nasıl bilecek? Mutlaka Allah sevgisi için bir şey yapman gerekiyor.» ibrahim cevap verdi: «Bak, Allah'ın kulu Allah'ın dileyeceği her şeyi yapmaya hazırdır.»
    «Sonra Allah İbrahim'e şöyle seslendi: «Oğlunu, ilk doğan (çocuğun) İsmail'i al ve dağa çıkıp onu kurban et.» Eğer, İshak doğduğu zaman İsmail yedi yaşında idiyse, o zaman İshak nasıl ilk doğan (çocuk) olmuş olur?»Ardından havariler dediler: «Bizim fakihlerimizin aldattığı ortada; bu bakımdan bize gerçeği anlat, çünkü, biz senin Allah tarafından gönderildiğini biliyoruz.»
    îsa cevap verdi: «Bakın, size söylüyorum ki, şeytan Allah'ın kanunlarını hükümsüz kılmak için çalışır durur; ve bu nedenle, yoldaşları olan sahte imanlı münafıklar ve yaşantıları şehvet peşinde geçen günahkârlarla birlikte, bugün hemen hemen her şeyi kirletmiş bulunmaktadır ki, pek az gerçeğe rastlanılmaktadır. Yazıklar olsun münafıklara, çünkü bu dünyanın övgüleri, cehennemde onlar için azaba ve hakarete dönüşecektir.
    «Bu nedenle size diyorum ki, Allah'ın elçisi, Allah'ın yarattığı hemen her şeye mutluluk getirecek olan bir nurdur; çünkü o, anlayış ve müşavere ruhuyla, hikmet ve kudret ruhuyla, korku ve sevgi ruhuyla, akıl ve itidal ruhuyla donatılmıştır; rahmet ve merhamet ruhuyla, adalet ve takva ruhuyla, yumuşaklık ve sabır ruhuyla donatılmıştır ki, bunlan o Allah'­tan, bütün diğer yaratıklarına verdiğinden üç kat daha fazla almıştır. Ey, O'nun dünyaya geleceği kutlu zaman! İnanın bana, O'nun ruhunu görenlere Allah peygamberlik verdiğinden, her peygamber gibi ben de O'nu gördüm ve O'na saygı gösterdim. O'nu görünce, ruhum teselli ile doldu (ve) dedim: «Ey Muhammed, Allah seninle olsun ve beni ayakkabının bağlarını çözecek değerde kılsın. Buna ermekle ben de büyük bir peygamber ve Allah'ın kutsal bir (kul)'u olacağım.» Ve îsa böyle deyip, Allah'a şükretti.

    45.
    Sonra, melek Cebrail; Isa'ya geldi ve O'na, bizim sesini duyabileceğimiz bir şekilde seslendi: «Kalk ve Kudüs'e git!»
    İsa, bu emre uyarak çıktı ve Kudüs'e gitti. Yedinci gün mabede girerek, halka öğretmeye başladı. Bunun üzerine insanlar akın akın mabede geldiler. İçlerinde bulunan başkâhin ve kâhinler Isa'ya yaklaşarak, dediler : «Ey muallim, hakkımızda kötü şeyler diyormuşsun; bu bakımdan dikkat et de, başına bir kötülük gelmesin.»
    İsa cevap verdi: «Dikkat edin, size diyorum, ben münafıklar hakkında kötü konuşuyorum; eh, siz de münafıksanız, sizin aleyhinizde de konuşurum.»
    Cevap verdiler: «Kim bir münafıktır? Bize açıkça anlat.»
    İsa dedi: «Bakın, size diyorum ki, insanlar kendini görsün diye iyi bir şey yapan kişi münafıktır. Öyle ki» yaptığı iş insanların göremediği kalbe işlemez, orada ancak her türlü kötü düşünce ve her türlü kirli şehvet kalır. (Şimdi) bildiniz mi münafığın kim olduğunu? Diliyle Allah'a kulluk ederken, kalbiyle insanlara kulluk eden kişi münafıktır. Ey zavallı adam! Ölünce, bütün kazandıklarını yitirecek. Bu konuda Davud peygamber der: «Reislere güven bağlamayın. Kendileri için kurtuluş olmayan insan oğullarına da (güven bağlamayın). Çünkü ölürken düşündükleri yok olur. Heyhat, ölmeden önce kendilerini mükâfattan yoksun bulurlar, çünkü Allah'ın peygamberi Eyyub'-un dediği gibi: «İnsan gelici geçicidir, hiç bir zaman bir kalışta kalmaz.» Öyle ki, bugün seni övse, yarın kötüler, bugün seni ödüllendirmek istese, yarın malını elinden almak ister. Yazıklar olsun öyleyse münafıklara, çünkü onların kazandığı boşunadır. Huzurunda durduğum Allah vardır ve hayattadır ki, münafık soyguncudur ve saygısızdır, (sahtekârdır), o kadar ki, iyi görünmek için kanundan yararlanır ve hamd, sena ve şan ebediyyen yalnızca kendine ait olan Allah'ın şanını çalar.
    «Size daha da söylüyorum ki, münafığın inancı yoktur, öyle ki, eğer Allah'ın her şeyi gördüğüne ve kötülüğü korkunç bir hükümle cezalandıracağına inanmış olsa, inanmadığı için kötülüklerle doldurduğu kalbini arıtır. Bakın, size diyorum ki, münafık, dıştan beyaz (görünen), fakat içi çürük, küf ve solucanlarla dolu bir mezardır. Size gelince ey kâhinler, Allah sizi yarattığı ve sizden istediği için Allah'a kulluğunu yerine getiriyorsanız, size lâfım yok, çünkü siz Allah'ın kullarısınız; fakat, her şeyi kazanç için yapıyor ve Allah'ın mabedinin soyguncular mağarasına çevirdiğiniz bir ticaret değil, ibadet evi olduğuna bakmadan pazarda olduğu gibi mabette de alış verişte bulunuyorsanız, her şeyi insanları memnun etmek için yapıyor ve Allah'ı aklınızdan çıkarıyorsanız, o zaman size haykırarak diyorum ki, siz Allah aşkı için babasının evini terkeden ve kendi oğlunu kesmek isteyen ibrahim'in değil, şeytan'ın çocuklarısınız. Eğer böyleyseniz, yazıklar olsun size ey kâhinler ve fakihler, çünkü Allah kâhinliği sizden alacaktır!»

    46.
    Isa konuşmasını şöyle sürdürdü: «Önünüze bir mesel koyuyorum. Bir aile reisi bir bağ dikmiş ve hayvanlar tarafından çiğnenip ezilmesin diye etrafını çevirmişti. Ve, orta yere de şarap çıkarmak için mengene koymuştu ve buradan çiftçilere şarap verecekti. Gel zaman, şarabın biriktirilme vakti gelince hizmetçilerini yolladı. Bunları gören çiftçiler bazılarını taşladı, bazılarını yaktı ve diğerlerini de bıçakla delik deşik ettiler. Ve bunu defalarca yaptılar. Söyleyin bana, bağın sahibi çiftçilere ne yapsın şimdi?»
    Herkes cevap verdi: «En kötü biçimde hepsini yok eder ve bağını başka çiftçilere verir.»
    Bunun üzerine îsa dedi: «Bağın İsrail ailesi ve çiftçilerin ise Yahudiye ve Kudüs halkı olduğunu bilmez misiniz? Yazıklar olsun size, Allah sîze gazap etmektedir, Allah'ın bu kadar peygamberinin karnını yardınız; öyle ki, Ahab zamanında Allah'ın kutsal (kul)larını gömecek tek bir kişi bulun(a)mıyordu.!»
    Ve, Isa böyle deyince, kâhinler onu yakalamak istedilerse de, kendisini yücelten halktan korktular.
    Sonra Isa, doğuştan başı öne doğru eğik bir kadın görüp, dedi: «Allah'ın adıyla başını kaldır ey kadın, ki şunlar, benim doğruyu söylediğimi ve benim O'nun dilediği şeyleri bildirdiğimi anlayabilsinler.»
    Sonra kadın Allah'ı ta'zim ederek, başını tümüyle kaldırdı.
    Başkâhin bağırdı: -Bu adam Allah'ın göndermesi değildir, bakın, Sebt'i tanımıyor, çünkü sakat bir kişiyi iyileştiriyor bugün.»
    îsa cevap verdi: «Şimdi söyleyin bana, yedinci (Sebt) günde konuşmak ve başkalarının kurtulması için dua etmek meşru değil midir? Sebt günü eşeği ve öküzü bir hendeğe kaçtığında, onu Sebt günü- (kaçtığı yerden) çekip çıkarmayacak kim vardır içinizde? Emînim ki, hiç kimse. Ve ben, bir İsrail kızına sıhhat kazandırmakla yedinci günü bozmuş mu oluyorum? Evet işte, burada münafıklığınız kesinkes ortaya çıkıveriyor! Ah, kendi üzerinde başını kesmek için bir pala durup dururken, başkasının gözüne bir saman çöpü gelip de çarpacak diye korkan nice kişi vardır bugün. Ah, bir karıncadan korkarken bir fili önemsemeyen nice nice insan vardır!»
    Ve İsa bunları söyleyip mabetten çıktı. Fakat, ele geçirip, babalarının Allah'ın kutsal (kul) larına yaptığı gibi, ona istediklerini yapamayan kâhinler kendi aralarında öfkeden kuduruyorlardı.

    47.
    îsa, peygamberlik görevinin ikinci yılında Kudüs'­ten çıkıp Nain'e gitti. Şehrin kapısına yaklaştığı sırada, ahali, herkesin ölümüne ağladığı dul bir annenin tek oğlunu mezara götürüyordu. Bu sırada îsa şehre gelmiş bulunuyordu. Ve halk, Galileli bir peygamber olan İsa'nın geldiğini anlayıp, ölüyü bir peygamber olduğundan kaldırabilir diyerek, kendisine yalvarmaya koyuldular. Isa çok korktu ve Allah'a yönelerek dedi: «Beni bu dünyadan al ey Rabb (im), çünkü dünya delirmiş, nerdeyse bana tanrı diyecekler!» Ve İsa böyle deyip ağladı.
    Sonra melek Cebrail gelip dedi: «Ey İsa, korkma, çünkü Allah sana her sakat (ve noksanlık) üzerine güç vermiştir, o kadar ki, senin Allah adıyla bahşedeceğin her şey tümüyle yerine gelecektir.» Bunun üzerine îsa iç çekip, dedi: «Sen ne dilersen olur, Rabb Allah kadir ve rahimdir.» Böyle deyip ölünün annesine yaklaştı ve ona acıyarak dedi: «Kadın, ağlama.» Ve ölünün elini tutarak, dedi: «Sana diyorum genç, Allah'ın adıyla iyileşip kalk!»
    Sonra, çocuk yeniden canlandı ve bunun üzerine herkes korkuya kapılıp, dediler: «Allah içimizden büyük bir peygamber seçip çıkardı ve halkını ziyaret etti.»

    48.
    Bu sırada Roma ordusu Yahudiye'de olup, memleketimiz atalarımızın günahları yüzünden onlara bağlıydı. Şimdi, Romalıların adetiydi ki, halka yararlı yeni bir şey yapan tanrıya seslenip ibadet ederlerdi. Ve, Nain'de bulunan bu askerlerin (bazıları) da bir ötekini, bir berikini paylıyor ve, «Tanrılarınızdan biri sizi ziyaret etti ve siz buna hiç önem vermediniz. Eğer, bizim tanrılarımızdan biri bizi ziyaret edecek olsa, biz ona elimizde olan her şeyimizi veririz. Bizim tanrılarımızdan ne kadar korktuğumuzu görüyorsunuz. Onların heykellerine (suretlerine) sahip olduğumuz şeylerin en iyisini veriyoruz.» diyorlardı. Nain halkı arasında en ufak bir fesat çıkaramayan şeytan, bu tür konuşmaları teşvik ediyordu. Ama îsa Nain'de hiç oyalanmayıp, Kefernahum'a döndü. Nain'de anlaşmazlıklar öyle bir kerteye gelmişti ki bazıları, «Bizi ziyaret eden Allah'ımız» derken, bazıları «Allah görünmez, öyle ki, O'nu kimse görmemiştir, kulu Musa bile; o halde o Allah değil, ama O'nun oğludur» diyordu. Bir diğerleri de, «O Allah değil, Allah'ın oğlu da değildir, çünkü Allah'ın baba olacak bedeni de yoktur ayrıca; O, sadece Allah'ın bir peygamberidir.» diyordu.
    Ve, böyle kışkırtmalarda bulunuyordu İsa'nın peygamberliğinin üçüncü yılında şeytan; öyle ki, bu (kışkırtmalar) dan halkımızın başına büyük bir yıkım (gelecekti) .
    İsa Kefernahum'a gitti; burada ahali, (kendisinin geldiğini) öğrenince tüm hastalarını toplayıp, İsa'nın havarileriyle birlikte kaldığı (evin) sundurmasının önüne koydu. Ve İsa'yı dışarı çağırıp, hastalara sıhhat için ricada bulundular. Sonra, îsa ellerini her birinin üzerine koyup, dedi: «Kutsal adınla İsrail'in Rabbı, bu hastaya sıhhat ver.» Böyle böyle hepsi iyileşti.
    Sebt gün İsa havraya girdi ve tüm halk konuştuğunu duymak üzere buraya koşuştu.
    49.
    Yazıcı o gün Davud'un mezmurunu okudu, (şöyle) diyordu Davud orada: «Bir zaman bulduğumda dosdoğru hükmedeceğim.» Ardından, peygamberleri okuduktan sonra İsa kalktı ve elleriyle sus işareti yapıp, ağzını açarak şöyle konuştu: «Kardeşler, babamız Davud'un, bir zaman bulduğunda dosdoğru hükmedeceğini söyleyen sözlerini duydunuz. Size gerçekten diyorum ki, pek çok hakim hükmünde, kendileri için uygun düşmeyen hüküm vermek ve kendileri için uygun düşene de zamanından önce hükmetmekten başka bir nedenle (yanılgıya) düşmez. Bu bakımdan, babalarımızın Allah'ı peygamberi Davud aracılığıyla bize şöyle7 bağırır: «Adaletle hükmedin ey insanoğullan.» Bundan dolayı, cadde köşelerinde oturup da, gelen geçen için, «Şu güzeldir, şu çirkindir, şu iyidir, bu kötüdür» demekten başka bir şey yapmayanlar zavallılardır. Yazıklar olsun onlara, çünkü onlar, «Ben şahidim ve hakimim ve şanımı kimseye vermem» diyen Allah'ın elinden hükmünün asasını kapıp alırlar. Bakın, size söylüyorum ki, bunlar görmedikleri ve gerçekten duymadıkları (şeylere) şahitlik ederler ve kendilerine yetki verilmeden hükümde bulunurlar. Bu nedenle, yerde olanlar Allah'ın gözüne iğrençtirler ve (Allah) son günde kendileri için korkunç hükmünü verecektir. Yazıklar olsun size, yazıklar olsun hayır ve şerden söz edip, hayrın yazarı olan Allah'a suç isnad ederek, şerre hayr diyenlere ve tüm şerlerin kaynağı olan şeytan'ı haklı çıkaranlara! Ne ceza göreceğinizi düşünün ve kötüyü para için haklı çıkaran ve yetimlerle dulların davasına bakmayanlar üzerine gelecek olan Allah'ın hükmüne düşmek ne korkunçtur, (düşünün)! Size diyorum, size, öyle korkunç olacaktır ki bu,-tüm şeytanlar bu hüküm karşısında titreyecektir. Ey sen, hüküm makamında oturan insan, hiç bir şeye bakma, ne yakına, ne dosta, ne şerefe, ne kazanca sadece, Allah korkusuyla, en büyük dikkatle araştıracağın gerçeğe bak, çünkü, Allah'ın hükmünde seni kurtaracak olan budur. Ben seni uyarıyorum ki, merhametsiz hükmedene, (yine) merhametsizce hükmedilecektir.»
    50.
    «Söyle bana ey başkasını yargılayan adam, bütün insanların menşeinin aynı çamurdan olduğunu bilmez misin? Yalnızca Allah'tan başka hiç bir şeyin iyi olmadığını bilmez misin? Bu bakımdan, her insan, bir yalancı ve bir günahkârdır. înan bana ey adam, eğer sen bir hatadan dolayı başkalarını yargılıyorsan, kendi kalbinin de aynı nedenle yargılanması gerekir. Ah, ne tehlikeli bir şeydir yargılamak, ah, kaç kişi helak olmuştur yanlış yargılarından dolayı! şeytan, insanın kendinden daha değersiz olduğuna hükmetti de, yaratanı Allah'a karşı isyan etti ve kendisiyle konuşurken öğrendiğim gibi, bu davranışından dolayı da tevbekâr olmadı, ilk annebabamız şeytan'ın sözüne iyi hükmü verdiler ve bu nedenle Cennet'ten atılarak, tüm nesillerini de mahkûm ettiler. Bakın, size söylüyorum, huzurunda durduğum Allah sağ ve diridir ki, yanlış hüküm tüm günahların babasıdır. Öyle ki, kimse iradesi dışında günah işlemez ve kimse de bilmediği şeyi dilemez. Bu nedenle, günaha değerli ve sevaba değersiz hüjanü veren ve böylece sevabı reddedip günahı seçen hüküm sahibi günahkârlara yazıklar olsun! Emin olun ki, Allah'ın dünyayı yargılama zamanı geldiğinde katlanılmaz bir cezayı çekecektir o. Ah, kaç kişi helak olmuştur yanlış hüküm nedeniyle va kaç kişi daha helak olacaktır (aynı sebepten)! Firavun, Musa ve İsrail kavmine dinsizler hükmünü verdi; Saul Davud'un ölüme lâyık olduğuna hükmetti; Ahab îlya'-yı yargıladı, Buhtunnasır ise yalancı tanrılarına tapınmayan üç çocuğu (yargıladı). îki büyükler Susanna'-yı yargıladılar ve bütün putatapıcı reisler peygamberleri yargıladılar. Ah, Allah'ın azametli hükmü! Yargılayan helak olur, yargılanan kurtulur. Ve, ey insan, aceleyle değilse, neden suçsuz aleyhinde hükmederler? iyilerin yanlış hüküm vermeleri nedeniyle nasıl helake yaklaştıklarını, kendini Mısırlılara satan Yusuf'un kardeşleri ve kardeşlerini yargılayan Harun ve Musa'nın kız kardeşi Miriyam gösteriyor. Eyüb'ün üç arkadaşı, suçsuz arkadaşları Eyub'u yargıladılar. Davud Mefibeset ve Uriyah'ı yargıladı. Sirus Danyal'ın arslanlara et olmasını hükmetti ve daha pek çokları aynı sebepten helak olmaya yaklaştılar. Bu nedenle size diyorum, yargılamayın ki, yargılanmayasınız.» Ve sonra, îsa bu konuşmasını bitirince, pek çokları hemen tevbeye gelip, günahlarına ağladılar; ve onunla gelmek için her şeylerinden seve seve vaz geçeceklerdi. Fakat îsa dedi: «Evlerinizde kalın ve günahı bırakıp, korkarak Allah'a kulluk edin; böylece kurtulursunuz; çünkü ben kendime hizmet edilsin diye değil, aksine, hizmet etmek için geldim.»
    Ve İsa bunu deyip, havradan ve şehirden çıkarak, ibadet .etmek için çöle çekildi, çünkü o yalnızlığı (ve tenhayı) çok seviyordu.

    51.
    Rabb'e ibadet ettiğinde havarileri gelip dediler: «Ey muallim, bilmek (istediğimiz) iki şey var: Biri, tevbekâr değildir dediğiniz şeytan'la nasıl konuştuğunuz; diğeri de, Hüküm Günü*nde Allah hükmetmek için nasıl gelecektir?»
    İsa cevap verdi: «Bakın, söylüyorum size, düştüğünü bildiğimden şeytan'a karşı merhametim vardı ve günaha ittiği insan cinsine karşı da merhametim vardı. Bu nedenle, Allah'ımız için namaz kılıp oruç tuttum ve O bana meleği Cebrail aracılığıyla dedi, «Ne ararsın ey Isa, istediğin nedir?» Cevap verdim: «Rabb (ım)/şeytan'ın ne serlere neden olduğunu ve onun iğvalanyla pek çoklarının helâka sürüklendiğini bilirsin; o, Sen'in yarattığın bir yaratığındır Rabb (im), bu nedenle Rabb(ım) O'na merhamet et.»
    Allah cevap verdi: «îsa, bak O'nu bağışlayacağım. Yalnızca O'na, «Rabb (im) Allah, ben günah işledim, bana merhamet et» dedirt, o zaman O'nu bağışlayacak ve ilk durumuna iade edeceğim.»
    «Bu barışı çoktan gerçekleştirdiğime inanarak, çok sevindim» dedi îsa.
    «Bu nedenle şeytan'ı çağırdım ve gelip dedi: Senin için ne yapmam gerek ey îsa?»
    Cevap verdim: «Kendin için yapacaksın, ey şeytan, çünkü senin hizmetlerini sevmiyorum, ama seni iyiliğin için çağırdım.»
    şeytan cevapladı: «Sen benim hizmetlerimi arzulamıyorsan, ben de seninkileri arzulamıyorum; çünkü ben senden daha soyluyum,» bu bakımdan, sen bana hizmet edecek değerde değilsin sen çamursun, halbuki ben ruhum.»
    «Bunu bırakalım» dedim, «ve söyle bana, ilk güzelliğine ve ilk durumuna dönmen iyi olmaz mı? Melek Mikâil'in Hüküm Günü'nde sana Allah'ın kılıcıyla yüz bin defa vurması gerektiğini, (vuracağını) ve her vuruşun sana on cehennem azabı vereceğini bilmelisin.»
    şeytan cevapladı: «O gün kimin daha çok şey yapabileceğini göreceğiz; ben kesinlikle yanıma pek çok melek ye Allah'ı ta'ciz edecek en güçlü putatapıcıları alacağım ve O, pis bir çamur (parçası) uğruna beni sürgün etmekle ne büyük bir hata işlemiş olduğunu bilecektir.»
    Sonra dedim: «Ey şeytan, sen zihnen sakatsın ve ne dediğini bilmiyorsun.»
    Sonra, şeytan alay eder biçimde başını sallayarak dedi: «Gel şimdi, benimle Allah arasında bu barışı yapalım; sen madem zihnen sağlamsın, ne yapılması gerekiyor söyle ey İsa.»
    Cevap verdim: «Yalnızca iki sözün söylenmesi gerekli.»
    şeytan cevapladı: «Hangi sözlerin?»
    Cevap verdim: «Şunlar: Günah işledim; bana merhamet et.»
    Sonra şeytan dedi: «Eğer Allah bu sözleri bana söyleyecek olursa, ben şimdi bu banşı seve seve yapacağım.»
    «Şimdi defol buradan» dedim, «Ey mel'un, sen bütün zulüm ve günahların habis yazarısın, fakat Allah, adil ve günahsızdır.»
    şeytan çığlık atarak ayrıldı ve dedi: «Öyle değil ey İsa, ama sen Allah'ı memnun etmek için yalan söylüyorsun.»
    «Şimdi zihninizde tartın (bakalım)» dedi İsa havarilerine, «o nasıl merhamet görecek?»
    Cevap verdiler: «Asla, Rab, çünkü o tevbekâr değildir. Şimdi de bize Allah'ın hükmünden söz edin.»