• "ALLAHSIZ, KİTAPSIZ" DEDİLER
    CENAZESİNİ BİLE YIKAMADILAR.

    Yıl 1979'du.
    Karadeniz'in şirin beldesi Fatsa'da belediye başkanı seçimi vardı.
    Ankara seçimi iki kez ertelemiş ama engelleyememişti.
    Sonunda Fatsalılar sandığa gitti.
    Sandıktan bağımsız aday Fikri Sönmez çıktı..
    Üstelik ezici bir oyla; 3096.
    CHP, Adalet Partisi, MHP ve MSP'nin oylarını toplasan Sönmez'e yetişemiyordu.
    Artık Fatsa'nın yeni başkanı Fikri Sönmez'di.
    Mesleği terzi olduğu için kendisine "Terzi Fikri" derlerdi.
    Sosyalist bir insandı.

    Terzi Fikri göreve gelir gelmez Fatsa’da halk örgütleri kurdu.
    Halkın direkt yönetime katılmasını sağladı..
    En önemli sorun çamurdu.
    Halkla birlikte bir haftada Fatsa’nın tüm çamurlu yolları yenilendi.
    Özellikle fındık üreticilerin sorunlarıyla ilgilendi.
    Aracıların, komisyoncuların önünü kesti.
    Kooperatifleşme çalışmaları yaptı.
    Karaborsacıların üzerine gitti.
    İlçede ekmek fiyatını fırıncılarla masaya oturan halk örgütleri ortak belirledi.
    Ulaşımı ve suyu ucuzlattı.
    Terzi Fikri kısa bir sürede Fatsa’da sosyalist bir düzen kurdu.
    Yapılanlar karşısında ilçenin CHP, Adalet Partisi ve Milli Selamet Partisi temsilcileri de yönetime tam destek verdi.

    Ancak Ankara Fatsa'da yapılanlardan rahatsız oldu.
    Aylarca Fatsa aleyhine haberler yapıldı.
    Başbakan Süleyman Demirel ve Hürriyet Gazetesi'nin başyazarı Oktay Ekşi Fatsa'yı hedef gösterdi.
    "Burada halk mutlu, sorun yok" diyen Fatsa kaymakamı görevden alındı.
    Gazeteler hemen hergün Fatsa'yı kötüledi.
    Manşetler şöyleydi.
    “Komünistler Fatsa’yı ele geçirdi..”
    “Devlet Fatsa’da yok..”
    “Dinsizler dini yasakladı..”
    “Halk mahkemeleri kuruldu."
    Fatsa resmen askere hedef gösteriliyordu.

    Tarih 12 Temmuz 1980'di.
    Türk Silahlı Kuvvetleri Fatsa'ya nokta operasyonu yaptı.
    İlçede asker ve sağ görüşlüler birlikte cadı avı başlattı.
    Başta Belediye Başkanı Terzi Fikri olmak ùzere yüzlerce insan tutuklandı.
    Ertesi gün Genelkurmay Başkanı Kenan Evren şu açıklamayı yaptı.
    "Fatsa'da taş taş üstüne bırakmadık, netekim."

    Halkın oylarıyla seçilen Terzi Fikri ve yüzlerce Fatsalı anayasal düzeni silah zoruyla yıkmak iddiasıyla yargılandı.
    Cezaevinde ağır işkence gördüler..
    Tarih 4 Mayıs 1985'di.
    Bundan 34 yıl önce.
    Terzi Fikri'nin yorgun kalbi yenik düştü..
    Cezaevinde vefat etti.
    Cenazesi sorun oldu.
    Önce "Dinsiz bu" dediler, cenazesini yıkamadılar.
    Sonra "Vatan haini bu" dediler, selasını yarıda kestiler.
    Namazı bile kılmak istemediler.
    Sonunda apar topar namaz kılıp gömdüler.

    Terzi Fikri'nin eşi Nurten Sönmez yıllarca içten içe ağladı.
    Sessiz gözyaşlarının nedeni sadece eşini kaybetmesi değildi.
    Cenaze töreninde yapılanlardı.
    Yıllar sonra söylediği şu sözler hiç unutulmadı.
    Bir röportajda şöyle demişti Nurten Sönmez:

    "Yusuf'u 2.5 ay tuttular içeride. Naci ise 2.5 yıl kaldı. Fikri için hep 'Bir gün dönecek' diyordum. Ancak yıllar geçtikçe umutlarım tükeniyordu. Cezaevine ziyaretine gittiğimde bana, 'Ben ne yaptım ise halkım için yaptım' diyordu. En son ziyaretine, ölümünden bir ay önce gitmiştik. Çok zayıflamıştı. 5 Mayıs'ta da ölüm haberi geldi. Selâ okunurken birden yarıda kesildi. Sonra öğrendik ki yetkililer, 'Bu Müslüman değildi. Komünistti. Cenazesi yıkanmaz, selâsı okunmaz, namazı kılınmaz' diye toplantı yapıp karar almışlar. Bu benim içimi çok acıttı. Çünkü Fikri, namaz kılar, oruç tutardı. Fikri'nin babası yaşananlara çok üzülüyordu. Akşamları onu pencerede beklerdim. Tek katlı evimizin camları saldırıya karşı saçlarla kapatılmıştı. İki kez silahlı saldırı olmuştu evimize. Bir keresinde vurdular da Fikri'yi. Sadece solculuk da değildi onunki, halkıyla kaynaşan bir insandı. Herkesle çok iyi ilişkiler kurardı. Hâlâ birkaç kişi var yaşlılar otururuz sohbet ederiz herkes Fikri'den övgüyle bahseder. Meşhur fındık konuşmaları herkesin dilinde."

    Ve lanet Kenan Evren'in sözleri:

    "Orada Terzi Fikri diye biri çıkmış 'Devlet benim' diyor. Komite kurmuş. Fatsa'yı o komite yönetiyor. Ne yapılıp yapılmayacağını halk karar veriyor. Buna göz yumamazdık. Göz yumsak, izin versek daha nice Fatsalar çıkardı"

    Terzi Fikri ve eşi Nurten Sönmez'e saygıyla. Mekanları cennet olsun.

    https://i.hizliresim.com/r5GdJP.jpg
  • Murat Bardakçı
    “İlk DAEŞ Osmanlı’dır” diyen Suudi gazeteciye bir tarih dersi: Önceki DAEŞ, Suudi Hanedanı’nın idam ettiğimiz büyük dedesi Abdullah’tır!

    Hani el Zahiri adında herifin biri Suudi Arabistan’ın Ukaz Gazetesi’nde çıkan “DEAŞ’ın ilk devleti: 1299-1923” başlıklı makalesinde Osmanlı İmparatorluğu’nun ilk, Ebubekir el Bağdadi’nin kurduğu örgütün de ikinci “DEAŞ Devleti” olduğunu söylemiş!

    Sonra, başka inciler de sıralamış, meselâ “Askerlerimizi Arap dünyasından fareler gibi çektiğimizi” yazmış.

    Yetmemiş, bu iftira ve çirkef sağanağına gazetenin yöneticilerinden Halid Abbas Taşkendî diye bir başka herif de iştirak etmiş, Osmanlı Devleti'nin isminden tutun, Türkler’in İslâm’ı aslında benimsemediklerine, eski eski putperest inançlarının kalıntılarıyla karışık bir şekilde hüküm sürdüklerine ve Balkanlar’ın Osmanlılar tarafından fethinin aslında ganimet elde etmek maksadıyla yapıldığına kadar her türlü herzeyi yumurtlamış, durmuş…

    “Arap dünyasından fareler gibi çekildiğimizi” iddia eden Hani el Zahiri adındaki adama “O çekilişin sebebi senin dedelerinin Dünya Savaşı sırasında dini ve imanı bir tarafa bırakıp isyan ederek ruhlarına kadar teslim oldukları İngiliz altınları idi! Lawrence sayesinde kapıldıkları bu hırs gözlerini öyle bir bürümüştü ki, hastahanelerde yatan Türk esirlerin karınlarını bile yarıp altın aramışlardı” diyeceğim ama boş yere söylemiş olacağım. Herifin bütün bunları bilmiş olsa bile kabul etmesine imkân bulunmayacak, zira Suudi tahtında oturan efendilerine yaltaklanabilmek için elinde sermaye kalmayacak!

    İslâm Tarihi’nde İslâmî kisveye bürünen ama ismi geçtiğinde hatırlara sadece “terör”ü getiren iki hareket vardır: Hasan Sabbah’in Haşhaşîler’i ile şimdiki Suudi Hanedanı’nın büyük dedesi olan ve sonradan kurulan Suudi Devleti’ne de ismini veren Abdullah bin Suud…

    Size, Abdullah’ın DAEŞ’e bile rahmet okutan terörünü anlatayım:

    Abdullah bin Suud; yani Suud’un oğlu Abdullah, Muhammed Abdülvehhab adında bir Arap’ın torunuydu ve tarihlerin yazdığına bakarsanız, ailenin tamamı nâletin tekiydi.

    Abdülvehhab 1703’te Arap yarımadasının orta taraflarında bir yerlerde doğmuş, küçük yaşta İslâmî ilimleri tahsile başlamış, kendisinden beş asır önce yaşamış bir şeriat âliminin, İbni Teymiyye’nin yolundan gitmiş ve yaşı kemâle erdiği zaman sonraları kendi adıyla anılıp “Vehhabîlik” denecek olan mezhebin temellerini atmıştı.

    Vehhabîlik ona göre hazreti peygamber zamanındaki hayat tarzına dönülmesi demekti ve o devirde vârolmayan yahut hoş karşılanmayan ne varsa yasak edilmeliydi. Meselâ altın ve ipek kullanmak günahtı; İslâmiyette mezar diye bir kavram zaten yoktu, dolayısıyla mezarın değil ziyareti, yerinin belli olması bile haramdı.

    Abdülvehhab 84 yaşında ölüp gitti ve getirdiği inancı yayma işi damadı Muhammed’e düştü. Arap yarımadasının ortasındaki Necd bölgesinde çeyrek asır boyunca sessiz sadasız ve kapalı bir toplum halinde yaşayan Vehhabîler’in dünyaya açılmasını daha sonra Muhammed’in torunu Abdullah başlattı. Yani, Osmanlı’nın başına uzun müddet belâ olan, hattâ hacca gidilmesini bile engelleyen Abdullah bin Suud...

    Abdullah, fikirlerini yaymak ve insanları ikna etmek için tek bir vasıta kullandı: Kanlı bir kılıç! Kıt’a Arabistanı’nın orta bölgelerinde isyan bayrağını açtı, onbinlerce başıbozuğu yanına topladı ve 1801’de Kerbela’ya saldırdı. Çoluk-çocuk demedi, üç günde beş binden fazla kafa kesti, hattâ “dinde mezar yoktur” deyip Hazreti Muhammed’in torunu Hazreti Hüseyin’in sandukasını bile yaktı!

    Sonra, zamanın padişahı Üçüncü Selim ile valilere mektuplar gönderip aynı zamanda “halife” olan hükümdarı İslam’a davet etti! Bu kadarla da kalmadı, padişahın isminin hutbelerde söylenmesini bile yasakladı...

    Kutsal topraklarda artık DAEŞ’ten beter bir terör yaşanıyordu ve Üçüncü Selim’in buralarda sadece otoritesi değil, ismi bile kalmamıştı...

    Başlarında Abdullah’ın bulunduğu isyancılar ertesi sene Taif’e girdiler ve bu defa Taif halkını doğradılar…

    Abdullah’ın önünde artık Mekke ile Medine’nin yolu açılmıştı; çetesi ile gidip her iki kutsal şehri de işgal etti ve kendisine karşı koyan kim varsa kellelerini kesti. Hışmından eski halifelerin ve din büyüklerinin mezarları bile kurtulamadı; Hazreti Muhammed’in Medine’deki türbesinin haricinde ne kadar mezar vara, hepsini yerle bir etti!

    Kutsal topraklara tek bir güç hakimdi: Terör... Hacca yıllarca gidilemedi ve bütün uyarılara rağmen kelleyi koltuğa alıp Mekke’ye doğru yola çıkanlardan da hiçbir haber alınmadı.

    Ve, olan Üçüncü Selim’e oldu, 1807’de isyan eden Kabakçı Mustafa padişahın “haccın emniyetini sağlayamamış olmasını” bahane etti, hükümdar tahtından indirilip bir sene sonra katledildi, yerini alan Dördüncü Mustafa da tahtta bir sene iki ay kalabildi ve iktidarı İkinci Mahmud ele aldı.

    Yeni padişahın yapması gereken ilk iş, Abdullah’ın isyanını  bastırmaktı ama 1819’a kadar hiçbir netice elde edilemeyince, padişah Mısır’dan, orada bir hükümdar gibi hüküm süren vali Kavalalı Mehmed Ali Paşa’dan yardım istemek zorunda kaldı.

    Kavalalı’nın oğlu İbrahim Paşa askerin başına geçti ve Mısır ordusu ile Türk birlikleri beraberce Arap yarımadasının iç kısımlarına doğru ilerlediler. Abdullah yakalandı, önce Mısır’a götürüldü, oradan bir gemi ile İstanbul’a yollandı.

    Onbinlerce kişinin katili, imparatorluk başkentine 1820 Şubat’ında getirildiği zaman Müslüman teb’a bayram etti, zira katil yakalanmıştı ve hac vazifesi artık eskiden olduğu gibi emniyet içerisinde yapılacaktı!

    Adalet, yerini birkaç gün sonra buldu: Bostancıbaşı Halil Ağa, Abdullah’ın kafasını Bayezid Meydanı’nda, Sultan Mahmud’un huzurunda tek bir vuruşta kesti ve Osmanlı devrinin hacca bile engel olan bu en kanlı teroristi, mel’anetleriyle beraber tarihe intikal etti.

     “HIRSIZ” MUAMELESİ YAPILDI!

     19. asrın büyük tarihçisi, din ve hukuk âlimi Cevdet Paşa, kendi adını verdiği tarihinde Abdullah bin Suud’un Arabistan’da yakalanıp İstanbul’a getirilişini şöyle anlatır:

    “...Mısır’dan İstanbul’a gönderilen Abdullah bin Suud ile adamlarını taşıyan gemi Haliç’e girdi ve Eyüpsultan yakınlarındaki Defterdar İskelesi’ne yanaştı.

    ... Kutsal toprakları talan ettikleri için “hırsız” muamelesi yapılan Abdullah ile adamlarının boyunlarına çifte zincir vurulmuştu. Divanyolu’ndan geçirilip Babıali’ye getirildiler ve sadrazamın huzuruna çıkartıldılar. Sadrazam, Abdullah’ı Mısır’dan getiren kapı kethüdasına, tatar ağasına, geminin kaptanına ve öteki görevlilere samur kürkler hediye edip herbirine ömür boyu maaş bağladı.

    Abdullah ile  adamları Bostancıbaşı’nın hapishanesine gönderilip Mekke ile Medine’den çaldıkları malların ortaya çıkartılması için üç gün boyunca sorguya çekildiler. Hünkâr, sorgulamanın son günü cirit ve mızrak oyunlarını seyretmek için eski saraya gitmişti. Abdullah’ı da adamlarıyla beraber eski saraya götürüp huzura çıkardılar. Sultan Mahmud mahkûmları aşağılamak maksadıyla yarım saat boyunca ayakta tutup seyrettikten sonra Sadrazam Derviş Paşa’ya, Şeyhülislâm Mekkizâde Mustafa Asım Efendi’ye ve Kapudan-ı Derya Hasan Paşa’ya herbirinin boyunlarının şehrin kalabalık yerlerinde vurulmasını ve bu işi de Bostancı başı Halil Ağa’nın bizzat icra etmesini emretti. Bu emir üzerine Abdullah’ı saray meydanında, adamı Tami-i Kâhtanî’yi Alay Köşkü’nün önünde ve “hazinedar” denen diğer adamını Mercan Çarşısında, idam ettiler. Vehhabîlerin öteki ileri gelenlerinin kelleleri de sarayın önünde ve kalabalık yerlerde kesildi”

    İşte, İslâm dünyasının baına musallat olan bir önceki DAEŞ budur, lideri Suudî Hanedanı’nın büyük dedesi Abdullah’tır ve Abdullah’ın neslinden gelen Suudi Veliahdı Muhammed bin Selman da aynı yolda yürümekte, Cemal Kaşıkçı hadisesinde olduğu gibi İstanbul’da bile cinayetler tezgâhlamaktadır!

     

    Abdullah bin Suud’un Avrupalı bir ressam tarafından yapılmış çizimi.

     

    Vehhabi isyanı ile ilgili bazı Osmanlı yazışmaları.
  • Meral kocasını hüzünlü gözlerle kapıda karşıladı.

    Meral:
    -Nerede kaldın Süleyman? Merak ettim.

    Adam hiddetle ve sinkaflı sözler eşliğinde,

    Süleyman:
    -Sana ne be kadın. Sana hesap mı vereceğim.

    Dedikten sonra bitkin bir halde olan karısına sert bir tokat nakşetmişti. Tokatın etkisiyle Meral duvara çarpmış sonrasında yere yığılmıştı. Ağzından kanlar geliyordu Meral'in. Neye uğradığını şaşıran kadın sendeleyerek ayağa kalktı. Yinede sakin bir şekilde karşılık vermeye devam ediyordu.

    Meral:
    -Saat gecenin ikisi, başına bir şey geldi zannettim.
    Diye cevap verdi inilti şeklinde çıkan sesiyle.

    ***
    Meral fakir ve 5 çocuklu bir ailenin 4. çocuğuydu. İstanbul'a göç etmeden üç yıl önce Van'ın Erciş ilçesinin ufak, şirin bir köyünde yaşıyorlardı. En büyük abileri olan Recep geçimsiz, sürekli kavga çıkartan, asabi, babasından aldığı uç kuruş parayı sürekli köyün kahvesinde kurdukları kumar masasında kaybeden bir adamdı. Babaları da artık iyice yaşlanmıştı. Evin geçimini artık en büyük ikinci oğulları olan Tarık yürütüyordu. Yine bir gün aynı masa etrafında teşkilat kurulmuş, kağıtlar dağıtılmıştı.

    Recep bu sefer çok hırslı ve heyecanlıydı, bir an önce dünkü kaybettiklerinin acısını çıkartmak istiyor ve yüksek bahis koyuyordu. Ama hesap yine şaşmıyor, el bi türlü kendisine uğurlu gelmiyordu. Kaybettikçe hırslanıyor, hırslandıkça eli ayağı daha çok terliyor ve ne yaptığını bilmeyen hastalıklı köpek haleti ruhiyesine dönüyordu çehresi. Bu sefer hiç yapmadığı bir şeyi yaptı Recep.

    Elde avuçta bişey kalmayınca evdeki biricik sermayeleri olan traktörü masaya yatırdı. Önce masadakiler kabul etmeseler de, hırsından deliye dönen ve kaybettiklerini kazanmaktan başka bir şey düşünmeyen Recep'in gözünde traktörün hiçbir önemi yoktu. Masada bulunan herkese sert bir el işareti yaptı. Kâğıtlar dağıtıldı ve oyun yeniden başladı. Recep bu sefer kendinden çok emindi. Masadan meteliksiz kalkmayacaktı. İlk başta dağıtılan kağıtları görünce sevinmesine rağmen sevinci çok kısa sürdü ve ellerindeki dede sermayesi olan biricik traktörden de olmuştu artık müflis pehlivan Recep. Sadece köyün değil, bölgenin sayılı zenginlerinden olan Süleyman ağa kazanmıştı traktörü.

    Recep perişan bir halde elleri çenesinde, yaptığı hatanın ne derece büyük olduğunu yeni yeni anlamaya başlamış, kızgınlığından şakaklarına ağrılar girmiş, öfkeli bir boğa gibi soluyordu. Hırsından ne yapacağını bilemiyordu.

    Recep'in perişan halini gören Süleyman, yanına sinsi bir yılan gibi sokuldu ve ona şu sözleri söyledi.

    Süleyman:
    -Recep sakin ol, dünyanın sonu değil ya, kaybettin ama ucunda ölüm yok ya.

    Bunun üzerine Recep gururlu bir tavırla,

    Recep:
    -Merak etme, borcum borçtur ödeyeceğim ama bunu yaşlı babama nasıl izah ediceğim onu düşünüyorum.

    Süleyman ağın oltaya yaklaştığını hisseden kurnaz balıkçı edasıyla sözlerine devam eder.

    Süleyman:
    -Biliyorum senin için çok zor bi durum. Sende biliyorsun ki kumar borcu namus borcudur. Hem bak sana ne diyeceğim. Sana güzel bir teklifim var. Eğer kabul edersen traktörü vermene gerek kalmaz. Hem traktör elinizden giderse onlarca dönüm tarlanızı nasıl süreceksiniz?

    Recep hem şaşkın hem anlamsız bir gülümseme yaşamıştır. Avare bakışlarla sorusunu yöneltir.

    Recep:
    -Nasıl olacak bu?

    Avının kıvama geldiğini fark eden Süleyman, vakit kaybetmeksizin ağzındaki baklayı çıkartır.

    Süleyman:
    -Senin küçük kardeşin var ya, Meral. Onu bana ayarla. Eşim olsun. Olsun bitsin. Ne sen traktör derdine düş, ne de ben samimi dostumla aramı bozıyım.

    Recep çok şaşırmış bir vaziyette oturduğu koltuğa daha da çöker, soğuk soğuk ter döker, ne yapacağını, ne diyeceğini bilmez bi şekilde mırıldanır.


    Recep:
    -Ama......

    Süleyman hemen araya girer.

    Süleyman:
    -Oğlum ne var bunda bu kadar düşünecek? Ele vermiyorsun kardeşini, hem vakti zamanı da gelmişti, ben ona unutamayacağı bir düğün yapıcam. Civardaki tüm köyler 40 gün bizim düğünü konuşacak. Hem biliyorsun bende para çok ona iyi de bakarım. Güller gibi koklarım, evimin çiçeği, gönlümün efendisi olur.

    Bu ağdalı ama akrep zehiri gibi sözler Recep'in aklını başından alır ve çaresiz bir şekilde teklifini kabul eder.

    ***

    Ertesi gün yine olanca güzelliğini sergiliyordu Pınarbaşı köyü. Sabah olmuş, Meral hayvanların sütünü sağmış, küçük abisi Mehmet odunları kırmış ve ocağı yakmış, kardeşi Latife kahvaltı sofrasını hazırlamış, aile efradı kahvaltı masasında buluşmuşlardı.

    Herkeste büyük bir sessizlik hakimdi. Zaten fazla bişey yemeyi sevmiyen Meral, evin geri kalan diğer işleri için sofradan kalktığında büyük abisi Recep sırnaşarak, makata oturmuş çayını yudumlayan yaşlı babası Abdullah Ağa’nın dizinin dibine oturdu ve başladı söylenmeye.

    Recep:
    - Bey babacım, bugün iyi gördüm seni maşallahın var.

    Büyük oğlundan böyle sözler duymaya pekde alışık olmayan babasının gözlerinin içi güler.

    Abdullah:
    -Biraz ayaklarım uyuşuyo ama buna da şükür yavrum.

    Recep lafı fazla uzatma derdinde değildir ve bir an önce bu sıkıntıdan kurtulmak ister ve sözlerine devam eder.

    Recep:
    -Babacığım biliyorsun bizim Meral artık büyüdü, evlilik çağına geldi de geçiyor bile. Köyde çok fazla söylenti dolaşmaya başladı arkasından. Neymiş evde kalmış, kimse beğenmiyormuş, zaten istese de evlenemezmiş falan. Ha ben bunu söyleyenlerin ağzının payını veriyorum sen merak etme. Ama şu bizim Süleyman Ağa var ya, o taliptir kızımıza. Hem zengin, varlıklı, köyün ileri gelenlerinden. Ne dersin verelim değil mi?

    ***
    Recep’in babası evde uzun zamandır işlerin yolunda gitmediğinin, ailede birliğin sağlanamadığının ve Recep’in olur olmaz aksi isteklerinin karşılamaktan da başka çıkar yolunun olmadığının farkındaydı. Bu durum çok zoruna gidiyordu ama artık çok yaşlanmıştı ve gün geçtikçe daha da huysuzlaşan oğluna karşıda elinden birşey gelmiyordu. Nadiren de olsa bir çift laf söyleyecek, kızacak olsa hemen “Sen sus baba! Vaktinde söyleyecektin o sözleri. Artık dünya senin çağında değil, senin kafan, senin zamanın bitti artık. Unut o hayalleri” diye söyleniyordu. Çaresiz, istemeyerekte olsa sualine karşılık verdi.

    Abdullah:
    -Oğlum kızımız daha küçük, hem çok narin ve duygusal.

    Recep:
    Baba sen merak etme ben sözünü aldım. Kardeşimize çok iyi bakacak. Onun bir dediğini ikiletmeyecek. O konuda şüphen olmasın.

    Abdullah:
    -Eğer diyorsan ki Meral’imize iyi bakacak. O zaman gelsinler, istesinler.

    ***
    Bir hafta sonra büyük bir düğün alayı tertip edildi. Şatafatlı hazırlıklar yapıldı. Dört gün, dört gece davullar zurnalar çalındı, yenildi, içildi, oynandı. Meral hariç herkes neşeli ve keyifliydi.

    Süleyman Ağa uzun zamandır gözüne kestirdiği Meral’ine kavuşmuş oldu. Köyde yaptırmış olduğu konakta yaşamaya başladılar. Konakta hizmetçilerin varlığında kendisine yapacak pek bir iş kalmaması tek sevindiği noktaydı Meral’in. Ama sevinci düğünden bir hafta sonra almış oldukları haberlere kursağında kalmıştı.

    Süleyman Ağa’yı İstanbul’dan çocukluk arkadaşı aradı ve kendisine çok kazançlı bir iş bulduğunu, İstanbul’da çok zengin olacaklarını, kazandıkları parayla da televizyonlarda gördükleri yalılarda kalacaklarını söyledi. Bir anda Süleyman Ağa yüzünde yerli yersiz gülümsemeyle gezmeye başladı. Hep daha fazla, hep daha çok kazanmak istiyordu. Parayı, zengin olmayı çok istiyordu ve seviyordu. Teklifini hemen kabul etti. Bütün sermayesini yatırdı ve Süleymanlar Gayrimenkul şirketini kurdular ve İstanbul’da lüks bir dubleks eve taşındılar. Ama işler hiçte istedikleri gibi gitmiyordu, daha fazla kazanacağız diye yatırım yapmalarını söyledikleri yerlerden hep elleri boş dönüyorlardı. Hiç alıcısı çıkmıyordu yaptıkları lüks dairelerin. Parasını yatırıp alanların da evlerinin çok eksiği oluyordu ve bu yüzden de mahkemelik oluyorlardı ve geneldede mahkemede kaybediyorlardı.

    Nihayet beklenen oldu ve elde avuçtaki herşeyden olup şirketi batırdılar. Süleyman arkadaşına çok kızıyordu ama şirketin patronu da kendisi olduğu için o da bu durumdan istifade ederek kaçmış, izini kaybettirmişti. Hiçbir yerde bulamıyordu. Süleyman Ağa borçlarıyla baş başa kalmıştı. İstanbul’daki rüya gibi geçen günleri de mazide kalmıştı. Şimdi İstanbul’un varoş semtlerinden birinde kirada oturuyorlardı. Zaten sinirili bir mizaca sahip olan Süleyman hırsını evde vakit geçiren Meral’den çıkarıyordu. Akşamları eve barut gibi geliyor, Meral’e günlük yapmış olduğu temizlikten kaç para kazandığını soruyor. Her defasında aldığı cevaptan hoşnut olmayarak kadıncağıza komşularının da duyacağı şekilde dayak atıyor, yerlerde sürüklüyordu. Komşular gelen seslerden rahatsızlık duysalarda korkularından hiçbir şey yapmıyorlardı.

    Meral’in günleri birbirinin kopyası gibiydi. Hergün hayattan daha da soğuyor, kocasının şiddetinden kurtulmanın yollarını düşünüyordu. Yine bir gün kocası akşam zil zurna sarhoş geldikten ve Meral’a küfürler savurduktan, senin ölümün benim elimdem olacak nidalarını duyduktan sonra evden kaçmaya karar verdi.

    Gece olmuş ve Süleyman yatakta derin bir uykuya dalmıştı. Meral bir ömür böyle geçemeyeceğinin farkına varmıştı. Olan bitenden hep abisini mesul tutuyor ve ona karşı derin bir intikam hissi besliyordu. Kocasının uykusunun en derin anında tablosunu da alarak gizlice evden kaçtı. Şimi tek düşündüğü şey kendisine ne zaman olursa gelebileceğini söyleyen o iyilik perisi gibi gördüğü Sema’nın sözleri çınlıyordu kulağında.

    “Matbaacılar sokak no:15 ne zaman canın sıkılırsa gel” demişti.

    Aklında sürekli Sema’yı düşünerek yola koyuldu. Sokak birden tenhalaştı, Meral’in içine bir ürperti düştü. Acaba bu saatte evden çıkmakla hata mı yapmıştı? Bir an önce gideceği eve varmak için adımlarını hızlı hızlı atmaya başlamıştı. Sema üç sokak aşağınızda oturuyorum demişti. Elinde tablo varken de çok hızlı yürümesi de pek mümkün olmuyordu. Bir müddet sonra karşısında üç erkek belirdi. Üzerine doğru yürüyorlardı. Meral bu gelenlerden çok korkmuştu. Onlarla karşılaşmadan yolunu mu değiştirseydim diye düşündü. Ama bu hareketi daha da çok dikkatleri üzerine çekeceğini düşündüğünden vazgeçti ve önüne bakarak yürümeye devam etti. İşte geldiler, yanlarından geçti ve gittiler. Birşey yok işte. Ne diye korkmuşum ki diye söylendi kendi kendine. Ama arkaya bakmaktan da kendini alamadı. Hafifçe başını geriye çevirir çevirmez arkadaki üç kişinin ortasında yer alan adamın çatık kaşlı bakışıyla göz göze geldi.

    Tüm vücudu ürpermiş, korkudan adeta kanı çekilir gibi olmuştu, elleri soğumuş, yüzü sararmış, titremeye başlamıştı. Ortalık çok tenhaydı ve bu yerleri ilk defa görüyordu Meral. Ne yapacağını şaşırmıştı. Aklında binbir düşünceyle, köydeki kuzuları, pınardan su almaya gidişi, elma topladığı ağaç, annesini saçını okşaması ve taraması gelmişti gözlerinin önüne.

    Meral bu düşüncelerle korkusunu yenmeye çalışırken birden biri bir elin ağzını güçlü bir şekilde sıktığını, bir elin vücudunu kavramaya çalıştığını, bir elin bacaklarını yerden kesmeye çalıştığını fark etmesi bir oldu. Bir anda rulo haline getirilmiş halı gibi hızla oradan uzaklaştırıldığını fark etti.

    Kimdi bu adamlar? Neden kendisini kavramışlardı ve kaçırmışlardı? Benden ne istiyorlar? diye düşünürken isteklerinin ne olduğunu ağızlarından çıkardıkları salyayla karışık sözcüklerinden anlamasıyla beyninden vurulmuşa dönmüştü.

    Bağırmak, haykırmak istiyordu ama her yerini kilitleyen vahşi köpekler gibi davranan bu üç adama karşı yapabilecek pek birşeyi yoktu. Kendisini yanlarında bulunan inşaatın ikinci katına çıkarmışlardı. Üç saldırganın o anda tek isteği Meral’in bedenine sahip olmaktan başka birşey değildi. Meral bütün gücüyle sarsılıyor, ağzını kapayan elden kurtulmak istiyor, çığlık atmak istiyor ama her defasında çabası sonuçsuz kalıyordu. Bacaklarını tutan Mahir’in “Yeter artık, ben daha çok bekleyemeyeceğim. Bırakında şu işe başlayayım” dedikten sonra bir anlık boşluktan faydalanan Meral sağ ayağını kurtarmıştı ve o anda var gücüyle Mahir’in suratını bi tekme attı. Mahir’in inlemesiyle kısa bir şaşkınlık yaşayan Fuat elini Meral’in ağzından çekmesiyle olanca hızıyla “İmdaaat” diye bağırması bir anda olmuştu Meral’in.

    O esnada çok sevdiği arkadaşı olan Mehmet’in doğum günü kutlamasından dönen Yusuf inşaatın yanından geçerken sese doğru yöneldi. Bir şeylerin ters gittiğinin farkına varmıştı. Hemen sesin geldiği yöne doğru koşmaya başladı. Elbisesi parçalanmış, harap bir vaziyette olan Meral’in acı dolu yüzünü görünce çılgınca bir öfkeyle doldu Yusuf. Büyük bir hışımla üzerlerine doğru yürüdü.

    Yusuf:
    -Napıyorsunuz lan siz! diye büyük bir öfkeyle bağırdı.

    Yusufu o kadar hiddetlenmiş ve köpürmüştü ki üçüde ne yapacağını şaşırdı. Bekir belinden bıçağını çıkardı Yusuf’un üzerine doğru yöneltti. Yusuf zerre kadar geri gitmedi. Yusuf’un “O çıkarttığın bıçakla mı beni korkutacağını sanıyorsun?” Demesiyle hep beraber bir araya gelip hızla oradan uzaklaşmaları bir anda oluverdi. Civardaki insanların toplanmasından çok tedirgin olmuşlardı ve karşılarında dirayetle duran bir adama karşı işlerini şansa bırakmak istememişlerdi.

    Yusuf hemen Meral’in yanına gitti ve iyi olup olmadığını sordu. İyiyim cevabın aldıktan sonra sakince ayağa kaldırdı, ceketini çıkartıp üzerine örttü ve birlikte yola koyuldular.

    Meral olan bitenlerden hiçbir şey anlamamıştı. O kötü adamlarda kimlerdi? Neden bana saldırdılar? Ben onlara ne kötülük yaptım ki? Diye sorular soruyordu.

    Üzerindeki şaşkınlığı henüz devam ederken, hızır gibi bu adam yetişip gelmişti. Adı Yusuf’muş. İyi birisine benziyor. Ona güvenmeli miyim? O da kendisine saldıran diğer adamlar gibi çıkabilir mi? Ne yapmam gerekiyor? Hem Yusuf’a güvenmekten başka çarem var mı? Tüm erkekler kötü değildir heralde. İyileri de vardır sanırım. Hem ceketini çıkartıp verdi bana. Konuşması da çok sevecen. Melek gibi. Yüzüne bakamadım. Çok utanıyorum.

    Meral zihninde türlü türlü sorularla boğuşurken birden “Tablom! Tablom nerde!” diye bağırdı.

    Yusuf olan bitene anlam veremiyordu. Bir an ikisi birden duruverdi. Meral’in tablosunu aramaya başladılar. Neyse ki tabloyu bikaç yüz metre ötede yolun kenarına atılmış bir halde buldular. Meral tablosunu bulduğuna çok sevinmişti. Ona sımsıkı sarıldı. Sahip olduğu tek varlık elinde sımsıkı tuttuğu tablosuydu.

    Yusuf:
    -Gecenin bu saatinde burada yalnız başına ne işin var? Kimin kimsen yok mu?
    demesi üzerine Meral olan biteni anlattı. Ona istediği zaman gelmesini söylediği arkadaşı Sema’nın yanına götürmesini istedi Yusuf’tan. Yusuf bu talebe olumlu karşılık verdikten sonra birlikte Sema’nın evine doğru yürümeye başladılar.

    Yusuf:
    -Antika bir tablo mu bu?

    Meral:
    -Hayır. Babam beni bi kere şehre götürmüştü. Orada büyük bir alışveriş merkezine götürdü beni. Çok büyük bir yerdi. Babam bana “Sana buradan dilediğin bir şeyi alacağım” dedi. Bende güzel bir resim tablosu beğendim. Resimi çok seviyorum.

    Köyde bana öğretmenim “Sende resim konusunda büyük bir yetenek var. Sakın çizmekten vazgeçme” demişti. O resim tablosunu aldım. Eve geldim. Heyecanla açtım tabloyu. Ama çok üzülmüştüm. Çünkü tablo değilmiş o. Puzzle’mış. Sonra bende bizim okul öğretmeninin verdiği malzemelerle o puzzzle’ın resmini yaptım. Monet’in “Saint Address Terası” bu.

    Yusuf:
    -Bunu sen mi çizdin yani.

    Meral:
    -Evet ben çizdim. Şu hayatta değer verdiğim tek şey bu.

    Yusuf:
    -Yani bravo sana. Çok güzel çizmişsin tebrik ederim.

    ***
    Meral’in tarif ettiği adrese gelmişlerdi. Sema’nın kapısının ziline bastılar. Ama kimse cevap vermiyordu. Bir müddet beklediler. Etrafta kimseler yoktu. Bulundukları binanın ikinci katının balkonuna bir adam sigara içmeye çıkmıştı.

    Yusuf balkondaki adama seslendi.
    -Afedersiniz. Biz iki numarada oturan Sema hanıma bakmıştık. Evde yoklar mı acaba? Bilginiz var mı? diye sordu.

    Balkondaki adam:
    -Onlar taşındı buradan. Gittiler.

    Yusuf:
    -Peki sizlere bişey söylediler mi nereye gittikleri hakkında?

    Adam:
    -Kimseye bişey söylemediler. Zaten bizlerle görüşmezlerdi.

    Bunun üzerine Meral kendisini çok üzgün ve dünyada yapayalnız hissetmişti.

    “Sema acaba bana yalan mı söylemişti. Benim iyiliğimi mi istiyordu Sema? Bilememiştim. Şimdi ben ne yapacaktım? Hiç tanımadığım bir erkekle yapayalnız kaldım. Artık kendi evime de dönemem. Yusuf yumuşak huylu biri gibi. Eğer dediği gibiyse...”

    Yusuf:
    -İstersen bize gidelim. Ben annemle yalnız yaşıyorum. Sana bir oda veririz. Yakınların gelirler sonra seni alırlar.

    “Bu teklif karşısında ne yapacağını bilemedim. Sanki önüme iki yol açılmış birisi doğru birisi yanlış yol gibi. Acaba hangi yolu seçmeliyim. Ama benim artık yakınım yok.”

    Yusuf:
    -Gidebileceğin başka bir yer var mı?

    “İşte şimdi tüm benliğimle yalnızlığın vermiş olduğu dayanılmaz acıyı hissetmiştim. Koskoca şehirde hiç kimsem yoktu. Ne bir arkadaş, ne bir sırdaş, ne bir kardeş, ne bir akraba...”

    Meral kısık bir ses tonuyla cevap verdi.
    -Peki eğer sizin için bir sakıncası yoksa size gelebilirim.

    ***
    Yusuf eşi Sümeyye’yi trafik kazasında kaybetmiş dul bir erkekti. Mahçup ve mahzun bir karekteri vardı. Babasını akciğer kanserinden kaybetmiş, annesi ile birlikte yalnız yaşıyordu. Eşinin ölümünden hiç suçu olmamasına rağmen kendini mesul tutuyor ve eşine karşı saygısızlık emiş olmakla eşdeğer gördüğü için bir daha evlenmek istemiyordu. Yusuf’un annesi Hatice teyze, oğlunun eşini kaybetmesinden sonra, içine dönük olarak yaşamasından rahatsızlık duyuyordu. Bir an önce evlenerek rahat bir nefes almasını istiyordu.

    Yusuf evlerine geldi ve kapıyı açtı. Meraklı annesi kanapede uyuya kalmış kapı açılınca uyanmıştı.

    Hatice teyze:
    -Oğlum nerede kaldın? Başına birşey geldi sandım. Senin için korkmaya başlamıştım.(daha soracak çok şey vardı ama beraberinde getirdiği kadını görünce soracaklarını içine attı) Yanındaki kadın da kim?

    Yusuf:
    -Anne uzun hikaye. Meral zorda kalmıştı, yardıma ihtiyacı vardı bende yardım ettim. Kalacak bir yeride olmadığı için evimize getirdim. Hepimiz çok yorulduk. Şimdi dinlenelim de yarın konuşuruz olur mu annelerin bitanesi.

    Hatice teyze:
    -Tamam oğlum. Tamam. Sen zaten yanlış birşey yapmazsın ben sana güveniyorum. (Meral’e dönerek) Meral yavrum evimize hoş geldin. Dur bakim bi sana. Bu morluklarda ne böyle. Kim yaptı sana bunları?

    Meral mahçup bir edayla:
    -Teyzecim onları kocam yaptı. Çok çile çektim ben. Sürekli içip içip dövüyordu. Bende en sonunda dayanamayıp evden kaçtım. Sonra bana saldırdılar ve Allah Yusuf’u karşıma çıkardı da onların elinden kurtardı beni.

    Yusuf:
    -Anne Meral çok yorgun. İstersen onu daha fazla yormayalım. Yarın konuşuruz bunları olmaz mı he?

    Hatice teyze:
    -Tamam evladım. Dur ben misafir odasını Meral kızcağızımıza ayarlayayım. Meral sen şuraya otur. Rahatına bak. Kendi evinde gibi hisset. Meral yavrum açlığın var mı? Bişeyler hazırlayayım mı sana?

    Meral:
    -Yok teyzecim teşekkür ederim. Hiçbir şey yiyecek durumda değilim. Bir an önce uyusam sanırım bana iyi gelecek.

    ***
    Ertesi sabah Yusuf her zamanki gibi 7’de kalktı, kahvaltısını yaptıktan sonra işine koyuldu.

    Meral ile Hatice teyze uzun uzun konuştular. Hatice teyze Meral’i pek bi sevmiş, ona kanı çok kaynamıştı. Meral’de kendi ailesinden sonra ilk defa böyle güzel insanlarla karşılamıştı. Hatice teyze Meral’in yaşadıkları olaylara çok üzülmüş, Recep’e sürekli ah eder olmuştu.

    ***
    Her pazartesi yaptıkları, şirketin haftalık rutin toplantısındaki Yusuf’un çok düşünceli hallerinden birşeylerin yolunda gitmediğini sezen Selin, toplantı bittikten sonra çıkış kapısına yönelen Yusuf’un yanına gitti.

    Selin:
    Hayrola Yusuf. Seni bugün çok düşünceli gördüm. Canını sıkan birşeyler mi var?

    Yusuf:
    Yok Selin. Aslında var. Yani benim için değil ama bizim evde var.

    Selin:
    Çok gizemli konuşuyorsun Yusuf. Evinizin durumunu çok merak ettim doğrusu.

    Yusuf:
    Dün tuhaf şeyler oldu Selin. Şu bizim Mehmet’in doğum günü kutlaması vardı. Benide davet etmişti. Bende bi değişiklik olsun diye arabamı evde bırakıp yürüyerek gittim. Dönüş yolunda bir kadının çığlıklarını işittim. Hemen sesin olduğu yere yöneldim. Üç tane sapık, vahşi adam gencecik bir kadına saldırırken yakaladım.

    Selin:
    Eeee sen naptın?

    Yusuf:
    Ne yapıcam. Tabii ki bende müdahale ettim.

    Selin:
    Kurtardın mı kızcağızı?

    Yusuf:
    Anlatıyorum işte Selin. Çok sinirlenmiştim. İçlerine doğru bir hışımla girdim. Girdim ama bir yandan korkuyorum ama korkumu da belli etmiyorum. İçlerinden biri bana bıçak çekti ama bende Allahtan büyük bi güç hissettim. Hiç korkmadan geri çekilmeden üzerlerine doğru gidince korkudan dağıldılar. Sonra kızı kurtardım. Bir arkadaşı varmış, kocasından sürekli dayak yediği için ona sığınmaya gidiyormuş, o da evinden taşınmış. Bende bizde kalabileceğini söyledim ve bizim eve getirdim. Şimdi annemle bizim evdeler.

    Selin :
    Çok tuhaf ve zor bir gece geçirmişsin gerçekten Yusuf. Bu arada tebrik ederim arkadaşım. Sen tanıdığımdan çok daha cesurmuşsun.

    Yusuf:
    Yok be Selin. Kim olsa aynısını yapardı. Meral bu yaşına kadar hep köyünde yaşamış. İlk defa büyük bir şehire yaşamak için çıkmış gelmişler İstanul’a. Burada da büyük sıkıntılar yaşamış zavallı kızcağız. Çok üzüldüm durumuna. Kocası çok şiddet uyguluyormuş. Ha birde bu kızın bir tablosu var.

    Selin:
    Bende sen anlatınca çok üzüldüm şimdi. Maalesef çok kavgacı ve şiddet yanlısı bir toplum olduk. Biz ne ara güzel hasletlerimizden bu kadar uzaklaştık ve evdeki karımıza bile böyle şiddet uygulayacak seviyeye geldik. Bu toplumun büyük bir ıslaha ve terbiyeye ihtiyacı var Yusuf.

    Yusuf:
    Çok haklısın Selin. Bende senin gibi düşünüyorum.

    Selin:
    Şu bahsettiğin tablo. Ne tablosu bu?

    Yusuf:
    Monet’in tablosuymuş. Adı da.... teras mı neydi? Sen bilirsin.

    Selin:
    Saint adress terası mı?

    Yusuf:
    Heh bildin o işte.

    Selin:
    O çok meşhur bir tablodur? Kız kendisi mi çizmiş?

    Yusuf:
    Yani evet kendisi çizmiş. Yetenekli bi kıza benziyor. Senin arkadaşın vardı sanat akademisi olan neydi adı?

    Selin:
    Sevgi’nin “Gelişen Nesil Sanat Akademisi”nden mi bahsediyorsun?

    Yusuf:
    Evet evet. Meral’i de oraya kursa göndersek mi nasıl olur? Ha ama önce şu kocasıyla arasındaki sorunu çözmemiz gerekiyor.

    Selin:
    Bence bir an önce boşanmaları gerekiyor. Eğer anlattığın gibiyse iyi bir aile avukatı arkadaşım var. İşi hemen çözülmesine yardımcı olabilirim. Kursa da göndermek çok iyi bir fikir olur. Açıkçası bende çok merak ettim şu Meral’i.



    ***
    Meral’in Yusuf’un evine gelmesinden bir hafta geçmişti. Meral artık Yusuf’un evine çok alışmıştı. Hatice Teyze’yi çok beğeniyor, onunla çok iyi anlaşıyor. Bir yandan resim kursuna giderken bir yandan da kocasıyla olan durumunun belirsizliğine çok canı sıkılıyordu. Yusuf her fırsatta Meral’e kocası ile arasını düzeltebleceğini söylese bile o bu fikirden şiddetle uzak duruyor. Bir daha onun yanında olursa kendisini öldürebileceğini, çok sert bir mizacı olduğundan yakınıyordu. Sonunda Meral Yusuf ile birlikte boşanma işlemlerini gerçekleştirmek üzere kocasıyla yüzleşmeye karar vermişti.

    ***
    Kocasının evine gittiklerinde sessiz bir durumla karşılaştılar. Süleyman normalde evde olması gereken saatte evinde değildi. Komşularına sorunca bir alacak verecek davasında silahların çekildiğini, o kargaşa içerisinde Süleyman’ın oracıkta can verdiğini anlatıyordu komşusu. Meral bunları işitince iki farklı duyguyu birlikte yaşamıştı. Hem kocasının bu şekilde ölümüne üzülmüş, hemde artık dayak yemeyeceğini düşünerek ve kendisine yaptırdıklarının cezasını çekeceği ümidiyle sevinmişti. Yusuf’ta bu duruma çok şaşırmıştı ve ne diyeceğini bilemiyordu.

    Yusuf:
    Başın sağolsun Meral. Üzüldüm doğrusu.

    Meral:
    Üzülmene değmez abi. Ben kendimi rahatlamış hissediyorum artık.

    ***
    Yusuf Meral’in kendisine abi demesinden garip bir sıkıntı duymaya başlamıştı artık. Ben şimdi abisi mi oluyorum? Ben kimim? Ona zor durumunda yardım eden bir erkek. Ona karşı konuşurken bu heyecanımda nereden geliyordu peki. Ben Sümeyye’den sonra hiçbir kadına karşı böyle heyecanlanmamıştım. Bu heyecanda neydi? Artık Meral ile daha fazla vakit geçirmek istiyorum. Onu korumak kollamak, hep yanında olduğumu göstermek istiyorum. Bana karşı ne hissediyordu acaba? Hep abisi mi olacaktım? Yo hayır, hayır abi olarak devam etmek istemiyorum.

    ***
    Meral abi demişti. O abisi miydi? Abisi olmasını mı istiyordu? Yusuf çok iyi bir insandı. Güler yüzlü, sempatik ve sevecen bir insan. Böyle erkeklerde var mıydı dünyada? Benim tanıdığım erkekler ya işinde gücünde, ya kavgacı zalimdi. Bana şu dünyada iyi insanlarında olabileceğini, güvenebileceğim erkeklerinde olduğunu öğretmişti bana. Benim kaderim ne yöne doğru şekilleniyordu. Ne olacaktım ben bundan sonra peki? Artık ne diye kalacaktım Yusuf’un evinde. O bana en zor durumumda kucak açmıştı. Bana sahip çıkmıştı. Beni sevmiş, bana destek olmuştu. Üstelik bana tutkum olan resim konusunda da yardımcı olmuştu ve çok mutlu olduğum resim akademisine göndermişti. Ona artık abi demek istemiyordum. Ne demeliydim. Yusuf mu? Olmaz hiç saygı yok gibi. Yusuf bey mi? Böyle de çok resmi olmuyor mu? Ama artık abi demek istemiyorum. Onun hep yanımda olmasını, hep beni korumasını, ömrümün sonuna kadar beni bırakmamasını istiyorum.

    ***
    Öte yandan Meral resim atölyesine her geçen gün daha da sıkı bağlanmış, çok başarılı öğrencilerden birisi olmuştu. Sevgi hanım Meral için “O eşsiz bir yetenek, büyüleyici bir hayal gücü var” diyordu. Bir hafta sonra Meral Fransa’da düzenlenecek olan uluslararası resim yarışmasına katılmaya hak kazanmıştı. Herkes Meral’den çok büyük beklentiler içerisine girmişti.

    ***

    Meral resim yarışmasından döndükten sonra Yusuf’a sürpriz yapmak istemişti. Meral çok heyecanlıydı. Hayatında hiç bu kadar heyecanlandığını hatırlamıyordu. Hemen Yusuf’a telefon açtı.

    Meral:
    Yusuf abi.. eee şeyy biz yarışmadan döndük.

    Yusuf:
    Nasıl geçti yarışma? Eminim güzel bir sonuç almışsındır.

    Meral:
    Abi dışarıda bir yerde oturup konuşsak olur mu?

    Yusuf’ta tam da böyle bir anı bekliyordu. Gözlerinin içi parladı ve yüreği hızla çarpmaya başladı.

    Yusuf:
    Tamam çok iyi olur. Ben yeri ayarlarım. Sana haber veririm olur mu Meral?

    ***

    Yusuf bir arkadaşının işletmesini üstlendiği Asude Cafetarya’ya götürdü Meral’i. Görünüşte herşey normaldi ve içerisi kalabalıktı. Birlikte içeriye girdiler. Söze Meral başladı.

    Meral:
    Abi biliyorsun bana çok emeğin geçti, bana güvendin ve akademiye gönderdin... (Meral sürekli duraksayarak konuşuyordu, ilk defa baş başa konuşuyordu Yusuf’la ve çok heyecanlanıyordu.)
    Bende seni hiçbir zaman mahcup etmek istemedim... Çok çalıştım ve sonunda resim yarışmasına girmeye hak kazandım. Ben bu yarışmada... Yani ben böyle konuşmalar yapmayı pek beceremiyorum...

    Yusuf:
    Benim için önemli olan senin mutluluğun Meral. Sen mutlu olursan arkası gelir zaten.

    Meral:
    Yani...evet...şey...bak sana ne göstericem. İşte bak plaketim. Yarışmada birinci oldum.

    Yusuf:
    Şu an o kadar mutluyum ki sana anlatamam. Senin adına çok ama çok sevindim. İleride sen Türkiye’nin en başarılı resim sanatçılarından biri olacağına hiç kuşkum yok. Hem kadınlara da örnek olacak bir hikayen var.

    Meral:
    Sayende Yusuf abi. Sen olmasan ben bunları nasıl başarırdım.

    Yusuf:
    Herşeyde vardır bir hikmet. Ama bana artık abi demeni istemiyorum. Hem benim de sana bir sürprizim var. Bak.

    O anda cafeteryada bulunan insanlar birden devasa bir pankart açtılar. Pankartta “BENİMLE EVLENİR MİSİN MERAL?” yazıyordu.

    Meralin nutku tutulmuş, ne diyeceğini, ne söyleyeceğini şaşırmıştı. Ömrünün en mutlu gününü yaşıyordu. Masal gibiydi yaşadıkları. Bu mutluluğun hiç bitmesini istemiyordu. Gözlerinden sevinç gözyaşları akarak konuşuyordu. Yusuf bu esnada masanın yanına geçmiş ve bir dizinin üzerine basarak Meral’e doğru yüzüğü uzatmıştı.

    Yusuf:
    Benimle evlenir misin Meral?

    Meral:
    Evet. Evet. Evet. Tüm kalbimle, tüm gönlümle, tüm benliğimle evet diyorum.


    Yazan: Ömer Yaşar
  • AVCI

    Akşam karanlığı çökmek üzereydi. Tunç, her zamanki gibi oyuna dalmıştı. Yaz sıcağında güneşin altında top oynuyordu. Üvey babası Zaim’in vardiyası bitmek üzereydi. Sokağın başından babası göründü. Üstü başı çamur içindeydi. Dizlerinde ufak yaralar oluşmuştu. Top yukarıya doğru kaçtı. Babasının geldiğini göremedi, topu almak için hareketlendi. Koşarken köyün girişinde babasına rastladı. Korkudan dili tutulacaktı neredeyse ve kaçmaya bile fırsat bulamadan babası onu yakaladı. Topu elinden aldı. Cebinden çıkardığı sustalıyla topu patlattı. Oğlunun ensesinden yakaladığı gibi bir elinde top, diğer elinde oğlu eve doğru hareketlenmeye başladı. Çocuklara köy meydanında bağıran Zaim, hiçbir şeyden korkusu olmadan çocukları kaçırdı. Eve girdiklerinde küçük odaya oğlunu atan Zaim, belinden çıkardığı kemerle oğlunu dövmeye başladı. Üvey oğlunu öyle bir alıştırmıştı ki canı yansa bile ona ses çıkarmamayı öğretmişti. Bu bir insan için hayvanca bir duyguydu. Annesi araya girmeye çalışsa da engel olmayı başaramadı. O arada annesi de birkaç darbeye maruz kaldı.
    Ablası Elif kapıda göründü. Kızın okuldan gelme saati yaklaşmıştı. Elif, çok güzel bir kızdı ve üvey babası ondan çok hoşlanıyordu. Onu ikinci eşi olarak almak istiyordu. Bunların hiçbirinden haberi olmayan Elif, evden ayrılmak için son senesinin bitmesini bekliyordu. Çok ısrar etmesine rağmen annesini o adamla evlenmekten vazgeçirememişti. Bu yüzden annesine çok kızgındı. Bir gece içtikten sonra Elif’in odasına girmeyi kafasına koyan Zaim, herkes yattıktan sonra harekete geçti. Küçük oğlu Tunç, Zaim’i odaya girerken gördü. Mutfağa gitti ve bir bıçak aldı. Ama babasından öyle korkuyordu ki bunu başaramadı. Odadan tuhaf sesler geldi. Çok geçmeden babası odadan çıktı. Ablasının odasına gittiğinde ablasını perişan bir halde buldu.
    Sabah olduğunda ise babası hiçbir şey yokmuş gibi işe gitti. Ablası gün boyu odasından çıkmadı. Annesi Tunç’u zorla okula gönderdi. Tunç’un morali kız kardeşine olanlardan dolayı çok bozuktu. Kız kardeşi annesine hastayım diyerek akşama kadar odasından çıkmadı.
    Tunç en yakın arkadaşlarına durumu anlattı. Arkadaşları ne olduğunu bilecek yaşa gelmişlerdi. Hep beraber bir plan yaptılar ve Tunç’un üvey babasını öldürmeye karar verdiler. Onu gizlice öldürmenin tek bir yolu vardı; köye yakın olan ormana Tunç’un babasını çekecekler ve böylece sessizce işini bitireceklerdi. Yanlarına 4 tane bıçak aldılar. Hepsi aynı boyda ve aynı renkteydi. Karanlık çöktüğünde Tunç köyün girişinde beklemeye başladı. Babası işten köy girişine geldiğinde, Tunç’u ve elinde de çekmecesinden yürüttüğü paraları gördü. Öfkeden kıpkırmızı olan Tunç’un üvey babası Zaim, kendisinden kaçan Tunç’u ormana kadar kovaladı. Babası Tunç’u tam köşeye sıkıştırmışken arkasından 3 arkadaşı bıçaklarıyla çıktılar. Tunç da cebindeki bıçağı çıkartıp Zaim’e doğru yürümeye başladı. Zaim ne olduğunu anlayamadan, Tunç önden ve üç arkadaşı arkadan bıçaklarıyla saldırdılar. Çok geçmeden babayı öldürdüler. Aralarından biri köye inip kazma kürek getirdi ve babayı gömdüler. Dört bıçakla beraber dört arkadaş ölümüne yemin edip bıçakları ayrı ayrı gömdüler. Hiçbirinin birbirinden haberi olmayacaktı. Köye birbirlerinden ayrı bir şekilde girdiler. Köye geldiklerinde polisler köyü çevrelemişti. Çok korktular ama hiç bir şey olmamış gibi polislerin durduğu yere gittiler. Yaklaştıkça ne olduğunu fark ettiler. Tunç’un ablası intihar etmişti. Herkes ne olup bittiğini anlamaya çalıştı. Ama anlam veremedi. Polise babasının ablasına tecavüzünü anlatan Tunç, polislerin babasının peşine düşmesini sağladı. Polisler haftalarca hatta aylarca adamı aradı. Ama bir sonuç çıkmayınca olay kapanıp gitti.
    15 YIL SONRA
    Mert, ormanda yalnız başına gezmekteydi. Akşam karanlığı çökmek üzereydi ve çok korkmuştu. Piknik için geldikleri bu alanda, anne babasının dalgınlığından yararlanıp, köpeğiyle tek başına gezintiye çıkmıştı. Ormanda kaybolabileceğini tahmin etmemişti. Babası Avni ve annesi Seher onu aramaya çıkmıştı. Dik bir yamaçtan aşağıya inen Mert çok dikkatliydi. Köpeği Tommy de yanındaydı. Köpeği bir şeyin kokusunu alıp yanından hızla koştu. Ona durmasını emretti. Köpek ise oralı bile olmadı. O da köpeğin peşinden koşmaya başladı. Ayağı birden ağaç dalına takıldı. Yokuştan aşağıya doğru yuvarlanmaya başladı. Nihayet düz zemine geldiğinde üstü başı toprak olmuştu. Ayağa kalktığında elinin acısını hissetti. Ellerinde yaralar oluşmuştu. Yukarı, düştüğü yere doğru baktığında köpeğin bir yeri kazdığını gördü. Köpeğinin yanına gitti. Köpeğin kazdığı yerden bir insan eli çıktı. Hızla koşmaya başlayan Mert, iki yüz metre kadar koştu. Arkasına dönüp baktığında köpeği peşinden gelmemişti. Koşmaya devam etti. Sonunda sertçe birisine çarptı. Önüne döndüğünde karşısındakinin babası olduğunu anladı. Babasına olan biteni anlatan Mert çok korkmuştu. Babası ona kaçtığı yere götürmesini söyledi. Tekrar aynı yere gittiklerinde karşılarında bir ceset gördüler. Babası hemen telefon açıp polise haber verdi. Polisler geldiğinde ifadelerini aldı. Kazılan yerden bir kimlik çıktı. Kimlikte yer alan isim Sabri Uzuner’di ve eski bir bebek tecavüzcüsünün adıydı. Bir yıl kadar polisten kaçmış ve insanlar en sonunda belki de cezasını bulmuştur diye düşünüyordu. Polisler mezarı kapatmak üzereyken cesedin çıktığı yerden bir maktul daha çıktı. Bu isim de Zaim Kabasakal’dan başkası değildi. Olay büyüyordu. Cinayet Masası amiri Tunç DEMİRÖZ, iki cesetten daha fazlası olabileceğini düşünerek, daha fazla kazılmasını emretti. Narkotikten ilave köpek istediler. İki zanlı vahşice öldürülmüştü. Üzerlerinde hâlâ ok izleri duruyordu. Ama oklar ölüm sebebi değildi. Buraya diri diri gömülmüşlerdi. Toprak derin kazılmamıştı. Birisi cesetlerin bulunmasını istiyordu. Köpekler, toprağın farklı yerlerinden yaklaşık otuz dört ceset daha çıkardılar. İlk bulunan iki ceset hariç diğerlerin üzerinden hiçbir şey çıkmadı. Polisler olayı derinlemesine araştırmaya başladılar.
    Ormanda araştırma yapan Komiser İlkay ve Olay Yeri İnceleme komiseri Serdar, ormanın derinliklerine daldılar. Biraz ilerledikten sonra ormanın içinde bir dağ evine denk geldiler. İçeride Salih Atmaca ve Cem Kalyon ikilisi vardı ve ormandaki ağaç kovuklarına koydukları gizli kameralarla onları izliyorlardı. Eve gelince kapıyı çaldılar. Salih ve Cem, soğukkanlı bir şekilde evde bulunan av malzemelerini kaldırdılar. Yerde hemen bir ayı postu duruyordu. Kapının geç açılması üzerine Komiser İlkay, evin etrafını araştırdı. Olay yeri inceleme komiseri Serdar ise kapının açılmasını bekledi. Kapıyı Salih Atmaca açmıştı. Onu biraz sorguladılar; ama bir şey çıkmadı. Kendisi bir öğretmendi. Burayı eşiyle satın aldıklarını ve beraber yaşadıklarını belirtti. Polisler hiçbir şeyden şüphelenmeden oradan ayrıldılar.
    Polislerden Komiser İlkay olayın sıradan cinayetler olmadığını, ağır suçluların sıradan bir av hayvan gibi avlandığını anladı. Diğer cesetler kıyafetleriyle gömülmezken bunların neden gömüldüğünü merak ettiler. Cesetlerin çoğunun; bıçak, ok, kılıç, eski savaş aletleriyle öldürüldüklerini anladılar. Çıkan otopsi sonucu herkesi çok şaşırtmıştı. Bu yıllar boyunca işlenmiş bir seri katil olayıydı. Dosyalar incelendiğinde, şehirde bunun gibi ağır suçluların ortadan kaybolduğu bildirilmişti. Polisler internet üzerinden derin bir araştırma yaptı. Sonunda kendisine “Adalet Avcısı” diye isim veren bir grubun internet ortamında çokça duyulduğunu gördüler. Ama gerçek hayatta şimdiye kadar bu guruba rastlanmamıştı. Suç örgütünün kendilerince iyi bir şey yaptıklarına olan inançları tamdı.

    Örgütü kim, ne için ve hangi amaçla kurmuştu? Polisler ilk olarak internet ortamında olayı araştırmaya başladılar. Ekşi sözlük dahil her yerde isimleri vardı. Ancak bu gruba nasıl ulaşılacağına dair bir bilgi yoktu. Bu olaya Siber Suçlar Erişim Bürosu da dahil oldu. Deep wep yani internetin karanlık olayları olarak bilinen yerde, çokça bunun gibi ilanlara rastlanıyordu. Hangisinin gerçek olduğunaysa, deneme yanılma yöntemiyle öğreneceklerdi. Bunun için sahte bir suç profili oluşturdular. Ancak Adalet Avcıları bunu yemedi. Yakalanmaları için belki de gerçek bir suçluya ihtiyaçları vardı.
    Başsavcı Zeki olayın çözülmesi için baskı yapıyordu. Eğer bu iş çözülmezse hepsinin sürgün ya da emekli edileceğini söyledi. Aynı zamanda Emniyet ve İçişleri de olayın çözülmesi için başlarına müfettiş göndermişti. Çok yakın arkadaş olan Emniyet Amiri Tunç ve Başsavcı Zeki olayın çözülmesi için beraber omuz omuza vermişti.
    Tunç’un eşinin gizli bir ilişkisi vardı ve ilişkisi olan kişi ise Başsavcı Zeki’ydi. İhaneti bilen birisi daha vardı. Bu kişi ise ihaneti tesadüf sonucu öğrenen, Komiser İlkay’dan başkası değildi.
    Tunç’un eşi Halide’nin, eşinden gizli Başsavcı Zeki’yle olan ilişkisi çok tehlikeli bir hal almıştı. Sapığın teki onu arıyordu. Sürekli ihanetinden ve geçmiş günahlarından bahsediyordu. Çok korkan Halide, eşinin bu durumu öğrenmesi durumunda onu yaşatmayacağını biliyordu. Böyle bir adama karşı yapılan ihanet karşılıksız kalmazdı. Çocukların ikisi de eşinden değildi. Bunu bilen Halide bir hal yolu bulması gerektiğinin farkındaydı. Başsavcı Zeki ise hem çocukları hem de Halide’yi istiyordu. Eski arkadaşını bunun için harcamaya hazırdı.
    İnternetten bu Adalet Avcılarıyla ilgili bütün bilgiler toplandı. Çok daha fazla bilgi için Derin İnternete girildi. Bir internet sitede, Suç ve Günah isimli bir web sayfasına denk geldiler. İnternet sitesine fotoğraf konuluyor ve karşısına günahı yazılıyordu. Daha sonra fotoğrafı ve suçu yazılan suçlu kısa süre sonra ortadan kayboluyordu. İlkay ve polisler, sitedeki yorum bölümlerinden hangisinin gerçek olduğunu araştırmaya başladılar. Karşılaştıkları olaylar karşısında çok şaşıran polisler, kaybolan suçluların internet sitesindekiyle aynı olduğu ortaya çıkardı. Buldukları cesetlerin çoğunun, sabıkalı olan bu kişilerle DNA’sı uyuşuyordu. Burada daha fazla cinayet olduğunu anladılar.
    Adresleri tespit etmeye çalışsalar da bunu bir türlü beceremediler. Hemen gerçeğe yakın bir suç profili oluşturmaya karar verdiler. Bunun için en uygun kişi, Siber Suçlar polisi Ahmet’ti ve onu ikna ettiler. Suç profilini oluşturduktan sonra onu izlemeye başladılar. Bir bara giden Ahmet, peşindekilerin onu izlemesinden memnundu ama aynı zamanda da korkuyordu. Hiç daha önce böyle bir şeyle karşılaşmamıştı. Karanlık internete nerede çalıştığını da yazmışlardı. Barda çalışacaktı. Önce Cem Kalyon geldi. Ortalığı tespit edip kolaçan etmeye başladı ve elinden geldiğince kameralara görünmeden dışarıya çıktı. Polislerden İlkay ve Serdar’ı görünce hemen tuzak olduğunu anladı ve oradan uzaklaştı. Etrafı kolaçan eden Salih Atmaca ise arkadaşının dışarıya çıkmasıyla oradan uzaklaştı.
    Boşa kürek çektiklerini anlayan polisler için artık geriye tek bir hedef kalmıştı. Siteyi takip edip gerçek bir suçlu bulup, suçlulardan önce onu yakalamaktı. Çok geçmeden gerçek bir hedef belirmişti. Hedef bir uyuşturucu satıcısı ve imalatçısıydı. Bunu gören polisler, hedefi hemen takibe aldılar. Adamlar polislerden önce davranıp, onu almaya başardılar. Ancak olay yerinde düşürdükleri bir aksesuar, İlkay’ın dikkatini tekrar Cem Kalyon’un kaldığı orman evine çekti. İlkay orman evine arama yapmak için gitti. Ancak Cem Kalyon’un evinde hiçbir şey bulamadı. Daha sonra ormana kameralar yerleştirdiler. Ancak Cem Kalyon ve Salih Atmaca bütün kameraların yerini biliyordu. Her yerde, insan avı başladı yazıyordu. Soğuk hava depolarından birinde, adamı vahşice eline bir silah tutuşturup avladılar.
    İlkay ve polisler her adım attıklarında, Adalet Avcıları onlardan bir adım öndeydiler. Bunu nasıl başarıyorlardı? İlkay ve polisler kaçırdıkları adamlar yüzünden ve olayı çözemedikleri için işlerinden olma tehlikesiyle karşı karşıyaydı. Siteyi takip etmeye devam eden polisler bir suçlunun daha ismini gördüler. Fotoğrafı gördüklerinde ise polisler tam bir şok etkisi yaşadılar. Gördükleri fotoğraf, Tunç’un eşinden başkası değildi. İhaneti bir tesadüf sonucu öğrenen İlkay, Başkomiserin adamlara haber verdiğini düşündü. Polisler hemen Tunç Başkomiseri göz altına aldılar.
    Kadın ortadan kaybolmuştu. İlkay ve polisler kadının peşine düştüler. Tunç’un eşini bulduklarında ise karşılarında Salih Atmaca’yı ve Cem Kalyon’u görünce gerçek suçluların kim olduğunu anladılar. Ancak suçluları ellerinden kaçırdılar. Nerede olabileceklerini ve üzerlerine kayıtlı mal varlıklarını araştırmaya başladılar. Bir fabrikanın adresine ulaştılar. Operasyon için hazırlanmaya başladıkları sırada gözaltı yerine gelen Başsavcı Zeki, Başkomisere eşinden olan çocuklardan bahsetti ve artık çocuklarını alma zamanı geldiğini söyledi. Oradan ayrıldıktan sonra Başkomiser Tunç kaçması gerektiğini anladı. Hemen bayılmış numarası yaptı. Gözaltı yerinde bulunan Yasemin polis, hemen yardımına koştu. Silahı alan Başkomiser, Yasemin’in başına doğru tutup onu rehin alarak oradan kaçmayı başardı.
    Depoya vardıklarında Başsavcı Zeki, çocuklarını almanın gururunu yaşadı. Başsavcı Zeki, Cem Kalyon ve Salih Atmaca ile buluştuğunda Zeki’nin Adalet Avcılarının başı olduğu ve Cem Kalyon’un, Salih Atmaca’nın ve Başkomiser Tunç’un da diğer çete üyeleri olduğu anlaşıldı. Bu 4 kişi çocukken ormanda Tunç’un babasını öldürüp gömen 4 arkadaştı. Polisler operasyona başlamak üzereyken Başkomiser Tunç olaya dahil oldu ve gizlice depoya girmeyi başardı. Arkadaşları olan iki seri katile fotoğrafı gönderenin kendisi olmadığını, bunu yapanın Zeki olduğunu ve onları yakalatmaya çalıştığını söyledi. Arkadaşı Cem’den bir kurşun yiyen Başkomiser Tunç vuruldu. Ama gelirken çelik yelek giymişti. Yere düşen Tunç arkadaşlarının kendi aralarında olan konuşmayı duydu. Silahını tekrar ateşleyen Cem Halide’yi vurdu ve Halide orada can verdi. İçeriye giren polisler, hiçbir şeyin farkında olmadan Salih Atmaca’yı kolundan vurdular ve hepsinin üzerine kurşun yağdırmaya başladılar. Polislerin, Zeki tarafından kandırıldığını anlayan Başkomiser ve Salih Atmaca hemen silahlarına sarıldılar. Adamları vurmayacak şekilde sıkmaya başladılar. Tek hedefleri ise Cem Kalyon ve Zeki Başsavcıdır. Ama ikisini de vuramadan arka taraftan kaçmayı başardılar ve bir araca atlayan Salih ve Tunç oradan uzaklaştılar. Peşlerinde ise polisler vardı ve üzerlerine giderken kurşun yağdırdı. Bir köprüye geldiklerinde, araçtan inip atlamak üzereyken Tunç vuruldu ve ikisi de nehire düştü.
    Mutlu bir tablo çizen Başsavcı Zeki, çocuklarından biri olan Çağlar’ın kaçırılmasıyla şoka uğradı. Yıllarca oğlunu aradı ama bulamadı. Çocuğu kaçıran Salih Atmaca’ydı ve onu bir seri katil olarak yetiştirdi. Oğlunu babasına düşman etti.
    TECRİT KİTAP
    Tuncay AKGÖL
    Tuncay Akgöl
    Sayfa 22 - Gece Kitaplığı Tecrit Kitabından Hikaye
  • AVCI

    Akşam karanlığı çökmek üzereydi. Tunç, her zamanki gibi oyuna dalmıştı. Yaz sıcağında güneşin altında top oynuyordu. Üvey babası Zaim’in vardiyası bitmek üzereydi. Sokağın başından babası göründü. Üstü başı çamur içindeydi. Dizlerinde ufak yaralar oluşmuştu. Top yukarıya doğru kaçtı. Babasının geldiğini göremedi, topu almak için hareketlendi. Koşarken köyün girişinde babasına rastladı. Korkudan dili tutulacaktı neredeyse ve kaçmaya bile fırsat bulamadan babası onu yakaladı. Topu elinden aldı. Cebinden çıkardığı sustalıyla topu patlattı. Oğlunun ensesinden yakaladığı gibi bir elinde top, diğer elinde oğlu eve doğru hareketlenmeye başladı. Çocuklara köy meydanında bağıran Zaim, hiçbir şeyden korkusu olmadan çocukları kaçırdı. Eve girdiklerinde küçük odaya oğlunu atan Zaim, belinden çıkardığı kemerle oğlunu dövmeye başladı. Üvey oğlunu öyle bir alıştırmıştı ki canı yansa bile ona ses çıkarmamayı öğretmişti. Bu bir insan için hayvanca bir duyguydu. Annesi araya girmeye çalışsa da engel olmayı başaramadı. O arada annesi de birkaç darbeye maruz kaldı.
    Ablası Elif kapıda göründü. Kızın okuldan gelme saati yaklaşmıştı. Elif, çok güzel bir kızdı ve üvey babası ondan çok hoşlanıyordu. Onu ikinci eşi olarak almak istiyordu. Bunların hiçbirinden haberi olmayan Elif, evden ayrılmak için son senesinin bitmesini bekliyordu. Çok ısrar etmesine rağmen annesini o adamla evlenmekten vazgeçirememişti. Bu yüzden annesine çok kızgındı. Bir gece içtikten sonra Elif’in odasına girmeyi kafasına koyan Zaim, herkes yattıktan sonra harekete geçti. Küçük oğlu Tunç, Zaim’i odaya girerken gördü. Mutfağa gitti ve bir bıçak aldı. Ama babasından öyle korkuyordu ki bunu başaramadı. Odadan tuhaf sesler geldi. Çok geçmeden babası odadan çıktı. Ablasının odasına gittiğinde ablasını perişan bir halde buldu.
    Sabah olduğunda ise babası hiçbir şey yokmuş gibi işe gitti. Ablası gün boyu odasından çıkmadı. Annesi Tunç’u zorla okula gönderdi. Tunç’un morali kız kardeşine olanlardan dolayı çok bozuktu. Kız kardeşi annesine hastayım diyerek akşama kadar odasından çıkmadı.
    Tunç en yakın arkadaşlarına durumu anlattı. Arkadaşları ne olduğunu bilecek yaşa gelmişlerdi. Hep beraber bir plan yaptılar ve Tunç’un üvey babasını öldürmeye karar verdiler. Onu gizlice öldürmenin tek bir yolu vardı; köye yakın olan ormana Tunç’un babasını çekecekler ve böylece sessizce işini bitireceklerdi. Yanlarına 4 tane bıçak aldılar. Hepsi aynı boyda ve aynı renkteydi. Karanlık çöktüğünde Tunç köyün girişinde beklemeye başladı. Babası işten köy girişine geldiğinde, Tunç’u ve elinde de çekmecesinden yürüttüğü paraları gördü. Öfkeden kıpkırmızı olan Tunç’un üvey babası Zaim, kendisinden kaçan Tunç’u ormana kadar kovaladı. Babası Tunç’u tam köşeye sıkıştırmışken arkasından 3 arkadaşı bıçaklarıyla çıktılar. Tunç da cebindeki bıçağı çıkartıp Zaim’e doğru yürümeye başladı. Zaim ne olduğunu anlayamadan, Tunç önden ve üç arkadaşı arkadan bıçaklarıyla saldırdılar. Çok geçmeden babayı öldürdüler. Aralarından biri köye inip kazma kürek getirdi ve babayı gömdüler. Dört bıçakla beraber dört arkadaş ölümüne yemin edip bıçakları ayrı ayrı gömdüler. Hiçbirinin birbirinden haberi olmayacaktı. Köye birbirlerinden ayrı bir şekilde girdiler. Köye geldiklerinde polisler köyü çevrelemişti. Çok korktular ama hiç bir şey olmamış gibi polislerin durduğu yere gittiler. Yaklaştıkça ne olduğunu fark ettiler. Tunç’un ablası intihar etmişti. Herkes ne olup bittiğini anlamaya çalıştı. Ama anlam veremedi. Polise babasının ablasına tecavüzünü anlatan Tunç, polislerin babasının peşine düşmesini sağladı. Polisler haftalarca hatta aylarca adamı aradı. Ama bir sonuç çıkmayınca olay kapanıp gitti.
    15 YIL SONRA
    Mert, ormanda yalnız başına gezmekteydi. Akşam karanlığı çökmek üzereydi ve çok korkmuştu. Piknik için geldikleri bu alanda, anne babasının dalgınlığından yararlanıp, köpeğiyle tek başına gezintiye çıkmıştı. Ormanda kaybolabileceğini tahmin etmemişti. Babası Avni ve annesi Seher onu aramaya çıkmıştı. Dik bir yamaçtan aşağıya inen Mert çok dikkatliydi. Köpeği Tommy de yanındaydı. Köpeği bir şeyin kokusunu alıp yanından hızla koştu. Ona durmasını emretti. Köpek ise oralı bile olmadı. O da köpeğin peşinden koşmaya başladı. Ayağı birden ağaç dalına takıldı. Yokuştan aşağıya doğru yuvarlanmaya başladı. Nihayet düz zemine geldiğinde üstü başı toprak olmuştu. Ayağa kalktığında elinin acısını hissetti. Ellerinde yaralar oluşmuştu. Yukarı, düştüğü yere doğru baktığında köpeğin bir yeri kazdığını gördü. Köpeğinin yanına gitti. Köpeğin kazdığı yerden bir insan eli çıktı. Hızla koşmaya başlayan Mert, iki yüz metre kadar koştu. Arkasına dönüp baktığında köpeği peşinden gelmemişti. Koşmaya devam etti. Sonunda sertçe birisine çarptı. Önüne döndüğünde karşısındakinin babası olduğunu anladı. Babasına olan biteni anlatan Mert çok korkmuştu. Babası ona kaçtığı yere götürmesini söyledi. Tekrar aynı yere gittiklerinde karşılarında bir ceset gördüler. Babası hemen telefon açıp polise haber verdi. Polisler geldiğinde ifadelerini aldı. Kazılan yerden bir kimlik çıktı. Kimlikte yer alan isim Sabri Uzuner’di ve eski bir bebek tecavüzcüsünün adıydı. Bir yıl kadar polisten kaçmış ve insanlar en sonunda belki de cezasını bulmuştur diye düşünüyordu. Polisler mezarı kapatmak üzereyken cesedin çıktığı yerden bir maktul daha çıktı. Bu isim de Zaim Kabasakal’dan başkası değildi. Olay büyüyordu. Cinayet Masası amiri Tunç DEMİRÖZ, iki cesetten daha fazlası olabileceğini düşünerek, daha fazla kazılmasını emretti. Narkotikten ilave köpek istediler. İki zanlı vahşice öldürülmüştü. Üzerlerinde hâlâ ok izleri duruyordu. Ama oklar ölüm sebebi değildi. Buraya diri diri gömülmüşlerdi. Toprak derin kazılmamıştı. Birisi cesetlerin bulunmasını istiyordu. Köpekler, toprağın farklı yerlerinden yaklaşık otuz dört ceset daha çıkardılar. İlk bulunan iki ceset hariç diğerlerin üzerinden hiçbir şey çıkmadı. Polisler olayı derinlemesine araştırmaya başladılar.
    Ormanda araştırma yapan Komiser İlkay ve Olay Yeri İnceleme komiseri Serdar, ormanın derinliklerine daldılar. Biraz ilerledikten sonra ormanın içinde bir dağ evine denk geldiler. İçeride Salih Atmaca ve Cem Kalyon ikilisi vardı ve ormandaki ağaç kovuklarına koydukları gizli kameralarla onları izliyorlardı. Eve gelince kapıyı çaldılar. Salih ve Cem, soğukkanlı bir şekilde evde bulunan av malzemelerini kaldırdılar. Yerde hemen bir ayı postu duruyordu. Kapının geç açılması üzerine Komiser İlkay, evin etrafını araştırdı. Olay yeri inceleme komiseri Serdar ise kapının açılmasını bekledi. Kapıyı Salih Atmaca açmıştı. Onu biraz sorguladılar; ama bir şey çıkmadı. Kendisi bir öğretmendi. Burayı eşiyle satın aldıklarını ve beraber yaşadıklarını belirtti. Polisler hiçbir şeyden şüphelenmeden oradan ayrıldılar.
    Polislerden Komiser İlkay olayın sıradan cinayetler olmadığını, ağır suçluların sıradan bir av hayvan gibi avlandığını anladı. Diğer cesetler kıyafetleriyle gömülmezken bunların neden gömüldüğünü merak ettiler. Cesetlerin çoğunun; bıçak, ok, kılıç, eski savaş aletleriyle öldürüldüklerini anladılar. Çıkan otopsi sonucu herkesi çok şaşırtmıştı. Bu yıllar boyunca işlenmiş bir seri katil olayıydı. Dosyalar incelendiğinde, şehirde bunun gibi ağır suçluların ortadan kaybolduğu bildirilmişti. Polisler internet üzerinden derin bir araştırma yaptı. Sonunda kendisine “Adalet Avcısı” diye isim veren bir grubun internet ortamında çokça duyulduğunu gördüler. Ama gerçek hayatta şimdiye kadar bu guruba rastlanmamıştı. Suç örgütünün kendilerince iyi bir şey yaptıklarına olan inançları tamdı.

    Örgütü kim, ne için ve hangi amaçla kurmuştu? Polisler ilk olarak internet ortamında olayı araştırmaya başladılar. Ekşi sözlük dahil her yerde isimleri vardı. Ancak bu gruba nasıl ulaşılacağına dair bir bilgi yoktu. Bu olaya Siber Suçlar Erişim Bürosu da dahil oldu. Deep wep yani internetin karanlık olayları olarak bilinen yerde, çokça bunun gibi ilanlara rastlanıyordu. Hangisinin gerçek olduğunaysa, deneme yanılma yöntemiyle öğreneceklerdi. Bunun için sahte bir suç profili oluşturdular. Ancak Adalet Avcıları bunu yemedi. Yakalanmaları için belki de gerçek bir suçluya ihtiyaçları vardı.
    Başsavcı Zeki olayın çözülmesi için baskı yapıyordu. Eğer bu iş çözülmezse hepsinin sürgün ya da emekli edileceğini söyledi. Aynı zamanda Emniyet ve İçişleri de olayın çözülmesi için başlarına müfettiş göndermişti. Çok yakın arkadaş olan Emniyet Amiri Tunç ve Başsavcı Zeki olayın çözülmesi için beraber omuz omuza vermişti.
    Tunç’un eşinin gizli bir ilişkisi vardı ve ilişkisi olan kişi ise Başsavcı Zeki’ydi. İhaneti bilen birisi daha vardı. Bu kişi ise ihaneti tesadüf sonucu öğrenen, Komiser İlkay’dan başkası değildi.
    Tunç’un eşi Halide’nin, eşinden gizli Başsavcı Zeki’yle olan ilişkisi çok tehlikeli bir hal almıştı. Sapığın teki onu arıyordu. Sürekli ihanetinden ve geçmiş günahlarından bahsediyordu. Çok korkan Halide, eşinin bu durumu öğrenmesi durumunda onu yaşatmayacağını biliyordu. Böyle bir adama karşı yapılan ihanet karşılıksız kalmazdı. Çocukların ikisi de eşinden değildi. Bunu bilen Halide bir hal yolu bulması gerektiğinin farkındaydı. Başsavcı Zeki ise hem çocukları hem de Halide’yi istiyordu. Eski arkadaşını bunun için harcamaya hazırdı.
    İnternetten bu Adalet Avcılarıyla ilgili bütün bilgiler toplandı. Çok daha fazla bilgi için Derin İnternete girildi. Bir internet sitede, Suç ve Günah isimli bir web sayfasına denk geldiler. İnternet sitesine fotoğraf konuluyor ve karşısına günahı yazılıyordu. Daha sonra fotoğrafı ve suçu yazılan suçlu kısa süre sonra ortadan kayboluyordu. İlkay ve polisler, sitedeki yorum bölümlerinden hangisinin gerçek olduğunu araştırmaya başladılar. Karşılaştıkları olaylar karşısında çok şaşıran polisler, kaybolan suçluların internet sitesindekiyle aynı olduğu ortaya çıkardı. Buldukları cesetlerin çoğunun, sabıkalı olan bu kişilerle DNA’sı uyuşuyordu. Burada daha fazla cinayet olduğunu anladılar.
    Adresleri tespit etmeye çalışsalar da bunu bir türlü beceremediler. Hemen gerçeğe yakın bir suç profili oluşturmaya karar verdiler. Bunun için en uygun kişi, Siber Suçlar polisi Ahmet’ti ve onu ikna ettiler. Suç profilini oluşturduktan sonra onu izlemeye başladılar. Bir bara giden Ahmet, peşindekilerin onu izlemesinden memnundu ama aynı zamanda da korkuyordu. Hiç daha önce böyle bir şeyle karşılaşmamıştı. Karanlık internete nerede çalıştığını da yazmışlardı. Barda çalışacaktı. Önce Cem Kalyon geldi. Ortalığı tespit edip kolaçan etmeye başladı ve elinden geldiğince kameralara görünmeden dışarıya çıktı. Polislerden İlkay ve Serdar’ı görünce hemen tuzak olduğunu anladı ve oradan uzaklaştı. Etrafı kolaçan eden Salih Atmaca ise arkadaşının dışarıya çıkmasıyla oradan uzaklaştı.
    Boşa kürek çektiklerini anlayan polisler için artık geriye tek bir hedef kalmıştı. Siteyi takip edip gerçek bir suçlu bulup, suçlulardan önce onu yakalamaktı. Çok geçmeden gerçek bir hedef belirmişti. Hedef bir uyuşturucu satıcısı ve imalatçısıydı. Bunu gören polisler, hedefi hemen takibe aldılar. Adamlar polislerden önce davranıp, onu almaya başardılar. Ancak olay yerinde düşürdükleri bir aksesuar, İlkay’ın dikkatini tekrar Cem Kalyon’un kaldığı orman evine çekti. İlkay orman evine arama yapmak için gitti. Ancak Cem Kalyon’un evinde hiçbir şey bulamadı. Daha sonra ormana kameralar yerleştirdiler. Ancak Cem Kalyon ve Salih Atmaca bütün kameraların yerini biliyordu. Her yerde, insan avı başladı yazıyordu. Soğuk hava depolarından birinde, adamı vahşice eline bir silah tutuşturup avladılar.
    İlkay ve polisler her adım attıklarında, Adalet Avcıları onlardan bir adım öndeydiler. Bunu nasıl başarıyorlardı? İlkay ve polisler kaçırdıkları adamlar yüzünden ve olayı çözemedikleri için işlerinden olma tehlikesiyle karşı karşıyaydı. Siteyi takip etmeye devam eden polisler bir suçlunun daha ismini gördüler. Fotoğrafı gördüklerinde ise polisler tam bir şok etkisi yaşadılar. Gördükleri fotoğraf, Tunç’un eşinden başkası değildi. İhaneti bir tesadüf sonucu öğrenen İlkay, Başkomiserin adamlara haber verdiğini düşündü. Polisler hemen Tunç Başkomiseri göz altına aldılar.
    Kadın ortadan kaybolmuştu. İlkay ve polisler kadının peşine düştüler. Tunç’un eşini bulduklarında ise karşılarında Salih Atmaca’yı ve Cem Kalyon’u görünce gerçek suçluların kim olduğunu anladılar. Ancak suçluları ellerinden kaçırdılar. Nerede olabileceklerini ve üzerlerine kayıtlı mal varlıklarını araştırmaya başladılar. Bir fabrikanın adresine ulaştılar. Operasyon için hazırlanmaya başladıkları sırada gözaltı yerine gelen Başsavcı Zeki, Başkomisere eşinden olan çocuklardan bahsetti ve artık çocuklarını alma zamanı geldiğini söyledi. Oradan ayrıldıktan sonra Başkomiser Tunç kaçması gerektiğini anladı. Hemen bayılmış numarası yaptı. Gözaltı yerinde bulunan Yasemin polis, hemen yardımına koştu. Silahı alan Başkomiser, Yasemin’in başına doğru tutup onu rehin alarak oradan kaçmayı başardı.
    Depoya vardıklarında Başsavcı Zeki, çocuklarını almanın gururunu yaşadı. Başsavcı Zeki, Cem Kalyon ve Salih Atmaca ile buluştuğunda Zeki’nin Adalet Avcılarının başı olduğu ve Cem Kalyon’un, Salih Atmaca’nın ve Başkomiser Tunç’un da diğer çete üyeleri olduğu anlaşıldı. Bu 4 kişi çocukken ormanda Tunç’un babasını öldürüp gömen 4 arkadaştı. Polisler operasyona başlamak üzereyken Başkomiser Tunç olaya dahil oldu ve gizlice depoya girmeyi başardı. Arkadaşları olan iki seri katile fotoğrafı gönderenin kendisi olmadığını, bunu yapanın Zeki olduğunu ve onları yakalatmaya çalıştığını söyledi. Arkadaşı Cem’den bir kurşun yiyen Başkomiser Tunç vuruldu. Ama gelirken çelik yelek giymişti. Yere düşen Tunç arkadaşlarının kendi aralarında olan konuşmayı duydu. Silahını tekrar ateşleyen Cem Halide’yi vurdu ve Halide orada can verdi. İçeriye giren polisler, hiçbir şeyin farkında olmadan Salih Atmaca’yı kolundan vurdular ve hepsinin üzerine kurşun yağdırmaya başladılar. Polislerin, Zeki tarafından kandırıldığını anlayan Başkomiser ve Salih Atmaca hemen silahlarına sarıldılar. Adamları vurmayacak şekilde sıkmaya başladılar. Tek hedefleri ise Cem Kalyon ve Zeki Başsavcıdır. Ama ikisini de vuramadan arka taraftan kaçmayı başardılar ve bir araca atlayan Salih ve Tunç oradan uzaklaştılar. Peşlerinde ise polisler vardı ve üzerlerine giderken kurşun yağdırdı. Bir köprüye geldiklerinde, araçtan inip atlamak üzereyken Tunç vuruldu ve ikisi de nehire düştü.
    Mutlu bir tablo çizen Başsavcı Zeki, çocuklarından biri olan Çağlar’ın kaçırılmasıyla şoka uğradı. Yıllarca oğlunu aradı ama bulamadı. Çocuğu kaçıran Salih Atmaca’ydı ve onu bir seri katil olarak yetiştirdi. Oğlunu babasına düşman etti.