• "Orhan Veli şiire elma yemesini öğretti. Bizler Garip şiirine bir tepki olarak çıktık. Ama şimdi düşünüyorum da Garip şiiriyle, özellikle de daha sonra başka yeni şairlerin katılımıyla meydana gelen Türk yenilikçileriyle oluşan şiirde, biz nasıl var olmuşuz, ne kadar etkilenmişiz ondan, çok beslenmişiz! Bazı arkadaşlarım öldü: Edip (Cansever), Turgut (Uyar). Bazıları da yaşıyor. Ben kendi payıma konuşayım: Çok beslendim, hatta Türkçe'yi onlardan öğrendim diyebilirim."
  • Açıkçası bir öykü etkinliği için ilk defa eski bir hikayemi paylaşıyorum. Sebebi farklı ama; şehir hikayesi denen kavrama bir örnek vernek istedim. Ne kadar karşılıyor bilmiyorum, ama istediğim benzer bir şeyler. Okuyan hissetsin şehri. Fırsat bulursam yeni bir hikaye de yazarım. İyi okumalar.

    Boğazda bir pazar sabahı

    Soğuk, sert bir rüzgar esiyor. Burnumu dolduran deniz kokusu. Klasik Çanakkale kışı. Sabahki sis dağılıyor yavaş yavaş. Saçma bir gemi geçiyor boğazdan. Durup bakıyorum. Normalde gemilere bakıp hayal kurmak yaptığım şey değil. Bakıyorum bu kez ama. Standart sabah sıkkınlığı var; iş, güç, aile, saçma şeyler. O gemide düşünüyorum kendimi, hiç bir farkımın olmayacağına eminim ama. Yine aynı keyifsiz pazar sabahı. Sevmiyorum denizi normalde, işte bir sabahları. O da on buçuğa kadar. Saate bakıyorum sekiz buçuk daha. Ne mutlu eder denizcileri diyorum. Dememle iki yunus geminin sancağında zıplıyorlar bana cevap verir gibi. Koşullandırıldığımdan mı Pavlov tarafından bilmiyorum, ama ağzımın kenarında ve gözlerimde bir gülümseme beliriyor. Böyle bir kaç şey var çoğunluğa dahil olduğum. Atalarımız Afrikadan göçerken Kızıldeniz'de yunus görünce heyecanlanmışlar herhalde. Bu da o zamandan kalma bir refleks olabilir hepimizde olduğuna göre. Gökkuşağı, Yakamoz, Uğur böceği gibi. Bunlar da her şeye olur olmaz tepki vermişler. İnsanoğlunun dengesiz olmasına şaşmamalı. Rüzgarı severim diğer şeylerin aksine, huysuzluğun da bir sınırı olmasına inananlardanım. Aslında sevdiğim başka şeyler ve kişiler de vardır, ama kendimi o kadar açık edemem. Yürüyorum rüzgara karşı. Yazı yazmanın diğer şeylere göre avantajı insana hayal kurma şansı tanıması. Şimdi benim o iskelenin sonunda bekleyen pardösülü adamlardan birisi olduğumu düşünebilir bir çok kişi. O da Kızıldeniz kadar olmasa da eskiden kalma bir imge. İnsanları hayal kırıklığına uğratmayı sevmesem de bu yanlış düşünceyi gereksiz bir şekilde uzatmayı da istemiyorum. Değil, fazla standart bir kabanla klasik türk erkeği modunda yürüyorum rüzgarda. Gemi çoktan geçmiş, bana bir şey ifade etmemiş. Ben ne yapacağımı düşünüyorum o sırada. Fazla insan yok bu saatte. Pazar, sabah ve soğuk çünkü. Yürüyen bir kaç kişi var. Biri başörtülü orta yaşlı bir kadın. Garip geliyor, ama türkçesini henüz adlandıramadığım, politically correct, olma durumu yüzünden kendime kızıyorum,bu gayet normal bir durum diye. Sonra tekrar kızıyorum , neden yeterince rahat olamıyorum kafamın içinde bile. Kafamdaki bu kavga devam ederken kadın kayboluyor, başka insanlar geçiyor yanımdan. Tırsak tarafımın kavgayı kazanmasından bir an sonra bir gemi düdüğü sesi duyuyorum. Bakıyorum tabi, gemi düdüğü sesi duyan herkes gibi. Biraz önceki gemiden geliyor. Zor diyorum boğaz kenarında yaşamak kendi kendime. Sonra utanıyorum birden, sokaktaki adam olarak nitelendirilebilecek birinin söyleyeceği sözün aynısını kullandığım için. Rahat tarafım yine yüzsüz, belki de olması gerekendir bu, diyor, standart türk kişiliğine dönüşmen. Düşünmemeye çalışıyorum, yürüyorum. Kapalı hemen her yer, açmıyor artık insanlar dükkanları erkenden diyorum. Çocukluk günlerine dönüyorum, o sabahın köründe ekmek almak için kat ettiğim yolları. Kötü anlamda düşünmüyorum ama, mutluyum o zamanlar, her çocuğun olması gerektiği gibi. Değişik oyunlar oynuyorum kendi kendime, sonunda fırına ulaşınca seçiyorum ekmeği - tava ekmeği alıyorum genelde- fırıncı gülerek karşılıyor beni. O zamanki fırıncı ile şu anki aynı mı ki? Gerçekten hayat bilgisi kitaplarında geçen o güler yüzlü bakkal, kasap , manav bu adamlar mı? Bir tüccar ne kadar dürüst olabilir? Fazla düşünmemeye çalışıyorum, zaten ben ne kadar dürüstüm ki? Bebek gibi saf kavramı geliyor aklıma birden. Üşüyorum biraz, ne yapacaktım ben, boş veriyorum. Bir banka oturuyorum, boş hepsi. Ağlayarak istediğini yaptıran bebekler geliyor aklıma, daha 3-5 aylıkken yaşamayı öğreniyorlar. Belki de insan iyi doğmuyor diyorum.Büyüdükçe iyi olmayı seçebiliyor sadece, ya da sahtekar kalmayı. İnsan değil, tüm canlılar yaşamak için her şeyi yapabiliyor sonuçta. Bukalemun gözde bir hakaret günümüzde, ama bukalemunlar bunu biliyor mu k?. Onlar da hayatta kalmaya çalışıyor, yılbaşı dansözü de, yüzme öğrenmesi için denize atılan küçük çocuk da. Hepsi gerektiğinde hile yapıyor. Belki de, esas iyi insanların yaptıkları sahtekarlık aslında. Yaşamak için ihtiyaç duydukları şeyler fazlasıyla karşılanmış onların. Tuzları kuru yani. En kolayı başka insanları seyredip eleştirmek ve kendinle övünmek. Benim şu gemide çalışan birini, ya da Ali Ağaoğlu'nu eleştirmeye hakkım var mı gerçekten? Hepsi yaşamaya çalışıyor, eskiden beri kendisine öğretilen şekilde. Gemidekiler de düdükle cevap veriyorlar bana. Kalkıyorum, hatırladım sonunda ne yapacağımı. Su kartını dolduracaktım. Yoksa çıkmam normalde bu saatlerde dışarı. Yürüyorum tekrar. Yavaş yavaş şehir canlanıyor. Açılmıştır herhalde diyorum, dokuz olmuş saat. Bir iki araba, bir de otobüs geçiyor yanımdan. Karşıya geçiyorum sonra. Rüzgar fazla değil buralarda. Yürüyorum biraz daha, Orhan Veli'yi hatırlıyorum. Fakirmiş o da. Sait Faik gibi. O İstanbul sokaklarında, Knut Hamsun Oslo'da, Dostoyevski St. Petersburg'da farklı zamanlarda benim yaptıklarımı yapıyorlardı. Gerçi hiç birinin benim gibi su almak için uğraştığını sanmıyorum. Su bedavadır gibi geliyor onların zamanında. Tahmin edebilirler miydi hiçbiri bugünü. Göreceli her şey. Ederlerdi herhalde. Artık deniz kokusunu, rüzgarı hissetmiyorum. Belediyeyi bulup içeri giriyorum . Kimse yok bekleyen. Kartı veriyorum. Dolduruyor adam. Hayatını yazsak roman olacak bir adam mı bu, bilmiyorum? O benim hakkımda ne düşünüyor. Bu kez önemsemiyorum, o da önemsemiyor zaten. Önemseyecek daha önemli şeyleri vardır herhalde. Teşekkür edip ayrılıyorum. Batının ahlaksızlığı yanında teşekkürü de almışız iyi ki. Konuşacak bir parça bir şey oluyor yabancılarla. Çıkıyorum, balık kokusu bu kez. Hazır gelmişken sardalye alayım diyorum. Daha gazap üzümlerine çok var. Zamanı geçiyor bunların diyor balıkçı sulu sulu, uskumru vereyim. Tamam diyorum ama rahatsız olduğumu da fark ettirerek. Adamın sululuğu kayboluyor, asıyor suratını. Balığı alıp gidiyorum. Uskumru sevmem ki ben. İki üç kedi görüyorum ilerde. Döküyorum önlerine. Kedileri de çok sevmem , ama imzalamışım toplum kontratını bir kere. İyi olacağım böyle zamanlarda. Otobüs görüyorum ilerde. Biraz önce yanımdan geçene benziyor. Biniyorum.
  • Oteller Hanlar Hamamlar İçin Sürekli Şiir

    Şu günlerde içkiye düştüm, ondan mıdır bilmem,
    Daha çok seviyorum Cansever'i, Uyar'ı, Can Yücel'i
    Bir de fethi Naci'yi, ve elbet Mustafa Kemal'i
    Ankara Ankara
    Bir kent değil burası, bir acenta dizisi,
    Bir işhanı, bir umumi mümessizlik belki,
    Büyük mağazalar, bahçeliğe özenen süpermarketler
    Tutulmamak üzere verilmiş bir söz gibi.
    Sahi kaçıncı sanat oluyordu şu mimari?
    Birer önyargı gibi uzuyor çağdaş caminin minareleri.
    Opera: içine dikiş gereçleri doldurulmuş ağırlıksız bir
    keman kutusu,
    Osmanlı Bankası davul;
    Ve Emlak Kredi'yle başlayan camdan metalden bir melodika
    ordusu:
    Dol (An) kara bakır dol!

    Biletim öldü;
    Gömleğim kirli.

    Ek yapıların ana yapıları böyle ezip geçmesinde
    Yoksa ölümcül bir beğeni de mi gizli?
    Ne derdi buna Sadettin Köpek, Necmettin Pervane ne derdi?
    Tiren kuşları daha Eskişehir'den başlayarak
    Çarpa çarpa bedenlerini kara vgonlara
    Can boyasıyla çizer portresinin ilk çizgilerini.
    Evliya Çelebi'ye kenti gezdiren rehberin de
    Sesi yeraltından geliyordu ve kemiktendi elleri.

    Bir kadın torbaya doldurulmuş gibi yürüyor
    Yine de, belli, içi içine sığmıyor.

    Büyük Millet Meclisi'ni hiç gözden kaçırmamakta
    O nereye giderse peşini bırakmayan Ankara Oteli:

    İş Bankası da kendine özgü bir humour'la süzüyor
    Şimdi biraz daha aşağıda kalmış Anıt-Kabir'i.

    İşe bak, dün humour sözcüğü için Fransevi'yi açtıydım,
    "Şetaret" diyordu yanlış okumadımsa Şemsettin Sami:
    Ey şetaret bankası, artık gelmiş sayılırsın Çankaya'ya!

    Ben öyle her şeye dikkat eden bir adam değilim,
    Ama biliyorum DÇM için Marmara Oteli'ne gideceğim
    Yakamda gizlilik rozeti, eh çobanıllık da caba;
    Vergi iadesi için de Stad Otel var,
    Paraşüt kulesini yukardan görmüş olursun ayrıca.

    Adını titizce saklayan bir sokak buldum
    Şimdi söyleyemem hangi alanın arkasında,
    Oradan geçerken hep seni düşünüyorum,
    Belki de oralarda bir yerdesin,
    Sen tavşan aralığı,
    Sen ağzımın tadı,

    Bir buluş gibisin!

    - Ağır ol Bay Düzyazı,
    Sen ancak uçağa binebilirsin!

    II.
    Ankara Ankara.
    Ey iyi kalpli üvey ana!

    III.
    Biliyor musun başkentim nedense
    Birbirimizden çekiniyoruz ikimiz de,
    Sen yaslarına hiç yaslanmaz oldun
    Ben acılarıma yeterince.

    Tek boynuzlu yapılar arasında
    İki katlı ve gözlüklü bir hayırevi
    Dayandım ak bedenine öptüm öptüm
    Aşkım değilsen haber ver benzerimi!

    Her şey öyle yeni ki burda
    Kolunu kaldırsan yarının folkloruna katkı
    Ama ben budalalıklarla doldurdum
    Yıllarca bütün boş sayfalarımı.

    Şurda işte tam şu noktada Dede'nin
    İç çekişi Bach'ın soluk alışına karışıyordu,
    Bir kapıyı açtım ürktüm ve kapattım
    Bir milyon adam ayakta bira içiyordu.

    Kim kimdik o gün, unuttum şimdi,
    Yalnız buz gibi bir odada oturduğumuz aklımda,
    Hani o arsız sonbahar küçücüğü
    Gözündeki arpacıkla ısıtmıştı hepimizi.

    Sen temiz hava saklı su

    Sen bayan Nihayet

    Sen bir mevsimin sanat eki

    Çeşmeler adın kokulu!

    IV.
    Hoparlörlerinde halı ve mevlithan
    Gri gözlerinde zararsız kırlangıçlar,
    Alnaçlarının ardında kirli kan,
    Önündeyse temiz ve vurulandan akan.

    Bugünün şarkısıdır ama yarın için
    Çıkan her kurşun patlayan silahlardan,
    Katılaş dur yukarda katılaştığın kadar
    Artık bir özel ad oldun ey Duman!

    Kooperatif evlerinin sözleri boğazlarında: Çimento!
    Alüminyum mırıldanıyor zorluyor güçsüz belleğini,
    Adakale Sokak'ta İlhan Berk'i görür gibi oluyorum
    Bir kentin tarihinde şairlerin ayak izleri

    Şöyle mi derdi İlhan Berk:
    "Sevdiğim kadınlar yaşlandınız hepiniz
    Ama, inanın, yine de özlediğim sizlersiniz."

    Salah Birsel bu dizeleri şöyle geliştirirdi:

    "İsterseniz İlkyazın gazinosuna
    Hep birlikte garson girebiliriz."

    Aldı Cahit Sıtkı:

    "Özgürlüğümün bir parçası oldun artık
    Hangi kuytuya düşsen hemen yapraklanırsın orda."

    Cahit Külebi:

    "O ozanlar var ya büyük ozanlar
    Biz yanarken çıkardığımız dumanlar."

    Evet, Mehmed Kemal, Yılmaz Gruda, Orhan Veli,
    Şimdi hepsi dipte, hepsi birer yeraltı suyu gibi.
    Sevgilim bilemem sesimi duyuyor musun
    Bir gökkuşağıyla doldurmak istiyorum içini.

    Ve Hasan Şimşek, Cahit Sıtkı'nın kasabalısı,
    Ve içtiği rakı kadar bembeyaz Şahap Sıtkı ki
    Metin Altıok'a devredip masadaki yerini
    İnanılmaz biçimde bu kentten gittiydi.

    Tam Ataç Sokak'tan Pazaryeri'ne dönüyorum ki
    Bir sürü giysiyi üst üste atmış omuzlarına
    Terzi çırakları pat pat düşüyorlar ortaya
    Rengârenk kır çiçekleri gibi.

    - Şair arkadaş,
    Bir derdin mi var
    Bir şeyler çıkarmak mı istiyorsun derdinden
    Ankara'ya gelmelisin.

    V.
    Yakındoğu'nun düpedüz İtalyancası: Farsça
    Yakındoğu'nun zengin Fransızcası: Arapça

    Yakındoğu'nun duru İngilizcesi: Türkçe
    Yakındoğu'nun dallı İspanyolcası: Kürtçe

    Yakındoğu'nun kırık Portekizcesi: Lazca
    Yakındoğu'nun yatay Çincesi: Ürgüp, Göreme

    Yakındoğu'nun sıcak ve çılgın esperantosu: pazaryeri,
    Hani geçen sayıda ondan söz etmiştim de.

    VI.
    Ankara Ankara
    Müfettişler arasından geçiyor tiren
  • 247 syf.
    ·2 günde·Beğendi·9/10
    Orhan Veli, şiirin matematiğinin geçmişte yarattığı güzelliği kabul etmekle birlikte, onu bozan ve şiirin matematiğinin bozulmasının gerekliliğini ve yeni şiirin doğasında; hesapsızlığın, avamlığın ve serbestliğin yer alması gerektiğini savunur. Bu görüşlerini bilerek onu okumak, garipliğin içinde garip kalmak, yazdığı dört satırı basit görüp, o basit sanılanın ardında yatan ironiyle an be an çarpılmak, Orhan Veli'ye hak ettiği değeri vermek için yeter de artar diye düşünüyorum. Yoksa onu, bir başka şairin fikri ikliminde oluşan boşluğu doldurmak için ikame edilmiş şiirler yazan bir şair gibi düşünenlerin eleştirilerine cevap verebilecek veya umursamayacak kadar yaşam bile fazla gelmiştir ona. Bugün çocuklarımıza söylediğimiz tekerlemelerden, sosyal medyada kulak aşinalığı ile yazılarak kuru hamasiyete meze ettiğimiz satırlarına kadar, edebiyatımız Orhan Veli ile dolup taşmıştır. O bir dönem sadece şiirin kavgasını vermiştir. Bugün duvarlara şiir her yerde yazılabiliyorsa, Orhan Veli'nin bunda herkesten çok payı vardır.

    Ezberleyin bir kaç şiirini ve gözlerinizi kapatıp okuyun karanlığın sessizliğine. Sonra Orhan Veli'yi dinleyin, gözleriniz kapalı.
  • 4.
    Görüyorum ölümünü herkesinkine benzeyen,
    görüyorum sadeliğini acının yücelttiği.
    Duruyorum bir an hayale dalmak için
    erinç veren şu koskoca göğün altında.
  • Aşk ki İstanbul'dur |

    Yağmura şemsiye! diye bağırıyor Kadıköy rıhtımında bir satıcı. Haydarpaşa'yı, iskeleye yanaşmış vapurları, sisli bir maziyi, çığlık çığlık martıları, kederli gözlerle seyrediyorum. Simit Sarayı'nın cumbalı balkonunda, büyük bardaktaki soğumuş çayımı yudumluyorum.

    Bir kıza aşık olmuştum, onu düşünüyorum. Kimse bilmiyor. Yağmur yağıyor iskeleye, insanların üzerine, bitkin dolmuşlara, sarı renkli, siyah damalı cicili bicili otobüslere, yağmur yağıyor kızların üzerine. Bir kıza aşık olmuştum.

    Yağmura şemsiye! diye bağırıyor Kadıköy rıhtımında bir satıcı. Ve Kadıköy, bir kız oluyor. İpince dudaklarında kırmızı bir ıslık oluyor. Tel tel saçlarına yağmur suyu dokunmuş bir örgülü güzellik oluyor. Naif bakışlarında bir nihavent şarkı oluyor. Nakarat gibi dokunuyor yüreğime. Tekrar tekrar tekrar. . .

    Bir kıza tekrar tekrar aşık olmuştum. Tam şurada, denizin hayat dolu kucağında bir şeyler tasarlamıştım. Gelecek günler. Bir şiir kitabının ilk sayfasına, hiçbir şey yazılmamış bir ilk sayfasına ''bu günleri unutma'' diye yazıyordum. Unutmadım. Bir kıza aşık olmuştum.

    Kaç zamandır yazmadım. Sustu kalemim. Gömüldüm içime. Ne akordeon çalan çocuğun önüne düşen bozuk paraların sesi İş Bankası'nın köşesinde, ne de bizatihi akordeonun sesi. . Bozuldu rüya, yıkıldı hayal.

    Yağmur yağıyor. Üstelik yapayalnızım. Üstelik aşığım.

    Beş liraya ilk kez naylon, şeffaf şemsiyeden aldım. Mühürdar caddesi sırılsıklam. Bahariye'ye uzanan adımlarımız öylece takatsiz. Osman Ağa Cami terk edilmiş bir bebek gibi kendi avlusuna. Ben kendi içime terk edilmiş gibiyim.

    (- - Haydarpaşa yorgun rayları ile yine orada. Bu mısrayı hatırladın mı?)

    Tıbbiye Caddesi'nde karamsarlığıma bir çaresiz pansuman olmuş megafonlu sesleri fakülte günlerimin.

    ( Sen İstanbul'sun. Sesin, gözlerin, saçların, ayakların, bakışların bir İstanbul.)

    Parantez içine alıyorum İstanbul'umu.

    İstanbul yalnız benim olmalı. Gözlerimi kırpmadan seyretmeliyim Boğaziçi'ni. Marmara açıklarını. Haliç'inden gözlerimi kırpmadan geçmeliyim.

    İstanbul yalnız benim olmalı. Fethi Paşa'dan, Emirgan'dan, Mihrabat'tan, Süleymaniye'den, Yıldız'dan, Çamlıca'dan doya doya bakmalıyım güzelliğine.

    İstanbul yalnız benim olmalı. Sevimli sokak isimleri arasından gülümser yürümeliyim. Her taşına, her binasına, konağına, yalısına incitmeden yaklaşmalıyım.

    İstanbul yalnız benim olmalı. Kıvrılırken incelen tramvaylarında süzülmeli, vapurlarında en can alıcı noktaya ben oturmalıyım.

    İstanbul yalnız benim olmalı. Saraylarıyla, korularıyla, iskeleleriyle, çeşmeleriyle, camileriyle, hengamesiyle, tarihiyle, surlarıyla, tepeleriyle, boğazıyla, sokakları ve caddeleriyle, İstanbul yalnız benim olmalı (seninle).

    Parantez içine alıyorum. Herkesten kıskanıyorum seni İstanbul!

    Yağmur başka yağıyor sende. Bu bulut başka bulut. Bu gökyüzü başka.

    Beş yıl sonra yeniden aşık oldum sana. Karşımda bir İstanbul silüetindesin kız. Onda erimiş, yok olmuş, tükenmişsin. Ne Şemsipaşa'ya doğru yürüyorsun Üsküdar'da kıyı boyunca, ne Ümraniye'desin o kalabalık çarşısında. Ne Barbaros Meydanı'ndan Beşiktaş'ta, Levent'e doğru çağırıyorsun beni, ne de Cadde-i Kebir'den sapıp Galata'ya doğru iniyorsun. Ne Tophane'de yorulmuş Kabataş tramvayına binmişsin, ne Maçka'da kendini bir türküye adamışsın. Ne her adaya sokulan bir vapurun sabırsız güvertesindesin, ne ismini ezberlemek için gözlerini yumduğun Valide-i Cedid Camisinin avlusunda güvercinleri sayıyorsun. Ne Laleli'den koşuyorsun ortasına dünyanın, ne de Anadolu Hisarı'nın eteklerinden ilk fotoğrafına, Rumeli sırtlarına bakıyorsun.

    Sen artık İstanbulsun!

    Yağmur yağıyor.

    Sana aşığım İstanbul. Ben artık müridiyim Yahya Kemal'in. Kanlıca'da okuyorum her satırını. İskelenin yanı başında Çınaraltı'nda çay içiyorum.

    Sana aşığım İstanbul. Sürmeli gözlerinden bir işaret görüyorum At Meydanı'nda. Gülhane Parkı'nda Alay Köşkü'nin içinde Ahmet Hamdi'nin şiirlerine sarılıyorum.

    Sana aşığım İstanbul. Eyüp Sultan'da ellerimi açıyorum. Piyer Loti'de elma çayı içinde Necip Fazıl mısraları içiyorum.

    Sana aşığım İstanbul. Gözlerimi Orhan Veli ile Urumeli Hisarı'nda kapatıyorum, seni dinliyorum. Yalnız seni.

    Sana aşığım İstanbul. Çengelköy'den böyle geçiyorum. Bir nefeste Aşiyan'dayım. Karaköy'de tünele yüreğimi koyuyorum. Karacahmet'te bir medeniyetin iskeletini arıyorum.

    Sana aşığım İstanbul. Saraçhane'de gözlerin bana böyle bakıyor. Fatih'te bu gözlere avlanıyorum. Dudakların alnıma en sıcak öpücüğü yapıştırıyor Ortaköy'de. Sirkeci'den ellerini uzatıyorsun. Saçların bir o yana, bir bu yana dalgalanıyor Kız Kulesi'nden.

    Sana aşığım.

    Abdülhak Şinasi Hisar'ın Boğaziçi Mehtaplarını seninle birlikte okuyup bitiriyorum. Musiki kesiliyor mu? Sükut devri bitiyor mu? Dağılışta mıyız? Seni unutmak mümkün mü ki?

    Sen İstanbulsun, ben sadece seni seviyorum!

    Münir Nurettin Selçuk söylüyor.

    - - İstanbul'u sevmezse gönül aşkı ne anlar.

    cızırtı. gramofon. yağmur. aşk. birlikte. ha ne dersin kız?

    feylesof, 16 Mayıs, 2014