• Bir imam hatip mezunu biri olarak kendimle gurur duyuyordum, müdürümüz ‘’herkes imam hatipli olamaz imam hatip okumak herkese nasip olmayan bir ayrıcalıktır.’’ Derdi.
    İmam hatip okumayı ayrıcalık bildim hal ve tavırlarıma sokaktaki yürüyüşüme özen gösterdim, eğer bir hata yaparsam bir olumsuz davranış sergilersem fatura bana değil imam hatip okuluna kesilirdi. Bak işte imam hatiplerde böyle serseri dediklerinde suçlu ben değil okul oluverirdi. Bir ağaçtan bir milyon kibrit çıkar, bir kibrit bir milyon ağacı yakar misali. Bir kişinin yüzünden tüm imam hatip zarar görür. Bunu şahsa bağlamak yerine topyekûn okulu kötülerler.
    İmam hatipliler eskisi gibi değil artık gözlemlerim o yönde bildiklerim gördüklerim okuyucularımızın bizlere attığı mailler, İmam hatip Liseleri de modernizm ve batının etkisi altında kalmış durumda. Kızlar ve erkekler flörtsüz gezemez haldedir. kıyafetler değişmiş etekler yukarıya çekilmiş pardüse giymek unutulmuş, erkeklerin ellerinde bira şişesi ve sigara, kızlar sahil kenarları ve ormanlıkta flörtüyle, yani dememoki İmam hatiplerden ilahiyatçı çıkıyor ama kıyafetine bakınca modadan fırlamış gibi geçenlerde bir mail geldi maili olduğu gibi yazıyorum.

    ‘’Hocam ikamet ettiğim sokakta İMAM HATİP LİSESİ var, önemsenecek sayıda özellikle kız öğrenciler hiç İMAM HATİP LİSESİ öğrencisi gibi davranmıyorlar İMAM HATİP LİSESİ şuuru ve iradeleri eksik. Giyimleri eksik davranışları eksik erkekler sokaktaki tüm apartman girişlerinde sigara içer kızları bekler oldu bu konulara da değinin’’

    Bu gördüğünüz bir feryattır aslında bilinçli ablaların abilerin bizlere sesimiz olun çığlıklarıdır. Bu maili okuduğumda keşke yerin dibine girseydim de çıkmasaydım dedim. Utandım okurken utandım çünkü bunu imam hatipten birisi değil çevreden birisi yazıyor.
    İmam hatipli kızları sahilde parklarda sevgilisiyle gördüğümde ele ele gördüğümde daha daha ileri bir seviyeye gittiklerini gördüğümde sinirden öfkeden dillerimi ısırıp duvarları yumrukladım. Nasıl dedim o sırlar 19 yaşlarında falandım günümüzde artık alalen yapılıyor mezarlıkların üstleri ormanlık alanlar ve parklar ‘’sevgiliyiz’’ adı atında bozulmalar. İmam hatipli kızlarda erkeklerde kendine çeki düzen vermesi gerekir. Geçen sokakta yürüyorum ağzına sakız almış bir imam hatip öğrencisi yolda çiğniyor, başındaki topuzu da uzaylı atalarından miras kalmış san ki. Makyaj kaş almak imam hatipli kızların artık vaz geçilmezi. Hele o parfüm kokusu iğrenç derecede tiksinti veriyor insana,
    Erkekleri de ağzından küfür eksik olmayan pisliğin önde gideni, içlerinde iyileri bilinçlileri de var onlar olmasa zaten imam hatip lisesinden adam veya kız çıkmaz, Kuran kursu hocası olan biri pantolon giyip makyaj topuz yaparsa ve buna Müftü bir şey demezse Müftüde de diyanette de sorun var demektir.🔼🔼

    İmam hatipli kız ve erkekler televizyondaki bir avuç serseriye benzemeye çalışıyor. Pis yedili hayat bilgisi dizilerini izleye izleye sevgilisi olmayan imam hatipli kızlar ve erkekler yok gibi hatta ve hatta sevgilisi olmayanı yadırgıyorlar artık. Solcu bir komşum imam imam bak işte imam hatipliler böyle dediğinde bir şey diyemediğimde boğazıma tükrük tıkandığında Azrail gelipte canımı alsaydı diyecek dereceye geliyor insan, ölsem de görmesem bunu diyorsun. Bir kişinin pislikliğini tüm okul çekiyor. Hatta bir arkadaşımdan şunu duymuştum İmam Hatip Lisesinde tuvalet tıkanıyor. Açmak için belediyeden ekip çağırıyorlar açtıklarında görüyorlar ki birisi bebeğini düşürüp tuvalet deliğine tıkamış, Böyle iğrençlikler sadece imam hatiplerde değil tüm liselerde hatta üniversitelerde oluyor ama İlim yuvası imam hatip okullarının bu şekilde anılması insanın midesini bulandırıyor.

    İmam hatipli kardeşlerim sizler geleceğin alimlerisiniz. Peygamberlik mesleğini gelecek nesillere aktarmak için Efendimiz’in (sallalallahu aleyhi ve sellem) bıraktığı İslam’ı yayma ve anlatma görevini siz üstleneceksiniz. İmam hatipli olmanın hakkını vereceksiniz, gerek camilerde gerek kurslarda edebinizi ahlakınızı muhafaza ederek topluma örnek şahsiyetler olacaksınız. Toplumlar televizyondakini değil sizleri örnek alacak toplumda önder konumunda olacaksınız. Sizin ilminize saygı gösterenler olacak, sizden büyük amcalar bile ilim öğrenmek için önünüzde diz kuracak ve Kuran fıkıh siyer öğrenecek, şahsınızı değil makamınızı Üstün tutacaksınız makamınız İslamiyet olacak bu makamı en iyi şekilde temsil edeceksiniz. Yalan konuşmayacaksınız, makale yazı internet kitaplarlarla kişileri bilinçlendirmek için var gücünüzle çalışacaksınız. İmam hatip liseleri sevgili için flört için kurulmadı ilim ve edepli nesiller yetiştirmek için kuruldu. Üzerinizdeki üniforma Çanakkale savaşında şehit olan şehitlerin üniformasıdır. O üniforma üzerinde olduğu sürece İslam için savaşacaksın yazıyla konferansla ve tüm yayın organlarını kullanacaksın. Kalemin silah Üniforman Zırh hareketlerin Kuran olacak. Çanakkale’deki kahraman şehitler gibi olacaksın onlar sana İslam’ı anlatasın diye canlarını feda ettiler. Bayrak inmesin ezan sesi dinmesin, Kuran eksik olmasın bu alemden diyerek gözlerini bile kırpmadılar şahadete giderken. Siz o neferlerin torunlarısınız siz İmanı anlatan İslam’ın askerlerisiniz, siz gelecek nesilin umudusunuz. Siz kalbi kuran aşkıyla yanan hafızlar, medreseliler, ilahiyatçılarsınız…
    Gözlerinizi açıp etrafınıza ve imam hatip üniformanıza bakın, çevreniz çok değişmiş kim kime dum duma değil mi? O halde o üniformayı üzerinde taşıyorsan ağırlığını hissetmelisin omuzlarımda büyük bir yük bu üniforma demeli ve İslam için elinden gelen her şeyi yapmalısın…
    Aşk ve sevgi flörtte değildir. Kuran’ı azimüşşandadır. Aşk ve sevgiyi aradığın tüm hakikatleri Kur’an’da bulmanı ümit ederim. Unutmaki sen geleceği kurtaracak iman şuuruna sahipsin. Bu görev peygamberlik mesleğidir bu mesleğe sahip çık… Çünkü ilim hadisi şeriflerde şöyle anlatılır..

    (Bir saat ilim öğrenmek, gece sabaha kadar ibadet etmekten, bir gün ilim öğrenmek, üç ay oruç tutmaktan kıymetlidir.) [Deylemi](İlim öğrenene denizdeki balıklara kadar her şey istiğfar eder.) [İ. Abdilber](İlim öğrenmek için yolculuğa çıkanın, daha adımını atmadan günahları affolur.) [Şirazi](İlim öğrenmeye çalışan, evine dönünceye kadar Allah yolundadır.) [Ebu Nuaym](Öğrenilen ilim, günahlara kefaret olur.) [Tirmizi](İlim öğrenmeye çalışanın rızkına, Allah kefildir.) [Hatib](En üstün sadaka, ilim öğrenip sonra da onu başkasına öğretmektir.) [İ. Mace](İlmi öğretenle öğrenenler hariç, herkes Allah’ın rahmetinden uzaktır.) [Tirmizi](İlim öğrenenle öğreten, sevabda ortaktır.) [Hatib](Ya âlim, ya ilim öğrenen, ya dinleyen veya bunları seven ol! Sakın beşincisi olma, yoksa helâk olursun.) [Taberani]

    Sürçü lisanda bulunduysam affola..

    #Mustafa KUŞ
  • Anne baba yeter artık!
    Benim üzerime çok geliyorsunuz, bunaltıyorsunuz beni. Ben özgür olmak istiyorum. Bende gezip dolaşmak, eğlenmek istiyorum. Arkadaşlarımın yaptığı gibi bende gece geç saatte eve gelmek istiyorum. Benimle neden bu kadar çok uğraşıyorsunuz? Ben size ne kötülük yaptım? Hem eğlenmek gezmek suç mu? Kitap okumak, ders çalışmak karın doyurmuyor baba. İnsanlar çalışmadan para kazanıyorlar.

    Geçenlerde bi arkadaşım bahiste kazandığı parayla tatile gitti. Sonrasında büyük borca girdi ama boşver. Ne güzel değil mi? Of anne sen sus! Babamla konuşuyorum ben. Sen karışma. Ama baba neden kızıyorsun? Bende gülmek, sevinmek, mutlu olmak istiyorum. Hem siz benim mutluluğumu istemiyor muydunuz?

    -Bu anlattıkların seni mutlu edecek şeyler değil. Böyle mutlu olamazsın.

    -Sende kimsin? Ben odamda yalnız olduğumu sanıyordum.

    -Yalnız olduğunu sanmak en büyük gafletlerinden birisi. Kimse yalnız değildir. Her yaptığınızı gören vardır. Benim kim olduğum mu yoksa senin içinde bulunduğun acz ve yoksunluktan kurtulman mı daha önemli.

    -Tabii ki benim sıkıntılarımdan kurtulmam önemlide... Sen ne yapacaksın ki? Babamın arkadaşı falan mısın?


    -Yaratılmışların en şereflisi olarak okuyor musun?

    -Evet her gün facebook twitter'da onlarca paylaşım okuyorum çok bilgi verenlerde var. Bende paylaşıyorum bazen.

    -Araştırmadan, sorgulamadan yazılanları doğru kabul ederek bazılarına iftira atmış olmaz mısın? Bazılarının hakkına girmiş olmaz mısın? Bunları hiç düşündün mü? Okumakla doğruyu öğrenmeyi amaçlamalısın. Doğruyu öğrenmek için önce kutsal kitabı okumalısın. Doğayı, evreni, kendini tanımalısın. Bunlar için ilim öğrenmek mecburiyetindesin. Onun için de çok okumalısın. Okurken sorgulamalı ve gerçeği araştırmalısın. Malayani yani boş şeyleri okuyarak da zihnini bulandırmamalısın. Sana fayda sağlayacak her kitabı okumaya çaba sarfetmelisin.

    -Ama ben...

    -Evet biliyorum sen iyi niyetlisin. İyi niyetin kul hakkının önüne geçmiyor ve bu konuda hakkını yediğin kişiden helallik alman gerekiyor.

    -Peki madem öyle bu konuda daha dikkatli olmaya çalışacağım. Annem babam bana çok karışıyorlar. Bende onlardan uzaklaşıp internette vakit geçiriyorum.

    -Annen ve babanın senin üzerinde, seninde annen baban üzerinde hakların vardır. Ana babaya isyan etmek, karşı gelmek büyük günahlardan birisidir. Anne babaya iyilik yapmak ise yaratıcının en sevdiği amellerdendir.

    Onlar seni güzel terbiye etmek için seninle uğraşıyorlar. Seni doğru yola yöneltmek için, iyi ve güzel huylu bir vatandaş olman için hareket ediyorlarsa saygı duymalı ve onlara karşı iyi davranmalısın. Onları hoşnut edecek davranışlarda bulunmalı, bir iş yaparken de izin ve rızalarını almalısın.

    Onların seni eğitmesi sana karşı görevlerindendir. Bu sadaka vermekten çok evladır. Annen ve babana, seni imandan uzaklaştırmadıktan sonra onların söylediklerine uymalı, onların kalplerini kırmamaya çalışmalısın. Bu sözler başlangıçta sana anlaşılması zor veya mantıksız gelebilir. Onlar senin ebeveynlerin ve senin kötülüğünü istemezler. Babanın razı olmayacağını bildiğin şeyleri istemen cahilliktir. Cahillik etme.

    -Bazen arkadaşlarım bana sen çocuksun hâlâ büyümedin, babanın dizinin dibinden ve söylemlerinden ayrılmıyorsun diye alay ediyorlar. Emzik verelim mi falan diyorlar. Çok bozuluyorum.

    -Hakkında bilgi sahibi olmadığın şeylerin peşine düşme. Ailenle arkadaşların arasında ikilemde kaldığın zaman şunu düşün. Bazı hataların telafisi mümkün değildir ve o yanlıştan geri dönüş yolu da yoktur. Seni kim aldatır? Kim senin gerçek anlamda iyiliğini ister? Kim sana güvenle bakabilir?

    -Ben böyle ikilemde kaldığım zamanlarda ümidimi de kaybediyorum kendimi boşlukta gibi hissediyorum. İçimi dökecek bir arkadaşım olsun istiyorum.

    -Senin en yakın arkadaşın sen doğduğundan beri senin yanından ayrılmayanlardır. Senin annene olan hakkını ödeyemezsin. O hiçbir şey yapmamış olsa dahi seni dokuz ay karnında taşımasını ve hep seni düşünerek hareket etmesini, sen doğduktan sonra da senin üzerine titremesini ve seni yedirip, içirmesini unutmamalısın. Hem o seni küçükken şefkat ve merhametle büyütmüştür. Sadece bu anlattıklarım yüzden bile annene bir of bile dememelisin.

    Ümitsiz olma, ümidini kaybetme, ümit sevgiyi doğurur, sevgi dünyayı kurtarır. Hiç bir zaman ümitsizliğe, yeise kapılmamalısın. Her zaman için bir çıkış yolu vardır. Hep çıkış yolunun peşinde ol. Sorunları kafanda, zihninde çok büyütme. İnsanoğlu çok üstün bir varlıktır. Yapabileceklerinin genişliğinin sınırını sen daha bilmiyorsun.

    -Bu arkadaşlar yani benim arkadaşlar, bakıyorum da sanki pek benim iyi olmamı istemiyorlar gibi. Neden bunlar beni buluyor. Ben hiç mutlu olamayacak mıyım?

    -Bu yaşlarda böyle melankolik olman ve kötü düşüncelere kapılman zamanın hastalıklarından birisidir. Sen dosdoğru ol, insanlara karşı olan tavırlarını güzelleştir, birisi ile karşılaştığında tebessüm et, aciz ve zorda kalanlara yardım etmekten vazgeçme, bunları hayatında uyguladığın zaman göreceksin ki senin yanında iyi, dürüst ve samimi arkadaşlar, senin mutlu olmanı isteyen dostların yer alacaklardır. Yeter ki sen inanmaktan vazgeçme.

    -Peki neden hep ben kandırılıyorum?

    -Agâh ol. Yani uyanık ol. Çevrende yaşananları anlamaya çalış. Olayların farkında olmaya çaba sarfet. Bir kez kandırılabilirsin ama aynı sebepten ikinci kez kandırılmamaya çok dikkat et. Konuştuğun zaman doğruları konuş. Sakın ikiyüzlü davranma. İlim öğren. Anlamadıklarını sor, sorgula, araştır ve gerçek sebeplerini öğrenmeye çalış. Bu konuda öncelikle anne babana danış, sonrasında aile büyüklerinden veya dostlarından bilgisi ve görgüsü ile nam salmış kişilere de danış. Başkalarının başlarına gelen kötü olaylardan da feyz almaya çalış, ders çıkar.

    -Ben geç saatlere kadar oturuyorum, anneme babama kızıyorum kendi kendime, sonra çok sinirleniyorum ve çıkmaza giriyorum. Arkadaşlarımı arayıp derdimi anlatıyorum.

    -Kendine, vücuduna ziyan etme. Bu beden sana verilmiş bir emanet. Emanete güzel bak. Ona sahip çık. Hata yaptığın zaman erdemli davran ve hatanı kabul et. Bu seni daha güçlü kılar. Çünkü artık o hatayı tekrar işlemek istemezsin.

    -Bazen arkadaşlarımla birlikteyken mutlu oluyorum. Beni dinliyorlar. Bana bazı şeyler verip benimde içmemi istiyorlar. Gerçi şimdiye kadar kabul etmedim ama çok daha mutlu oluyormuşsun.

    -Gerçek mutluluk o değildir. Onlar bal görünümlü zehirlerdir. Görünürde mutlu olmak kolaydır. Yüzün gülebilir ama için kan ağlar. Kalbin katranlaşır. Sonrasında merhametsiz ve acımasız birisi olabilirsin. Geçici mutluluklar peşinde olma. Anlık mutluluklar beynini uyuşturur. Sende aldananlardan olursun. Kötü ahlaklı biri olmak mı, yoksa başarılı ve örnek insan mı olmak istiyorsun?
    Eğer örnek olmak istiyorsan örnek insanların yolundan gitmelisin. Örnek şahsiyetlerin yaşantılarını okumalısın. Hakkın peşinden koşmalı, iyiliği güzelliği araştırmalısın. Mutlu olmak için önce vicdanının sesine kulak vermeli, ahlaklı, dürüst ve çalışkan birisi olmalısın.

    -Ben neden böyle zorluklarla karşılaşıyorum bu işin kolay yöntemi yok mu?

    -Bu dünya bir imtihan yeridir. Öğretmen sınav yapar bazı öğrenciler iyi notlar alır bazılarıysa kötü. Ama öğretmen öğrencilerinin kötü not almasını ister mi? Hayır istemez. Sende bunun bilincinde olarak hareket edeceksin. İmtihandan başarılı bir şekilde çıkmak içinde çok çalışmak şarttır.

    Bu dünyada ise ne iş yapıyorsan işini sahiplenip, güzel yapmalı ve çalışkan olmalısın. Helâl ve hoş olan, elinin emeği ile elde edilen kazançtır.

    Dürüst bir şekilde çalışmalısın. Dürüst çalışmak demek; hak yememek, yaptığın her işte doğru olmak, ahlâklı olmak, başkasının namusuna göz dikmemek, anne babaya itaat etmekten geçer. Anne babanın hoşnut olacağı şeyleri yapmaya çalış. Dünyada en çirkin şey ise tembelliktir. Tembellikten uzak durmalısın.

    -Bazen kalbimin sıkıştığını, ruhumun daraldığını hissediyorum.

    -Dua et. Dua etmek kalbin ferahlamasına yol açar. Sığınılacak yegâne liman, yaratcının limanıdır. O'na sığın ve O'ndan kurtuluşa ermeyi murad et.

    -Benim arkadaşlarımla münasebetim nasıl olmalı?

    -İnanan insanlar birbirleriyle ancak kardeştirler. Sen aslında onlarla kardeşsin. Kardeş de diğer kardeşlerinin her zaman iyiliğini ister, ona her daim destek çıkar.
    Yalnız bu söylediklerimi onlar bilmiyor olabilir, o zaman onlara da birisi öğretmeli. Bu sen olabilirsin. Tabii ki sen de çok okumalısın. Hakkı, batılı, yalanı, tuzağı öğrenmelisin.

    Kardeşler birbirlerine hakkı tavsiye ederler. Şeytanın vesveselerine, tuzaklarına karşı birbirlerini uyarırlar. Kardeşlik bağlarını güçlü tutmalısınız.

    Haksızlık karşısında zalimlere karşı birlikte hareket etmeli, onlara boyun eğmemelisiniz.

    Sürekli birbirinize iyiliği teşvik ve tavsiye etmelisiniz. Birbirinizi kötülüklerden, aşırılıktan ve sapkınlıktan korumalısınız.

    Kıskançlıktan, kin duymaktan, nefretten uzak durmalısınız.

    Arkadaşların arasında birleştirici, bütünleştirici rol oynamalısın.

    Arkadaşlarınla kardeş gibi olmanız, sizleri alay etmekten, ayıplamaktan, kötü lakap takmaktan, su-i zanda bulunmaktan, kusur araştırmaktan, gıybet etmekten, dedikodu yapmaktan alıkoymalı.

    Toplum içerisinde güven vermeli, vefa göstermeli, merhametli davranmalı, affedici olmalısınız.

    Şunu da hiç unutma! Allah işini güzel yapanları sever.


    -Şimdi bazı şeyleri daha iyi anlıyorum. Ama sen.... Ne oldu? Neredesin? Bi teşekkür bile etmeme izin vermeden nereye gittin?


    -Semih, oğlum, kiminle konuşuyordun sen?

    -Az önce buradaydı. İsmiii.. Yok ismini söylemedi. İsmimin ne önemi var falan dedi. Ailenin önemi, anne babanın kıymeti, arkadaşlık ilişkileri gibi konular hakkında uzun uzun anlattı. Bana güzel nasihatler verdi. Çok şey öğrendim kendisinden. Kafamı bi çevirdim. Birden kayboldu. Sen onu çıkarken görmedin mi?

    -Yok oğlum. Ben saatlerdir içeride iş yapıyordum. Giren çıkan birisi olsaydı kesinlikle görürdüm.

    -Peki kim bana böyle akıl verir, düşünmemi sağlayacak güzel fikirler sunar?

    - Sanırım ben kim olduğunu biliyorum.

    -Kimdi o anne?

    -Babanla ben aylardır senin için dua ediyorduk. Biz ne yapsak ne etsek oğlumuz bizi dinlemiyor, ona gerçekleri gösterecek, doğru yola iletecek birisinin karşısına çıkmasını nasip eyle diye Allah'a dua eder dururduk. Sanırım dualarımız kabul olmuş çok şükür.

    - Hımmm demek öyle. Öyleyse Annecim beni affedin. Ben sizleri çok üzdüm, çok kırdım. Şimdi çok pişmanım. Benim iyiliğimi istediğinizi anlayamadım. Özür diliyorum sizlerden.

    - Yok oğlum sen özür dileyecek bişey yapmadın. Sen bizim oğlumuzsun. Senin mutluluğun bizim mutluluğumuzdur. Bundan sonra inanıyorum ki hep birlikte çok daha güzel ve huzurlu bir aile olacağız.

    ömer yaşar
  • 734 syf.
    "Gerçekten de homo sapiens'in homo religiosus olduğunu ileri sürmenin geçerliliği var."

    ________

    Kitabın önsöz kısmı yazarın kendi Tanrı inancının seyrinin samimi anlatımıyla başlıyor. Severek okuduğum bir başlangıç kısmı oldu.

    Kitabın 'Başlangıç' bölümünde, insanlığın tanrı fikrinin ilk izleri incelenmektedir. Bu izler bizi insanların anlam arayışına, bilinmeyene duyulan ilgisine ve korkusuna götürmektedir.
    Yaygın kanı, çok tanrıcılıktan tek tanrıcılığa bir evrimin olduğu yönündedir. Kitapta böyle olmadığı, ilkel insanlarda Gök Tanrı inancının olduğu, sonra bu durumun insanların zihninde yavaş yavaş önemini yitirerek rafa kaldırıldığı yapılan bir araştırma örnek gösterilerek vurgulanmaktadır. (Burada Gök Tanrıdan kasıt, spesifik olarak Türklerin dini olan Gök Tanrıcilik değildir.) Çünkü insanların tanrı evriminin en önemli yönlerinden birisi de guncellenebilir ve insanların zamanla değişen zihinsel yapılarına ve dünya görüşlerine uygun olmaları gerektiğidir yani islevselligidir. Diğer önemli özelliği pragmatik oluşudur. Bu özellikle Yahudilerin tanrı anlayışında görülmektedir; yani Yehova'da. Yehova, Yahudilerle diğer tanrılarla tapmamalari, sadece kendisine tapmalari karşılığında onları koruyacağı yönünde anlaşma yapan ve şiddet göstermeye meraklı gaddar ve oldukça tarafgil bir tanrı. Yani farklı tanrılara saygılı en azından tahammüllü Pagan Tanrı inancindan artık Yahudilerin tanrısı ile beraber yeni bir Tanrıya evrim söz konusu: Tarafgil, gaddar, şiddetten hoşlanan, insanlara anlaşma yapan, dünyaya müdahale eden... bir Tanrıya.

    Ayrıca şunu belirtmek istiyorum, yazar bu ilk bölümden vurguladığım durumları Sümerlerden itibaren mitoslara ve değişik çalışmalara değinerek kronolojik olarak açıklıyor.

    _______

    "... geçmişte kendilerini kurtardığında İsrailliler kendisine şunu söylerlerdi: "Bizi kurtarmakla kendini kurtarmış oldun."

    İkinci bölümde, İsrail Tanrısinin diğer Pagan tanrılariyla gerçekleşen var olma savaşının, sonra da tek kalmak için yaptığı savaşın izlerini takip ediyoruz.

    Yehova sıklıkla kendisinin tek olduğunu vurgulamasina rağmen Yahudiler, savaşın tehlikesinin geçtiği her dönemde eski Pagan tanrılarına dönüyorlar veya Yehovayla beraber onlara da ibadet ediyorlar. Bunda Yehova'nin daha çok savaşçı bir tanrı olmasi ve bu nedenle Yahudilerin sosyal hayatlarındaki gereksinimlerine ve isteklerine karşılık verememesi etkendir. Kıskanç ve bencil bir Tanrı olan Yehova da Yahudileri sürekli tehdit etmekte ve felaketler yoluyla tehditlerini somutlastirmaktadir. Tabiki burada Yehova adlı tanrı direkt bunu yaptı gibi bir anlatım oldu ancak gerçek: Yahudi halkını bir tutmak, belli kanunlarla sistemli, müreffeh bir toplum ve devlet sahibi bir halk yapmak için ugrasan Yahudi krallarinin, liderlerinin kendi düşüncelerini Tanrıya atfederek insanların itaatlerini sağlayabilmeye çalışmalarıdir.

    Sürgünden sonra Yahudilik dini resmen doğmuş. Çünkü sürgün sırasında insanların düştüğü büyük umutsuzluk ve cefalar, insanları Pagan tanrılarından yüzlerini cevirmelerine kendilerine en çok umudu ve yaşama tutunma isteğini veren Yehovaya sarilmalarina neden olmuştur.

    Yahudiligin Yunan felsefesiyle tanismasiyla, Yahudiler geçmişte hiç yapmadıklari bir şeyi yapmaya başlıyorlar: Tanrılari Yehova'ya felsefik temeller sağlama.. Tabiki burada Yunanlıların anlamlandirma temelli anlayisiyla değil, daha çok pragmatik anlayışla ve Tanrı korkusu temelli felsefelerini şekillendirmisler. Bilgelik, Yunanlıların dediği gibi zekanın değil, Yehova korkusunun eseri olduğunu iddia etmişlerdir. Ve giderek insanla güreş tutan, insanla beraber yemek yiyen, insanla adeta kanka olan tanrı giderek ulvilesiyor, insandan uzaklaşıyor, insanın aklının alamayacağı, ancak onun yeryüzündeki etkilerinin izlenebilecegi kutsal imge haline gelmektedir. Hatta Yahudiler, tanrının ismini bile ağızlarına almayi kötü bir şey olarak görmüşler.

    Bölümün sonuna doğru, hahamlarin toplumsal düzeni koydukları kurallarla (kendilerini yeryüzünde Tanrının temsilcileri, görevlileri olarak görüp) sağlamaya çalıştıklarını ve bunun sonucunda giderek
    "insanların merhamet duygusunun gelişmesine ve Eksen Çağı dinlerinin temel özelliği, insan soydaşlarına saygı göstermelerine yardımcı olan bir ideale dönüşmüştür."

    _______

    "Bütün dinler değişir ve gelişir. Aksi taktirde mutlak hale gelirler."

    Üçüncü bölümde, Hristiyanlığin doğuşunu, Yahudilikten ayrılmasını ve gelişimini görüyoruz.
    Havarilerin içinde Pavlus, reformistligi ve ufkunun genişliği ve en önemlisi hırsıyla diğerlerinden ayrılıyor. Özellikle Pavlus'un şekillendirdigi İsa kültü ile Yahudiligin vahşi tanrisindan artık usanmis insanlar yavaş yavaş ilgilerini bu yeni oluşmakta olan Tanrıya çevirmişlerdir. Burada şunu belirtmek isterim, Pavlus'a çok haksızlık ediliyor. Çünkü sandığımız gibi ortada tamamlanmış, herkesin mükemmel anlayacağı şekilde bir tebliğ aşaması geçirmemis Isa'nin kafalarda soru işareti bırakmış öğretileri bulunmaktadır. Dolayısıyla gerek Pavlus gerek diğer havariler, bu soru işaretlerine cevap arayan insanlar olarak da görülebilir.
    Pavlus, Yahudilikte reform yapmak isteyen ve goyim adı verilen Yahudi olmayanlara da dinin hitap etmesini isteyen birisi gibi gözüküyor bana. (Bu Pavlus harika biri demek değildir.)
    Ayrıca ne Pavlus ne de diğer Havarilerin anlatilariyla kafalardaki soru işaretleri dağılmiyor aksine daha çok soru işareti oluşuyor. Dolayısıyla bundan kaynaklı, Gnostikler, Markionistler gibi daha birçok teolojiler oluşuyor.

    Bu teolojilerden Origenes'in fikirlerinden oluşani, Kitabı Mukaddes'in simgesel okumayla yani işi mecaza dökerek anlasilabilecegi yönünde. Bu zat ile beraber sanırım 'ya siz yanlış anladınız, orada mecaz var' anlayışı başlamış.

    Mecazci Origenes'ten daha önemlisi ve fikirleri bizim tasavvufcularin fikirlerini anımsatan hatta çok benzer olan Plotinos'tur. Bu zat da ancak kendi içine dönerek insanın kendisini Nihai Bir diye isimlendirdigi şeyi (Tanrı gibi) anlayabileceğini, onunla bütünleşebileceğini ve O olabileceğini söyler. Şu fikri hepinize tanıdık gelecektir eminim:

    "O Herşey ve Hiçbir şeydir; mevcut şeylerin hiçbiri olamaz, ama bununla birlikte, o hepsidir."

    Romalılar, geneksel bir anlayışa sahip, yeniliğe yani dini konularda yeniliğe kapalı oldukları ve ataların dinlerine uymayanlari (kendi Pagan tanrılarına inanmiyorlar diye değil, Yahudi olan bu insanlar kendi Yahudi inançlarına uymadiklari için) sapkin olarak gördükleri ve düzeni bozmaya yönelik tehlike olarak gördükleri için Hristiyanlara hoş bakmamislar ve yayılmasını engellemeye çalışmışlar. Lakin Konstantin, Hristiyanligi resmi din olarak kabul edince ibre Hristiyanliga dönmüş. Hristiyanlik, merkezi kilise etrafında sekillenmeye ve kentli bir din olmaya evrilirken başlarda kilisenin, aşırıci, vahşi, kan isteyen teolojileri uysallastirarak olumlu bir yol izlemiş; barışçı bir izlenim kazandirarak insanların gönlünü kazanmıştır.
    Ancak bu gelişmeler Hristiyanligin Tanrısinin doğum sancılarıydi sadece...

    _______

    "Gerçekte Tanrı'ya 'Hiçlik' demek daha doğrudur."

    Dördüncü bölüm, doğumunu 20 Mayıs 325 yılında İznik Konsilinde tamamlayan Hristiyanlığın Tanrısı yani Teslis inanci üzerinedir.
    İki temel üzerine şekillenen bu teslis tartışmalarinda;

    Arius'un başını çektiği kesime göre, İsa insan olmasa şayet, insanlara bir örnek oluşturmayacagi üzerinden yola çıkarak şekillenir. İsa örnek alınamazsa insan Tanrisalasamaz. İsa mükemmel oğul olarak tefekkür etmiş ve insanlar da onu örnek olarak aynı yolu izlemelidir.

    Athanasius'un başını çektiği gruba göre ise durum şudur: insanı kalitimsal olarak zayıf görür ve hiclikten gelen insanın günah işleyerek hiçliğe dönüşünü ancak Tanrı müdahale ederek, her şeyi kendisinden yani logostan yaratarak kurtarabilir.

    Bu iki anlayış İznik'teki konsilde kozlarını paylaşır ve Athanasius'un fikirleri galip gelir. Sonuç olarak meşhur teslis inancını anlatacak olursak: Tanrı tektir. Tanrıyı anlatmaya aslında hiçbir kelime ve anlatım yeterli gelemez,hep eksiklik olur. Bu nedenle Hristiyanlar, Tanrınin kendisini Baba, Oğul (logos), Kutsal ruh olarak gösterdiğini söylerler. Daha doğrusu dışardan bakan insan bu şekilde görür ancak içinde Tanrı tektir. Bunu şu şekilde ifade edersek: Dışardan yüzüme bakarsanız gözlerimi, ağız ve burnumu ve kulaklarımi görürsünüz. Ancak aslında ben bunlarla beraber daha derinde Tek Ben'im. Özümü göremeyen insanlar dışardan beni bu üçlü olarak görür, bu üçlünün ardındaki Bir'in farkına varırlar.

    Kregyma ve Dogmaci olarak iki farklı yönü olan Hristiyan bilgilerinin ilki, daha çok kutsal metinlerin açık öğretisine dayanır ve daha çok Batı Hristiyanligini sekillendirmis; ikincisi ise sözcüklerin ardındaki gizemlere yoğunlaşmış ve bu da daha çok Doğu Hristiyanligini şekillendirmis.

    Roma'nin barbar kavimler neticesinde parçalanmasi, büyük zarar görmesinin de etkisiyle Augustinus'un ilk günah öğretisi ile beraber Batı Hristiyanligi ve dolaylı yoldan Doğu Hristiyanligi hayli olumsuz etkilenmiş ve ayrılıklarin daha da artmasına ve insanın dünyaya daha çok yabancilasmasina sebebiyet vermiştir. Doğumunu yapan Teslis'in sancıları hiçbir zaman dinmemis ve hala devam etmektedir.

    _______


    "Muhammed olağanüstü zeka sahibi biriydi. 632'de öldüğünde, Arabistan'ın neredeyse bütün aşiretlerini yeni bir birlik, ummalı (ümmet) içinde toplamıştı."

    Beşinci bölüm, Birliğin Tanrısı adıyla veriliyor ve İslamın Tanrısina ayrılmış. Yazar Arap toplumundaki kabile hayatınin, mürüvvet anlayışının bireycilige değil aşiretciligi yani toplumcu düşünmeyi temel aldığını ve bunun üzerinden şekillendigini vurgulamaktadir. Bu anlayışın sonucu olarak Arapların derin ve kuvvetli bir eşitlik inancinda olduğunu, ihsan ve merhamete dayanan erdemlere önem verdiklerini ve ertesi günü düşünmeyen bir yapıda oldukları söylenmektedir. Zamanla Mekke'nin ekonomik olarak yükselmesi sonucu kapitalist bir düşüncenin hakim olduğunu ve bireyselliğin arttığını, klasik Arap geleneğinin zedelenmesi neticesinde toplumda bir çöküş yaşandığını ve Muhammed'in bu çöküşün gidişatını değiştirmek için bir şeyler yapmak istediği soylenmektedir. Ayrıca Muhammed'in mensubu olduğu Haşimilerin etkinliğinin her geçen gün azaldığı da bir etkendir. Çöküşü engellemenin yolunu birlikte gören ve bunun en iyi Arapların da bildiği ve taptığı en büyük tanrılardan olan Allah'ın etrafında şekillenecek bir ümmet anlayışında bulan Muhammed çalışmalarına başlar ve öldüğünde büyük bir şekilde amacına ulaşır. Yazar bu konuda, Muhammed'in başta evrensel bir amacının olmadığını Mekke ve çevresine hitap ettiğini dile getirmektedir. (Kuran'dan yola çıkarak).

    Yazara eleştirim olacak: Yazar objektif davranayım derken aşırı olumlamaya girişmiş. Belki de yararlandığı kaynaklardan ötürü böyle bir fikri oluşmuş da olabilir. Çünkü olumlu gözüken âyetleri veya literatürü görmüş, bunlari ilk anlamlariyla anlayıp degerlendirmiş lakin olumsuz gözüken ayet ve literatürü ya es geçmiş ya da bunların ilk anlamlariyla değil de mecazi olarak değerlendirilmesini, başka bir anlamları olacağı yönünde fikir belirtmiş. Bu bence fazla olumlayan bir davranış olmuş ve objektifliğine zarar vermiş. Bu bizde de sıklıkla yaşanır. Mesela bizim dışımızdaki bir dini, ideolojiyi, bir fikri, kişiyi vb eleştirirken objektif davranayim derken aşırı korumacı ve olumlayan bir psikolojiye girebiliyoruz.

    Yazar, Muhammed'in ölümünden sonraki Hristiyanliktaki Arius- Athanasius tartışması gibi bir tartışmanın Mutezile- Hanbeli eksenli yaşandığına dikkat çekmiş.

    _______

    "Felsefe kendi inancını getirmekteydi."

    Altıncı bölüm: Filozoflarin Tanrısı'nda, üç dinin de Tanrı inançlarına akıl unsurunu katma çabalarını görmekteyiz. Bu işe ilk başlayanlar olarak Eski Yunan filozoflarinin eserlerini Arapcaya çevirerek hızla bilimde, felsefede, astronomide gelişmeye başlayan İslam dünyasıdir.

    Bu bölümde Kindi, Er Razi, Farabi, İbni Sina, Farabi, Gazali ve İbni Rüşd'un Tanrı hakkındaki akıl yürütmelerini, akılla Tanrı anlaşılabilir mi? temelli sorularını nasıl cevaplandirdiklarini görmekteyiz. İçlerinde en marjiinali Er Razi gözükmekte; "Vahyedilen öğretilere dayanmak yararsizdir çünkü dinler birbirleriyle uyuşmayabilir. Hangisinin doğru olduğu nasıl söylenebilir?" fikrine sahiptir.

    Diğer filozoflarin görüşleri akıl eksenli giderken, Gazali aralarından siyrilarak, felsefenin ve aklın Tanrıyı anlamada yetersiz olduğunu ve bunun boşa bir çaba olduğunu söyleyerek ve zamanla düşüncelerinin İslam dünyasına hakim olmasıyla da beraber İslam dünyasında Tanrı hakkındaki tartışmalar, fikirler akıl temelli değil inanç, mistisizm temelli yürümeye başlamıştır. Son felsefeci İbn Rüşd'un İslam dünyasında fikirleri rağbet görmez ancak Batı, onun sayesinde Yunan filozoflari tanır ve Batı da biraz geç kalarak bu tartışmalara katılır. Ayrıca İbn Rüşd'un öğrencisi Meymun da Yahudilikte bu akılcı temelli Tanrı tartışmalarına, öğretilerine başlar.

    Bölümün sonunda yazarın vurguladığı şu nokta çok önemlidir: "Bu kanıtlar inanmayanları ikna etmek için geliştirilmiş değildir çünkü bizim çağcıl anlamımızla ateistler henüz ortada yoktur."

    Şu açıdan çok önemlidir: Günümüzde televizyonlarda sıklıkla rastladığımız özellikle son birkaç yılda artan modernist hoca ve birkaç felsefeci 'ontolojik argüman ..' gibi argumanlarla aklında soru işareti olan insanları dinde tutmaya çalışıyorlar ve bunları bu bölümde işlenen filozoflarin kanıtlarıyla yapmaya çalışıyorlar. Lakin bu bölümdeki filozoflarin Tanrıyı kanıtlama çabaları yoktu, çünkü bu tartışmalarına başlamadan zaten Tanrıyı kesinkes olduğunu kabul edip sadece akılla da Tanrıya ulaşabilir miyiz? çabasındalardi. Bu nedenle günümüzde bu argumanlarla özellikle ateistlere karşı çok dayanıklı argumanlar yarattığını sananlar, baştan çelişkiyi göremiyorlar, ateistler Tanrıya inanmıyorken, Tanrınin olduğunu baştan kabul edip üstüne şekillendirdiğin argümanların bir değeri yoktur ki onların nezdinde.

    _______

    "Tanrı gizemdi."

    Yedinci bölüm: Mistiklerin tanrısı başlığıyla verilmektedir. Filozoflarin akıl temelli olan Tanrısı insanların tatmin edemiyor ve insanların duygularına ve zihinlerine uzak kalıyor; Gazali örneğinde olduğu gibi insanları çıkmaza sokuyor. Bu nedenle görüyoruz ki üç dinde de insanlar şu ortak sonuca varmışlar:

    - Sadece akıl Tanrıyı anlamak ve ona ulaşmak için yeterli değil.
    - Sonra bir adım daha öteye geçip şunu demişler: Tanrıya ulaşmak imkansızdır. "Peki napacağız!?" diye şaşıran ve aklında soru işareti oluşanlar olunca da Tanrının ancak yansımalarını görebiliriz sonucuna varmışlar, kelimeler ve lugatimiz bu konuda yeterli gelmez denmis. Hatta bu nedenle Doğu Hristiyanlığında bilinçli sessizlik diye bir anlayış var; Tanrıyı ifade edemeyeceğimiz için susuyorlar. Batı Hristiyanlığı, buna sanırım çok gıcık olmuştur. Düşünsenize teolojik bir tartışma var, Doğuya soruyorsun, adamlar susuyor ve pişmiş kelle gibi sırıtıyor.

    - Sezgisel olarak Tanrı anlaşılabilir denmiş, buradan da işte mistizm ve bizdeki Sufizm almış başını gitmiş ve zamanla da İslam dünyasında çok etkin olmuştur.

    İçsel deneyime önem veren bu akıma göre Tanrıyı dışarda aramak gereksiz bir çaba. Çünkü Tanrı herkesin içindedir hatta herkes Tanrıdan bir parçadır. Adeta Tanrı her insanın içinde keşfedilmeyi beklemektedir. Hallacı Mansur'un ifade ettiği şekliyle 'Enel Hak' (Ben Hakk'ım)... Bu kendi sonunu getirmiş, o işin başka tarafı ve mistik öğretilerin peşinden gidenlerin adeta kaderi olmuş bu durum.

    "Sufilere göre Hristiyanların yanlışı, tanrısalın bütün yaratılışının tek insanda toplandığını sanmalarıydı."

    Gerçekten çok marjinal insanlara benziyorlar. Ancak geleneksel din anlayışından çok daha anlayışlı ve hoşgörülü bir akım Sufizm. Çünkü her dinin Tanrıyı bir anlama etkinliği tarzı görüyorlar, dolayısıyla bu da hoşgörü ve saygıyı beraberinde getiriyor.

    Suhreverdi adında önemli bir insan var, karmaşık bir öğretisi var ama nihayetinde kutub'luk denen fikir bu kişiden çıkmış anlaşılan ve 'Mistiklerin kaderini' yaşamış ve canından olmuş.

    Bölümde başka anılan kişiler: Muhittin Arabi, Mevlana, Kabbalacilar ve Eckhart gibi Hristiyan mistikler... Farklı dinden ve farklı yıllarda yaşamış olsalar da temelde öğretileri aynı noktalara değinmektedir.

    "Mistisizm Tanrı dinlerinin görünürde terk ettiği eski mitolojileri canlandırıyordu."

    Bu cümle çok önemli özellikle 'görünürde terk ettiği' kısmı..

    _______

    "O'na yalnızca akıl yoluyla ulaşmaya çalışmak tehlikeli olabilir..."

    Sekizinci bölüm: Reformistlerin Tanrısı başlığıyla veriliyor; ağırlıkla Hristiyan dünyadaki Reform çabalarına egilmekle beraber İslami ve Yahudi dünyadaki yakın zamanlarda yaşanan gelişmelere de deginiyor.

    İslami çevrelerden özellikle Hindistan'da Moğolların hakim olduğu zaman hükümdarlik yapan Ekber'in bütün dinlere karşı hoşgörülü tavrı takdire şayan. "1575'de bütün dinlerden bilimadamlarının buluşup Tanrı üstüne tartışabilecekleri bir 'İbadethane' kurmuştur." Bu yaptığı onun o çağa göre ne kadar üst düzey bir kişilik olduğunu gösteriyor. Ekber'in fikri kelime manası Tanriya teslim olmak olan İslama her inançla varilabilecegini yönünde. Hükümdar olmasa muhtemelen taşa tutarlardi adamı.

    Yahudiler'deki durum: Luria adındaki bu dini konularla ilgilenen kişi, kötülük üzerine yoğunlaşmış ve sonuç olarak oldukça karmaşık bir fikre ulaşmış. Bu fikir kısaca Tanrı kendi dışında ancak kendisinin tezahuru olan bir dünya yaratıyor. Yani Tanrı'dan dışarda olduğumuz için kötülük vardır diyerek iyi Tanrının zihinlerde hüküm sürmesinin devamlılığını sağlamaya çalışmış.
    Yahudilerin mistikleri Kabbalacilar özellikle 1492'deki İspanya'dan sürgünü eski büyük sürgünleri gibi görmekteler. Yani, bu sürgün onları eski sürgün kadar sarsmis ve kötü bir ruh haline büründürmüş. Her zaman olduğu gibi çevresel etmenler, çağın iyi veya kötü şartları etrafında Tanrı imgesinde reformlar da beraberinde gelmiş. Buna göre, Tanrı kargaşa yarattığının farkında ve ilk planı Adem'i kendine bu ortamda yoldas yapmak ancak Adem elmadan (evet elma değil Bilgelik ağacı ama ben elma diyecem) yiyor ve Tanrisal ışık bir yere hapsoluyor yani tanrının plan bozuluyor. Tanrı ikinci plan yapıyor. Bu hapsolan ve aynı zamanda dağılan Tanrisal ışığı toplamakla İsraili görevli biliyor. Hatta Tanrı planları için Israile muhtaç gibi.

    "Yahudiler, Tanrı’yı yeniden biçimlenme ve O'nu yeniden yaratmakta ayrıcalık sahibidirler."

    Bu anlayış şu açıdan önemli. Bu öğreti sürgünün getirdiği eziklik psikolojisini aşmalarini sağlayarak özgüven veriyor Yahudilere ve günümüze değin izleri yansıyor.

    Hristiyan dünyada Katolikler ve Protestanlar başta olmak üzere birçok akım ortaya çıkıyor. Luther'in başını çektiği Protestanlar, oldukça kaderci bir anlayışa sahipler ve iyi veya kötü olmanın insanın elinde olmadığını, Tanrınin her şeye hakim olduğunu, onun takdiri olduğu şekilde yaşadığımızi söyleyerek, hayatın her alanını saran bir Tanrı imgesi telkin etmişlerdir. Bu durum da insanların akın akın karamsarlığa bürünmesine sebep olmuş ve bu sebepten olsa gerek Luther'in görüşleri Almanya ile sınırlı kalmıştır. Luther ayrıca antisemitik ve kadın düşmanı bir kisilikmis. Ben modern biri sanıyordum.
    Buna karşın Calvinizm denen akım ise uluslarası bir hedef gütmüş ve insanlara tercih hakkı verdiği için insanlara daha olumlu esinler; hayatları hakkında söz sahibi olma hissi vermiş. Dolayısıyla çok daha genel ve etkili bir etkisi olmuştur. İngiltere'de bu akımdan etkilenen, başını Cromwell'in çektiği Püritenler Devrimi yaşanmıştır.
    Serveto diye bir din adamı, teslis insan ürünüdür fikri yüzünden ülkesinden kaçarak Calvinistlere sığınıyor ancak orada kellesi vuruluyor. Bölümde o adama üzüldüm.

    İslam bilgilerinin geçmiş çağlarda üzerinde uzun uzun tartıştığı, akılla çözmeye çalıştığı: "Tanrının her yerde hazır ve nazır olmasının
    insanın serbestligine etkisi, Tanrınin her şeye gücü yettiginden kaynaklı insanın kendi kurtuluşu hakkında söz sahibi olamayacağı.." gibi birçok paradoksal sorunlarla yüzleşmeye başlayan Hristiyan Reformistler, işin içinden cikamamislar. İslam dünyası ve Yahudi dünyası bu sorunları aklı bu işlerden uzak tutup, mistisizm ile aşmıslar yada aştıklarini sanmalarına karşın Hristiyan dünyasında bu oldukça sıkıntılı bir süreç olmuş. Kutsal metinlerin de sözlük anlamlariyla anlasilarak akılla manalandirilmasi yolunu tercih eden Reformistlerin çabaları çözüm yerine insanların kafalarının daha çok karismasina sebep olmuştur. Bunun sonucunda bir hakaret terimi olarak kullanılan ateist ve ateizm giderek insanları sarildigi ve insanların sempatiyle baktığı bir akım olarak filizlenmeye başlamıştır.

    _______

    "Tanrı yoksa onu uydurmak gereklidir"

    Voltaire

    Dokuzuncu bölüm: Aydınlanma

    Sanayileşmeyle beraber gelen sosyal, ekonomik .. değişimler neticesinde Tanrı fikri Avrupa'da bambaşka bir hale geliyordu. Tarım toplumlarında toplulukcu anlayış giderek bireysellige doğru gidiyordu.

    Pascal, bu konuda bir ilke imza atarak inancın kişisel bir olgu olduğunu söyledi. Pascal aynı zamanda bilimsel çalışmalar neticesinde insanın evrendeki izbe yerini görünce yaşadığı şaşkınlığı ile, Tanrıya inandığını ancak kimseye bunu kanitlayamayacağını düşündü.

    Descartes, evrene baktığında bir Tanrı göremedi, gördüğü karmakarışık bir durumdu; "akıllıca bir planlamanın bir belirtisini de göstermiyordu." Ancak Descartes inanmak isteyen bir inançlı olduğu için Tanrıyı bulmak konusunda inatçı bir tutum izlemiş ve bunu insan zihninde bulmuştu: Cogito, ergo sum; düşünüyorum, öyleyse varım. Önce bir kusursuzluk kavramı olmalı ki kusurluluk olsun anlayışı ile Tanrıyı kanitladigini düşündü.

    Newton ise doğaya, evrene baktığında Tanrıyı kanitlayacagini düşündü. Onun kanıtı ise meşhur: Evren bu kadar mükemmel ise bunu yapan bir düzenleyici olmalıdır o da Tanridir oldu. Yerçekimi ve kütle çekim yasaları ile gezegenlerin mutlak bir düzende olduğunu ve burdan da evrenin mükemmel bir düzende olduğunu düşünmüş olsa gerek. Ayrıca Newton, son zamanlarda ülkemizde de artan "Din başta mükemmeldi, peygamberin dinini sonrakiler bozdu;bu nedenle dini temizleyip öze dönelim" diyenlerle aynı düşünceleri paylasiyormus. Bizimkiler Emevi- Abbasileri sorumlu tutmuş, Newton ise Athanasius ve kankalarini..

    Spinoza, geleneksel aşkın Tanrı fikrine karşı çıkmış ve panteist bir tanrı anlayışı ortaya koydu.

    Kant'a göre geleneksel kanıtların hepsi aslında mantıklı değildi. "Kant'a göre, Tanrı yalnızca, kötüye kullanılabilen, bir kolaylıktı." Kant'ın Tanrı anlayışı pragmatik: Ahlak anlayışında Tanrıya ihtiyaç vardı buna karşın dinin birincil konumunda artık ona göre insan vardı.

    Ayrıca Remairus da bu dönemde tarihçilerin aydinlanmasinda ön plana çıkarak, Isa'nin tanrı veya oğul fikrine karşı çıkmış yani Teslise karşı çıkmış; İsa adil bir devlet kurmak isterken emellerine ulaşmayıp öldürulmüstü ve inciller de onun ardından bol gizemli bir üslupla yazılmıştı.

    Yahudi dünyasında aydinlanma dönemine Sabetay Sevi damgasını vurmuşa benziyor: Natan, Sabetay Sevi'yi Mesih olduğuna inandırıyor ve daha sonra da dünyadaki Yahudilerin birçoğunu buna inandırıyor. Nihayetinde Osmanlı sultanınin ya müslüman ol ya da öl seçeneklerinden Müslümanlığı seçmesi, Yahudilerin igrenerek hatırladıklari ve unutmak istedikleri bir kişi yapıyor kendisini. Ancak ilginçtir, sonları Sabetayin mesihciliginin üzerine kimisi akilcilik kimisi mistisizm koyarak değişik akımlar oluşturmuslar.

    Bilimle ulaşmak istenen Tanrı anlayışının çöküşüne en güzel örneklerden birisi Diderot olsa gerek: Diderot başta doğadaki düzenden yola çıkarak bunun ardında bir güç olmalı diye düşünürken zamanla düzenin olmadığı, karmaşık bir döngünün olduğunu görüp Tanrının olup olmamasiyla ilgilenmemeye kendisini sevk ediyor.

    Artık aydinlanma döneminde, materyalist ateizm doğdu; hatta incili de yayınlanıyor yani Holbach'in kitabı. Holbach tarihsel şekilde yaklaşıyor ve maddeye vurgu yapıyor aynı zamanda ve Tanrı fikrini reddediyor.

    Öte yandan Laplace "Tanrı'yı fizikten çıkardı. Gezegenler sistemi, giderek soğuyan güneşten çıkan bir parlaklığa sahipti. Napolyon ona "Bunun yaratıcısı kim?" diye sorduğu zaman Laplace basitçe yanıtladı;
    Je n'avais pas besoin de cette hypothesela."

    Yani Türkçe meali: "Bu hipoteze ihtiyacım yoktu."

    _______

    "Dostoyevski, tek bir çocuğun ölümü Tanrı’yı kabul edilemez kılabilir demişti.."

    Onuncu bölüm: Tanrı öldü mü?

    Yeni bir çağ vardı insanlığın önünde. Özellikle icsellestirilmemis bir Tanrı anlayışı olan Batı için kritik zamanlardi. Yahudiliği suçlayan ve sonra da biraz icsellestirmeye çalıştığı Tanrısı ile Hegel son çırpınışlari yapsa önce 1882'de Nietzsche yaklaşan tehlikeyi haber verdi: Tanrı öldü, onu biz öldürdük !

    Batı her zaman somut bir Tanrı anlayışına sahip olduğu için Tanrının ölümü şiddetli ve keskin olmuştu. İslam aleminde ise yaşanan tartışma başka eksenliydi. Yazar, Muhammed'in İsa gibi başarısız olmadığı ve ardından gelecek yüzyıllarda da yaşanan başarıların Müslümanlar nezdinde Tanrının kanıtı gibi olduğunu dile getirmektedir. Lakin Batı'ya karşı mağlup olunulmasi ve eziklik psikolojisi Müslümanların bu başarılı Tanrı imgesinin zedelenmesine sebep oldu. Batılılasma Atatürk'ün Türkiye'sinin başını çektiği şekilde başladı. Burada yazar radikal değişikliklerin Freud'un öngördüğü gibi ilerde sorunlara yol açtığını belirtir. İslam dünyasında tarihsel Tanrıya karşı girişilen yenilik hareketinin temelini Kuran'ı esas alarak geri kalan yükleri atarak Muhammed zamanı yaşanan İslam'ı canlandırma şeklinde yaşanmış ve hala yaşanıyor.

    Yahudi dünyasında ise Siyonistlerin ateistliğe ve laikliğe meyletmis Tanrı anlayışı akın akın Kudüs'e gitmekteydi. Nazilerin tüm dünyayı şoke eden Yahudi katliamı başta Yahudileri olmak uzere birçok insanin geleneksel Tanrı anlayışını zedeledi ve bu anlayışın itibarını yerle bir etti.

    Tanrı öldü, şayet ölmediyse bile öldürülmesi gerekiyordu. Nietzsche uyarıyı yapmıştı.

    _______

    "İnsanlar boşluğa ve yalnızlığa dayanamazlar; yeni bir anlam odağı yaratmakla boşluğu dolduracaklardır."

    Son bölümde yazar, Tanrı'nın geleceğinin olup olmadığını sorguluyor. Son dönem düşünürlerin fikirlerine kısaca değinerek kendi fikrini dile getiriyor. İnsanın modern dünyanın getirdiği bireysellesme gibi etmenlerle giderek daha yalnız, umutsuz, karamsar olduğunu, bir boşluğa düşme evresinde olduğunu vurgulamaktadır. Bölümün başında verdiğim yazarın sözünde olduğu gibi bu boşluğun doldurulacağını düşünen yazar, boşluğu dolduracak Tanrı konusunda net bir fikri yok. Bu konuda en net fikri, geleneksel kisilestirilmis, her şeyi bilen, ceza veren .. bir Tanrınin insanın boşluğunu dolduracak bir Tanrı olmadığıdır. Mistiklerin tanrısına göz kirpsa da o da günümüz hızlı yaşamında herkese hitap etmiyor. Yazar nasıl bir Tanrı boşluğu doldurur bilmiyor ancak bunun izlerinin Tanrının Tarihinde bulunabileceğini düşünüyor.

    _______

    "İnsanlar kitaplardaki Tanrıya inanır, zihinlerindeki Tanrıya uyarlar.."

    Kaan Ç.
  • Kaleminle
    Sözünle
    Tavrınla
    Hareketinle
    Filiyatınla
    islam dininin insanların gönlüne girmesi için çalışacaksın.
  • --Ferda… Mavi gömleğimi bulamıyorum. Yoksa kirli sepetinde mi?
    --Hayır, Birtanem… O gömleğini ve birkaç parça giyim eşyanı geçen hafta gelen tamirciye verdim.
    --Tamirciye mi? Sen şaka yapıyor olmalısın. O gömleği ben çok seviyordum.
    Bir anda sinirlendi. Ama biliyordum alevi çabuk sönüyordu.
    --Tamer’cim… Onlar seni pek de açmıyordu. Ben sana yenilerini alırım.
    --Başka hangi eşyalarımı verdin? En azından bana sorsaydın ya…
    Üzgündü. Kendisine ait eşyalardan kolay kolay vazgeçemiyordu. Kendisine söylesem buna asla izin vermeyecekti.
    --Geçen hafta tamirci mi geldi, dedin? Benim neden haberim yok?
    Gülümseyerek cevap verdim.
    --Banyonun musluğu damlatıyordu. Armatürleri değiştirdim. Fark etmedin mi?
    Fark etmediğini biliyordum. Dalga geçer gibi konuştu.
    --İyi bari yeni armatürle banyo yapayım ben de....
    O banyodayken ben ortalığı toparlıyordum. Bir ara telefonuna mesaj geldi. Aslında pek ilgilenmedim. Her zaman mesaj gelirdi. Ama telefonuna yakındım ve göz ucuyla baktığımda bir kadından geldiğini gördüm. Hiç yapmadığım bir şeyi yaptım. Mesajı okudum. Ama o an ki düşüncem; belki önemli bir mesaj olabilirdi. Haber vermem gerekebilirdi. Kadın mesajında Cumartesi günü saat 17.00’teTaksim’de bir kafede buluşmak istediğini söylüyordu. Normal zamanda belki de dikkatimi çekmezdi bu mesaj… Ama cümlenin sonunda “canım” yazıyordu. İlginç gelmişti bana… Daha doğrusu kocama canım diyen ve buluşmak isteyen kadının davranışı ilginç gelmişti. Kocamın bu kadar seviyesizliğe izin vermemesi gerektiğini düşünüyordum. Aklımda başka en küçük bir art niyet yoktu. Çünkü ben hiçbir zaman kendimi bir başka kadınla kıyaslamadım. Oldukça güzel bir kadın olduğumu biliyordum. Üstelik de akıllı ve zekiydim. Gençliğimden beri her zaman kendime yatırım yapmıştım. Bunun karşılığı olarak da iyi bir şirkette üst düzey yöneticiliğe kadar yükselmiştim.
    Gençliğimden beri her zaman göz önündeydim. Erkeklerin ilgisini hemen çekebiliyordum. Ama ben Tamer’i sevdim. Çünkü onun sevgisine inandım. Bana güzel bir kadın gibi değil de; bir sevgiliye bakar gibi bakıyordu. Yüreğimi okşuyordu sözleri… Birkaç yıl iki sevgili olarak ilişkimizi devam ettirdik. Sonra da görkemli bir düğünle evlendik. Çevremizdeki insanlar daha çok Tamer’i tebrik ediyorlardı. Ne de olsa harika bir kadınla evlenmişti. Gerçekten de o gelinliğin içinde bir kuğu kadar güzeldim.
    Ben her zaman güzeldim.
    Düzenli spor yapan, beslenmesine dikkat eden, boş kaldığında okuyan, araştıran, yeni yeni uğraşılar edinmeye çalışan, bilgili bir kadınım. Akıllı ve aklını kullanmasını bilen bir kadınım.
    O yüzden de hiçbir zaman kendimi bir başka kadınla kıyaslamadım.
    O yüzden de Tamer’in benim dışımda bir başka kadına bakacağını asla düşünmedim.
    Ama şimdi bir kadın kocama canım diye hitap ediyor ve buluşmak istediğini söylüyordu.
    Mantığım ve duygularım ilk kez farklı düşünüyordu. Üzerinde durulmaması gereken bir konuydu aslında… Yine de içimden bir ses beni rahatsız eden şeyler söylüyordu.
    Sonunda kendi kendimi rahatlattım. Tamer’in beni aldatması için aptal olması gerekirdi. Ve onun bana olan sevgisi gerçekten de görülmeye değerdi. Bu şekilde düşünerek ona haksızlık etmek istemiyordum.
    Banyodan çıktığında elbette ki o mesajdan Tamer’e bahsetmedim. Gerek yoktu. Üzerinde durmaya değmezdi. Eminim ki işgüzar bir kadın kocama yaranmak için bu şekilde bir ifade kullanmıştı. Nasılsa Tamer onun ağzının payını verecekti.
    Sonrasında bu mesajı tamamen unutmuştum. Ama cumartesi günü Tamer’in dışarı çıkmak için hazırlandığını görünce ister istemez sordum.
    --Birtanem… Dışarı mı çıkıyorsun?
    Umursamaz bir şekilde cevap verdi.
    --Evet… Bizim çocuklarla buluşacağım. Uzun zamandan beri görüşmedik. Beni çağırıyorlar.
    --Tamam canım… Selam söyle benden de…
    Bizim çocuklar dediği üniversiteden beri devam eden 5-6 kişilik arkadaş grubuydu. Hepsini de tanıyordum. Hepsi de kariyer sahibi insanlardı.
    Tamer gidince evi topladım. Yıkanacak olan çamaşırları makineye koydum. Mutfağı düzene soktum. Efe’nin odasını düzenledim. Sonra alışveriş listesi yapıp markete gittim. Döndüğümde aldıklarımı dolaba yerleştirdim. Biraz kitap okudum. Yarın giyeceğim kıyafeti hazırladım.
    Bir anda saate baktım. Malum randevuya bir saat vardı. Nedense aklıma değişik türde fikirler gelmeye başlamıştı. İçimden bir ses; saçmalama, diyordu. Aklıma gelen bu düşünceden utanmıştım. Ama yine de ani bir kararla giyinip dışarı çıktım. Kendi arabamı kullanmak yerine bir taksiye binmek daha akıllı olacaktı.
    Taksim’e giderken yolda tabletimden o kafenin adresini buldum. Güzel bir kafeydi. Camdan içerisi gözüküyordu. Tamer’i görmedim. Ama yine de şalımla yüzümü örterek taksi içerisinde beklemeye başladım. Yaklaşık onbeş dakika sonra Tamer benim yaşlarımda bir kadınla birlikte kafeden dışarı çıktı. Sonra arabasının olduğu park yerine doğru yürümeye başladılar. Kadın Tamer’in koluna girmişti. Gayet de mutlu görünüyorlardı. Üstelik de oldukça rahatlardı. Kimseden çekinmiyorlardı. Böyle bir şeye hayatım boyunca tanık olacağıma inanmazdım. Oysa onlar karşımdaydı. Ne düşüneceğimi, nasıl davranacağımı bilemedim. Bir başka kadın gibi onların önüne çıkıp ikisini de rezil edecek bir yapıda olmadım hiçbir zaman… Her zaman kendine güvenen ve her zaman ayakları yere basan bir kadındım. Başka türlü davranamazdım. Üstelik de gördüğüm kadarıyla kocamın yanındaki kadın hiç de ideal bir kadın profilinde değildi. Benimle boy ölçüşecek türde bir kadın değildi. Onlar arabayla giderlerken ben taksiyle takip ediyordum. Taksinin arka koltuğunda sanki beni görecek diye elimle yüzümü kapatıyordum. Oysa başımda şalım, gözümde güneş gözlüğüyle taksinin içinde beni görmesi, görse bile tanıması mümkün değildi. Ama ben de tanımıyordum kendimi… Yanında bir kadın olan kocamı takip ediyordum. Bu ben olamazdım. Kendime asla yakıştıramadığım bir olayın içindeydim. Bir şey olacaktı. Bilmediğim bir şey olacaktı ve Tamer kendisini aklayacaktı. Başka türlüsü olamazdı. Buna inanmak istiyordum.
    Bir süre sonra araba ünlü bir otelin önünde durdu. Arabanın anahtarını valeye verip içeri girdiler. Taksinin içinde ne yapacağını bilmeyen insanların kararsızlığı içinde bekliyordum. Böyle bir durumda ne yapılabilirdi ki… Ya da ben ne yapmalıydım. Sonra taksi ücretine biraz ilave para ekleyerek taksiciye verdim. Sanki bir anlamda bu gördüğünü kimseye söyleme demek istedim. Taksicinin bana acıdığını düşünüyordum.
    Yavaş adımlarla otelin kapısından içeri girdiğimde onlar da asansöre biniyorlardı. Ne yapacağımı bilemedim. Otelin lobisinde öylece dolaşıyordum. Sonra asansörü gören bir masaya oturarak beklemeye başladım.
    Zaman geçmiyordu. Bir kahve söyledim kendime… Kahvem geldiğinde yavaş yudumlarla içmeye başladım. Sürekli olarak elimle fincanı döndürüp duruyordum. Yukarıda neler olduğu konusunda bir fikrim vardı. Ama benim ne yapacağım konusunda hiçbir fikrim yoktu. Burada neden bekliyordum ki… Ya da neden yukarıda değildim. Buraya neden geldiğimin bile farkında değildim aslında… Sanki beni tüm duygularımdan arındırmışlardı. Sanki benimle hiçbir alakası olmayan bir olayın gözlemcisi gibiydim.
    Tamer’le ilk karşılaştığım günler aklıma gelmişti. Erkekler her zaman peşimdeydi. Çünkü gerçekten güzel bir kadındım. Bu durum etrafımdaki erkekleri cezbetse de daha çok kadınların olumsuz tepkilerini alıyordum. Kıskanılıyordum. Hatta evli arkadaşlarım bile zaman zaman eşlerini benden korumak için komikçe davranışlar sergiliyorlardı. Oysa ben sadece kariyerimi düşünüyordum. İşimde başarılı olmayı… Kısa ilişkilerim olmuştu ama sadece Tamer gülümsememle ilgilenmişti. İlk tanıştığımızda bana söylediği söz; “Bir gülümseme bir kadına ancak bu kadar yakışabilir” olmuştu. Bu sözü o kadar hoşuma gitmişti ki… Sonra da beni zaman zaman gördüğünü, uzaktan takip ettiğini ve özgüvenime hayran olduğunu söylemişti.
    Gülümsemem ve özgüvenim…
    Benim çok değer verdiğim iki özelliğim…
    Oysa diğer erkekler hep güzel olduğumdan bahsetmişlerdi. Güzel olduğumu biliyordum. Bildiğim bir şeyin bana söylenmesi hiç de ilginç gelmiyordu bana… Ama Tamer iç dünyamı okuyordu. Yani söylediklerimden değil, söylemek istediklerimle beni tanımaya çalışıyordu. Çok iyi bir dinleyiciydi. Ayrıntıya önem veriyordu. Anlattığım bir şey olduğunda çok mantıklı sorular soruyordu. Nezaketen dinlemediğini belli ediyordu.
    Buluşmalarımız sıklaşmıştı. Hatta çalıştığım şirketin personelin moralini artırmak için düzenlediği balolara da Tamer’le katılıyordum. Onunla yaptığım samimi danslarımızı herkesin görmesini istiyordum. Daha doğrusu şirketteki erkeklere bir şekilde gözdağı veriyordum bu hareketimle…
    Tamer gerçekten de beyefendi bir erkekti. Kadın ruhundan anlıyordu. Beni maço duygularla sahiplenmiyordu. Özgür bırakıyordu ama üzerimdeki hakimiyetini de belli ediyordu. Yine de ben onun bu davranışını anlamsız buluyordum. Kendime her zaman güveniyordum. Kendi kanatlarımla uçmuştum şimdiye kadar… Tamer’in bu erkekçe tavırlarını fazla iyi niyetli bulsam da rahatsızlığımı belli etmiyordum.
    İki yıl sonra evlenmiştik. Ne harika bir düğün olmuştu. Ne kadar da mutluyduk. Hele de ben… Yuvamı çok seviyordum. Her işle kendim ilgileniyordum. Eşyaların seçimi de dahil yerleşimine kadar ben karar veriyordum. İşyerinden arta kalan zamanımı tümüyle evde geçiriyordum. Huzur buluyordum. Hele de Tamer’le birlikteysek… Yuvam benim cennetimdi. Cennetimi seviyordum.
    Üç yıl sonra Efe dünyaya geldi. Canım yavrum… Dünyanın en güzel bebeğiydi benim için… Elbette ki çok özeldi. Özel olarak yetiştirmeyi istiyordum. Bu konuda uzman kişilerin kitaplarını okuyor, öğrendiklerimi Efe’nin daha sağlıklı ve daha güzel yetişmesi için kullanıyordum. Kimseyi karıştırmıyordum. Eskiden kalan yöntemleri uzak tutuyordum. Her ne kadar Tamer’in ailesi zaman zaman kendi düşüncelerini söylese de, dinliyor gözüküyor ama uygulamıyordum. Her şey küçük yaşta öğrenilmeliydi. Bir müzik aletini çalmayı öğrenmeliydi. En az iki yabancı dili ana dili gibi konuşabilmeliydi. Yüzme ve basketbol konusunda kendini yetiştirmeliydi. Bütün bunları yaşı elverdiğince hayatına sokmayı planlıyordum. Hiçbir masraftan da kaçınmıyordum.
    Tamer benim bu fedakarlığımı kimi zaman şaşkınlıkla, kim zaman da hayranlıkla izliyordu. Bendeki bu enerjinin kaynağını merak ettiğini söylüyordu. Mutluyduk. Hem de çok fazla mutluyduk. Evimizde pek tartışma olmuyordu. Buna izin vermiyordum.
    Karşı koyamadığım, engelleyemediğim tek şey zamandı.
    Zaman da su gibi akıp gidiyordu.
    Efe 15 yaşına gelmişti. Dile kolay 18 yıllık bir evlilik… Her zaman huzurla, mutlulukla, sevgiyle dolu dolu geçen 18 yıl… Bir kez bile kavga etmeden, bir kez bile birbirimizi kırmadan, incitmeden geçen 18 yıl…
    Ve ben şimdi bir otelin lobisinde kocamın üst kattaki odalardan birinde bir kadınla neler yaşadığını merak ederek bekliyordum. Beynimde o kadar çok ses yankılanıyordu ki… Ama tüm sesler birbirine karışmış gibiydi ve hiç bir şey anlaşılamıyordu.
    Neredeyse üç saatin sonunda asansör kapısı aralandı ve Tamer’le yanındaki kadın dışarı çıktı. İkisi de mutlu görünüyorlardı. İşlemler için resepsiyona giderlerken ben hala ne yapacağımı bilmiyordum. Belki de saklanmak istiyordum. Sadece kocam ve yanındaki kadından değil, herkesten… O an burada olmamayı istiyordum aslında… Ya da yer yarılsaydı da içine girebilseydim. Otelden dışarı çıkarlarken bir an Tamer’in bana baktığını gördüm. Başımda şal, yüzümde ise güneş gözlüğü vardı ama yine de beni tanıyabilirdi. Başımı çevirdim. Sanki o büyük yanlışlığı yapan bendim. Sanki onun yaptığı ihanet değil de orada olmak, onları takip etmek daha büyük bir yanlışlıktı. O yüzden başımı çevirdim ve beni görmemesini diledim.
    Bir an bakışlarımız karşılaştı. Sanırım beni tanımıştı. Yüzündeki ifadeden anlamıştım.
    Onlar gittikten sonra bir süre daha oturduğum yerde öylece kalakaldım. Ben ihanete uğrayan bir kadındım artık… Kocam beni bir kadınla bir otel odasında aldatmıştı. Buna inanamıyordum. Böyle bir olayın benim başıma gelmesine gerçekten inanamıyordum. Üstelik de kadın öyle fazla özelliği olan biri değildi. Güzellik ve çekicilik konusunda benimle asla yarışamazdı. Kıyafeti bile zevksizdi. Tamer’in böyle bir kadınla beni aldatmış olmasını hala anlayamıyordum. Tamer’i tanıyordum. Onun kaliteli zevkleri vardı. Zevklerinin bu denli zayıflık göstermesini anlayamıyordum.
    Yıllar boyunca her zaman iyi bir eş olmaya özen göstermiştim. Her zaman iyi bir anne olmaya çalıştım. Hiçbir zaman evimi, yuvamı ihmal etmedim. Evimde her zaman ama her zaman fedakarlık yaptım. Eşim, çocuğum mutlu olsun diye tüm enerjimi onlara harcadım. Şimdiyse kocam hiçbir konuda benimle yarışamayacak bir kadınla beni aldatmıştı. Bu haksızlıktı. Anlamsızlıktı.
    Otelden çıkıp bir süre yürüdüm. Sanki bir boşluktaydım. Nereye gittiğimin bile farkında değildim. Sonra dönüp otele baktım. Üst katlarına… Kimbilir hangi odasında yaşanmıştı bu ihanet… Belki de şu an odadaki tüm izler silinmişti. Benim içimdeki izler de silinecek miydi acaba… Bir süre sonra unutulacak mıydı. Hiç sanmıyordum.
    Böylesi bir ihanet yaşayan diğer kadınlar ne yapıyor acaba…? Bir filmde görmüştüm, kadın kocasının üzerine bir panter gibi saldırıyordu. Kocası da kendisini savunuyordu. Ben böyle bir şeyi yapamam ki… Ya da bir arkadaşımın, dostumun yanına gidip derdimi anlatamam ki… Ben böyle bir şey yaşadığımı hiç kimseye anlatamam ki... Hatta avukata bile…
    Tanrım…
    Bir an tüm ruhumun bedenimden çekildiğini hissettim. Bir an nefessiz kaldığımı…
    Avukat sözcüğü rahatsız etmişti beni… Bunun anlamı belliydi. Avukat; mahkeme demekti. Boşanma demekti. Boşanma ise yuvamın dağılmasıydı. Mükemmel bir kadın olan Ferda’nın diğer kadınlardan bir farkının olmamasıydı. Boşanmak aynı zamanda Efe’nin hayatında olumsuzluklar yaşanması demekti. Boşanmak, herkesin diline sakız olmak demekti.
    Yolda kendinden emin şekilde yürümeye çalışırken bundan sonra nasıl bir hayat beni beklediğini düşünüyordum. Hava iyice kararmıştı ama ruhumdaki yaraları gizleyemiyordu. Duygularımdan kan akıyordu ve ben bu kanı nasıl saklayacağımı düşünüyordum. Ne acı ki, içimdeki acıyan yaralarımı yüzümdeki acı bir tebessümle saklamak zorunda hissediyordum. Yıllarca kalabalık ortamlarda kendimden emin bir vaziyette dolaşan ben, şimdi insanlardan kaçmak istiyordum. Sanki aldatıldığımı anlayacaklar diye korkuyordum. İlk kez yüreğimde anlamını bilmediğim bir korkunun varlığını hissediyordum.
    Bir taksiye binip eve gittim. Evde sadece Efe vardı. Beni görünce rahatlamıştı.
    --Neredesin, Anne… Merak ettim seni… Hiç bu saatte dışarda olmazdın. Yemek de yapmamışsın.
    Zoraki de olsa gülümsedim. Öylesine yorgundum ki…
    --Bir arkadaşımla lafladık. Zamanın nasıl geçtiğini anlamadım. Şimdi sana bir şeyler hazırlarım.
    --Benim karnım tok, Anne… Dışarıdan kendime pizza söyledim.
    Başka zaman olsa dışardan bir şeyler söylemesine tepki gösterirdim. Ama şimdi bununla ilgilenecek durumda değildim.
    --İyi yapmışsın, oğlum… Afiyet olsun.
    Bu sözlerim Efe’yi şaşırtmıştı. Bakışlarından anlıyordum. Gülümseyerek odasına gitti.
    Üzerime rahat bir şeyler giyip mutfağa geçtim. Yemek yapmalıydım. Ama kime yapacaktım ki… Ben hiç aç değildim. Daha doğrusu bu durumda yemek yiyemezdim zaten… Tamer de büyük bir ihtimalle tok gelecekti. Tabi gelirse… Bu düşünce içimi acıttı. Beni aldatan adama hala yemek hazırlamayı düşünüyordum. Kendime bir kahve yaptım. Sonra da kahvemi alıp salona geçtim. Evimin salonu bir anda bana kocaman gelmişti. Koskoca bir dünya gibi… Belki de ben küçülmüştüm. Çünkü öylesine rahatsız hissediyordum ki kendimi…
    Efe’nin bile yanıma geldiğini son anda gördüm.
    --Anne… Bana aldığın o çizgili tişörtümü bulamıyorum. Hem yine odamı düzeltmişsin.
    --Üstten ikinci çekmecede… Sağ tarafta...
    --Ya, yeşil kot pantolonum…?
    --Kirliydi. Kirli sepetinde şu an… Yarın yıkarım.
    Efe’nin yüzüne bakmadan sorularına karşılık verdim. Sanki robot gibiydim o an… O da başka soru sormadan geldiği gibi hızla odasına geçti.
    İlk kez kendi evimin havasından rahatsız oluyordum. Sanki bir şey boğuyordu beni… Kendi salonumda bir mahkum gibiydim. Oysa öylesine özveride bulunmuştum ki, kendi hayatımı bile tam olarak yaşamamıştım. Bunca fedakarlık yaptığım halde kocama bile yaranamamıştım. O bile beni acımasızca aldatmıştı.
    Hava güzeldi. Balkona çıkıp biraz hava almak istedim. Şehre bakıyordum. Her yerde ışıklar vardı. Yine de bu ışıklar şehrin karanlığını aydınlatamıyordu. Tıpkı benim içimdeki dünyam gibi… İçimde de zifiri bir karanlık vardı. Güneşim sönmüştü.
    Tamer geç bir saatte geldi. Salonda bana selam verdi. Başımla selamına karşılık verdim. Sonra da her zaman yaptığı gibi üzerini değiştirip yanıma geldi. Karşımdaki koltuğa oturdu. İkimiz de bir süre televizyona baktık. Ama ikimiz de televizyonda ne olduğunun farkında değildik.
    Titreyen bir ses tonuyla sordum.
    --Aç mısın?
    Kaçamak bakışlarla cevap verdi.
    --Hayır. Arkadaşlarla bir şeyler yedik.
    Zaten yemek yoktu. Öylesine sormuştum. Her zaman ki sorularımdan biriydi. O arkadaşlarının kimler olduğunu biliyorum demek isterdim. Ya da kim olduğunu…
    Kendime öylesine kızıyordum ki o an… Beni aldatan adama aç mısın diye sormuştum. Aslında nasıl davranmam gerektiğini gerçekten de bilmiyordum. Böyle bir şey herkesin başına gelebilirdi. Ama benim başıma asla gelmezdi. Never say never… Demek ki doğruymuş. Demek ki insan asla, asla dememeliymiş.
    Televizyon açıktı ama ortam inanılmaz sessizdi. İkimiz de kendi sessizliğimizde kıvranıyorduk. İkimiz de kendi içimizdeki seslerle boğuşuyorduk.
    --Neden, Tamer…?
    Yüzüme baktı.
    --Ne, neden…?
    --Sizi gördüm.
    Bir süre cevap veremedi. Ne söylemesi gerektiğini bilmeyen insanların kararsızlığını yaşıyordu. Belki de itiraz edecekti. Belki de o ben değilim diyecekti. İnkar edecekti.
    --Ben de seni gördüm. Otelin lobisinde… Yanına gelemedim. Yakışık almazdı.
    Ne kadar rahattı ya da ne kadar rahatsız, bilemiyordum. Ama sesinde bir pişmanlık yoktu. Öyle ihanet eden ve yakalanan kişi sendromunu yaşamıyordu.
    --Peki, senin bu yaptığın yakışık alıyor mu?
    --Ben ne yaptım ki…?
    Karşımdaki kişiyi tanıyordum. Kelime oyunları yapmak konusunda becerikliydi.
    --Yaptığına ihanet deniyor. Yani aldatma… Yani güveni kötüye kullanma…
    --Belki de… Ama ihanet eden insanlar suçluluk psikozu yaşar. Sence bende öyle bir tavır var mı?
    Yoktu. Aslında rahat bile sayılabilirdi. Sanki ihaneti değil de önemli bir konuyu tartışıyor gibiydik.
    --Bu senin suçsuz olduğunu göstermez. Sen evlilik kurumuna ihanet ettin.
    --Suçsuzum demiyorum. Ama haklı gerekçelerim var.
    Hayatımda hiçbir zaman şirret bir kadın olamadım. Hakkımı ararken bile her zaman hanımefendi çizgimden taviz vermedim. Her zaman kendime hakim oldum. Hiçbir zaman içimdeki fırtınanın beni ele geçirmesine izin vermedim. Her zaman dingin bir deniz kadar sakindim. Ama ilk kez, ilk kez biraz olsun sesimi yükseltmek istiyordum. İlk kez o bilindik çizgimden uzaklaşmak istiyordum.
    --Ferda… Bırak kendini… Davranışlarını kontrol etme… İçinden geldiği gibi davran bana… Bana ihanet ettiğimi söylüyorsun. Ki kısmen doğru… Buna rağmen hala o bilinen tepkinin çok uzağındasın.
    Kocamdı. Yirmi yıldan beri birlikteydik. Beni tanıyordu.
    --Söylesene, Tamer… Haklı gerekçelerin ne…? Neden bana ihanet ettin?
    --Senin yüzünden…
    Şaşırmıştım.
    --Ne…? Benim yüzümden mi? Anlamadım.
    --Anlayacağını sanmıyorum zaten… Zaten biraz olsun anlamış olsaydın bugün bu durumda olmazdık.
    --Sen yine de söyle, Tamer… O kadında olan ve bende olmayan şeyi söyle… Neden o kadını bana tercih ettiğini söyle…
    Acı acı güldü. Kendisini anlamadığımı düşünüyordu.
    --Ben seni seviyorum, Ferda… Ben seni çok seviyorum hem de… Ama sen beni yoruyorsun. Anlatabiliyor muyum, yoruyorsun.
    Elbette ki anlamamıştım. Hem beni sevdiğini söylüyordu hem de bir başka kadınla beni aldatıyordu. Yüzümdeki ifadeden açıklama gereği hissetmişti.
    --Sen bir ağacın en tepesindeki meyvesin. O kadın da aynı ağacın en aşağıdaki dalındaki meyve… Üstteki meyveler çok fazla güneş görür. O yüzden de daha olgundur, daha lezzetli… Oysa aşağı daldakiler ise daha ham...
    Verdiği örneği pek sevmemiştim. Alaycı bir dil kullanarak karşılık verdim.
    --Buna rağmen sen o ham meyveyi lezzetli olana tercih ettin.
    Güldü. Ama eskiden güldükleri gibi değildi.
    --Yukardaki meyveler lezzetlidir. Ama ulaşması zordur. Oysa aşağıdakiler öyle değil. Elimi uzattığımda koparabilirim.
    Biraz sesimi yükselttim. Verdiği örnek hiç de güzel değildi.
    --Ben senin karınım, Tamer. Tepedeki meyve değil. Ulaşmak zorunda değildin. Aynı evde yaşıyoruz. Aynı yatakta yatıyoruz. Elini uzatman bile gerekmiyor.
    O da sesini biraz yükseltti. Bu evde ilk kez bu şekilde konuşuluyordu.
    --Sen öyle mi sanıyorsun ha… Demek elimi uzatmam bile gerekmiyor. Bir bak ilişkimize… Ama senin gözlerinle değil, benim gözlerimle bak… Ya da biraz olsun objektif ol… Ben sana ulaşamıyorum, Ferda… Ben seni etkilemekte zorlanıyorum. Çünkü öylesine kendine ait bir dünyan var ki… Ve sen bu dünyaya bizi de sürüklüyorsun. Efe’yle beni… Kendi koyduğun kurallarla bizi de yönetmeye çalışıyorsun.
    Bozulmuştum. Ondan böyle bir tepki beklemiyordum.
    --Saçmalama… Koskoca adamsın. Bu sözü Efe söylese anlardım da… Senin söylemen biraz garip…
    --Düşün bir kez… Ben bu evde son kez hangi işi yaptım. Market mi, tamir mi… Ya da herhangi alınan bir şey söyle… Benden istediğin ve benim aldığım bir şey söyle, Ferda…
    --Sen ne yapmaya çalışıyorsun. Konuyu bilerek saptırıyorsun. Biz senin aldatma işini konuşuyoruz.
    --Konuyu saptırmıyorum. Her şey senin davranışlarınla alakalı…
    Güldüm. Ama aslında ne için güldüğümü de bilmiyordum. İçinde bulunduğum durum gerçekten de trajikomikti. Beni bir başka kadınla aldatan kocam beni suçluyordu. Ama henüz ne ile suçlandığımın farkında bile değildim.
    --Eskiden gençtim. Tüm enerjimi sana veriyordum. Sen hiçbir zaman diğer kadınlara benzemiyordun. Yani senin çıtan hep çok yukarlardaydı. Ama yine de seni etkiliyordum. Çünkü sen mutlu olduğunda bu dünya bana cennet oluyordu. Çünkü seni seviyordum. Seni mutlu etmeyi seviyordum.
    --Bu da demektir ki bana olan sevgin artık tükenmiş. Belki de son günlerde bana uzak olmanın nedeni bu… Hatta beni aldatmanın nedeni de bu…
    Bir anda sinirlendi.
    --Lanet olsun! Neden anlamamakta direniyorsun ha…! Neden biraz olsun çaba sarf etmiyorsun! Ben seni hala çok seviyorum, Ferda… Ama sana ulaşamıyorum. Seni etkileyemiyorum eskisi gibi… Çünkü sen beni yoruyorsun. Yoruluyorum artık. Sen benim tüm enerjimi yutuyorsun.
    Garip sözlerdi bunlar… Konuyu hala birbirine bağlayamıyordum.
    --Ben bu evde neyim, Ferda… Medeni kanun evin reisi olarak erkeği belirlemiş. Bir bak bana… Ben bu evde reis olarak hangi kararlara imza atabildim. Söyle… Evliliğimiz boyunca hem de… İyi kazanıyorum. Yine de aldığım maaş ortak hesabımıza yatıyor. Ve yine sen kullanıyorsun o parayı… Bu durum uzun zamandan beri böyle…
    Bir süre durdu. İçten içe gülmeye başladı. Belki de kendisine gülüyordu. Kendi yaptıklarına…
    --Seni istemeye geleceğimiz zaman bana ne demiştin, hatırlıyor musun?
    Cevap veremedim. Sadece yüzüne bakıyordum. Ne diyeceğini merak ediyordum.
    --Bir buket çiçek almamı söylemiştin. Hatta nasıl bir çiçek istediğini de belirtmiştin. Bir de çikolata… Ve mutlaka gümüş bir gondolda… Gondol küçük olmasın diye de ilave etmiştin.
    Ben hala Tamer’in yüzüne bakıyordum. Sanki bentleri yıkmış sel gibiydi karşımda… Oysa ben bu gece onun süklüm püklüm karşımda duracak ve benden defalarca özür dileyeceğini düşünüyordum.
    --Sen daha isteme olayından beri her şeye karışmaya başladın, Ferda… Bunu farkında olmadan yapıyorsun. Her şeye müdahale ediyorsun. Sanıyorsun ki senin elinin değmediği her şey yok olacak. Merak etme bir şey olmaz.
    Bu kadarı da fazlaydı.
    --Yok daha neler… Biz ne konuşacaktık sen konuyu nerelere çekmeye başladın.
    --Yaptığımı tasvip etmiyorum, Ferda… Ama şunu bilmelisin ki pişman değilim.
    Onun bu son sözü canımı yakmıştı. Hem de çok fazla…
    Ayağa kalktım.
    --Seni daha fazla dinlemek istemiyorum, Tamer… İster otele git, ister salonda yat. Ama yatak odasında yatmanı istemiyorum. Üzerindeki o günah kokusuyla yatak odamı kirletmene izin vermeyeceğim.
    O da ayağa kalktı.
    --Hayır… Bunu kabul etmiyorum. Ben yine de odamda yatacağım. Sen karşı çıksan da…
    Sesinde bir kararlılık vardı. Yavaş adımlarla Efe’nin odasına gitti. Onunla neşeli bir şeyler konuştu. Sonra da yatak odasına gitti.
    Ben ne yapacağımı düşünüyordum. Bana ihanet etmiş olan kocam, şu an yatağımdaydı. Üstelik de oldukça rahattı. Kendime şaşıyordum. Ben bu değildim. Ben bu kadar duyarsız bir kadın değildim. Benim gururum vardı. Kadınlık onurum… Ama yeterli tepkiyi gösteremiyordum. Her zaman kendi ayakları üzerinde durabilen, her konuda sürekli projeler üretebilen ben, bu konuda ne yapacağımı bilemiyordum.
    Aslında bu sorun bir başkasına ait olsa ona neler yapması gerektiğini söylerdim. Boşan, derdim. Hem de öyle bir boşan ki, ekonomik olarak asla belini doğrultamasın. Bu yaptığı yanına kar kalmasın. Bunu söylerdim.
    Bağırmak istiyordum. Hem de olabildiğince yüksek tonda… Hem de bir tepeye çıkararak… Öfke dolusu seslerle…
    Ağlamak istiyordum. Hem de istediğim gibi ağlamak… Kimsenin olmadığı bir yerde… Hem de hıçkırıklarla…
    İlk kez içimde büyük bir yalnızlığı yaşıyordum. İlk kez çaresizliği…
    Tamer’in yatak odasında yatıyor olması zoruma gidiyordu. Aslında onun bu evde olmaması gerekiyordu. Aslında onun canına okumam gerekiyordu.
    Hiç uykum yoktu. Aslında yaşadığım olay o kadar tahrip etmişti ki beni; uyku en son düşündüğüm şeydi. Salonda ayaklarımı altıma almış bir şekilde oturuyordum. Kalkacak, bir şey yapacak gücüm olmadığını düşünüyordum. Uzun zaman salonda öylece bekledim.
    Bir süre sonra yanıma Tamer geldi. Uykudan uyanmış gibi görünmüyordu. Uyumadığı belli oluyordu. Karşımdaki koltuğa oturdu. İkimiz de sessizdik. İkimiz de o kadar çok şey söylüyorduk ki içimizden… Sessizliği o bozdu.
    --Bazen bu evde bir yabancı gibi olduğumu düşünüyorum.
    Bu cümlesi bile canımı yakmaya yetmişti. Yine başladı, dedim. Zaten bozuk olan moralimi daha da bozacaktı. Yüzüne baktım. Bana duygulu gözlerle bakıyordu. Bakışlarından rahatsız olmuştum.
    --Senin aldığın koltukta oturuyorum. Senin aldığın televizyonu seyrediyorum. Senin aldığın halının üzerinde yürüyorum. Sandalyeler, masalar, hatta penceredeki perdeler… Hepsini sen aldın. Hatta eskiyenleri sen değiştirdin yenileriyle… Yeni bir şey gördüğünde de kimseye danışmadan sen değiştirdin yine… Yani tüm değişikliği yapan sensin. Bana hiç sormuyorsun. Efe’ye hiç sormuyorsun. Hatta ne yiyeceğimize bile çoğunlukla sen karar veriyorsun.
    -- Bu eve ne alınmışsa ortak hesabımızdaki parayla alındı. Bizim paramızla… Yani senin ve benim… Sadece benim paramla alınmış olsaydı o zaman belki gurur yapabilirdin. Ama bunun için bu kadar hassas davranman gereksiz.
    --Geçen gün gelen davetiyenin üzerinde ne yazıyordu, gördün mü?
    --Hangi davetiyenin…? Seval’in oğlunun sünnet davetiyesinden mi bahsediyorsun?
    --Evet, ondan… Ferda Hanım ve Ailesi yazıyordu.
    Umursamaz bir tavır sergiliyordum. İkimiz de birbirimizi anlamıyorduk. Bu öylesine belli oluyordu ki…
    --Öyle yazacak tabi… Seval senin değil, benim arkadaşım…
    --Senin arkadaşındı. Ama senin sayende ben de tanıdım onu… Seval Hanım demiyorum ona… Seval diyorum. O da bana ismimle hitap ediyor. Demek ki o benim de arkadaşım… Ama mesele bu değil. O, bu evin reisinin sen olduğunu biliyor. Benim için acı olan da bu…
    --Tamer… Bence yanlış düşünüyorsun. Ne demek ailenin reisi… Modern ailelerde bu gibi kavramlar yok.
    --Efe bile bir sorunu olduğunda sana gidiyor. Benimle hiçbir şeyini paylaşmıyor.
    --Bunu mu dert ediyorsun. Daha çocuk o…
    --Çocuk dediğin 15 yaşında… Ve bir gün olsun baba-oğul gibi konuşamadık. Her sorununda sen ön plandasın.
    --Bu yaşlarda erkek çocukları annelerine düşkündür. Biraz daha büyüdüğünde elbette ki sana danışacağı çok şeyi olacaktır.
    --Beni anlamayacağını bildiğim halde konuşuyorum yine de… Ferda, sen gerçekten de kendini çok mükemmel bir şekilde yetiştirmiş bir kadınsın. Üstelik de zekisin. Bilgini çok güzel bir şekilde kullanıyorsun. Başlangıçta bu benim için büyük bir şans olarak değerlendiriyordum. Nasılsa evde her işe koşan akıllı bir karım var diyordum. Gözüm hiçbir zaman arkada kalmadı. Hala da öyle… Sen bu işi çok güzel idare ediyorsun. Ama ben geride kaldıkça sürekli olarak eksiliyorum. Tükeniyorum. Farkında değilsin sen, ben yok oluyorum.
    Yüzüme bakıyordu. Sözlerinde anlaşılmayı bekleyen bir insanın isyanı vardı sanki… Sanki suçlu olan kendisi değilmiş gibi bakıyordu bana…
    --Arkadaşlarla buluştuğumuzda zekanla, bilginle, kendinden emin konuşmanla onları ne kadar ezdiğinin farkında değilsin sen… Düşüncelerini çok güzel ifade ediyorsun. Üstelik de çok güzelsin. Hatta güzel bir kadından bile çok daha güzelsin. Ve sen bu kadar güzelken etrafındaki tüm ilgileri üzerine topladığının farkında değilsin.
    --Ne yani… Bildiğim bir şeyi konuşmayayım mı. Ya da çirkin bir kadın gibi mi davranayım. Ben buyum, değişemem ki…
    --Senden değişmeni isteyen yok, Birtanem… Zaten değişemezsin. Ama değişen biri var. O da benim… Ben şimdiye kadar hep seni mutlu etmeye çalıştım. Ama senin sıradan zevklerin yok. Başka bir kadını mutlu edecek, bulutların üzerine çıkaracak bir sürpriz, seni sadece gülümsetebiliyor. O kadar… Yine de ben seninle gurur duyuyorum. Yine de mutlu olman için çabalıyorum. Ama yoruldum. İnan bana yoruldum.
    Bir süre sustu. İçindeki öfke henüz dinmemişti.
    --Benim erkek olmaya ihtiyacım var. Benim gururumun okşanmasına ihtiyacım var. Benim egomun tatmin olmasına ihtiyacı var. Benim zaferlere ihtiyacım var, Ferda…
    Sesini biraz yükseltti.
    --Yahu sen benden eşyaların yerini değiştirirken bile yardım istemedin. Sana yardım etme zevkini bile benden esirgedin. İş yerinde sürekli değişik projelere imza atan, büyük zaferler kazanan ben, senin karşında küçücük bir zafer kazanmak istiyorum, anlamıyor musun. Küçük bir zafer… Sana kendimi ispat etmek istiyorum. Evdeki her hangi bir tamir olayında tamirci çağırıyorsun. Bana sormuyorsun bile… Belki benim yapabileceğim bir şeydir. Ama sen benim gücüme güvenmedin. Haklısın, belki de bozardım o tamir olacak nesneyi… Ama bir kez bozardım. Belki iki kez… Ama öğrenirdim. Sen izin vermedin bana… Sen benim ben olmama izin vermedin.
    Tamer’le her zaman mutlu olduğumuzu düşünüyordum. Çünkü hiçbir sorunumuz yoktu. İkimiz de iyi kazanıyorduk. Hatta o benden de fazla kazanıyordu. Etrafında her zaman takdir gören, sevilen bir kişinin karşımda bu şekilde isyan etmesi beni üzmüştü. Bazı konularda haklıydı. Evin her işiyle ben ilgileniyordum. Bunun nedeni belki de sorumluluk alma duygum fazla gelişmiş olmasındandı.
    -- Hatırlar mısın. Daha yeni yeni flört ediyoruz. Seni güzel bir yere götürmek istedim. Şık, nezih bir yere… Ne de olsa ilk intibaa çok önemlidir ya… Araştırdım, soruşturdum sonra da harika bir yer buldum. Benim için biraz pahalı bir yerdi ama seni seviyordum. Paranın ne önemi vardı ki… Neyse… O mekana gittik ben içimden inşallah bir terslik olmaz, inşallah olumsuz bir şey yaşanmaz diye dua ederken sen beni tebrik etmiştin. Hem de ne için, biliyor musun?
    --Ne için…?
    --Seçtiğim mekan için… Meğer orası senin en sevdiğin mekanlar arasındaymış. Daha önce defalarca gitmişsin. Düşünebiliyor musun ya, benim ilk kez gittiğim üstelik de pahalı diye içeri girerken ayaklarımın titrediği mekan senin sevdiğin mekanlar arasında…
    --İyi de, bunun neresi tuhaf ki…?
    --Neresi mi tuhaf… Sen bunu anlamadın hala değil mi. Ne demek istediğimi anlamadın. İşte o gece sen o sözleri söylediğinde ben kendimi orada bir sığıntı gibi hissettim. Sanki bir anda sen oranın müdavimi ben ise bir yabancıydım.
    --Biraz abartmıyor musun?
    --Beni anlayacağını zaten sanmıyorum. Çünkü senin anlamak gibi bir derdin yok. Senin anlaşılmak gibi bir derdin de yok zaten… Ama yine de söyleyeyim. O an ben orada ezildim, anlıyor musun. Kelimenin tam karşılığı bu… Ezildim. Ne olurdu sanki oraya daha önce defalarca gittiğini söylemeseydin. Ne olurdu sanki ben büyük bir bedel ödeyerek kapısından adım attığım o mekana sen rahatlıkla girdiğini söyleyerek beni küçültmeseydin. Ne olurdu sanki beni biraz olsun ya, biraz olsun anlayabilseydin.
    --Hatırladım o yeri… Babam da severdi orayı… O götürürdü bizi… Orayı tanımam bu yüzden… Zaman zaman da arkadaşlarla birşeyler içmek için giderdik. Hepsi bu…
    --Hepsi bu değil. Sen kendini gerçekten de çok iyi yetiştirmişsin. Üstelik de ailen oldukça varlıklı… Sana her türlü imkanı sağlamış. Sen de bu imkanları çok güzel şekilde değerlendirmişsin. Her şeyi fazlasıyla yaşamışsın. Artık küçük şeyler sana zevk vermiyor, biliyorum. Sana tek bir gül almak istiyordum o ilk günlerimizde… O zaman bile bana cimri dersin diye buket alıyordum. Ya da ne almak istiyorsam onun en iyisini… Kendimi mecbur hissediyordum.
    Gülmemek için kendimi zor tuttum.
    --Oysa ben o tek bir gülü bile büyük bir mutlulukla bağrıma basardım. Senden gelmiş olurdu nasılsa… Bence yanlış düşünmüşsün, Tamer...
    --Olabilir. Yanlış düşünmüş olsam da sebebi sensin. Her şeyi sebebi sensin. Bu evde yaşanmış, yaşanan, yaşanacak olan her şeyin… Çünkü her şeyi sen planlıyorsun, sen yapıyorsun.
    -- Önemli olan senin ya da benim yapmam değil, yapılmış olması… Bizim bir çocuğumuz var. Onun geleceğe hazırlanması var. Bu evin bir şekilde devam etmesi var. İkimiz de çalışıyoruz. İkimiz de kazanıyoruz. Birlikte başarıyoruz, bazı şeyleri…
    --Ben ikinizi de seviyorum, Ferda… Ben yuvamı seviyorum. Ben sizi mutlu etmek istiyorum. Mutlu olmak istiyorum.
    Bu sözleri büyük bir duygusallıkla söyledi. Ama beni de oldukça sinirlendirmişti.
    --Neden ha… Neden beni aldattın o zaman… Hem bana ihanet ediyorsun hem de gözlerime bakarak hala beni sevdiğini söylüyorsun.
    --Sana bir cümle kullandım. Sen beni yoruyorsun, dedim. Hem de çok yoruyorsun, Ferda… Oysa o kadın öyle değil. Onunla tanışmak hiç de zor olmadı. Bir firmanın satış temsilcisi… Ofisime gelmişti. Sonra bir yerde karşılaştık. Ayak üstü biraz sohbet ettik. Oldukça rahat bir kadın… Sonra buluşmak istedi. Önce bir kahve içtik sonra da otele gittik.
    --Yeter…! Daha fazlasını duymak istemiyorum. Zaten yaşadığın rezilliği gördüm.
    --Ne gördün, Ferda…?
    --İhanetini…!
    --Hayır, görmedin.
    Yüzüne sert sert bakıyordum. Öfkem doruklardaydı.
    --Resepsiyondan işlemleri yaptırıp asansörle odaya çıktınız.
    Sesim titriyordu. Bu konuşmayı yapmak beni utandırıyordu.
    --Sonrasını görmedin. Sonra neler yaşadıklarımızı görmedin.
    Cevap veremedim. Haklıydı, sonrası yoktu. Ama bunu tahmin etmek hiç de zor değildi.
    --Bir oda tuttum. Asansörle yukarı çıkarken kendimi çok kötü hissediyordum. Odanın olduğu kata çıktık. Ama odayı açmadım. Yani o odaya girmedik. Yapamayacağımı söyledim. Özür diledim. Otelden hemen ayrılmak istediğimi belirttim ona… O da bari bir şeyler içelim dedi. Anlayışlı davrandı. Ya da öyle davranmak zorunda kaldı. Otelin en üst katında restoran var. Orada birşeyler içtik. Hepsi bu…
    Yüzüne bakıyordum. Gerçeği arıyordum gözlerinde… Bana tatlı sert bir ifadeyle bakıyordu. Şimdiye kadar bana hiç yalan söylememiş kişiydi karşımdaki… Doğru söylediğine inanıyordum. Ben kocama her zaman inandım zaten… Onun dürüstlüğüne her zaman inandım. Bu sözlerinden sonra rahatlamalı mıydım peki… Ama yine de bir düşünce vardı beni rahatsız eden... Belki eylem yoktu ama o eylemi gerçekleştirmek için her şeyi yapmıştı. Bu yüzden de tam olarak masum sayılmazdı.

    --Ben seni çok seviyorum, Ferda… Ben bu hayatta sadece seni sevdim. O kadın bir anlık zaaftı sadece… Çünkü ilk kez emek harcamadan bir kadına ulaşmıştım. Belki de o bana ulaştı. Ama yapamadım. Yani sana ihanet etmek değildi, derdim. O an sen aklıma bile gelmedin. O kadın benim tarzım değildi. Yani dünya görüşümüz, özel zevklerimiz farklıydı.
    --Desene biraz bana benzeyen bir kadın olsaydı…
    --O an ne olurdu, inan bilmiyorum. Belki de o ihaneti yaşardım. Belki de sana olan sevgim beni korurdu. Çünkü ben hala bu hayatta senden daha güzel bir kadının olabileceğine ihtimal vermiyorum. Çünkü ben hala bu hayatta seni sevdiğim gibi bir başka kadını sevebileceğimi düşünemiyorum. Çünkü ben seni üzmek istemiyorum, Birtanem… Ben seninle yaşlanmak istiyorum.
    Bardağın yarısı boştu. Ya boş olan kısımların hesabını soracaktım ondan… O kadınla buluştuğu için cezalandıracaktım. Ya da dolu olan kısımla değerlendirecektim sadece… En azından zaaflarına yenilmediği için kaldığımız yerden devam edebilecektik. Gururun da sınırları olmalı… Bugün canımı çok yakmıştı ama üzerimdeki yük biraz olsun hafiflemişti.
    Bir an gülümseyerek baktı bana… Bakışlarında bir muzırlık vardı.
    --Biliyor musun, seni otelin lobisinde gördüğümde çok mutlu oldum.
    --Saçmalama… Ben o an yerin dibine girmenin hesabını yapıyordum.
    --Beni kıskanmıştın. Hem de ilk kez… Senin beni takip edeceğini asla düşünmezdim. O an koşup senin boynuna sarılmayı bile düşündüm.
    --Delisin sen ya…
    Ben bu adamı çok seviyorum. Elbette ki takip edeceğim. Elbette ki kıskanacağım. Ne de olsa benim kocam… Çocuğumun babası… Daha da önemlisi sevdiğim adam… Her ne kadar ayakları yere basan bir kadın da olsam, sonuçta kadınım. Benim olana elbette ki sahip çıkacaktım.
    O gece beraber yattık. Ama ikimizin de yakınlaşma cesareti yoktu. İkimiz de reddedilmekten korkuyorduk belki de… Belki de duygularımız hayli yorgundu. Dinlenmeye ihtiyacımız vardı.
    Ertesi sabah pazardı. Her zaman ki gibi diğerlerinden erken kalkıp markete gittim. Kahvaltılık bir şeyler aldım. Sonra da güzel bir masa hazırladım. Tamer hala uyuyordu.
    --Kalk bakalım uykucu… Neredeyse öğle olacak. Kahvaltı hazır…
    Bir müddet sonra baba-oğul ikisi de masadaydı.
    Mutfaktan Tamer’e seslendim.
    --Tamer…! Buraya gelebilir misin, lütfen…!
    --Efendim, birtanem…
    --Senin sevdiğin reçelden aldım ama kavanozun kapağını açamıyorum. Yardım eder misin?
    O an yüzünde oluşan ifadeyi sevdim.
    --Elbette, hayatım.
    Tamer kavanozun kapağını eliyle sıkıca tutup çevirmeye başladı. Ama açılmadı. Bu sefer daha da kuvvetli çevirmeye başladı. Kapak bir türlü açılmıyordu. Tamer tüm gücünü kullandığı halde başaramıyordu. Şişeyi kırmasından korkuyordum.
    --Şey, birtanem… İstersen kapağın altından kaşıkla bastır. Havasını al. O zaman belki açılabilir.
    Ama o hala bildiğini yapıyordu. Beni duymuyordu bile…
    --Canım… İstersen sana söylediğimi bir dene…
    Kendisine bir kaşık verip nasıl yapması gerektiğini söyledim. Dediğimi yaptığında kapak rahatlıkla açıldı. Kocamın yüzünde büyük bir iş başaran insanların gururu vardı.
    --Çok teşekkür ederim, Sevgilim… Eline sağlık…
    --Rica ederim.
    Tamer bir an için yüzüme baktı. Gülümsüyordu. Evet, sonuçta benim rahatlıkla açabileceğim kapağı birlikte açmıştık. Ama bu onu rahatsız etmemişti. Bilakis mutlu bile olmuştu. Sanki birlikte bir işi başarmış gibiydik.
    Kocam kendisini değersiz hissediyordu. Haklıydı belki de… Ben onu kendisini iyi hissedecek duygulardan mahrum bırakmıştım. Belki de bu yüzden kendisini bir başka kadının kollarına atmak istemişti. Kendini daha iyi hissedeceğini düşündüğü bir başka kollara… Belki de ben itmiştim onu o kadının kollarına… Kendini değersiz hissetmek, hayattan zevk almayı zorlaştırır. Kendine olan güvenini azaltır. Zamanla da yalnızlaştırır. Yalnız insan her zaman sığınacağı bir liman arar. Tamer neyse ki tam zamanında yanlıştan dönmüştü. Belki de bu olay birbirimizi anlamamız için gerekliydi.
    Ben evin her şeyine koşturarak iyi bir şey yaptığımı zannederken aslında en büyük yanlışı sevdiklerime yapmışım. Hem onların kendilerini iyi hissetme duygularını ellerinden almış, hem de kendi hayatımı farkında olmadan zorlaştırmışım. Bu şekilde davranarak fedakar eş, fedakar anne rolüne soyunmuştum. Yanlış yaptığımın farkında değildim. Tamer ilk kez içindeki duyguları net bir şekilde ortaya çıkararak benim hata yaptığımı söyledi. Üstelik inandırıcıydı. Sonuna kadar haklıydı.
    Tamer’in ihtiyacı olan şeyin ne olduğunu o kavanoz kapağını açtığında yüzünde görmüştüm. Benim gözümde değerli olduğunu görmek istiyordu. Çocuğunun gözünde pasif bir baba imajını silmek istiyordu.
    Önemli olan bir şeyin yapılması değil, paylaşarak yapılmasıydı. Ne de olsa biz bir aileydik. Herkesin kararı alınmalıydı. Belki sonuçta yine benim dediğim olacaktı ama eşim ve oğlum da kendilerini iyi hissedecekti.
    Değişmesi gereken bendim.
    Zaferi bireysel olarak değil, takım olarak kazanmalıydık.

    Özcan KIYICI
  • Yılmaz Özdil'in Mustafa Kemal kitabı koleksiyon yapacaklar için deri kaplama olarak 1881 adet basılacak, 2500 TL fiyat etiketi ile satılacak.

    *

    Bu fiyata kitap olur mu?

    Serbest piyasa. Arz / Talep, paran varsa al yoksa ucuz olanı al. Bunun bilincindesin zaten. A101 den almak da senin seçimin, Gurme Marketten almakta senin seçimin. Amacın xyz yemek, hangisini tercih edeceğin senin damak tadın ve bütçenle ilgili. Yanlış bir örnek değil sanırım?

    *

    Mustafa Kemal adı kullanılıyor mu?

    Kimler kullanmadı? Yılda ne kadar Atatürk ile ilgili kitap basılıyor ve satılıyor biliyor musunuz? Bilmiyorsunuz tabi ki. Araştırın, o zaman dönen ticareti tek bir yazara indirgemezsiniz. Linç mantığı her yerde.

    *

    Yılmaz Özdil çok para kazanıyor, bu haksızlık ama. :)

    Sayın okurlar, evinizde oturup yaptığınız tek şey tüketmek. Eleştirmek sosyal medya ile bir hastalık haline geldi, hepimizde var. Seviye 1 olan, punisher34 kullanıcı adı ile seviye 5 i bilgisizce istediği gibi eleştiriyor ya da eleştirdiğini sanarak sadece hakaret ediyor.

    Yılmaz Özdil'in yazdığı yazılar yüzünden ödeyeceği tazminat rakamı senin yaşamın boyunca çalışıp kazanacağından fazla. Ölüm tehditleri, içeri girip çıkamama durumu da malum ortada. Bu adam hem iktidarı hem de muhalefeti çoğunlukla alt yapısı sağlam bilgilerle eleştiriyor. Ve bu insanlar para kazanmasın, parasızlıktan aç kalsın ölsün gebersin ki sen mutlu ol. :) Ne kadar tazminat vs ödeyeceği falan seni ilgilendirmiyor, bundan sanane değil mi? Evet, sanane. O zaman 2500 TL'ye kitap satar, bundan da sanane, değil mi? Evet, sanane. :)

    *

    Kitapta kaynakça yok, bu fiyata satılamaz! Acaba?

    Bak sevgili okur, Mustafa Kemal'i anlatan bir çok kitabın temel kaynağı Falih Rıfkı Atay, Ruşen Eşref ve Şevket Süreyya'nın kitapları ve yazılarıdır. Yabancı yazarlar dahi bu isimlerden yararlanır. Kötü bir şey yazmak isteyen de Armstrong'un kitabına atıf yapar. Kısacası kitapta kaynakça kullanmaması kendi tarzıdır. Bilinmeyen bilgilerden çok, bilinenlerin Özdilce anlatımıdır. 1000 sayfalık Atatürk kitabı okumak da tercihindir, bu kitabın normal edisyonlarını okumak da, 2500 TL olanını da. 100 sayfalık kaynakça ayrılan kitapların yaprağını çevirmeyecek kişiler kaynakça soruyor. Bu da işin komik olan kısmıdır. Çünkü konu sürü psikolojisidir.

    *

    Yılmaz Özdil'in Mustafa Kemal'i başarılı mı?

    Evet, başarılı. Neden?

    Dışarıdan bir gözle bakan konuyla alakasız bir insan kitabın satış rakamını, normalde tek başına başarı sayar. Çok sattı, rekor kırdı. Bu bir gerçek. Ama asıl başarısı şu oldu.

    Twitter üzerinden kitabı paylaşan insanların paylaşımlarına bakar ve yorumlarını okursanız, uzun kuyruklarda kitabını imzalatmak için saatlerce bekleyen insanlara bakar ve okuyanlar da bıraktığı etkilere dikkat ederseniz başarılıdır ve amacına ulaşmış bir projedir.

    Bu saydıklarımız başarı için yeterli mi veya bu kitabı okuyan kişiler Mustafa Kemal'i gerçekten anlar ve tanır mı?

    HAYIR.

    Bu kitap, kitap almayan insanlara dahi Mustafa Kemal'i okuttu. İşte bu gerçek başarıdır. Herkes kendisini Atatürk uzmanı zannediyor ve ufak bir zumre ile birlikte yandaş medya taraftarları kitabı eleştiriyor. Aslında ikisinin eleştiri tarzı ve yöntemi aynı. O zaman aynı paralelde buluşmuşlar. Ne mutlu onların adına. Özdil uzman bir tarihçi değil, gazeteci / yazar ve konunun uzmanları arasına adını yazdığınızda etki bırakmaz ama o uzmanları bu halk tanıyor mu? Tanımıyor, sorun orada...

    *

    Kitabı ya da Yılmaz Özdil'i eleştirmek yanlış mı?

    Hayır, tabi ki yanlış değil. Satılan bir ürün hakkında yorum yapmak herkesin hakkıdır. Gizli bir şey değil sonuçta. Yanlış olabilecek durum şudur. Ukalaca, dalga geçerek, çok bilmişlik taslayarak ve sürekli ticari konulardan gem vurarak yorum yapanlar bir yerde yanlış yapıyor. Çünkü, eleştirmek dediğimiz şey, argümanlarla yapılır ve karşı tarafın yaptığı şeyi çökertmeye çalışır tezler atar ya da yanlış olan şeyleri net olarak ortaya döker. Eleştiri adı altında yapılan şeylerin seviyesi 0-6 yaş grubuna bile girmez maalesef. Kendi kendilerine bir şeyler yapıyorlar. Ne yapıyorlar bilmiyorum.

    *

    Benim kitap hakkında ki fikrim nedir?


    Mustafa Kemal'i farklı tarzda okumak isteyen okurların ya da hiç Mustafa Kemal okumamış, tuğla biyografilerden korkan okurların Mustafa Kemal ile tanışma kitabı olabilir. Merak uyandırıp, araştırmaya daha fazla bilmeye itebilir. Kendi başına kısa tanıtım gibi bakılabilir. Çok bilmişlerde değil de öğrenmek için bir kıvılcım arayanlara aradıklarını verir. Başlangıç için idealdir derim.


    Paranız varsa; Kaynak Yayınlarının 30 Ciltlik "Atatürk'ün Bütün Eserleri" ni alabilirsiniz. Büyük bir çalışma ve emek ürünüdür. Gerçekten okumak istiyorsanız, almalısınız. Yoksa Yılmaz Özdil'i sabaha kadar yapıcı ya da yıkıcı şekilde eleştirin elinize hiçbir şey geçmez. Çözüm üretin, daha iyisini yapın. Rica ediyorum yapın biz de görelim.

    *

    Kendi fikirlerinizi istediğiniz şekilde yoruma belirtebilirsiniz. Konuya mantık açısından yaklaşılması gerekiyor. Bu sistemde kimin kim hakkında yazdığı, ne kadara sattığı kimseyi ilgilendirmez. Almazsın, amacına ulaşmaz. Yapabileceğin tek şey bu. Kimse senin keyfine göre bir şey yapmaz sevgili okur. İsterse 5000 TL yapar, isterse 10000 TL.

    *

    Yazdığım yazı Özdil'i savunuyor gibi durabilir. Hayır, konu savunmak değil, biraz mantık ile konuya yaklaşmak ile ilgili. Herkes kendisini otorite sanıyor, herkes bir şeylerin kendince hakkı olduğunu savunuyor, hakaret etmenin, itham etmenin, parmak ile göstermenin hakkı olduğunu sanıyor. Bu hepimizin sorunu. O yüzden bu yazıyı yazdım. Yoksa Özdil'i tanımam etmem, milyonlarca yorum yapan insanı tanımam etmem.

    Özgürlük dediğiniz şey, bir yayınevinin fiyat politikası içinde geçerlidir ve onları ilgilendirir. Alırsınız ya da almazsınız. Atatürk'ün kullanılması konusuna gelirsek, ilk önce o çenenizi bir kapatın derim. Çünkü, buraya gelene kadar daha nice yaşanmış olaylar ve durumlar var. 1938 den bugüne neler yapılmadı, sesiniz çıkmadı sevgili halk. Birisi 2500 TL ye kitap satacak diye kafayı yediniz. İlk önce oraları halledin, sonra buralara bir şeyler dersiniz.

    Saygılarımla.


    *22.01.2019*Yoruma yazdığım yazıyı da ekliyorum. *

    Özdil bugün 1881 başlıklı bir köşe yazısı yazmış. Sizinle paylaşmadan önce bir kaç kelam daha edeyim istedim.

    *

    Kitabın içeriği benim yazdığım yazı ile bağımsız bir durum. Okuyanın takdirine göre değişir.

    Kitabın satış fiyatını etkileyen bir çok unsur var onları da sıralamış Özdil ben orada da değilim. Özel tasarımlar, özel kağıtlar, kitabın ağırlığı, yazı tipi vsvsvs bir çok ilkten bahsetmiş, ben bunları da es geçiyorum.

    Şimdi herkesin bir bütçesi var. Hadi marka isimleri vereyim. Kimisi DeFacto, kimisi Zara, kimisi Armani giyinir. Mantıken hepsi giysidir. "basic" bir tişörtü 10 TL ye de alabilirsin, 100 TL ye de, 1000 TL ye de değil mi? Bu seçimi yaparken bir sürü kıstasın var ama en önemlisi para kısmı. Paran varsa zaten en pahalısını alırsın vs.

    Özdil'in kitabının da 20 liraya alabileceğin 30 liraya alabileceğin ve 2500 TL ye alabileceğin fiyatları var. Şimdi bu durum seni neden geriyor? Konu Atatürk mü? Gerçekten Atatürk mü yahu? Atatürk bu kadar önemliydi de 2500 TL lik kitapla mı aklınıza geldi? Sırf çok sattı diye sırf Özdil gazeteci diye sırf kaynakça kullanmadı diye bu o kadar kötü bir kitap mı? Hatta paçavra diyen var. Senin kitap yakanlardan farkın ne yahu? Zihninde bunları söyleyen çakmağı da çakar. Herkes tarihçi oldu çıktı ülke de tebrik ediyorum. Alkışlıyorum.

    Özdil ve kitabı zerre umurumda değil. İnsanların basit bir konuyu anlayamamaları komik. Özel koleksiyon adı üzerinde, ÖZEL. Al ya da alma bu hakaret etmeni gerektirmez.

    İster oku ister okuma, ister al ya da alma gram umurumda değil. Özdil de değil.

    Müjdat Gezen kitap çıkarmış. Bunu da kullanıyormuş. Yahu kullanır. Sen alık mısın? Sana mı soracak? Kusura bakmayın ama Yunan metinlerine ve düşünürlerine bir bakın bakalım nasıl kitap çıkarmışlar? O zaman nasıl yazmışlar? Cicero nun kellesi nasıl gitmiş? Bu söylediğiniz şeylerin hepsi kitap dünyasında var. O zaman değerli görülmeyen yazıları şimdi biz değerli görüyoruz. Bilmeden konuşan ciddi anlamda sizlersiniz. Fanusun içinde nasıl bir mutluluk yaşıyorsunuz siz?

    Kadıköyde bir sahafın vitrininde özel baskı ve boyutlarda kitaplar var. Gidin sorun bakalım fiyatlarını ne diyecek size? Ağzınız açık kalır. Liberta nın yukarısına doğru çıkın 20 metre ileride. Yanında retro gözlük satan bir yer var. Gidin sorun lütfen.

    Karşı görüşte olan kişilerin fikri saygı duyulacak durumda ise duyarım değilse o da gram umurumda değil.

    Atatürk imzalı giysiler, sömürü değil.
    Tabak çanak, sömürü değil.
    Filmler, belgeseller, sömürü değil.
    Kalemler, saatler, sömürü değil.
    Yabancı yazarların Atatürk kitapları, sömürü değil.

    Ama Özdil'in Mustafa Kemal kitabı sömürü öyle mi? Ve siz gerçeği görüyorsunuz öyle mi? Ben körüm görmüyorum? :)

    Helal olsun Özdil e ne diyim. Yıl olmuş 2019 gündem hala her gün Atatürk. Sömürüyormuşsun sömür ne diyim?

    Buyurun köşe yazısı... İster ciddiye alın okuyun ister okumayın, sizin bileceğiniz iş. İsterseniz de palavra diyin. Siz ne anlıyorsanız, yazılanlar o kadardır.

    https://www.sozcu.com.tr/...tter_impression=true
  • Öğüt verecek insan değil, örnek olacak insan ol... (Mevlana)