• Aç karnına koli kaldırayım derken baş dönmesi yaşayıp gözlerim kararınca şunu anladım.
    Ben artık genç değilim . Aile hekimi her ne kadar aşırı sinir tansiyona yol açar dese de .! Gençken ne aşırı sinir, ne de aç karnına koli kaldırmak beni yere yığmadı .
    29 Araf bir yaş gençlikten orta yaşlılığa bomboş hüzünlü bir geçiş ..
    Dolu dolu emeğin alın terinin harcandığı buruk bir geçiş .
  • “Benim için orta yaş krizi demek sabah uyanıp yapmaya devam ettiğin şeyi nasıl durduracağını merak etmek demek. Yaşadığın onca sene içinde hiçbir şey başaramadığını ve başaracak gibi de görünmediğini anladığın ani, iğrenç bir aydınlanma demek. İçinde bulunduğun durumu idrak edip umutların, hayallerin ve gençken sahip olduğun o güven duygusu için yas tutmak demek. Bir şeyin eksik olduğunu hissettiğinizde kriz daha da büyüyor.”
    Jemma Forte
    Sayfa 316 - Martı Yayıncılık
  • 262 syf.
    ·16 günde·Beğendi·9/10
    Anlatımı akıcı, sürükleyici bir kitap. Konusu ne kadar bilindik olursa olsun okurken merak uyandırıyor. Orta yaş krizi yaşayan bir erkeğin kafasının içinde olmak gibi kitabı okumak. Yeri geldi kendimi buldum, yeri geldi çevremdeki adamları anladım okurken. Kadın erkek ilişkilerine yönelik empati yeteneğinizi geliştirecek bir kitaptır, tavsiye edilir.
  • Evliliğin aşkı öldürmesinin yahut içten içe kemirmesinin kötülüğü üzerine konuşup duruyoruz her fırsatta. Hatta ölen aşkımızın ardından içten içe hayıflanıyoruz. Yıllar geçtikçe mutsuzlaşıyor, evliliğimizin ilk anlarında yaşadığımız haz ve heyecanı bulamamaktan dolayı karamsarlığa düşüyoruz.


    Tüm dünyaya paralel olarak ülkemizde de boşanma rakamları hızla ivme kazanıyor. Liseli genç formatında sunulan romantik ilişki biçimleri, dizi ve filmler aracılığıyla “mutlu evliliğin hakikatiymişçesine” servis ediliyor.


    Evlenebilmek için çok büyük aşklar bekleyen bekarlarla, evliliği devam ettirebilmek için eksilmeyen aşklar uman evliler, en nihayetinde aynı çıkmazda birleşiyor.


    Oysa aşk bir görme kusurudur ve evlilik gibi en güçlü dayanağı “akıl, mantık, duyguları yönetme, sevgi ve saygı” gibi değerler olan bir müessesenin, zamanla düşmanı haline gelebilir.


    Aşk, hayal ettiğimizle gerçek arasındaki farkı, fark edinceye kadar geçen bir zaman dilimi.


    “Aşık olduğum adam/kadın çok harika biri, hayatın bütün anlamları onda birleşiyor, aklımdan geçiremediğim kadar muhteşem özelliklere sahip” diyerek bütün hayallerimizi ve beklentilerimizi üzerine yüklediğimiz kişiyi, “olduğu haliyle” ancak evlilikte görebiliyoruz. Ve işte gerçeği görmemize yarayan o gözlüğü takmamız, aşkın katline hüküm vermekle aynı şey oluyor.


    Aşkta çokça heyecan var; kalp çarpması, el titremesi, dil sürçmesi, yüksek hazlar, baş döndüren mutluluklar, bitmez coşkular, arzular, şehvetler.. Ve düşüncesizlikler, kırılganlıklar..


    Evlilikte ise, çokça sevgi ve saygı var; olduğu gibi kabullenme, duyguları mantığın izine tabii kılma, huzur, dinginlik, güven, sadakat, vefa, mutmain olma, şefkat ve merhamet..


    Bütün bunlar “heyecan, coşku, haz” gibi duyguların evlilikte hiç olmadığı anlamında değil ama ana faktör duyguların bunlar olmadığına işaret.


    Aşk sarhoşluğu ile başlayan ilişkilerin sevme nedeni Çünkü’ye dayanıyor. “Çünkü çok güzel/yakışıklı. Çünkü çok zarif, kibar. Çünkü tam hayalimdeki gibi.”


    Duygunun eşlik etmediği mantık merkezli ilişkilerin sevme nedeni ise Eğer’e dayanıyor. “Eğer güzel/yakışıklı olmaya devam ederse. Eğer isteklerimi yerine getirirse.”


    Sevgi ve mantığın el birliği ile başlayan ilişkilerin sevme amacı ise Rağmen’e dayanıyor. “Güzel/yakışıklı olmamasına rağmen. Geçen yılların ardından değişmesine rağmen. Bazı özelliklerini beğenmememe rağmen.”


    Konuyla ilgili Psikiyatrist Mehmet Zihni Sungur’un bir programda anlatmış olduğu çok sevdiğim bir hatırasını aktarmak istiyorum:  


    “..Evlilikle ilgili düşüncelerimin olumsuz olduğu bir dönemde, bir çiftle tanıştırıldım. Evliliklerinin 50. Yılını kutluyorlardı. Bir arkadaşımın vesilesiyle kutlama partisine ben de katıldım. Yaşlı bir adam ve bir kadın. Müthiş eğleniyorlar, gayet keyifliler.


     Ama ikisi sürekli yapışık değiller. Biri gidiyor, bir arkadaşıyla sohbet ediyor, öbürü bir başkasının yanına gidiyor. Birbirlerinin yanından geçerken nazikçe dokunuyorlar.


    Sonra gecenin sonunda bu muhteşem çiftin hanım olanının yanına düştüm ve klasik soruyu sordum:


    -Nedir bu sır? Nasıl oluyor da 50 yılın sonunda hala böyle keyifli, mutlu, aşık ve büyük bir sevgiyle bir arada bulunabiliyorsunuz? Dedi ki:


    -Ben beş tane adamla evlendim. Ben:


    -Nasıl yani, bu sizin beşinci eşiniz mi? dedim şaşkınlıkla. Kadın:


    -Hayır, dedi. Eşlerimin hepsi aynı soyadını taşıyordu.


    -Biraz daha açar mısınız, anlayamadım, dedim. Şöyle anlattı:


    -İlk evlendiğim adam, çok hoş, yakışıklı, hırslı, amaçları olan, genç, çok tatlı ve çekici bir insandı. Ona kapıldım ve onu sevdim.


    Evlendikten kısa bir süre sonra işkolik oldu. Bu adamı sevmek çok zordu. Ama uğraştım ve işkolik haliyle de sevmeyi becerdim.


    Sonra siz gençlerin “orta yaş krizi” dediğiniz bir dönemden geçti. Sanki bir tren kaçıyor ve eşim de o treni yakalamak zorunda gibi hisseden ve hep koşturan bir adam oldu. Hakkında bazı olumsuz düşüncelerim olmasına rağmen onu da sevdim.


    Sonra o karizmatik adam emekli oldu. “Onu niye oraya koyuyorsun, bunu neden böyle yapıyorsun” diye her şeye karışan, akşama kadar vıdı vıdı konuşan bir adam oldu. Bu adamı da sevdim.


    Bak, karşıdan gelen şu cildi ve derisi kemiklerinden süzülmüş olan adama. Bu adam, ilk evlendiğim adam değil. Ben aynı adamın beş ayrı halini sevdim. Ateşini de külünü de közünü de.”


    Velhasıl aşk ölsün dostlar, üzülmeyelim.


    Tıpkı ecdadın ölülerini evlerinin yanı başına defnettikleri gibi, evimizin, yüreğimizin bir kenarına iliştirelim aşkı.


    O bir duraktı; inandığımız, yaşadığımız ve bize çok değerli duygular katan bir halimizdi. Aşkın bir üst kademesi olan sevgiye, saygıya, vefaya geçemediğimiz takdirde, hissettiğimiz o güzel aşk içimizde çürümeye ve evliliğimizi çürütmeye mahkum.


    “Eşime karşı eskiden olduğu gibi heyecan duymuyorum. Sevgim azaldı. Benim için artık hiç cazip/çekici değil. Daha önce fark etmediğim huylar edindi. Değişti, bambaşka bir kişi oldu” söylemleriyle (ciddi bir sorun olmadığı halde) bir evliliği sonlandırmak kadar ilkesiz bir şey olabilir mi?


    Hepimiz değişiyoruz, farklılaşıyoruz, yakınlığın ve sürekli beraberliğin doğal getirisi olarak kusurlarımızı saklanamaz bir halde yaşıyoruz.


    Gerçek erdem, bütün bunlara rağmen sevmeye, vefa göstermeye, çaba göstermeye, yıkılan yerleri tamir etmeye, kırılan gönülleri mamur etmeye devam etmek değil midir?


    En yüce Varlığı, eşyayı, insanı, kainattaki yerimizi, kendimizi, bir kaplumbağanın hışırtısını, bir akar suyun şırıltısını, bir yağmur damlasının güzelliğini vs. sevebilme kabiliyetimiz varsa eğer, eşimizi sevmeye devam etme ve onu olduğu gibi kabullenme kabiliyetimizi de küçümsememeliyiz.



    Gerçek erdemin peşinde olmak duasıyla, 

    Aşkın hürmetine sevgiyle kalalım.. 



    Ummu Reyhane
  • İnsanları casusluğa iten nedenler, insan doğasının kendisi kadar karmaşık ve çeşitlidir. Ajan yapılmak üzere tespit edilmiş yabancı görevliler ve subaylar arasındaki öngörülemez bireysel farklılıklar ve kültürel çeşitlilik yüzünden, bir hedefin casusluk eylemleri yürütmedeki egemen itkisini tespit , operasyonel psikologların başat işlevine dönüşmüştür. İtkilere dair gruplandırmalardan biri, "MICE modeli" adıyla bilinir. Para (Money), ideoloji (İdeology), baskı (Coercion) ve ego (Ego) kelimelerinin baş harflerinden oluşan MICE sıklıkla adam almanın temeline dönüşen kültürlerarası özellikleri betimler.
    Para , özellikle kültürü başarıya , konuma maddi servete büyük toplumsal önem veren ülkelerin vatandaşları için çekicidir.
    İdeoloji, kaçıp kurtulamadıkları ya da karşı çıkamadıkları politik veya ekonomik sisteme nefret besleyen bireylerde etkili bir teşvik silahıdır.
    Baskı , sadece belli şartlar altında bazı kişiliklerde etkili olabilecek bir negatif iticidir.
    Ego genellikle yeteneklerinin , becerilerinin ve önlemlerinin işverenlerince ödüllendirilmediğine veya meslektaşları arasında takdir görmediğine inanan kişilerde casusluk eylemlerine girişi teşvik eder.
    CIA psikologları casusluğa meyilin üç ônemli belirtisinin genellikle evlilik dışı ilişkiler veya amire duyulan hoşnutsuzlukla ortaya çıkan sadakat bölünmeleri, aşırı kendine hayranlık, kibir ve küstahlıkta görülen narsisim ve ebeveyn ilişkilerinde isyankârlık olduğunu saptamıştır.
    CIA psikologları çoğu ajan için işe alınmaya açıklık ve eyleme meyilin, otuz beş ila kırk beş yaşları arasında çoğu kültürde görülen kişisel yaşam değerlendirme ve orta yaş krizi dönemlerinde ortaya çıktığını saptamıştır.
  • 144 syf.
    ·3 günde·Beğendi·8/10
    ‘Erkeklerin ıstırabı,bir kadını sevmeleriyle başlıyor.Bu ıstırap akıllarına bir nebze yatıyor çünkü onlara haz veriyor ve tatmin de ediyor.Daha sonra erkekler sevdikleri kadınla evleniyorlar.O kadar kolay olmasa da bunu da hala anlayabiliyorlar.Sonra kadın iki ya da ikiden fazla çocuk doğuruyor.Erkekler bu süreçten sonrasını artık anlayamıyorlar.’
    .
    Gerhard Warlich fazla duyarlılıktan muzdarip.Felsefe doktorasını aldıktan sonra kapasitesinin çok altında bir işe tıkılıp kalan,hayat arkadaşı ile evlenip çocuk sahibi olmaktan çekinen (hatta fazlasıyla korkan) Warlich,karşısına çıkan her detayı inceliyor,fazla düşünüp sıfır noktasına ulaşıyor.Orta yaş krizi deyip geçilemeyecek kadar da derin sorgulamalara bulaşıyor.Üstü başı toz içinde kalsa da sonunda elindeki kartları okuyabiliyor.
    .
    Karakterin anne ile bağının sürekli gündeme gelmesi hatta kimi yerlerde Freudyen açıyı anımsatması da bir diğer ayrıntı sayılabilir.Melankolinin ise mutluluğu arama ve çıkarımlarda bulunma merkezinde işlenmesi de beni kendine çeken bir artısı oldu kitabın.
    .
    Sonuç olarak yazar Wilhelm Genazino,kitap isminden konunun işlenişine,kullanılan dilden incelikli gözlemlere kadar,ilk okuduğum eseri “o gün için bir şemsiye’den daha kuvvetli duygular uyandırdı bende.
  • 99 syf.
    ·Beğendi·9/10
    Konuşurken daldan dala atlayan, bu sırada bizi nefes nefese bırakan, sayfaların derinliklerine saklanmış gizlerin açığa çıkartılmasını bekleyen, bunları her okuyuşta azar azar gösteren, bazı eleştirmenlerin yorumlanmasını zor bulduğu, her şeye rağmen yazarın parlak zekasını yazısından hiç eksik etmediği bir kitap.

    ‘’İnsanlar sizin düşüncelerinize, içtenliğinize, acılarınızın önemine, siz öldükten sonra inanırlar ancak. Siz yaşadıkça, durumunuz kuşkuludur...’’

    Öncelikle, hikâyeye bir çerçeve çizmek gerekirse, diyebiliriz ki, bir adamın yaşadıkları ve yaşadıkları üzerine düşündükleri, kitabın sayfalarında yazıya aktarılmıştır. Biraz derine inersek, birisinin yaşadıkları, o kişinin hayatından parçalardır veya kısaca hayatıdır. Yaşanılanların yani hayatın üzerine düşünme ise bir nevi yüzleşmedir. Bu kitap aslında bir yüzleşmenin hikâyesidir. Fakat, hikâyedeki kimsenin yüzleşmesi onunla sınırlı kalmayacak, bu yüzleşme kitaptan taşacaktır.

    ‘’Bizden daha iyi kişilere daha az iç döktüğümüz çok doğrudur. Daha doğrusu onların topluluklarından kaçarız. Çokluk bize benzeyenlerle, bizim güçsüzlüklerimizi paylaşanlara dökeriz içimizi. Demek ne düzeltilmek ne de yola getirilmek dileğimiz var. İlkin gücümüzün yetmediğinden yargılanmamız gerekir. Yalnızca acımakla yüreklendirilmek isteriz. Kısacası artık suçsuz olmak isteriz, ama bunun için parmağımızı bile kımıldatmak gelmez içimizden.’’

    Albert Camus, kendisinin öyle bir iddiası olmamasına rağmen, 20.yy romancıları arasında en ‘’felsefi’’ olanı olarak görülmüştür. Camus yazdığı farklı türlerde(roman, kısa hikâye, oyun) eserleri ile edebiyat ve felsefe arasında bir bağlantı kurma arayışında olmuştur. Sadece felsefe de değil, siyaset, psikoloji, teoloji gibi alanlara da el atmıştır eserlerinde.

    Varoluşçuluğun babası ve Camus’un yakın arkadaşı Sartre’nin favori kitabıdır, Düşüş. Sebebi sorulduğunda şöyle demiştir:’’Camus bu kitaba kendini katmış. Kattıktan sonra da tamamen gizlenmiş.’’

    Eserin protagonisti(başkahramanı) ile Camus’u özdeşleştirme yaygın olsa da röportajlarda ve kitabın bir versiyonunun arka kapağındaki açıklamada bunun böyle olmadığını dile getirmiştir.(Sartre ile bozulan dostluğundan sonra yazılmış olduğu için otobiyografik tarzda yazıldığı ve itiraf amacı taşıdığı öne sürüldü Sartre ve arkadaşları tarafından.) Objektif olarak gözlemlendiğinde ise farklılıkların yanında bazı benzerlikler de göze çarpmaktadır. Şüpheyle dolu özgüven, kadınlarla olan ilişkiler, pişmanlıklar, orta-yaş krizi vs.

    Kitabın ortaya çıkması Camus’un hayatının zor günlerine denk geliyor. Düşüş yayınlandığında, Olivier Todd onu şöyle tasvir ediyordu: ‘’fiziksel ve psikolojik olarak çökmüş’’. Camus’un Başkaldıran İnsan’ındaki politik görüşünden dolayı Sartre ile bozulan arkadaşlığı onda pişmanlığa yol açtı. Ayrıca evliliği de o sıralarda hiç yolunda gitmiyordu. Bunların üstüne bazı hastalıkları da eklemeyi unutmayın. İşte Düşüş’ü meydana getiren koşullar bunlardır.

    Todd’a göre, Camus her biri birer roman, oyun ve deneme içerecek şekilde döngüler(setler) halinde yazmayı planlıyordu. ‘’Absürd’’(Uyumsuz veya saçma diye geçer Türkçe çevirilerde) döngüsünde, Yabancı romanı, Caligula oyunu ve Sisifos Söyleni denemesi bulunuyorken ‘’İsyan’’ adlı döngüde ise Veba romanı, birkaç oyun ve Başkaldıran İnsan denemesi mevcut idi. Trafik kazasıyla gelen ansızın ölümüyle bitiremediği romanı İlk Adam ise ‘’mutlu’’ bir döngünün bir parçası olacaktı. Düşüş’e geldiğimizde ise, bu kitap herhangi bir döngüye ait değil, daha çok bir rastlantı sonucu idi. Hikâyenin uzunluğunun bir kısa romana ulaşması -bahsettiğimiz rahatsızlıklar ve entelektüel izolasyona rağmen- Camus’un işini hızlandırdı. Hanna’nın söylediğine göre, Düşüş’ün Camus’u yansıtmasının yanında Sartre ve 1950’lerin Fransız aydınlarının bir portresiydi. Tuğrul İnal ise Düşüş'ü, diğer iki romanın (Yabancı ve Veba) bir sonucu olarak betimler.

    Kitabın karmaşıklığı, içeriğine ek olarak biçiminin belirlenmesinde de problemler yaratmış. Düşüş’ü roman olarak tanımlamakta isteksizlik gözlenirken bazıları novella veya yarı-otobiyografik itiraf ya da felsefe çalışması olarak tanımlamayı tercih etmiş.

    “Madem ki hem sevmeye hem de sevilmeye ihtiyacım vardı, ben de oturdum aşık olduğumu sandım.”

    O kadar konuştuk ama daha ana karakterin adını bile ağzımıza almadık. Söyleyelim o zaman: Jean-Baptiste Clamence. Bu arkadaşımız, Mexico City’deki Amsterdam barında, isimsiz muhatabıyla yaklaşık 5 gün boyunca konuşuyor. (Neredeyse)Hiç konuşmamasına rağmen Clamence’nin yanında hazır ve nazır vaziyette. Genel olarak hayattaki başarılarından, ‘’düşüşlerinden’’, bazı felsefi konulardan(varlık f., etik, politik f., estetik) söz açıyor. Şunu da hatırlatalım, konuşmalardan anlıyoruz ki kendisi Paris’te çalışan bir avukat. Konuşması dikkatli bakılmazsa bir sarhoşunkini andırır. Fakat mantıksal bir düzen mevcuttur cümlelerinde, oluşturduğu katmanlar tek tek açılırken seçilen her konu Clamence ile sessiz dostunu birbirine yaklaştırır. O ‘’sessiz dostun’’ neredeyse hiç konuşmamasından da kurulması istenen benzerlik ilişkisi hemen açığa çıkar. Onun sessiz dostu okuyucudur. Biraz daha cesur düşünürsek de Clamence ile yer değiştirebiliriz.

    Hartsock’a göre, Düşüş tek kişinin diyaloğudur. Sadece Clamence konuşmacıdır fakat o tek yanlı algılanamaz. O hem doğrunun hem de yanlışın peygamberidir.*

    Kitabın mesajlarından biri de yargıç-tövbekâr ilişkisidir. Hatırlarsanız Clamence yargıçlık görevini bırakmıştı. Yargıçlar ne yapar? Kim suçludur, kim değildir karar verir. Ama bu yargı düzeninde sadece bir/birtakım kişi/ler suçludur, geri kalanlar suçsuzdur, masumdur. Metnin en altındaki alıntıda da görebileceğiniz gibi, bu durum Clamence için kabul edilemezdir. Çünkü herkes suçludur.

    Tuğrul İnal'ında belirttiği gibi, anlatı iki ayrı boyutta gerçekleşir. Birincisi, anlatıcı-kahramanın, Paris'te bir genç kızın kendisini köprüden atarak intiharına şahit olmadan önceki durumudur. Bu günler, kahramanın daha çok hazla, eğlenceyle, başarıyla dolu 'mutlu' günleridir. İkinci dönem ise, bu intihar olayından sonraki günleri kapsar. Bunlar daha çok, vicdan azabının kahramanımızı her gün içten içe kemirerek yok ettiği, huzursuz, kuşkularla dolu 'mutsuz' günlerdir (bkz. İnal, 1980: 84).

    Yazarın, kahramanına özellikle Jean-Baptiste ismini vermesi boşuna değildir. Kuşku yok ki, birçok eleştirmeninde mutabık olduğu şekilde, Jean-Baptiste, Eski Ahit'te bahsi geçen, İsa'nın gelişini, kurtuluşu, tanrı lütfunu (bağışlanmayı) müjdeleyen son peygamber Jean Le Baptiste'e (Clamans in deserto) gönderme yapıyor. Ayrıca, kahramanın soyadı Clamence'ın, Fransızca’daki 'clamer' (haykırmak) fiilinden gelmesi de yazarın uğraşını biraz daha aydınlığa çıkarıyor.

    (Camus’un) Düşüş'ten önce Çağımızın Bir Kahramanı (Un Heros de Notre Temps) adını vermeyi düşünmüş olması da kayda değerdir.

    İlk bakışta, bir aziz, şehit ve peygamber görüntüsü veren kahraman, gerçekte ise bir Anti-Jean Le Baptiste olarak karşımıza çıkar. Pasif davranışıyla genç kızın ölümü karşısında bir şey yapmayan, hiçbir çaba göstermeyen kahraman bu yönüyle insanlığa ihanet ettiği için bir 'hain' olarak görür kendisini. Zaten bu yüzdendir ki eserde sık sık Dante'den ve onun cehenneminden bahseder, kendisini hainlerin bulunduğu bu cehennemin dokuzuncu bölümünde görür.

    Anlatıda olay Amsterdam'da geçmesine rağmen, şehir yaşamı ve insanları hakkında yeterince bilgi vermez Camus. Söz konusu olan daha çok Paris ve kahramanın bu şehirde yaşadığı olaylardır. Birçok eleştirmence Camus'un bu yönü eleştirilmiştir. Aynı şekilde Yabancı'da olaylar Cezayir'de geçmesine rağmen söz konusu olan daha çok Fransızlar ve bu şehirdeki yaşam biçimleridir. Bu konuda Ali Osman Gündoğan şunları söylemektedir: "Camus, Cezayir'in tabiatına tutkun olduğu kadar yerli insanına da o derece kayıtsızdır. Mesela, Yabancı adlı romanda, roman kahramanları hep Avrupalıdır. Sadece iki Arap söz konusu edilmekte ama onların adından bile bahsedilmemektedir" (Gündoğan, 1995: 20). Edward Said'de Kültür ve Emperyalizm adlı yapıtında Camus'un duruşunu eleştirerek şöyle demektedir: "Camus (...)Fransızların önceliğini onaylayıp pekiştirirken, yüzyılı aşkın bir süredir Cezayirli Müslümanlara karşı yürütülen hükümranlık seferberliğini ne tartışmakta, ne de aykırı bir duygu belirtmektedir" (Said, 1998: 277-8).

    Kitap okumalarına geçmeden önce, Camus’u bir felsefeci olarak da ele alıp felsefesini bu kitapta ortaya çıkartmalıyız. Neyi anlatmaya çalışıyordu peki?

    Camus’a göre, Sisifos’un Söyleni’nde geçen ‘’Absürd Gerekçelendirme’’si şöyleydi: Dünya anlamsızdır ve bu söylenebilecek tek şeydir. Rasyonel olmayanla(dünyada yaşananlar) karşılaşma ve bunun sonucunda oluşan sorulara kesin cevaplar alma isteği absürdü oluşturur. Ölüm (bu absürt dünyada) tek gerçektir, yaşamak için mutlak amaçlar öne sürülemez. İnsanoğlunun tüm girişimleri, kurulmuş değerleri vs. birer ‘’absürtte gezintidir’’. Camus’un Yabancı’sında Meursault hücresinde idamını beklerken, Veba’sındaki doktorların bir çocuğun ölümünü izlerken ve Düşüş’ünde kimseye ait olmayan (evrene ait olan) kahkahayı duyarken absürde tanıklık ederiz.*

    Düşüş’ün çok keyifli bir okumasına denk geldim. Altında Shoshana Felman imzası olan bu okuma, Camus’un Düşüş ve Veba adlı romanlarını 2.Dünya Savaşı sonrası bir travma olarak görüyor.

    İzninizle, Veba’dan bahis açma cüretini gösteriyorum:

    Oran kentini saran veba salgını dolayısıyla şehre giriş-çıkışlar kapatılır, salgın gittikçe şiddetini arttırır. Doktorlar ve kentten bazı kişilerin odağa alındığı bir düzlemde, kentin ve insanların geçirdiği değişimi rahatlıkla gözlemleriz.

    +Veba’da geçen ‘’tarih sahnesindeki yüz milyon ceset, bir duman bulutundan fazlası değildir’’ cümlesi ile Nazi krematoryumlarında dumana dönüşen cesetler arasında bir bağlantı kurulabilir. 2.Dünya Savaşı ile özdeşleştirilmesinin bir başka önemli sebebi de kimliği belirsiz ölümlerin radyoda ilan edilen istatistiklere dönüşmesidir.

    +Şehrin kapılarının kapatılması, karantinaya alınması da toplama kamplarına ne kadar benziyor değil mi? Ya da vebayla mücadele eden gönüllülerin, Nazizim’in karşısındaki direniş hareketlerine benzemesi.

    +Camus’un bu direniş hareketlerinin birinde (Fransa Direnişi) bulunması, Fransız yeraltı gazetesinin editörü olması da tezimizi güçlendirir herhalde.

    Hem Düşüş’te hem de Veba’da ortak bir tema bulunmaktadır: Tanık olma. Fakat bu tanık olma kavramı, kitaplarda farklı şekillerde işlenmiştir. Düşüş’te bu tanık olma mevcuttur fakat kayda geçirilmeye, bilinir yapmaya çalışılmamıştır. Köprüdeki o sahneyi hatırlayın: Kadın atlar, karakterimiz arkasını bile dönmez ve kimseye de haber vermez. Diğer romanda ise tam tersi bir durum mevcuttur: Her şey kayıt altına alınır, istatistikler oluşturulur, yasaklar uygulanır, radyolar bilgilendirme yapar...

    Daha da ileri gitmeden şu tartışmaya değinmek farklı bir bakış açısı katacaktır:

    Varoluşçuluk. Anlamını yitiren dünyada anlamsızlığı kabullenerek yaşamak, anlamsızlığa rağmen yaşamak.

    Varoluşçuluğun en önemli isimleri olan Camus ve Sartre’nin ayrı düştüğü konuların açıklanması gerekir herhalde.

    Aralarındaki bu tartışma temel olarak tarihe olan bakış açılarıyla ilgilidir. Camus’un Başkaldıran İnsan’ındaki dogmatik Marksizm ve Sovyetler’deki çalışma kampları hakkındaki eleştirileriyle fitil ateşlenmiştir. Diğer tarafta, Sartre, Stalinizm’in politik ve felsefi bir savunucusu idi. Sartre’nin totaliter tarih anlayışı, Camus’un eleştirilerinde kendine yer bulacaktır.

    Camus eleştirilerini dile getirirken şöyle diyordu o keskin kalemiyle: ‘’Tarih haricinde başka hiçbir şeye inanmayanlar, teröre doğru yol alırlar.’’ Daha sonra şunu ekliyor: ‘’Tarihe inanmayanlar ise terörü onaylamış olurlar.’’

    Bu cümleleri biraz açmak gerekirse, anladığım kadarıyla, ilk cümlesinde totaliter tarih anlayışı kast ediliyor. Tarih haricindeki olguları bir kenara bırakıp tarih tek araç olarak kaldığında (devletin elinde) terörün meydana gelmesi kaçınılmaz olur. Devletin elinde bulunan bu tekil güç, şekil değiştirir ve sadece ismi tarih kalır. İkincisinde ise gerçek tarih yapanların görüşlerine inanmayanlar (totaliter tarih anlayışı kast ediliyor) gerçeklerden uzaklaşır ve bunun dolaylı sonucu olarak da terör kabul edilir devlet nezdinde. (Farklı önerilere açığım, pek emin olamadım.)

    Bu yalnızca tartışmanın başlangıcı. Daha sonrasında o dönemin solcu ve varoluşçu entelektüellerinin Sartre’nin etrafında toplanıp Camus’a tavır alması, birbirlerini tarihten anlamamakla suçlamaları... Sartre’ye göre Camus, ‘’tarihe cehennemden bakarken’’, Camus’a göre de Sartre sessiz kalıyor. Anlayacağınız, Camus’un enteleküel izole ortamı bu dönemde oluşuyor.

    Sartre’nin bu sessizliğini de Düşüş’teki o önemli sahnede, kadının atlaması ve adamımızın tepkisinde, görüyoruz. Tanık olma fakat ayrıca tepkisiz kalma. Benzer olarak, Sartre, Stalin’e, onun baskısına ve zulmüne tanık olduğu halde sessiz kalıyor.

    Ayrıca bu sahne, savaş-sonrası okuması göz önüne alındığında, müttefik devletlerin, Nazi katliamları ve işkenceleri karşısındaki sessizliğine benzetilebilir. 1941’den beri bu durumdan haberdar olan devletler, 1945’te tam anlamıyla durumu idrak edebilmişlerdi. 1945’e kadar Polanya yeraltı örgütlerinden gelen istihbaratlar abartma olarak değerlendiriliyordu.

    Köprüden atlayan kadını sorulduğunda, Clamence şöyle yanıt verir: ‘’O kadın mı? Bilmiyorum. Gerçekten bilmiyorum. Öbür gün ve ondan sonraki günler gazeteleri okumadım.’’

    Felman’ın incelemesini kendisinden bir alıntıyla bitirelim:
    ‘’Deprem yalnız canları almaz, binaları ve eşyaları yok etmez; deprem, depremi ölçen aletleri de yok eder.’’ François Lyotard

    ‘’Örneğin şu ihtiyar Avrupamız, herhalde dikkat etmişsinizdir, en sonunda bir yoluna girdi. Artık o saflık çağlarındaki gibi ‘Ben böyle düşünüyorum, sizin karşı olduğunuz noktalar neler?’ diye sormuyoruz. Açık görüşlü olduk. Karşılıklı konuşmanın yerini bildiriye verdik. ‘Gerçek budur diyoruz. Her zaman tartışabiliriz üstünde, ama bu bizi ilgilendirmez.’ ’’

    Karşılaştırmalı edebiyat denilen bi’ nane var, acayip zevk veriyor. Tahsin Yücel’in Vatandaş’ı ile Düşüş’te bi’ bakalım neymiş bu.

    Tahsin Yücel, kendisinin de belirttiği gibi, Fransız yazarlardan oldukça etkilenmiştir. İsim vermek gerekirse, Balzac, Flaubert, Proust, Gide, Malraux, Giraudoux... Fakat olabildiğince (bilinçli) öykünmekten kaçınmıştır, dediğine göre.

    Ona göre, edebiyat birnevi günah çıkarmadır, eleştiridir. Vatandaş ile Düşüş’ü aynı potaya koymamızı sağlayacak olan da bu kavramlardır.

    Vatandaş’taki ana karakter, Şahan Baş, umuma açık yerdeki tuvaletlerin kapılarına yazılar yazmaktadır. Takma adıyla icra ettiği bu yazılar, toplumsal eleştiriler içermektedir. Vatandaş’ın hiddeti zalim karşısında susanadır, korkak aydınlaradır. Hikâye, Düşüş’e benzer şekilde, birisine anlatılmasından(itiraf edilmesinden) teşekkül ediyor. Düşüş’te de olduğu gibi, birkaç günden oluşuyor.

    ‘’Bense övünmek gibi olmasın, somutu ve teki söylemek isterim, yinelemek ve yinelenmek için değil, yinelemelere son vermek için yazarım her zaman, yapıtlarımda insanlar kendilerini bulsunlar diye değil, kendilerine gelsinler diye yazarım, anlıyor musun?"(Vatandaş, Tahsin Yücel)

    Brian Fitch’in Düşüş üzerine şu kısa tespiti de epey benzerlik gösterir yukarıdakiyle: ’’Roman okurun huzurunu kaçırmak hatta rahatsız etmek için tasarlanmıştır.’’

    Vatandaş’a (takma adı) göre, ‘’Her yazım bir başkaldırma olarak ortaya çıkar’’. Fakat tuvalet kapılarına yazılanların etkisizliğinin fark edilmesi de ‘absürd’ün bir yansımasıdır.

    Selim İleri kitap hakkında şöyle bir tespitte bulunuyor: ‘’Gülmecenin eşiğine dek getirip bırakıyor okuru Tahsin Yücel. Ama düşündüren, yürek burkan bir gülmecenin, kara gülmecenin eşiğine."

    ‘’Pezevenklerle hırsızlar, her zaman, her yerde hüküm giyseydiler dürüst kişilerin tümü kendilerini her zaman suçsuz sanarlardı sevgili bayım, unutmayın.’’

    Camus’un Dostoyevski ile olan bağlantısıdan da bir paragrafta bahsetmek faydalı olacaktır. Düşüş ile Dostoyevski’nin Yeraltından Notlar’ı arasındaki benzerlikler oldukça göze çarpar. Tabi ki de bu bir tesadüf değildir. Camus’un yazınında Dostoyevski başat roldedir. Denemelerini yazdığı Sisifos Söyleni’nde Dostoyevski’nin Karamazov Kardeşler’inden ve Ecinniler’inden bahsetmiştir. Ayrıca, Karamazov Kardeşler’de tanrı hakkında (kendisine göre) radikal fikirler belirten Dostoyevski ile Clamence karakterinin düşünceleri de aynı düzlemde yer alır.

    “Örneğin doğum günümün unutulmasından hiç yakındığım olmamıştır; bu konudaki ağırbaşlılığıma küçük bir hayranlıkla şaşarlardı bile. Oysa tüm bunların nedeni daha da ağır başlıydı: kendi kendime acınmak için unutulmak istiyordum.”

    Ve yazı sona erer. Yalnız tek bir mesele kalırdı konuşulmayan, belki de en önemlisi. Bu düşüş neyin/kimin düşüşüydü?

    Not: Tırnak içinde belirtilen ve tek paragrafta verilen alıntılar kitaptandır.

    *[“Camus’ ‘The Fall’: Dialogue of One”, Mildred Hartsock]

    Kaynakça
    -“Bridging Literary and Philosophical Genres:Judgement, reflection and education in Camus’ The Fall’’, Peter Roberts
    -“Crisis of Witnessing: Albert Camus' Postwar Writings”, Shoshana Felman
    -“Albert Camus’un ‘Düşüş’ ve Tahsin Yücel’in ‘Vatandaş’ Anlatıları Üzerine Mukayeseli Bir Araştırma”, Ahmet Göğercin