• Kadın özgürlüğü nedense, erkeklerin elindeki ayrıcalıkları ve iktidarı sinsice ele geçirmek isteyen bir hareket gibi algılanıyor; sanki bir tarafın kaybetmeye mahkum olduğu, taraflardan sadece birinin özgür ve güçlü çıkabileceği bir savaş var ortada. Oysa birlikte özgürleşir ya da birlikte köleleşiriz.
  • Alzheimer hastası olan yaşlı bir öğretmen tedavi için evinden ayrılmak durumunda kalıyor. Evindeki eşyaların büyük çoğunu ihtiyaç sahiplerine dağıtıp geriye kalanları da çöpe atıyor. Tasfiye işlemi devam ederken işe yarar malzemeler ayrılıyor . O malzemelerden elime geçen bir kitap var. Kitabın adı K.Atatürk Diyor Ki

    Kitabın önsözünde belirtilen tarih 1980 fakat aynı durumun hala devam ettiği aşikar ortada ; İşte yıllardır bir dirhem yol alamadığımız konuları bize gösteren o ibretlik takdim yazısı ;

    Milli Eğitim Bakanlığı Talim ve Terbiye Kurulunun 22.2.1980 gün ve 762 sayılı kararı ile basılması uygun görülmüş Yayımlar Genel Müdürlüğünün 21.3.1980 tarih ve 2274 sayılı emirleri ile 200.000 adet basılmış bu defa yayımlar genel müdürlüğünün 5.6.1980 tarih ve 4625 sayılı emirleri ile 250 bin adet daha arttırılarak 450 bin adede çıkarılmıştır.

    "Bu Kitap , bir ihtiyaca karşılık vermek için hazırlandı. Atatürk’ün söz ve demeçlerini seçerken, yalnız söylediği zamanın şartlarına değil, sözlerin istikbalde ışık tutan özelliklerine de dikkat edildi. Çünkü, son yıllarda Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Mustafa Kemal Atatür, aşırı sol ve aşırı sağ tarafından öylesine yanlış tanıtılmak istenmiş, gerçek öylesine saptırılmıştı ki ; Pek çok kişi onun katıksız bir Türk milliyetçisi yönünü neredeyse fark edemez hale gelmişti.
    Sol’un propagandasında Atatürk’ün istiklali tam , ülküsü Marksist Leninist dünya görüşünü benimseyenlerin siyasi çıkarlarına göre sömürülmüş; Türk devletinin içinde bulunduğumuz çağın gerekleri ile bağdaşan askeri , siyasi , ekonomik anlaşmalarına karşı bir silah gibi kullanılmak istenmiş , tam bağımsızlık şekline dönüştürülerek, memleketimizi ittifaklarından koparıp komünist alemin bir üyesi yapmak için ortaya atılan bir savaş ve tecrit sloganı haline getirmiştir.
    Sol kanat propagandacılarının tam bağımsızlıktan anladıkları NATO ‘dan ve CENTO’dan çıkmak; Ortak pazara girmemek, ABD ile ve batı blokunun mensup ülkeleri ile sıcak veya soğuk bir savaşın içinde olmaktır. Kendi değimleri ile bu, Lenin’in “milli demokratik devrim” tezlerindeki “ilk aşama” idi . Ve sosyalist aşama ile arasında Çin duvarı yoktu. “Tam bağımsızlık” tan söz açanlar, yurdumuzun ayrılmaz bir parçası olan Kars ve Ardahan’ı Rus’lar istediği zaman hiç seslerini çıkarmamışlardır. Ve hatta isteğe hak verir bir tavır almışlardır. O günden bu yana da aşırı solcular ve komünistler bir taraftan “tam bağımsızlık” iddiasını öne sürerken , diğer taraftan Rus taleplerinin başka motiflerini ortaya atmış, Türk Milletini “Türkiye Halkları” diye bölmek istemişlerdir. Az önce de belirttiğimiz gibi 1918 – 1922 şartlarında , Atatürk’ün “istiklali tam” sözündeki hedef “yurtta ve cihanda sulh” amacına yönelmiş , doğu ve batı dünyası ile sıcak veya soğuk savaş içinde bulunmak gibi bir maksadı önermemiştir.
    Bağımsız Türkiye, dünyanın tecrit edilmiş bir devlet olmayacak, diğer milletlerle ve komşuları ile karşılıklı saygıya dayanan bir dostluk politikası izleyecekti . İlke açıktı ; “Yurtta sulh cihanda sulh”
    Atatürk, Türk ordusuna hiçbir zaman halk ordusu demediği halde aşırı solcular ve komünistler, onun adına dayanarak bu komünist kavramını bol bol kullandılar. “Millet” gerçeği yerine müphem “Halk” değimi tutturulmak istendi . Atatürk’ün sözleri bu amaçla tahrif edildi. “Bu günkü dile çeviriyoruz” diye değiştirildi.
    Atatürk’ün iktisadi görüşleri de hiçbir yönden sosyalistlerin doktrinleri ile uzlaşmadığı halde aşırı solcular ve komünistler onun devletçiliğinin bir çeşit sosyalizm olduğunu yaydılar. Oysa Atatürk şöyle diyordu : “Türkiye’nin tatbik ettiği devletçilik sistemi sosyalist teorilerden alınmamıştır.”
    Atatürk kozmopolitlerin de istismar konusu haline sokulmak istenmiştir. Söz gelimi ; Onun “ muasır medeniyet seviyesi” nden anladığı, batı dünyasının kalkınmış, teknoloji bütünlüğü idi. Kozmopoliter “medeniyet” sözcüğünü “kültür”e dönüştürdüler; Batılılaşmaktan batı kültürünü aynen benimsemek, kendi öz kültürümüzden kopmak anlamını çıkardılar.
    Gerek kozmopolitlerin, gerek se aşırı solcu ve komünistlerin gerçek hedefi Atatürk’ün kurduğu temel ilkesi milliyetçilik olan bağımsız bir devlet değil, komünist bir devlet veya kendi öz kültüründen tecrit edilmiş , kendi kendisine yabancılaşmış ne idüğü belirsiz, fakat kimlerin hizmetinde olacağı belirli bir devlet imal etmekti.
    Aşırı sağcılar ise, Atatürk’ü bir din düşmanı göstermek istiyorlardı. Dinin devlet işlerinden ayrılması manasına gelen laikliği de dinsizlik gibi tanıtıyorlardı. Atatürk’ün kendi sözlerinden de anlaşılacağı üzere o asla dinsiz değildi; Sadece kutsal din duygusunu siyasi gayeleri için sömürenlere karşı çıkan bir devlet adamı idi .
    Atatürk, “inkılapçılığı” Marksistlerin anladığı şekilde “devrim” cilikten de çok farklıdır. O gelişmeyi Türk toplumunun yönetimindeki temel felsefe olarak gösteriyor ve ihtilalciliği reddediyordu . “ İstiklali tam” sözünü diledikleri gibi yorumlayarak “II.Kurtuluş Savaşı” sloganları ile ortaya çıkanlar, Atatürk’ü olduğu gibi değil. Kendi ideolojik açılarından “olması lazım geldiği” gibi göstermek isteyenlerdir.
    Bu küçük “el kitabı”nda, Atatürk’ten titizlikle seçilmiş olan sözler onun sömürücülerine veya ona karşı düşmanlıklarını onu bir dinsiz gibi göstermek şeklinde ortaya koyanlara karşı verilmiş en güzel cevaptır.
    Atatürk düşmanlarının ve sömürücülerinin yarım yüzyıldır , her davranışlarında hüsrana uğradıklarını hadiseleri yaşayanlar görmüşlerdir.
    Bundan sonra da böyle olacaktır. Çünkü Atatürk ; Düşünce , ilke ve eserleri ile dimdik ayaktadır. "

    Kitabın Resmi;
    https://www.yerelbt.com/...-06-at-21.45.00.jpeg
  • 464 syf.
    ·9 günde·Beğendi·10/10
    Totalitarizmi iliklerinize kadar hissedeceksiniz!

    Bu bir UYARI ve UYANDIRMA servisidir! Algılarınızı açınız!

    Bir seçeneğiniz var ve bu seçenek size altın tepsi de sunulmuyor. Ya Büyük Birader’i sever, sistemin “medarı iftiharı” olursunuz ya da kül olur, sessizce BUHARLAŞIRSINIZ!

    Mikrodalgadan çıkmış bir beyin ne kadar işe yaramazsa, sistemin tekelinde ki bir beyin de o kadar işe yaramaz!

    Suratınızın tam ortasına postallarıyla basıp geçiyorlar, ne düşündüğünüz ya da hissettiğiniz umurlarında dahi değil! İnsanlığın cesaretini “Parti” üzerinden tuzla buz ederken, başrolde Büyük Birader, Düşüncesuçu, Barış Bakanlığı, Gerçek Bakanlığı, Sevgi Bakanlığı ve Varlık Bakanlığı bulunuyor!

    Yazıldığı yılı bir kenara bırakırsak, bugünü ve yarını en net biçimde görebileceğiniz, hayal dahi etmeden etrafa bakarak gözünüzle görebileceğiniz, tam olarak içinde yaşadığınız ülkenin sınırları içinde nelerin dikta edildiği ve neleri kabul ettiğinizi daha iyi sentezleyebileceğiniz bir sistem eleştirisidir 1984. Bindokuzyüzseksendört’ün hangi sistem ya da dönem üzerine yazılmış olduğunu unutun ve kendinizi onun kollarına bırakın, çünkü; geçerliliğini günümüzde korumakla kalmıyor hedefi de tam on ikiden vuruyor!

    Geçmişinizin yok edildiği, belleğinizin silindiği, “Yenisöylem” ile dilinizin çarpıtıldığı, düşüncenizin olmadığı, direnmenin ve başkaldırın kelime olarak dünyadan kaldırıldığı, eylemsel olarak ise akla hayale bile getirilemediği bir dünyanın içinde sindirilmenin dehşeti içinde yok olacaksınız.

    Kitabı okurken, ilk aklıma gelenler Yevgeni İvanoviç Zamyatin ‘in Biz ‘i, Ray Bradbury ‘nin Fahrenheit 451 ‘i ve son olarak Netflix’te izlediğim Polonya yapımı 1983 dizisi. (https://www.turkcealtyazi.org/mov/7371666/1983.html) Daha okumadığım, 1984 incelemesi sonrasında başlayacağım Cesur Yeni Dünya ise biraz daha yumuşatılmış hali olarak karşımıza çıkıyor. Döneme damga vurmuş iki özel kitap.

    Kitabı okuduktan sonra ya da önce fark etmez bir şekilde 1983 dizisini izlemenizi ve sistemin nasıl kafalarda oluşturulduğunu, nasıl zihinlere girdiğini, insanların nasıl geçmişten koparıldığını ve yeni dünya düzeni adı altında nasıl kandırıldığına şahit olacaksınız. Başkaldırının bastırıldığı, düşüncenin suç haline geldiği yani gerçekleşme ihtimali olmayan şeyler üzerinden bile suçlandığınız, işkence edildiğiniz, hain ilan edildiğiniz sistemin damarlarında gezeceksiniz.

    ***

    “İnsan varmış ya da yokmuş sistem varmış ya da yokmuş hepsinin canı cehenneme. Bir gün var bir gün yokuz, ölümün yerine yeni doğum, yeni sistemler var olduktan sonra, işleyiş değişmedikten, dünya pisliğe battıktan sonra neyin ne önemi var. Çoğunluğun itaat ettiği, azınlığın baskı gördüğü, güçlünün güçsüzü yok ettiği bu düzende var olmak da dedir? Yok olmak en müspet gerçektir!”

    “Yıkık Ülke” adı ile 10 bölümlük sitem eleştirisi temalı yazı dizisi yazmaya başladım. İlk bölümünü paylaştım. Bu linkten erişebilirsiniz -->>> #38482321

    ***

    2+2=5 eder mi? Eder! Yeri gelir üç eder, yeri gelir altı eder, yeri gelir sıfır eder. Senin kafandaki gerçeklik ilkesi bunu reddedebilir ama 2+2=4’tür sonucu ne kadar gerçekse 2+2=5’te o kadar gerçektir. Sistemin içinde ki güç o kadar büyük ve yücedir ki, senin ne düşündüğün ve senin gerçeklerin onların yalanlarının gerçekleri içinde ezilip tuzla buz edilir! Seni doğduğuna pişman ederler, ciğerini söker, hayatını kaydırırlar, yalnız bundan kurtuluşun ölüm değildir, hayır hayır… Bundan tek bir kurtuluşun var, o da sistemi gerçekten kabul etmendir. Onu sevmendir!

    Seni öldürüp kahraman yapmak istemezler. Sindirip, kendi sistemlerine uyup, sistemin içinde kaybolmanı sağlarlar. Seni bir hiç yapmak varken neden devrim şehidi yapsınlar. Devrimin olduğu yerde her zaman karşıdevrim vardır. Fakat; Büyük Birader’in ülkesinde bu hataya yer yoktur. Seni şehit yapmazlar, senin içini öyle bir doldururlar ki, yıllar sonra bile hatırlanmazsın. Bir bakmışsın sistem içinde ki yalanın bir gerçeği olmuşsun.

    "Yönetmek ve yönetimi sürekli kılmak istiyorsan, gerçeklik duygusunu yolundan çıkaracaksın." #38333163

    "Parti, gözlerinizle gördüğünüze, kulaklarınızla duyduğunuza inanmamanızı söylüyordu." #38129834

    Gerçek dediğin nedir? Neyin gerçek neyin yalan olduğunu sen belirleyecek değilsin. Parti ne derse gerçek odur. Parti senin için ne düşünüyorsa, senin iyiliğin içindir.

    Düşünmeyeceksin,
    İtaat edeceksin,
    Parti’ye karşı olanları ihbar edeceksin,
    Dinlenmeyecek, Parti için çalışacaksın,
    İlişkiye girmeyeceksin,
    Duygusallıktan yoksun olacaksın,
    Kimse ile yakınlaşmayacaksın,
    Arkadaş edinmeyeceksin!
    Parti’nin düşmanı Ploterler ile konuşmayacaksın,
    Propagandalara eşlik edecek, en önde koşacaksın,

    Eğer bunları yapmazsan…

    BUHARLAŞIRSIN!

    Kim ki, PARTİ’nin karşısında direniş düşüncesi ile doludur, o kişi veya kişiler DÜŞÜNCE POLİSİ tarafından yakalanır ve işkencelere maruz kalır, sindirilir, belki tekrardan salınır ama kesin bir şey var ki, BUHARLAŞIR!

    Unutma; BÜYÜK BİRADER seni izliyor, dinliyor. Yazdığından, içtiğinden, düşündüğünden, nereye gittiğinden, yürüdüğünden, koştuğundan, oturduğundan haberi var. Tele-ekranlar sayesinde seni görüyor, gizli mikrofonlar sayesinde seni izliyorlar. En güvendiklerin seni ihbar ediyor. Bu gücün karşısında yapacağın tek şey uyumlu olmak. Seni yakalamak istedikleri zaman yakalarlar, ne zaman nerede ve nasıl dinlendiğini bilemezsin, en güvenli yer en güvensiz yer olur. En güvendiğin insan, seni kalleşçe arkandan vuran olur. Kendinden başkasına güvenemezsin.

    Parti’nin sloganlarını ezberlemek senin görevindir! Bu sloganlar her yerdedir! Aklından çıkarma!

    "SAVAŞ BARIŞTIR

    ÖZGÜRLÜK KÖLELİKTİR

    CEHALET GÜÇTÜR"
    #38037814

    "Geçmişi denetim altında tutan, geleceği de denetim altında tutar; şimdiyi denetim altında tutan, geçmişi de denetim altında tutar."

    Barış Bakanlığı savaşın,
    Gerçek Bakanlığı yalanların,
    Sevgi Bakanlığı işkencenin,
    Varlık Bakanlığı yokluğun bakanlığıdır.

    Her şey “çiftdüşün” sistemi ile kontrol altına alınmıştır. Bir yalanı söylerken o yalanın gerçekliğine de inanmalısın. Yalanın yalan olmadığını bilmek aynı zamanda yalan olduğunu bilmek zorundasın. Gerçek ile yalan arasındaki ince çizgide hangisinin ne olduğunu bilmelisin. Karşındakine söylediğin şeyin yalan olduğunu bilirken, inanmışçasına gerçek olduğunu söylemeli ve onu da buna inandırmalısın. İkisinin ayırdına varmak yeteneklerin arasında olmalıdır.

    "Zekilik kadar aptallık da gerekliydi, ama aptalca davranmak da zekice davranmak kadar zordu."

    Okyanusya da yaşamak bunu gerektiriyordu. Rol yapmalı ve buna herkesi inandırmalıydın. Geçmiş tarihin kötü, şimdiki yaşadığın yılların daha iyi olduğunu bilmeliydin. Bütün her şey Okyanusya tarafından bulunmuş idi. Matbaa bile! İnsanların zihnini temizledikten, bütün delilleri ortadan kaldırdıktan sonra bu o kadar kolaydı ki. Karşı tez sunacak bir kanıt ortada yok, Parti ne diyorsa gerçekte o oluyordu.

    İnsanlara hükmetmek için Acı Çektirmen gerekmektedir. İnsan ruhu uyum sürecini hızlıca atlatabildiği gibi hiçbir kışkırtmaya müdahil kalmasa bile, köşeye sıkıştığında ayağa kalkıp, söz de ona verilmiş hakkını arar. Biraz büyük düşünmekte yarar var ki, Büyük Birader bunları herkesten önce düşünmüştü zaten. O yüzden insanların sindirilmeye ve acı çekerek baskı altında yaşamaya sesleri çıkmayacak, haykırırcasına destek verecek ve alanları dolduracak, savaş esnasında kazanılan zaferlerde kendilerinden geçercesine kutlamalar yapacaklardı.

    ***

    1984’ü okurken aklınızdan birçok şey geçiyor. Bunların neler olduğunu aşağı yukarı tahmin edebilirim. Çünkü en iyi kitap, bize düşündüklerimizi okutan kitaptır.

    "Parti ne denli güçlenirse, o ölçüde hoşgörüsüzleşecek: Muhalefet ne denli zayıflarsa, zorbalık o ölçüde artacak."

    Ne kadar katlanırsak, o kadar yeniliriz,
    Ne kadar sessiz olursak, o kadar sindiriliriz,
    Ne kadar görmezden gelirsek, o kadar yok oluruz,
    Ne kadar başkaldırmazsak, o kadar köle oluruz!

    "Bilinçleninceye kadar asla başkaldırmayacaklar, ama başkaldırmadıkça da bilinçlenemezler."

    Bugünü kurtarmak için, feda etmen gereken şeyler var. Sen sustukça, ses çıkarmadıkça, sana dokunmayan yılana sürekli yol verdikçe kaybeden tarafta olacaksın. Bugünü gözlemleyip, kısa bir analiz yapmayı denediğinde, çarpık ve yetersiz bir şeylerin olduğunu net olarak görebilirsin. Bilgi ve birikimin yetmediği, beceriksiz idarecilerin seni kendi yalanları ile yönetmeye çalıştığını anlayabilirsin. Siyasetin yalanlarına karnını tok tutmazsan, basit usulde kandırılıp, seneler sonra pişman olacağın konuma gelirsin.

    "....bir süre çalışacak, yakalanacak, itiraf edecek, sonra da öleceksiniz. Görüp göreceğiniz tek sonuç bunlar olacak. Bizim yaşadığımız dönemde gözle görülür bir değişiklik olma olasılığı sıfır. Biz ölüyüz. Bizim biricik gerçek yaşamımız gelecekte. O da, bir avuç toprak ve kemik parçaları olarak. Ama bu gelecek ne kadar uzakta, bilen yok(...)"

    Sanma ki ses çıkarmak asiliktir. Hayır, hakkın olanı savunmak senin hakkındır. Vaktinde yapmadığın her şey yıllar sonra senin aleyhine gelişecektir.

    Düşüncenin bile suç olduğu bir yerde yaşayabilir misin? Ütopik eserlerin gerçek olmak gibi huyları vardır. Dün yazanların, bugünü hayal ettiği bir gerçektir. Düşüncelerinde ki şeylerin gerçek olmayacağı öngörülemez. İnsanın olduğu her yerde, her şey olabilir.

    Teknoloji geliştikçe, gizlilik azalmaya başladı. 1984’ün tele-ekranları telefonlarımız oldu çıktı. Her an seni izleyebilir ve dinleyebilirler. Bunun aksini düşünüyor olman senin peri malasında yaşadığına kanıttır. İnsan vücuduna yerleştirilen çipler ile, kişi bazlı veri toplamak artık mümkün. Kullandığın web sitelerinden bile seninle ilgili bilgiler topluyor, alışkanlıklarını öğreniyor ve sana ona göre bir yaşam alanı sunuyorlar. Tüketim toplumu, her gün daha da oburlaşıyor. Tükettikçe, tükeniyor, umursamaz ve bilinçsiz oluyor.

    Bilinçlenmedikçe her şeyin olabileceğini düşünmek tatlı bir hayal değil, tam olarak gerçekliktir.

    Dünü bilmeden bugünü yaşayamaz, yarını da düşünemeyiz. Geçmişin hatalarını bilip, yarın olacaklara set çekmeliyiz.

    Önümüze konulan söz de en iyiler, bizim değil, onların düşündükleri en iyiler. Kendi işlerine gelen, kendi yarar ve çıkarlarına hizmet eden en iyiler! İktidar, iktidarda kalmak için İktidar olur! Seni düşünmek bir kenara, umurunda dahi olmazsın!

    Umurlarında olsan, sen aç karnını doyurmaya çalışırken, onlar saraylarda yaşar mı sanıyorsun?

    Okumalısınız! En başta önerdiğim kitapları okuyup, diziyi de izlemelisiniz.

    Birinci ve İkini Bölüm sizi bütün her şeye hazırlıyor, Üçüncü bölüm ise ciğerinizi söküp, algınızı yerle bir ediyor!

    Kitap hakkında kısaca birkaç bilgi:

    *Orwell bu kitabı yazdığında hemen bastırabildi mi hayır. Çünkü dönem itibari ile Sovyet eleştirisi içeriyordu. Bunu yayınlamak biraz da olsa Sovyetlere karşı bir tutum sergilemekti, zaten Orwell bir hain olarak adlandırılıyordu. Kitabı, Katalonyaya Selam'ı da basan, Secker & Warburg yayınevi basacaktı.

    *Orwell, kitabı yazarken gözetim altında tutuluyor ve tüberküloz ile boğuşuyordu.

    *Orwell "1984" ve "Hayvan Çiftliği" kitapları yayımlandıktan sonra, 40 yıl boyunca iki kitabıyla birden en çok dile çevrilen yazar olma rekorun sahibiydi. 65 Dile çevrilmişti.

    *Orwell, kitabı yazdıktan 7 ay sonra hayata gözlerini yumdu ve bize böyle derin etkiler yaratan eserler bıraktı. Günümüzde güncelliğini koruyan bu eser, gelecekte de kendinden fazlasıyla söz ettirecektir.

    ***

    Kitabın Ciltli Özel basımı için hazırladığım rehbere buradan ulaşabilirsiniz: --->>> #38010724

    ***

    10 üzerinden puan vermem gerekirse 100!

    Unutmayın;

    "Gerçekler, ne yaparsanız yapın, gizlenemezdi." #38230708
  • 384 syf.
    ·36 günde·Puan vermedi
    “… gönlünün farkında ol. Karşındakinde de gönül var, o farkında olmasa da sen ol. Sen ne kadar mutebersen, o da o kadar muteber. Ona göre davran ona göre hürmet et. Senin kalbin kırılsın ama sen kırma. İncinsen de incitme.”

    Bazı kitaplara nasıl yorum yapacağımı bilemiyorum, nedeniyse kafamın karışıklığı. Kütüphanemi oluştururken seveceğimi düşündüğüm, uzun yıllar kitaplığımda bulunmasını ileride çocuklarıma, torunlarıma okutmak istediğim kitapları satın alıyor hatta altını çizerek, notlar alarak okuyorum ki gelecekte okuyana benden mesajlar iletsin. Kalbin Aklı’nı da aldığım ilk anda hevesle kitaplığıma yerleştirmiş okunacağı güne dair de güzel kapağıyla bakışmıştık.

    Aslında sevmekle sevmemek arasında gidip geldiğim, pek de sevemediğim kitaplara da genelde yorum yapmamayı tercih ediyorum. Kalbin Aklı da onlardan biri oldu, nedenlerini de ayrıntıyla yazacağım. Gelenekten Geleceğe programı ile tanıdığım Savaş Barkçin’in okuduğum ilk kitabı Kalbin Aklı. Hem adına hem de kapağının zarafetine vurularak geçen yıl fuardan almıştım, okumak şimdiye nasipmiş. Uzun sayılabilecek bir zaman diliminde yavaş yavaş ara vererek okudum.

    Kitapta kalp ile akıl arasına sıkışmış olan günümüz insanına medeniyeti hatırlatmak medeniyetten de önce kendi içindeki özü hatırlatmak, özümüzdeki güzelliği göstermek adına kaleme alınmış kırk yazı, altı tane de mülakat yer almakta. Yazıların bazıları kitap için özel olarak yazılmış bazıları ise muhtelif dergilerde daha önce yayımlanmış. Yazıların ortak noktası Türk insanı olarak kendi özümüzü, kökümüzü, tarihimizi, edebiyatımızı, müziğimizi bilinç ve idrâkle bilmemiz ve bu bilgiyle Batı’ya ve ne Batılı ne de Doğulu olabilen, bir o yana bir bu yana yalpalayan su yosunu gibi yönünü kestiremeyen ve ortada sıkışıp kalan, sıkışıp kaldığı gibi de size sürekli serzenişlerde bulunan, istemediğiniz halde akıl vermeye çalışan kendisini “entelektüel” olarak görüp de kendine toz kondurmayan ama çevresini, milletini küçümseyen insan tipine karşı kendimizi, güzeli, iyi olanı önce içimizde olan özle sonra da kökümüzün sağlamlığıyla savunmak ve kendimizi bu bilginin, bilincin ışığıyla ileriye taşımak.

    Yazıların temelini oluşturan bu düşünceyi beğendim, bunun yanı sıra yazar, kitap içerisinde çeşitli kelimelerin kökenine de değinerek sözcükler hakkında da bilgi sahibi olmamızı sağlıyor. Yazar kültürel birikimi yüksek olan, tarihimizin, müziğimizin, köklerimizin farkında olan biri yazılarından bunu rahatlıkla fark ediyorsunuz.

    Ne kadar güzel bir içeriği varmış Mine, sen kitabı niçin sevip sevmemek arasında kaldığını söylüyorsun, dediğinizi duyar gibiyim. Şimdi ise sevemediğim bölümüne geliyorum, yazıların temel düşüncesi takdire şayan, doğru ama maalesef ki yazılar arasında tutarsızlıklar vardı kitapta. Örneğin; yazar 44. Sayfada benim altını çizdiğim şu sözü yazmış:
    “Kendimiz olmak için dâvâmız olmalı. Çünkü dâvâsı olmayanın iddiası olmaz.”
    Sonra 374. Sayfaya geliyoruz aynı yazar şu cümleleri söylüyor (söylüyor çünkü bu kısım mülakat):
    “Kişinin davası olması iyi bir şey ama iddiası olması iyi bir şey değildir. İddia, hâşâ yaratıcılık imâ eden bir şeydir.”
    Bu iki cümle arasındaki tezatlık insanın kafasını karıştırıyor.

    Sonra yukarıda yazdığım: “Senin kalbin kırılsın ama sen kırma. İncinsen de incitme.” gibi mütevazı bir cümle kuran yazar, kitabın 301. Sayfasında: “Kibirliye karşı tevazu değil, kibir göstermek edebdir.” yazıyor. Okurun da yine kafası karışıyor ayrıca o son cümleye asla katılmıyorum. Kibirli bir kişiye karşı biz de kibir gösterirsek farkımız ne olur? Bu nasıl edep olur? Sırf bu cümle için bile sayfalarca yazı yazarım ama yorumum zaten uzun daha fazla uzatıp okuyan arkadaşları sıkmak istemiyorum. Kitabın neredeyse her sayfasında Mevlana’dan alıntı varken yazara “Ne olursan ol yine gel” cümlesini cümlenin felsefesine vararak okumasını tavsiye ederdim çünkü ben en çok kibirli bir insan olmaktan korkarım (bir de kin tutmaktan) karşımda başlangıçta kibirle davranan bazı öğrencilerimin de onlara olan yaklaşımımla yavaş yavaş tevazu kazanmalarını izliyorum zaman zaman. “Kalbinde zerre miktar kibir bulunan kimse asla cennete girmeyecektir!” diyen peygamber ümmetindeniz elhamdülillâh. Özümüzdeki güzellikte kimseye karşı kibir yoktur benim görüşümce.

    Beğenmediğim bir başka yeri ise kaynak kullanılmayışı. Kitapta tarih ve edebiyat üzerine birçok anlatı var ve bunların hangi kaynaklara hangi belgelere dayalı olarak yazıldığına dair hiçbir kaynak yok. Kitap bir kurgu kitabı değil içinde belirtilen yerler de devletler de insanlar da gerçekte varlar, var olmuşlar ve bir şey yazılıyorsa aynı cümleleri okuduğumuz başka kaynakların da varlığını bilmek biz okurları çok daha memnun edecektir.

    Farkındayım ki uzun bir yorum oldu bana kalsa daha da yazarım da neyse, gerçekten sonuna kadar okuyan arkadaşlardan haklarını helâl etmelerini dilerim. :)
  • NAR AĞACI-ROMAN

    *… ve galiba en güzel yeri ceylanlar gibi bakan koyu karanlık gözleriydi. (s.12)
    *Sularım duruldu. Kanım sakin akıyor. Ama vatanım aklımdan çıkmıyor. (s.13)
    *Doğu ancak doğudadır. Orada her ayna seni gösterir. Giyimler, şiveleri davranışlar, sosyal konumlar, çiçekler, ağaçlar değişse de bütünüyle doğuda başlangıçtan beri kesintisiz gelen, değişmeyen bir şey var. Doğu bütün ırmakların ortak ana kaynağıdır. Gülün yurdu doğudadır. (s.16)
    *Bir hançer kalbimin içini oyup dururken grubet duygusu yakama yapışıyor. (s.17)
    *Geçmişi bizim için manalı kılan şey, ona bugünden bakıyor olmamızla alakalıydı. (s.30)
    *Benim gözlerimle bakınca göz göre göre geliyor gelecek olan. (s.31)
    *Ömrüm boyunca seyredip de içine girememekten, yaklaşıp da yaşayamamaktan şikayet edip durmuştum. (s.42)
    *Bir milimlik hataya bile tahammülü olmayan bu kadın dünyadaki bütün ırmaklar kendi yataklarında akmadığı sürece huzur bulamayanlardandı. Her şeyin mükemmeline karşı sevk-i tabii içinde akan ruhu ancak kusursuzluklar içinde dinlenebilirdi. Yaradan kusursuz kurmuştu endazesini, yaradılış mükemmeldi. Ama kul kısmı dünyayı eğriltmekle kalmadığı gibi bu eğrilikten dolayı rahatsızlık da duymuyordu. (s.49)
    *Tebdil-i mekanda ferahlık olduğu muhakkaktı fakat bazen mekan da tebdilden ferahlanırdı. (s.64)
    *Güzelliği bir kez fark edince sebepleri olur olmaz sıralayan aşkın en güzel demindeydi. (s.79)
    *Bu genç kadının yüzüne baktığımda, zamanın insana ne yaptığını, neleri götürdüğünü ama neye dokunmadığını da anladım; saçların, dişlerin, rengin, kokunun, tenin, cüssenin hatta boyun değiştiğini ama sadece bakışların aynı kaldığını. (s.84)
    *Kıymetli ile güzelin her zaman bir arada olamayacağını kestirebilecek kadar tecrübeli bir müşteriydi yaşlı Çerkez. (s.105)
    *Saltanat en umulmadık anda yerle bir olan bir şeydi (s.109)
    *Onun güzelliği, varlığının her unsurunun zıddıyla birlikte kendisini yalanlamasındaydı. (s.119)
    *”Güven yerle bir olunca nefret, köylüyü de mollayı da esnafı da bir kılar. Koca saltanat bir tütün dumanında savrulur. Çünkü aklın yolu bir, kalbin zulme isyanı aynıdır. Uzak değil. Ateşin sesi geliyorsa canınıza yapışması yakındır.” Söylediklerinin hepsi doğruydu. Kimsenin itirazı yoktu. Meczup, bu sessiz onayı reddetti. “Ama sizin üzerinize ölü toprağı mı serpildi?” (s.130)
    *Tek düğümle dokunurdu İran halıları, oysa Türk halısı çift düğümdü ve dünyanın neresinde olursa olsun çift düğümlü bir halı Türkçe kadar Türk malıydı. Bir düğüm bütün bir Türk dünyasını birbirine bağlamış bir halı düğümü bu dünyaya kimlik olmuştu. (s.133)
    *Halıyı ipek kıvamında inceltmek, yumuşatmak insan takatinin üzerinde bir işti ve zorlanan takatin neticesi daima değerliydi. Doğası icabı hantal olan halı, ipeğin eline geçince öyle bir inceliğe bürünmüştü ki bu tezat, eşsizliğin de başlıca neden olmuştu. Diğer yandan düğümler öyle incelmiş, sayıları öyle artmıştı ki dokumacılar halı desenleriyle hız kesememiş, sonunda minyatür desenlerine el atmıştı. (s.148)
    *Bir kadının neyi sevebileceğini en iyi yine bir kadın bilebilirdi. (s.228)
    *Kader tıpkı bugün gibi dün de ne kadar şaşırtıcı şeylere gebe. (s.229)
    *Sahici bir müşteri dükkanındaki bütün mücevherleri tek tek gözden geçirmeye kalksa tamamını tezgahın üzerine yaydırsa bile bir itirazı olmazdı Sarafim’in ama kendi imalatı olan kuyumculuk işlerine yöneltilen en ufak eleştiriyi hakaret kabul eder, anında parlardı. (s.235)
    *Settarhan bu rengi tanırdı, genellikle yapıp ettikleriyle yüzünün rengini birbirine uyduramamış, bedeni acemi ama ruhu ateşler almışlar zümresinin yüzünde görülürdü. (s.241)
    *Lokmalar boğazlarına dizilirken bu evi, kendilerinden önce onu terk edenlerin acelesine katılmış bir aceleyle terk ettiler. Kurulmuş da kaldırılmamış bir sofra da onlardan geriye kaldı. (s.297)
    *Böyle olmayacaktı, onlar bu yolda telef olurken gemisini yürüten kaptanlar yolun yarısını almışlardı bile. (s.297)
    *İnsan denen varlığın en arsız, en hayasız, en kutsalsız yanıyla karşılaştı. (s.297)
    *Bütün sıkıntı zamanlarında daima tutunduğu müjde yine dilinin ucuna geldi:
    “Ey sıkıntı şiddetlen, nasılsa geçeceksin.”
    Bir sıkıntının geçeceğine duyulan güven, ona dayanmanın tek çaresiydi. (s.302)
    *Bıraktı düşünmeyi. Kara kabusun ortasında “bir zamanlar”ı düşünmemek evlaydı. (s.308)
    *Hayatın yükünü ağır yerinden yüklenmişti. (s.315)
    *”Ayva yapraklarının çayını çıkarırdık. Çay gibi olmaz elbet ama kokusu güzeldir, insanın içini açar. Boğazını gevşetir. ”
    Büyükhanım yoksulun bilgisinin her zaman daha geçerli, daha uzun ömürlü olduğunu düşünürken gülümsedi. (s.316)
    *En güzeli en arkaya bırakmak gibi bir alışkanlığım var. (s.322)
    *Nefs de bir sermayeymiş, tüketilmemesi gerek. (s.323)
    *Ölümün her şeyi eşitlediği muhakkak. (s.325)
    *İki doğru, iki dünya, kalp ile akıl, duygu ile mantık arasında bir çıkar yol aramadı. Hangisini seçse aklının diğerinde kalacağı bir yol ayrımında bulmadı kendini. Aşkın yolu, mezhebi, meşrebi belliydi. Bıraktı kendini aşkın oluruna. Ne kadarsa o kadardı. Başkaldırdı. (s.337)
    *Olmaz gibi görünse de bu işin bir oluru mutlaka bulunacaktı. “Bu dünyada çaresiz dert yoktur oğlum.” derdi babası. “Yeter ki karşılığında feda edebileceklerin olsun. (s.341)
    * Çünkü kalbin zamanı yoktu. Öncelik sonralık, sıra kaygı, hak hukuk dinlemezdi o. Artık ok yaydan çıkmış, aşkın hükmü okunmuştu. Bu hükümde hiçbir fermanın geçerliliği olamazdı. (s.341)
    *Aşığım diyorsun. Bu nasıl aşktır ki iki yanın bir araya gelip de bütününle hakkını gelmiş ve geçmiş herkese helal etmiyorsun? Bu nasıl aşktır ki kan davası güdüyorsun, her şeyi affetmiyorsun?Aşık kendini yakacak cehennem ateşinin önünde önce bir süre ısınır, bilmiyor musun? (s.351)
    *Bazen en büyük hakikatlerin bilgisinin en büyük günahlarla yan yana durduğunu unutma. Aşkın nizamı parçalanınca her şey göze abes görünmeye başlar. İnsan içinden yenilenmeyince dışından eskir. (s.351)
    *İçinde iyileşmeyen bir sancıyla bir yanı öbür yanına bir türlü uymamış, aşkla uyuyup nefretle uyanmıştı günler boyunca, sonra nefretle uyuyup aşkla uyanmış, tek bir şey olamamanın kahrını çekmişti. Kimi gün bütünüyle af ve merhamet kimi gün tepeden tırnağa öfke ve nefretle dolmuştu. Tek bir şey olsaydı oysa, kendisine emredilen ya da içinden gelen bir sesin buyurduğu bir şey. Yeter ki biri olurken aklı diğerinde kalmasaydı, ona kendisini bütünüyle bıraksaydı. Aklını ikna ederken kalbinde kavrulmasaydı, kalbini ikna ederken aklından yaralanmasaydı. Ama her biri diğerine diş geçiren iki büyük heyula arasında paramparçaydı sadece. (s.353)
    *O kadar büyüktü ki aşktan geri kalan boşluk orayı ancak nefretin cüssesi doldurabilirdi. Nefret, aşkla boy ölçüşebilecek yegane duyguydu ve ne kadar güzeldi. Nefret etmese, oracıkta ölecekti ve nefreti de ancak aşk yok edebilirdi. (s.370)
    *Eylemine nicedir aradığı gerekçeyi bulmuşların haz dolu gücüyle, haksızlığa uğradığını bilenlerin mutlu alacaklığıyla baktı gölün yeşil, bulanık sularına. (s.371)
    *Önünde yeni bir yazgının uzanabileceği düşüncesi bir ümit olarak karşısına dikildiğinde, insanın özünde bir koridor açılmışsa eğer, ruhun da bedenin de kendisini ne kadar çabuk onarabildiğine hayret etti sadece. (s.373)
    *Yaşama dönmesi için ölümün kıyısına gelmesi gerekmişti. (s.374)
    *Böyle bir acıyı ancak daha güçlü bir acı susturabilirdi. (s.376)
    *Bu soru dokunulmaması gereken bir yerine dokunulmuş gibi bir mengene acısıyla burkmuştu ruhunu ve ümidin olmadığı yerde ümit kapılarının açık kalması ne kadar acıydı. (s.386)
    *Sen güzelliğinin her şeyi fethettiği zamanlardasın ve ben hangi yanıma değsen o yandan ağrıyorum. (s.393)
    *Bir acıya tahammül edebilmek ancak ondan daha büyük bir acıyla yüz yüze gelmekle mümkün olabilirmiş, anladım. (s.393)
    *Feleğin çemberi yuvarlak, nereye döneceği belli değildi. (s.460)
    *Çoğu zaman yazılı yasalarla vicdanın yasaları arasında geniş bir mesafe olduğunu bilirdi. (s.465)
    *Gören gözlerin hatırına sevdi o gözleri. (s.474)
    *Bir tek veya milyon, fark etmezdi. Çünkü birinin ölümü her birinin ölümü gibiydi. Çünkü her insan bir evrendi ve her ölüm evrenin sönüşü demekti. Bu yüzden bir tek masumun dahi öldüğü yerde hiçbir haklı gerekçeden söz edilemezdi. Savaş insanı canavarlaştırıyordu ve insanın insana ettiğini kimse kimseye etmiyordu. 
    Niye ki bunca acı? Dünya imtihan yeriydi belli, bu da bir sınav, amenna. Bu kadar sert sınanmak için ortada çok büyük bir aşkın olması gerekti; Allah’ın kuluna aşkı. Ne kadar çok sevildiğini mi bilmek istiyordu? Ve ki bunca sert bir sınavı da ancak kulun Allah’a duyduğu aşk katlanılır kılabilirdi. Dünya cennet değildi evet; olsaydı, cennetin ne anlamı kalırdı? (s.496)
    *Sevilen bir kadın, bir erkeğin bütün acılarını dindirebilir. (s.501)
    *Birbirlerini görmeleri, konuşmaları gerek. Biz de öyle düşünmüştük. Hem sadece bir kez görmek yetmez, iki kez görüşmeleri lazım, araya bir gecenin rüyası girmeli. (s.502)
    *Bir tarafımız hep kırık kalacak belki ama ihtimal bir kafiye tutturabiliriz. Bütün yorgunluklarımızı yekdiğerinde dinlendirebilir, birbirimize sığınabilir, iki ayrı ırmağın delicesinde değil bir ırmağın derininde akabiliriz. Yeniden diyebiliriz. (s.508)
    *Yerli ve anlamsız bir soruyla karşılaşanların hepsinde görülen o bakışla baktı yüzüme. (s.529)
  • 352 syf.
    ·5 günde·Beğendi·10/10
    Gazeteci, yazar Hüsnü Mahalli ile yapılan uzun söyleşilerin kitap haline getirilmesini okuyoruz. Orhan Gökdemir ile
    yapılan bu uzun söyleşi iyi ki yapılmış diyebilirim. Epey bilgilendik ikisine de teşekkür ederim. İçindekiler kısmında içerikten bahsediyor ve hangi sayfada hangi konuların işlendiği daha kolay bulunabilir. Bu sayede aranan, istenen konuya doğrudan gidilebilir.

    Hüsnü Mahalli bize yabancı gelmeyen kavramlarla durumu anlatıyor. Acıların da ne kadar ortak olduğunu gözlerimizin önüne seriyor. İşbirliği, kiminle İngilizlerle, Fransızlarla. Ne için? Kral olmak ülkeyi yönetmek adına. Vatandaşın sadece
    biatçı olmasını isteyen ama kendilerinin kral (aynen İngiliz İmparatorluğu gibi) olup emirler verdirecekleri bir sistem arzusunda olan yönetici elitin sonra nasıl da birer piyon olduklarını okuyoruz. Suriye tarihinde kesitler sunuyor. Suriye devleti, Alevilik, Nusayrilik, dini, siyasi yapılar, kuruluş, kurucu unsurlar gibi çok çeşitli bilgileri bize anlatıyor.

    Suriye'nin kültürünü, yaşayışını, dinlerini, mezheplerini, coğrafyayı bize anlatıyor. Ama sadece Suriye'de yok. Olmazsa
    olmaz Mısır'ı da anlatır. Mısır'ı anlatırken bizlerin bilmediği (yani çoğunluğumuzun diyelim diye düşünüyorum) bir şeyden
    bahseder: "Mısırlıların bazıları biz, Arap değiliz, firavunun sülalesinden geliyoruz" cümlesiyle konuşur diyerek, farklı bir
    pencere de açar. Mısır'da yerleşik Hıristiyan yani Kıptilerden de bahseder.

    Hüsnü Mahalli bize Suriye'nin kodlarını anlatıyor ve buradan hareketle de coğrafyaya dolaylı yerleşmeye çalışan işgalcilerin
    yapmaya çalıştıkları kötülüğün tarihini de anlatır. Bu coğrafyada halkların bir arada yaşamaması için emperyalist devlet ve onların işbirlikçileri olan yerel unsurların toplumları nasıl ayrıştırdıklarından da bahseder.

    Suriye-İran ilişkilerine bakıyoruz. Arap Suriye'sinin Saddamlı Arap Irak'ı desteklemek yerine anti-emperyalist Acem İran'ı
    desteklemesinin kodlarını da okuyoruz. İran-Irak savaşında başta Suudi Arabistan olmak üzere çoğu Arap devletlerinin ABD'nin istekleri doğrultusunda İran'a dolaylı saldırmasını ve 8 yıl sürdürülen savaşın içinde Suriye-İran ilişkilerine de değiniyor. Niçin şu an Suriye-İran işbirliği ve dostluğu var bunu da öğreniyoruz.

    Hüsnü Mahalli bize ütopya ya da distopya ya da uzay geometrisi anlatmıyor. Bu coğrafya içinde yaşanan ama yeri geldiğinde kaypak siyasetin durumunu gözler önüne seriyor. Ama o kaypaklıklar yüzünden ölenlerin hesabı kime sorulacak ? O da bilinmez....

    Kitap sizi sıkmadan içine çekiyor. Okudukça bir heyecan içinde ne olacak ne olacak diye sayfaları çevirmeye sabırsızlanıp, size
    dinlenme payı bırakmıyor. Sonra vay be! neler neler var diyerek yeni yeni şeyler öğrenmemizi sağlıyor.

    Suriye, Türkiye, Rusya, ABD, Mısır, Lübnan, Ürdün yani bu coğrafyanın iç içe geçmiş tarihinden bilgileri bize aktarıyor.

    Bir gazeteci gözüyle, zaman tünelinde belli olay ve tarihlere gidilip yarına daha sağlıklı bakılmasını amaçlıyor. Bizlere sunulan, ya da gösterilenle, arkaplanda yaşananların resmini çekiyor ve aradaki farkları bulmamızı istiyor. Suriye savaşını anlamak isteyenler 'Diren Suriye' kitabını mutlaka okumalı. Bu coğrafyada yaşananları bu coğrafya içinde doğup, büyüyen ve buraları çok iyi bilen bir kalemden öğrenilmesinde fayda var.

    2014 yılında yayımlanmış kitabı 2018 aralık ayında okudum. Hala, emperyal devletlerin Suriye'yi yıkma planları devam ediyor ve hala birileri 'insan hakları', 'demokrasi' kılıflarına sarılıyor. Mesela bizim sınır komşumuz 'Cemşithistan Cumhuriyeti' olsa ve oradan onlarca, yüzlerce, binlerce terörist ülkemize girseydi ne yapardık? Onlara karşı savaşırmıydık yoksa teslim mi olurduk? Suriye devletinin yaptığı da terörle mücadele ve ülkesini savunmak. Örneğin biz niye Suriye ile olan sınırımıza duvar örüyoruz?

    Ya da 'Kolonyanistan Cumhuriyeti' yeni kurulmuş olsa ve 'Ayasofya bizimdir ve orada ayin yapacağız' dese hoş mu karşılardık. Peki niçin 'Şam Emevi Camisinde namaz kılacağız' diyen zihniyeti hoş karşılıyoruz. Ülkemizde cami mi bitti. AKP'nin 2011 öncesi Suriye ile ilgili açılım siyaseti doğruydu. Sınır komşularımızla siyasi, ekonomik, kültürel ksıacası her türlü alışverişin arttırılması ve güvene dayanan karşılıklı anlaşıyla bazı sorunların ortadan kaldırılması güzel idi. Sonra bir anda aynı kişi 'diktatör' oldu, halkına zulüm yapıyor oldu, mezhepçi zihniyetle yanlış söylemler ve kısaca ABD'nin ağzıyla konuşmalar Suriye'yi savaş ortamına getirdi. Örneğin, körfez ülkeleri olan S.Arabistan, Katar gibi devletler çok mu demokratikte Suriye'de demokrasi istiyor. Bunun bir oyun olduğu aleni ortada. Kazananlar silah satan devletler kaybedenler ise sade vatandaş. Bu kitapta da buna çok güzel değiniliyor.

    Bu kitabı herkes okumalı ki, bu coğrafyada esasında neler olduğu tam olarak bilinebilsin. Bizlere anlatılan, gösterilen, sunulanlarla gerçeklerin ne kadar birbirine zıt olduğu ortaya çıkıyor. Bağımsız bir zihne sahip olarak bazı şeyleri kıyaslama yaparak birilerin anlatmasına gerek kalmadan çözebilelim. Bu toprakların içinden gelen bir ses Hüsnü Mahalli. Öyle birileri gibi televizyon ekranından ya da masa başından o coğrafyaya sadece turistlik ziyaret yapmamış. Orayı bilen, duyan, gören ve söylediklerinin doğruluğu da o günde bugünde doğru olan bir sese kulak verelim. Suriye'yi bilen birisinden dinleyelim, okuyalım. Örneğin, 1991 yılındaki 1.körfez savaşında kendini Bağdat'ta gösterip, lüks villasında yazı yazan gazetecilerden de değil yani.

    Kısacası, 2014 yılından bizlere panorama sunuyor. Hala ABD'nin kuyruğuna takılan - paraya, güce tapan- gazeteci, siyasetçilerin getirdiği son noktadır Suriye bataklığı. Bu bataklıktan çıkmakta Türkiye için yine kolay. 2011 öncesi duruma dönüyoruz dediği anda zaten buraya huzur gelir. Hüsnü Mahalli'yi okumaya devam ediyoruz. Dün, bugün ve yarın için. Çünkü birilerin topluma anlattıklarıyla gerçekler
    arasında ki derin uçurumu bizlerin önüne getiriyor. Hem Suriye hem Türkiye'yi bildiği için ve hem de Arap coğrafyasını bildiği için daha gerçekçi konuşuyor. Eğer Suriye yıkılırsa kim iktidara gelecek? Bunun cevabının olmadığı bir yer Suriye. Niçin Suriye üzerine emperyallerin yüklendiğini anlatıyor. Esas ders çıkarılması gereken nokta Hüsnü Mahalli'nin anlattıkları.

    Hüsnü Mahalli sorulara cevap veriyor. Belki birilerin hoşuna gitmeyebilir ya da yanlış bulabilir. Ama Suriye özelinden bildiriyor. Suriye yıkıldıktan sonra hedefin İran olduğunu herkes biliyor. Ondan sonra Türkiye olabilir. Bunu engellemek ve tam bağımsız Türkiye için 'Diren Suriye'.
  • SARIKAMIŞ DRAMI
    Şimdi bir ilçe merkezimiz olan Sarıkamış, yüksek, ormanlık
    dağlarla çevrilmiş bir çukurda küçük bir kasabadır. Çar devrinde burası, bazı kışlalar ve subay evleriyle bir askeri sınır
    garnizonuydu. Birkaç kışlanın yanında küçük bir köy de vardı
    bu çukur bölgenin bir askeri önemi yoktu. Etrafındaki dağlar
    sarp. kışın geçilmesi imkansız, ormanlık arazi teşekkülleriydi.
    Kars yaylalarına çıkan yol üstünde bir geçit olmaktan başka,
    Türkiye ile Rusya harbe girerken Üçüncü Ordu merkezimiz Erzurum'da bulunuyordu. Harpte beraber sınır bölgelerinde, ileri geri bazı askeri hareketler olmuştur, fakat ekim sonunda ve
    lıele kasım başında doğu kışı başlayınca, harekat önemini kaybetmişti. O sırada bizim cephemiz sınır gerilerinde, Köprüköy
    hattı üzerinde idi. İşte bu sırada Enver Paşa, yanında Kurmay
    Başkanı Bronsart Von Şellenburg Paşa ve Genelkurmay Birinci Şube Müdürü Yarbay Von Feldman ve maiyeti ile Erzurum'a varır. Üçüncü Ordu Kumandanı Hasan İzzet Paşa, Kurrnay Başkanı Guze Bey adına bir Alman subayıdır. Bu sonuncuların kararı kışın başlamasını hesaba katar. Erzurum önünde bir savunma muharebesi sürdürmektir. Enver Paşa, Köprü­
    köy'de birlikleri teftiş eder ve derhal bir taarruz emreder. Bu
    taarruz fikri Yarbay Feldman'ındır ve Bronzar Paşa taarruzdan bahsederken, etrafını çeviren Türk subaylarına:
    - Büyük bir zaferle aramızda şu elimdeki kırbaç kadar mesafe var,
    şeklinde konuşur.
    Zaten bütün davranışlarıyle, ciddi tesir bırakmayan, teftiş
    esnasında bile atını idare edemeyen, çok çirkin bir vaziyette
    yere düşüp teftişin ciddiyetini bozan bir adamdır.
    Yarbay
    Feldman ise, yalnız yüksek perdeden konuşur ve abartılı jestlerle Türk subaylarını sıkar. Fakat Enver Paşanın taaruz kararı kesindir ( I ) . Bu karara sessiz bir adam olan ordu kumandanı ses çıkaramaz. Yalnız XI. Kolordu Kumandanı Galip Paşa,
    işin . vahametine dikkati çeker. Galip Paşa Enver'i Rumeli'den,
    O sırada Istanbul'da Alman Askeri Heyeti Başkanı bulunan Mareşal Liman Von Sanders Türkiye'de 5 Sene isimli eserinde bu harekata taraftar olmadığını, yaar. Bundan başka aynı eserde, Üçüncü ordunun elbise ve teçhizat yetersizliğini açık ve hazin
    cümlelerle anlatır. Sarıkamış muharebesinin ayrıntılı akışı ve Enver Paşanın vasiyeti, Makedonya'dan Ortaasya'ya - Enver Paşa eserimizin III. cildinde verilmiştir.Makedonya'dan, hürriyet günlerinden ve Hareket Ordusundan
    tanır. Kararını değiştireyeceğini de bilir. Nitekim Enver Pa­şanın cevabı derhal taarruza geçilmesi olur.
    Ve Enver Paşa,
    kurmay okulundan hacası da olan III. Ordu Kumandanı Hasan
    İzzet Paşayı görevden alarak geriye göndermiş, III. Ordunun.
    kumandasını kendisi üzerine almıştır. Halbuki ordu hizmet ve
    stajlarında o güne kadar -Trablus'taki gerillamsı savaşları saymazsak- fiilen bir tabura bile kumanda etmiş değildir. Teşkilatçılık ve disiplin tesisi vasıfları yanında, askeri kültür ve
    stajının bulunmadığı, Hindenburg, Ludendorf gibi en yetkili
    asker şahsiyetleri tarafından da ifade edilmiştir. (Bunlar, dipnotlarda sık sık değindiğmiz, Enver Paşa isimli eserimize de
    alınmıştır) . Halbuki kış başlamıştır. 90.000 kişilik bir kuvvet
    olan Üçüncü Ordunun daha birçok eksikleri vardır. Askerin
    çoğu yazlık elbiselidir, ayakkabısızdır. İaşe noksandır, Yel yoktur. Malzeme noksandır. Fakat kararı kesindir. XI. Kolordu cepheden, IX. ve X. Kolordular batı kanatta Çıtak, Oltu üzerinden
    Sarıkamış uzerine harekete geçeceklerdir. Sarıkamış alınacak,
    sonra Kars yaylasına çıkılacaktır. Kars kalesi elde edilecek,
    sonra bütün Güney Kafkas ve daha ilerileri zaptolunacaktır!
    Hareket 9 aralıkta başladı (Sarıkamış harekatı üzerine çok şeyler yazılmıştır. Fakat bu konuda, Sarıkamış harekatına baştn
    sona kadar katılan I. Kolordu Kurmay Başkanı Yarbay Şerif
    Beyin «Sarıkamış» isimli eseri en dikkati çekici alanıdır) . Enver Paşanın Selanik ihtilal komitesinden beri arkadaşı ve o da
    hanedana damat olan Hafız ismail Hakkı (bu harekat içinde
    paşa) , X. Kolordu ile sol kanattan açılır. Bir çevirme ile Sarıkamış'a girmek ister. Kendi başına hareketi yürütür. Enver
    Paşa IX. Kolordu ile beraberdir. 10-11 aralıkta harekat eski hudut hattı üzerindedir. Fakat ondan sonra sarp, oranlı dağlara vurulur. Birlikler birbirleriyle bağlantıyı kaybederler. Eski
    sınırla Sarıkamış arası 40 kilometre kadardır. Enver Paş, yalnız ileri kumandası verir ve başka şey dinlemez. Birlikler dağ­
    lara, boğazlara saplanmışlardır. Soğuk, sıfırın altında 30 dereceye kadar düşer. Kar, tipi. korkunçtur. Askerler açıkta gecelerler. Açlık, yorgunluk ve her dakika biraz daha eriyen bir
    liklerin çöküntüsüne rağmen harekat devam ettirilir. Enver Pa­
    şanın bütün derdi, Hafız Hakkı'dan önce kendisinin Sarıkamış'a girmesidir! Bunu açıkça tekrar eder. Nihayet Enver'in
    yürüttüğü IX. Kolordu Sarıkamış önüne geldiği zaman, bu
    kolordunln mevcudu ancak bir alay teşkil edecek kadardır (14
    aralık) . 15 aralıkta Hafız Hakkı da Sarıkamış önünde Enver
    Paşaya yaklaşır. Bir hafta kadar önce emrine verilen 40.000
    revcutlu X. Kolordudan elinde ancak 1800 kadar bitkin, peri­şan asker kalmıştır. Fakat Enver Paşanın emri gene şudur:
    - Derhal taarruza geçiniz.
    Taarruza geçilir de. Birbirleriyle irtibatları kalmayan son
    kalıntılar gerçi hareket halindedir. Ama bu kalıntı artık bir
    ordu değildir. Ortada ne bir kumanda birliği, ne bir plan vardır.
    Yalnız Enver Paşanın hiç durmayan ve bazen kurşuna dizmelerle yürütülen sürükleyişi altında, Sarıkamış çukuru önünde bocalara devam eder. Bu sefer Rusların çevirmesi başlamıştır. Enver'le maiyeti zorlukla çemberden kurtulurlar. X.
    Kolordunun mevcudu 20.000'den 1000 kişiye inmiştir. 19 aralıkta ve bir hafta önce elinde 40.000 asker olan Hafız Hakkı
    Paşa, etrafında ancak 80 kişi kaldığını görünce karla, tipiler
    altında bir ağacın dibine çöker ve hıçkıra hıçkıra ağlar: Yanındaki kurmaya sözleri şundan ibarettir:
    - Her şey bitti!
    Fakat disiplin son nefese kadar işler ve görülür ki, eğer bu
    ordu, macera duygularıyle değil de, askerlik sanatına uyarak, vaktinde ve lüzumunda kullanılabilseydi, onun
    başaramayacağı şey yoktu. 19 aralıkta I. Kolordu Kumandanı
    İhsan Paşa son raporunu hazırlar. 20, 21, 22 aralık günleri ise
    söz düşmanındır. Son kalıntıları da esir eder. On gün önceki
    20.000 mevcutlu IX. Kolordudan düşman eline geçen kalıntı şudur: 106 zabit, 80 er, 8 at, 1 kırık top kundağı! Birinci Dünya
    Harbini Nasıl !dare Ettik? isimli eserden aldığım (Z. Şakir) bu
    son rakamlar iam hakikate uymayabilir. Fakat daha sonra aynı
    kolordunun yeniden teşkil edilen kadrosunda ve cephede savaş­tigım
    ve hatta ikinci Sarıkamış harbine de katıldığım yıllarda dinlediğim ve Sarıkamış günlerinden arta kalan tektük asker
    ve subayların anlattıkları da, kitaplarda okuduklarımı doğrulayan şeylerdi. Bu harekata, ordumuzun bazı yetkili mensupları arasında ve bazı askeri edebiyatta, bugün de «Sarıkamış
    Çevirme Harekatı>> diyenler vardır. Ama, hangi çevirme harekatı? 2500-3000 metre yüksekliğe varan, araları yarlar, boğazlarla yarılmış ve doğu kısmı zaten Ruslara açık bırakılan bu
    Sarıkamış çukuru etrafında, bu ormanlarla kaplı, engebeli sahada hangi çevirme harekatı? Bu savaş alanı bir ova değildi
    ki? Burada değil kolordular, tümenler, hatta küçük birlikler
    bile birbirleri ile bağıntı kuramıyorlardı. Süvari, daha ilk
    adımda savaş dışı kalmış, toplar ise bu bir adım düzlüğü olmayan, bir karış yolu bulunmayan ormanlık dağlarda, zaten
    terkedilmişti. Kısacası iş süngüye kalıyordu ama, Mehmetçik
    ve subaylar, düşmanın karşı saldırıları ve ateşi karşısında, yahut da soğuktan donarak, süngüsünden daha önce karlara gö­
    mülüyordu. Sarıkamış bozgununu tamamlayıp Istanbul'a dö­
    nen Enver Paşanın, Sarıkamış harekatı hakkında Istanbul'da
    açıkladığı tek cümle şudur:
    - Düşmana ağır bir darbe indirdik!