• William Engdahl'ın bu kitabının özgün adı 'Gods of Money: Wall Street and the Death of the American Century'. Yani 'Paranın Tanrıları: Wall Street ve Amerikan Yüzyılının Ölümü'. Yayınevi 'Wall Street ve Amerikan Yüzyılının Çöküşü' adıyla kitabı yayımlamış. Tercih onun ve fazla irdelemeden konuyu kapatalım.

    Kitap 18 bölümden oluşuyor. 'Amerikan Para Oligarşisinin Doğuşu' ile başlayıp 'Bir Milletin Soyuluşu' kısmıyla bitiyor.
    463 sayfalık kalın bir kitap. Eğer siyaset, ekonomi, para ile ilgili konulara meraklıysanız ve bu tarzda kitaplar okumak
    hoşunuza gidiyorsa William Engdahl'ın bu kitabını da severek okuyacağınıza inanıyorum.

    William Engdahl'in daha önce bir kitabını okumuşsanız onun muhalif tavrını da hatırlarsınız ve bu kitapta da aynı
    muhalif tavrını sergiliyor. Öyle çok teknik, dolaylı anlatımlar kullanmadan doğrudan konuşuyor. Kısaca bu kitap Amerikan genelinde dünyanın 'Paranın Tanrıları' tarafından nasıl soyulduğunu anlatıyor. Kitabın yazıldığı dönem itibarıyla Amerika'da meşhur 2008 emlak balonunun patlamasıyla bir anda dımdızlak ortada kalanların hikayesi ve bu sürece giden yolun hikayesi okunacak.

    Kitaba Prof.Dr. Oktay Sinanoğlu'nun güzel bir önsözüyle başlanıyor. Sinanoğlu'da zaten 'at üstünde kasabaya gelen haydutların bankaları soyması' benzetmesiyle günümüzde 'at olmazsa da' modern bir şekilde toplumların nasıl soyulduğuna işaret ediyor. ABD'li meşhur finans kuruluşlarından bahsediyor. Yani JP Morgan, Merrly Lynch, Goldman Saachs gibi.

    Kısaca William Engdahl, 'Paranın Tanrılarının' bilinen, görülen ve bilinmeyen hikayelerini bizlerin anlayabileceği bir dille
    anlatmaya çalışıyor. O, durumu bildiriyor. Görüp, duyup, okuyup, anlamak ya da anlamamak bizlere kalıyor.

    ABD'nin önde gelen 60 ailesinin zenginliği büyük boyutlardaydı. Ve aşırı büyüklükteki bu sermaye, hem hükümet hem de hükümetler üstü bir şekilde istedikleri çoğu şeyi onlara yapma imkanı sağlıyordu. Örneğin, savaş kışkırtıcılığı ve her iki tarafa da hem silah hem de borç para vererek, servetlerine servet katmaya kadar götürüyordu. Bu güç 2.Dünya Savaşı'ndan ve Amerika'nın süper güç olarak ortaya çıkmasıyla İngiliz hegomanyasının sonlanması ve Amerikan hegomanyasının üstün hale gelmesi sonucu iyice güçlenen bir yapının ortaya çıkmasına neden olur. Bir de bunun üzerine 'askeri güç'de eklendiğinde muazzam bir seviyeye 've artık cumhuriyetten, yeni Amerikan İmparatorluğuna' giden yolun açılmasına yol açar.

    Bu kitapta özelde Amerika'da 2008 yılında ortaya çıkan krizin arka planını ve buradan hareketle 'Wall Street'in doymak
    bilmez açlığını, dünya üzerinde daha fazla kontrol ve güç elde etmek çabalarını anlamak isteyenler için, paranın gücünün nasıl kullanıldığını anlatmaktadır (s86).'

    Bu kitap savaşların özelde 1.ve 2.Dünya savaşlarının arkasında bulunan sebepleri farklı açılardan irdeliyor. Klasik tarih veya siyaset düşüncesinin dışına çıkıp, bunun ekonomik çıkar çatışmasının bir unsuru olduğunu ve özellikle Birinci Dünya Savaşı öncesinde yaşanan çeşitli olayların dünyayı savaşa doğru sürüklediğini (zaten bölgesel savaşlar mevcut) örneklerle açıklamaya çalışıyor.
    Bunu yaparken de ortaya 'sermaye'yi ya da 'para'yı koyuyor. Daha fazla kazanma isteği doğrultusunda yeni işgallerin önünü açmak için savaşların da hatta tüm savaşların mecbur bırakıldığını (Haçlı seferleri ve hatta biraz düşündüğümüzde tüm savaşlarında ekonomik sebeplere dayandığını görmek mümkün değil mi?) anlatıyor. Bunu yapanlarında Londra ve New York merkezli büyük para babaları olduğunu dönemi içinde yayımlanan çeşitli yazılı ve sözlü kaynaklara dayanarak ifade ediyor.

    Belki bu kitap savaşın o kötü yüzünü içerden yani cepheden bildirmiyor olabilir ya da kan, gözyaşı, felaketlere tanıklık etmeyebilir. Ama, o duruma yol açan etkenleri anlatıyor, sorguluyor ve dillendirmeye çalışıyor.

    Kitap, cephenin içinden, günlüklerden, efsanelerden ya da savaşlardan bahsetmiyor. Çünkü savaş sondur. Bu kitap önceyi yani niçin oralara gidildiğini anlatıyor.

    Para babalarının daha fazla kazanma, dünyayı istedikleri gibi yönetme yani bir çeşit dünya üzerinde kendilerinden oluşacak bir 'Tanrı Krallığı' oluşturmasını anlatılıyor. Ailelerden bahsediyor. O ailelerin yine kendileri gibi zengin ailelerle girdikleri işbirliğinden bahsediyor. Karşılarına çıkanlar olursa ne yaptıklarından bahsediyor. Ama yanlarında olanlara ne kadar iyi davranıp, onları ihya ettiklerinden de bahsediyor. Kısaca, 'para babaları' kendi istedikleri şekilde bir dünya yönetimi istiyorlar. Bunu yaparken de siyaset, asker, din görevlisi, polis, avukat, hukuk görevlisi, gazeteci, sendikacı, işci, memur yani toplumun her kesiminden işbirlikçiler edinebildiklerini anlatıyor.

    FED'in tarihini de okuyoruz. Nasıl ve kimler tarafından hangi amaçlar doğrultusunda kurulduğunu da okuyoruz.

    Propagandanın kullanılması durumuna gelindiğinde ise bu işin uzmanı olan Edward Bernays devreye girer ve ABD'nin niçin savaşa girmek zorunda kaldığını 'Halkla İlişkiler' kavramı
    içinde anlatmaya başlar.

    Edward Bernays sayesinde propagandanın nasıl toplumları birer yönlendirilen sürüler haline getirdiğinin açık örneklerini de görüyoruz. Artık toplum gerçeklerin değilde, gerçek
    olarak gösterilenlerin peşinden gitmeye başlamıştı. Gerçeğin önemi yoktu, yeter ki ortada bir düşman olsun yeter.

    Kitapta günümüzde de etkili olan çeşitli aile, şirket ve yapıların gçemişine göz atıp, nereden nereye ve nasıl geldiklerini de anlatılıyor. Örneğin, Bush ailesi. Baba ve oğul Bush'un
    Amerikan başkanı olduğu düşünürsek, babasının veya dedesinin geçmişi hakkında bilgi sahibi olabiliyoruz. Bush ailesinin kurucusu sayılan Prescolt Bush, servetini savaş
    malzemesi üretiminden yapmıştı. Tokyo'ya atılan yangın bombalarını üreten firmanın sahibiydi.

    Doların rezerv para oluşunun hikayesi de anlatılıyor. Öyle ben 'rezerv para' oldum demekle rezerv para olunamayacağını ve bunun için neler yapılması gerektiğini; İngiltere'nin
    elinden ekonomik egemenliğin nasıl alındığı (Sterlin-Dolar kapışması), rezerv altın oluşumunun Amerikan hegomanyası için gün gelip olumlu ama gün geldiğinde nasıl da olumsuz
    sonuçlar doğurduğunu okuyoruz. Rezerv para, herkesin o parayı standart kabul edip, tüm ticaretin o para üzerinden yapılması ve ABD'nin sınırsız para basma yetkisinden
    dolayı savaşların finansmanın nasıl para sağladığını da okuyoruz.

    Yani rezerv para denilip geçilmesin; ne var canım alt tarafı ABD doları, 'onların doları varsa bizim de...' hamaset nutukları sadece hamasetten öteye geçmez ve hamaset de karın doyurmaz.

    Ekonomi, siyaset, uluslararası ilişkiler okuyanların ilgisini çekecek, okudukları bilgi doğrultusunda yeni araştırmalara kendilerini sevk edecek bir içeriğe sahip.

    Kitap size bir çeşit 20.yüzyıl Amerikan ekonomisin tarihini, kırılma noktalarını ve geleceğini anlatıyor. Ekonomik tarihin gelişim sürecini Amerikan gözünden, Amerikanın
    sisteminden bakmayı ve buna göre nasıl düzenleme yapıldığını görmek açısından bilgilendirici. Çözüm değil sadece olayların gelişim süreci anlatılıyor.

    Bazı ülkelerde çıkan bir takım ekonomik veya siyasi krizlerin nasıl ortaya çıktığını veya çıkarıldığını okudukça daha kolay bir şekilde bazı şeyleri anlamamızı da sağlıyor. Yani birilerin istediği ya da olması gibi davranılacak yoksa sonu felakete kadar gidecek hareket başlar. Okumaya devam ettikçe her şeyin bir 'kelebek etkisi' gibi ya da 'domino taşları' gibi birbirine bağlı oldukları da görüyoruz. Bir tarafta düzelme varsa başka bir yerde yıkım olabiliyordu.

    Bazı bölümler tüm kesimlerin hizmetine sunulup, çoğu yer özel bilgiye gerek duyulmadan kavranıp, anlaşılabilir. Ama bazı kısımlar için ekstra ya da biraz daha derin bilgiye ihtiyaç
    duyuluyor. O yüzden kitabın bazı bölümleri ekonomiyle ilgili teknik birikime ihtiyaç duyar.

    2007 yılında başlayıp 2008'de devam eden ABD merkezli finansal çöküşün nedenleri kitabın içinde farklı açılardan anlatıyor. Balon yapılar, hatalı teorilerden doğru bir şey
    çıkarma gibi onlarca ekonomi-siyasal sebep-sonuç ilişkileri hakkında bilgi sunuyor.

    Kısaca Paranın Tanrılarının hikayesi anlatılıyor. Piyasaya egemen olan, tüm dünyayı boyunduruk altına alan bir küresel çetenin izini sürüyor. Onların tarihini anlatıyor. Büyük pencereden bakarsak bazı şeyleri yerine tam oturtabiliriz ama dar açıdan bakıldığında istesek de bazı yerler tam yerine oturmaz. O zaman bazı şeyleri hep havada kalıyor.

    Aykırı, ters ve bazen de hoş olmayan şeyler söyleyip bizleri uyarmaya çalışıyor. Ama şu da kesin ki, uyarı sadece bireysel kalıyor. Böyle olunca da parayı elinde tutan güçler yani 'Paranın Tanrıları'nın istedikleri gerçekleşebiliyor.

    Ezcümle: Tavsiye edilir

    Notlar:

    + Esasında yazı uzun ama buraya ancak bu kadar kısaltabildim. Ne de olsa tarihe atılmış bir tarih düşüyoruz.
    - Bilim + Gönül Yayınları tarafından yayımlanan kitabın satışı yok. Sahaflardan bulabilirsiniz. Bence alınıp, okunmaya değer.
    + 28/7/2018 - 29/9/2018 tarihleri arasında notlar alınıp, okunmuş ve yazıya dökülüp düzenlemesi ise 12/11/2018 tarihinde gerçekleşmiştir.
  • Bu bir seferberlik. Bizler, son nefesimize kadar savaşacak askerleriz.
  • Şu an sadece CHAOOOOOL! diye bağırasım var.

    Dikenler ve Güller Sarayı'nı okurken Team Tamlin olduk. ok.
    Sis ve Öfke Sarayı'nı okurken Team Rhysand olduk. ok.
    Cam Şato okumaya başladık Team Dorian mı olsak Chaol mu olsak karar veremedik ama ikisini de kalbimize koyduk.. ne olacak dedik. buna rağmen kalbimiz o dans sahnesinde Chaol'un oldu. buna da ok.

    AMA

    Dorian'ı geçtim, ben Chaol'u unutamadım. Celaena'ın Nehemia pisliği yüzünden az kalsın Chaol'u öldüreceği aklıma geliyor.. diyorum ki Tamlin'den vazgeçme nedenimiz mantıklıydı.. Chaol resmen araya gitti ve sırf bu yüzden ben Rowan'a ısınamadım. Ne kadar Aelin'le mate olsalar, carranam olsalar da. Zaten ben komple Aelin karakterini sevmiyorum. Bu kitapla onu da fark etmiş oldum. tşk.

    Chaol, diyerek girdim çünkü kitapta Chaol yoktu. Hayır yani Sarah, Chaol'u araya verdin, güzelim ilişkiyi bitirdin, üçüncü karakteri getirdin sevdirdin -pardon, sevdirmeye çalıştın. Olmadı yani. Madem en başından Rowan vardı NEDEN O DANS SAHNESİNİ YAZDIN!! NEDEEEN?!

    Şimdi içimde iyileşmeyen, kapanmayan yara olan Chaol Westfall'ı bir kenara bırakıp ilk iki kitaptan sonra aşırı saçmalaya, gereksiz yere uzatılmaya başlayan seriye geleyim..

    Cam Şato ve Karanlık Taç bu serinin açık ara en-en-en iyi kitapları. Bunu onları okurken anlayamıyordum. Üçüncü kitabı sakin kafayla okuyup yeni gelen Rowan beye ısınmaya çalışıyordum.. sonra 4. kitap geldi. Orada bende ipler koptu, zerre okuyasım gelmiyordu.

    Şimdi serinin son kitabı Kingdom of Ash geldi. Bende bu kadar okumuşum bari seriye devam edeyim, sonunu getireyim de içimde kalmasın dedim. Zaten dizisi falan da çıkacak... Neyse.
    Gölgeler Kraliçesi'nin sıkıcılığını bir kenara bıraktım ve başladım EoS'a.

    Hayal kırıklığının adı Empire of Storms oldu.

    Kitabın ilk sayfasından, son bölümlere kadar ortada dolaşan bir SAVAŞ var.
    Sadece adı var, savaş geliyor. Savaş yaklaşıyor. Savaşı kazanmamız lazım. Savaşı kazanamazsak... diye diye geçiyor kitap.

    Kitabın ilk kısımlara üçe ayrılıyor. Rowan, Dorian'ı bulmaya gidiyor. Aedion, Aelin, Lysandra ilerliyor. bir de iki sahne yetmezmiş gibi Lorcan ve Elide sahneleri ekleniyor.
    aa... unutmuşum, pardon.. bir de okurken sıkıntıdan patladığım Manon sahneleri var. Yani kitap 4 ayrı sahne oluyor. Ve hiçbiri eğlenceli değil. Şimdi diyeceksiniz savaş geliyor sen ne eğlencesi arıyorsun?
    Bunu istemek benim suçum değil.. o kadar sıkıcılığın arasında devam etmek için eğlenceli bir şeyler aramak elimde olmayan bir tepki.
    Bu da yetmezmiş gibi beş bin tane karakterle başlayan kitap, sonuna doğru on bin karaktere ulaşıyor yani. her sayfada bir bakıyorum yeni karakter geliyor. İki saat durup düşünüyorum, önceki kitaplarda geldi mi bu-bunlar- acaba diye.

    Dönüp dolaşıp yine ilişkilere geldim, gelmek zorundayım çünkü olaydan, savaştan, ihanetten çok bu kitapta karakterlerin ilişkileri yapıştırılmaya çalışılmıştı.

    Mesela herkesin sevdiği Manon -ki ben hiç sevmezdim. Yeni gelenlere alışmak benim için çok zor olmuştur her zaman. Manon artık yeni olmamasına rağmen Dorian'la aralarında bir ilişki başlamasaydı ben onu sevmemeye devam edecektim. Şu an Dorian gibi bir krala yakışan kraliçe olarak Manon... artık ona söyleyecek lafım yok.

    Bir de Aedion ve Lysandra var.. şimdi şöyle, daha önceki kitaplarda böyle bir etkileşim olmadığı için bir anda bütün ilişkiler bu kitapta patlak verince biraz mind-blown oldu.

    Elide ve Lorcan zaten yeni.. onlar normaldi. Benim asıl gıcığıma giden Aelin ve Rowan.
    Bunu söyleyeceğimi düşünmezdim. Bundan önceki iki kitapta Rowan'a nasıl tepki verdiğimi hatırlamıyorum. Rhysand gibi bir şey olmasını mı bekledim, ne yaptım hiçbir fikrim yok. Şunu göz önüne almamışım: Rhysand gibi olamazdı çünkü Chaol Tamlin'in yaptığı gibi saçma sapan işler yapmadı. Chaol'un Nehemia'nın ölümüyle bu kadar suçlaması saçmalığın daniskasıydı. Nehemia'dan da nefret ediyorum bu arada. Bu kitapta da Elena'yla olan sahnesinde hislerimin farkına vardım.

    Ve ayrıca bu kitapta beynim açıldı ve Rowan'ı sindiremediğimi fark ettim. Rowan benim için selülozdan başka bir şey değil.
    Chaol sondu. sorry.

    Kitabın çoğu Skull's Bay'de geçiyor. Saldırılar oluyor falan da kitabın tek kilit noktası bence 70. bölümden sonrasıydı. Özellikle de Maeve'in ordusunun geldiği bölüm.

    YA AELİN GERİZEKALI MISIN? BEN SENİ ANLAYAMIYORUM!
    Maeve gelmiş, eziyet ediyor. Güya ateşin varisisin, o saldırıda az kalsın her yeri yakacaktın eziyet ediliyor gücün ortada yok. Elide orada anahtarları kullan diyor kullanmıyorsun.. neyse ki onları neden kullanmadığını öğrendik sonradan.
    Ama keşke bizde görebilsek bu müneccimlik yeteneklerini kullanırken seni.
    Millet Feyre'i yerin milyon kat dibine gömdü.. ben ona karşı hiç nefret hissetmedim. Aelin'e karşı neler hissediliyor pek bilmem ama şu an benim sevmediğim garanti.
    Yani herkes bir arada, kitaptaki ana karakterlerle bir aradasın sen, hangi ara kalkıp gidip müttefik arıyorsun, çağırıyorsun? hadi gitmedin, mektup yazdın diyelim... yine de zaten kitap bu kadar karışıkken böyle olayların gerçekleşmesi can sıkıcı oluyor.

    Herkesin bu seride bir Shipi var. Benimkini açıklıyorum:
    Dorian ve Chaol.
    benim minik kralım ve muhafız kıtası yüzbaşısı'm (şunu asla unutamıyorum, her okuduğumda gülerdim.) ikisini yan yana görmeyi özledim.
    Gidip Tower of Dawn spoisi alacağım.. Chaol yoksa yine, okumayı düşünmüyorum.

    İlk defa bir SJM kitabına 1 yıldız verdim. Serinin bu kadar uzamasına cidden ama cidden hiç gerek yoktu. Kınıyorum. 18 gündür şu kitabı bitirmek için uğraşıyorum. Bana da yazık.
    6. kitap 680 7. kitap 990 küsür sayfa. Ne gerek var? (Chaol yoksa ne gerek var? dljrkldj)

    kitabın sadece son on bölümünü okusaymışım da bir şey olmazmış. Nerede o eski Throne of Glass serisi kitapları diyorum artık.

    ve son olarak şunu söylemek istiyorum
    O KADAR ADAMSINIZ KADIN GELİP AELIN'İ KIRBAÇLATIYOR.
    ZİNCİRLİYOR.
    DEMİR TABUTA KOYUYOR.
    ALIP GÖTÜRÜYOR.
    HİÇBİRİNİZ BİR İŞE YARAMIYORSUNUZ.
    NE GEREĞİNİZ VAR BENDE ONU ANLAYAMADIM.

    tek dileğim son iki kitabın sıkıcılıktan uzak olması. bir de korkuyorum kitabın sonunda Rowan 'I'II find you' diyip duruyordu
    Kingdom of Ash'de aynı kelimelerle başlıyor, e böyle olunca bende Tower of Dawn boyunca Aelin'i arıyorlar da bulamıyorlar mı diye düşünüyorum elimde olmadan... umarım öyle bir şey yoktur ve ben abartıyorumdur.

    sorry. sorrya.
  • Bu bir seferberlik. Bizler, son nefesimize kadar savaşacak askerleriz.

    Akıllılığa karşı. Aptallığa karşı.
    Çünkü ortada bir savaş var.
    Bir savaş.
    Erlend Loe
    Sayfa 116 - YKY
  • Kaç ülke var adaletli yönetimiyle herkesin gıpta ettiği? Ya da kaç tane halk var yaşadığı hayattan, yönetiminden, işinden, ailesinden, eğitiminden memnun? Hatta en önemlisi eşitsizliğin olmadığı ve herkesin bir yerlere hakkıyla geldiği yani torpilsiz kaç hayat var şu dünyada?
    Yok! Hiç olmadı! Bu gidişle asla olmayacak!
    Ama Ütopya öyle mi, kusursuz sistem ve buna dahil olanlarla kurulan yaşamda neler var neler...

    Huthlodaeus ( koca karı masalları anlatan) hayalindeki anayasaya sahip devleti son seyahati sırasında tesadüfen keşfettiği Ütopya adasında bulur.
    Bu adanın yönetimi ve yargısı yurttaşların kamu hakları mükemmeldir.
    En önemli özelliği tarım ülkesi olmasıdır ve halkın her kesimi ziraat hakkında bilgi sahibidir.
    Adanın herhangi bir kentini tanımak diğer kentleri tanımakla eştir çünkü hepsi birbirine çok benzer ve zenginlik ya da fakirlik gibi statü farkı ortaya çıkaran durumlar söz konusu değildir.
    Her kentin yöneticisi farklıdır ve ülkede tek bir yönetim söz sahibi değildir. En önemlisi de seçilen bu yöneticiler, toplumda akıl ve ahlak olarak üstün görülen kişilerdir. Ayrıca yönettikleri bölgede en iyi hizmeti vermek temel ilkeleridir.
    Toplumda herkes bir aradadır çünkü yaşlı olan kesimin deneyimleri gençlere örnek olmalıdır. Ayrıca toplumdaki ilişkiler yüzeysel değildir ve evlilik kurumuna çok önem verilir, kendilerine ya da topluma zarar verecek boyuta gelmedikçe boşanmalara izin verilmez.
    Ütopya da para yoktur ve halk kendi üretimi olan ürünleri bir merkezde toplayarak toplumun her kesimine sunar, böylece dileyen herkes istediği kadar ürünü alabilir ve ortada eşitsiz bir durum oluşmaz.
    Halk arasında eşitsizlik yok demiştik bu yüzden köle kavramına çok nadir rastlanır ki bu da çok ağır suç işleyen kişilerle verilen cezadan dolayıdır.
    Toplum istediği dine inanmakta özgür ve farklı dinlere inanan herkes birbirine saygı duymak zorundadır.
    Ütopya da savaş insanlık dışı bir olaydır ve bu ülkenin her ferdi çok değerli olduğu için mecbur kalındığı takdirde savaş için başka ülkelerden ücretli askerler alınır.

    Huthlodaeus diğer devletlerde ki krallığı ve onun tebaasını anlatırken, halkı saf dışı bırakıp da zenginliğe tek başına yürümenin eninde sonunda o devleti yıkacağını özellikle belirtir. Krallık demek hazinesindeki zenginlik demek değildir der ve ekler tam tersi yönetiminde olduğun halkı en üst seviyeye çıkarmalısın ki herhangi bir isyana mahal vermeden idareyi sağlamalısın. İşte Ütopya bu sistemi kurmuş ve halka eşit derecede mülkiyet sağlamış kimseyi kimseden üstün konuma getirmemiştir. İşleri, evleri, tarım alanları, eğitimleri, kıyafetleri ve daha birçok unsuru ortak kullanan halk, özentisiz bir yaşamda her zaman nasıl daha iyiye ulaşırım derdinde olmuştur.

    Israrla tarım ve toprağa olan saygılarından emeklerinden bahsedilmiş. Bu da bana Beyaz Zambaklar Ülkesi'ndeki verimsiz toprakla nasıl üretim yapılır da ülke kalkınır felsefesini hatırlattı. Mevsim şartları çok uygun değil toprak da çok verimli değil ama üretim için bunlar bahane olarak görülmemektedir çünkü Ütopya'da her birey yeterli oranda ziraat bilgisine sahiptir. Doğaya olan saygıları ise bana Avatar filmini anımsattı. Filmde ana kaynak olan daha doğrusu doğanın ruhu olarak nitelenen ağaç sadece bir sembol belki ama filmde asıl belirtilmek istenen de doğaya olan saygı, toprağın kutsallığı.

    İster istemez bir kıyas yapma gereği hissediyorsunuz ya da en azından acaba bu şekilde olsa nasıl olurdu diye bir düşünce sarıyor benliğinizi. Ama görünen bir gerçek var ki Ütopya adasında her şehir nerdeyse birbirinin aynı; ilkim, yer şekilleri, denize olan konumu gibi özellikleri düşününce her ülke için ya da diyelim ki Türkiye için aynı sonuçları almak konumu itibariyle imkansız olacaktır. Velhasıl her şeyinden geçtim de bir kuple olsun adaletinden bize de nasip olsa keşke.
  • Sıkı bir bilim kurgu okuru değilim ama sağlam bir distopya fikri bir eseri iyi yapmaya yetmiyor diyebilirim. Bitmeyen savaş, yazarın sağlam fikrine, güçlü fizik ve astronomi eğitimine ve askeri geçmişine rağmen benim gözümde ortalama altında kalan bir eser. Yazınsal olarak bir değer göremiyorum, ortada çok fazla sosyal mesaj kaygısı ve teorik bilgi yumağı var.

    Derinliği olmayan karakterler empati kurmayı zorlaştırıyor. Karakter gelişimi hikaye boyunca çok zayıf. Benim için kitaptaki hiçbir karakter bağ kurulabilecek kadar güçlü değil. Hikaye ilerledikçe ana karakter nasıl yaşadığı dünyaya yabancılaşıyorsa, bir okur olarak da bu kitabı gittikçe yabancılaşarak okudum. Bunun ikinci bir sebebi de yazarın dili ya da üslubu, maalesef. Tanımlamalar, olayları ve mekanları insan zihninde canlandırmayı çok zor kılıyor. Teknik dilin de bir etkisi muhakkak ki vardır ama hikayeyi ilginç kılması gereken sahneler çok boğucu bir havada ilerliyordu. Gerçi bu zamana kadar nasıl bu kitaptan -hatta seriden- film çekilmedi anlamış değilim. Filmi çekilirse izlerim, iyi bir canlandırma olur benim için.

    -Sürpriz bozan barındırabilir.-

    Kitabın sonu da yüzyılları boşa çıkaracak şekildeydi. Gerçi Hollywood filmlerine uygun olarak hızlı bir mutlu sonla bitti. Ama çok çalakalem duruyordu. Bilmem kaç yüzyıl savaşılıp sonra yanlış anlaşılma varmış ehe diye savaşın bitmesi de biraz absürd. Bütün bir kitap boyunca o boğuculuğu ve yorgunluğu sırtlandıktan sonra kitabın temasına aykırı düşüyor.

    -Sürpriz bozan barındırabilir.-

    Kitap aslında aynı isimli serinin ilk eseri ( Forever War - 1975) . İkinci eser Bitmeyen Barış ( Forever Peace - 1977) ve üçüncü eser de Bitmeyen Özgürlük ( Forever Free -1999). Bu iki eserin sanırım piyasada şu an baskısı yok.

    Haksızlık ya da oyunbozanlık yapmak istemiyorum, eserin beğendiğim yanları da var mutlaka. Yazıldığı dönemde bir askerin savaş karşıtı söylemleri, savaşın anlamsızlığına ve ekonomik sebeplerin savaşın çıkış noktası olduğuna vurgusu anlamlı. Bunun dışında cinsellik kavramlarına yaklaşımı düşündürücü ve belki de biraz eğreti. Özetle, bu eser zamanında bir ses getirmişse de, iyi yıllanmış değil ama güzel bir Hollywood filmi çıkar.