• Anatomi hocalarımdan biri, yaratılışçılığa karşı evrimin en iyi kanıtının zayıf noktalarımız olduğunu söyler, insan vücudu çok daha iyi tasarlanabilirdi, derdi. Kalçamızın bize çektirdiği acıların büyük bölümü kan teminindeki yetersizliğin bir sonucudur. Vücudumuzda, aslında ihtiyaç duyulandan daha fazla kanın ulaştığı pek çok yer var. Mide, el, kafa derisiya da dize giden bir atardamardaki akımı engellediğinizde çok büyük bir sorunla karşılaşmazsınız. Oysa kalça çok daha hassastır; göz, beyin ve kalple ortak noktası, kan tedarikinin kolayca kesilebilmesidir. Beyne gelen kan akımının kesilmesi inmeyle sonuçlanırken, aynı durum gözde olursa körlüğe, kalpte olursa kalp krizine yol açar. Kalçaya gelen kanın azalması da benzer şekilde büyük bir felaketle sonuçlanabilir, hatta ölümcül olabilir.
  • 600 syf.
    ·9/10
    Sanatı hep güzelle tamamlarız zihinlerimizde. Peki, sanat gerçekten yalnızca güzeli mi anlatır? Ya da şöyle soralım; bir sanat eseri güzel mi olmak zorundadır? Resim, müzik, edebiyat veya diğer sanat dallarının konusu “güzel” midir? Şöyle bir soru da ekleyelim: Çirkinin sanatı olur mu? Peki ya hayatın çirkinliklerini sanata yedirmek?
    Çirkinlikler, olumsuzluklar hayatın bir parçası. Diyalektiktir; güzel var oldukça çirkin de var olacaktır. Sanat her zaman çirkini anlatmak zorunda değildir; fakat anlamak zorunda.
    Bir soru daha: Çirkinin güzeli olabilir mi? Çirkin, güzel bir dille anlatılabilir mi? Edward Munch’un “Çığlık” tablosunu getirin gözlerinizin önüne. Çirkini nasıl da güzelle anlatıyor. O çığlığı; insanın acısını, sefaletini, çaresizliğini, iç bunaltısını resme bakanın gözlerinden girerek iliklerine kadar hissettiriyor. Boydan boya akan renkler, o çığlığı atan kişinin bozulmuş suratından fışkıran ses dalgaları gibi eriyerek, uzaydaki sonsuzluğa kendini bırakıyor. Tabloya bakan kişinin bakışlarından ve kulaklarından başlayarak tüm vücuduna bir irkilme yayılıyor: Çirkinin çarpıcılığı.
    Dünyadaki sarsıntılar ve modern sanatta yaşanan kırılmalar, ister istemez çirkini de sanatın gündemine oturttu. Dünya savaşlarındaki kırımlar, soğuk savaşlar, aydınlanmaya olan inancın azalması, toplumsal çözülüş ve kapitalizm tahakkümü altında bireyin ezilmesi, çığlıklar içindeki insanı ve çirkini, sanatın temel konusu haline getirdi. Gittikçe pisliğe bulanan dünyada insan içine döndü.
    İşte edebiyatımızda pek bilinmeyen, insanın varoluşsal sancılarını ilk kez edebiyata aktaran fakat hâlâ Oğuz Atay’ın hatta abisi Vüsat O. Bener ve oğlu Yiğit Bener'in gölgesinde kalan Erhan Bener, böyle bir isim. Bener, insan hayatında hangi çirkinlik varsa –yalnızlık, aldatma, sarhoşluk, bulantı- hepsini duru, yalın, çarpıcı ve usta bir dille anlatıyor.
    YAZDIĞINI ÖLENE KADAR DÜZELTMEK
    1929 yılında doğan Bener, vefat ettiği 2007 yılına kadar üretken bir hayat geçirdi. Arkasında onlarca roman, öykü, anı, deneme ve diğer türlerde eser bırakan Bener’in en verimli dönemi, emekli olduktan sonra geçti.
    Bener, en önemli çıkışını daha sonraki baskılarında “Yalnızlar” adıyla bilinecek olan “Gordium” adlı eseriyle yapar. Yalnızlar’ın yayımlanmasında en büyük desteği o dönem Ulus gazetesinin Genel Yayın Yönetmeni olan Bülent Ecevit’ten görür. Ecevit kitabın ilk cildinin arka kapak yazsını yazar, ikinci cildinin ise Ulus gazetesinde tefrika edilmesine destek olur. Bener, Ecevit’in Başbakan olduğu yıllarda, Emekli Sandığı Genel Müdürü olarak görev yapar. Bener, bu dönemde yoğun işlerinden dolayı edebi eserlerine ara verse de yazmayı hiç bırakmaz. Bu süre boyunca mesleki kitaplar yazan Bener, 1975’te emekli olmasından sonra tekrar edebiyata yoğunlaştı. İlk işi ise Yalnızlar romanını tekrar yazmak olur. Yalnızlar, 1977 yılında Milliyet Yayınları tarafından tekrar basılır.
    Bener uzun edebi yolculuğunda, Yalnızlar’da yaptığı gibi diğer kitaplarında da yeniden yazım sürecini sürdürür. Pek çok kitabını her basım öncesi yenileyerek, eklemeler, çıkarmalar yaparak tekrar tekrar yazmıştır. Bu anlamda Bener’in romanlarının her baskısı hem eski hem de yenidir. Latin edebiyatının büyük isimlerinden Gabriel Garcia Marquez, “Anlatmak İçin Yaşamak” eserinde, yazdıklarını ölene kadar düzeltmek gibi bir alışkanlığından söz eder. İşte, Bener de Marquez gibi bir düzeltme ustasıdır.
    BİREYE ODAKLANMAK
    Erhan Bener’in eserlerinde odak nokta bireyin kendisidir. Bireyi bir bütün olarak, derinlemesine ele alır. Ailesi ve işi dolayısıyla Anadolu’nun pek çok şehrinde bulunma fırsatı bulan Bener, ülkeyi ve çeşitli sınıftan insanları yakından gözlemlemiştir.
    Bilhassa romanlarında ana karakterler küçük burjuva meslek gruplarından seçilmiştir. Valiler, doktorlar, öğretmenler, sanatçılar… Uzun yıllar devlet içinde çeşitli görevlerde bulunmuş olan Bener'in kitaplarını okurken, bürokratik tiplerle karşılaşmanız, bürokrasinin havasını solumanız işten bile değildir. Öykülerinde ise, romanlarından farklı olarak, bürokrasi çevrelerinin bulunmasının yanı sıra Anadolu’nun farklı tipleri de eşlik eder bizlere. Genelevde çalışan kadınlar, odacılar, sekreterler, gündelikçiler, köylüler, taşra otellerinin kat bekçileri… Fakat Bener'in en büyük mahareti, yarattığı karakterleri başarılı psikolojik çözümlemelerle anlatmasıdır.
    Keskin gözlem gücüyle eserlerinde canlı kanlı karakterler yaratan Bener, mekanlara da adeta can verir. En ince ayrıntılara dokunur. Necati'nin elindeki rakı şişesi, Doktor Nevzat'ın sigarası, Macide'nin uzandığı yatak örtüsü, Kerim Turgut'a hediye edilen fincan takımları, Olcay'ın sıyrılan etekleri, Ankara'nın gecekonduları, gündelikçi Sultan Hanım'ın toz bezleri, küçük ilçelerin sokakları ve lokantaları, devlet dairlerinin ofisleri... Fazla içkiden bitap düşen karakterlerin mide bulantısını, ağza gelen kekre tadı dahi alırsınız.
    YAŞAMÖYKÜSÜNÜ TAKİP ETMEK
    Yazarın yarattığı karakterler, kullandığı mekanlar kendi hayatında karşılaştıklarıdır. Yazarın kendisinden de yoğun olarak parçalar ve izlekler bulmanın mümkün olduğu eserlerden yola çıkarak, Bener'in yaşamına ışık tutulabilir.
    Yalnızlar romanı için seçtiği karakterler ve mekanlarda, Bener'in gençliğinden parçalar buluruz. Ağabeyi Vüs'at O. Bener'in askerliğini yaptığı Edremit'te, onunla birlikte kalan Erhan Bener, bu eserinde yaşadığı çevreyi ve karşısına çıkan karakterleri aktarır. Hatta romanın Nermin karakteri, ağabeyinin aşk yaşadığı Neriman Ündeğer'dir. Özellikle “Oyuncu” (1981) romanının başkarakteri Kerim Turgut, otobiyografisi ile harmanlayarak ortaya çıkardığı bir tiptir. Hatta kitapta bunu açıkça itiraf eder: “Bu kitap bir bakıma roman değil, bir yaşamöyküsü olarak nitelendirilebilir; ama yalnız o değil.” (Oyuncu, s. 54.)
    Bener, anlatılarının çıkış noktasının kendi hayatı ve gözlemleri olduğunu “Öyküde Yaşatmaya Çalıştığım” başlıklı yazısında da açıkça itiraf eder: “Çünkü, beni öykü yazmaya iten anlık sezgilerin, heveslerin hep yukarda değindiğim bağlamda gerçek bir başlangıç ve bitiş noktası, beni yazmaya zorlayan, bir itici gücü vardır.”
    DOSTOYEVSKİ'NİN KİŞİLERİNE DÖNÜŞMEK
    Bireyi adeta ameliyat yapar edasıyla inceleyen Bener için yaşam acı ve yakıcı bir kavramdır. İnsanı yabacılaştıran, yalnızlaştıran ve çökerten, herkesin birbirine oyun oynadığı, çürük düzen içerisinde kişiyi cenderesine alan ve her gün işkence eden bir bunalım durumudur. İnsanın varlık nedenini, kişiler arası ilişkilerin bir ip kadar zayıflığını sık sık sorgulayan Bener, edebiyatımızın aslında ilk varoluşsal eserlerini vermiştir. Bener'e göre insanın en güçlüsü bile kendi içindeki yalnızlıktan kaçamaz:“İnsanlar çürük yaratıklardı. Kozaların içinde, çabucak çürümeye, kokuşmaya hükümlüydüler. En güçlü sanılan sevgiler bile, kurtaramıyordu onları kendi içlerindeki yalnızlıktan.” (Yalnızlar, s. 446.)
    Yalnızlık içindeki insan o kadar batmıştır ki, yaşamın karşısında sürekli ezilmektedir. Çöp kadar değersizleşmiş, kusmuk için yüzmekte ve zevk almadan sevişmektedir. Ve bu süregelenlilik, birey için artık mazoşizm aşamasına geçmiştir. Ölümün veya deliliğin sınırında yaşayan, hatta bu sınırı zorlayan insanlar vardır. Zordan zevke açılan bir kapı vardır Bener'in yitik insanlarında: “Kimi zaman, “Kendimi Dostoyevski'nin kişilerine benzetiyorum, ben de onlar gibi ezilmekten hoşlanıyorum galiba!” demez miydi? Bir çeşit mazoşizm değil miydi bu?” (Oyuncu, s. 77.)
    KÖR DÖVÜŞÜNDE KAYBOLUŞ
    “İnsanlar. Karanlık bir kutuda, belli sonuçtan kurtulmaları olasılığı varmış gibi, kör dövüşü içinde, birbirlerini ite kaka, yürümeye çalışan insanlar...” (Yalnızlar, s. 546) Ters dönmüş bir böcek gibi debelenen insan, birbirini her fırsatta alt etmeye çalışır. Yalnızlar, hiçbir durumda birbirlerine destek olmaz, aksine hep birbirini altına alma çabası içine girişirler.
    Bener'deki bireycilik, 'Homo Homini Lupus'a varır. Yani, insan insanın kurdudur. Ve her ilişkide, bir çember içinde, kişilerin birbirini tüketmesine neden olur: “Kendini bildiğinden beri, yalnız kendi gücüyle ayakta durmaya çabalaşmıştı. Sevgilerin her çeşidini küçükseyerek, zayıflık sayarak, iki hayvanın dost olabileceğine inanırdı ama, iki insanın, asla. Cinsel çekiciliği olmasa, kim aşık olurdu bir kadına? O kadınlar ki, aptal ve zavallı yaratıklardı... İki erkeğin dost olması da daha farklı bir aptallık değildi. İşte Nevzat. İşte kendisi. İşte Terzi Nuri. İşte Üsteğmen Galip ve dul karısı. Durmadan birbirini arkadan bıçaklayan dostlar çemberi. Bu muydu o kadar övündükleri insanlık...” (Yalnızlar, s. 423.)
    Bener'in ağırlıklı olarak ilk dönem romanlarında, yalnızlaşan insanın bir çıkış yolu yoktur. Kaçışı ve varlığı yoklukta arar. Roman karakterleri her şeyi sonuna kadar tüketmiştir: “Necati'nin 'Tortusuna kadar içilmiş bir kadeh şarap,' diye tanımladığı acılı, yakıcı bir yaşantı.” (Yalnızlar, s. 253.) Tortuyu yutan bu bireyin kaçacağı tek yer vardır, intihar. Bener'in romanlarında ve öykülerinde sık sık yinelenen sondur.
    İNSAN YALNIZCA KENDİNİ TÜKETMEZ
    Kendini tüketen insan, eserlerde, içki ve cinselliği vahşice tüketir. Bener'in romanları rakı kokar desek, yanılmış sayılmayız. Sağlıklı bir aile kurumu karşımıza çıkmaz. Karakterler, kadın erkek ayrımı olmadan hep boşanmış ya da eşini aldatan tiplemelerdir. Savrulmuş ve bölünmüş ailelerin bireyleri, cinselliği sürekli tüketir. Kadın ise aşkın ve cinselliğin simgesidir. Bitmeyen kaçamakların ve doyulmayan aldatmaların...
    Her toplumun kendi ahlak anlayışı vardır. Çürüyen toplum kendi ahlak anlayışını kendi elleriyle yıkar. Ahlak anlayışını kitaplarda sık sık sorgulayan Bener, çekirdek ailenin çözülüşünü işler. Çüzülen aslında, küçük burjuva kültürünün ve bu sınıfın karakterlerinin kendisidir. Ahlak, bu düzen içinde güçlülerin düzeninden başka bir şey değildir. “Ahlak”a saldırır, özellikle evliliğe sert eleştiriler getirir: “Dünyanın en aşağılık, en iğrenç, en rezil sömürü düzenidir evlilik. Hem de yalnız kadın açısından değil, erkek açısından da bu böyledir.” (Büyün Öyküleri-1, s. 256.)
    Evlilik, aile ve çocuk, Bener romanlarında hep esir alıcı tasvir edilir. Gerçi aşk için de farklı ifadeler bulmayız. Sevilen, sevişilen, tutkuyla bağlanılan kadınlar ve erkekler, nihayetinde arkasında bir yıkıntı bırakılar: “Şimdi gördüğü o, o kadar sevdiği, gece gündüz düşlerinden çıkmayan tapılası aşk tanrıçası değil, o tanrıçadan, büyük bir deprem sonrasında arta kalan bir yıkıntıydı; aşkın değil, acının; sevginin değil, ihanete uğramış olmanın somut bir simgesi haline dönüşmüştü.” (Bütün Öyküler-1, s. 362.)
    12 EYLÜL TERSTEN KIRILMA
    Bener'in eserlerini iki döneme ayırabiliriz. Pek çok yazarda bir kırılma yaratan 12 Eylül, onun üzerinde de etkili olur. Bener'in emeklilik günlerine ve en verimli çağına denk gelen bu dönem, yazar için açıkçası bir olumsuzluk oluşturmamıştır. 12 Eylül öncesi daha çok bireyselliği anlatan yazarın, Oyuncu ile başlayan eserlerinde giderek artan bir toplumsallık ve felsefi arka plan görülür.
    Dikkat çekicidir, özellikle toplumcu kitapların basıldığı, daha fazla okunduğu, Yaşar Kemal, Orhan Kemal, Kemal Tahir ve Köy Enstitülü yazarların revaçta olduğu bir dönemde Erhan Bener, bireye odaklanmış, şehirli insanın sıkışmışlığına ve bunalımlarına yönelmiştir.
    Zaman olarak genelde Cumhuriyet'in 30'lu yıllarından 2000'lere kadar olan dilimi anlatan Bener, toplumsal koşulların bireylerde yarattığı kırılmaları çarpıcı karakterlerle anlatır. Yalnızlar'da İkinci Dünya Savaşı ve sonrasında Demokrat Parti dönemini konu edinen Bener'in diğer eserlerinde 27 Mayıs Devrimi'ni, 12 Mart'ı, 12 Eylül'ü, sosyalistler üzerindeki baskıyı, 90'larda güneydoğuda estirilen terör dalgasını, Sivas yangınını, Susurluk olayını izleme şansı bulursunuz.
    Bener, özellikle 60'lar üzerinde durur. 60'lardaki kırlardan kentlere akan hayatın bireye etkisini Freudcu bir hava ile tahlil eder. İnsanın yenilmesinde, tükenmesinde 1968'lerin kırılma yarattığını açıkça ifade eder: “1968'ler Türkiye'sinde genç yaşta pek çok insan, köylerinden, kasabalarından, iş bulmak, okumak amacıyla akın ettikleri büyük kentlerde pek çok şeyi ilk kez gördü, ilk kez yaşadı. Teknolojik gelişmeler yanında, zenginliğin tüketim çılgınlığını, çıplak kadını, seks ticaretini, sınıf ayrılığını, sosyalizmi, devletin güçsüzlüğünü, kendi güçsüzlüğünü... Önce sol sağ parçalanmasını, daha sonra, çaresizliğin kucağında, din sömürüsüne teslim olmayı yaşadı ve durmadan kan kaybetti.” (Oyuncu, s. 108.)
    DÖNEKLERİ GÖZÜNDEN KAÇIRMAYAN YAZAR
    Türkiye'deki değişimi ve dönüşümü bireysellik üzerinden aktaran Bener'in zihninde 1930'lar coşkuyla kalmıştır. Sivas yangınını arkaplan olarak kurduğu Hınzır Kız kitabında, Refah Partisi iktidarına sert eleştiriler getirir. 12 Eylül sonrası azalan toplumsal olaylar ve kitle hareketleri, köktendinci Refah Partisi iktidarı döneminde nasıl tekrar çoğaldığını ve İkinci Cumhuriyetçiler'in tahtını sarstığı anlatılır. Ve elbette 30'lardaki Cumhuriyet'in marşları yükselerek: “Dosyayı yanına bırakarak düşünüyor Günseli: Çok sonra, özellikle de ikinci Cumhuriyetçiler ortaya çıktığı zaman, bu marşın sözleri şoven bir ulusçuluğun ifadesi olarak nitelendirilmiş; devrim yılları faşist baskılar altında ezildiği bir dönem olarak damgalanmıştı. (...) Aradan çok yıllar geçip, yirmi birinci yüzyıla pek az kala, köktendinci bir partinin iktidara ortak olduğu günlerde, aydınlar yeniden anımsamışlardı bu marşı; üstelik yalnız olanlar değil, bu kez, işçiler, memurlar, esnaf, yani halk, alanlarda, sokak mitinglerinde, kalabalık tepki toplantılarında, bir çeşit kurtuluş simgesi olarak söylemeye başlamışlardı.” (Oyuncu, s. 107.)
    Bener, toplumsal koşulların yarattığı buhran içinde, siyaseten çöken tipleri de dile getirir. Döneklik gerçeğine değinen, tartışan bir yazardır. Yalnızlaşan bireyin, sırtını topluma çevirmesi kaçınılmazdır. Çığlık atan, bulantılar yaşayan küçük burjuvalar, döneklikten kendini kaçıramazlar: “İçimizde bir Barış kaldı galiba, sonuna kadar yürüyen... Peki, biz döndük mü? Bizim kuşak? Selim ve ben... Ötekiler... Ölümün bin çeşidiyle göçenler? Ali, Erdem, Savcı Tekin, Postacı Nâzım, Handan... Orkun dışındakiler... Sedat bile vardı. Ya oğullarım? O ateşli Cüneyt, Amerika'ya kaçıp beynini satan Erdinç? Alaca bulaca resimler çizerek gönül eğlendiren kızım?” (Oyuncu, s. 64.)
    POSTMODERNİZME TAVIR ALMAK
    Toplumsallığı arka planda yediren Bener, “Falcı” öyküsüyle özgürlükler üzerine açık bir tartışmaya girer. Tarihin başından bugüne değin özgürlükleri, baskıları, egemen sınıfın sömürülerini, başkaldırıları fantastik bir anlatımla, illüzyon gösterileri eşliğinde okuyucuya beyin jimnastiği yaptırarak sorgulatır. Özellikle, ezilen milletleri “sanatsal faaliyetlerle” oyalanma alanlarına çekilmesi ve arabesk bir kültür yaratılmasına sert eleştiriler yöneltir.
    Bener, büyük medya kuruluşlarıyla, Harry Potter ve Yüzüklerin Efendisi gibi eserlerle yaratılan “zararsız” düş alanları ile kitlelerin postmodernizmin içine nasıl çekildiğinin altını çizer. Türkiye'de pek çok sanatçının küreselleşme adı altında Batı hayranlığının arttığı günlerde, o Batı'nın sanat hayatındaki çöküşü görür ve daha 80'lerin başında bu müjdeyi verir: “Sinemaya gitmiştim. Eleştirmenlerin çok övdükleri bir filmdi. Doğrusu ya, bir şey anlamadım. Sanat, Batı'da bunalım geçiriyor. Okuyacak doğru dürüst bir şey yok. Biçimsel oyunlar, olağanüstülüğe sığımış, doğallıktan kaçış...” (Oyuncu, s. 399.)
    Varoluşçu yazarlar esasında bir geçiş dönemi kurmuşlardır. Varoluşçuluk, bir ara geçiş formudur. Modernizmin bunalımlarından postmodernizme geçişte, basamak oluşturmuşlardır. Postmodernizmin bireyinin, en ilkel halini Sartre'da, Camus'da ve diğer varoluşçu yazarlarda görürüz. Son dönemlerinde postmodernizme dikkat çeken ve eleştirmekten geri kalmayan Bener, buna rağmen postmodern etkilerden kaçamaz. Postmodern teknikleri de kullanan yazarın yalnız ve yıkık bireyleri, bugün Türk edebiyatının postmodern karakterlerinin öncülü konumundadır. Bener'in Yalnızlar'daki Necati'sinin, İlhami Algör'ün “Fakat Müzeyyen Bu Derin Bir Tutku” kitabındaki Arif'inden pek bir farkı yoktur.
    STALİN DÜŞMANLIĞINDAN KAÇAMAMAK
    Bener, sıklıkla küçük burjuvaların hayatını anlattığı eserlerinde maalesef bir küçük burjuva hastalığından kaçamıyor. Falcı öyküsünde ve diğer kitaplarında Stalin düşmanlığına düşüyor. Sosyalizme yakın karakterleri anlatsa da Bener, konu Stalin olunca kinini gizleyemiyor. Stalin'i Hitler'le bir tutan Bener, sanatsal faaliyetlerin önünde Stalinist anlayışın bir engel olduğunu da kendi ağzından iddia ediyor: “Sanatsal faaliyetler, faşist ya da Stalinist iktidarlar döneminde daha doğrudan ve daha kaba yöntemlerle yönetilmekte iken, yaşadığımız çağda bu kez büyük sermaye iktidarı daha geri planda kalarak, oluşturdukları basın, dağıtım ve tanıtım tekelleri aracılığıyla edebiyatı etkilemektedir.” (Bütün Öyküler-1, s. 9.)
    Gölgede kalmış yazarlarımızdan Bener'in kitaplarının yeniden basılması ve Türk okuyucusuyla buluşması sevindirici. Üzerine derinlemesine araştırmalar yapılmayı hak eden yazarlarımızdan olan Bener'i okurken, karakterlerin Munch'un tablosunda olduğu gibi çığlıklar atacağını duyacaksınız. Kimi zaman sancılar çekecek, kimi zaman bulantılar duyacak, kimi zaman da toplumsal ve felsefi tartışmalar içinde bulacaksınız kendinizi.
    Çığlık atan bireyleriyle, kitaplığınızda özel bir bölüm açacak kadar çok, zengin ve hacimli eserleriyle Bener, yeniden elinizi uzatmanızı, yeniden değerlendirmenizi ve belki de bu kez okuyucu tarafından yeniden yeniden yazılmayı bekliyor.
  • Cerrah bir vücudu kestiğinde neyle karşılaşacağını bilir. Örne­ğin, eğer hastanın midesini arıyorsa her hastada midenin farklı bir yerde olmasını beklemez. Herkesin midesi vardır, insan mi­delerinin tümü kabaca aynı şekle sahiptir ve vücutta aynı yerde durur. Şüphesiz farklılıklar vardır. Bazı insanların mideleri sağ­lıksız, bazılarınınki küçük ve bazılarınınki de bir ölçüde şekil­sizdir. Fakat farklılıklar benzerliklere kıyasla çok azdır. Bir vete­riner ya da bir kasap, cerraha çok daha farklı türde midelere dair eğitim verebilir: Farklı bölmelerden oluşan büyük inek mideleri, küçücük fare mideleri, bir ölçüde insan midesine benzeyen domuz mideleri. Tipik insan midesi diye bir şeyin mevcut olduğu­nu ve bunun insan olmayan canlıların midelerinden farklı oldu­ğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.
    Aynı biçimde, tipik bir insan doğasının mevcut olduğu da bu kitabın varsayımıdır. Amacı da söz konusu doğayı araştır­maktır. Tıpkı mide ameliyatı yapan cerrah gibi bir psikiyatr da, hastası koltuğa uzandığında her türden temel varsayımı yapabi­lir. Hastasının, aşkın, haset etmenin, güvenmenin, düşünmenin, konuşmanın, korkmanın, tebessüm etmenin, pazarlık yapmanın, imrenmenin, rüya görmenin, hatırlamanın, şarkı söylemenin, tartışmanın, yalan söylemenin anlamlarını bildiğini varsayar. Kişi yeni keşfedilmiş bir kıtadan dahi gelse, zihni ve doğasına dair her türden varsayım yine de geçerlidir. 1930'larda Yeni Gine'deki, dünyadan kopuk yaşayan hatta dış dünyanın varlığından bile habersiz kabilelerle ilk kez temas kurulduğunda, yerlilerin kuşkuya yer bırakmayacak biçimde, herhangi bir Batılı gibi güldükleri ve kaş çattıkları görüldü, oysa Batılılarla ortak ataları en son yüz bin yıl önce yaşamıştı. Bir babunun "gülmesi" tehdit emaresidir; bir insanın gülmesi ise keyif belirtisidir: Bu insan doğasıdır ve ezelden beri böyledir.
  • Hayvan türlerinin çoğunda, yiyecek paylaşma adetinin olduğunu biliyoruz. Geniş çapta verimli bir avlanma sonunda, ortada herkese yetecek kadar et olduğu için fazla hırlaşma olmaz, ama bazı durumlarda paylaşmanın daha ileriye vardığı görülür. Örneğin, Afrika'daki yaban köpekleri av sonunda yediklerini kusup birbirlerine yedirirler. Bu uygulama bazı durumlarda o kadar ileri gitmiştir ki, "ortak mide" diye bir terim ortaya çıkmıştır.
  • İyilik yapmak adına her şeyi yasaklamak isteyen toplumdan artık tiksiniyordu. İçten pazarlıklı, mide bulandırıcı, vicdanları rahatlatmak için başvurulan bu en berbat diktatörlüğe asla ortak olmayacaktı.
    Jean-Christophe Grangé
    Sayfa 31 - Doğan Kitap