• Necip Fazıl ve edebiyatçı olsun olmasın o dönemin birtakım insanları, devletin beklediklerini karşılayamamışlardır; yerleşik ve köklü olmayan bir kültürle ve «hükümet hesabına» okumak üzere Paris’e gönderilmişlerdir, birçoğu da öğrenimini tamamlamadan yurda dönmüştür. Bu dönüş hem onlarda hem toplumda büyük bir kompleksin ortaya çıkmasına yol açar. Gidişte kişiliksiz bir Türk, dönüşte yine kişiliksiz ve batılıdırlar; Batıyla ilintinin yarattığı yetersizlik duygusu, Türkiye’ye dönünce «üstün-insan» olmaya dönüşür. Bu dönüşme en zararsız şekilde başta züppelik, megalomani ve mitomani görünümünde belirir. Sınıflamasız, sentezsiz bir kültürleri vardır, kavgacı ve demagogdurlar, fikir ve taraf değiştirmeyi Batı kültürünün gereğiymiş gibi kullanırlar. Nasırın nasıl kesileceğinden, mayonezin nasıl yapılacağından, Nietzsche’ye ve Elâzığ kelimesinin etimolojisine kadar bilmedikleri şey yoktur ama hepsi de sınıflamasız, biçimlenmelerine katılmamış bir bilgi kataloğu halinde kalır. Toplumca bunların «kaleminin kuvvetli» olduğu sanılır; aslında düzyazı beğenileri, Süleyman Nazif’ten arta kalmıştır, derleme toplama bilgilerini kullanmaları toplumda çok kültürlü oldukları izlenimini uyandırmış ve böylece üstün- insanlıklarınm pekişmesine ortam hazırlamıştır («Kendi kendini yetiştirenimden Peyami Safa’yı hatırlayalım).
    Turgut Uyar
    Sayfa 60 - Ada Yayınları
  • "Onlara orada hiçbir yorgunluk dokunmaz..." (Hicr, 15/48)

    âyetiyle bu gerçeği kullarına bildirmiştir. Bir hadiste ise cennette uykunun olmadığı şöyle açıklanmıştır:

    Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem'e: "Cennet ehli uyur mu?" diye sordular. Şöyle buyurdu: "Uyku, ölümün kardeşidir. Cennet ehli uyumazlar." (Büyük Hadis Külliyatı, V/414/10125)

    Anlaşmazlık Olmaması:

    Cennet ehlinin en önemli özelliklerinden biri de ahlaklarının çok güzel olmasıdır. Bir hadiste cennetteki müminlerin huylarının güzelliğine şöyle dikkat çekilmiştir:

    "Ben, cennet bahçelerinde, cennetin üstünde ve cennetin alt tarafında birer köşke şu kimse için kefilim ki, o haklı olduğu hâlde mücadeleyi terk eder, şaka için de olsa, yalanı söylemez ve insanlar(a örnek olması) için ahlakını güzelleştirir." (Ramuz el-Ehadis-1, s. 152/6)

    Vicdanını kullanan, Allah'tan korkup sakınan kişilerin bulunduğu bir ortamda herkes rahat eder. Güzel ahlakın yaşanmadığı bir yerde ise çekişme, kıskançlık, kavga, kızgınlık, kin, alay, alınganlık vardır. Kur'an ahlakından uzak yaşayan kimseler, bu kötü ahlak özelliklerinden ötürü, kendi elleriyle cehennemi hatırlatan bir ortam oluştururlar.

    "Onların göğüslerinde kinden (ne varsa tümünü) sıyırıp çektik, kardeşler olarak tahtlar üzerinde karşı karşıyadırlar."(Hicr, 15/47)

    Huzurlu, mutlu, güven dolu bir ortam içinde dostça, kardeşçe, hoşgörü ile yaşayabilecekken, dünyevi hırsların peşinde, kendi istek ve tutkularına kapılarak çok büyük bir nimet kaybına uğramış olurlar. Müslümanlar için ise dünyada sabırlı, itidalli, akıllı, makul, dengeli, affedici, şefkatli, sevgi dolu, güzel ahlaklı olmanın derin bir imani zevki vardır. Bir mümin bu güzel özellikleri kendinde gördüğünde ayrı bir haz alır, başka müminlerde gördüğünde bunlardan da ayrı bir zevk alır. Sonsuza kadar sürecek olan bu hoşnutluk, zevk ve güzellikler cennette de artarak sürer. Peygamber Efendimiz (asm)'in hadislerinden birinde cennetteki bu ortam şöyle tarif edilir:

    "... Kalpleri, tek bir kimsenin kalbi gibidir. Aralarında ihtilaf, husumet yoktur... "(Kütüb-i Sitte-14, s. 449/3)

    Benzer başka bir hadiste de cennet ehlinin ahlakından şöyle bahsedilmektedir:

    "Onların ahlakı bir tek kişinin ahlakı üzeredir." (Tezkireti'l-Kurtubi, s. 329/579)

    Nitekim Allah Kur'an'da cennetine layık gördüğü mümin kulları için,

    "Onların göğüslerinde kinden (ne varsa tümünü) sıyırıp-çektik, kardeşler olarak tahtlar üzerinde karşı karşıyadırlar." (Hicr, 15/47)

    buyurarak, onların yaşadıkları candan ve samimi dostluğa dikkat çeker.

    Üzüntü, Sıkıntı Gibi Olumsuzlukların Olmaması:

    Üzüntü, sıkıntı gibi insanlara azap veren ruh halleri, din ahlakından uzak yaşayan kimselerde sıkça görülür. Allah'ın her şeyi bir kader üzerine, hayırla yarattığını göz ardı eden bu kimseler aksilik, zorluk gibi görünen olaylar karşısında korku ve paniğe kapılırlar. Allah'a tevekkül etmedikleri için sıkıntıya düşer, hayıflanır, hatta sağlıklarına zarar verecek derecede büyük bir üzüntü yaşarlar. Oysa insan kendisi için neyin hayır neyin şer olacağını bilemez, ancak Allah bilir. Bir âyette bu gerçek şöyle bildirilir:

    "... Olur ki hoşunuza gitmeyen bir şey, sizin için hayırlıdır ve olur ki, sevdiğiniz şey de sizin için bir şerdir. Allah bilir de siz bilmezsiniz." (Bakara, 2/216)

    Dünyada zorluk, sıkıntı gibi görünen bir durum ahirette kişinin cennetine vesile olacak bir güzelliğe dönüşebilir. Bunun bilincinde olan müminler, dünyada karşılaştıkları sıkıntı ve zorluk gibi görünen olumsuzlukları imanlarının gücü ile kendilerinden uzaklaştırırlar. Allah'a teslim olmanın, yarattığı her şeyden razı olmanın rahatlığı ve huzuru içinde, karşılaştıkları her olayı Allah'ın yarattığı bir güzellik olarak değerlendirirler. Bu yüzden cennet umudu taşıyan müminler dünyevi hiçbir şeyi olumsuzluk olarak değerlendirmezler. Cennette ise Allah'ın rahmetiyle, sonsuza kadar üzüntü, sıkıntı, endişe gibi duygulardan uzak yaşayacaklardır. Hadislerde cennetteki bu nimet şöyle haber verilir:

    "... Her kaygının da arkası kesilecektir. Cehennem ehlinin kaygısı müstesna..." (Ramuz el-Ehadis-2, s. 342/15)

    "... onlar şöyle diyecekler: 'Biz ebedileriz, asla helak olmayız, biz mutlu kişileriz, asla kederlenmeyiz.' ..." (Tirmizi, Büyük Hadis Külliyatı-5, s. 409/10099)

    "... Orada hiçbir dert ve tehlike yoktur..." (Ramuz el-Ehadis-1, s. 170/1)

    İncil'de ise bu konu şöyle yer alır:

    "... Beyaz kaftan giyinmiş olan bu kişiler kimlerdir, nereden geldiler?"... Bana dedi ki, "Bunlar, o büyük sıkıntıdan geçip gelenlerdir... Bunun için, Allah'ın tahtının önünde duruyorlar... Taht üzerinde oturan, çadırını onların üzerine gerecektir... Allah onların gözlerinden bütün yaşları silecektir." (Yuhanna'ya Gelen Esinleme, 7. bölüm, 13-17)

    Allah Kur'an'da müminlerin bu huzurlu ruh hallerini şöyle bildirmektedir:

    "Allah'ın Kendi fazlından onlara verdikleriyle sevinç içindedirler. Onlara arkalarından henüz ulaşmayanlara müjdelemeyi isterler ki onlara hiçbir korku yoktur, mahzun da olacak değillerdir." (Âl-i İmran, 3/170)

    "Derler ki: 'Bizden hüznü giderip yok eden Allah'a hamdolsun; şüphesiz Rabbimiz, gerçekten bağışlayandır, şükrü kabul edendir.' " (Fatır, 35/34)

    "Artık Allah, onları böyle bir günün şerrinden korumuş ve onlara parıltılı bir aydınlık ve bir sevinç vermiştir." (İnsan, 76/11)

    "Nimetin parıltılı sevincini sen onların yüzlerinde tanırsın." (Mutaffifin, 83/24)

    Daha önce de belirttiğimiz gibi, dünyada var olan hemen her şey imtihanın bir gereği olarak özellikle eksik ve kusurlu yaratılmıştır. Müminler dünyada karşılaştıkları tüm zorluk ve sıkıntılara güzel bir sabır gösterir, Allah'a tevekkül ederler. Peygamberimiz (asm) hadislerinde kişinin ancak cennete girdiğinde gerçek anlamda rahata kavuştuğunu haber vermiştir:

    "Ancak cennete giren rahata kavuşur." (Ramuz el-Ehadis-1, s. 138/13)

    "Cennet ebedi bir ikamet halinde parıldayan bir nur, yaygın bir koku, çok iyi inşa edilmiş bir köşk, akan bir ırmak, olgun bir meyve, yeşillik, neşe, serinlik, tazelik mahallidir."
  • 1960'lı yıllardan itibaren Komünizmle Mücadele Dernekleri gibi sivil görünümlü örgütlenmelerle başlatılan kutuplaşma, Sağ-Sol olaylarının arkasındaki gerekli ortamı hazırladı. Kanlı Pazar olayları, 12 Mart Darbesi'ni öncelemişti. 1 Mayıs ve Maraş Katliamları ise 12 Eylül'ün habercisi oldular.
  • "Değerli velim,
    Bildiğiniz gibi bugün kuzularım karnelerini aldı. Öğretmenleri olarak ben de en az sizler kadar heyecanlıyım. Çünkü onların mutluluğu, benim mutluluğum; hüznü, benim derdim; heyecanı, benim telaşım ve tebessümü, benim sevinç kaynağım... Öncelikle böylesine edepli, özverili, öz disiplini yüksek ve kendini ve sorumluluklarını bilen bir insanı yetiştirmede bana yardım ettiğiniz için teşekkür ederim. Benim kuzularım, yaş itibarıyla ergenliğe geçiş döneminde oldukları için, kişiliğin temel taşlarının atıldığı dönemdeler. Bu dönemde; velisi olarak siz, öğretmeni olarak ben elden geldiğince işbirliği ile bu masum kuzunun müspet yönde gelişip büyümesi ve ülkemize faydalı bir insan olabilmesi için ilk dönem olduğu gibi inşaallah ikinci dönemde de çalışmalıyız. Hem esas başarı, kuzumun karnesindeki notlar değildir; başarı, kendisinden bağımsız birçok faktöre bağımlı olduğundan doğrudan ölçülemez. Kuzumun başarısı; bu dönem içinde kazandığı iyi ve güzel davranışlardır, arkadaşlarına duyduğu özveri ve sevgidir, önce oluşturduğumuz sonra da içselleştirdiğimiz disiplinidir, yani kuzumun başarısı kendisi olmasıdır. Tatil, günü doldurma çabası olmadığı gibi saatlerce ders çalışmak ya da kitap okumak da değildir. Kuzum gün içinde kitap okusun, oyunlar oynasın, arkadaşları ile anılarını paylaşsın. En önemlisi sizinle sohbet etsin. Okul telaşı yüzünden size anlatamadığı veyahut sizin yoğunluktan dinleyemediğiniz her şeyi hatta en küçük bir olayı bile size anlatsın..siz sadece dinleyin ve müdahale etmeyin..kuzumun mutluluğunu gözlerinde göreceksiniz...
    Bırakın kuzum bu tatilde gezsin, oynasın, kırlarda koşsun, arkadaşları ile güzel vakitler geçirsin. Benim onu özlediğim gibi beni özlesin. Bırakın, kuzum büyüsün. Onu çok sevdiğimi ve hemen her duamda duamın süsü olduğunu ve kendisinden dua beklediğimi onun anlayacağı şekilde izah ederseniz çok güzel olur.

    Bu tatil döneminde kuzumun okumasını istediğim bir yazım:

    "Sizler geleceğin öğretmenleri, avukatları, doktorları, mühendislerisiniz. Aslında bir bakıma geleceğin umudu sizlersiniz… Şunu asla unutmayın: Bir insan yapabileceğine inandığı her şeyi başarabilir.
    İşte bunun sayısız örneklerinden sadece biri olan ve bu cümleyi ispatlayan bir bireyin umut dolu hayat hikâyesi: 5 yaşlarında bir çocuk… Yüreği okuma aşkı ile dopdolu ama yaşadığı ortam ve hayat şartları daha o yaşta bu sevgiyi köreltmeye başlar. Küçük bir köyün küçücük bir okulunda, birleştirilmiş sınıfların oluşturduğu bir sınıfın, her sene değişen öğretmenleriyle umudu gittikçe kırılır bu küçük çocuğun. İmkânları en başta olmak üzere onu okuma sevdasından soğutacak her şey devreye girer ama buna karşı koyan ve umudunu her zaman diri tutan bir şey vardır ona ait olan: Azmi… Herkesin bir ilk öğretmeni vardır ya onun da ilk öğretmeni abisi olur. Sayıları saymakta zorluk çeken abisinin şaşkın bakışları karşısında çocuksu bir edayla tekrar eder: 10,20,30,40,… Okul hayatı böyle başlar. Daha 1. sınıftayken gördüğü, bir anlamda kalbine yerleştirdiği öğretmenlik mesleğini çok sever ve o yıl öğretmen olmaya karar verir… Ne maddi imkânlardaki yetersizlik ne de okuduğu okullardaki eğitim yoksunluğu ve öğretim eksikliği onu bu kararından vazgeçirir. Sürekli ve zevkle çalışır, ortaokulu birincilikle bitirip liseye kaydolur. Çalışma azminden ve mesleğine olan sevdasından eksilme şöyle bir kenarda dursun, bulunduğu ortam itibarıyla ileriye dönük bir artma olur. Lisenin ilk yıllarında okumak istediği mesleğini çevresine anlatmaya başlar. Ama ailesi dâhil çevresinin nerdeyse tamamı buna karşı çıkar, öğretmen olmasını istemezler. Bir öğretmeni bu zor günlerinde tutar ellerinden ve en sonunda bu badireyi de atlatarak istediği bölümü kazanır…
    Hayatını dinlediğiniz yüreği meslek sevdasıyla dolu bu insan şu anda rüyalarını gerçekleştiriyor. Hayatı, matematiği ve en önemlisi öğrencilerini çok seviyor… O kim biliyor musunuz?
    Sizleri çok seven öğretmeniniz…"

    Ben, kuzumu önce Allah'a sonra da size emanet ediyorum.
    Dua eder, dua bekleriz inşaallah.
    Selam ve dua ile...

    7/A Sınıf Rehber Öğretmeni"

    Mahmud KARAKAŞ
    17 Ocak 2020
    ŞANLIURFA
  • 594 syf.
    ·11 günde·8/10
    Cevdet Bey ve Oğulları, kronolojik olarak okumak istediğim Orhan Pamuk’un ilk romanı.
    Roman Abdülhamid’in istibdat dönemiyle başlıyor, arkasından II. Meşrutiyet, cumhuriyetin ilanı, İsmet İnönü’nün siyasetten çekilerek yerine Celal Bayar’ın gelmesi, Atatürk’ün vefatı, İsmet İnönü’nün cumhurbaşkanı olması, II. Dünya savaşı dönemi gibi önemli dönemler etrafında roman ilerlerken, 12 Mart Muhtırası’nın yankılandığı sıralar roman sona eriyor. Romanı okurken Türkiye’nin tarihinde sosyal, siyasi ve ekonomik her şeyin bir özetini de okumuş oluyorsunuz.
    Temel olarak Cevdet Bey, onun oğulları ve torunlarını konu alarak 3 kuşağı anlatıyor. Kuşaklar arası çatışma dönemlerin değişmesiyle birlikte ortaya çıkıyor ve oldukça yozlaşan bir insan profili karşıya çıkıyor. Doğu-Batı arasında sıkışıp kalmış insanlar yozlaşmış toplumun içinde en çok acı çekenler. Bir şeyleri değiştirmeye çalışıyorlar ama bunu yapabilecekleri sosyal ve ekonomik ortam hiçe yakın. Özellikle Cevdet Bey’in oğlu Refik bu konuda çok kafa yoruyor ve bu durum onun için iyi sonuçlanmıyor...
    Roman İstanbul, Ankara ve Kemah’ta geçiyor. Bu sayede Orhan Pamuk, şehir hayatı, başkent hayatı ve taşra hayatını siyasi olaylara bütün olarak ele almak istemiş.
    Romanın dili oldukça yalın, okuması çok kolay, betimlemek çok iyi. Sanki Nişantaşı’ndan Beyoğlu’na alışverişe, Vefa’dan Sirkeci’ye Cevdet Bey’in dükkanına, Sirkeci’den Karaköye yeni dükkana, Eminönü’nden Heybeliada’ya siz de onlarla birlikte gidiyormuşsunuz gibi.
    Ayrıca Cevdet Bey’in ailesi Işıkçı ailesine yazarın başka bir romanı olan Masumiyet Müzesi romanında da rastlanıyormuş. 1970’lerden sonra ne durumda ilerlediklerini oradan öğrenmek mümkünmüş, bu detay çok hoşuma gitti.
  • Bugün arama motoruna ne yazarsanız yazın sizi muhakkak ko-
    nuyfa ilgili bir web sitesine götürecekti çünkü inanılmaz büyük
    bir ağ söz konusuydu. Ama İlias ve arkadaşlarının çok iyi bildi-
    gi gibi bu sadece buzdağının görünen kısmıydı. Bir de bilindik
    bu ağın altında çok daha derin bir ağ vardı. Buranın en önemli
    özelliği geleneksel arama motorları tarafından indekslenmeyen
    sitelerin bulunduğu yer olmasıydı. Buradaki içerik üreticile-
    rinin tek derdi vardı. Özgürlük. Amaç sadece gerekli kişilerin
    ulaşabileceği bir ortam yaratmaktı. Zira buradaki tüm dinamik
    bu basit felsefe üzerine kurulmuştu. Söz konusu özgürlük ve
    insanın yok ediciliğinin birleşimi olduğunda her şey kantrolden çıkıyordu. Özgürlük teması ile başlayan Derp Web çok kısa
    bir süre içerisinde korkunç bir ortama dönüşmüştü. Burada derinden daha da derinin olduğu Dark Web, yani karanlık ağ orta
    ya çıkmıştı. Bu ağ ortalama bir insanı hayrete düşürecek hatta
    hayattan soğutacak bir içeriğe sahipti. Elindeki uyuşturucuyu
    satmak isteyenler, istediğiniz ürünü mağazadan sizin için çalabilecek hırsızlar, kara paranızı aklayabilecek oluşumlar, kredi
    kartları da dahil olmak üzere insanların banka bilgilerini satan
    kişiler, sizin için adam öldürebilecek kiralık katiller, bazı zarar
    verici deneylerde kullanabilecek insan denekleri satanlar, her
    türlü fuhuş ticareti, terör örgütleri, silah satımı ve en büyük kısmını oluşturan pornografik içerik. Buradaki pornografik içerik
    içinde çocuk, hayvan ve ölü barındıran ve normal bir insanı birkaç saniye içerisinde şok etmeye yarayacak bir içeriğe sahipti.