• "Osman Aydoğan üstadının da dediği gibi; adamlar basit bir pop şarkısında bile 3000 yıl geriye giderek tarihi bir derinlik sunabiliyor. Hiçbir şekilde unutmuyor,unutturmuyor. Bizim ise günlük siyasal ve kültürel hayatımız aynı pop şarkılarımızdaki gibi lay lay lom geçip gidiyor."
  • Hayat ileriye doğru yaşanır ama geriye doğru anlaşılır.
    -Osman Aydoğan
  • 724 syf.
    ·366 günde·Beğendi·10/10
    ‘’Tutunamayanlar’’ romanı genç yaşta (43) kaybettiğimiz Oğuz Atay’ın (1934-1977) 1971 tarihli ilk romanıdır. (İletişim Yayınları, 2016) 1970 TRT Roman Ödülünü kazanmıştır.

    Türkçe yazılmış en iyi romanlardan birisidir. Ne yazık ki Oğuz Atay yaşarken romanının derinliği ve kıymeti anlaşılamamıştır.

    Bu kitap; ne romantik aşk hikâyelerinin, ne ideolojik kavgaların, ne tarihi şahsiyetlerin, ne büyük krizlerin, ne de ezilen insanların romanıdır.

    Bu kitap; mustarip bir ruhun iç çekişlerinin romanıdır. Bu kitap; günümüzün kabalığından, hoyratlığından, vurdumduymazlığından, çıkarcılığından, çirkinliğinden ve sağlıksız insan ilişkilerinden muzdarip bir mühendisin (Oğuz Atay) sessiz bir çığlığının romanıdır.

    Hayatın kendisi kadar karmaşık, çoğu zamanda hayatın kendisi kadar da anlaşılmazdır ‘’Tutunamayanlar’’ romanı…

    ‘’Tutunamayanlar’’ romanı; modern şehir yaşamı içinde bireyin yaşadığı yalnızlığı, toplumdan kopuşları ve toplumsal ahlaka, kalıplaşmış düşüncelere yabancılaşan, ipe, sapa, kabalığa, hoyratlığa, sevgisizliğe alışamayan ve bunlara tutunamayan bireylerin iç dünyasını anlatan bir kitaptır.

    Türk insanını çok iyi tahlil eden ve insanın kendi iç dünyasındaki yaşadığı kavgaları, bunalımları, sorgulamaları güzelce ele alan, zaman zaman da okuyucunun yüzüne acımasızca tokat atan, hayata sımsıkı sarıldığınızı zannederken, boşlukta olduğunuzu, hiçbir yere tutunamadığınızı size hatırlatan, size ayna tutan, sizi güldürürken ağlatan, 722 sayfalık mükemmel bir eserdir ‘’Tutunamayanlar’’...

    ‘’Tutunamayanlar’’; Türkiye ve Türk insanı üzerine yazılmış şaheser niteliğinde gerçekçi bir analiz ve aynı zamanda orta sınıfın kültürel özentisini anlatan mükemmel bir Türkiye fotoğrafıdır, Türkiye belgeselidir...

    ‘’Tutunamayanlar’’; dürüst, tertemiz, hassas, narin, dolu ve derin olanların fazla geldiği, uyum sağlayamadığı bir dünyanın romanıdır...

    ‘’Tutunamayanlar’’; herkesin kendisinden bir parça bulduğu, insanın iç dünyasında sessiz sessiz attığı çığlıkları yine kendisine sesli sesli dinleten bir romandır...

    ‘’Tutunamayanlar’’; anlattığı, zaten sizin olan iç sıkıntısından dolayı boğulduğunuz, yüreğinizde açılmış, iyileşmeyecek derin yaraları yine size gösteren bir romandır...

    ‘’Tutunamayanlar’’; tuzu kuru olanların, tutunabilenlerin kabul etmeyeceği, okuyup anlamayacağı, kendini bulamayacağı bir romandır...

    ''Tutunamayanlar''; insanı bu koca dünyada yalnız bırakarak; arkadaşlığı, dostluğu sahte olanların, sevgiyle uzatacakları sıcak bir elleri olmayanların, yani elsiz, gözsüz, görgüsüz, akılsız, kalpsiz, hissiz, ruhsuz yani gerçek sakatlar yani onlar onlar onlar arasında kalanların bir romanıdır...

    ‘’Tutunamayanlar’’; kısaca tutunamayanların romanıdır...

    ‘’Tutunamayanlar’’; Alman yazar Hermann Hesse'nin düşünen ve sorgulayan burjuvanın nihai çıkmazını anlattığı evrensel kitabı ‘’Bozkırkurdu’' (Yapı Kredi Yayınları / Edebiyat / Roman, 2003)’nun sanki bir Türkiye versiyonu gibidir.

    ‘’Tutunamayanlar’’ın roman kahramanlarından Selim Işık; hayatı sürekli olarak sorgulayan; ancak buna karşın hayatın her alanında iyi niyetine karşılık bulamadığı insanlarla, çarpık ilişkilerle, çarpık düzen ve bürokrasiyle karşılaşan, acımasız dünyanın ağırlığını kaldıramayacak kadar saf, ahlaklı, bilgili ve dürüst bir insan, adeta tutunamayanların kralıdır.

    Bir diğer roman kahramanı Turgut Özben ise arkadaşı Selim Işık’ı keşfettikçe, onun derinlerine indikçe Olric’i ile birlikte Selim Işık'ın kervanına katılan bir başka tutunamayandır.

    Olric ise, Turgut Özben’in hayalinde yarattığı ve çeliştiği (sözde) bir hayal ürünüdür. Diğer kahramanlar ‘’Günseli’’ ve ‘’Süleyman Kargı’’dır.

    Romanı okudukça etrafınızdaki insanları "Selim Işık", "Turgut Özben", "Günseli" ve "Süleyman Kargı" gibi görmeye başlıyor ve onlarla gerçek hayatta yollarınızın kesiştiğini görüyorsunuz.

    Kitaptan seçtiğim bazı bölümleri ve cümleleri sunmak istiyorum:

    "İnsani kalbinden tutamadınız mı, görün, nasıl kaybolup gidecek elinizden."

    ‘’Çok şey vardı anlatılacak. O yüzden sustum. Birini söylesem diğeri yarım kalacaktı. Sen duydun mu sustuklarımı?’’

    ‘’Bazılarımız şiirlere, şarkılara, filmlere, kitaplara tutunuyor… Sanırım artık insan, tutunamıyor insana.’’

    ‘’Ne gördün bütün kapıların birer birer kapandığı bu dünyada?’’

    "Ben iç dünyama dönüyorum. Orada hayal kırıklığına yer yok."

    “İnanarak dinlememizi güçleştiriyorlar. İnsan her sözü kuşkuyla karşılıyor artık. Gerçekle düş birbirine karışıyor; yalanın nerede bittiğini anlayamıyoruz. Tutunacak bir dalımız kalmıyor. Tutunamıyoruz.”

    ''Cennet muhallebiden duvarlar demek değildir sayın yetkili. Cennet insanların birbirlerini dinlemeleri demektir, birbirlerine aldırmaları, birbirlerinin farkında olmaları demektir.''

    ‘’Bir silgi gibi tükendim ben. Başkalarının yaptıklarını silmeye çalıştım: Mürekkeple yazmışlar oysa ben, kurşunkalem silgisiydim. Azaldığımla kaldım.’’

    ‘’Bazen ne yaparsan yap yaranamıyorsun ve yarandıkça yaralanıyorsun.’’

    ‘’Beklenen hep geç geliyor; geldiği zaman da insan başka yerlerde oluyor.’’

    ‘’Doğduğu günden beri kalbinde bir delik, almak için bütün sızıları içine…’’

    ''Kişisel değer saydığımız şeylerin, toplumun baskısıyla edinilmiş sahte nitelikler olabileceğini de hiç bir zaman akıldan çıkarmamalıyız.''

    ‘’Herkesin istediği gibi yaşadığı uzak bir ülkenin özlemini duyuyorum.’’

    ‘’Hiç olmazsa mezar taşına yazın:
    - Burada, insanlara başka türlü hayran olan biri yatıyor.’’

    ‘’Bir dostun varlığı güzel bir şeydir. Fakat bir dosta ihtiyaç duymadan yaşayabilmektir önemli olan.’’

    ‘’Dış dünyanın zayıflara karşı nasıl insafsız olduğunu bildiğim için, bir korunma içgüdüsüyle, bazı masum kötülükleri bu çevreye silah gibi kullanma eğiliminden kurtaramadım kendimi.’’

    ‘’Hayata dayanamadığımız için espri yapıyoruz.’’

    ‘’İnsan kendini beğenmeden yaşayamaz. Kendini beğenirse diğer insanlar onun hayatını cehenneme çevirmeye çalışırlar. Bunun için, hem kendini beğenmeli hem de beğenmemelidir.’’

    ‘’Sen gene de alınıp hemen kaybolma. Yoksa ben de kaybolacağım. Kayboluyorum. Yaşamak, ölmek gibi değil. Bazı zorlukları var bir kere. Daha çok tehlike karşısında insan. Çoğunlukta değiliz, ezilebiliriz.’’

    ‘’Büyük ve güzel şeylerin dışarı çıkmasına izin vermiyor, korkuyoruz. Düşünmekten ve sevmekten korkuyoruz. İnsan olmaktan korkuyoruz. İşin içine bir kere acıma girerse, ondan bir daha kurtulamamaktan korkuyoruz.’’

    ‘’Anlam kadar insanın hayatını zehir eden bir kavram yoktur.''

    ''Kitaplar yüzünden çok acı çekiyorum Esat ağabey derdi. Sanki hepsi benim için yazılmış.''

    “Elini hiçbir kâğıda uzatmayacaksın: On emrin birincisi budur. Söze erken başlamayacaksın, hiçbir düşünce ileri sürmeyeceksin, hiç bir şey bilmezmiş gibi görüneceksin, garip şekilde giyinmeyeceksin, ellerini masaya dayamayacaksın, seni baştan savmalarına yol açmamak şartıyla kendisini acındıracaksın, gülümseyeceksin, bekleyeceksin... Ve hiçbir zaman ümide kapılmayacaksın.”

    ''Boyumdan büyük işlere kalkmıştım. Şimdi, boyumdan küçük işleri başaramıyordum. Böylesine rezil bir yenilgi görülmemişti. Gücümü tahminde yanılmıştım...''

    ‘’Unutulan herkesiz hatırlanması için ne kadar zaman geçiyorsa, o kadar zaman geçirmelisin mezarda.’’

    ‘’Kötü bir resim asarım korkusuyla hiç resim asmadım, kötü yaşarım korkusuyla hiç yaşamadım.’’

    “Her anı, ne yapmam gerektiğini düşünerek geçirdiğim için çabuk yoruldum.’’

    '’Kimse düşünmesini bilmiyor, düşündüğünü sanıyor.'’

    ‘’Değişmek, kendine yabancılaşmak demekti.’'

    ''Beni bir gün unutacaksan, bir gün bırakıp gideceksen boşuna yorma derdi, boş yere mağaramdan çıkarma beni. Alışkanlıklarımı, özellikle yalnızlığa alışkanlığımı kaybettirme boşuna.''

    ‘’Hiçbir zaman daha anlamlı olmayı becerebildiğimi sanmıyorum."

    ‘’Hayatlarıyla yanlış olanların, ölümleriyle en kötüsü, hayır demeyi öğrenemedim. Yemeğe kal, dediler: kaldım. Oysa kalınmaz. Onlar biraz ısrar ederler; sen biraz nazlanırsın. Sonunda kalkıp gidilir. Her söylenileni ciddiye almak yok mu, şu sözünün eri olmak yok mu; bitirdi, yıktı beni.”

    ‘’Adam olmadığı için insanlığa vekâlet ediyordum.’’

    ‘’Sağlam olan yanlarımı, bildiğim bir dille anlatıyorlar. Hastalığıma gelince, Latinceye başvuruyorlar. Onlara güvenim kalmadı.’’

    ‘’Şu anda, sana güzel bir söz söyleyebilmek için, on bin kitap okumuş olmayı isterdim. Gene de az gelişmiş bir cümle söylemeden içim rahat etmeyecek:

    -Seni tanıdığıma çok sevindim kendi çapımda.’’

    "Sabahları uyandığıma sevinemiyorum. Gecenin sıkıntısı, öğleye kadar sürdüğü için, sabahın verdiği diriliği yaşayamıyorum. Öğleden sonra da akşamın hüznü çöküyor..."

    "Daha doğrusu bana her şeyin öğrenilerek yaşanacağını öğrettiler. Yaşanırken öğrenileceğini öğretmediler."

    " 'Önce kelime vardı' diye başlıyor Yohanna'ya göre İncil. Kelimeden önce yalnızlık vardı. Ve kelimeden sonra da var olmaya devam etti yalnızlık...

    Kelimenin bittiği yerde başladı; kelimeler söylenemeden önce başladı. Kelimeler, yalnızlığı unutturdu ve yalnızlık, kelimeyle birlikte yaşadı insanın içinde.

    Kelimeler, yalnızlığı anlattı ve yalnızlığın içinde eriyip kayboldu. Yalnız kelimeler acıyı dindirdi ve kelimeler insanın aklına geldikçe, yalnızlık büyüdü, dayanılmaz oldu."

    "Küçük kelimeleri kendine yakıştıramadı; oysa küçük kelimelerle suçlandı ve kendini küçük kelimelerle savundu."

    ‘’Yalnızca kelimeler acıyı dindirdi. Ve kelimeler insanın aklına geldikçe yalnızlık büyüdü, dayanılmaz oldu.’’

    ‘’Tutunamayanlar’’, ayrıca insanın içindeki Olric’iyle tanışmasını sağlıyor:

    - Gözden ırak, gönülden de ırak olur mu efendim?

    - Hayır Olric... Yüreğinde bir yer açıp oraya oturttuğun her kimse, seninle birlikte gider her yere.

    - Ben kötü biri miyim efendim? Yüreğimde giden onca insanın yüreğinde bir yerim olduğuna neden inanmakta zorlanıyorum?

    - Onlar gerçekten gittiği içindir Olric...

    - İnsanlara zor olmuyor mu Olric?
    - Ne zor olmuyor mu efendimiz?
    - Her sabah iki yüzlerini yıkamak Olric.
    - Keşke nedir Olric?
    - Hatalarımız efendimiz.
    - Çok mu hata yaptık?
    - Keşke diyecek kadar efendimiz.
    - Elimizde olmayan şeyler var Olric...
    - Ne efendimiz?
    - Elleri Olric, elleri!

    - Olric, bana edilgen bir kelime söyler misin?
    - Emin mi siniz?

    - Evet Olric. Hem de en yakıcı olanını söyle!
    - '‘Silinmek'’ efendimiz. Yeterince edilgen mi?
    - Fazlasıyla edilgen...

    - ‘'Zaman'’ sözü çok can yakar be Olric, ne çok can yakar.
    - Öyle ama zaman her şeyin ilacı derler efendimiz.

    - Madem öyle fazlası intihara girmez mi Olric?
    - Gitme vakti geldi Olric.

    - Nereden gitme vakti geldi efendimiz?
    - Kalbinden Olric kalbinden.
    - Hiç gelmemiştiniz ki efendim.

    - O zaman neden bu kadar canım acıyor Olric?
    - Çünkü hep kalbindesiniz sanmıştınız oysa bi kere bile sizi kalbine almamıştı efendim.

    - Beni neden uyarmadın Olric ?
    - Aşkından sağır olmuştunuz efendim.
    - Anladım Olric…

    - Sus Olric! Düşünüyorum.
    - Düşünmek ne haddinize efendimiz?
    - Descartes düşündükçe var oluyordu Olric.
    - Descartes düşündükçe var olur, siz düşündükçe yok olursunuz efendimiz.

    - Herkes geçer diyor, geçer mi Olric? Herkes ne bilir acımı, herkes ne bilsin acımızı! Yaşar gibi yapmaktan, özlemez gibi yapmaktan, iyiymiş gibi yapmaktan, nefes alıp onu içimde tutmaktan, o nefeste boğulmaktan sıkıldım. Ki nefessizlikten değil nefesten boğulmaktır marifetimiz Olric.
    - Evet efendimiz.
    - Bana katıldığını bilmek güzel. Arada ses vermen güzel. İçimin sesi de olmasa ölürüm yalnızlıktan!

    - Biliyor musun Olric ?
    - Neyi efendimiz?
    - Onunla ne zaman lades oynasak hep o kazandı
    - Neden efendimiz?
    - Kalbimdeyken nasıl aklımda derdim?

    - Hayatta üç yanlışım oldu Olric.
    - Ne gibi efendimiz?
    - Tanıdım, inandım, güvendim. Ama bir doğrum oldu.
    - O nedir efendimiz?
    - Sevmek Olric. Fakat sende bilirsin ki üç yanlış bir doğruyu götürür.

    - Gidelim efendimiz…
    - Çok çeşitli bıçak koleksiyonum var Olric.
    - Nerede efendimiz?
    - Sırtımda Olric, sırtımda...

    ‘’Biliyor musun Olric, aslında insanı acıtan şey insanın yalnız kalması değil, sevdiğinin kokusunun bir başkasının üzerine sinmiş olma ihtimalidir.’’

    ''Bütün hayatımızı yersiz çekingenliklerle mi geçireceğiz Olric? Cesareti yalnız kafamızda mı yaşayacağız?''

    "Azım Olric... Azımsanıyorum. Azım sanıyorum..."

    Aşağıda sunacağım ve ‘’Tutunamayanlar’’ romanından noktasına, virgülüne dokunmadan kopyalayarak aynen aldığım uzun bölüm ise muhtemeldir ki çok yakın gelecekte (!) yaşayacaklarımızı anlatıyor:

    "... mahkemede, suçlu sandalyesinde, bilerek ya da işledikleri suçları bilmek zahmetine katlanacak kadar dahi düşünmediklerinden bilmeyerek, eziyet eden, hor gören, aşağılayan, ihmal eden, aldırmayan, unutan, kötüleyen, alay eden, ıstırabı paylaşamayan, insanlar arasına duvarlar çeken, küçümseyen, çaresiz bırakan, yalnız bırakan, terkeden, baskı yapan, istismar eden, ezen, cesaret kıran, iyilik etmeyen, değer vermeyen, kalbi temiz olmayan, doğruyu yanlış gösteren, yanlışı doğru gösteren, samimiyetsiz, insafsız, korkutan, yanına yaklaştırmayan, başkasının yaşama hakkına saygı duymayan ve kendinden memnun olabilmek için her davranışı meşru sayan onlar,

    yani bizim küçük kalabalığımızı hava sızdırmayan tabakalar halinde üst üste saran, nefes almamızı dahi engelleyen, yani mahallemizin bütün bileği kuvvetli ve içi boş küçük kabadayıları ve onların büyük ortakları, yani esasında sayıca üstün olanlar, yani her zavallıdan daima bir rütbe bir kademe bir sınıf yukarıda olanlar, yani şekilsiz hüviyetleriyle daima vuran ve kaçınabilenler, yani hem ezip hem de ezdiklerini kabul etmeyenler, yani bir mertebe aşağıdayken ezilen ve bir derece terfi edince ezenler, yani çırağını, birşeyler öğretmesine karşılık her zaman döven ve ona insan muamelesi etmeyen ustalar, muavininin başına vuran şöförler ve onlarla birlikte memurlarına dalkavukluk ettiren amirler, duygusuz amirlerle birlikte garsonlara paralarıyla orantılı olarak bağıran müşteriler ve kaba müşterilerle birlikte hakkını arayanlara yumruklarını gösteren görevliler ve yetkilerini kötüye kullanan görevlilerle birlikte bilgisizin bilgisizliğini suratına çarpan ve ondan bir kelime fazla bilen bilgiçler,

    yani öğrenmek isteyen herkese eziyet eden öğreticiler ve onlarla birlikte bilgisizlerin bilgisizliğine gülen onlardan daha bilgisizler ve cahillerle birlikte her değişik davranışa saldıran şekilsiz kalabalık ve kalabalıkla birlikte onlara alkış tutanlar ve onlarla birlikte her tartışmada en bayağı usullerle haklıyı haksız çıkaranlar ve onlarla birlikte her savaşta kazananı tutanlar ve onlarla birlikte kimseye zararı olmayan zayıfları ezerek kuvvetli olma duygusunu tatmin edenler ve onlarla birlikte her zaman ve her yerde her sınıftan ve her ideolojiden ve her düşünceden insanlar arasında daima ön safa geçerek aslan payını kendilerine ayıranlar ve ayırır ayırmaz insanlarla aralarına aşılmaz duvarlar örenler ve böylelerine her zaman haklı çıkarıcı bahaneler sebepler yasalar kurallar sınıflamalar bulup çıkaranlar yani her zaman insanları insanlardan ayıranlar ve onları birbirlerine düşman edenler ve onlara körü körüne uyan kalabalıklar ve gerçeği boğanlar ve onlarla birlikte insanı bu koca dünyada yalnız bırakarak arkadaşlık dostluk sevgiyle uzatacakları sıcak bir elleri olmayanlar yani elsiz gözsüz akılsız kalpsiz ve kansız gerçek sakatlar yani onlar onlar onlar onlar onlar onlar... karşımıza oturacaklar."

    ‘’Tutunamayanlar’’; insanın kendisini çaresiz hissettiği anlarda tutunduğu bir kitaptır...

    Sindire sindire okunmalı, her bir cümlesi özümsenmeli ve üzerinde düşünülmeli diye değerlendiriyorum…

    “Balıqlar da ağlayar, lakin denizin xeberi olmaz...” diye bir Azeri atasözü vardı...

    İşte ''Tutunamayanlar''; hüngür hüngür ağladıkları halde içinde yaşadıkları denizin haberi olmayanların romanıdır...

    Yani sizin, benim, hepimizin romanıdır...
    Osman Aydoğan
    .........
    Çok kitap okudum bu zamana kadar, ne bulduysam saldırırcasına okudum diyebilirim. Bunun en büyük nedeni, lisedeyken okuduğum Tutunamayanlar 'ın etkisinden kurtulabilmekti belki de. Öyle geçmez bir acı ve derin bir yara bıraktı ki bende o kitap, bir kitabın açtığı yarayı ancak başka bir kitap kapatır diye düşünerek, umutla panzehir aradım okuduğum her sayfada. Olmadı. Okuduğum her kitap biraz daha delirtti beni, sonunda kafayı sıyırıp çıktım. Delirmişliğimin müsebbibi Oğuzcuğum Atay'a selam olsun...
    ....
    Bana bu deli gömleğini kitaplar giydirdi usta. Kitapları ciddiye almaktan, kitaplarda çekilen acıları gerçek zannetmekten, kitaplardaki kahramanların yaşadıklarına kendi yaşantılarımmış gibi muamele etmekten kafayı yedim! “
    “Neden? Çok mu yalnızdın? Herkes kitap okur, etkilenir. Sonra kitabı kenara koyup spora gider, televizyonu açar, sevgilisiyle buluşur… Ne bileyim yapar işte bir şeyler. Sen niye hapsettin kendini kağıt duvarların arasına?”
    “Ben bir şey yapmadım. Yani bunun için özellikle bir şey yapmadım. Okuduğum ilk kitaptan beri bu böyle oldu hep. Yani kendimi birdenbire böyle buldum. Bak mesela bu cümleler bile tam olarak benim değil. Kahramanı kitap okumaktan kafayı yemiş bir romandan aldım çoğunu!”
    ” Niye ağlıyorsun peki?“
    ” Çünkü kaybolduğumu hissediyorum. Perec’in kitabında kaybolan e harfi gibiyim. Üstelik bu gerçek mi ondan bile emin değilim. Kayboldum mu gerçekten yoksa kaybolan bir kitap karakterinin acısını mı yaşıyorum? Bunu bile bilmiyorum…"
    ALİ LİDAR
  • Rus edebiyatının talihsiz bir dehâsı: Puşkin

    Ey güzel ülke! Uzak ülke.
    Ey bilmediğim ülke!
    Ne kendi isteğimle geldim sana,
    Ne de soylu bir atın sırtındl
    Beni bu yiğit delikanlıyı,
    Gençliğin ateşi sürükledi sana.
    Bir de başımdaki şarap dumanları..

    Ataol Behramoğlu'nun çevirdiği, Nadir Göktürk'ün bestelediği Tanju Duru'lu, Emin İgüs'lü ‘’Ezginin Günlüğü'nün’’ seslendirdiği ve severek dinlediğimiz bu dizeler Puşkin’in bir şiiridir.

    Nâzım Hikmet'in; "ömrüm boyunca bir tek şiir çevirdim Türkçeye.’’ dediği şiirin şairidir Puşkin.
    Nâzım Hikmet’in; ‘’öldü diye her seferinde dehşetli bir keder duydum.’’ dediği şairdir Puşkin.
    Nâzım Hikmet’in; ‘'yeryüzünde batısı, doğusu, kuzeyi, güneyi içinde sevdiğin dört şair say deseler, bu dörtten biridir.’’ dediği şairdir Puşkin.

    Nâzım'ın çevirdiğini bahsettiği Puşkin şiiri ise ‘’Kleopetra ve Âşıkları'’dır. ‘’Kleopetra ve Âşıkları’’ şiirinde Puşkin aşağıdaki dizeleri bir şarkıcıya söyletir;

    Mutluluğunuz sizin, benim aşkımdadır,
    Dinleyin beni, ben dilersem eğer, siz
    Benimle bir olabilirsiniz.
    İhtiras alışverişine kim giriyor, kim?
    Aşkımı satıyorum ben,
    Hayatı pahasına bir gecemi benim
    Söyleyin, kim satın alacak içinizden?

    Aleksandr Sergeeviç Puşkin 26 Mayıs (bazı kaynaklar Puşkin’in doğum tarihini 06 Haziran olarak verirler) 1799’da doğdu ve 29 Ocak 1837’de Moskova’da vefat etti.

    Annesi ve babası çok kültürlü, soylu ve aristokrat insanlardır. Puşkin, ilk bilgilerini yabancı eğitmenlerden edinir. Henüz sekiz yaşındayken Fransızcası Rusçası kadar iyidir. On bir yaşına geldiğinde ise özgürlükçü yazarlarına hayran olduğu Fransız Edebiyatı’nı neredeyse ezberler ve Fransızca şiirler yazmaya başlar.

    Kendisine Rus masallarını anlatan, eski Rus türkülerini söyleyen yaşlı dadısı Arina Rodionovna ona Rus halkının ruhunu aktarır ve Arina’nın anlattıkları, Puşkin’in çocukluk ruhunda silinmez izler bırakır.

    Puşkin, dönemin baskıcı ortamına ve yönetime karşı, sanatın özgürlüğü konusunda düşüncesini eserlerinde ustaca yansıtır. Bir şiirinde bunu net bir şekilde görmekteyiz:

    Çünkü yasak tanımaz rüzgâr, 
    Zincir vurulmaz kartala, genç kız kalbine. 
    Şair de öyledir işte 
    İçinden geldiği gibi yaşar... 

    Eserlerinin bir kısmını görevli olarak gittiği Kafkasya’da yazar. Burada ünlü "Kafkas Esiri" (Kavkazskiy Plennik -1822, şiir) ve "Bahçesaray Çeşmesi" (Bakhchisarayskiy Fontan – 1824, şiir) adlı eserlerini yazar. Bu dönemdeki şiirlerinden birisinin adı da ‘’Gece sisi kaplamış tepelerini Gürcistan’ın’’dır:

    Gece sisi kaplamış tepelerini Gürcistan'ın;
             Karşımda akıyor Aragva uğultulu.
    Hem hüzün hem bir hafiflik var içimde; kederliyim,
             Seninle dopdolu, aydınlık bir keder bu.
    Seninle, sadece seninle... Hiçbir şey
             Bozmuyor, tedirgin etmiyor üzgünlüğümü,
    Ve yürek yeniden tutuşuyor, seviyor yeniden,
             Sevmemesi olanaksız çünkü.

    Puşkin, bir baloda eski yüksek rütbeli bir memurun kızı olan Natalya Gonçarova ile karşılaşır ve büyüleyici güzellikteki bu genç kıza âşık olur. Puşkin’in mutsuzluğuna, talihsizliğine ve çok genç yaşta ölümüne giden yolun başlangıcı olur bu karşılaşma, bu aşk ve bu yanlış tercih; yeryüzünde çoğu insanın yaptığı gibi… Natalya edebiyatla hiçbir ilgisi olmayan, Puşkin’i bir şair olarak umursamayan, aklı fikri kendine rahat bir yaşam sağlayacak bir koca bulmakta olan sıradan biridir ve ailesinin de ondan pek bir farkı yoktur.

    Puşkin Natalya’ya evlenme teklif eder; Natalya ise, şairin evlenme teklifini belirsiz bir tarihte cevaplanmak üzere erteler. Puşkin, bu durum karşısında umutsuzluğa kapılır ve Cervantes’in söylediği; ‘’aşk, göğüs göğüse çarpışarak değil, ancak kaçarak yenilebilir bir düşmandır’’ sözüne uyarak Moskova’dan uzaklaşmak ister. Bu nedenle de, 1829’da, Natalya’yı unutabilmek amacıyla bir gözlemci olarak Rus ordusuna katılır ve Osmanlı topraklarına Erzurum’a kadar gelir. Sonradan yazdığı “Erzurum Yolculuğu” adlı eserinde yol izlenimlerini anlatır.

    İşte bu yolculuğunda Sibirya’dan Polonya’ya kadar bilinen bir aşk şiirini Erzurum’da yazar; Türkçe okunuşu ile  "Ya vas lyubil"; ‘’Seviyorum Sizi’’ Ataol Behramoğlu’nun çevirisiyle Türkçesi; (Seviyorum Sizi, Aleksandr Puşkin, Türkiye İş Bankası Yayınları, Çeviren: Ataol Behramoğlu, 2006)

    Seviyordum sizi ve bu aşk belki
    İçimde sönmedi bütünüyle.
    Fakat üzmesin sizi artık bu sevgi
    İstemem üzülmenizi hiçbir şeyle.
    Sessizce, umutsuzca seviyordum sizi.
    Bazen çekingenlik, bazen kıskançlıkla üzgün.
    Bu öyle içten, öyle candan bir sevgiydi ki
    Dilerim bir başkasınca da böyle sevilin.

    Moskova’ya dönen Puşkin, Natalya’ya evlenme teklifini yineler. Uzun çekişmelerden sonra Natalya’nın ailesini de ikna etmeyi başarır ve sonunda nişanlanırlar. Natalya ise, bu duruma karşı kayıtsız kalır ve sadece izlemekle yetinir. Natalya’nın bu tutumu da sonuna kadar böyle devam eder. Yaşamını çekilmez kılan bir kayınvalidesi ve kusursuz ama yapay bir çiçek olan eşi vardır artık Puşkin’in.

    Ayrıca rejim karşıtı söylemleri nedeniyle de bitmek bilmeyen soruşturmalar ve yasaklamalar yüzünden içi büyük bir acıyla dolsa da Puşkin, yazmaya devam eder. “Yevgeni Onegin”, “ Don Juan” , “Veba Sırasında Ziyafet” gibi manzum tragedyalarını ve “Dubrovski”, “Maça Kızı” gibi önemli eserlerini bu dönemde yazar. Gogol’la olan arkadaşlığı da bu döneme rastlar. Öyle ki, Gogol’a ünlü ‘’Ölü Canlar’’ romanını yazma fikrini Puşkin verir.

    ‘’Şair’e’’ şiiri ise bu döneminin eseridir; Sefer Aytekin’in çevirisiyle ‘’Şair’e’’ şiiri;

    Ey şair! Kulak asma, sevgisine sen halkın
    O canım methü sena, anlık gürültü, geçer;
    Kuru kalabalığın gülüşünü duyarsın,
    Ve aptalın hükmünü; fakat metin ol, boşver.
    Sen Çarsın; yalnız yaşa, yolunda yalnız yürü,
    Yürü, hür vicdanının seni çektiği yere,
    Olgunlaştır, sevgili meyveyi, tefekkürü;
    Hizmetine karşılık bir mükâfat bekleme.
    Her şey sendedir, sende; büyük mahkeme sensin;
    Eserine, elden çok, kıymet biçebilensin,
    Söyle ey titiz şair, sen ondan memnun musun?
    Memnunsan, kalabalık varsın küfretsin sana,
    Tükürsün, ateşini yakan ulu mihraba,
    Şamdanını, çocukça öfkeyle, sarsadursun.

    Evde mutluluğu bulamayan Puşkin’in kadınlara aşırı bir düşkünlüğü oluşur. Şu sözü bu özelliğini anlatır: ‘’Mutluluğun iki biçimi vardır. Biri bir kadına sabırsız bir halde umutla giderken ve diğeri bir kadından ve tutkudan kurtulmuş olarak geri dönerken.’’

    Evime çekinmeden, serbestçe
    evimin kadını olarak gir...

    diye söyler Puşkin şiirinde bütün güzel kadınlara…

     ‘’Erzurum Yolculuğu’’ kitabında, Anadolu halkı ile İstanbul şehri halkının ve sarayın çözülmesini, halk ile yönetimin kopukluğunu, kendi yarattığı yeniçeri Eminoğlu karakterinin ağzından güzel bir şiirle anlatmıştır, Ataol Behramoğlu’nun çevirisiyle;

    Gâvurlar övüyor şimdi İstanbul'u
    ama yarın demir ökçeleriyle
    uyuyan bir yılan gibi ezecekler onu
    ve çekip gidecekler bırakıp öylece
    İstanbul bırakmasın hala uykuyu

    (Şiir uzun, şiirin tamamını yazımın sonunda veriyorum.)

    1833'te tamamladığı şiirsel romanı ‘'Yevgeni Onegin’' Rus edebiyatı’nın en büyük başyapıtı olarak görülür. Bu eseri 1879 yılında operaya uyarlanır. Rus asıllı Amerikalı yazar Vladimir Nabokov  '’Yevgeni Onegin’' için ‘’yabancı bir dilde anlam derinliğiyle verilmesi mümkün değildir”  diye ifade eder.

    En büyük eseri "Yüzbaşının Kızı" ile ilgili olarak Gogol şöyle demektedir: ‘’Yüzbaşının Kızı ile karşılaştırılınca bütün romanlarımız ve büyük hikâyelerimiz yavan kalıyor. Saflık, yumuşaklık öyle bir yüksekliğe ulaşıyor ki bu yapıtta, gerçek bile yapmacık ve karikatürize edilmiş gibi görünüyor. Ortaya gerçekten de ilk olarak Rus karakterleri çıkıyor. Kalenin basit komutanı, karısı, bayraktar, biricik topuyla kalenin kendisi, zamanın karışıklığı, sıradan insanların o alçak gönüllü büyüklüğü. Bütün bunlar yalnızca gerçek değil, onu da aşan bir şey.’’

    Puşkin Rus ve dünya yazınına, aralarında ‘’Ruslan ile Ludmila’’, ‘’Çingeneler’’; ‘’Bahçesaray Çeşmesi’’, ‘’Kafkas Tutsağı’’, ‘’Yevgeni Onegin’’ gibi anlatı - şiirler de bulunan ölümsüz bir şiir mirası bırakmıştır. Fakat onun ‘’Byelkin′in Hikâyeleri’’, ‘’Dubrovski’’, ‘’Yüzbaşının Kızı’’ vb. öykü ve romanları da, şiir türündeki yapıtlarından daha az ünlü değildir.

    Şiir çevirisinin özel güçlükleri nedeniyle, kendi ülkesi dışında şiirlerinden çok, öykü ve romanlarıyla tanınmaktadır. Her şair Puşkin’den izler taşır. Çünkü Puşkin şiirin ölümsüz yaratıcılarından, yol göstericilerinden biridir. Son yazdığı şiirlerinden birisidir;

    Tüm arzularımı yaşadım ben 
    Hayallerime de soğudum artık 
    Sadece acılarım kaldı içimde 
    Meyveleri kalbimdeki boşluğun...

    38 yaşına rağmen tüm arzularını yaşamıştır artık, hayallerine de soğumuştur, sadece acıları kalmıştır içinde. Bu yaşta sanki intiharına karar verir; çünkü ömrünün bu anında kader George Charles d'Anthès adında Fransız Ordusunda görev yapan birisi ile karşılaştırır O’nu.

    Puşkin, o sıralarda kendisine yazılan birkaç imzasız mektup aracılığıyla, d'Anthès adındaki bu Fransız delikanlısının eşi Natalya Puşkin’e kur yaptığını, Natalya’nın da buna kayıtsız kalmadığını öğrenir. 1837’de d'Anthès’i düelloya çağırır. Bu bir anlamda Puşkin’in ölüme meydan okuyuşudur. Çünkü d'Anthès’in ordunun en iyi nişancılarından olduğu bilinmektedir.

    27 Ocak 1837'de St.Petersburg yakınında düellonun yapılmasına karar verilir. Puşkin'in şahidi arkadaşı Danzas'tır. Düello'da kullanacağı silahı almak için gümüşlerini sattığı iddia edilir. Düelloda Puşkin tarafından omzundan yaralanan d'Anthès, Puşkin’i karnından yaralamayı başarır.

    "Yüzbaşının Kızı" romanındaki yazdığı şekilde gerçekleşen düello sonucu iki gün boyunca can çekişen Puşkin, 29 Ocak 1837 yılının soğuk bir öğleden sonrası yine bir hikâyesinin kahramanı gibi hayata gözlerini yumar.

    Şairin öldüğünü duyunca evinin kapısının önünde toplanan ve ‘’Yevgeni Onegin’’in son baskısını kapış kapış tüketen halk, şairin ölümü üzerine neredeyse hükümete karşı bir ayaklanma noktasına gelir. Bu gerekçe ile olayların çıkmasından çekinen polis, bir gece yarısı, şairin tabutunu gizlice kiliseden alır ve Mihaylovskoye köyüne götürerek toprağa verir.

    Rus edebiyatı uzmanı Ataol Behramoğlu bir yazısında Puşkin’in Çar karşıtı olması nedeniyle bu düellonun bir komplo olabileceğini yazar.

    Moskova’da Kremlin’e dik inen Tverskaya Ulitsa (caddesi) üzerinde hemen Puşkinskaya Metrosundan Tverskaya çıkışının açıldığı yerde heybetli bir heykeli bulunmaktadır.

    26 Mayıs 1880’de Moskova’da yapılan bu Puşkin Heykeli’nin açılış törenine, Dostoyevski bir konuşma yapması için davet edilir. Kendi çalışmalarına ara veren Dostoyevski, hayatı boyunca hayranlık duyduğu, manevi yol göstericisi ve büyük Rus dehâsı olarak gördüğü Puşkin hakkında bir konuşma hazırlar. Tören Çar’ın emriyle ertelenmesine rağmen, Dostoyevski büyük bir cesaretle yola çıkar ve konuşmasını yapar. Rus edebiyatında “büyük bir olay” ve bir dönüm noktası olarak değerlendirilen bu konuşmada Dostoyevski, tüm hayatı boyunca karşılaştığı, kendisine yöneltilen suçlama ve eleştirilere meydan okur; Batıcılarla Slavcıları, halkla aydınları, Rusya’yla Avrupa’yı uzlaştırmaya çalışır.

    Puşkin’in heykelini çevreleyen küçük park, Moskova’da sevgililerin önemli buluşma mekânlarından birisidir.  Bu parkta amatör müzik grupları konserler verir. Puşkin’in heykelinin önünde her daim taze bırakılmış çiçekler bulunur. Nedeni bir Rus’a sorulduğunda; ‘’Puşkin’i sevmek Rusya’da bir gelenektir’’ cevabı verilir. Çünkü oralarda hâlâ vefa vardır, sanata, edebiyata saygı vardır, kadir kıymet bilme vardır, bizde olduğu gibi şairlerin mezarları tahrip edilmez.

    Birçok kişi tarafından en büyük Rus şairi ve Rus edebiyatının kurucusu kabul edilir. Tüm Rus kitaplarında adı "bir dâhi" olarak anılır. Puşkin, klasik Batı edebiyatını ve Rus halkının ruhunu sentezleyerek, Rus edebiyatı’nda “gerçekçilik akımı”nı başlatan şair ve yazardır. Rusların Dante'si olduğu söylenir. Dante nasıl İtalya'ya bir dil armağan ettiyse Puşkin de Ruslara o enfes edebiyat dilini hediye etmiştir. Dostoyevski onun için '’Rus edebiyatının peygamberidir’' der… Tolstoy da Puşkin hakkında söyle der: "Ondaki güzellik duygusu kimsede olmadığı kadar gelişmiştir. Sanatçıya gelen ilham ne kadar güçlü olursa, onu esere yansıtmak için gereken çaba da bir o kadar büyük olur. Puşkin’in şiirleri öylesine sade ve pürüzsüzdürler ki, aynen bu şekilde ona aktarıldığını düşünürüz. Oysa onun bu sadelik ve pürüzsüzlüğe ulaşmak için ne kadar emek sarf ettiğini bilmeyiz."

    Puşkin çevirileriyle bilinen ünlü Türk edebiyatçı ve şair Ataol Behramoğlu Puşkin hakkında şunları söyler: ‘’Ben, Puşkin’in hemen hemen tüm şiirlerini de Türkçeye tercüme ettim. Türkiye’de basılan ‘Sizi Seviyorum’ kitabında Türk okuyucuları Puşkin’in pek çok lirik şiirlerini bulabilirler. Puşkin’in doğum günü olan 6 Haziran, herkes için, Rus edebiyatı ve tüm Ruslar için çok önemli gündür. Puşkin’in eserlerinden hiç olmazsa bazı satırlar bilmeyen bir tek Rus insanı, hatta bir tek Rus çocuğu bulunmaz sanırım. Puşkin’in sanatı, Rus dili hazinesidir.’’

    Tarihçi İlber Ortaylı Siyaset Bilimi doktora derslerinde annesini derse getirir ve annesi de öğrencilerine Rusça Puşkin'in şiirlerini okurdu... .

    Puşkin’i okumadan bu dünyadan gitmemek lazım! Puşkin’i tanımak için en azından "Yüzbaşının Kızı" okunmalı diye düşünüyorum.

    Osman AYDOĞAN

    Erzurum Yolculuğu  

    Gâvurlar övüyor şimdi İstanbul'u
    ama yarın demir ökçeleriyle
    uyuyan bir yılan gibi ezecekler onu
    ve çekip gidecekler bırakıp öylece
    İstanbul bırakmasın hala uykuyu

    İstanbul peygamberin yolundan ayrıldı
    onu baştan çıkardı kurnaz batı
    dalarak utanç verici zevklerin koynuna
    o ihanet etti duaya ve kılıca
    küçümsüyor artık savaş alanından akan teri
    şarap saati oldu dua saatleri

    Söndü inancın kutsal ateşi
    dolaşır evli kadınlar mezarlıklarda
    her kocakarı her hacı ana
    hareme sokarlar erkekleri
    işbirlikçi harem ağası uykuda

    Ama Erzurum öyle mi ya?
    bizim dağlı, çok yollu kentimiz
    kapılmadık biz zevkü sefaya
    yüzvermedik isyan şarabına
    günah yolundan gitmedik, gitmeyiz

    İnanç sahibiyiz, oruç tutarız
    kutsal sulardır doyuran bizi
    düşman üstüne rüzgâr gibi
    uçup gider atlılarımız
    girilmez haremlerimize
    serttir harem ağalarımız
    kadınlar rahatça otururlar içerde

    Puşkin’in Eserleri

    Ruslan i Lyudmila – Ruslan ve Ludmila (1820) (şiir)
    Kavkazskiy Plennik – Kafkas Esiri (1822) (şiir)
    Bakhchisarayskiy Fontan – Bahçesaray Çeşmesi (1824) (şiir)
    Tsygany, – Çingeneler (öyküsel şiir) (1827)
    Poltava (1829)
    Küçük Trajediler (1830)
    Boris Godunov  (1825) (dram)
    Papaz ve uşağı Balda'nın Hikâyesi (1830) (şiir)
    Povesti Pokoynogo Ivana Petrovicha Belkina – İvan Petroviç Belkin'in hikâyesi (Beş kısa hikâyeden oluşur: Atış, Kar Fırtınası, Cenazeci, Menzil Müdürü ve Bey'in Kızı) (1831) (düzyazı)
    Çar Saltan Masalı (1831) (şiir)
    Dubrovsky (1832-1833, yayınlandı1841, roman)
    Prenses ve 7 Kahraman (1833, şiir)
    Pikovaya Dama – Maça Kızı (hikâye) (1833) daha sonra operaya uyarlanmıştır.
    Altın Horoz (1834, şiir)
    Balıkçı ve Altın Balığın Hikâyesi (1835, şiir)
    Yevgeni Onegin (1825-1832) (şiirsel roman)
    Mednyy Vsadnik – Bronz Süvari (1833, şiir)
    Yemelyan Pugachev isyanının Tarihi (1834, düz yazı)
    Kapitanskaya Dochka - Yüzbaşının Kızı (1836, düz yazı)
    Kirdzhali – Kırcali (kısa hikâye)
    Gavriliada
    Istoriya Sela Goryukhina – Goryukhino Köyü'nün Hikâyesi (bitirilmemiştir)
    Stseny iz Rytsarskikh Vremen – Şövalye Hikâyeleri
    Yegipetskiye Nochi – Mısır Geceleri (kısa şiirsel hikâye, bitirilmemiştir)
    K A.P. Kern – AP. Kern'ne (şiir)
    Bratya Razboyniki – Haydut Kardeşler (oyun)
    Arap Petra Velikogo – Büyük Petro'nun Arabı (tarihsel roman, bitirilmemiş)
    Graf Nulin – Kont Nulin
    Zimniy vecher – Kış akşamı
  • Ben savaşın çocuğuyum
    Tozun, toprağın, kanın çocuğuyum
    Annesiz, babasız bırakılmış çocuğum!!
    Anne-baba diye herkese sarılıp
    Gözyaşı akıtanım Vicdan sahbiyim
    Son bir bardak suyu
    Yaralı düşman askerine verenim
    Yaralı kalbimi düşünmeden
    Yaralı kadınların sargı beziyim.
    Bu yaşta benim bilyelerle oynamam lazımdı. Bilyeler üzerize atilmamaliydi.
    Yıkıntıların arasında degil,
    Yeşil parklarda, salıngaçlarda olmalıydım.
    Zehirli gazların etkisinde değil,
    Baharlarda kelebeklerin tesrinde koşup, Arkadaşlarimla kovalamaca oynamalıydık,
    Ateş saçan bombalardan kaçmamalıydık.
    Uçaklar geliyor diye de korkmamalıydık, Uçurtmaları göklere vermeliydik...
    Uçurtmaları göklere vermeliydik...
    yer yerinden oynarcasina.