• Osman Gazi hakkında, Gibbons:

    "Şüphesiz ki Osman bir padişah oğlu değildir. Hayatında ancak ufak bir malikaneye hakim olabilmiştir. Osman'ın hükümeti seneden seneye mütemadiyen büyümüştür. Devletin büyümesi bilhassa onun devamına ve istikbalinin büyüklüğüne olan emniyetten ileri geliyordu. Bu da kendisini tesis eden adamın hakiki büyüklüğüne delalet eder . . .

    Biz baniyi binasından tanırız. Atilla, Cengiz Han, Timur, Osman'ın mensup bulunduğu bütün bu fatihler topluluğu vücuda gelmiş bir ırkla iş görüyorlardı. Bunlar göz kamaştırıcı muzafferiyetlerine rağmen akıncı olarak kalmışlardı. Ve imparatorlukları da temsil edilmemiş bir fütuhattan ibaretti.

    Osman'ın eseri onlarınkinden daha devamlı ve neticeleri itibariyle tesiri daha geniş ve şümullü idi. Çünkü o sükunet içinde iş görüyor; evvelkiler ise boru ve trampet sesleri arasında yakıp yıkıyordu."
  • Osman Gazi hakkında, meşhur Fransız müellifi Lamartin:

    "Osman Gazi'nin tabii istidadı sade, fakat doğru ve adilane idi. Akıl ve zekasını Allah'ın birliğine hasrederek yeryüzünde vahdaniyet-i ilahiye aleyhinde bulunan batıl itikatları ve putperestliği men etmeye çalışırdı . . . Osman yavaş yavaş ilerledi. Fakat hiçbir zaman geri dönmedi. Büyük devletlerin kurucularının vasıflarına sahipti. İyi kalpli, doğru sözlü, ailesine sadık, evlatları hakkında şefik ve rahim idi . . ."
  • Gazi Mustafa Kemal Paşa'nın Giresunlulardan oluşan muhafız kıtasının komutanı. Kurtuluş Savaşı'nda yararlıklar göstermiş; 1923'te Trabzon milletvekili Ali Şükrü Bey suikastı nedeniyle hakkında yakalanma emri çıkınca güvenlik güçleri ile çarpışarak hayatını kaybetmiştir.

    wiki - topal osman
  • Osmanlı Devleti’nin kurucusu Osman Gâzi’nin babası. Gündüz Alp’in oğludur. Oğuzların kayı boyundandır. Cengiz’in İslâm memleketlerini talan ettiği sırada, babası, Selçuklu topraklarında yaşamak üzere kabilesiyle beraber ülkesini terk etmiş, Amu Deryâ’yı geçip Oğuzların yoğun olduğu Aral havzasına gelmişti. 1220’lerde Horasan’ın kuzey sınırına, oradan Karakum çölünün güneyine, oradan da Merv yoluyla Ahlat’a ulaşmıştı. Moğol istilâsının buralara kadar ulaşması üzerine kabilesine daha uygun bir yer arayan Gündüz Alp, Erzincan’a doğru hareket etmiş, Pasin ovasında Sürmeli çukura geldiklerinde hastalanarak vefât etmişti.

    Babalarının vefâtından sonra Ertuğrul Gâzi kabileye reis seçildi ve ağabeyleri Sungur Tekin ve Gündoğdu, kendilerine tâbi kabile mensuplarıyla beraber Ahlat’a geri döndüler. Ertuğrul Gâzi ise, kardeşi Dündâr Bey ile beraber batıya hareket etti. Sivas yakınlarına gelip konakladığında, Selçuklu ordusu ile büyük bir Moğol birliğinin kıyasıya çarpışmakta ve Moğolların Selçuklu ordusunu bozmak üzere olduğunu gördü.

    Yiğitlik ve erliğin bütün vasıflarını üzerinde toplayan Ertuğrul Gâzi, İslâm’ın ve Türk’ün şânından olan zâlime karşı mağdura destek olmakta zerre kadar tereddüd etmedi. “Mağlûba yardım etmek erlik olur. Hızır gibi, bunalmış zamanlarında çaresizlere yardıma yetişerek ellerinden tutalım” diyerek, Selçuklu saflarına katılıp, Moğollara karşı saldırıya geçti. Bir kaç yüz kişilik bu kuvvetin civanmertliği üzerine savaşın seyri değişti ve kısa sürede Moğol kuvvetleri darmadağın oldu. (Bu savaşın, Haremzşahlarla yapılan Yassıçimen Savaşı olduğu da rivayet edilmektedir.)

    Savaştan sonra, Selçuklu sultânı Alâeddîn Keykubâd, Ertuğrul Gâzi’ye iltifatlarda bulundu. Hil’at giydirdi ve Selçuklu ülkesinde yaşamak için göç ettiklerini öğrenince Ankara yakınındaki Karadağ mıntıkasında oturmak için toprak verdi (1230).

    İznik İmparatorluğu ile Selçuk hududunda sürekli çarpışmalar üzerine sultan birinci Alâeddîn Keykubât 1231’de bir ordu ile Sultanönü civarına geldi. Bütün maiyyeti ile beraber yanında yeralan Ertuğrul Gâzi’yi öncü kuvvetlerine komutan yaptı. Ertuğrul Gâzi, Rum ordusu üzerine yürüyünce, imparator Theodor Laskaris’in Rumeli’den yardımcı çağırdığı Aktav tatarlarıyla karşılaştı. Yenişehir ovasında üç gün gece-gündüz devam eden şiddetli çarpışmalar sonunda düşmanı bozup, İnegöl’e kadar tâkib ederek pek çok ganîmet aldı. Elde ettiği bu büyük başarıdan sonra Eskişehir Söğüt mevkiinde sultan Alâeddîn’le buluşan Ertuğrul Gâzi mükâfatlandırıldı. Söğüt ve Saraycık mahalleri kışlak, Domaniç dağı da yaylak olmak üzere kendisine verildi.

    Ertuğrul Gâzi Anadolu’ya geldikten kısa bir müddet sonra, Selçuklu Devleti çökmeye yüz tutmuş, Anadolu parça parça olmuştu. Türk uç beyleri, Selçuklulardan boşalan yerleri doldurmaya ve yeniden güçlü bir devlet kurmayı tasarlıyorlardı. Anadolu’da irşâd ve gazâ yapan gönül sultanları, tasavvuf ehli âlimler ile dervişler yeniden toplanmayı teşvik ediyorlar ve istikbâlde kurulacak yeni bir Türk devleti müjdeliyorlardı.

    Ertuğrul Gâzi aşîreti ile beraber gelip Söğüt ve Domaniç’e yerleşti. Bu yıllarda bölgede bulunan Germiyan’ın babası Alişir ve Çavdar adlı bir tatar, el altında tuttukları kuvvetlerle halkı tedirgin edip; pazar ve hayvanlarını talan ederek geri dönerlerdi. Ertuğrul Gâzi buraya yerleşince, bunlara mâni oldu. Bizans kale ve şehirlerinin hâkimi olan hıristiyan tekfurlarla da iyi anlaştı. Adaleti, halka olan iyi muamele ve yardımları o kadar çoktu ki, hıristiyan tebea bile onu yürekten sevip sayıyordu. Bu sevgi ve bağlılık o kadar fazla idi ki, Söğüt’te bulunan hıristiyan zımmîler, Ertuğrul Gâzi vefât edince, çiftliğinin yarısı ile bir bağı onun ruhu için vakfedip kâdı emrine vermişlerdi.

    Söğüt’e yerleşmesinden bir kaç sene sonra Karacahisar tekfuru, bölgedeki müslüman ahâliyi rahatsız etmeye başladı. Ertuğrul Gâzi de sultan Alâeddîn’i savaşa teşvik etti. Sultan Alâeddîn’le beraber Karacahisar kalesini kuşattılar. Uzun süre yapılan şiddetli savaşlardan sonra tekfur barış istediyse de kabul edilmedi. Bu sırada Moğolların Ereğli’yi alma haberi geldi. Sultan kaleyi fethetme işini Ertuğrul Gâzi’ye bırakarak Moğolları karşılamaya gitti. Bir müddet daha devam eden muhasaradan sonra Ertuğrul Gâzi kaleyi fethetti. Tekfuru yakaladı. Elde edilen ganimetin beşte birini Sultan’a gönderip kalanını Gâzilere dağıttı.

    Selçuklu sultânı Alâeddîn Keykubâd’ın vefâtına kadar etrafın fethi ve İslâmiyet’in yayılması için bütün gayreti ile çalıştı. Sultan’ın vefâtından sonra, Söğüt uç bölgesinde Bizans’la mücâdeleye devam etti. 1281 yılında 92 veya 96 yaşında vefât ederek yine Söğüt’e defnedildi (Bkz. Osman Gâzi).

    Ertuğrul Gâzi, çevresinde bulunan beyliklerin ve devletlerin durumlarını ve siyâsî şartları gayet iyi değerlendirirdi. Komşuları ile dâima iyi geçinerek aşiret ve tebeasını güçlü bir durumda, huzur ve rahat içinde yaşattı. Çıplakları giydirip donatır, dul kadınlara, fakirlere, düşkünlere dâima yardım ederdi.

    Ertuğrul Gâzi’nin görevi bu kadardı. Geldi... Yarım asır adalet ve huzur içinde yaşattığı bölge halkı yanında, hıristiyanlara da İslâmiyet’i sevdirip gitti. Bundan sonra doğudan gelen Horasan erenleri Alp ve Abokul gibi adlarla anılan mürşidler, bu ve bunun gibi Türk oymaklarına yegâne gayenin cihâd ve İ’lâ-yı kelimetullah (Allahü teâlânın ism-i şerifini yüceltmek, İslâm’ı yaymak) olduğunu aşıladılar. Sonra bu gayenin gerçekleştirilmesi için lüzumlu olan bilgi ve tecrübeyi verip, yol gösterip teşkilâtlandırarak sevk ve idare ettiler. Harblerle aldıkları Bizans topraklarını tamamen Türk-İslâm toprağı hâline getirmek için muazzam bir faaliyete giriştiler. Bu faaliyetler; harcanan büyük enerji, dehâ, İslâm’ın adaleti ve en önemlisi erenlerin duâsı bereketiyle kısa zamanda müsbet neticeler verdi. Derviş Gâziler, bir memleket ve şehri fetheder etmez bâzıları derhâl oraya yerleşip, kalan kısım daha ileri yürüdü. Arkadan dâima taze kuvvet yetiştirildiği için, bu yürüyüşün ardı arkası kesilmedi. Fethedilen şehir ve beldelerde; câmiler, medreseler, tekkeler, hastaneler, kervansaraylar, imâretler, çeşmeler, yollar ve köprüler... yapıldı. İslâmî tedris, eğitim ve öğretim başladı. İçtimâi yardım müesseseleri faaliyete geçirildi. Elde edilen topraklarda âsâyiş, sulh ve sükûn te’min edildi.

    Ertuğrul Gâzi’den sonra Osman Gâzi ile yeşerip sonrakilerle büyüyen, denizleri, diyarları, ülkeleri, iklimleri, kıt’aları muhteşem dalları arasına alacak çınarın gölgesi altında bütün insanlık, Asr-ı seâdetten sonra bir daha görüp hayâl edemediği bir şekilde, tam altı asır yaşadı.

    Nitekim şâirin dediği gibi;

    Biz ol nesl-i kerim-i dûde-i Osmâniyânız kim,
    Muhammerdir serâpa mâyemiz hûn-i şehâdetten.
    Biz ol âlî-himem erbâb-ı cidd-ü ictihadız kim,
    Cihângirâne bir devlet çıkardık bir aşîretten.
    Biz ol nesl-i kerîm-i dûde-i Osmâniyânız kim.

    ¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾¾

    1) Tâc-üt-Tevârih; cild-1. sh. 26

    2) Âşıkpaşazâde Târihi; sh. 15 v.d.

    3) Oruç Bey Târihi; sh. 22

    4) Aşiretten Devlete; sh. 58

    5) Devlet Kuran Kahramanlar (Safa Öcal, T.D.A.V); sh. 1 v.d.

    6) Büyük Türkiye Târihi (Y. Öztuna); cild-2, sh. 241-250

    7) Osmanlı İmparatorluğu Târihi (Z. Danışman); cild-2, sh. 25

    8) Rehber Ansiklopedisi; cild-5. sh.178

    9) Kâmûs-ül-a’lâm; cild-3, sh. 832

    10) Neşrî Târihi; cild-1, sh. 61 v.d.

    11) Meşâhir-ül-islâm

    TÜM CİLDLERCİLDDEKİ İÇERİKLER
    Hüseyin Hilmi Işık
    efendi hakkında
    detaylı bilgiSual/Cevabların
    Sesli Arşiviİnternet Radyomuzu
    dinlemek için tıklayınız
    "Kişi Sevdiği ile Beraberdir"Bizi Takip Edin:
    Peygamber Efendimiz
    Eshab-ı Kiram
    İslam Alimleri Ansiklopedisi
    Evliyalar Ansiklopedisi
    Silsile-i Âliyye
    Kur’an-ı Kerim Tefsiri
    Kur’an-ı Kerim Oku
    Şiirlerle Menkîbeler
    Meşhurların Son Sözleri
    Osmanlı Hikayeleri
    Kitaplar
    Ansiklopediler
    Dualar
    İnternet Radyosu
    Sual/Cevab
    Dini Terimler Sözlüğü
    Hakkımızda
    İletişim
  • Osmanlı Devleti'nde sultanlar ve veliler arasındaki yakınlık, pek çok alanda Osmanlı'yı zirve noktalara taşımıştır.
    Osmanlı Devleti, kendisine kadar gelen İslam medeniyet fikriyatının pek çok alanda fiiliyata yansımasıdır. Türklerin İslam tasavvurunun kemâle ulaştığı devirlere, isim ve eserlere zarf olmuştur. Şüphesiz bu tasavvur, tasavvuf neşesiyle yoğrulmuş ve bu yakınlık saray ile tekkeler arasında da görülmüştür. Daha doğrusu sultanlar ile veliler arasında yaşanmıştır. Çok farklı eşleşmeler, hikâyeler nakledilebilir elbette ancak bendeniz dokuz padişah ve dokuz veli ile sınırlı bir derleme yaptım. Oldukça özet bilgiler sunup merak edenler için ilerisini öğrenme adına başlıklar sunmuş oldum. Neş’e ve ibretle okunur umarım…
    1) Osman Gazi ile Şeyh Edebali
    Osmanlı Devleti’nin ilk padişahı Osman Gazi ile ilk kadısı olan Şeyh Edebali’nin tanışıklığı, âlimleri ve sufileri seven padişahın Bilecik’teki zaviyeyi sıkça ziyareti ile başlar. Bir gece bu zaviyede misafir kalan Osman Gazi’nin gördüğü rüya ile bu yakınlık daha ileri taşınır ve akrabalığa dönüşür. Âşıkpaşazade, Osmanlı Devleti’nin esrarlı müjdesini taşıyan bu rüyayı Osman Gazi’nin imamı İshak Fakih oğlu Yahşi Fakih’ten ve Şeyh Edebali’nin oğlu Mahmut Paşa’dan rivayetle zikreder. Şeyh Edebali’nin ve yolunun Osman Gazi’ye ve bütün bir Osmanlı tarihine tesirlerinin, görülen rüya etrafında hayret zarfında seyri böyle başlar.
    2) Yıldırım Bayezid ile Emir Sultan
    Buhara’dan Bursa’ya teşrif eden bir mana eridir Emir Sultan. Bir rivayete göre Yıldırım Bayezid’in kızı Hundi Hatun, gördüğü rüya üzerine kendisi ile babasının rızası olmadan evlenmiş ve bu hale kızan babası Yıldırım Bayezid Han’ın gönderdiği askerlere karşı gösterdiği keramet ve Molla Fenari’nin de uyarısı ile Yıldırım Bayezid Han’ı kendisine muhabbetle bağlamıştır. Bununla beraber Ulu Cami’de Yıldırım Bayezid’e söylediği bir söz ile kendisinin içkiye tövbesine vesile olduğu kıssası da günümüze ulaşmıştır. Şöyle ki camiyi tamam eden Sultan Bayezid bir eksiği olup olmadığını sorar Emir Sultan’a. Emir Sultan da dört yanında birer meyhane eksik deyince şaşar padişah, Allah’ın evinde ne işi olurdu meyhanenin? Emir Sultan bunun üzerine kalbin kimin evi olduğunu sorunca Sultan asıl Hak hanesi neresi hatırlar. Çelebi Mehmet’in de sevip hürmet gösterdiği ve Anadolu’da birlik ve dirlik için gayret eden Emir Sultan, 2. Murat ile İstanbul kuşatmasına katılmış ve dervişleri ile surlara hücumu başlatan olmuştur. Osmanlı padişahlarına bir velinin kılıç kuşatması merasimi de kendisi ile başlamıştır. Böylece kılıcın sembolü olacağı bir fütuhatın tılsımını kuşatmıştır Emir Sultan, Osmanlı Hanedanı’na…
    3) İkinci Murad ile Hacı Bayram-ı Veli
    Âşıkpaşazade, eserinde Rum denilen Anadolu’da zuhuru ve duasının makbul bir zat olması ile anar Hacı Bayram-ı Veli’yi. Somuncu Baba’nın müridi, 2. Murad’ın huzur bulduğu veli, Akşemsettin’in mürşididir. Hakkında yanlış sözler işitmesi sebebi ile Edirne’ye davet eder 2. Murad, Hacı Bayram-ı Veli’yi. Gelince görür ki gelen zat bir maneviyat deryası ve devletin birliği ve selameti için ilahi bir teminat simasıdır. Kendisine izzet ikram ile muamele edip dervişlerini de askerlik ve vergiden muaf tutar padişah. Buna mukabil Akşemsettin de 2. Murad’ın oğlu Fatih Sultan Mehmet’e armağanı ve emanetidir adeta Hacı Bayram-ı Veli’nin. İlk kez Anadolu’da doğup büyüyen bir velinin tesis ettiği bir tarik olan Bayramilik’in ve takipçilerinin Anadolu’yu nasıl mayaladığının anlaşılması, bu topraklardaki medeniyetin inşasının hatırasını canlandıracaktır.
    4) Fatih Sultan Mehmet ile Şeyh Ebu’l Vefa
    Fatih Sultan Mehmet, İstanbul’u fethinden sonra çok sevdiği Akşemsettin’in yanında kalmasını istese de bu isteği gerçekleşmeyip ondaki dervişlik meylinden devletin selameti için kaçan Akşemsettin’in üzüntüsünü Şeyh Vefa’nın yakınlığı ile gidermek istemiş ve onun için adıyla anılan semtte bir tekke ve çifte hamam yaptırmıştır. Lakin rivayete göre kader, sultanı yaptırdığı tekkenin kapısından içeri sokmamıştır. Devrin devlet erkânının manada devlet sahibi olan şeyhe itibarı oldukça fazla olmuş ve nice esrarlı kıssalar nakledilmiştir. Fatih Sultan Mehmet ise Şeyh Vefa ile doyasıya görüşme arzusunu ancak cenazesini şeyhin kıldırması ile giderebilmiştir. Bu cenazede Bayezid Han da hazır bulunmuş ve Şeyh Vefa ile yolunun kaderi Bayezid Han’ın saltanatı ile farklı bir seyre girmiştir.
    5) 2. Bayezid Han (Bayezid-i Velî) ile Cemalettin Halveti
    Derviş meşrep sultan 2. Bayezid Han, henüz Amasya’da vali iken tanışmıştır talihinin yıldızı mesabesinde olan Cemalettin Halveti Hz.leri ile. Çelebi Halife diye de anılan şeyh, Koca Mustafa Paşa’nın madden saltanata hazırladığı Bayezid Han’ı manen saltanata taşımıştır. Bayezid-i Veli ve Koca Mustafa Paşa’nın daveti ile İstanbul’a gelen Çelebi Halife, Halvetilik yolunu ilk kez İstanbul’a taşımış ve Sümbül Efendi’nin şeyhi olmuştur. Böylece Halveti yolunu güden erenler ile Osmanlı sultanlarının uzun sürecek münasebetlerini başlatmıştır. Yine Manisa’da Halvetilik pirlerinden olan Yiğitbaşı Veli de Bayezid-i Veli zamanında İstanbul’a davet olunmuş ve tasavvuf ehli arasındaki ihtilaflarda hakem olmuştur ki nice tâcları suya savurup ehil olmayanları ehil olanlardan ayırdığı rivayet olunur.
    6) Yavuz Sultan Selim ile Sümbül Efendi
    Yavuz Sultan Selim ile Sümbül Efendi arasındaki münasebet hayret ve ibrete şayandır. Cemal-i Halveti Hz.lerinin ardından Koca Mustafa Paşa’da irşada başlayan Sümbül Efendi ile tekkesini yıkmak üzere gelmişken tanışır Yavuz Sultan Selim. Ancak yıkılan, gönlündeki düşmanlık perdesi olur ve Sümbül Efendi’ye mest olur koca padişah. Fakat erenlerin edebi gereği padişah sözü yerine gelsin diye hiç olmazsa bacalar yıkılır yeniden inşa edilmek üzere… Yavuz Sultan Selim yaptırdığı caminin açılışında vaazı Sümbül Efendi’ye verdirir. Sümbül Efendi, yerine Merkez Efendi’yi bırakarak bir başka mana sultanı ile mülk sultanının bir araya gelişini hazırlar ve çekilir gider âlemden.
    7) Kanuni Sultan Süleyman ve Yahya Efendi
    İki sütkardeştir Sultan Süleyman ile Yahya Efendi. Biri mülke sultan olmuş diğeri ise mana âlemine. Sultan Süleyman tahta geçince yanı sıra İstanbul’a gelir Yahya Efendi. Zembilli Ali Efendi’den tamamlar tahsilini ve yıllarca müderrislik yapar. Tarikatta ise üveysi meşreptir derler. Gün gelir Beşiktaş’ta Hz. Musa ile Hz. Hızır’ın buluştuğu yerde inşa olunur dergâhı bir rüya üzerine. Yuşa aleyhisselamın kabrini keşfeden de Yahya Efendi’dir. Sultan Süleyman ile Hızır aleyhisselamı küçük bir teknede buluşturan da kendisidir. Sultan Süleyman’ın adalet terazisi olur nasihatleri ile ve bir sırlısı Beşiktaş’ın...
    8) Sultan 1. Ahmet Han ve Aziz Mahmut Hüdâyi
    Evliya Çelebi, yedi padişahın Aziz Mahmut Hüdâyi Hz.lerinin elini öptüğünü ve kendisinin yüz yetmiş bin talebesi olduğunu söyler. Hz. Hüdâyi, şeyhi Üftade Hz.lerinin duası mucibince devlet sahibi bir veli olmuştur. Yedi padişah arasında en samimi münasebet herhalde 1. Ahmet Han ve validesi ile gerçekleşir. Sultan Ahmet Camii’nin açılışında ilk hutbeyi okur Hz. Hüdâyi. Sarayda kendisinden keramet bekleyen Valide Sultan’a, kendisinin abdest havlusunu tutmasının ne denli keramet olduğunu işaret eder. Genç Osman’ı fitneden korumaya çalıştığı gibi pek çok devlet adamı kendisi ile selamet bulur. Dördüncü Murat ondan kılıç kuşanır. Nice âlim ve arif ondan feyiz alır ki Bursalı İsmail Hakkı Hz.leri onlardan biridir. Nice faziletleri olan Hz. Hüdâyi’nin menkıbe ve kerametleri daha hayatta iken dilden dile dolaşır. Sevenlerine ve ziyaretçilerine “Denizde boğulmasınlar, ahir ömürlerinde fakirlik görmesinler ve imanlarını kurtarmadıkça gitmesinler” şeklindeki duası günümüze dek kabulü ve esrarı süren bir armağandır.
    9) 2. Abdülhamit Han ve Zafir Efendi
    Pertevniyal Valide Sultan, Mahmut Nedim Paşa ve Abdülhamit Han ile münasebeti neticesinde davetle gelir İstanbul’a Şeyh Zafir Efendi. Şazili yolunun sırlı ve büyük bir velisidir. Abdülhamit Han kendisi için Ertuğrul Tekke’yi inşa ettirir, bazı Cuma selamlıklarına tekkeye gider ve bazı dini günlerde şeyhi Yıldız Sarayı’na davet eder. Şeyh Zafir Efendi de Mısır, Suriye ve Kuzey Afrika’da Osmanlı Devleti’nin selameti için nüfuzunu kullanır. O topraklardan misafirlerini tekkesinde ağırlar ve Sultan’ın hilafetine vurgu yapar eserlerinde. Vazife verilmedikçe devlet işlerine eğilmeyen hakiki bir tasavvuf büyüğüdür Şeyh Zafir Efendi.
  • A.P. genel başkanı Demirel Atatürkçüdür. Mustafa Kemal’i on iki yıllık milli şeflik(!) adı verilen keyfi idaresi zamanında asıl kabrine koydurtmayan; üstelik paralardan ve pullardan resmini kaldırtan İsmet İnönü de Atatürkçüdür! Mesela Osman Bölükbaşı Atatürkçüdür. Dr. Azizoğlu Atatürkçüdür. Yeminli Aydın Yalçın Atatürkçüdür. Gazete başyazarları ve fıkracılar da öyledir: Mustafa Kemal’in yazı yazmasını yasakladığı Ahmet Emin yalman Atatürkçüdür. Ahmet Emin’le kıyasıya mücadelesi malum olan Falih Rıfkı Atay Atatürkçüdür. Atatürk devrinde çıkan kanun gereğince, babası Yunus Nadi’nin aldığı Abalıoğlu soyadını kullanmamakta yıllardan beri inat eden Nadir Nadi Atatürkçüdür. İlmi rafa koyup, günlük dünya işleriyle uğraşan gazete makalecisi profesörler de Atatürkçüdür. Sözün kısası, Türkiye’de dağ taş Atatürkçüdür. O kadar ki, şimdiye kadar bir biçimine getirip duyurmamış olmalarına rağmen başta Fenerbahçe, Galatasaray ve Beşiktaş gibi büyükler olmak üzere, üçüncü kümeye varıncaya kadar, spor kulüplerimizin başkanlarının ve idarecilerinin ve hatta futbolcuların da Atatürkçü olduklarından şüphe edilemez.

    Bu durum karşısında, şu sorunun cevabını aramak, artık, bir an önce yerine getirilmesi gerekli bir vazife halini almaktadır: Fikir, düşünce, inanç, meyil, siyasi veya iktisadi görüş ve daha bir çok yönlerden aralarında en küçük bir yakınlık bulunmayan; aksine pek çoğu ülkü, dava, veya menfaat ayrılığı gibi çeşitli ehemmiyetli cihetlerden birbirlerinin karşısında ve hatta bazıları birbirlerinin can düşmanı durumunda görülen o kadar teşekkül, o kadar insan, nasıl oluyor da, Atatürkçülük denen fikirde hemen can kardeşi ve hatta daha da ileri, adeta yapışık kardeşler haline gelebiliyorlar?

    Böyle bir netice insan düşüncesine, insan mantığına aykırıdır. Yüz bin kere, milyon kere aykırıdır. Bu imkansız bir neticeyi mümkün kılabilecek ise, olsa olsa bir tek şart düşünülebilir. O da, her cinsten insanı, manevi çatısı altında toplayabilen Atatürkçülüğün, bu günün dünyasında mevcut bütün fikir, inanç ve sistemlerin birbirine karışması veya karıştırılması ile meydana gelmiş bir “çıfıt çorbası” olmasıdır. Böyle bir şeyin kabulü ise, şüphesiz , Gazi Mustafa Kemal’e yapılabilecek hakaretlerin en bayağısı olur.

    Yıllardan beri gürültüsü yapılmakta olan Atatürkçülük hakkında verilecek hüküm, kendiliğinden ortaya çıkmaktadır: Atatürkçülük diye ileri sürülen şey ciddi bir fikir değildir, sadece bir edebiyattır!

    Evet… Bu günkü Atatürkçülük gürültüsü sadece bir edebiyattır., Hem de, Mustafa Kemal ile hiçbir ilgisi bulunmayan bir edebiyat…

    Atatürk’ü gerçekten seven; sevmese de, sahip bulunduğu meziyetler dolayısı ile kendisini takdir eden,; yahut, Türk’ün son kalesinin kurtarıcısı o büyük ordunun başkumandanı bulunduğu için, evet sadece bunun için O’na karşı içinde bir saygı taşıyan bir Türk, bu manasıyla, asla Atatürkçü olamaz. Çünkü Atatürkçülük, sadece , Gazi Mustafa Kemal ile ilgisiz bir fikir değil, aynı zamanda onu, bir takım sinsi ve maksatlı düşünce ve fikirler için bir paravan olarak kullanmaktadır da…

    Evet, Atatürkçülük, Gazi Mustafa Kemal’in heybetli varlığını siper yaparak, o siperin arkasından kendi adi çıkarlarını, siyasi ihtiraslarını veya Türklük aleyhindeki melun fikirlerini kolayca, rahatça ve hatta şirretçe söylemenin, yazmanın adından başka bir şey değildir. Öyle olmasaydı, hürriyetçisinden diktacısına, sosyalistinden kapitalistine, solcusundan komünistine, renksizinden Türklük düşmanına kadar o yıllardan beri o kadar kişi Atatürkçülük taslayıp durabilirler miydi?

    İşte Atatürkçülük edebiyatında tek gerçek budur..

    Nejdet Sançar
  • Romalılar için Romulus neyse, Osmanlılar için de Osman odur: Aile hakkındaki kroniklerin tanıklığına göre, kendisinin yerlisi olmadığı bir ülkede, takdire şayan bir siyasi topluluğa adını veren kurucu bir şahsiyet.