• 420 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Dikkat: Tatkaçıran/oyunbozan içerir.

    Bir Heccav Olarak Ümit Yaşar Oğuzcan


    Ümit Yaşar Oğuzcan daha çok bir aşk şairi olarak bilinir. Ergenlerin gözdesidir. Kimi şiirlerinde ayrılık gibi evrensel izlekler oldukça başarılı bir biçimde işlenir. Hicivci ya da heccav yönü ise, belki bu başarısı nedeniyle geri planda kalmıştır. Akıllarda iki hicvi kalmıştır; bu, çeşitli seçkilerde bu ikiliye yer verilmesiyle doğrudan ilişkilidir. Bu ikili, hamama giden siyasetçilerle ve sadrazamın kavuğuyla ilgilidir. Özellikle ilki söyleyiş güzelliği açısından olmasa da ana düşünce açısından dikkat çekicidir: Hamama giden siyasetçiler, kendilerine öyle bir kese atılır ki sonunda yok olup giderler. Demek ki, tümüyle kirden oluşmaktadırlar. Peki bir aşk şairini hicve yönelten ne olmuş olabilir? Bu sorunun yanıtını şairin yayına kendi hazırladığı bütün yapıtları içindeki ‘Taşlamalar ve Hicivler’ kitabının girişinde görüyoruz.

    1926 yılında doğan Oğuzcan’ın ilk şiiri 15 yaşındayken yayınlanır. Demokrat Parti iktidarının başlangıcı olan 1950 onu bir siyasallaşma sürecine sokacaktır. Kendisinden dinleyelim:

    “(...) hiciv şiirlerini yazmaya çok sonraları, 1955'te başladım. 1950 yılında halkın dileği ve oyları doğrultusunda tek parti dönemi sona ermiş, DP büyük bir çoğunlukla iktidar olmuştu.
    4 yıl sonra, 1954'te yapılan seçimlerde de DP daha büyük bir zafer elde ediyor, CHP ve MP muhalefetlerini bir silindir gibi ezip geçiyordu adeta. Tüm muhalefetin TBMM'de elde ettiği sandalye sayısı, 25/30 kadardı. Geri kalan tüm milletvekilliklerini DP kazanmıştı. Ama ne var ki; Kırşehir MP lideri Osman Bölükbaşı ve arkadaşlarına oy vermiş, Malatya ise CHP lideri ve eski milli şef İnönü'yü seçmişti yeniden. Olacak iş miydi bu? Kırşehir de, Malatya da cezalandırılmalıydı! Nitekim öyle de oldu. Birincisi il'likten ilçeliğe düşürülürken, ikincisi de ikiye bölünüyordu, DP liderlerinin dileği DP milletvekillerinin oyları doğrultusunda. Böylece DP'nin 1960 ihtilaline değin sürecek hatalar zinciri de başlamış oluyordu. Giderek söz ve basın özgürlükleri kısıtlandı, muhalefet ve basına akıl almaz baskı, şiddet yöntemleri uygulanmaya başlandı. Derken üniversite olayları, vatan cephesi rezaleti, tahkikat komisyonu kepazeliği, kara cüppeliler edebiyatı ve "odunu aday göstersem, mebus olur" vecizeleriyle bir de baktık ki; 27 Mayıs 1960'a gelivermişiz.” (Oğuzcan, 2004, s.7)

    Oğuzcan’ın heccav yönüne girmeden önce nasıl bir hiciv ortamına doğduğuna dikkat çekelim: Ferit Öngören, ‘Cumhuriyetimizin 75. Yılında Türk Mizahı ve Hicvi’ adlı mizah ve hiciv seçmesinde Türkiye’de mizahın tarihçesini oldukça kapsamlı bir giriş yazısıyla ele alıyor. Antik Anadolu’dan başlayarak Selçuklu ve Osmanlı mizahından ve onun kuzeni olan hicivden cumhuriyet dönemine geliyor. Ona göre mizah, kapsamlı toplumsal değişimlerin olduğu dönemlerde can suyu buluyor. Keloğlan’ı saraylılara karşı bir göçebe Türkmen mizahı olarak değerlendiriyor. Nasreddin Hoca ise, Timur Anadolusu’ndan doğuyor. Osmanlı dönemi için Karagöz-Hacivat’ın çeşitli açılardan incelendiği kitapta Meşrutiyet’in ve İstibdat’ın mizahı ve karikatürü doruğa çıkartması süreci anlatılıyor. İşte Oğuzcan’ın 20’li yaşlarının sonlarına denk gelen süreç, yeni bir İstibdat’a karşılık geliyor. Bu yıllarda hem dönemin iktidarı yanlısı ve hem de karşıtı çok sayıda hicivci ve mizahçı ortaya çıkıyor. Bu dönemden örnekler için, Neyzen Tevfik’le ilgili kitabıyla tanınan Hilmi Yücebaş’ın 1961 tarihli ‘Hiciv Edebiyatı Antolojisi’[ Yazar bu kitabı 1976’da dönemine göre güncelleyip genişleterek onun 3. basımını yapıyor. Ancak önceki baskıyla ilgili yorumlarımız bu baskı için de geçerli. Bkz. Yücebaş (1976). ] önde gelen bir kaynak. Bu kitapta yer alanların çok çok azının günümüze kaldığını, diğer bir deyişle günümüz için de anlamlı olduğunu görüyoruz. Neden böyle? Çünkü dönem mizahının ve hicvinin çoğu, geçici güncel konulara odaklanıyor. Bunu bugünkü çeşitli mizah dergilerinde de görüyoruz. Ayrıca, hicvi kafiyeli küfür olarak gören gelenek de geleceğe kalamıyor ve neyse ki öyle. Böyle bir tarihsel arka plandan sonra Oğuzcan’ın hicviyelerini[ Hiciv şiirlerine, ilgili araştırmalarda ‘hicviye’ deniyor.] daha yakından bir biçimde gözden geçirebiliriz.

    Oğuzcan’ın hicviyeleri dönemsel olarak dörde ayrılıyor: 50’ler, 60’lar, 70’ler ve 12 Eylül dönemi. 50’lerde hiciv okları Demokrat Parti’nin ikinci beş yılına yöneliktir. 60’larda Milli Birlik Komitesi’nin umut verici ilk günleri yerini hayal kırıklığına bırakır. Bu ruh hali bize, tam da istibdata karşı savaş açmış olan Şair Eşref’in İttihat ve Terakki rejimiyle yağmurdan kaçarken doluya tutuluşunu anımsatır; “gelenler gidenlere rahmet okutmuştur” (Oğuzcan, 2004, s.116):[ Şair Eşref’in hayal kırıklıkları için bkz. Yücebaş (1978). ]

    “Tüm ulusun desteğini kazanan 27 Mayıs ihtilali de yeni yeni konular getirdi bana. Yassıada komedisi ve dramı, köpek-bebek davaları, mahkeme salonunda teşhir edilen donlar, cımbızlar, öte yandan ihtilalcilerin birbirlerini tutmayan safça beyanatları, toyca davranışları ve sonuçta kendi içlerinde bölünmeleri... Derken; demokrasiye dönüş, eski milli şefin başbakanlık dönemi, ardından ilk koalisyonlar ve Süleyman beyin sahne-i siyasete alayı vala ile adım atışı...” (Oğuzcan, 2004, s.8)

    70’lerde şair, hicv edecek çok şey bulur, çünkü Öngören’in kitabındaki giriş yazısında ileri sürüldüğü gibi, toplumsal değişim, mizahı ve hicvi besleyecektir. Özellikle de Süleyman Demirel esinleyecektir şairi. Esinler, ancak mizahı ve hicvi de hoş görür. Bunun için şairin kitabın girişinde kendisine teşekkür ettiğini görürüz. Dördüncü bölüm 12 Eylül’e ayrılır. Bu yıllar Oğuzcan’ın bu dünyadaki son yıllarıdır.[ ‘Taşlamalar, Hicivler 1’ kitabının başında yer alan, şairin kendi yazdığı önsöze 7.11.1984 tarihi düşülmüştür (s.11). Oysa şair bu dünyadan 4 Kasım 1984’te göçmüştür. Atılan tarih ya hatalıdır ya da ileri bir tarih atılmıştır. ] Hicivleri siyasetten çok ekonomiye yönelir; çünkü yazdırmazlar. Eşref’in yaşadıklarına benzer bir biçimde, her gelen, gideni aratacaktır.

    Oğuzcan hicviyelerinin partizan olmaması not edilmelidir. Hiciv oklarından hiç bir parti muaf değildir. Bu da belki daha etkili olmasını sağlamıştır diyebiliriz. Öte yandan, kimi hicviyelerini oldukça soyut tutması (örneğin, başbakan yerine padişahlarla, sultanlarla, sadrazamlarla, vezirlerle vb. ilgili hicivler yazması), belki de onu tarihteki diğer heccavların kötü sonundan kurtarmıştır da diyebiliriz. Kimi zaman, hicv ederken, muhatabı anlaşılmaz. “Dağ dağa küsmüş, dağın haberi olmamış” gibi. Örneğin,

    KARDAN ADAM

    “Öldüğün zaman
    Eski sıcaklığın kalmayacak
    Er geç sen de anlayacaksın
    Kardan bir adam olduğunu” (s.46)

    Fakat başka şiirlerinde, hedef, ismiyle verilecek biçimde bellidir ve aşk şairi, kimi hakaretamiz dörtlüklerinde küfürbazlaşır.


    50’ler Hicvi

    50’li yıllardan Nazım Hikmet’in “vatan çiftliklerinizse sizin” dizesiyle ilişkilendirilebilecek şu dörtlük akıllarda kalacaktır:

    “ÇİFTLİK

    Sevdikçe şımardınız, yedikçe semirdiniz
    Mukaddes bildiğimiz her şeyi devirdiniz
    Kendi keseleriniz iyice dolsun diye
    Bu yurdu baştan başa çiftliğe çevirdiniz” (s.56)

    Oğuzcan’ın hicviyelerinin bir bölümü değerli olmakla birlikte, ezen-ezilen diyalektiğini anlayamadığı ya da anlamamayı tercih ettiği ölçüde eleştirilerinin sığ olduğu anlaşılır. Bu kadar çok hiciv yazmış bir şairden kallavi bir kapitalizm eleştirisi bekleriz. Ancak o buna yanaşmayacaktır. Kapitalizmin sistemik sorunları, kimi şiirlerinde kişilere indirgenir. Şairin Kemalist olduğu bilinir; bu bilgi, hicivleri arasında yer verdiği ‘Atatürk’e Mektup’ta da görülecektir. Bu şiirde, şair, gericileri Atatürk’e şikayet edecektir. Koalisyon hükümetlerini eleştiren bir şiir yazar; ancak bunun alternatifinin ne olacağını söylemez. Tek adam rejimi mi olmalıdır bunun yerine?! Öte yandan, yalan haber yayan ve sansasyonel haberler basan boyalı basını yere yere yerin dibine batırır.

    Şair derin eleştiri yapmasa da şiirlerinde aydınların yanında yer alır her zaman:

    “AYDINLIKTAN KORKANLAR

    Aydınlara "komünist" demek bir moda oldu
    Düşmanlarımız bunu duyup bayram etmez mi
    Neden bu saldırışlar aydına, aydınlığa
    Kaç yüzyıl karanlıkta kaldığımız yetmez mi” (s.88)

    Ayrıca, oklarını doğrudan yönelttiği hicviyeleri de vardır:

    “HAŞERELER

    Meclisi haşereler istila etmiş, duyduk
    İmha edilecekmiş yakında biçareler
    Oysa; korumalıdır bu küçük cinslerini
    Partileri dolduran o büyük haşereler” (s.90)

    Bunun dışında kimi hicviyelerinde siyasetçilerin ismini bizzat anar (örneğin, İnönü, Bölükbaşı, Türkeş, Aybar, devlet bakanı Ali Fuat Alişan, Hasan Dinçer, İhsan Sabri Çağlayangil, Adnan Öztrak vd.). Bunların dava konusu olmaması, bugünkü durumla karşılaştırdığımızda dikkate değer.

    Oğuzcan’ın eleştiri okları siyasilerin ötesine geçer, çeşitli toplumsal olgulara yönelir: Ödül törenlerini (‘Salkımlı Kanarya’, s.43), kalkınma modelini (‘Kalkınma’, s.69), futbolcuların transfer ücretlerinin astronomik rakamlara ulaşmasını (s.90), turistlere kazık atılmasını (‘Turist Beklerken’, s.91) hicveder.

    Doğrudan hiciv üstüne yazdığı hicviyeler de dikkate değer:

    “TABİİ ZENGİNLİKLERİMİZ

    Hiciv yazanlar için çok zengin Türkiye'miz
    Baksanıza ne tipler doldurmuş sokakları
    İmkan olsa da biraz ihraç edebilseydik
    İktisadi bönleri, siyasi salakları” (s.93)

    Oğuzcan hicviyelerinde yaygın olarak işlenen bir konunun özgürlük olduğu görülür:

    “KELEPÇELİ HÜRİYET

    ''Türlü türlü hürriyet var" diyor ilham perisi
    Limonlusu, nanelisi, şallısı, peçelisi
    Bizim aşçıbaşıya sorarsanız; en iyisi
    Zeytinyağlısıyla, kelepçelisi” (s.97)


    60’lar Hicvi

    Oğuzcan’ın 1960’lardaki hicviyelerinde Demirel eleştirisi öne çıkar. ‘Süleyman’a Gazel’ (s.122), ‘Gazele Sığamayanlar’ (s.135), ‘Süleyman Bey Neylesin?’ (s.136), ‘Mühür Süleyman Otu’ (s.137), ‘AP İktidara Gelirse’ (s.168), ‘Atı Alan’ (s.170), ‘Devr-i Süleyman’ (s.250), ‘Allah Vergisi’ (s.283), ‘Demirel’in Dedikleri’ (s.316) gibi örnekler bu bağlamda anılabilir. Başka şiirlerinde Demirel’in şivesinin ve konuşma izleklerinin taklit edildiği görülür (örneğin, ‘Vâ mı Bunun İzah Tarzı’, s.123). Bu dönemde bir diğer öne çıkan konu, koltuk kavgasıdır:

    “Bütün istedikleri tam maaşla yolluktur
    Oturanlar kalkmıyor yarab bu ne koltuktur” (‘Koltukname’, s.124).

    ‘CHP’nin Ağır Topları’ (s.125), ‘CHP İktidara Gelirse’ (s.168), ‘CHP İçin’ (s.173) gibi şiirlerde hedef tahtasına CHP’yi ve CHP’lileri oturtur. Bu dönemde şairin İnönü hicivleri de sürecektir (örneğin, ‘Allah Gecinden Versin’, s.136; ‘İnönü’, s.174; ‘Ortanın Solu Destanı’, s.379-380). ‘Ortanın Solunda Bir Aday İçin’ (s.126) ve ‘Ortanın Sağında Bir Aday İçin’ (s.127) adlı şiirlerinde partilerin ötesine geçilerek seçim vaatleri eleştirilir. İnönü hükümetinin Kıbrıs’a bir askeri müdahale hazırlığında olduğu bir dönemde, ABD başkanınca kaleme alınmış ve sömürge valisini azarlar bir tonda yazılan, “böyle birşey yaparsanız size verdiğimiz silahları kullanamazsınız” tarzı ifadeler içeren Johnson mektubu da Oğuzcan şiirinde ti’ye alınacaktır (‘Johnson’un Mektubu’, s.130). Bu bağlamda Kıbrıs’ta yaşanan çatışmalar da hicivlerine konu olacaktır (‘Kıbrıs İşi’, s.131; ‘Makarios’, s.132).

    Demirel ve İnönü’ye ek olarak bu dönemde Türkeş, Bölükbaşı ve Aybar ve dönemin partilerine ilişkin hicviyeleri de görülür (s.175, s.179). Ancak TİP ve Aybar’la ilgili hicvi eleştirel değil, sanki el altından destekleyici bir niteliktedir. CHP’ye yönelttiği keskin okları TİP’ten esirgeyecektir.

    Bir başka uzun ve eğlenceli şiirinde ülkenin az gelişmişlik hallerini ortaya döker:

    “Palavramız bol bizim, en uzun diller bizde
    Köyden fakir ilçeler, okulsuz iller bizde
    Cahil aydınlar bizde, kara cahiller bizde

    Bir çağdaş uygarlığa ulaşmaktır gayemiz
    Fakat elden ne gelir az gelişmiş ülkemiz
    (...)

    Bir kazanç hırsı sarmış herkesin yüreğini
    Düşünen yok yurtsever olmanın gereğini
    Yağmacılar paylaşmış Hasanın böreğini

    Çoğumuz sıska amma bir kısmımız pek semiz
    Kimsede kabahat yok az gelişmiş ülkemiz” (‘Az Gelişmiş Ülkemiz’, s.133-134).

    Bu az gelişmişlik halleri ve nüfus sayımı bu dönemde kendine yer bulacaktır:

    “SAYIM GÜNÜ

    Yıllardır her sayım günü
    Sayıyoruz sayıyoruz
    Sonuç hiç değişmiyor
    Yıllardır
    Yerimizde sayıyoruz” (s.146).

    Bir diğer izlek, İstanbul, İstanbul yaşantısı ve idaresi olacaktır:

    “İSTANBUL'DA OLANLAR

    İnsan bu şehirde her şey olur
    Örneğin aşık olur önceleri
    Bir bakış için, bir gülüş için
    Deli olur, divane olur
    Kahrından içip içip sarhoş olur her gece
    Fakir gelip, zengin olanlar başka
    Kimi de zengin gelir, fakir olur
    Yek ekmeğe muhtaç olur
    Bir gün bakarsın terbiyesiz olur en terbiyelisi
    Hür düşüneni softa olur
    Hasta gelen iyi
    İyi gelen hasta olur
    Böyledir bu şehrin havası
    Yazı kışa benzer
    Kışın yaz olur
    Milyonlarla olur olmaz yaşarken
    Olmaz olur
    Velhasıl İstanbul' da
    Her şeyin kötüsü olur iyisi olur
    Kimi de avantadan
    Belediye reisi olur” (s.150)

    Yine bu dönemde çeşitli meslek gruplarını (‘Bir Politikacı İçin’, ‘Bir Doktor İçin’, ‘Bir Avukat İçin’, s.163; ‘Bir Müteahhit İçin’, ‘Bir Kapıcı İçin’, s.164; ‘Bir Büyük Tüccar İçin’, ‘Bir Sporcu İçin’ s.165) hedef alır ve öğretmenlere, küçük memurlara ve küçük çiftçilere hürmet eder (‘Bir Öğretmen İçin’, s.164; ‘Bir Küçük Memur İçin’, s.165; ‘Bir Küçük Çiftçi İçin’, s.166):

    “Bazan akıl durdurur senin kâr hesapların
    Nerde ihale varsa atlarsın balıklama
    Malzeme çürük olsun, yeter ki ucuz olsun
    Dinin göz boyamadır, imanın kazıklama” (‘Bir Müteahhit İçin’, s.164).

    “Çifte çifte araba, apartman, yazlık köşk
    Anlaşıldı bunları yoktan var ediyorsun
    Vatanseverliğine bir diyecek yok amma
    Vergi beyannamende hep zarar ediyorsun” (‘Bir Büyük Tüccar İçin’, s.165).

    Bu dönem hicviyeleri, başka şairlerin şiirlerinden (Yahya Kemal, Orhan Veli, Köroğlu, Bekir Sıtkı Erdoğan) ve türkülerden (Genç Osman türküsü) yaptığı hiciv uyarlamalarıyla şenlenir (s.187- 195). Sonrasında Oğuzcan’ın ‘Dostlara Taşlar’ adıyla Çetin Altan, Yaşar Kemal, İlhan Selçuk, Fazıl Hüsnü Dağlarca, Haldun Taner ve Ahmet Muhip Dranas gibi dostlarını alaya aldığını görürüz (s.196-206), ancak bunların çok azı başarılı örnekler olarak anılabilir:

    “Dr. FARUK BAYÜLKEM'E
    (B.Köy Akıl Hast. Baş Tab.)

    Bu gidişle artacak işleri Faruk Beyin
    Her akıllı bilinen bir divaneye döndü
    İçerdekini geçti dışardaki deliler
    Memleket baştan başa tımarhaneye döndü” (s.205)

    Yine bu dönemde Ecevit’i de dostları arasında anmasını not edebiliriz (s.407). Ve burada da durmayacaktır Oğuzcan. Kendisiyle barışık bir şair olarak kendisini de taşlayacaktır (s.207- 209):

    “(...)
    Hatası affedilmez valideyle pederin
    Dünyaya getirirken fikrimi sormadılar” (s.207)

    “İNTİHARA DAİR

    Biraz insaf ederek söyleyin, bir insanı
    Öldürmez de ne yapar bunca kahır, bu cefa
    İntihara teşebbüs ettim, elbet doğrudur
    Ama çok fazla değil topu kırk defa” (s.209)

    Daha sonra şair 27 Mayıs’ı ve sonrasındaki başarısız darbe girişimlerini hicvetmeye yönelecektir (‘İhtilali Nasıl Yaptık’, s.214-216, ‘Gizli Kalmış Mektuplar’, s.221-225). Bu bize Levent Kırca’nın darbecilerle ilgili parodisiyle Aziz Nesin’in konuyla ilgili kitabını anımsatır. Adnan Menderes’in asılmasıyla ilgili hicviye ise başarısız olmanın ötesinde ne komik ne nezaketlidir (‘Ayhan Beyi Kim Astırdı’, s.217-220). Aslında onu asanların yaptıklarının arkasında durmamalarını, suçu başkalarına atmalarını eleştirir, ancak yine de daha iyi bir ifade gerekliydi. Darbecilerle ilgili hicviyeleri genel olarak zayıf görünmektedir ve gülünç değillerdir.

    Ayrıca hicviyelerinde sosyete eleştirisi (s.278-279, s.377-378), orta sınıf yaşantısı eleştirisi (s.254-257), ABD’deki ırkçı uygulamaların eleştirisi (s.251-253), Amerikan emperyalizminin eleştirisi (‘Amerika, Ay Lav Yu’, s.294-295), savaş eleştirisi (s.298-299), film taşlamaları (s.342-344), trafik (s.169, s.351-354), gericilerin eleştirisi (s.365-366), 50’lerde olduğu gibi kalkınma modeli eleştirisi (s.370) gibi öğelerle karşılaşırız. ‘Ninni’ adlı görece uzun bir şiirde her kötülüğü solculara yükleyenleri hicvediyor (s.274-276).


    Sonuç

    Bu yazıda çıkarabileceğimiz sonuçlar şunlar: Birincisi, şairin hicivlerinde niceliğin niteliğin önüne geçtiği görülüyor. Çok başarılı hicviyeleri olduğu gibi çok başarısızları da var. Bu, Oğuzcan’ın editoryal destek konusunda eksik olduğunu gösteriyor. Hicviyelerinin yaklaşık yarısının kitapları içinde yer almaması daha doğru olurdu. İkincisi, dostlarıyla ilgili yazdıklarının neredeyse tümünün başarısız olduğunu görüyoruz. Şair, ağır olmamakla birlikte kimi zaman küfürbazlaşabiliyor. Eleştirileri, siyasal bilinç eksikliği nedeniyle yüzeysel kaçıyor. Yine de günümüze kalan başarılı hicviyeleriyle bugün anımsanmayı hak ediyor.[ Bu yazıda yalnızca 50’ler ve 60’lara odaklandık. 70’ler ve 80’lerde yazdığı hicviyeler ayrı bir inceleme gerektiriyor. ]


    Kaynakça

    Oğuzcan, Ü.Y. (2004). Taşlamalar Hicivler 1. İstanbul: Özgür Yayınları.

    Öngören F. (1998). Cumhuriyetimizin 75. Yılında Türk Mizahı ve Hicvi. İstanbul. Türkiye İş Bankası Yayınları.

    Yücebaş, H. (der.). (1978). Şair Eşref Bütün Şiirleri ve 80 Yıllık Hatıraları. İstanbul: Gül Matbaası.

    Yücebaş, H. (1976). Hiciv ve Mizah Edebiyatı Antolojisi (genişletilmiş 3. baskı). İstanbul.

    Yücebaş, H. (1961). Hiciv Edebiyatı Antolojisi (2. baskı). İstanbul: Aka Kitabevi.




    Kaynak: Gezgin, U. B. (2017). Anlatıbilim Açısından Roman, Öykü ve Masal İncelemeleri (2000-2017) [Novel, Story and Fairy Tale Analyses through Narratology].

    ANLATIBİLİM AÇISINDAN ROMAN, ÖYKÜ VE MASAL İNCELEMELERİ (2000-2017)

    Prof.Dr. Ulaş Başar Gezgin

    Yazında Ezilenler ve Ezilenlerin Yazını
    1. Marksist Açıdan Türk Romanı.
    2. Sovyet Türkologlarının Gözüyle Türk Yazını.
    3. Yaşar Kemal’i Yaşar Kemal Yapan 6 Özellik.
    4. ‘Boynu Bükük Öldüler’: İlk Yılmaz Güney Romanı.
    5. Yıllar Sonra Yeniden Genç Gorki ve Arabesk.
    6. İvan İvanoviç Var mıydı Yok muydu?
    7. Bulgaristan Hatırası Bir Marksist Türkolog: İbrahim Tatarlı

    Sabahattin Ali Yazını
    8. Anlatıbilim Açısından Kürk Mantolu Madonna.
    9. Merhum Marko Paşa’nın Size Çok Selamı Var.
    10. ‘Değirmen’de Sabahattin Ali Öykücülüğü.
    11. ‘Kağnı’da Sabahattin Ali Öykücülüğü.
    12. ‘Yeni Dünya’da Sabahattin Ali Öykücülüğü.
    13. ‘Sırça Köşk’te Sabahattin Ali Öykücülüğü.
    14. ‘Ses’te ve ‘Esirler’de Sabahattin Ali Öykücülüğü.

    Gülmece ve Hiciv Anlatıları
    15. Muzaffer İzgü Öykücülüğü: Azrail’den Bir Namussuz’a.
    16. Gülmece yazarı olarak Hasan Hüseyin: ‘Made in Turkey’.
    17. ‘Bay Düdük’ (1958).
    18. Bir Heccav Olarak Ümit Yaşar Oğuzcan.

    Çokkültürlü Yazın Çokkültürlü Toplum
    19. Türk Yazınında ‘Etnik Öteki’ İmgesinin Açımlanmasına Giriş Olarak Hüseyin Rahmi Yazını ve “Yankesiciler” Adlı Öykü.
    20. Çokkültürlü Toplum Çokkültürlü Öykü: Sait Faik Öykücülüğünde Ermeni İmgesi.
    21. Saroyan Öykücülüğü ve Yetmiş Bin Süryani.

    Masallar ve Efsaneler
    22. Eskimeyen Bir Yazın Evreni: 30 Yıl Sonra Yeniden Behrengi.
    23. Ferçler ve Zebler: ‘Binbir Gece Masalları’ Üstüne Bir İçerik Çözümlemesi Denemesi
    24. ‘Masalın Aslı’.
    25. ‘Vietnam Efsaneleri/ Vietnam Söylenceleri’.
    26. Tibet Masalları.

    Vietnam ve Tayland Yazını
    27. ‘Direnme Savaşı’: Direnenlerin Tarafından Vietnam-Amerikan Savaşı.
    28. ‘Şafakta Kazandık Zaferi’.
    29. Bir Vietnam-Amerikan Savaşı Romanı: Gök Cephesi
    30. Siyam Romancılığı Bağlamında Romanda Gerçeklik Sorunu.
    31. Siyamlı Romancı Siburapha’nın Yaşamı.
    32. Siyamlı Şair Sunthorn Phu’nun 'Phra Abhai Mani' Adlı Yapıtındaki Anlatının Özeti ve Değiniler.

    Türkiye Yazını, Türkçe Yazın
    33. Öykücü Yönüyle Ahmet Cemal’i Anarak.
    34. Torik Akını: Az, Öz, Akıcı, Okunası
    35. İstanbul Öyküleri.
    36. Onyıllar Sonra ‘Vatandaş’ı Yeniden Okumak
    37. Ölü Çiçekler Müzesi’nde Gezinti.
    38. ‘Uzaklara Mektuplar’.
    39. Ali Rıza Arıcan Öykücülüğü
    40. Puslu Kentin Mavisi: Modern Çin’den Öyküler.

    Taylan Kara Yazını
    41. Poe’nun Kuzgunu: Derinden ve Uzun...
    42. ‘Böyle de Buyurabilirdi Zerdüşt’: Hiççi Bir Başarı Öyküsü.
    43.‘Vasatlığa Giriş Dersleri’: Yine de İnsana Dair.
    44. Vasat Edebiyatı 101: Mizahla Polemik Arasında.

    Ütopya Anlatıları
    45. Uzaklaşan Ütopya ve Distopyalaşan Dünya.
    46. Devrim Öncesi Edebiyatında Ütopya: Kızıl Yıldız (1908) Örneği.

    İranlı Öykücüler
    47. İranlı Öykücüler: Hem Yakın Hem Yakın (1-4).
    48. Çağdaş İran Yazınının Öncüsü Sâdık Hidâyet (1-4).

    Avrupa Yazını
    49. Fransız Yazınında Bir ‘Muhalif Yazar Miti’ni Sorgulamak: Marguerite Duras.
    50. (Ölüm Yıldönümünde) Jose Saramago’yu Anarak...
    51. Bilişsel Bilimlere İlişkin Bir Roman: ‘Düşünce Balonları’

    Diğer Yazılar
    52. Darüşşafaka ve İmkansız Hayatlar.
    53. Endonezya’dan Bir Öykü: ‘Kral, Cadı ve Papaz’.
    54. Azerbaycan’dan Bir Öykücü: Anar.
    55. ‘En-Dor’a Giden Yol’.
    56. İki Çocuk Öyküsü: ‘Başka Karıncalar Diyarı’ ve ‘Yerle Gök Arasında’
    57. Defterde Kalan Borges (1899-1986) Dipçeleri.
    58. Latin Amerika’nın Çatık Kaşları: Bir Cehennem Ağacı Olarak Muz Ağacı.
    59. Başka Dünyalar Açısından Nobel Yazın Ödülü’ne İlişkin Değiniler.

    Gezgin Yazını
    60. Ulaş Başar Gezgin’le Yeni Romanı Üzerine (Söyleşi).
    61. Babasız Bir Roman Kişiliği Yaratmak (Söyleşi).
  • Güney Akdeniz kıyılarının bölüşülmesi, uzun zaman önce
    yitirdikleri emperyal gururlarını yeniden ihya etme planlarını
    hayata geçirmek isteyen İtalyanlara yalnızca bir seçenek bırakmıştı.
    Ellerinin boş kalmasından korkan ve kadim Roma şanını
    kısmen de olsa diriltme gayesinde olan İtalya Krallığı, gözlerini
    hemen güneyindeki Osmanlı vilayetine çevirdi. İtalya’nın daha
    küçük bir Avrupa gücü olarak görülmesine ve daha henüz 1861
    yılında birliğini tamamlamış olmasına rağmen, ya da bu sebeplerle,
    muhtelif çizgilerdeki İtalyan siyasetçiler yitirilmiş olan
    emperyal gururu yeniden canlandırmaya hevesliydiler. “Hıza ve
    teknolojiye tapınan” ve 1909 bildirgesiyle savaşı “dünyanın tek
    temizlik yolu” ilan eden Fütüristlerin teşvikiyle İtalya, sanki eski
    Roma’nın teamülleri mevcut zamanın taleplerini meşru kılarmış
    gibi Libya’nın ilhak edilmesi için yaygaraya başladı. İtalyanların Libya hamlesi iktisadi ve kültürel alanlarda barışçıl
    bir sızma politikasıyla baş gösterdi. Hem Vatikan hem de
    İtalyan Merkez Bankası tarafından fonlanan ve desteklenen Banca
    di Roma, Trablusgarp Vilayeti’nde, özellikle de gayrimenkul
    alanında yoğun yatırımlara başladı. Hükûmet tarafından desteklenen
    ve Banca di Roma tarafından finanse edilen bir İtalyan
    denizcilik şirketi İtalya ve Libya limanları arasında vapur hizmeti
    verdi. İtalyan eğitimciler bölgede okullar açtı. Dolayısıyla, çoğu çifte vatandaşlık verilen Libya Yahudilerinden müteşekkil
    sadece 1.000 kadar vatandaşı olsa da, İtalya gittikçe artan bir
    şekilde Osmanlı vilayetine özel hakları olan bir bölgeymiş gibi
    davranıyordu.
    İtalyanların Libya’daki iktisadi ve kültürel alanlardaki uğraşlarına,
    diğer Avrupalı güçlerin onaylarını ya da en azından rızalarını
    sağlamaya yönelik siyasi bir politika da eşlik etmekteydi. İtalyan
    diplomatlar bu amaç doğrultusunda son derece yoğun bir çaba
    gösterdiler ve nitekim bunun karşılığını aldılar. Almanya 1887
    yılında Libya’daki İtalyan çıkarlarını tanıdı ve İtalya 1902’de
    hem Britanya hem de Fransa’yla bölgedeki İtalyan çıkarlarını
    teminat altına alan antlaşmalar yaptı. Avusturya ve Rusya’yla
    yaptığı müteakip antlaşmalar da İtalya’ya hareket serbestisi tanıdı.

    Libya’da denetimsiz kalan ihtirasları, İtalyanları kendi
    nazarlarında yönetim planlarının yerel nüfus tarafından nasıl
    kabul göreceğine ilişkin fazlaca iddialı düşüncelere sevk ediyordu.
    Bunun sonucunda Roma, 1908 Devrimi’nden sonra ortaya çıkan
    İttihat ve Terakki rejimine bazı Libyalıların yönelttiği eleştirilere
    haddinden fazla önem atfetti; İtalyan politikacılar bunu başarıyla
    suiistimal edebilecekleri bir gedik olarak gördüler.
    Trablus ve İstanbul arasında ortaya çıkmaya başlamış olan gerilimlerin, bölgede kendilerine kucak açılmasına vesile olacağı hüsnü kuruntusuna kapıldılar. Bundan daha fazla yanılıyor olamazlardı. Cephenin diplomatik kanatlarını sistematik bir şekilde güvence
    altına alan İtalya’nın artık sadece bir fırsata ihtiyacı vardı.
    Almanya’nın Fransızların dirayetini sınamak için 1911 yılının
    Temmuz ayında Fas’a bir savaş gemisi göndermesi, nihayetinde
    Birinci Dünya Savaşı’nı ateşleyecek olan hadiseler dizisinin ilki olan Agadir Krizi’ni tetikledi
  • Türkiye siyasi tarihinde muhalefeti siyasal yapının bir gereği olarak değil de “vatan hainliği” “vatan-millet düsmanlarinin gizli eli” olarak görme alışkanlığı, İttihat ve Terakki döneminden başlayan bir geleneğin tezahürü olarak açığa çıkar. İttihatçılar, en ufak eleştiriyi kabullenemez ve muhaliflerini çok iyi bildikleri komitacıhklarıyla susturmayi veya yok etmeyi “vatanı kurtarma” ideallerinin gereği olarak görürler. Düşüncelerine göre, İttihatçılık sadece bir gizli cemiyet ve parti üyeliği olmayıp “milletin kaderine hükmetme” inancı sağlayan karizmatik bir misyon ve ideolojiyi benimsemektir. “İttihatçılık şiarı” olarak ifade edilen bu ideoloji ve misyona göre, İttihat ve Terakki memleketi kurtaracak tek güçtür. Herkes onlar gibi inanmak, onlar gibi düşünmek ve onları onaylamak zorundadır. Bu konuda rakipleri ve söylediklerinin alternatifi yoktur. Karşı iddiada bulunanlar ise haindir. Bu nitelikleriyle İttihatçılar, Kemalistlerin öncülüğünü yaparlar. (Karatepe, Darbeler, Anayasalar ve Modernleşme, s. 134).
    İttihatçılar, kendi düşünüp yaptıklarını mutlak doğru, karşı çıkanları ise hain ilan ederler. Hatta öldürtürler. Bunun bir çok örneği vardır. Şunlar ise sadece bir kısmını teşkil eder. Türkiye’de yerinden yönetim ve bireysel girişim anlayışını savunan Prens Sabahattin’e benzer bir çizgiyi sürdüren, “Serbest”in başyazarı Hasan Fehmi, 6 Nisan 1909’da Galata Köprüsü’nün üstünde öldürülür. Bunu, yine aynı çizgideki “Sada-yı Millet” başyazarı Ahmet Samim’in 9 Haziran 1909’da Bahçekapı’da vurulması izler. Ölüm sırası, “Mizan” ve “Serbest”teki yazilannda, İttihatçıların bir milli merkez bankası oluşturma tasarılarına karşı çıkan Zeki Beye gelir. Osmanlı dış borçlarını yöneten Düyun-ı Umumiye’de çalışan Zeki Bey, Bakırköy’deki evine dönerken 10 Temmuz 1911’de öldürülür. İttihatçılar, çizgi dışı görüş ve siyasal tepkilere duydukları hoşgörüsüzlüğü, kendi aralarından gelen muhaliflerinden de esirgemezler. “Silah”, “Bomba” gibi adlarla yayınladığı gazetelerde, başlangıçta yan yana olduğu İttihatçılara gittikçe ağır eleştiriler yönelten Hasan Tahsin Bey, ya da yaygın adıyla Silahçı Tahsin, Birinci Dünya Savaşı’nın ilk yıllarında boğdurularak susturulur. İttihatçıların, denetimi elden kaçırmamak için korku ve terör estirdikleri böyle bir ortamda anayasanın uygulanmasını beklemek ise safdillik olur. 1909 ve 1912 seçilerinde uyguladıkları baskıyla muhaliflerini yıldırırlar. Muhalefet 1914 seçimlerine katılma cesaretini bile gösteremez.
    Celaleddin Vatandaş
    Sayfa 95 - Pınar Yayınları
  • 440 syf.
    ·11 günde·Beğendi·9/10
    Dersaadet'te Sabah Ezanları, Attila İlhan'ın 'Aynanın İçindekiler' serisinin dördüncü romanı...
    Bir söyleşide Attila İlhan bu romanı için; bir yönüyle aşk romanı, diğer bir yönüyle de siyasal roman, komprador aydın tipini çizen Osmanlı Imparatorluğu üzerindeki
    İngiliz-Alman çekişmesini yansıtan 'toplumsal' bir roman olduğunu söyler. Ben de 'aşk' , 'siyasal' ve 'toplumsal' roman tanımına 'tarihi bir roman' özelliğini de eklemek isterim. Çünkü 1919 işgal İstanbul'unu anlatırken geriye dönüşlerle 1900'lü yılların başına giderek İttihat ve Terakki Cemiyetinin kuruluşu ve ikinci Meşrutiyetin ilanı ve '31 Mart vakası' gibi tarihi olaylara da yer vermiş.
    Bence her yönüyle harika bir roman. Siz bakmayın bir okurun incelemesinde "poşetlik cinsel içerik'ten bahsetmesine. Yaşamın içinde cinsellik yok mu? Yine toplum içinde sapkınlık boyutunda cinsellik yaşayanlar yok mu? Yani toplam 440 sayfalık bir romanda üç-beş sayfalık cinsel içerikli bölümler var diye romanın asıl anlatmak istediğini görmezden gelip buralara mı takılacağız?.. Ben de, romanı değil de, basımını yapan T.İş Bankası Kültür Yayınlarına küçük bir eleştiri ve öneri yapayım: Dönem romanı olduğu için konuşma ve yazışma dili olarak o günün dilini kullanmış yazar. Kitabın yeni baskısı yapılırken bugün pek kullanılmayan Osmanlıca sözcüklerin anlamlarını, dip not olarak verirlerse çok yararlı olur diye düşünüyorum...
    Ben Attila İlhan'ın 'Dersaadet'te Sabah Ezanları' romanını keyifle okudum ve kitap severlere öneriyorum...