• Göz göre göre koca bir medeniyet, tarihin sularına gömüldü.
  • 400 syf.
    ·5 günde·Beğendi·10/10
    “Milletimizin zalim olduğu iddiası da sırf iftiradan, baştan başa yalandan ibarettir. Hiçbir millet, milletimizden daha çok yabancı unsurların inanç ve âdetlerine riayet etmemiştir. Hatta denilebilir ki, başka dinlere mensup olanların dinine ve milliyetine riyetkar olan (saygı gösteren) yegâne millet bizim milletimizdir.”
    Mustafa Kemal Atatürk

    (Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, ikinci baskı, Cilt II, s., 9.)

    ***

    Bu inceleme ile birlikte temel olarak şu konulara yanıt bulacağız;
    1- “Yalan” nasıl söylenir,
    2- “Yalan” çeşitli propagandalar ile nasıl gerçek kabul ettirilir,
    3- “Yalan” belgeler ve bilimsel bulgularla nasıl imha edilir, nasıl dik durulur.

    Emperyalist işgalci devletlerin ve gücü elinde bulunduran odakların bu topraklar üzerinde nasıl bir planı var, yüzyıllardır neden dertleri hiç bitmemiş, birinci dünya savaşı ile birlikte neyin hesaplaşmasının peşine düşmüşler, tarih tezleri ile birlikte nasıl toprak işgalleri yapmışlar hep birlikte göreceğiz.

    ***

    Harvard Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Profesörlerinden Albert B.Hart, öğretim üyeleri arasında topladığı 107 imzalı bir metni, senatörlere ve hükümet yetkililerine göndermişti. Bu metinde şunlar yazılıdır:

    “Türklerin Avrupa ve uygar uluslar çerçevesinde yeri yoktur. Kemalist rejim mutlaka çökecek ve milliyetçi Türk Hükümeti’nin amaçları asla gerçekleşmeyecektir” diyecektir.

    Bu kitap okunmadan önce, Sayın Özakıncı’nın sadece bu konu üzerine yaptığı 14 programı izledim. Her bölüm ortalama 1 saat 20 dakika sürüyor. En az 16 saatlik bir program izlemişim. İzlediğim diğer programları ayrı tabi ki. Hitler Almanya’sı ile ilgili izlediğim belgesellerin haddi hesabı yoktur, uyarlama kaç film izledim bilmiyorum. Okuduğum kitaplar, makaleler ve elimde ki kaynaklar ile çok fazla metin okudum, bilgi sahibi oldum. Diyeceğim o ki, ben; Hitler, Mussolini, Franco, Stalin, Lenin artık o devirde öncesinde ya da sonrasında kimler var olmuş etmişse hiçbirinin Kurtuluş Savaşımızı bahane ederek, Atatürk’ü ve Devrimlerini taklit ederek bir şeyler yaptığını ne duydum ne işittim. Elbette ki bir fikir edinmiş olmaları muhtemelen. Her ülke kendi yazgısını, kendi elleri ve kültürlerince çizer. Bizimkisi, bize aittir, başkalarına değil.

    Şimdi biraz geçmişe gidelim, sonra günümüze dönelim, Atatürk’ü, Hitler ile aynı düzeye indirgemek isteyenlerin nereden geldiğini, nerede olduğu ve nereye gitmek istediğini anlayalım.

    1919 yılında İngiltere Başbakanı Lloyd George’un görüşleri şöyleydi:
    “Türkler, ulus olmak bir yana, bir sürüdür. Devlet kurmalarının ihtimali bile yoktur… Yağmacı bir topluluk olan Türkler, bir insanlık kanseri, kötü yönettikleri toprakların etine işlemiş bir yaradır.” demiştir.

    Bu nedir? Bu gerçek olmayan Aryan ırkı savunucularının, yani her şey Avrupalıların, diğer milletler ikinci sınıf insandır diyenlerin sözleridir.
    Devam edelim…
    ABD’li senatör Upshow’un, 1927 yılında ABD Senatosu’nda, Lozan hakkında yaptığı konuşması;

    “Lozan Antlaşması, Timurlenk kadar hunhar, Korkunç İvan kadar sefil ve kafatasları piramidi üzerine oturan Cengiz Han kadar kepaze olan bir diktatör’ ün zekice yürüttüğü politikasının bir toplamıdır. Bu canavar, savaştan bıkmış bir dünyaya, bütün uygar uluslara onursuzluk getiren bir diplomatik anlaşmayı kabul ettirmiştir. Buna her yerde ‘Türk Zaferi’ dediler.”

    Şimdi incelemenin ilk başından itibaren verdiğim üç alıntı var. Bu alıntılarda ne görüyoruz? Türk düşmanlığı. Bu düşmanlık kendisini Birinci Dünya Savaşı öncesinde zaten ortaya çıkarmıştı. Özellikle İngilizler, Birinci Dünya Harbini bir hesaplaşma olarak görüyordu. Neyin hesaplaşması derseniz, geçmişte ki Türk Devletlerinin yayılması ve fetihlerinin. Çünkü kendi rezilliklerini unutmuş olan Avrupalılar, Türklerin bir barbar olduğunu ve fethettikleri her yeri batırdıklarını, yok ettiklerini Dünya’ya lanse ediyorlardı.

    Birinci Dünya Harbi niye çıktı diye bir soru sorar ve kısa bir cevap vermek istersek, cevap şu olacaktır; Osmanlı Devleti’nin dağılmaya ve toprak kaybetmeye başladığı ve sahip olduğu sınırları koruyamadığını anlayan büyük devletler, toprak kavgasına tutuştu. Birçok gizli toplantı yapıldı, her devlet kendi çıkarı doğrultusunda toprak istedi, anlaşamadılar. Bunun sonucu olarak ise, madem anlaşamıyoruz, o zaman savaşırız. Kim kazanırsa, o istediğini alır durumuna girdiler. Ve savaşı başlattılar. Savaş başlangıcını hem ders kitaplarımız hem de tarih kitaplarımız yanlış anlatır o ayrı. Almanların gemileri yani bizde ki adı ile Yavuz ve Midilli bize sığınmış onları kabul etmişiz sonra gemiler bizim olmuş, sonra Rusları bombalamış ve savaş başlamış. Öyle bir şey yok, savaş bundan daha önce başlıyor. Neyse konumuz bu değil, buna daha sonra değineceğim. Tarihleri ile birlikte belgeler, yazışmalar var.

    Şimdi, size kısa bir geçmiş hatırlatması yaptım. Bu coğrafya da Türkler istenmiyor, İslam zaten istenmiyor. Mustafa Kemal Atatürk’ün kurduğu bu Laik Cumhuriyet, işte bu yüzdendir ki, hedef tahtasıdır. Gelişmiş bir Türkiye Cumhuriyeti, Avrupa ve Dünya için, kapitalist sistem için risk taşımaktadır. Atatürk öldükten sonra izlenen politika ve içeride cirit atan ajanlar bunun belgeli kanıtlarıdır. Yıkım o zamandan başlamış ve devam etmektedir.

    Sayın Özakıncı işte bütün bunlara karşı, bu kitabı yazmıştır.

    Onların CAMBRIDGE’i, HARVARD’ı varsa, bizim de BAŞKENT ÜNİVERSİTEMİZ var!

    ***

    Bu giriş bölümüydü, hazırsanız Torpidoları ateşleyelim ve hem kitabın içindekileri konu ederek hem de kitabın dahilinde olmayan konuları ele alarak bu düşmanlık neyin nesiymiş ortaya dökelim.

    ***

    İlk konumuz Yunan Mucizesi vardır(!), Her şey Yunan eseridir, ilk insan Avrupalıdır saçmalığı.

    İlk insan ne Asya’dan, ne Afrika’dan çıkabilir, ilk insan çıksa çıksa Avrupa’dan çıkar. Anadolu da yaşamış olsa dahi, Asya’da, Afrika’da bulunmuş olsa dahi, İlk Avrupalı oralardadır, daha sonra şimdiki yerlerine yerleşmişlerdir.
    Yani ne olursa olsun, ilk insan beyaz Irk’tan yani, Avrupalıdır.

    Peki arkeolojik kazılar ve bulgular, bu tezi kanıtlıyor mu, çürütüyor mu? Net olarak söyleyebiliriz ki, bu tez saçmalıktan ve ARKEOLOJİK SAPIKLIKTAN başka bir şey değildir.

    Evrim teorisi ilk ortaya atıldığında, Avrupalılarda bir telaş başlar. İlk insanı bulma telaşı. Yalnız ilk bulgular Avrupa’dan çıkmaz. Tarihe JAVA ADAMI olarak kazınan ilk bulgular ortaya çıkar. 1891'de Endonezya'nın Java Adası'nda bulunan insan fosillerine verilen isimdir JAVA. Eugène Dubois'in öncülük ettiği kazı grubu ilk olarak diş, kafatası parçası ve uyluk kemiği keşfetmiştir. Bu keşif evrimi kanıtlamak için ortaya atılan ilk Arkeolojik keşifti. Yalnız, evrimi bir kenara bırakırsak, şöyle bir sorun vardır. Endonezya Avrupa da değildir. Eğer ilk insan fosili, JAVA’da ise Avrupalı ne öncüdür, ne de ilk insandır.

    Bu buluşun ardından, Almanya misilleme yapar ve hemen bir kazı tertipler. İlk insanı biz bulduk diye hemen manşetlere çıkarlar. İşte ilk insan Avrupa’da ve Almanya’da ortaya çıkmıştır denir. Peki burada bir eksik var, merak etmeyin geliyor. İngiltere…

    Almanlardan sonra, devreye İngilizler girer. Amatör olarak bu işleri yapan C. Dawson bir fosil bulduğunu söyler. Ne Amatör ama… Bütün dünya gözünü tam olarak bu buluşa çevirir. Şimdi buradan sonrasını dikkatlice okuyunuz.

    İngiltere’nin, Cambridge’in, İngiliz Tarih Müzesi’nin nasıl bilinçli olarak Dünya’ya yalan söylediğine, nasıl yıllarca insanları sömürdüğüne, nasıl gerçek buluşları inkar edip, kendi buluşlarının en eski insan olduğunu savunduklarını ve bu sözde fosilleri müzelerinde göğüslerini kabartırcasına sergilediklerine şahit olacaksınız. Yalnız bu tarz buluşlar, kanıtları ile birlikte normalde makale ile duyurulur. İngilizler bunu radyolardan duyurmuştu.

    İlk insan Java’da bulundu, İngilizler yalanladı.
    İlk insan Almanya’da bulundu, İngilizler yalanladı.

    Hiçbiri bilimsel olarak gerçek değil dedi, ta ki 1912’de İngiltere’de C. Dawson bir fosil bulduğunu söyleyene kadar…

    Bu bulguların tarihte ki meşhur adı Piltdown Adamıdır. Bu fosil, maymunla insan arasında bulunan fosiller içinde en güvenilir fosil buluşu olarak lanse edildi. Eğer ilk insan varsa ve evrimleştiyse, bu İngilitere’de olmalıydı. Bu fosilin kafatası ve dişleri insanınkine, çene kemikleri ise maymunun çene kemiğine benziyordu. Yani iki ayrı buluş vardı aslında. İlk insan Maymundu, evrime kanıt olarak Piltdown adamı bulguları kanıt olarak sunuldu. Evrim yoktur bir kenara, evrim vardı ve işte karşınızdaydı. Hem de İngiltere’de(!)

    Yıllarca bu buluş gerçek kabul edildi. Yapılan birçok kazı, bulunan bilimsel kanıtlar İngiliz merkezli olarak reddedildi, makaleler yazıldı, bürokrasi devreye girdi ve yalanlandı. Birçok arkeoloji kazısı yapan bilim adamı, bürokrasi kurbanı oldu. Kimse ses çıkarmayacaktı. Devletin ders kitaplarına girdi, üniversitelerde okutuldu. Yıllar geçiyordu ve teknoloji ilerliyordu. Alman bilim adamları, fosilin incelenmesini istedikleri zaman kesinlikle reddedilmişler. Hatta makale yazarak, bu şüpheyi dile getirmişler. Maalesef, İngilizlerin gücü baskın çıkmıştır.

    Yalnız, teknoloji ilerledikçe, kendi içlerinden de bu keşfin gerçek yaşını sorgulama ve belirleme merakı ortaya çıkar. Eğer ilk insan bu fosilse, kaç bin yıllık? İlk inceleme sonrası bulgular fosilin 500 bin yıllık değil 50 bin yıllık olduğunu kanıtlamış. İlerleyen yıllarda gelişen teknoloji ile tekrar denenmiş. Ve bu bulguların çok yeni olduğu keşfedilmiş. Yani fosil diye yıllarca dünyayı kandıran Dawson’un, yani İngiltere Devleti’nin foyası ortaya çıkmış oldu. Bir anda kendi gazeteleri dahi, kandırıldık diye başlık atıp, buluşun sahibini hedef tahtasına oturtmuş. Tarih müzesinden derhal fosiller kaldırıldı. Yıllarca ziyaretçilere ilk insan diye lanse edilen fosiller artık çöp olmuştu.

    Bu gerçek olmayan buluşu yapan Dawson’a mı ne oldu? Saatte 100 km hızla otomobili ile giderken, duran bir kamyona çarptı. Hayatını o anda kaybetti. Kaza esnasında fren izine rastlanmadı. Canı sıkılmış olacak ki, duran kamyona çarpmış. Gerçek tabi ki öyle değildi. İngiltere şüpheli ölümlere gebe bir ülkedir. Her ülke de var olan bir durum zaten. Dawson ortadan kaldırılmış ve devlet kandırıldık diyerek sessiz sedasız aradan çekilmiş, söz de buluşun sahibi ise şüpheli ölüm olarak tarihe adını son kez yazdırmıştı.

    Piltdown Adamı, artık Piltdown Yalanıydı.

    Şimdi, birçok örnek var ama bu örnek insanın kanını donduracak cinsten değil mi? Yalanın nasıl söylendiğini, propagandanın nasıl yapıldığını resmi olarak tüm dünya görmüş oldu. Ve bu yıllarca devam etti. 40 Yıl boyunca dünyayı kandırdılar ve bu fosilleri British Museum da sergilediler.

    ***

    Avrupalılar ne yaparsa yapsınlar, Aryan ırk dedikleri şey, tamamen gerçek dışı hayalden başka bir şey değildir. En azından bilimsel kanıtlar, bunu net olarak ortaya koyuyor. Yunan mucizesi yoktur ve her şey Yunandan gelmemiştir. Yunanlar birçok şeyi daha eski medeniyetlerden araklamışlardır. Dünyaya medeniyeti Avrupalılar yaymadılar. Avrupalı ülkelerin coğrafi keşiflerine bakın. Konu Hitler’e gelmeden çok çok önce kıyımlara ve soykırımlara başlanmış. Yerli kabileleri kimler yok etti? Colomb Amerika kıtasını mı keşfetti, yoksa keşfettiği yerlileri mi katletti? Hollandalılar, İspanyollar, İngilizler? Nereleri sömürdü, kaç milyon insanı katletti, köle yaptı? Sayısı bile bilinmez…!!!

    Avrupa’nın bilimsel gerçekler karşısında tek tezi ve şansı vardır: HİLE!

    Bu olayın içinde hangi üniversite var? İngiltere Cambridge Devlet Üniversitesi.

    Cengiz Özakıncı’nın kitabına konu olan Stefan Ihrig’ın tezi hangi üniversite de kabul ediliyor, Cambridge.
    Bu tez hangi üniversite de onaylanıyor, Harward.
    Hangi yayınevi basıyor, Harvard’a ait yayınevi.
    Bu kitabı ilk kim destekliyor, Yahudiler.
    Ihrig’in kitabı Alfa Yayınlarından ülkemizde basılmadan önce, Amerika’da yayınlandığından sadece 10 gün sonra yandaş basınımızın gazetelerine konu olup, övülmeye başlandı. Çevirisi dahi yapılmamış kitabın, incelemesi yayınlandı. Bu nasıl mümkün olabilirdi? Köşe yazarları aynı dili kullanarak kitabı övüyor ve bu bağlantıyı doğrularcasına yorumlar yapıyordu. Yenişafak yazarı Hilal Kaplan, “yıllardır yolunu gözlediğim çalışma –“ diye yazacaktı. Yıllardır?

    Bir devlet dışarıdan çökertilmeden önce, içeriden satın alınanlarla çökertilir. İlk gedik bu şekilde açılır!

    ***

    Mustafa Kemal Atatürk, bir Cumhuriyet kurdu. Bunu yaparken akılcı davrandı. Onunla birlikte olanlarla, ona karşı olanları analiz etti. Yolun bir kısmını ona karşı olanlarla geçti. Diğer kısmına ise kendisi ile birlikte hakaret edenlerle devam etti. Yaptığı onca şeyi nasıl yaptı dediğimizde, cevap şu şekilde önümüze çıkıyor: Yaptığı şeyleri yanındakiler ile birlikte yaptı, ona nazaran birçok şeyi de işte o yanındakilere rağmen yaptı. Önemli olan konu tam burada yatıyor. ONLARA RAĞMEN! Hem iç muhalefet, hem dış baskılar bu RAĞMEN dediğimiz kısmı temsil eder.

    Dünyanın şaşıp kaldığı şeyleri anlamak lazım:
    1- Bağımsız Türk Devleti nasıl kurulabildi?
    2- Saltanat nasıl sonlandırılabildi?
    3- Hilafet ve Halifelik nasıl tarih sahnesinden silindi?
    4- Lozan ile birlikte nasıl Kapitülasyonlar ortadan kalktı?
    5- Inkılaplar nasıl yapılabildi?
    6- Modern Türkiye Cumhuriyeti’nin temsili nasıl TBMM tarafından gerçekleştirilebildi?
    7- Derslerde okutulan kitaplar nasıl yeniden yazıldı?
    8- Üniversite reformu nasıl yapılabildi?
    9- Türk Tarih Tezi, Avrupa Tezine karşı BİLİMSEL OLARAK nasıl üstün geldi?
    10- Halk evleri nasıl kuruldu, nasıl köylere enstitüler kuruldu, köylü nasıl bilinçli hale getirildi?

    Bu anlamaları gereken şeylerden sadece birkaçı. Ama anlayamadıkları şeylerden de birkaçı. 1930larda yayınlanmış TIMES gazetesini incelediğinizde, nasıl şaşıp kaldıklarına şahit oluyorsunuz. Bağımsızlık kazanmak kolay değildir. Özellikle kendi tezlerini ortaya atıp, ülkenin her bir yanında hak iddia eden emperyalistlere karşı bağımsızlık kazanmak hiç kolay değildir. O yüzden hep diyoruz ki kolay kazanılmadı. Hiçbir kitap bunu anlatamaz, yaşamak lazım. Biz orada olamadık ve olamayacağız, o yüzden anlamaya çalışıp, yıpratmalara karşı dik durmalı ve bilinçli olmalıyız!

    ***
    İsrail Başbakanı Netanyanu 2015 yılında, Ihrıig’ın kitabında ki tezi desteklerken şu yorumda bulunuyor, gülmeyin, sadece okuyun lütfen:

    “Hitler Yahudileri yok etmek değil sürgün etmek istemişti” diyen Netanyahu, konuşmasını şöyle sürdürdü: Filistin Müftüsü Hacı Emin Hüseyni Berlin'e giderek ona, “Yahudileri sürgün edersen hepsi buraya ( Filistin 'e) gelir” dedi. Hitler, “Peki ’ne yapayım onlara?” diye sordu. Hüseyni “onları yak.” dedi.
    https://ibb.co/XCnGcw3

    Kitabın 22.sayfasında bulunan bu alıntıyı okuduğunuz da aklınızda belirmesi muhtemel birçok tepki ve soru var. Ben şunu soruyorum;

    Auschwitz-Birkenau’da fırınlarda canlı canlı yakılan insanların külleri, bahçede duran çocuğunun başına yağıyor belki de eşinin ayaklarının önüne düşüyordu. Bunu söylerken için gerçekten sızlamadı mı?
    *
    Gaz odalarında, duş alacağını sanıp bekleyen insanların imhası gerçekleştirildikten sonra toplu mezarlara yine Yahudiler tarafından taşınıp gömülürken, onların hissettiği bu tarif edilemez acıyı unutup, bu sözleri söylerken insanlığından utanmadın mı?
    *
    Milyonlarca Yahudi o veya bu şekilde, vurularak, yakılarak, işkence edilerek öldürülürken, insanlık dışı muamele görmüşken ve tüm dünya bu hususu bilirken, Hitler’i bir Müftünün kandırdığını ima eden bu saçmalığı söylerken gerçekten yüzün kızarmadı mı?

    Bu yalanların rahatça söylenmesinin arkasında çok güzel nedenler var. Öncelikle parasal güç, ikincisi ortak çıkarlar, üçüncüsü Avrupa’yı aklamak ve temiz bir geçmiş yaratma çabası (Nasıl mümkünse artık), dördüncüsü Yahudi Hıristiyan çıkar birliği üzerinden İslam’a saldırmak…

    SEVR ve VERSAY… Birisi Osmanlı’nın önüne konurken, bir diğeri Almanya’nın önüne konuldu…
    Özellikle Kurtuluş mücadelesinin başladığı zamanlarda ve Mustafa Kemal’in adının sık sık duyulmaya başladığı zamanlarda, yabancı gazeteciler, onunla röportaj yapmak için birbirleri ile yarışıyordu. Bu gazetecilerin hepsi gazeteci değil, birçoğu ajandı. O yüzden içlerinden özellikle seçilenler, Mustafa Kemal ile röportaj yapabiliyorlardı. Herkesin ona ulaşması olanak dahilinde değildi. Röportajların birçoğunu direksiyon binası dediğimiz, Ankara Garında veyahut cephelerde gerçekleştirmiştir.

    Bu dönemde birçok haber çıkıyordu. Yenik durumdaki ülkelerin halkları bu mücadeleyi onlara sunuldukları kadarı ile takip edebiliyorlardır. Özellikle Versay Antlaşmasını imzalamış olan Almanya, manşetlerden veriyordu gelişmeleri.

    Sevr, Osmanlı tarafından kabul edilmişken, Mustafa Kemal önderliğinde ki Kuvayı Milliye kesinlikle reddetmiş, ilk kurulan meclis bu antlaşmayı imzalayanları vatan haini ilan etmiş ve lanetlenmiştir. Sonuç olarak Sevr bir paçavradır ve Mustafa Kemal tarafından tarihin derinliklerine gömülmüştür.

    Yalnız Versay için aynı şeyi söylememiz mümkün değildir. Versay Antlaşması Alman hükümeti tarafından imzalanmış ve şartları yerine getirilmeye başlanmıştır.

    İkisi de teslim antlaşmasıdır. Sevr Antlaşması, Avrupa’nın Osmanlı ile hesaplaşma antlaşmasıdır. Fetihlerle alınan toprakların geri alınması ve küçücük bir toprak parçası ile sömürge edilmesinin maddeleridir. Bu maddeler emperyalist güçlere teker teker yedirilmiş ve Mustafa Kemal önderliğinde Türkiye Cumhuriyeti doğmuştur.

    Versay ise, Almanya’nın bitmiş olmasının, boyun eğmesinin, küçük düşmesinin imzalı belgesidir.

    Almaya direniş gösterememiş ve imzalamıştır. Osmanlı kabul etmiş ama Mustafa Kemal kabul etmemiştir. Bu fark Kurtuluşun anahtarını tarih sahnesine çıkarmıştır. TAM BAĞIMSIZLIK!

    Sevr, Mustafa Kemal’i, Versay ise yıllar sonra Hitler’i ortaya çıkarmıştır. Birisi düşman olduğu ülkeler ile paktlar imzalamış, barışı öncelik olarak belirlemişken, bir diğeri gücü eline aldığı andan itibaren istila için planlar yapmaya başlamıştır.

    Hitler, ilk etapta darbeler ile hükümeti ele geçirmeye çalışmıştır. İlk girişim 13-17 Mart 1920 “Kapp Darbesi”dir. Başarılı olamamış, siyaset ile denemeler sonucunda istediğini elde etmiştir. Hitler’in taklit ettiği kişi, darbe ile başa gelen Faşist Mussolini’dir. Mussolini’nin yolundan gitmek istese de başarılı olamamıştır. Yani akıl hocası Türkiye’de değil, İtalya’dadır.

    Nazi Partisi Programı ortada daha Sevr bile yokken 24 Şubat 1920’de Versay karşıtlığı olarak yayınlanmıştır. Sevr ise 10 Ağustos 1920 Tarihlidir. Yani Nazilerin ne Atatürk’ü örnek alması ne de Hitler’in Atatürk üzerinden bir siyaset gütmesi, propaganda yapması mantıken mümkün değildir.

    ***

    1933-1939 Tarihleri arasında İngiltere’nin Ankara Büyükelçisi olarak görev yapan Sir Percy Loraine, ileriyi görmüş olacak ki, İngiltere’ye bir çok rapor göndermiş ve BBC radyosuna konuşmuştur. Atatürk’e yapılan diktatördü yakıştırmalarına ise 1942’de şu yanıtı veriyor:

    “10 Kasım 1938 sabahı Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu ve
    ilk Cumhurbaşkanı Kemal Atatürk, öldü. Yaşadığı dönemin en önemli
    şahsiyetlerinden idi. İsteseydi Sultan ve Halife olabilirdi. Ama o bunu
    reddetti. İstekleri kendisiyle ilgili değil, Türkiye ve Türk halkı içindi.
    Vefat ettiğinde üçüncü defa cumhurbaşkanı olarak seçilmiş
    bulunuyordu.

    … Mustafa Kemal genellikle diktatör olarak sınıflandırılır;
    din karşıtı olmakla suçlanır; bazen de İngiliz karşıtı olduğu düşünülür.
    Benim düşünceme göre O,
    bu kendisine yapıştırılmaya çalışılan
    etiketlerden hiçbirini hak etmemiştir. Eğer onun hedeflerini anlarsanız,
    onun bu tip haksız saldırılara uğramasının kolay olduğunu görebilirsiniz.

    ... Gerçekleştirdiği büyük dönüşümün ilk sonucu yeni bir devlet kurulması oldu ve daha sonra da bu devletin güvence altına
    alınması. Bu değişim sürecinin başlarında Atatürk’ün sahip olduğu güçleri neredeyse diktatörce kullandığını inkâr edemem; ancak
    bununla birlikte O, sahip olduğu gücü kendisini egemen kılmak için değil, kanunları oluşturmak ve kanunların üstünlüğünü sağlamak için
    kullanmıştır. Olağanüstü bir durumla karşılaştığında bile kararı TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ’nin iradesine bırakmıştır.

    EĞER O DİKTATÖRLÜK PEŞİNDE OLSAYDI, TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ’NİN
    İRADESİNE BAŞVURMAZDI. Sahip olduğu bireysel otoritesini devletin
    güvenliği sağlanana ve halk kendi devletinin efendisi olana kadar
    sürdürdü.

    … HİTLER VE MUSSOLİNİ GİBİ ADAMLARLA MUSTAFA KEMAL’İ AYNI
    KATEGORİYE SOKMAK BÜYÜK BİR HAKSIZLIKTIR. Onun davranışlarında
    katiyen kibirlilik yoktur.

    KOYDUĞU HEDEFLER HAYALDEN UZAK, BARIŞÇIL VE
    ASLA DİKTATÖRLÜĞÜ ÖZENDİRECEK, AKLA GETİRECEK ŞEYLER DEĞİLDİR.

    Türkiye Devleti kurulduktan sonra kılıcını kınına sokmuş, mareşallik üniformasını da çıkarmıştır ve ölümüne kadar da bu böyle devam
    etmiştir.

    … EĞER ATATÜRK BİR DİKTATÖR OLSAYDI, HİTLER VE MUSSOLİNİ’NİN
    GENLERİNİ TAŞIMASI GEREKİRDİ AMA TAŞIMIYORDU.

    Kendisi din karşıtı bir
    kişi değildi ama dinin ve hurafelerin politik hayatta etkili olmasını da
    kesinlikle istemiyordu. Atatürk’ün İngilizlere de karşı olduğu söylendi ama o, iki ülke arasında dostluk ilişkilerini kurabilmek için yoğun
    çaba harcadı.

    EĞER ONA KARŞI YAPILAN BU SUÇLAMALAR DOĞRU OLSA İDİ,
    BUGÜN ONURLU BİR TÜRKİYE CUMHURİYETİ KURULAMAMMIŞ OLURDU.”

    Daha önce Loraine’ne Nort Eastern Railway’in başkanı bir mektup yazarak Atatürk’ün büyük bir diktatör olduğunu düşündüğünü
    yazmış, ancak onun yukarıdaki yazısını okuduktan sonra fikrinin değiştiğini belirtmiştir. Ayrıca Atatürk’ü bu kadar güzel anlattığı için
    Loreine’e teşekkür etmiştir.

    Data detaylı olarak link üzerinden erişebilir, İngiliz diplomatın Atatürk ve Türkiye Cumhuriyeti hakkında ki görüşlerini okuyabilirsiniz.

    http://turkoloji.cu.edu.tr/..._ataturk_turkiye.pdf

    Ek olarak: http://www.atam.gov.tr/...ustafa-kemal-ataturk

    Belgesiz inceleme yapacak değiliz. =)

    ***

    Sir Percy Loraine’nin yazdıklarını okuduğumuzda, satır başlarından birkaç alıntı yapacak olursak;

    “EĞER O DİKTATÖRLÜK PEŞİNDE OLSAYDI, TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ’NİN İRADESİNE BAŞVURMAZDI.”

    “… HİTLER VE MUSSOLİNİ GİBİ ADAMLARLA MUSTAFA KEMAL’İ AYNI
    KATEGORİYE SOKMAK BÜYÜK BİR HAKSIZLIKTIR.”

    … EĞER ATATÜRK BİR DİKTATÖR OLSAYDI, HİTLER VE MUSSOLİNİ’NİN
    GENLERİNİ TAŞIMASI GEREKİRDİ AMA TAŞIMIYORDU.

    Ve son cümlesi çok önemlidir,

    “EĞER ONA KARŞI YAPILAN BU SUÇLAMALAR DOĞRU OLSA İDİ,
    BUGÜN ONURLU BİR TÜRKİYE CUMHURİYETİ KURULAMAMMIŞ OLURDU.”

    Tarih Üzerinden Psikolojik Savaş ve Atatürk Dersi Kitabının 138. Sayfasından başlayarak Sir Percy Loraine’nin Atatürk hakkında yazmış olduğu raporları ve yazıları okuyabilirsiniz.

    ***

    Sayfalarca yazmaya devam edip, sizleri bilgilendirmek isterdim fakat, yazdıklarımdan daha fazlasına kitabı okuyarak ulaşacaksınız.

    İncelemenin girişinde belirttiğim üzere konu ile ilgili belgeli ve ayrıntılı bilgilere Cengiz Özakıncı’nın Kanal B’de yapmış olduğu programları izleyerek ulaşabilirsiniz. Abone olup, takip ediniz.

    Buyurunuz: https://www.youtube.com/...e1MfSpgl2fUAg/videos

    Son birkaç söz daha edip, incelemeyi toparlayacağım. Konu o kadar detaylı ki, yarım bırakmak içimden gelmiyor.

    ***

    Ordinaryüs Profesör Dr. Aydın Sayılı’nın “Mısırlılarda ve Mezopotamyalılarda Matematik, Astronomi ve Tıp” adlı eseri vardır. Şu an basımı yok, sahaflardan ulaşabilirsiniz.

    Bu kitabı niye öneriyorum? Sayın Aydın Sayılı’yı kısaca anlatmak gerekirse, bizzat Atatürk tarafından desteklenmiş ve bitirme sınavlarını Atatürk’ün sorularını yanıtlayarak geçmiş, Harvard Üniversitesinde Bilim Tarihi okumaya hak kazanmıştır. 1942 yılında Harvard Üniversitesinden doktora derecesi almıştır. Almış olduğu bu doktora Dünyada Bilim Tarihi konusunda alınan ilk doktora derecesidir. Tekrar okuyunuz, “Almış olduğu bu doktora Dünyada Bilim Tarihi konusunda alınan ilk doktora derecesidir” 1943 yılında doktorasını aldıktan sonra Türkiye’ye dönüş yapmıştır. Ayrıca, cebinizde ki 5TL’nin arka tarafında bizzat kendisi bulunmaktadır.

    Atatürk'le olan sınav hatırasını Erdem Dergisi'nin Aydın Sayılı özel sayısından okuyabilirsiniz. Pdf formatında 73üncü sayfa da.

    http://www.akmb.gov.tr/...m%20pdf/Erdem_25.pdf

    Sayın Aydın Sayılı, Mustafa Kemal Atatürk’ün Türk Tarih Tezini savunmuş ve Avrupa’nın Tarih Tezi’ne karşı, önerdiğim kitapta bilimsel verilerle cevaplar vermiş ve bu tezi çürütmüştür. Bu çok önemli bir konudur. Özellikle son zamanlarda Türk Tarih Tezi’ni Atatürk rafa kaldırmıştı, zaten vazgeçmişti diyen profesörlerimiz ekranlarda dile getirmeye başlamıştır. Kim mi? Bunlardan birisi maalesef Celal Şengör…

    Celal Şengör Yunan Mucizesi vardır, der. Lakin, Yunan Mucizesi nedir dendiğinde, açıklayamaz. Çünkü açıklanamayan şeylere Mucize deriz değil mi? Kanıt yoktur, o halde mucizedir, nasıl olduğu belli değildir. Aslında kendisi de eski medeniyetlerden Yunanların aldıkları şeyleri söyler, son söze gelecekken işte buna Yunan Mucizesi denir, der.

    Sayın Aydın Sayılı, bu konulara yıllar öncesinden cevap vermiş ve bu tezleri savunanları da tarihe gömmüştür. Lakin, güç bizim değil, İngiliz’in, Amerika’nın elinde olduğu sürece onların çaldığı boru ötmektedir. Ve bunlara destek veren profesörlerimiz, tarihçilerimiz bulunmaktadır. Okullarımızda okutulmaktadır!

    Atatürk, işte bu ve benzeri konular bu ülkenin başına gelmesin diye özerk olarak Türk Tarih Kurumunu ve Türk Dil Kurumu’nu kurmuştur. Devletten bağımsız olan bu kuruluşlar 1980’lere kadar, bu şekilde kalmıştır. Daha sonra devlet kurumu olmuştur. Ne değişmiştir?

    Devlet kurumu olmadan önce basılan kitaplara ve sonrasında basılan kitaplara baktığımızda durum fazlasıyla ortaya çıkmaktadır. Devletin gölgesinde araştırma yapmakla, özgürce araştırma yapmak ve kitap yazmak aynı şey değildir.

    Türk Tarih Tezi, bizim tezimizdir ve bilimseldir. Onu okumadan önce Türklere söylenmiş düşmanca sözleri okuyunuz, Avrupa tezi nedir ne değildir öğreniniz, daha sonra Atatürk hangi amaçla böyle bir tez ortaya atılmasına vesile olmuştur anlayınız.

    Ölümüne kadar bu konu ile ilgilenmiştir. Ölümünden önce okumuş olduğu ve tebriklerini ilettiği son çalışma Cilt: II – Sayı: 7, 8 – Yıl: 1938’te yayınlanan Belletendir.
    http://www.ttk.gov.tr/...i-sayi-7-8-yil-1938/
    Yeni Türk Tarihinde Vesikacılık, İsmail Hakkı UZUNÇARŞILI’nın makalesinin sonuna özellikle bakınız. Vesikacılıktan bahseder. Yani belgelerden. Bunu kimin istediğini de açıklar.

    Atatürk’ün Türk Tarih tezi dediğim gibi bilimsel bilgi ve belgelere dayanmaktadır. Düzenlenen kongrelerde, günlerce tartışmalar yapılmış ve tezler ortaya atılmıştır. Akla ve bilime ters olan hiçbir tez kabul görmemiştir. Adı üzerinde TEZ. Üzerinde çalışma yapılmaya devam etmeli ve bilimsel araştırmalar eşliğinde yeni kanıtlar bulunmalıdır.

    ***
    Konu ile ilgili son sözü Sir Percy Loraine bırakıyorum;

    “… HİTLER VE MUSSOLİNİ GİBİ ADAMLARLA MUSTAFA KEMAL’İ AYNI
    KATEGORİYE SOKMAK BÜYÜK BİR HAKSIZLIKTIR.”

    ***

    Bir tarih yaratıcısı olarak gördüğümüz Atatürk, tarih yazıcılığının çok daha güç olduğunu görmüş ve bunun için de güvendiği kimseleri çevresinde toplıyarak Türk tarihçiliğini vakanüvislikten kurtarıp ÇAĞDAŞ tarihçiliğe yaklaştırma çabaları içinde olmuştur.
    İşte bunun içindir ki “TARİH YAZMAK, TARİH YAPMAK KADAR MÜHİMDİR. YAZAN YAPANA SADIK KALMAZSA DEĞİŞMİYEN HAKİKAT, İNSANLIĞI ŞAŞIRTACAK BİR MAHİYET ALIR” demiştir. Atatürk çağdaş bir tarihçilik derken tarihin kesinlikle saptırılmasından, tahrif edilmesinden yana olmamıştır.
    “HERHANGİ BİR TARİHİ ELİNİZE ALDIĞINIZ ZAMAN ONUN GERÇEĞE UYGUN OLUP OLMADIĞINA GÜVEN DUYMAK İÇİN DAYANDIĞI KAYNAK VE BELGELERİ ARAŞTIRILIR. BİZİM ŞİMDİYE KADAR DOĞRU BİR MİLLÎ TARİHE MALİK OLAMAYIŞIMIZIN SEBEBİ TARİHLERİMİZİN, HAKİKÎ OKUYUCULARIN BELGELERE DAYANMAKTAN ZİYADE YA BİRTAKIM MEDDAHLARIN VEYA BİRTAKIM KENDİM BEĞENMİŞLERİN HAKİKAT VE MANTIKTAN UZAK SÖZLERİNDEN BAŞKA KAYNAK BULAMAMAK BEDBAHTLIĞIDIR” demiştir. Bir başka konuşmasındaki sözleri de yine aynı mealdedir.

    “SONRADAN UYDURMA BİR ESER VÜCUDA GETİREREK ERTESİ GÜN PİŞMAN OLMAKTANSA, HİÇBİR ESER VÜCUDA GETİRMEMEK, BECERİKSİZLİĞİNİ İTİRAF ETMEK DAHA İYİDİR.” - Mustafa Kemal Atatürk

    (Prof. Dr. Utkan Kocatürk, Atatürk’ün Fikir ve Düşünceleri, Ankara, 1984, Üçüncü Baskı, s.138.)

    ***
    Umarım faydalı bir inceleme olmuştur. Kitap içerisinde olan ve olmayan konulardan harmanladığım tüm bilgiler, belgeler eşliğinde var olan konulardır. Hiçbiri yorum değil, tamamen gerçektir.

    Sayın Cengiz Özakıncı’ya sonsuz teşekkürlerimi iletiyorum. Yüreği Vatan ve Atatürk sevgisi ile çarpan bu insanlar sayesinde, Stefan Ihrig ve türevlerine her zaman cevap vereceğiz ve attıkları çamuru tabiri caizse kanıtlarla yedireceğiz.

    Bahse konu olan kitap tarafımca okunmuştur. Lakin incelemesini daha sonra yapacağım. O inceleme de yazdıklarına karşın, belgeli cevaplar vereceğim. ( Naziler ve Atatürk )

    Okuduğunuz için teşekkür ederim.

    Kitabı ÖNEMLE ve ŞİDDETLE okumanızı tavsiye ediyorum. Mutlaka Okuyunuz!

    Saygılarımla...
  • Geçmişini bilmeyen, geleceğini de bilemez. Geçmişini iyi bil ki, geleceğe sağlam basasın. Nereden geldiğini unutma ki, nereye gideceğini unutmayasın.
  • 488 syf.
    ·5 günde·Beğendi·9/10
    Elimdeki kitabın basım yılı 2010. Bense tam hatırlamamakla birlikte kitabı 2011 yılı civarında almış ama okumamıştım. İlk sayfaları epey sıktı, ilerlemedi ama ileriye doğru 100'lü sayfalara varınca açılıyor, akıcılaşıyor.

    Kitap kaynakça hariç 460 sayfa, evet biraz uzun ama çok teferruatlı bilgiler vermekte.
    Günümüzde maalesef Türk tarihi sadece Osmanlı gibi algılanmakta. Bu yanlış algı haliyle kendiliğinden ortaya çıkmadı. Günümüz çok bilmiş tarihçileri ve onun şakşakçıları sayesinde insanlarımız Türk tarihinden bihaber, sınırlı sayıda bilgi ve dar bir tarih anlayışına itilmiş durumdalar.

    Yazarımız yabancı kaynaklar ışığında aklınıza esecek bütün Türk Boylarını ve kurdukları devletleri en eskiden günümüze doğru şöyle bir anlattıktan, nereden gelmişler nereye gitmişler, ne yemiş ne içmişler, ne giymiş ne konuşmuşlar vs. etraflıca açıkladıktan sonra Türk'ün üstün ve zayıf yönlerine değinmeyi de unutmamış.

    Rus emperyalizmi başta olmakla birlikte tüm emperyalist güçlerin Türkleri nasıl ufalamaya çalıştığını, nasıl benliklerinden uzaklaştırıp yeri geldiğinde kabile kabile ayrıştırıp bir bütün etrafında toplanmalarını engelleyip kendi çıkarları doğrultusunda böl parçala yönet, sömür, başına bela olmaktan öte tut taktiğiyle hareket ettiğini tüm kitap boyunca anlatmaya gayret göstermiş.

    "Rus emperyalizmi; Türkler arasında ortak bir kimlik oluşumunu önlemek için Türkler'in kabilelere bölünerek adlandırılması yoluna gitmişlerdir. Tek etnik ad (Türk) yerine bölgesel etnik adlar öne çıkarılmıştır. Böyle olunca tek milletin çocukları; kendilerini Kırgız, Kazak, Özbek, Tatar, Çuvaş, Yakut, Başkurt, Salar-Uygur vb... diye adlandırma yoluna gitmişlerdir.

    Bugün sadece Rusya değil; dünyanın diğer emperyalist devletleri de 5 bağımsız Türk devletini Türk göstermemek için her türlü ideolojik, siyasi yozlaştırmayı Ruslar kuvvetinde sürdürmektedirler. Çünkü dünya enerji bölgesinin üzerinde oturan Türkler; bir kimlik çevresinde birleştiklerinde onlara hiçbir gücün karşı koyması mümkün olmayacaktır." (s.348)

    Asırlar önce aklını başına almış, milli birlik ve beraberliğini sağlamış, şimdiyse tüm mazlum ülkelere kanlı dişlerini göstermekten geri durmayan gelişmiş emperyalist batı ülkeleri, Türkün yeniden o eski kudretli günlerine döndüğü günün korkulu rüyalarını görmekten kendilerini alamamaktadırlar. Bunu Alman araştırmacı Margret Spohn'un "Her Şey Türk İşi" ve İtalyan Gabriele Mandel'in "Anneciğim Türkler Geliyor-Hilal'in Öteki Yüzü" adlı kitaplarında görebiliyoruz. Avrupa'daki Türk düşmanlığı ve korkusu önümüzdeki milyon yıl daha süreceğe benzemekte.

    "Prof. Gumilev'in de belirttiği gibi; Türkler özgürlüklerine son derece düşkün olan halktır. Başka bir milletin egemenliği altında yaşamak onlara her zaman, her bölgede ağır gelmiş; bu yüzden de başkaldırarak kendi devletini yaratmışlardır.
    ..." (s.330)

    Avrupalılar maalesef bizi bizden daha iyi bilmekteler.. Şunu da akıllarından çıkarmasınlar;

    Anadolu'dan parçalayıp söküp atmaya çalıştıkları Türk Milleti, Anadolu'da bin yıl kesintisiz yaşayabilmiş tek millettir ve evvel Allah'ın izni ve inayetiyle önümüzdeki bin yıl da burada yaşayacak, onların kanlı ellerini kırıp kanlı dişlerini boğazlarına dökecek, canına, ırzına, namusuna kastettikleri bunca masumun hesabını tek tek soracaktır.

    Yazarımız sözlerini "Bu kitabımı Türk olmakla övünen gençliğimize armağan ediyorum...

    Kemal Atatürk'ün söylediği üzere; Ne mutlu, Türk'üm diyene!"

    diyerek bitirmiş. Ben de ağa lafının üstüne laf olmaz diyerek konuyu burada kapatmak istiyorum.

    Yazımı buraya kadar üşenmeyip okuyan delikanlıya da teşekkür ediyorum. Adamsın Drogba :)


    04.12.2018 21:48 Erciş
  • 120 syf.
    ·2 günde·Beğendi·8/10
    Pan-İslam veya İslam İmparaorluğu adına sahip kitap G.Wyman Bury tarafından 1919 yılında Londra'da yayımlanmış ve Türkçeye 2011 yılında Dr.Mert Akçanbaş tarafından
    tercüme edilmiş.

    Pan-İslam ya da İslam Birliği, tüm Müslümanları tek bir çatı altında birleştirmeyi amaçlayan siyasi bir akımdır. Bu düşünce 19.yüzyılda ortaya çıkmış ve 20.yüzyılın başlarına kadar devam etmiş ve şu an da bile Pan-İslam düşüncesi bazı kesimlerin zihinlerinde yer alsada sadece zihinlerde kalacak siyasi düşüncedir.

    Peki George Wyman Bury kimdir diye sorduğumuzda ise İnternet ve Vikipedia'dan öğrendiğimiz kadarıyla 1874-1920 yılları arasında yaşamış, Ortadoğu tabir edilen topraklarda 25 yıl boyunca bulunmuş, gördüklerini, duyduklarını not tutmuş ve ayrıca gidemediği yerlerden bilgileri de o bölgeye giden kervanlar ve hacılardan elde etmiş, doğabilimci, Arap dili uzmanı, gezgin, yazar, İngiliz ordusunda askeri görevli ve sivil memur. 1920 yılında tüberküloz hastalığından ölür. Geride
    3 kitap bırakır ve okuduğumuz Pan-Islam'da o kitaplaran biridir. Diğerleri ise ["Arabia Infelix" or The Turks in Yamen] Ben bunu (Şanssız Araplar ya da Yemende Türkler) adıyla çevirdim, bu kitabın Türkçesi yok ve 1915 yılında İngiltere'de basılmış. Diğer kitap ise 1911 yılında yine İngiltere'de
    yayımlanan ve Türkçesi olmayan "The Land of Uz" (Uz'un Ülkesi).

    Kitabın yazılma sebebi 'önsöz'de şu şekilde ifade ediliyor: "Bu kitabı politik, sosyal ve dini yönleri karmaşık bir problemi kamuoyunun daha kolay anlaması için yazdım". Yazar İslam dünyasında bulunduğu 25 yıllık deneyiminden de bahsederek hani 'laf ola torba dola' tarzında birşey yazmadığını ve yazdıklarının tamamen gerçek olduğunu da özellikle
    belirtiyor.

    Kitabı yazmasının en önemli sebeblerinden biri olarak da hastalığını belirtiyor. Ben, bunları yazmazsam etraftaki üçkağıtçı ve fırsatçılar halkı yanlış yönlendirir der. Kitap 1919
    yılında yayımlandıktan bir yıl sonra 1920 yılında yazar ölür.

    İçindekiler kısmına baktığımızda 5 ana başlık görülüyor. Bunlar:
    + Pan-İslam'ın başlangıcı ve anlamı
    + Pan-İslam'ın savaştaki etkisi
    + Pan-İslam'ın güçlü ve zayıf noktaları
    + Müslümanlar ve misyonerler
    + Hoşgörü gereksinimi.


    Kitabın birinci bölümü olan 'Pan-İslam'ın başlangıcı ve anlamı'nda, dini ve mistik güzellikleri yazmak için kitabı yazmadığından bahsettikten sonra Müslüman ve Hıristiyanların birbirlerini daha iyi tanıdıkça ön yargılarını yıkıp daha huzurlu ve mutlu olacaklarını belirtiyor. Dönemi
    içinde yaşayan insanlara Pan-İslam nedir konusunda bilgiler de veriyor. Pan-İslam'ın tüm dünyadaki Müslüman halkları ırklarına bakılmaksızın İslam şemsiyesi altında toplama hareketi olduğunu da anlatıyor. Daha doğrusu o zaman diliminde bunu okuyuculara anlatıyor.

    Pan-İslam'ın yeni olmadığını bunun tarihi geçmişinin ise Hicret'e kadar gideceğini çünkü orada da Müslümanları bir arada tutup, çevrelerinde bulunan 'pagan Araplardan' koruma ve mücadele birliği sağladığını ifade ediyor. Ortadoğu coğrafyası tabir edilen yerde İngilizler haricinde Almanların, Müslümanları kendi yanlarına çekmek için yaptıkları çalışmalara da değiniyor.

    Özellikle Filistin bölgesi diye tarif edilen yerde bulunan İngiliz, Fransız, Amerikalı, Alman, Belçikalı yani o bölgenin yabancılarından da bahsediyor. Türkçenin Arapça harflerle yazıldığını ama Türklerin Arapça kelimeleri okuduğunda bunların Araplar tarafından anlaşılmayacak kadar farklı olduğunu da ifade ediyor.

    Türklerin İslamiyete geçişini de kısaca anlatıyor. İngilizlere bu konuda da bilgiler veriyor. Bu sayede tarihi olarak Türklerin nereden nereye geldiği, geldiği coğrafya da başka hangi uluslar olduğu ve İslamiyetle tanışmalarına değiniyor. Türklerle ilgili olumsuz nitelendirmeler de aralarda mevcut.

    Kitabın ikinci bölümü olan 'Pan-İslam'ın savaştaki etkisi'nde ise Mısır sokaklarında yaşananları, konuşulanları, gelenleri, gidenleri İngiliz gizli servisi elemanı Bury hep satırlarına işlemiş. Bury çok farklı kimliklere sahip kişi. Bu yüzden öncelik İngiltere çıkarları olduğu için o yönde davranmasını biliyor.

    Pan-İslam'ın ne kadar etkili olduğunu öğrenmek için esir düşen Müslüman asker veya sivillere bu soru çeşitli şekillerde sorularak onlardan gelen cevaplara göre bir yol haritası çizilmesi de amaçlanmış. Cihat var ama ne kadar etkili oluyor? Esas soru yani İngilizlerin merak ettiği cihat çağrısına ne kadar tepki verildiği?

    Çok zor koşullar altında savaşta bulunan Türk askerlerin yaşam koşulları hakkında da bilgiler veriyor. Cemal Paşa'yı görüyoruz. Kanal harekatı içinde neler yaptıklarını da okuyoruz.

    Savaş olurda propaganda olmaz mı? Propagandanın her türlüsü yani sözlü, yazılı, gerçek, hayal herşey var. Maksat kazanmak olsun yeter.

    Yemen'de yaşanan çatışmalar da kitabın içinde yerini almakta. Kabilelerin bir Türklerin bir İngilizlerin tarafında yer almasını ve
    Bury'in kendi devletine kızmasını da buradan okuyoruz. 'Ben oraları avucumun içi gibi ezberlediğim halde beni niçin pasif
    göreve atayıp, buradaki kabilelerin Türklerin eline geçmesini sağladınız' diyerek serzenişte de bulunuyor.

    1915 - 1916 yıllarında Mısır, Ürdün, Suriye, Arabistan, Yemen bölgesi içinde yaşananları savaş anısı olarak anlatıyor. Neler yapılmış, neler yapılmamış, nerede hata yaptık gibi çeşitli bilgileri birinci elden okuyoruz. Savaş dönemi olduğundan yaşanan acılarda mevcut. Ama herşeyden önce bu coğrafya da 1900'lü yıllardan bugünlere geldiğimizde yine gücün İngilizler elinde olduğunu da görmek mümkün. Belki 1945'ten sonra ABD öncü oldu ama yine bu coğrafyada etkili İngilizlerdir ve bunun en açık örneği şu an 'Ürdün' sayılabilir mi? Bu Arap baharında ABD'ye 'Ürdün'e kimseyi sokturmam ve eylemleri her türlü bastırmasını bilirim diyerek de gücünü az da olsa gösterdi diye düşünüyorum.

    İslam Birliğinin tutmaması sebepleri arasında kendilerinin (yani İngilizlerin) yaptığı çalışmalar; ayrıca Türklerle - Almanların işbirliği yapması yerel halkla çok iyi diyaloglar kuramaması ve Osmanlı'yı yöneten gücün dini yönünün zayıf, hatta dinsiz olması (bu cümleyi bir Arap alimin makalesinden almış), ayrıca 49.sayfanın alt kısmında niçin Pan-İslam'ın sağlanamadığına dair öznel düşünceleri de yer almakta.

    Kitabın üçüncü bölümü olan 'Pan-İslam'ın güçlü ve zayıf yönleri' inceleniyor. Dinsel olaylara fazla girmeden Müslümanlığın Sünni, Hıristiyanlığında
    Protestanlık kısmıyla kıyaslama yaparak bir çeşit dini anlamda neler yapılabilir bunun cevabını aramaya çalışmış. Bunu yaparken de Türklerin ve özellikle İttihatçıların tavırlarından dolayı, Arap yarımadasında oluşan tepkiyi de dile getiriyor. Tabi bunlar yazarın kendi görüşleri, katıldığımız yerlar olduğu gibi katılmadığımız yerler de mevcut. Bölgedeki Müslümanları eğer kendimize düşman yaparsak o zaman Pan-İslam gerçekleşebilir. O yüzden bu konuda daha dikkatli okunmasında fayda var diyor Bury. Daha bir şey demeye gerek yok yani.

    Tabi yazarın kendi düşünceleri olduğu için bunları bizim olduğu gibi kabul etmemiz mümkün değil. Ama burada birşey anlatıyor. Ben diyor klasik gezi kitabı ya da tarihi yerleri anlatan bir kitap yazmıyorum. Bu bile başlı başına önemli. Savaşa katılmış, Türklere silah sıkmış, bu coğrafyadan Türklerin atılması için gerekli alt yapının hazrlanmasına yardımcı olmuş birisi. Arapları kışkırtmış, Türkler buraları iyi yönetemedi dese bile, 300-400 yıllık bir Osmanlı egemenliğini unutmamak lazım.

    Kitabın dördüncü bölümünde "Müslümanlar ve misyonlerler" işleniyor. Bu coğrafya da görev yapacak İngilizlere el kitabı niteliğinde. O yüzden yapılması ve yapılmaması gerekenleri de anlatıyor. Özellikle kutsal şehirler Mekke, Medine'ye yabancıların alınmadığını, girmeye teşebbüs etmemeleri, halkın dini, kültürel yaşantısıyla alay etmemeleri gerektiğini de
    vurguluyor.

    Eğer Arapları yönetmek istiyorsak doğrudan değil de bizim yönlendirmemiz sonucu başa geçecek kişiler üzerinden dolaylı
    bir şekilde hem askeri, hem siyasi hem de ticaret olarak herşeyi yaptırabiliriz diyerek önemli bir durum tespiti de yapıyor.

    Arap dünyasının her tarafının aynı şekilde olmadığını bölgeler arası farklılıktan dolayı bir yere gitmeden önce mutlaka orası hakkında ön bilgi alınmasını da öneriyor.

    Örneğin Yemen'den bahsediyor. Sana'da ayrı diğer bölgelerde ayrı kabile reislerinin yöneticilik yaptığını Türklerin burada bunlarla işbirliği yaptığını belirtikten sonra Türklere sırtını dönen bazı kabileleri tarafımıza çekmek için çalışmalar yapılacağından da bahsediyor.


    Kitabın beşinci bölümünde ise "Hoşgörü gereksinimi" işlenmiş. "Komşularımız arasındaki Müslümanlarla daha iyi yaşayabilmemiz için daha fazla hoşgörü geliştirmemiz gerekmektedir (s109)" diyerek farklı kültür, din veya milletlerin ancak birbirlerine saygı, hoşgörü ile huzurlu bir dünyada
    yaşayacaklarını belirtiyor. Unutmayalım ki, 1915 yılından bahsediyor.


    Kitabın özellikle bu sonuç kısmı gerçekten de çok iyi yazılmış. Özellikle Batı'dan Doğu'ya bakış açısının ne kadar eksik ve desteksiz olması anlamında yerinde tespitleri var. Kendisinin bir İngiliz olmasına rağmen özellikle Amerikan Protestan misyonlerlerinin uygulama biçimlerinin yanlış olduğunu, çünkü onların bu coğrafyayı, bu kültürü, bu dini tam olarak tanımadan basmakalıp fikirlerle bir şey elde edemeyeceklerini de ifade ediyor.

    Bir Müslüman'ı Hıristiyan yapmak çok zor ama pagan Arab'ın Hıristiyan yapılabileceğini onunda şu an yaptıkları gibi olmadığını söylüyor.

    Ezcümle: Tavsiye ederim. Özellikle tarihsever okurlar için kısa bir ortadoğu coğrafyası içinde yaşananları birinci el ağızdan okuyoruz. Tabi öznel anlatım. Nesnel anlatımı da diğer kitapları okuyanlar kendi içinde yapabilir. Ama 1915 - 1917 yılları arasında yaşananları, o coğrafyayı ve İngilizlerin emelleri ve bunun için yapılması gereken ve ters olacak şeylerden kaçınmanın yollarını anlatıyor. 1. Dünya Savaşı Suriye, Mısır ve
    Yemen cephelerinden bahsediyor. Genelde kendi çevresinde duyduğu, gördüğü şeyleri bir potada eritmiş. Tabi yazdıkları raporlar hem İngiliz askeriyesinde hem de isthbarat örgütünde mevcut. Ve niçin bu coğrafyayı İngilizler herkesten daha (bizden bile) bildiğinin çok ufak bir nüvesidir. Bir çeşit anı kitabı da diyebiliriz. O yüzden kitabı Türkçeye çeviren Mert Akçanbaş ve kitabı yayımlayan Destek Yayınlarına da teşekkür ederim. Türkçeye çevrilmemiş 2 kitabı var. Onların içlerini de merak ediyorum. Özellikle "Arabia Infelix" kitabı.

    + Bu kitabı 15-16/Kasım/2018 tarihinde okudum ve inceleme yazısını ise 23/Kasım/2018 tarihinde yazarak siteye ekledim.
  • 295 syf.
    ·8 günde·Beğendi·8/10
    Kitabın önemi arka kapak tanıtım yazısında belirtildiği gibi 'Bu kitabı benzerlerinden ayıran pek çok özelliğin yanı sıra, yazarın devrimlerin yapılışını günü gününe izleyip olağanüstü bir titizlikle gözlemleyip kaleme almış olmasıdır.' denilerek önemli bir durum vurgulanıyor.

    Avusturya'nın ilk Türkiye büyükelçisi August R.Von Kral'ın anılarını okuyoruz. Büyükelçi uzun bir süre bu coğrafyada görev yaptığından dolayı bazı olayları daha kolay kavrayıp o doğrultuda yazılarına yön vermiş.

    Kitap, salt bir takım belgelerin arka arkaya sıralanması neticesinde ortaya çıkmış değil. Ekonomik, kültürel değişim haricinde, yeni durum karşısında kendi düşüncelerini de harmanlayarak bir durum tespiti yapıyor.

    Kitap 1919-1935 yılları arasında Türkiye'de gerçekleşen değişim, dönüşüm ya da kısaca 'mucize'nin bir yabancının
    gözünden anlatılmasını içerir.

    Kısaca, modern Türkiye'nin gelişimini anlatıyor. Anlatırken de geniş açıdan olaylara bakarak bunu gerçekleştirebiliyor.

    Osmanlı İmparatorluğunun sonundan, Lozan Antlaşması, hilafetn kaldırılması, 1924 Anayasası, Kürt isyanı, Gazi'ye suikast girişimi, partilerin kurulması, laiklik ilkesi, hukuk devrimi, kadın haklarında eşitlik, idari, mali reform, alfabe, tarım ve hayvancılık, ticaret, ulusal sanayinin gelişmesi, bankacılık, güzel sanatlar, edebiyat, sağlık, ordu, dış, iç siyaset gibi her konu da fikrini açıkça belirtiyor.

    Anlatım dili oldukça (çeviri de aynı şekilde) sade ve akıcı. Anlaşılmayan ve dolaylı cümleler yok. Doğrudan yazmış. Okurken bir Avrupalının dilinden değil de sanki Türkiye'den yazılmış gibi bir his veriyor. Genel kabul görmüş bilgilerin paralelinde ilerliyor.

    Avrupalı okurlar için Türkiye tanıtımı olacak şekilde genel bilgiler veriyor. Türkiye'yi hiç tanımayan veya tanıyıp da
    nereden nereye geldiğini görmek isteyenlere 1935 yılında Almanca bir bilgi kaynağı sunuyor.

    Burada bulunduğu sürece Türkiye'nin ilk dönemlerine ait öznel düşüncelerini bizimle paylaşıyor. Bu durumda eskiden yeniye geçerken yaşanan hem sıkıntı hem de yeniliği bir arada anlatıyor.

    Ülkede yapılan bir dizi reformlarla örneğin, tarım alanında önce köylünün üzerindeki ağır vergi yükü kaldırılmış, daha sonra köylülere toprak dağıtımı yapılarak ekonomik olarak desteklenmesi sağlanmış.

    Tarım ve hayvancılığa yapılan yatırımlar tek tek görülebiliyor; o zor şartlar altında ülkenin her tarafında huzur, mutluluk ve ekonomik kalkınma sağlamak için yapılan mücadeleden övgüyle bahsediyor. Bu yüzden Cumhuriyetin ilk onbeş yılında yapılanları okudukça nereden nereye gelindiği daha açık anlaşılabiliyor.

    Ayrıntılı bir anlatıma sahip. Bu sayede geçilen aşamaların daha kolay anlaşılması sağlanıyor.

    Yaşanmışlıklar kişiyle beraber gitmeden önce anılar halinde kitap sayfaları içine yerleşmiş ve bizde oradan kendimize uygun olanları almaya çalışıyoruz.
    Cumhuriyetin ilk dönemlerinde yaşanan o gelişmeler ve bunlara katkı sağlayan yabancı mimar, ressam, heykeltraş gibi sanatçıların yaptığı çalışmaları görebilir ve bunların eğitimden geçen insanların daha sonraki nesillere yansımalarını görebiliriz.

    Kitap, bir büyükelçinin anılarını kapsıyor. Tavsiye edilir. Okunduğunda bir yabancı yazarın değil de içerden birinin yazdığını hissedebilirsiniz. Kimseyi yargılamadan hesap sormadan sadece uzun yıllar Türkiye'de yaşadığından dolayı burada gördüklerini, kendi yorumuyla yazmış.

    Kitabın 'içindekiler' kısmında işlenen konular gösteriliyor. Bu sayede hangi sayfada hangi konunun işlendiği kolay bir şekilde görülebiliyor. Ayrıca 1935 ve 1937 yıllarında iki baskı yapan kitabın birinci ve ikinci baskısı için yazılan önsözler de var. Bu sayede dönemin sıcak gelişmelerinden haberdar olunuyor.

    Kitabı Türkçeye S.Eriş Ülger çevirmiş. Yazdığı önsözde kitap hakkında bizi ayrıntılı bir şekilde bilgilendiriyor.

    Kitabın kapak tasarımı da güzel ve ayrıca arka kapak tanıtım yazısı da oldukça yeterli.

    Kitabı yazarken de oryantalist bir bakış açısına sahip olmadan yapılanları anlatılıyor.

    Not 1:) Kitabın özgün adı 'Das Land Kamal Atatürk's'. Kitabın içinde 'Kemal' ve 'Kamal' isimleri geçiyor. İkisi de aynı yani yanlış / hatalı bir yazım yok. Keşke bu durumla ilgili kısa bir bilgilendirme yazısı eklenseydi.

    Not 2:) Birinci ve ikinci baskısı için yazılan önsözler mevcut. Büyükelçi olan yazarın 1932'de öldüğü yazıyor (İç sayfa tanıtım metni). Kitabın 1935 yılında ilk baskısı yapılmış ve
    Kral'ın da kendi imzası da var. Yazar 1932'de öldüyse, o zaman 1932'den sonraki olayları kim yazmış? İnternette yaptığım araştırmada yazarın 1932'de değil de 1953 yılında öldüğü yazıyor. O zaman bu iç sayfadaki tanıtım metninde yazan bilgi yanlış gözüküyor.

    Not 3:) Kitabın son sayfalarında yer alan (s.295) 'Haritaya yapılan ekleme ve düzeltmeler' başlıklı maddelerle ilgili haritalar eksik/unutulmuş ya da özellikle eklenmemiş mi? Burada bir soru işareti oluşuyor.

    Not 4:) August Ritter von Kral 1869 - 1953 yılları arasında yaşamış ve 1924'den 1932 yılına kadar Avusturya'nın Türkiye büyükelçilik görevini yapmıştır.

    Not 5:) 8 - 16 Temmuz 2018 tarihleri arasında okunup, notlar çıkarılmış ve 29 Ekim 2018 tarihinde yazıya dökülüp siteye eklenmiştir.