• Bugün Türkiye'de bir münevverin Osmanlıca okumayı bilmesi lazım. Atla deve değil. Osmanlıca öyle Fransızca ve Rusça gibi ayrı olarak anlaşılamaz, Arap harfleriyle yazılan bir Türkçedir. Her dil asırdan asıra bazı değişiklikler geçirir ama bu durum ayrı bir dilden söz etmeyi gerektirmez. Nihayet annanemizle dedemizin mektuplaşma dilidir.

    İlber ORTAYLI
  • Bugün için hayırlı evlat olmanın yolu ana-babayı beslemek gibi görünüyor;ama insan köpeklerini, atlarını da besler. Hürmet olmayınca aralarındaki fark nedir?
    Konfüçyüs
  • Afşin
    Afşin, Birinci Dünya Harbinde Teşkilat-ı Mahsusa ve Hayber'de Türk Cengi'yi inceledi.
    @Bozkurt1923·18 Ağu 03:34·Kitabı okudu·2 günde·Beğendi·10/10
    Kitap, Tarblusgarb Harbi ile başlayan ve Milli Mücadeleye kadar devam eden süreçte vatana, millete, devlete unutulmaz katkıları olan Eşref Sencer Kuşçubaşı'nın (Kuşçubaşı Eşref'in) Birinci Dünya Savaşı sırasında aldığı bir gizli vazife ile Yemen'e bir kafile olarak gitmeye çabalamasını anlatıyor.

    Kitabın yazıldığı sırada Kuşçubaşı Eşref'inhenüz hayatta olduğunu da belirtmem gerek. Yazar doğrudan kendisinden aldığı bilgileri de sık sık kitapta paylaşıyor.

    Tarihe meraklı ya da milli duyguları yoğun olanların mutlaka okuması ve edinmesi gereken bir eser.

    Kitabın sayfaları arasında yüzlerce yıl bizden bildiklerimizin ilk badirede bizi nasıl yabancı ve hatta işgalci saydıklarını, Anadolu'nun gencecik fidanlarının çöl kumları üstünde nasıl da kanlarını akıttıklarını, imparatorluğumuzun son anına kadar bir avuç Türk evladının nasıl da vatan uğruna kendilerini feda ederek çırpındıklarını hayret ve dehşetle okuyacaksınız.

    Kitabın 1965 basımı olması ve başka basımının da olmaması sebebiyle yoğun şekilde kullanılan Osmanlı Türkçesi kitabın okunmasını bir miktar zorlasa da kitap bittiğinde buna kat kat değdiğini görüyorsunuz.

    İyi okumalar.
  • Bayburtlu Zihni'ye ait olan Hikaye-i Garibe adlı bu eser ilk yerli romanımız hüviyetinde olduğu halde geç bir tarihte keşfedildiği için edebiyat tarihinde kayıtlara geçmemiştir.
    Kitabın dili Osmanlı Türkçesi olup ağırdır.Eski Türkçe'ye hakim değilseniz eğer kitabın başındaki üç sayfalık özeti okumanız da içeriği anlayabilmeniz için yeterlidir.
    Bayburt beyi Sadullah Efendi padişah fermanıyla öldürtülür.Ailenin kahyası olan bir Ermeni Sadullah beyin bütün adamlarını öldürtür.Kendisine engel olarak sadece 14 yaşındaki Abdullah bey kalır.Onu hacca götürerek orada öldürmek isterler.Arafatta iki defa zehirli içecek verirler ama tesir etmez.Üçüncüsünde öldüğünü düşünürler.Fakat Abdullah bey Allahın yardımıyla iyileşir.İki tane Arap kendisini esir olarak satmak ister.Fakat Abdullah bey kendisinin bey oğlu olduğunu ve eğer memleketine götürürlerse 100 kese altın vereceğini ifade eder.Bayburt bu dönemde Rus işgali altındadır.Abdullah bey evine varamadan Ruslara esir düşer.Birgün rüyasında bir pirifani kaçmasını tembihler.Kaçıp nihayet trabzona gelir.Herkes kendisini hacda öldü bildiğinden sözüne inanmazlar.İki kız kardeşi kendisine özel sorular sorar ve gercekten Abdullah olduğu anlaşılır.

    ********
    Bugün Abdullah Bey'in torunlarından biriyle tanışıp bu kitap üzerine hasbihal etmek kısmet oldu.Hikâye-i Garibe'de yer almayan bilgileri kendisinden öğrendik.Abdullah Bey'in başına sonradan da üzücü olaylar gelmiş meğer.Abdullah Bey Bayburt'un Kırzı köyüne yerleşmiş.Hizmetçileri büyü yaparak varını yoğunu elinden almışlar.Kanına girmişler.Bugünkü Tuzcuzade camisinin bahçesinde Tuzcuzade hazretleri diye bilinen mezar da babası Sadullah Efendi'ye aitmiş meğer.Yunus Özger'in kitabında Tuzcuzade isminden eşkıya olarak bahsedince işkillenmiştim zaten.
  • İhtişamlı bir çöküşün, yitirilen toprakların ve yok yere yitip giden yiğitlerin hikayesi...

    Zeytindağı, Cemal Paşa komutasındaki Dördüncü Ordu karargahının bulunduğu dağ. Kitap ismini bu dağdan alıyor.
    Osmanlı Devleti'nin çöküş günlerinden, Türkiye Cumhuriyeti'nin ilk günlerine uzanan sancılı zaman dilimini okuyoruz Falih Rıfkı Atay'ın hatıratından.

    Kafkasya, Filistin, Suriye, Mekke, Medine ve daha yüzbinlerce metrekare vatan toprağının nasıl elimizden kayıp gittiği, vatanını savunmaktan başka düşüncesi olmayan kahraman Türk askerinin nasıl bir kumar uğruna yitirildiği anlatılıyor kitapta. Bir coğrafyanın kaderinin nasıl değiştiğini görüyoruz.

    Atay'ın Cemal Paşa'nın emir subayı olması sebebiyle dahil ve şahit olduğu olayları, kendi ağzından dinliyoruz.
    Savaş süresince bölgede pek çok ziyarette bulunuyor. Duru Türkçesi ile o kadar güzel betimliyor ki o coğrafyayı, ben de onunla birlikteymişim gibi hissettiriyor. Anlatım hakikaten muazzam.

    İttihat ve Terakki ile alakalı düşüncelerini bizlerle paylaşıyor. Cemal Paşa ile Enver Paşa arasındaki bitmek bilmeyen çekişmeyi, Enver Paşa'nın Alman seviciliğini, bu sevgisi yüzünden koca imparatorluğu nasıl savaşa sürüklediğine kadar herşeyi anlatıyor.

    Atatürk'e olan sevgisi ve hayranlığını satır aralarında, harika tespitler yaparak bizlere aktarmış.

    “Ne sömürgeleştirebildiğimiz ne de vatanlaştırabildiğimiz topraklar” diye tarif ediyor Arap topraklarını. Yerinde bir tespit. Zira Osmanlı Devleti'ne yalnızca sokak bekçisi gözüyle bakıyor oradaki vatandaşlar.
    Hiçbir zaman bizim olmayan, sömürgeleştirilemeyen o toprakları korumak için girdiğimiz onca savaşta binlerce Türk çocuğunu o Arap çöllerinde bilhassa Yemen'de yitirdik.

    10 yılı aşkın süren tahrip edici savaş süreci herkese maddi, manevi çok zarar verdi. Savaşmak, sadece cephede savaşmak değildi çünkü.
    Balkan Savaşları, Cihan Harbi, Meydan Muharebeleri derken askerin, subayın, vatandaşın psikolojisi altüst oldu.
    Canlar yitirildi... Ülke maddi ve manevi çok zor bir açmaza girdi.
    Açılan sayısız cephede savaşan, o kadar cepheye yetişmeye çalışan yiğit askerlerimizin durumu içler acısı... 24 saatte bir matara su ile uçsuz bucaksız çölde hayatta kalmaya çabalıyor.

    Arap topraklarına akıtılan parayı görünce, Anadolu'nun perişan hali daha da göze batıyor.

    İşte bütün bu tabloyu gözler önüne seriyor Atay. Çarpıcı, hüzünlü bir kitap okuyacaksınız. Tarihinize şahitlik edeceksiniz.
    Üzüleceksiniz.
    Değer miydi diyeceksiniz belki...
    Okunması gereken kitaplarınız arasında yerini alsın derim.

    *** Düzenlediği güzel etkinlik ile kitabı okumama vesile olan sevgili Murat Ç arkadaşıma teşekkürümü iletmek isterim. İyi ki böyle güzel bir etkinlik yapmışsın ve ben de iyi ki bu kitabı okumuşum.
  • OSMANLI TÜRKÇESİ MESELLER (ATASÖZLERİ)

    1️⃣ "Biedebden eyle tahsil-i edeb."
    (Edebi edepsizden öğren.)

    2️⃣ "İ'tizârı hadd-i cürmünden kebir."
    (Özrü kabahatinden büyük.)

    3️⃣ "Kelbi yâd eyle, âsayı hazır et."
    (İti an, çomağı hazırla.)

    4️⃣ "Tiz-i reftâr olanın pâyine dâmen dolaşır."
    (Acelesi olanın eteği ayağına dolaşır.)
  • EDEP YA HU!
    Osmanlı Türkçesi'ni bilenlerimiz, birtakım eski hat levhalarına bakarak atalarımızın hangi
    düsturlar çerçevesinde bir hayat felsefesine sahip olduklarını az çok kestirebilirler.
    Eskiden evlerin, resmî dairelerin, ibadethanelerin ve insan ayağı basan pek çok mekânın
    duvarları, bu tür levhalardan en az birkaç tanesiyle tezyin edilmiş olur ve en dikkatsiz nazarları
    bile kendine celp edecek süslere, tezhiplere, bezemelere, işlemelere sahip bulunurlar
    imiş. Bunlardan birisi de "Edep ya Hu!" ibaresidir.
    En fazla talik yahut celi sülüs hat ile yazılan bu ibare, aslen tarikat adabına mugayir bir
    hareketi sadır olan dervişe hitaben, mürşit ağzından dökülür. Ancak zamanla yalnızca tasavvuf
    çevreleriyle sınırlı kalmayıp bütün bir Türk-İslâm kültürünü kaplayacak şekilde
    şöhret bulmuş, yaygınlaşmıştır. Bu bakımdan tasavvufî mekânların haricinde dahi Edep ya
    Hu'lara rastlamak mümkündür. "Edep ya Hu!" hatlarının üstat hattatlar elinde çeşitli istiflere
    bürünen şekillerinden en yaygın olanı bir Mevlevî sikkesini sembolize eden şeklidir
    ve genellikle de sikkenin çevresinde şu beyit yer alır:
    Ehl-i irfan arasında aradım kıldım taleb
    Her hüner makbul imiş illâ edeb illâ edeb
    Bilgeler, meclisinde kendine uygun bir hüner arayan kişinin her hünerden daha çok edebi
    makbul sayması, sufîlerin toplum vicdanına ne derecelerde tesir ettiğinin de delilidir.
    İslâm, elbette bir edep dinidir; ancak tasavvufta edebin apayrı bir yeri vardır. Tarikat
    adabının her kademesinde edep ön plandadır. Sufî, canlı olsun cansız olsun -ki onlara göre
    her yaratılmışın canı olduğu farz edilir- her şeye ve herkese karşı edebini korumak zorundadır.
    Kapının çarpılmadan yavaşça örtülmesi bir edeptir. "Kapıyı kapat" denilemez (Allah
    kimsenin kapısını kapatmasın); belki kapıyı ört, yahut sırla denilebilir. "Lambayı (mumu,
    ışığı) söndür" denilemez (Allah kimsenin ışığını söndürmesin); lambayı dinlendir denilir.
    Keza lamba yakılmaz, ancak uyandırılabilir. Birisi konuşurken sözünü kesmek, gizli konuşmak,
    mecliste fısıltı ile lâkırdı etmek, işaret ve işmar etmek, vs. hep edebe aykırı davranışlardır.
    Gezerken yere, ayağın sesi duyulmayacak derecede yumuşak basılmalıdır.
    Kapıdan çıkılırken arkasını dönmek edepsizliktir. Kapı eşiğindeki ayakkabılar dışarıya
    değil (zira bunun manası "git, bir daha gelme" demektir), içeriye doğru çevrilir. Uyuyan
    birini uyandırmak için onu sarsmak yahut adını ünlemek abestir. Bunun yerine yastığına
    parmak uçlarıyla vurulup hafif sesle "Agâh ol erenler!" denilir. Uyanan kişinin de yataktan kalkarken yastığını öpüp yorganıyla görüşmesi (görüşmek, tasavvuf tabiatındandır ve
    öpmek, yahut öpermiş gibi dudağa değdirmek manalarına gelir) bir edep kaidesidir. Bir
    şey alınıp verilirken keza aynı kaide geçerlidir. Yemek yiyenin ağız şapırdatması, ağızda
    lokma varken konuşması, kahveyi, çayı höpürdeterek içmesi, fincanı yahut bardağı ses çıkartarak
    tabağa koyması, yahut da sofrada kaşık ve çataldan ses çıkartması edep harici hareketlerdendir.
    Bütün bunlara günlük hayatın adabımuaşeret kaideleri arasına girmiş yüzlerce düsturu
    ilave edebilirsiniz.
    "Edebi edepsizden öğren" atalar sözü, ibret alma hasletinin telkininden ibarettir. "Eline,
    beline, diline" düsturu ise hakikat yolcusunun kendine ait olmayan bir şeyi almaması, uygunsuz
    kelâm söylememesi ve kimsenin namusuna halel getirmemesi demektir. Zaten edep
    kelimesi de e (eline), de (diline) ve b (beline) harflerinden müteşekkildir ve tam manasıyla
    insanın uyması gereken düsturların remzidir. Erenlerin "Elin tek, dilin pek, belin berk tut!
    " demesi de bunun dervişçesidir.
    Söz konusu tasavvufî edebin dışında, hayatın her kademesi bir edebe vabestedir. Yeme
    içmeden, giyim kuşama, hâlden kale, hükümet etmeden siyasete, nefes almadan ölüme, her şeyin bir edebi vardır. Günümüzde, bu edebi gösterebilecek alperenlere ihtiyaç vardır.
    Yoksa insana "Edep yahu!" derler!..