• 504 syf.
    ·4 günde·Beğendi·7/10
    1838 Ticaret Anlaşması ile başlayan ekonomik sıkıntılar, 1854 yılında ilk borca dönüşür. 20 yıl boyunca 15 defa borçlanma yapılır. 1874’ten 1881’e kadar çöküntü devam eder ve nihayet Muharrem Kararnamesi ile Düyun-u Umumiye kurulur. 1914’e kadar da Düyun-u Umumiye üzerinden borçlanma devam eder. Ancak 1. Dünya Savaşı ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşu ile borçlar el değiştirir. 1954’te, 100 yıl sonra da bu borçlar bitirilir.

    Aradığım şeyleri hemen hemen buldum, ancak Düyun-u Umumiye’nin topluma yansıyan yönünü henüz bulamadım.

    Kitap, üniversite tezi. Sıkılmazsanız okuyun derim çünkü tarih, hepimizin tarihi...Tarihçilerin değil!
  • isveç kralı demirbaş şarl, rusya ile yaptığı savaş sonunda kaçarak Osmanlı devletine sığındı.
    Osmanlı ise rusya ile aramızın açılmasını istemediğinden şarlı göndermek istediyse de şarl 5 sene kadar istanbulda kalmayı ve ülkesine giderken de bir miktar borç almayı başardı.
    Türk kültüründen o denli etkilendi ki ülkesine dönerken yanına kalabalık, sofa,yıldırım,yaramaz,köşk,divan gibi kelimelerde aldı.
    ve hatta stockholm da İstanbuldaki gibi parklar yaptırdı ve hatta yaptırttığı iki gemiye jilderim (yıldırım) ve jaramas (yaramaz) isimlerini koydu.
    isveç gemilerinde hala aynı isimler kullanılır.
  • Osmanlı,1768 de rusyaya savaş açınca polonya bu haberi bayram edasıyla karşıladı.
    Nitekim savaşta yenildik ve rusya yanında prusya ve avusturya ile birlikte polonyayı paylaştı.
    Osmanlı, polonyanın yok edilmesini uzun süre kabullenemedi, öyleki yabancı elçiler kabul edilirken polonya elçisinin de adı zikredilir ve cevap olarak henüz gelmedi yolda denirdi.
  • hollanda, katolik avrupa devletleri tarafından tanınmasından (1648) tam 36 sene önce Osmanlı Devleti tarafından tanınmış ve İstanbulda büyükelçilik statüsünde temsil edilmişti
  • avrupa da başı derde giren her devlet ve her muhalif dini grup çareyi Osmanlı dan yardım istemekte bulmuştu
  • Olayın Özeti
    Sinekli Bakkal, Abdulhamit devri İstanbul’unun kenar mahallelerinden birisidir. Bir geçitten çok bir toplantı yeri gibidir. Bu sokakta oturanlardan biri mahalle imamıdır. Onun kızı, Emine ise babasının istemesine rağmen Kız Tevfik denilen bir halk sanatçısı ile evlenir. Tevfik; orta oyunu, karagöz gibi şeylerle vakit geçirir. Ayrıca Emine ve Tevfik’le birlikte, sokaktaki İstanbul bakkaliyesini işletmektedir. Bir süre sonra Tevfik ile Emine tartışırlar ve ayrılırlar. Tevfik yaptığı şaklabanlıklar yüzünden sürülür. Ancak Emine hamiledir, Rabia isimli bir kızları dünyaya gelir. Emine’nin Babası Rabia’nın dedesi olan imam ise Rabia’yı biraz büyüyünce hafız yapar. Mahallenin bir de kibar konağı vardır: Selim Paşa Konağı. Bu konak çok güzeldir. Selim Paşanın Hanımı dünyanın tadına varmış, yaşlandıkça ölüm korkularına kapılmıştır. Ve teselliyi nerede bulacağını şaşırmış bir kadındır. Selim Paşa ise Padişahın dostlarından ve Zaptiye Nazırı idi. Oğlu Hilmi ise babasının aksine Jön Türklerle ilgisi olan bir ihtilalcidir. Büyüklük peşinde bir hayal adamı. Konağa giren çıkan pek çoktur. Peregrini adında ki bir İtalyan piyanist Vehbi Dede adında bir Mevlevî bunların başında gelir. Rabia mevlit ve kuran okumaktaki şöhreti ile Selim Paşa konağında durmaya başlar. Peregrini’yi orada tanır. Vehbi dededen musiki dersleri, alır. Rabia biraz büyüdüğünde Hiç görmediği babası Tevfik sürgünden dönmüştür. Rabia annesi ile babası arasında tercih yapmak zorunda kalmış ve Babası Tevfik’i seçmiştir. Bunun üzerine Emine Rabia’ya çok kızmış her namazdan sonra beddua etmeye başlamıştır. Rabia Babasına bakkalda ve karagöz oyunlarında yardım etmekte Mahallenin cücesi olan Rakım Amcası ile beraber hep beraber güzel vakit geçirmektedir. Fakat Tevfik’in kadın kılığına girip Selim Paşanın oğlu Hilmi için Fransa’dan gelen yabancı evrakları feslilerin giremeyeceği Fransız Postanesine gidip alması esnasında yakalanması ile, Tevfik, zaptiye dairesinde “göz patlatan Hakkı” adında ki zorbanın sıkı işkenceleri ile sorguya çekilmiştir. Gene de Hilmi’nin adını vermez sürgüne yollanır. İş anlaşıldığı için Paşanın oğlu Hilmi de Selim Paşanın emri ile sürgüne Şama sürülecektir.
    Tevfik yokken Rabia Rakım Amcanın yardımı ile dükkanı idare eder. Vehbi Dede ve Peregrini de kendisine arkadaşlık ederler. Ama babası sürgüne yollandığından sonra bir daha Selim paşa konağına ayak basmaz. Konakta pek sevdiği bir Cariye vardır: Kanarya Hanım. Çerkez asıllı olan Kanarya Hanım da aslında evlenip çırak çıkmıştır. Rabia, Ramazanlarda camileri gezer mukabele okur ara sıra mevlitlere çağrılır. Şehzade Nihat Efendisinin yalısında da Mevlit okumaya davet edilir. Rabia yalıya gittiğinde iç salonun kapıları açılarak sinekli bakkal mescidinin büyük bir toplantı yeri haline getirildiğini görür. Renkli Papatya başlarına benzeyen yüzlerce başörtülü kadın dinleyicisi vardır. Bu duygulu kalabalığa yanık ve dokunaklı sesi ile mevlit okuduktan sonra salonun sonunda çok güzel bir mermer heykele benzeyen sarışın bir kadın görür. Bu kanarya Hanımdır. İki eski dost çığlık çığlığa birbirlilerinin boynuna atılırlar. Peregrini Rabia’nın okuduğu mevlide hayrandır. Karakterine, olgunluğuna hayrandır. Sonunda, önerisini Vehbi dedeye açar. Onunda uygun bulması üzerine Rabia ile evlenmek için dinini değiştirir. Osman adını alır. Vehbi dede de, onu kızı gibi sevmektedir. İmam da Emine de öldüğünden Osman’la Rabia Evi onarırlar. Dükkanın üstüne yerleşirler. Rabia’nın gebeliği çok sıkıntılı geçer. Sonunda İstanbul’da ilk defa yapılan bir sezeryan ameliyatı ile kurtulur. Bir oğlu olur. Bu mutlu olayı izleyen yıllarda 1908 meşrutiyeti gelir. Sürgünler yerlerine dönerler. Geri dönenler arasında Tevfik de vardır. Rabia, Osman Rakım Amca , Mahallenin Kibar tulumbacısı, Sabit Beyağabey , Bütün sinekli bakkal onu karşılamaya giderler. Vakti ile Padişah haini diye sille tokat İstanbul’dan sürülenlerin hepsi, şimdi birer Hürriyet kahramanı olarak dönmektedir. Tevfik’in bu siyasi görüşlerle ilişiği yoktur. Vapur rıhtımına yanaşıpta sürgünler çıkınca karşılama törenleri başlar. Sabit Beyağabey bir emir verince sinekli bakkal takımı Tevfik’in bile ürkütüp saklanacak yer aratan bir coşku ile gösterilerine başlar. Sinekli bakkal delikanlıları Şişmanca bir adamı omuzlarına alırlar. Vehbi Dede ile Osman Tevfik’in Koluna girer ve ona bir torunu olduğunu haber verirler.
    2. Kişiler (Şahıs Kadrosu)
    a. Asıl Kişiler
    RABİA: Çocukluğu dedesi İmam ve annesi Emine’nin terbiyesinde geçmiştir. Çocukluğunu yaşayamamıştır. Dedesi tarafından sürekli olarak cehennem tasvirleriyle büyütülmüştür; mektebe göndermemiş eğitimini kendisi vermiştir. İstanbul’un en küçük, fakat üslubuyla ve sesiyle en meşhur hafızı olmuştur. On bir-on iki yaşlarında Vehbi Dede’den ders almaya başlar. Alaturka pek çok şarkıyı da güzel bir şekilde söyleyebilmektedir. Babasıyla kalmaya başladıktan sonra ise neşeli ve sanatkâr yönü daha baskın bir şekilde ortaya çıkmıştır; bu kişiliğine de yansımıştır. Emine’nin kızıdır.
    PEREGRİNİ=OSMAN: Peregrini,Garp müziğinin üstadı olan,kulağı çok hassas bir müzik hocası. Dindar bir Katolik; dinin haricinde hiçbir şeye boyun eğmeyen ve eğenleri de anlamayan birisi. Gençlik döneminde ise zevklerin hepsini tatmış olarak,yirmi dört yaşında manastıra çekilir. Buradan usanınca dinini bırakarak tekrar dünya hayatına döner. Daha sonra Osmanlı milliyetine geçer,ismini değiştirir ve müzik hocalığı yapmaya başlar.
    b. Yardımcı Kişiler
    İMAM HACI İLHAMİ EFENDİ: Mahallenin imamı.
    VEHBİ DEDE: Dini, ama bilhassa tasavvufu temsil ediyor. O,romanın hemen hemen her anında karşımıza çözüm olarak çıkıyor. Rabia onun sayesinde yumuşayıp, kendini her yönde geliştirir. Peregrini’nin Osman’a dönmesinde alt yapı olarak onun katkısı çok büyüktür.
    TEVFİK=KIZ TEVFİK: Karagöz ve Ortaoyunu sanatçısı. Rabia’nın babası.
    EMİNE: İmam’ın kızı, Tevfik’in karısı ve Rabia’nın annesi.
    SELİM PAŞA: Hükümdarın Zaptiye Nazırı.
    SABİHA HANIM: Selim Paşa’nın karısı.
    HİLMİ: Selim Paşa ile Sabiha Hanım’ın oğlu. Jön Türk. Genç ve devrimci aydınları temsil ediyor.
    RAKIM AMCA=CÜCE: Tevfik’in oyuncu arkadaşlarından.
    BİLAL: Rumelili Bahçıvan Ramazan Ağa’nın yeğeni.
    TULUMBACI BAŞI SABİT BEYAĞABEY: Mahallenin Tulumbacı başlarından en hatırı sayılırı.
    ÇİNGENE PENBE: Batıl inançları çok olan bir çingene.
    KANARYA: Sabiha Hanım’ın alıp yetiştirdiği bir güzel Çerkes kızı.
    NEJAT BEY: Padişahın yeğeni.
    SAFVET BEY: İkinci Mabeyinci. Hiç evlenmemiş. Yeğenlerini büyütüp, eğitimini sağlamış. İnsanlara iyilik yapan biri.
    DÜRNEV: Selim Paşa’ların gelini
    GALİP: Hilmi’nin Jön Türk arkadaşlarından.
    ŞEVKİ: Hilmi’nin Jön Türk arkadaşlarından.
    ZATİ BEY: Dahiliye Nazırı.
    BAYRAM AĞA: Selim Paşa’nın bahçıvanı. Otoriter.
    BEHİRE HANIM: Safvet Bey’in kız kardeşinin kızı.
    ARİF: Safvet Bey’in yetim yeğeni.
    MUAVİN RANA BEY: Selim Paşa’nın yardımcısı.
    GÖZPATLATAN MUZAFFER: Tehlikeli, siyasi sanıkları sorgulamayla memur. Yardımsever, vazifesini yerine getiren bir adam imajı var.
    MİSİS HOPKİNS: Robert Koleji’nin İngilizce hocasının madamı. Kanarya’nın arkadaşı.
    EBE ZEHRA HANIM: Mahallenin ebesi.
    KÂHYA ŞÜKRİYE HANIM: Sabiha Hanım’ın kâhyası. Konaktaki her şeyi hanımına haber veren, kendisine verilen görevleri yapan biri.
    UŞAK ŞEVKET AĞA: Selim Paşa’nın uşağı. On beş yıldır Paşa’ya hizmet ediyor.
    ESKİCİ FEHMİ EFENDİ: Mahallenin muhafazakar kısmını idare ediyor.
    BEKÇİ RAMAZAN AĞA: Sinekli Bakkal bekçisi.
    DOKTOR KASIM: Dahiliyeci. Rabia’nın doktorlarından.
    DOKTOR SALİM: Jinekolog. Rabia’nın doktoru. İlk sezeryan uygulayacağı hastası olduğu için Rabia ile çok ilgilenir.
    İKBAL HANIM: İkinci Mabeyinci Safvet Beyin sütninesi ve yalının hanımı.
    ELENİ: Osman’ın aşçısı.
    BAKKAL MUSTAFA EFENDİ: İstanbul Bakkaliyesi’nin sahibi,Tevfik’in dayısı.
    MİHRİ: Selim Paşa’nın kızı.

    3. Olayın Geçtiği Mekânlar
    a. Mekânlar ve Bu Mekânların Özellikleri
    Mekan bütün olarak İstanbul’dur. Ama romanın esas mekanı Sinekli Bakkal sokağı ve mahallesidir.

    4. Zaman
    II.Abdülhamit zamanında geçiyor.
    a. Kronolojik Zaman
    Ortalama 1870-1908 yılları arasında geçiyor.

    5. Anlatıcının Bakış Açısı
    a. Hakim (ilahî) Bakış Açısı
    Romanda “hakim bakış açısı” vardır. Fakat yazar, anlatımda yazar olduğunu hissettirmemiştir.

    6. Dil ve Anlatım Özellikleri
    a. Anlatım Türleri
    Coşku ve heyecana bağlı anlatım vardır.

    b. Dil ve Üslup özellikleri
    Halide Edip’in hayatını incelediğimizde üslupçu olmadığını görürüz. Cümle yapısı genelde eleştirilmiştir. Kendisiyle yapılan röportajlarda ise yazı yazmayı gaye için değil yazmayı sevdiği için yazmıştır ve pek düzeltme yapmadığını söylemiştir.

    7. Romanın Türü
    a. Sosyal Roman
    Toplumsal sorunlan işleyen romanlar bu gruba girer.
    Halide Edip Adıvar’ın Sinekli Bakkal romanı töre romanıdır. Bu romanda bir dönem Türk toplumunun gelenek görenekleri üzerinde durulmuştur.

    8.Romanın Konu ve Teması
    Konu: İstanbul’un Sinekli Bakkal mahallesinin Sinekli Bakkal sokağında doğup büyüyüp evlenen Rabia adlı bir hafız kızının ve çevresindekilerin hayatıdır.
    Tema: Rabia’nın hayatı ve dönemin şartları, evlilikle sonuçlanan Rabia ile Peregrini ilişkisi ve fakir Sinekli Bakkal mahallesiyle yozlaşmış saray çevresidir.

    C. Yazarın Hayatı, Sanatı ve Eserleri Hakkında Kısa Bilgi
    1882′de İstanbul’da doğdu. 9 Ocak 1964’te İstanbul’da yaşamını yitirdi. 1901′de Üsküdar Amerikan Kız Koleji’nde mezun oldu. Öğretmenleri arasında Rıza Tevfik Bölükbaşı ile sonradan evlendiği ve ilk kocası olan Salih Zeki de vardı. İlk yazıları “Halide Salih” takma adıyla Tanin gazetesinde yayınlandı. Balkan Savaşı yıllarında hastanelerde çalıştı. Gerek bu çalışmaları, gerekse müfettişliği sırasında İstanbul semtlerini dolaşması, ona çeşitli kesimlerden insanları tanıma fırsatını verdi. Gericilerin tepkisinden çekindiği için 31 Mart Olayı’nda çocuklarıyla birlikte Mısır’a gitti. Ayaklanmanın bastırılmasından sonra yurda döndü. 1909′dan sonra öğretmenlik, müfettişlik yaptı. Kadınların toplumsal yaşama katılması ve eğitilmesi için çalışan Teâli-i Nisvan Cemiyeti’ni kurdu. 1912’de kurulan Türk Ocağı’na katıldı. 1919′da Wilson Prensipleri Cemiyeti’nin kurucuları arasında yer aldı. Aynı yıl İzmir’in Yunan ordusu tarafından işgal edilmesini protesto için Sultanahmet Meydanı’nda düzenlenen mitingde yaptığı etkili konuşma büyük yankı uyandırdı. Hakkında soruşturma açılınca, 1917′de evlendiği ikinci eşi Adnan Adıvar birlikte Anadolu’ya geçerek Kurtuluş Savaşı’na katıldı. Çeşitli cepheleri dolaştı, Mehmetçiklere moral ve destek verdi. Kendisine önce onbaşı, sonra da üstçavuş rütbesi verildi.

    1917’de Adnan Adıvar ile birlikte yurtdışına çıktı. Fransa ve İngiltere’de yaşadı. Amerika’da Columbia Üniversitesi, Hindistan’da Delhi İslam Üniversitesi’nde konuk öğretim üyesi olarak dersler verdi. 1939’da Türkiye’ye döndü. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi İngiliz Filolojisi Kürsüsü Başkanı oldu. 1950’de milletvekili seçildi. 4 yıl sonra tekrar üniversiteye döndü. Ölümüne kadar kürsü başkanlığı görevini sürdürdü. 1910′da yayınlanan ilk romanı “Seviye Talip” ile 1911′de yayınlanan ilk öykü kitabı “Harap Mabetler” edebiyat çevrelerinde ilgiyle karşılandı. Romanlarının kadınları, Batılı bir anlayışla idealize edilmiş, güçlü ve kültürlü kadınlardı. Kahramanlarının kişiliklerine, ruh yapılarına ve davranışlarına önem vererek bu özelliğiyle Türk romanında yeni bir adım attı. Kurtuluş Savaşı döneminde ulusçu, milli duyguları öne çıkaran roman veöyküler kaleme aldı. “Yeni Turan”, “”Ateşten Gömlek” ve “Vurun *****ye” bu dönemin eserleridir. En tanınmış romanı “Sinekli Bakkal” yazarlığında olgunluk dönemini gösterir. Bu romanda Sinekli Bakkal mahallesinde yaşayan insanlar, aydınlar ve saray çevresi gibi 2′nci Abdülhamit döneminin farklı toplum kesimleri canlandırılır. Bu romanın yazıldığı yıllarda Türkiye bağımsız ve Batı yanlısı bir ülke olmayı tercih etmişti. Bir yandan da Tanzimattan beri süren Batı-Doğu çatışmasından kurtulamamıştı. Halide Edip, “Sinekli Bakkal”da Doğu’nun değerlerini bulup çıkarmak, Batı’nın karşısına koymak amacındadır. Roman “roman yanıyla zayıf olmakla” eleştirildi. Halide Edip’in ingilizce yazılmış incelemeleri de var.
  • 248 syf.
    ·Beğendi·10/10
    İlgi Kültür Sanat Yayıncılık-248 sayfa
    Ecdadımızın 500 küsur sene nakış nakış işleyip Türk-İslam kültürüyle yoğurarak “Vatan” eylediği Rumeli. Balkan savaşları ve I.Dünya Savaşı ile nice acıların yaşandığı Rumeli. Gücümüzün zayıflamasıyla geride bıraktığımız ve hala sahiplen(e)mediğimiz evlad-ı fatihan. Kanayan yaramız Rumeli.
    Rumeli diyince içi titremeyene Türk denir mi? Emekli asker, Doç. Dr. Hasip Saygılı’nın Kosova Türk Temsil Heyeti Başkanı sıfatıyla 2009-2010 yıllarında Kurmay Albay rütbesiyle görev yaptığı sırada anı ve gözlemlerini kaleme aldığı; söyleşilere, mektuplara, fotoğraflara yer verdiği eserde; bu yürek titremesini görüyor ve hissediyoruz.
    Kendine has mizacıyla Hocamız “Yakın geçmişimizin muhasebesine yanaşmamayı tercih ettik. Uğradığımız ağır travmaların yasını da tutmadık.(sayfa 153)” tespitiyle halen yanlış yolda yürüdüğümüzü ifade ederken “ Acaba biz Türkler retoriği öne çıkarıp işin özünü kaçırıyor olabilir miyiz?(sayfa 197)” serzenişinde cehaletimizi âdete gözümüze sokuyor. Rumeli’yi didik didik ederek önümüze koyuyor, “her biri bir mülkü harap edecek” dertlerimiz için retorikten öteye geçerek neler yapılabileceğini “Rumeli için içi doldurulmamış Evlad-ı Fatihan söylemini eğitim, kültür, ticaret ve sosyal ilişkiler ağı ile elle tutulur hale getirmek hedeflenmelidir.(sayfa 150)” hedefiyle “Rumeli’de Bizden Ne kaldı?” kitabında ifade ediyor.
    Türk’ten daha Türk olan Boşnakları, Suzi Çelebi’yi ve metruk kabrini, boğazlanan Mareşal Mehmet Ali Paşa’yı, Sultan Murat Hüdavendigar’ı, Raif Efendi ve Melami Tekkesi’ni, Mümin Lama Baba’yı, şehit Hafız Arif Efendi’yi ve daha nice Rumeli’yi vatan yapanları bu kitapta buluyoruz.
    Rumeli’nin halen kanayan yaramız olduğunu ve kitabı okuduktan sonra Rumeli konusunda ne kadar eksik olduğumuzu bir kez daha gördüm. “Rumeli’de Bizden Ne kaldı?” kitabıyla tanıdığım; 1914 yılında Sırp ordusu için Müslümanlardan asker toplanmasına “Sırbistan gibi ecnebi bir hükümete muavenet etmek mugayir-i diyanettir.” dediği için vazife başında şehit edilen Hafız Arif Efendi’yi; 500 küsur yıl önce “Türk azdır diye bulma bahane, odun bir şulesi besdir cihane” mısralarıyla şiir dilinde “Ne mutlu Türküm diyene” diyen muharip asker, şair, kadı Suzi Çelebi’yi; koca Osmanlı sultanına “baş veririm, bir taş vermem” diyen Bosna paşasını ve daha nicelerini rahmetle yad ediyorum.
    Kitabını imzalı olarak tarafımıza ulaştıran Doç. Dr. Hasip SAYGILI beyefendiye ve kitabı okumama vesile olan Kitap Şuuru ailesine teşekkür ediyorum.
    #kitapsuuru