• Milletlerin layık oldukları biçimde idare edilmeleri bir Peygamber hükmüydü
    çünkü. Hüküm maziye şamil olduğu gibi, hale ve istikbale de şamil olacaktı.
  • Koca Yavuz, Fatih Camii avlusundaki musallaya uzatıldığında ne ihtişamı
    kalmıştı, ne de hiddeti... Sıradan bir ölü olarak musallaya yatıyor, herkes ibretle
    bakıyor, imam “Er kişi niyetine...” deyip tekbir aldığında ölümün sağladığı
    eşitlik en büyük ibret olarak gözler önüne seriliyordu.
  • Geldiği gibi sessizce loğusa odasından çıkıyor ve çalışma odasına dönüyor. İçi
    içine sağmıyor. Duyguları coşuyor. Bir kâğıt çekiyor önüne. Hokkanın kapağını
    açıyor. Diviti hokkanın içine batırıyor. Siyah mürekkebe bulanmış ucuna bir süre
    dalgın dalgın bakıyor. Sonra diviti kâğıtla buluşturuyor:

    “Bana dildârın cefâsı hoş gelir
    Nitekim gayre vefâsı hoş gelir...
    Derdi ile hoş geçer dil dilberin,
    Dert sanma kim, devâsı hoş gelir.”

    Yüreğinde üreyen kelimeleri duygularında damıttıktan sonra beyninden geçirip
    kâğıda emziriyor...
    Yazıyor, yazıyor, yazıyor...
    Yüreği kelime üretemez olana kadar yazıyor.
  • Perde aralığından odaya giren ışık huzmeleri kitapların altın yaldızlarında
    raksediyordu.
  • 319 syf.
    ·3 günde·Beğendi·7/10
    Tarih okuyanlar bilir. Çok basit bir mantık yürütmeyle dahi hakikatın öyle olmadığı açıkça anlaşılabilen konular dahi, tarih kitaplarında çirkin ve utanç verici yönleri törpülenerek bambaşka bir çehreye sokulur, sevimli gösterilmeye çalışılır.
    Örneğin, II. Gıyaseddin Keyhüsrev’in babası I. Alaeddin Keykubad’ı, I. Selim’in babası Babası II. Bayezid'i zehirleterek öldürmeleri, kardeş katli ve Fatih Sultan Mehmet’in de ölümünün zehir kaynaklı olması gibi konular, tarihçilerimiz tarafından ya görmezden gelinir, ya kökten inkâr edilir veya bu vahşilikler süslü sözlerle yumuşatılmaya, sevimli gösterilemeye çalışılır.
    Türkiye’de “tarihçi” olabilmek için bu şablona, çarpıtmalara, yalanlara iştirak dilmesi şarttır. Aksi halde tarihçi olamaz, görmezden gelinir, yok sayılırsınız. Tarih okuyanlar çok iyi bilirler ki, bu durum İslam, Selçuklu, Osmanlı ve Cumhuriyet tarihi için de geçerlidir.
    İslam, Selçuklu, Osmanlı ve Cumhuriyet tarihi baştanbaşa kan, gözyaşı, hukuksuzluk, adaletsizliklerle dolu olmasına rağmen, neredeyse, bütün tarih kitapları ve bütün konuşmalar “şanlı tarihimiz”le başlar, “mübarek zatlar”la sürer gider.
    Tarihimiz bu kadar şanlı, yöneticilerimiz bu kadar mübarekse, peki kimdir bize böyle, her daim zulmeden, her yıl milyonlarca Müslüman’ı ezan okunan diyarlardan, çan çalınan diyarlara canını atmak için yollara düşüren ve bu yollarda can vermelerine sebep olanlar!..
    Tarihçi olmamanın verdiği rahatlık ile araştırdığı, okuduğu belgelerde ne gördüyse onu yazan Yalçın Küçük “21 Yaşında Bir Çocuk Fatih Sultan Mehmet” adlı çalışmasında, tarihimizin sadece övünülecek yönlerini değil, utanç dolu sayfalarına da yer vermiş.
    Öyle bir yer vermiş ki: İddia edildiği gibi Fatih’i Papanın değil, oğlu II. Bayezid’ın zehirlettiği, II. Bayezid’ın da daha sonra oğlu I. Selim tarafından aynı akıbete uğratıldığı, ana kucağından zorla alınan Hristiyan çocuklarından oluşan Osmanlı ordusunun sanıldığı gibi kahraman olmadığı, tam aksine yağmacı, çapulcu ve korkak oldukları, ilk fırsatta savaş meydanından kaçmaya teşebbüs ettikleri, İstanbul’un fethiyle Türklerin yaptığı yağma talan ve vahşetin Haçlılardan geri kalmadığı da eserde en sade hali ve birinci ağızdan belgelerle aktarılmış.
    Öyle ki, III. Mehmet 28.01. 1595 tarihinde tahta oturduğu gün, onun yay kirişiyle boğdurduğu 18 kardeşinin cesedi sarayın avlusunda defnedilmeyi bekliyordu. Bunların birçoğu henüz kundaktan, anlarının göğsünden koparılmış ve anaların feryatları arşa yükseliyordu. Öte yanda ise, boğdurulan şehzadelerden hamile kalma ihtimalinden dolayı, taş bağlı çuvallara doldurulan sayısız cariye Sarayburnu’ndan denize atılıyordu. III. Mehmet iki yıl sonra bu kez isyan ettikleri gerekçesiyle öz evlatları Selim ve Mahmut’u da boğduracaktı.
    600 yıllık Osmanlı tarihi boyunca 36 hanedan mensubu padişah olmuş ama buna karşı 74 şehzade ya bir kirişle veya zehirlenerek kardeşleri, babaları, amcaları, yeğenleri ya da oğulları tarafından, iktidar uğruna hunharca katledilmiştir. Bunlar sarayın o kanlı ve karanlık dehlizlerinden dışarıya sızabilenler. Dışarı sızdırılmayanların ne kadar olduğunu elbette kimsecikler bilemez tabi.
    Bu ve benzeri daha pek çok ayrıntıyı resmi, ezberletilmiş, şirin tarihten öğrenmek elbette mümkün değil. Fakat geçmişimizle yüzleşebilmemiz, bu gün içinde can çekiştiğimiz hukuksuzluk, adaletsizlik, zorbalık, yolsuzluk bataklığından kurtulabilmemiz için, bunları bilmemiz ve bunlarla yüzleşmemizin şart olduğu da herhalde inkâr edilemez.
    “Amcası Dündar’ı katlederek küçük bir aşirete şef olan Osman’ın çocuk ve torunları, altı yüz yıl boyunca, pahalı ve kanlı bir oyunun figüranları oldular.” (Sayfa 22) Bütün kitabın özeti gibi duran bu kelime, herhalde Osmanlı’yı ve kitabı anlatan en anlamlı cümle olsa gerek.
    Televizyondan, politikacıdan dinlediğimiz hamasi, yalan tarih yerine, gerçek tarihini bilmek isteyenlerin mutlaka okuması gereken bir kaynak eser niteliğindedir bu kitap.
    İyi Okumalar.
  • “Rüşveti Osmanlı’ya soktu” diye eleştiriliyor, ancak rüşvetle bir ilgisi yoktu. Bu yaygın kanaat tamamen o devrin tayin sisteminden kaynaklanıyor.

    Tayinlerde, şimdiye kadar pek kimsenin üzerinde durmadığı ‘pîşkeş’ denen bir kural var ki, dilimize sonradan ‘peşkeş’ olarak girmiştir.

    ‘Pîşkeş’ sistemine göre, yüksek mevkilere tayin edilen kişiler, padişaha ve sadrazama bir miktar ödeme yaparlar. Bu tamamen yasal ve usullere uygun bir ödemedir. Rüşvetle de uzaktan yakından ilgisi yoktur.

    Rüstem Paşa tayin ettiği kişilerden bu yasal ücreti tahsil etmiş, yine usule uygun olarak, ‘kapı halkı’ denen çalışanların maaşını buradan ödemiştir.

    Yani ‘Pişkeş’, bir çeşit vergidir. Tüm kayıtları da tutulmuş, pîşkeş defterlerine kaydedilmiştir.

    Rüstem Paşa hakkında çıkarılan rüşvetçilik iddiaları, bilgisizlik sebebiyle işte bu vergiye dayandırılıyor.
  • Yönettiği devlete ilişkin olarak kılıkırk yaran titizliği, yabancı elçilerin raporlarında ayrıntılarıyla anlatılıyor.

    Son derece de hayırseverdir. Ülkeye on iki cami, yedi okul, otuz iki hamam, yirmi iki çeşme, iki yüz yetmiş üç oda, elli dört mahzen, beş yüz altmış üç dükkân, yirmi sekiz han ve kervansaray ile beş medrese (üniversite) yaptırmıştır.