• Ahmet Kuru San Diego Eyalet Üniversitesi’nde Siyaset Bilimi profesörü.

    Yine, aynı üniversitedeki İslami ve Arap Çalışmaları Merkezi’nin de başkanı. Üretken ve titiz bir akademisyen. Yayınları referans özelliği yüksek çalışmalar. Kitapları uluslarası saygın yayınevlerinde yayınlanıyor. Ahmet Kuru’nun akademik çalışmaları Arabça, Çince, Fransızca, Türkçe de dahil olmak üzere çesitli dillere tercüme edildi.
    Sırada, Cambridge Üniversitesi tarafından basılacak önemli bir kitabı var. Kitabın adı: Islam, Authoritarinism, and Underdevelopment: A Global and Historical Comparison. Ahmet Bey, bu kitabı için, “son beş yılımı tamamen bu projeye vakfettim” diyor. Kitabı henüz yayınlanmadan okuyan biri olarak söyleyebilirim ki hocanın olgunluk dönemi eseri olan sözkonusu kitabında ileri sürdüğü tezlerin geniş kesimlerce tartışılacağına inanıyorum.
    Umalım ki, Ahmet Kuru’ya ait daha nice eserleri okumaya devam ederiz.

    ES: Ahmet Bey, yeni kitabınız hayırlı olsun. Öncelikle, kısaca yeni kitabınızdan, kitabınızın hazırlık evrelerinden ve özellikle sizi bu konuda bir kitap yazmaya sevk eden sebeplerden söz edebilir misiniz?

    AK: Teşekkür ederim. Kitabın başlama hikayesi 1989’a kadar gidiyor. İskenderun, Arsuz’un sıcak bir yaz günü sabahında babam ve annem ile kahvaltı yapıyorduk. Babamın neden moralinin bozuk olduğunu sordum. Annem hatırladığım kadarıyla “dün akşam yemekte ağırladığımız korgeneral ile tartıştırmalarından dolayı olabilir” dedi. Rahmetli babam o yıllarda Turgut Özal’ın liderliğindeki ANAP’ın Hatay il başkanı idi. Siyasetçiler ve bürokratları evimizde ağırlardık. Bir önceki akşam da Hatay’a geçici gelen bir karacı paşa davetlimizdi. Ben yattıktan sonra konu Müslümanların geri kalmasına gelmiş. Paşa, ısrarla Protestan milletlerin ilerlediklerini, Müslümanların ise medeniyete bir katkıları olmadığını savunmuş. Babam ise Müslümanların tarihlerinin ilk dönemlerinde matematikten tıbba kadar değişik alanlara yaptıkları katkıları anlatarak karşı çıkmış.
    Bu tartışmanın etkisi ile babamın kütüphanesindeki Almancadan çeviri Avrupa’da makinelerin gelişimi ve sanayi devriminin köklerine dair Demir Melekler adlı kitabı okudum. Babama gidip, “teknolojide Avrupalıların Müslümanları nasıl geçtiklerini anladım” dedim. Yüzünde şefkatli bir tebessüm belirmiş ve “bunu söyleyebilmen için en az 10-15 kitap daha okuman lazım” demişti. Bu olaydan sonra bu konuda okumaya devam ettim. Zaten bu yüzden de Müslümanların geri kalması konulu, Islam, Authoritarianism, and Underdevelopment: A Global and Historical Comparison (https://www.cambridge.org/...DDAB72136E0B9FC898EB) başlıklı Ağustos ayında yayınlanacak olan kitabımı babam Uğur Kuru’ya ithaf ettim.
    Akademik hayatımın ilk on yılında karşılaştırmalı laiklik çalıştım. Gerek ilk kitabım olan Pasif ve Dışlayıcı Laiklik: A.B.D., Fransa ve Türkiye’de (https://politicalscience.sdsu.edu/...sif_Laiklik_2011.pdf) gerekse Alfred Stepan ile derlediğimiz Türkiye’de Demokrasi, İslam ve Laiklik’te (https://politicalscience.sdsu.edu/...ede_Laiklik_2013.pdf) Türkiye’nin laik bir devlet yapısı ile Müslüman bir toplumu nasıl demokratik bir zeminde buluşturabileceği sorunu üzerine yoğunlaşmıştım. Son on yılımda ise siyasi ve hukuki değişiklerin ötesinde, daha derin sosyo-kültürel ve dini sorunlar üzerine çalıştım ve eskiden beri kafamda olan “Müslümanlar neden geri kaldı?” sorusunu tarihi ve fikri bir zeminde ele alan yeni kitabıma odaklandım. Özellikle son beş yılımı tamamen bu yeni kitap projesine vakfettim.

    ES: Sık sorulan soruyu bir de size yöneltelim: “What went wrong?” Aslında sizin de zihni arka planınızda varlığını hissettiren temel meselelerden biri bu sanırım.

    AK: Bahsettiğiniz Bernard Lewis’in What Went Wrong? başlıklı kitabı Türkçeye “Nerede Yanlış Yapıldı?” veya “Ters Giden Ne İdi?” şeklinde tercüme edilebilir. Dünyada 190’dan fazla devlet var ve bunun yaklaşık dörtte biri, 49 tanesi, Müslüman çoğunluğa sahip. Müslüman ülkeler otoriterlik ve sosyo-ekonomik geri kalmışlık problemlerini çok derin bir şekilde yaşamaktalar. Batılı ülkeler ile Müslüman ülkeler arasında ciddi bir gelişmişlik uçurumu olduğu bir gerçek. Ama daha da kötüsü, otoriterlik ve sosyo-ekonomik geri kalmışlık konularında Müslüman ülkelerin ortalama seviyeleri dünya ortalamasının bile altında.

    Kısacası Lewis sorduğu soruda haklı: Müslüman dünyada nerede yanlış yapıldığı ve ters giden şeyin ne olduğu sorgulanmalı. Ama Lewis tutarlı bir cevap veremiyor, kitabının genelinde Müslümanların özgürlükten de bireysellikten de uzak olduğu türünden iddialarını somut bilgiler sunmadan tekrar ediyor.
    ES: Müslüman nüfusun ağırlıklı olduğu ülkelerde, Batı’ya ve hatta dünya ortalamasına kıyasla, neden daha derin bir otoriterlik ve geri kalmışlık sorunu var? Müslümanlar çoğunluk itibariyle işlerin kötüye gidişinde Batı sömürgeciliğini sebep gösteriyorlar. Bu yargıda haklılık payı var mı?

    AK: Gerek medyada, gerekse akademide bu konular tartışıldığında iki tez ön plana çıkıyor. Birinci teze göre suçlu İslam dini. Ziya Paşa da bir şiirinde bu tezin Osmanlının son dönemi aydınları arasında yaygınlaştığını yazıyor. Bu tez haklı değil; zira 8. ve 11. asırlar arasında Müslümanlar hem felsefe ve bilim alanında, hem de sosyo-ekonomik kalkınma alanında çok büyük başarılara imza attılar. Eğer İslam’ın gelişme ile ilgili bir temel sorunu olsaydı bu başarılar mümkün olmazdı.

    Diğer tez ise, sizin de dediğiniz gibi, sorunların temelinde Batı sömürgeciliğinin olduğu iddiasıdır. Bu tez de ikna edici değil, zira Batılı ülkeler Müslüman ülkeleri direk veya dolaylı olarak sömürgeleştirmeye büyük oranda 19. yüzyıl ortalarında başladılar. Bu tarihte Müslüman ülkeler zaten bilimsel ve sosyo-ekonomik bir durağanlık içindeydiler. Kısacası Batı sömürgeciliğini geri kalmışlığın ana sebebi yerine bir sonucu olarak görmek mümkün. Sömürgecilik tabii ki Müslüman ülkelerde çok yönlü tahriplere yol açmıştır. Ama sorulması gereken asıl soru Müslümanların nasıl olup da Batı karşısında bu kadar zayıf ve çaresiz bir duruma düştükleridir.

    ES: Kitabınızda, kabul görmüş bu iki teze de eleştirileriniz var; peki sizin alternatif açıklamanız nedir? Müslümanların 8. ile 11. yüzyıllar arasında bilimsel ve sosyo-ekonomik başarılarını ve sonraki dönemlerdeki durağanlıklarını ne ile açıklıyorsunuz?

    AK: Benim açıklamam din, devlet, bilim ve ekonomi gibi alanların birbirleri üzerinde egemenlik kurmaması; her alanın diğerlerinin otonomisini kabullenmesi gerekliliğine dayanıyor. İslam tarihinin ilk döneminde, yani 11. yüzyıl sonuna kadar geçen beş asırlık süreçte, alanlar arasında genel olarak bir ayrışma bulunduğunu dört sınıf arasındaki ilişkilerden anlıyoruz. Dört sınıftan kastım: devlet idarecileri, din alimleri, filozoflar ve tüccarlar.

    İlk dönemdeki din alimleri geneli itibariyle devlet ile aralarına bir mesafe koymuşlardı. Şii alimlerin Emevi ve Abbasi devletlerine muhalefetleri zaten bilinir. Bunun yanı sıra Sünnilerin dört fıkıh mezhebi kurucuları olan Ebu Hanife, Malik, Şafii ve Ahmed bin Hanbel de devlete memur olmayı reddetmiş; dahası bu tutumlarından dolayı devlet zulmüne maruz kalmışlardır. Yapılan bir bilimsel araştırmaya göre 8. asırdan 11. asır ortasına kadarki sürede İslam alimlerinin veya ailelerinin yüzde 72’si ticaret ve zanaatkârlık ile geçiniyorlardı. Devletten maaş alanları yüzde 8’lik bir azınlıktı. Kalan yüzde 20 kadarı ise çok değişik mesleklerde çalışıyorlardı.

    Bu dönemde Müslüman ülkelerde derin bir fikri ve dini çoğulculuk yaşanmaktaydı. Tüccarlar hem İslam alimlerine hem de filozoflara maddi destek sağlıyorlardı. Tüccarların ekonomi ve sosyal hayat üzerinde önemli bir etkileri söz konusu idi. Aynı dönem Batı Avrupa’sında ise hakim sınıflar askeri aristokrasi ve Katolik Kilisesi’nin idaresindeki ruhban sınıfı idi.

    On birinci yüzyıl hem Müslüman ülkelerde hem de Batı Avrupa’da değişimin başladığı dönem oldu. Batı Avrupa ekonominin gelişimi ile tüccar sınıfının yükselişine ve üniversitelerin açılışı ile bir entelektüel sınıfın doğuşuna sahne oldu.

    On birinci yüzyılda Müslüman dünyada ise devlet kurumu, özellikle Gazneli ve Selçuklu örneklerinde, eskiye oranla çok daha askeri bir nitelik kazandı. Bu askeri devletler siyaseti, ekonomiyi ve dahası dini yeniden dizayn etmeye yöneldiler. Toprakların askeri memurlara dağıtımını sağlayan ikta sistemi özel toprak sahiplerini ve tüccarları zayıflattı. İdareciler Nizamiye adı verilen medreseler kurarak, din alimlerini devlet memuruna dönüştürecek süreci başlattılar. Bu yeni düzende ulema ile devlet adamları arasında bir ittifak kuruldu. Bu ittifak tüccarlar sınıfını zayıflattı ve filozoflar sınıfını (uzun vadede) yok etti.

    Tarihi süreçte değişimler yaşansa bile genel itibariyle ulema-devlet ittifakının ana temellerinin sağlamlığı ile tüccar sınıfı ve entelektüellerin zayıflığı Müslüman ülkelerde günümüze kadar devam etti.

    ES: On birinci yüzyıldan sonra İslam dünyasında bilim ve felsefe üretiminde bir gerilemeden söz ediyorsunuz. Bu gerilemeyi salt Gazali’ye ya da Haçlı/Moğol istilalarına bağlayabilir miyiz?

    AK: Gazali bugün anladığımız şekliyle İslam dininin oluşumuna etkisi büyük olan bir dehadır. Ama onun etkisi bile tek başına bilim ve felsefedeki gerilemeyi açıklamaya yetmez. Son tahlilde Gazali’nin etkisi ulema-devlet ittifakının bir sonucu olarak görülebilir. Gazali’nin fikirleri kısaca özetlediğim sınıfsal dinamiklere ve güç ilişkilerine uygun düşmesinin de etkisiyle yaygınlaşmıştır.
    Haçlı/Moğol istilaları da önemli faktörlerdir ama bu işgallerden sonra Müslümanlar jeopolitik olarak toparlanmış, hatta daha iyi bir konuma yükselmişlerdir. Moğol idarecilerinin (Çin dışındaki yerlerde) Müslüman olması sayesinde Müslüman toprakların sınırları daha da genişlemiştir.

    Akabinde, 1500 ile 1700 yılları arasında, Müslümanlar üç önemli imparatorluk kurmuşlardır. Osmanlı, Safevi ve Babür imparatorlukları askeri güç bakımından kendilerinden önceki Müslüman devletleri geçmişler, ama felsefi ve bilimsel üretim açısından kendilerinden önceki Müslümanların da kendi çağdaşları Batı Avrupalıların da gerisinde kalmışlardır.

    ES: Türk toplumu, genel olarak Osmanlı tarihini ceddimizin şanlı günleri olarak görüyor ve geçmişe yönelik bir özlem besliyor. Bildiğiniz gibi bizdeki tarih kitaplarında 15.-17. yüzyıllar parlak bir devir olarak anlatılırken siz daha farklı bir tablo çiziyorsunuz. Tezinizi destekleyecek birkaç somut örnek verebilir misiniz?

    AK: Osmanlılar bilim ve felsefe konusunda önemli bir başarı ortaya koyamamışlardır. Astronomi konusunda Fatih döneminde Orta Asya’dan Ali Kuşçu’nun gelmesi ile bir canlılık olmuşsa da 1580’de Takiyuddin rasathanesi şeyhülislamın isteği, padişahin onayı ve donanmanın bombalaması sonucunda yıkılmıştır. Bu tarihten Tanzimat’a kadar Osmanlı’da bilimsel çalışmalar, Katip Çelebi’nin bazı tercümeleri dışında, yok denecek kadar azdır.

    ES: Katip Çelebi’nin (1609-1657) telif eserleri de var.

    AK: Var tabii ama onların bilimsel gelişim ve yeniliğe katkısı son derece sınırlıdır. Katip Çelebi’nin önemli eserlerini kitabımı yazarken inceleme fırsatı buldum: Keşfü’z Zünun (kendi dönemine kadar geneli Arapça ve bazıları Farsça ve Türkçe dillerinde yazılmış 15.000 kadar eserin ansiklopedik bibliyografyası), Düsturu’l-Amel (Osmanlı devletinin bütçe açığı ve benzeri bürokratik sorunlarına dair risalesi), Tuhfetü‘l-Kibar (Osmanlı deniz savaşlarına dair yazdığı tarih) ve Mizanü’l-Hakk (Kadızadeler ile Sufiler arasındaki tartışmada orta yolu bulabilme adına yazdığı kitap). Bu eserler Osmanlı tarihinde ortaya konan en önemli fikri katkılardandır. Ama Batı Avrupa’da o dönemde ortaya konulan eserler ile rekabet etmeleri söz konusu değildir.

    Katip Çelebi’den bir asır önce Kopernik güneşin dünya etrafında değil, dünyanın güneş etrafında döndüğü tezini ortaya atmıştı. Batı Avrupa gerek astronomide gerekse coğrafyada önemli ilerlemeler katetmekteydi. Müslümanlar bu gelişmelerden kopmuş durumdaydılar. Katip Çelebi hem Cihannüma adlı eserinde Batı Avrupa’daki gelişmelerden bahsetmiş, hem de bir mütercimle beraber Latince’den bir coğrafya kitabı tercüme ederek Müslümanların Batı Avrupa’daki gelişmeleri takip etmesi adına öncü bir rol oynamıştır. Kendisini takdir etmek için yaptığı tercümelerden bahsetmek istemiştim.

    ES: Felsefe’de durum ne idi? Fatih devri Sahn-ı Seman medreselerinde felsefe derslerinin verildiğini biliyoruz.

    AK: Katip Celebi Keşfü’z Zünun ve Mizanü’l-Hakk adlı eserlerinde Fatih dönemi medreselerinde felsefe okutulmasından övgü ile bahsediyor; ama hemen ardından da bu durumun bir asır kadar devam edebildiğini, on altıncı yüzyıl sonunda bu derslerin bir kısım ulema tarafından yasaklandığını ve Osmanlı fikir hayatının durağanlaştığını da vurguluyor. Zaten kendisi de medrese eğitimi almamıştı, ulemadan değildi. Fikri canlılığını buna borçlu olduğunu iddia edenler vardır.

    Fatih döneminde felse konusunda bilinen bir eser Hocazade’nin Gazali’nin felsefecileri eleştirdiği Tehafüt adlı eseri hakkında yazdığı kitaptır. Bu kitap yanlış bir şekilde Gazali ile İbn Rüşt’ün karşılaştırması zannedilir. Halbuki Hocazade İbn Rüşt’e atıf bile yapmamıştır; ihtimal İbn Rüşt’ün Gazali’ye yazdığı reddiyeden haberi bile olmamıştır.

    Osmanlı’da felsefe deyince en çok akla gelen bir diğer örnek on altıncı asırda Kınalızade’nin Türkçe kaleme aldığı Ahlak-i Alai adlı ahlak kitabıdır. Bu kitap Davvani’nin on beşinci asırda Farsça yazdığı Ahlak-i Celali adlı esere dayanmaktadır ama Davvani’nin kitabına göre felsefi derinliği az olan, dini şiirler ve nasihatlerle bezenmiş bir kitaptır. Aslında Davvani’nin eseri de orijinal olmayıp, Tusi’nin on üçüncü asırda Farsça yazdığı Ahlak-i Nasıri’nin felsefi yönü azaltılıp, dini yönü artırılmış bir adaptasyonudur. Kısacası Tusi, Davvani ve Kınalızade örnekleri incelendiğinde on üçüncü asırdan on altıncı asra uzanan çizgide Osmanlılar özelinde, Müslümanlar genelinde felsefi düşüncenin nasıl zayıflama yaşadığı görülmektedir.

    Zaten Osmanlıların matbaayı almada yaklaşık üç asır gecikmesi de entelektüel hayatlarındaki durağanlığın bir göstergesidir.

    ES: Osmanlı düşünce tarihini biraz da şiirde aramak lazım. Osmanlı, şiirle, şiirin imkanlarıyla pekala bir felsefe yapıyor. Osmanlı şairi binlerce Divanla bir dünya görüşü sunuyor. Mesela şair Nabi Efendi. Hikemi şiirin üstatlarındandır. Düşünce tarihçilerimiz sanki burayı biraz ihmal ediyor. Ne dersiniz?

    AK: Felsefeden ne anladığınıza bağlı. Araştırmam Müslümanların bugünkü otoriterlik ve sosyo-ekonomik geri kalmışlık sorunlarının kökenlerini 11. yüzyıl sonrasında felsefe ve bilimdeki durağanlıklarında arıyor. Bu durağanlıktan dolayı siyasi ve ekonomik felsefe Müslüman ülkelerde gelişmedi. Müslümanlar güçler ayrılığı, muhalefet, temsiliyet, yöneticilerin hesap vermesi, mülkiyet hakkı, vergi oranlarını belirlemede katılımcılık gibi siyasete ve ekonomiye dair kavramları, teorileri geliştiremediler. Bu kavram ve teorileri geliştiren İbn Rüşt ve İbn Haldun gibi nadide şahsiyetlerin kitaplarını da ya yaktılar ya da unuttular. Bahsettiğiniz Osmanlı şairlerinin bu siyasi ve iktisadi konularda bir katkısı olduğunu sanmıyorum.

    Türkiye ve Mısır gibi ülkelerde bugün muhafazakar kitleler neden tek adam rejimine veya devletin özel mülkiyete el koymasına yeterince tepki göstermiyorlar? Neden bu kitleler toplumsal sözleşme önemlidir, özel mülkiyete dokunulamaz, demiyorlar? Çünkü bu konularda yüzyıllar boyunca siyasi ve iktisadi felsefe üretememiş bir entelektüel geçmişe sahipler. Osmanlı İmparatorluğu’nda ne bir Jean-Jacques Rousseau yetişti, ne de bir Adam Smith. Sonuç ortada.

    Siyasi ve iktisadi düşüncenin ötesinde astronomi, tıp, mühendislik gibi bilim dallarında Osmanlı’nın Batı Avrupa’ya oranla geri kalmışlığı zaten çok net bir durumdur.

    ES: Kitabınızda 19. yüzyılda İslam dünyasının bir yenilenme çabası içine girdiğini ve örneğin Osmanlı İmparatorluğu’nda ulemanın eğitim üzerindeki tekelini kaybettiğini anlatıyorsunuz. Ulemanın etkisinin azalmış olmasına rağmen reform hareketlerinin başarılı olamaması kitabınızda öne sürdüğünüz temel tezlerle çelişmiyor mu?

    AK: Çelişmediğini, aksine tezimi güçlendirdiğini düşünüyorum. On dokuzuncu ve yirminci yüzyıllarda Müslüman ülkelerde reform yapmaya çalışan devlet adamları sorunların temelinde entelektüel ve burjuva sınıflarının zayıflatılmış olmasının yattığını göremediler. Reformist devlet adamlarının çoğu askeri bir kökenden geldikleri için entelektüellerin ve burjuvazinin önemini kavramaları sınıfsal açıdan kolay değildi. Türkiye, İran, Mısır, Tunus gibi ülkelerdeki modernist hareketlerin temel sorunu tepeden inme otoriter politikalar ile ülkelerini Batı seviyesine çıkarabileceklerini sanmaları idi.

    Halbuki sorunların temeli sadece ulemanın etkili olması değil, bunun ötesinde entelektüel ve burjuva sınıflarının zayıflığı idi. Devlet idarecilerinden bağımsız fikir üretebilen yaratıcı bir entelektüel sınıfı olmadan ve yine idarecilerden bağımsız serbest teşebbüste bulunan üretici bir burjuva sınıfı olmadan, sadece ulemayı zayıflatıp yerine bürokratları güçlendirmek ile Müslümanların sorunlarını çözmek mümkün değildir. Bu açıdan bakınca da modernist projeler Müslümanların entelektüel ve sosyo-ekonomik sorunlarını çözememişlerdir.

    ES: Kitabın tarihi devamlılık iddiası ve din-devlet ayrımını şart koşan tezi Müslümanların sorunlarının çözülmesinin artık mümkün olmadığı şeklinde pesimist bir yaklaşım mı ortaya koyuyor? Gerek Türkiye’de gerekse diğer Müslüman ülkelerde otoriterlik ve geri kalmışlık sorunlarının çözümü adına kitabın önerisi var mı?

    AK: Sosyal bilimlerde tarihi devamlılık değişimin zor ama mümkün olduğunu iddia eden bir bakış açısıdır. Müslümanların sorunlardaki tarihi devamlılık gerekli şartlar oluştuğunda ve aktörler doğru tercihleri yaptıklarında sona erebilir. Ama aynı tercihleri tekrarlayıp durursanız aynı sorunlar da varlıklarını sürdürürler.

    Dünyada şu anki Müslümanların genelinin zihniyeti ve pratiği din-devlet ayrımına ters. Sadece İslamcılar değil nerdeyse tüm tarikat ve cemaatler din ve devletin iç içe olmaları gerektiğini açıkça veya gizlice savunuyorlar. Kitabım bu zihniyet ve pratiğin İslam’ın ana mesajı ve ilk beş asırdaki tecrübesine dayanmadığını, aksine bu tecrübeye zıt olduğunu ortaya koymaya çalışıyor. Günümüzdeki ulema-devlet ittifakı ve daha geniş manasıyla din-devlet beraberliği düşüncesi on birinci asırda ortaya çıkmış olan bir model ve anlayış. Kitaba göre Müslümanlar devlet adamları ve din adamları sınıflarını ayırmak isterlerse bu konuda tarihlerinin ilk döneminden fazlasıyla referans bulmaları mümkün.

    Türkiye’de şu anki gidişat din, devlet, bilim ve ekonomi dahil olmak üzere tüm alanların birbiri içine girmesi şeklinde özetlenebilir. Bu durumun devam etmesi her alanda çöküşü netice verecektir. Gerek Türkiye özelinde gerekse dünya çapında Müslümanlar sorunlarını çözmek istiyorlarsa, alanları ayırmalı, özellikle de entelektüel sınıfın yaratıcı fikirlerini ortaya koyabilmelerine ve burjuva sınıfın serbest teşebbüsle üretim yapmasına destek vermelidirler.
  • YAHUDI ASILLI ALMAN PROF. NEUMARK TÜRKLER HAKKINDA DİYOR Kİ:
    “Çok samimi olarak itiraf edeyim ki, Avrupalılar Türkleri gerçekten sevmezler ve sevmeleri de mümkün değildir. Türk ve İslam düşmanlığı asırlardır kilisenin ve Hristiyanların en küçük hücrelerine kadar sinmiştir. Sebeplerine gelince, not ediniz:

    1- Avrupalılar sizleri Müslüman olduğunuz ve İslamiyeti yaydığınız ve Müslümanları asırlarca himaye ettiğiniz için sevmezler...

    2- Sizler farkında değilsiniz ama onlar şu gerçeği çok iyi bilirler. Tarihten Türk çıkarılırsa tarih kalmaz. Osmanlı arşivi tam olarak ortaya çıkarsa, bugünkü tarihlerin yeniden yazılması gerekirdi. Osmanlı arşivi kasıtlı olarak çürütüldü ve imha edildi.

    3- Dün Avrupa'nın pazarı idiniz. Şimdi Avrupa'yı pazar yapmaya başladınız.

    4- En az 400 yıl Avrupa'nın sırtında ve ensesinde at koşturdunuz.

    5- Selçuklular Anadolu'yu, Osmanlılar ise Balkanlar ve Orta Avrupa'yı Hristiyan Haçlılara mezar ettiler.

    6- Sizi silah ile yenemeyenler, kendilerine benzeterek, milli ve manevi değerlerinizden kopararak yendiler ve hakimiyet sağladılar. Giyiminizden yaşantınıza kadar her şeyi kendilerine benzettiler. Ahlaki değerlerinizi yıprattılar. Ve sonra kendi içinizde sizi bölmeye başladılar.

    7- Selçuklu ve bilhassa Osmanlı canını, kanını ve malını İslamiyet uğruna feda etmeseydi Kuzey Afrika Orta Doğu Hristiyan ülkesi olurdu. Ve belki İslamiyet Hicaz'da azınlık olarak kalırdı. Batı her yerde İslamiyeti kendi inançlarına göre kanalize etti. Ama Osmanlı Asr-ı Saadet devrindeki inancı devam ettirdi.

    8- Kilise size kin kusmaktadır. Sebepleri yukarıdadır.

    9-Ben İstanbul'a geldiğimde Türkiye'de 2 üniversite vardı. Şimdi 19'a çıktı. Osmanlı devrinde medreseler köylere kadar yaygın idi. Her medresede bilim vardı. İlk denizaltıyı Osmanlı yaptı. Sizin haberiniz yok ama Avrupalı biliyor.

    10- Sizler milli kimliğinize dönerseniz Avrupa'nın medeniyeti ve refahı yıkılır. Ama Batı size bu imkanı vermez...”
  • İmparatorluk tahtına V.Karl'ın seçilmesinden (1519) az sonra Hıristiyân âleminin iki büyük hükümdarı V.Karl ile I.François arasında kaçınılmaz savaş patlak vermişti (Mart 1521). Böylece, Avrupa iki cepheye ayrıldı. Avrupa'da barışı kurarak Osmanlılara karşı haçlı seferi projesi iflâs etti. Osmanlilar için daha elverişli bir durum olamazdı. İşte Süleyman bu koşullarda tahta çıkmış bulunuyordu. Süleyman Fâtih'in alamadığı Belgrad'ı 1521'de, Rodos'u 1522'de fethetmeyi başardı.
  • Güneyde Türkmen uc beylerinin en kudretlisi olup Mogollara karşı uzun bir mücadeleden sonra Selçuklu sultanlarının eski pâyitahtı Konya'da kesin olarak yerleşen Karaman oğulları kendilerini, Saltanat-i Rúm'un, yani Selçuklulara ait Anadolu Sultanlığı'nın varisi ve diğer uc beylerinin hâmisi sayıyorlardı.
    Rumeli'de gazâ başarıları ile olağanüstü kuvvetlenen Osmanlılar, Anadolu'da aynı anda iddia ile Karamanlıların karşısına çıktılar. Karaman oğullarının Konya Selçuklu pâyitahtını ele geçirmiş olmalarına karşı Osmanlılar İznik'e sahip olmaları dolayısıyla Selçukluların vârisi olduklarını iddia ediyorlardı. Kroniklerde Anadolu Selçuklu Devleti'nin kurucusu Süleymanşah'ın Osman'ın dedesi olduğu iddiası bununla ilişkilidir.
    Özetle, Anadolu'da Selçuklu Devleti'nin mirası üzerinde Osmanlı-Karamanlı rekabeti 1354-1469 döneminde bu iki Türk devletini karşı karşıya getirecektir.
  • Osmanlılara karşı bu ilk haçlı seferi Thomas'ın çabalarıyla 1359'da gerçekleşecektir.

    Bizans, Avrupa için hem siyasî hem ekonomik bakımdan çok önemli sayılıyordu.Her şeyden önce, İstanbul İslâm'a karşı son direnç kalesi olarak görülüyordu.Öbür taraftan, Bizans'ın ticâreti, ekonomisi o zaman Latin milletlerin, yani Venedik, Ceneviz ve Fransızların elindeydi. İstanbul düşerse, doğudaki kolonileri düşebilirdi. Bu sebepten Papa, 1359'da Pierre Thomas'ı 20 kadırgalık bir deniz kuvvetiyle İstanbul'a gönderdi.
  • 160 syf.
    Anlam arayışı hepimizin yaşamındaki başlıca uğraşlardan. Beşeriyetten insaniyete geçişimizi gerçekleştirecek tekâmül sürecindeki bu çabamız, diğer canlılar arasında biricik ve eşsiz olmamızı sağlayan bir hususiyet. Ancak “anlam” ihtiyacına vereceğimiz doyurucu bir cevap sayesinde gerçekten yaşanmış bir hayatın sahibi olabiliyorken, cevabımızın sığlığı ve boşluğu doğrultusunda ise gerçekte yaşanmamış ama tüketilmiş ve israf edilmiş bir ömrün sahibi olabiliyoruz.

    On yedinci yüzyılın önemli fizikçisi ve matematikçisi Isaak Newton’un bilimsel düşünme şekli bütün dünyayı sarıp sarmalamaya başladığında insanların anlam arayışlarında elde ettikleri cevaplar da indirgemeci bir yaklaşımla tutku derecesinde materyalist ve mekanik bir yapıya büründü. Değer denen olgu neredeyse tamamen kıymetten ve gündemden düşerken insan benliği “zihin”, “kalp”, “ruh” olarak ayrı ayrı etiketlenmiş odacıklara ayrılarak parçalara bölündü. Hâlbuki insan, hiç biri ihmâl ve biri diğerine tercih edilmeksizin, ancak hem maddi hem de manevi tarafıyla ele alındığında doğru tanımlanabilen ve anlaşılabilen bir varlıktı. İnsanın maruz bırakıldığı bu parçalanmışlık, hâliyle insan hayatına ve o hayatların bileşkesinden oluşan dünya hayatının gidişatına da yansıdı.

    Ersin Nazif Gürdoğan, İki Dünyanın Hesaplaşması adlı kitabının satır aralarında kendine has ve akıcı üslubuyla bir taraftan Newtonsal düşünce sistemiyle hareket eden batılı(laşmış) toplumlarla, Kuantum ile ifade edebileceğimiz düşünce sistemi doğrultusunda hareket eden doğulu toplumların birçok alanda karşılaştırmasını yaparken; bir taraftan da geçici olan dünya ile kalıcı ama aynı zamanda dünyanın öteki yüzü olan ahiretin apayrı dünyalar gibi görünmelerine karşın aslında birbirinden hiç de bağımsız olmayan helezonik yapısına dikkat çeker. “Dünya ve öte dünya madeni paranın iki yüzü gibi bir bütündür.” diyen yazar, dünya ve ahireti birbirinden bağımsız olarak ele almadığı gibi insanı da bölüp parçalara ayırmaz.

    Deneme türünde her biri birbirinden güzel yirmi üç ayrı başlığın yer aldığı kitabın ilk bölümünde yazar; sanat, sanatçı ve sanat eserleri üzerine görüşlerini dile getirir.“Sanat, ölümlü dünyada ölümsüz dünyayı arama serüvenidir” yazar için. Sanatçı; iki dünyanın, insan dışında olduğu kadar insan içinde de ayrılmaz bir bütün olduğunu olanca zenginliği ile ortaya koyan/koyabilen kişidir. Sanatçı gücünü, insanı sadece erdemleriyle değil tutkularıyla da ele alabilme ve birbirine zıt bu iki eğilimin sahibi olan insan ruhunun derinliklerine inebilme becerisinden alır. Sanatın derinliği ise, hayatı bütün boyutlarıyla kavrama yolunda çekilen çilelerle alakalıdır.


    Kitabın ikinci bölümünden on üçüncü bölümüne kadar olan kısımda Mehmet Akif Ersoy, Necip Fazıl Kısakürek, Fethi Gemuhluoğlu, Nuri Pakdil, Cahit Zarifoğlu, Rasim Özdenören, Erdem Bayazıt, Akif İnan gibi kimi vefat etmiş kimi hâlâ hayatta olan; ama her hâlükârda yaşadığı zaman ve mekâna iz bırakmış, gönül dünyamızı zenginleştirerek ve aydınlatarak gönüllerimizde taht kurmuş isimler üzerinden onların farklı alanlardaki örnekliklerinden hareketle hayatın anlamını bulabilme noktasında bizlere ipuçları sunmaya çalışır.

    Mehmet Akif’i kökleri geçmişte, dalları gelecekte olan büyük bir Anadolu çınarına benzetir. Onun gönül dünyasının Anadolu insanının her rüyasını gerçekleştirecek genişlikte ve zenginlikte olduğunu ifade eder. Akif’in düşünce ve eylem dünyasında; misyonun simgesi olan Fatih’in vizyonun simgesi olan Harbiye’den önce geldiğini; imanının ise “tek dişi kalmış canavar”a bigâne kalmasına izin vermediğini düşünür.

    “Çile”nin şairi olarak bilinmek isteyen Necip Fazıl, düşüncesiz şiirin derinliksiz, şiirsiz eylemin de etkisiz olacağının bilincindedir. Ona göre şiir; hayatı bütün boyutları ile erdemli kılmanın yolunu aydınlatan ve dünden bugüne büyük sanatçıların elden ele taşıdığı bir meşaledir ve Necip Fazıl o meşalenin sönmez ışığını, geçirdiği büyük bir entelektüel kriz sonrasında yakalamıştır. En güçlü ve en başarılı olduğu bir dönemde, sahip olduğu her şeyi bırakarak büyük bir arayışa çıkan Gazali’de kendini gören Necip Fazıl, insanlığın geleceğinin birbiriyle çatışan akıl kaynaklı düşünce akımlarında değil, uyumsuzluk ve düzensizliğe yer olmayan kutsal kaynaklarda olduğunu görmüştür. Şiirin insanın iç dünyasının derinliklerinde yer aldığını düşünen şair, insanın kendi içindeki cenneti bul(a)madan, göklere uzanan merdiveni de bulamayacağını ifade eder.

    Bir dost sevdalısı olarak çıkarır karşımıza yazar, Fethi Gemuhluoğlu’nu. O mülk zengini değildir, dost zenginidir. İnsan insanın kurdu değil yurdudur ona göre ve bu yüzyılda insanların gönülleri ekonomik silahlarla değil, kültürel değerlerle kazanılabilir. Yeni yüzyılın barış yüzyılı olabilmesi için, ekonomik, siyasal ve kültürel hayatın odak noktasına Allah sevgisinin yerleştirilmesi gerekir.

    Karakoç için “öte dünya” hayatın ve varoluşun anlamıdır. Öte dünyanın ışığı olmadan dünya anlamlı kılınmadığı gibi, yaşanır da kılınmaz. Dünya, öte dünyanın görünen yüzüdür ve öte dünya, hayatın ölümü içinde taşıması gibi dünyayı içinde taşır. Nasıl ki hayatı yaşanılır kılamayanlar, ölümü güzelleştiremezlerse, kendilerine bağışlanan dünyayı değiştiremeyenler de öte dünyada kurtuluşa eremezler. Bunun için dünyanın kaynakları değerlendirilirken Batı’da olanın aksine ekonomik getiri yanında metafizik getiri de göz önüne alınmalıdır.

    Gürdoğan, edebiyatın, insanın iç dünyasıyla birlikte dış dünyasını da dönüştürdüğünü ve insanın dışına yansıyan güzelliğin kaynağının insanın iç dünyası olduğunu savunur. İç dünyası yoksul olanların, dış dünyası da zengin olmaz ona göre ve bu meyanda kutsal geleneğin bütün peygamberleri kuşatan sonsuz hazineleri yanında Batı’nın bilimsel ve teknolojik başarıları çok yoksul kalır. Bunun için de Gürdoğan’a göre düşünceyi eyleme dönüştürmek ve eylemle zenginleştirmek noktasında hem düşünce hem eylem ustası olan Nuri Pakdil oyunu hep edebiyattan yana kullanır.


    Zarifoğlu’yla birlikte Mavera’dan da bahseder yazar. Mavera bilginin tek ve değişmez kaynağının “vahiy” olduğuna inananların dergisidir. Mavera, materyalist dünyanın bakış açısına inat sadece edebiyat ve sanata değil dünyaya da bütüncül bir gözle bakar. Mavera yazarları dünyada öte dünyayı, öte dünyada da dünyayı görürler. O yüzden Zarifoğlu kalabalıklar içindeyken münzevi yaşamayı becerebilmiş bir insandır. Onun sanatının derinliği de dervişliğinden gelir. Zarifoğlu, şiirle eylemi birbirinden ayırmaz, eylemsiz şiirin de şiirsiz eylemin de yüzeysellikten kurtulamayacağını savunur. Şiir ve eylem arasındaki uyum ve düzeni sağlama konusunda ise eşsiz bir örnek olur.

    Özü ve sözüyle bulunduğu yeri güzelleştiren bir insandır Akif İnan. O, politika ile sanat arasında doğru orantılı bir bağ olduğuna inandığı gibi, sanattan kopuk politikanın yalnızca yönetimi değil bütün bir toplumu sığlaştıracağını düşünür. Ona göre yöneticiler sanata yatkın olmakla kalmamalı, sanatın her dalında kendine yetecek kadar bir birikime de sahip olmalıdır. Ömrünün son yıllarını eğitime adayan İnan, eğitimin amacının öğrenmeyi öğrenmek olması gerektiğini düşünür. Ona göre öğrenmeyi öğrenmek düşünce ve eylemin ana kaynağıdır ve eğitim düzeyi yükseldikçe, insanın iç zenginliği ile birlikte dış zenginliği de yeni boyutlar kazanır. İnan’ın Hoca Ali Efendi’yi tanıması, hayatının dönüm noktalarından biri olarak kabul edilebilecek bir olaydır. Bilgi ve eyleme tutkunluğu tasavvufun potası içinde çok boyutlu, çok renkli bir zenginlik kazanır.

    Görünen dünya ile görünmeyen dünya arasına aşılmaz duvarlar inşa eden seküler kültür, iki dünyayı birbirinden ayırmış ve ölümün unutulmasına sebebiyet vermiştir. Erdem Bayazıt’a göre fizik ve metafizik dünyalar arasına inşa edilen duvarları yıkmada en etkili ve güçlü silah şiir olacaktır. Ona göre insanı kutsal kültürden koparan seküler kültürünün duvarları sanatla yıkılacaktır. Bayazıt, Anadolu insanının Viyana’da duran yürüyüşünün son yüzyılın başında yeniden başladığına inanmaktadır ve onun Avrupa Birliği’nde yer alması ona sadece Viyana’nın değil bütün Avrupa başkentlerinin kapılarını açacaktır. Tarihin hiçbir döneminde, Anadolu ve Avrupa’da yaşayan Türkler'in bugünkü kadar büyük bir nüfusa ulaş(a)mamış olduğunu ifade eden Gürdoğan, aslında bu durumun Müslümanlar açısından bir avantaja çevrilebileceğini düşünür ve Necdet Subaşı’nın Kamusal Maneviyat isimli eserinde de değindiği gibi “Avrupa İslamı”nın hiç beklenmedik bir şekilde Avrupa’nın Müslümanlar tarafından “fethedilip” dönüştürülmesine yol açıcı imkânlar var edebileceği, fikrinin savunucuları arasında görünür.

    Kitabın on dördüncü bölümünden itibaren şehirler gündeme gelmeye başlar. Yazar şehirleri bir yaşama biçimi olan medeniyetlerin üniversiteleri mesabesinde görür. Tarih içindeki her medeniyetin duvarsız ve kapısız üniversitelerinin bulunduğunu, bu manada İslam medeniyetinin bu fonksiyonu üstlenen şehirlerinin Mekke, Medine ve Kudüs olduğunu ifade eder.

    Mekke; İslam’ın doğduğu, Allah’ın evinin bulunduğu, insanla birlikte tabiatın bütün diğer unsurlarının da korunduğu, dünyanın neresinde doğarsa doğsun her inananın anavatanı olarak gördüğü kutsal bir şehirdir. Dünya ile öte dünya, gökyüzü ve yeryüzü gibi Kâbe’de bütünleşir. Medine, Nebi’yi bağrına basan şehirdir. Peygambere bağlananların şehridir. Mekke’nin kalbi Kâbe ise Medine’nin kalbi Mescid-i Nebevi’dir. İslam düşünce tarihinde Mekke ile Medine birbirlerine olan üstünlükleri yönüyle hep tartışılagelmiştir. Kudüs, medeniyetin aşkın alanının temsilcisi konumundaki üç dinin kesişme noktasıdır. Dünyada barışa giden yollar Kudüs’ten geçer. Kudüs’te barış olmazsa dünyada da barış olmaz. Kutsal geleneğin üç temsilcilerinden biri tek başına Kudüs’ü kendine başkent yapmaya kalksa, barış şehrini savaş şehrine çevirir. O yüzden Osmanlılar dört yüz yıl yönettikleri Kudüs’ün İbrahimî dinlerin başkenti olduğunu bildikleri için kendilerini şehrin sahibi olarak değil hâdimi olarak görmüşlerdir. Kudüs'ün değişmez sahipleri peygamberlerdir.

    Gürdoğan, kitabının son bölümlerinde ise; Türkiye’nin ekonomik, siyasal ve kültürel alanda dünya gücü olabilmesi için kendi medeniyet değerlerini inkâr etmeden, başka medeniyetlerin değerlerini içselleştirerek, yeniden köklü bir paradigma değişikliğine gitmesi gerektiğini savunur. Türkiye’nin AB’de de yer alması gerektiğini düşünen yazar, Türkiye AB’ye kabul edilsin ya da edilmesin her halükârda üretim gücünü Batı ülkelerinin seviyesine çıkarması gerektiğini düşünür. Çünkü ona göre ancak üretim yapanlar güçlerine güç katarken dünya standartlarında üretim yapamayanlar her alanda hızla yoksullaşmaktadır.

    Medeniyeti, bir dünya görüşünün zaman ve mekân boyutunda tezahür ve tecessüm etmesi olarak tarif eden İbrahim Kalın’ın medeniyet anlayışı üzerinden hareket ettiğimizde Gürdoğan’ın “başka medeniyetlerin içselleştirilmesi gerektiği” yönündeki teklifinin yerinde bir teklif olup olmadığı zihinlerde soru işareti oluşturuyor. Zira bir toplumun hangi kriterlere göre medeni sayılıp sayılmayacağı sadece felsefi değil aynı zamanda “siyasi” bir sorun olarak karşımızda dururken ve modern düşüncenin insanı anlamsız bir varlık mesabesine indirgeyen çelişkilerinin yanında, klasik İslam düşüncesinin insanı büyük varlık dairesi içine yerleştiren anlayışındaki yücelik orada bizimle buluşmayı beklerken ve aslında yazar da bütün bunların farkındayken “kendi medeniyet değerlerini inkâr etmeden başka medeniyetlerin değerlerinin içselleştirilmesi gerektiği”nden tam olarak ne/neyi kastediyor, bilemiyorum. Bu konuya biraz daha açıklık getirilseydi daha iyi olurdu, diye düşünüyorum.

    Ersin Nazif Gürdoğan, İki Dünyanın Hesaplaşması, İz Yayıncılık, İstanbul, 2011

    https://www.dunyabizim.com/...dogan-makale,46.html
  • Osmanlı ordusu, süratle Sigismund'un üzerine hücum etti. İhtiyat kuvvetlerini bile muharebeye sokan Macar kralı, Osmanlılar karşısında hiçbir başarı sağlayamıyordu. Sultan Bayezid Han, kesin neticeyi almak için Osmanlı kuvvetlerinin hepsine taarruz emri verdi. Haçlılar paniğe kapılıp dağıldılar. Kalabalık haçlı ordusu ile Niğbolu'ya gelmekte iken, ordusunun muazzam sayısına bakarak "Gök çökecek olsa mızraklarımızla tutarız," diyerek böbürlenen ve Osmanlı'ya atıp tutan Sigismund, Venedik kadırgasına binerek İstanbul boğazı, Marmara ve Ege denizi yoluyla Mora'daki Modon limanına, sonrada Dalmaçya'da karaya ayak bastı. Oradan memleketine geçti. Haçlılardan muharebeye katılmayanlar ve kaçanlar, kendilerini Tuna nehrine atıp boğuldular. Muharebede pek çok asilzâde, kumandan ve şövalye esir alındı.

    Thworocz adlı Avrupa tarihçisi kral Sigismund'un kaçışını şöyle anlatmaktadır:

    "Eğer kral kurtuluşunu bir gemiye sığınmakta bulmamış olsaydı, yıkılan göğün tazyiki altında değil, Türk kılıçlarının uçları ile öldürülecekti."