• 304 syf.
    Bahtiyar Vahapzade'nin bu kitabı çeşitli bölümlerden oluşuyor. Kitapta, Dr. Yusuf Gedikli'nin yazmış olduğu bir önsöz mevcut. Daha sonra Vahapzade tarafından Otobiyografim, Sanat Görüşüm, Ana, Vatan, Dil, Din, Tarih, Edebiyat, Seyahat ve Musiki başlıklı toplam on bölüm kaleme alınmış. Bu bölümlerin içerisinde de ayrı ayrı yazılar mevcut. Kitaba adını veren Ömürden Sayfalar kısmı ilk bölüm olan otobiyografi bölümünde.

    Kitabı keyifle okudum. Şöyle bir dönüp baktığımda hem kitaptan oldukça fazla alıntı yaptığımı hem de katılmadığım, ünlem koyduğum yerler olduğunu fark ettim. Bazı sayfaları işaretlemişim burası (konu/olay/kişi vs.) önemli diye. Beni araştırmaya iten kişi ve olaylar oldu.

    Kitap elbette yazarın birçok konuda subjektif görüşünü içeriyor. Ancak yazar görüşlerini açıklarken (başka yazar, olay, kişilerden) öyle yerinde örnekler vermiş ki, okuyucuyu ikna etmeyi başarıyor bu noktada. Bir de kitapta alıntılanan her olayla ilgili alt kısımda dipnotlar verilmiş. Dipnot açıklamaları yeterli. Kitabın arka tarafında da sözlük var. Azerbaycan Türkçesindeki kelimeleri anlaşılabilir kılmak için konmuş.

    Kitapla ilgili bölümlerden aklımda kalan birkaç şeyi aktarmak istiyorum bu kısımda. İpucu (spoiler, sürprizbozan) içerebileceğinden isteyen bu kısmı atlayabilir.
    -----------------------------------------------------------------------------------
    Otobiyografi bölümü, Vahapzade döneminde yaşanan siyasi, sosyal düzenin fotoğrafını çekmiş.

    Sanat görüşüm ve edebiyat bölümlerini birlikte değerlendirmek istiyorum. Çünkü Vahapzade bu kısımlarda, hemen hemen aynı şeyleri ele almış. Eskiyi terk edip açıklık yerine, anlaşılmaz bir şekilde şiir yazmayı hüner sayan şairlere seslenmiş burada. "Sanat Sanat İçin Midir, Yoksa Halk İçin Mi?" başlıklı yazıda tam da bu noktaya parmak basıyor. Halk için ortaya konan şiirlerin halktan uzak olmaması gerektiğini ifade ediyor. "Ben şimdi anlaşılmasam da, halk beni 100 yıl sonra anlayacak!" cümlelerini de elinin tersiyle itiyor. Bu konu hakkında kullandığı cümleler beni ikna etti. Edebiyat bölümünde ise Fuzuli örneğini okuyoruz. İsmet Zeki Eyüboğlu adlı bir yazarın Ölü Edebiyat başlıklı makalesiyle başlıyor her şey. Eyüboğlu, son asra kadarki Türk edebiyatını ölü edebiyat olarak adlandırıyor, Nesimi ve Fuzuli gibi büyük şairleri fikirden mahrum, manasız ve eğlence maksadıyla yazan şairler olarak kabul ediyor. İşte bundan sonra Vahapzade tabir-i caizse alıyor sazı eline Fuzuli ve Nesimi eserlerinden örnekler vererek bu iddiaya nefis bir şekilde karşılık veriyor. Burada bahsedilen hiciv sanatı ustası Mirza Elekber Sabir dikkatimi çekti. Ünlü yergi eseri Hophopname'yi de okumayı düşünüyorum. Bunun gibi daha birçok şey dikkatimi cezbetti tabi ki. Fuzuli ve Nesimi arasındaki benzerlik ve farklılıkları ortaya koymuş.

    Ana, Vatan bölümlerini irdelemek istemiyorum. Yazarın genel olarak vatan sevgisi üzerine yazdıklarını beğendiğimi söyleyebilirim.

    Dil bölümünde "Yabancı Dilde Eğitimin Belaları" alt başlıklı yazıda Oktay Sinanoğlu'nun Aydınlık gazetesindeki bir konuşmasından alıntılanmış bu kısım da dikkatimi çekti. Din bölümündeki din adamlarıyla ilgili konuşmaları güldürdü. Çünkü taa yıllar önce bahsettiği durumu, şimdi bizler yaşıyoruz.

    Tarih bölümünde Karabağ sorunundan bahsedilmiş genel olarak. Karabağ'ın neden Azerbaycan toprağı olduğunu çeşitli kaynakları göstererek açıklamış.

    Seyahat başlıklı bölümde ülke dışındaki Türklerin Türkiye'ye bakışını göstermiş. Büyük bir sevgiyle bağlı olduğu Türkiye'ye ilk ziyaretinde umduğunu bulamamış Vahapzade. Türkiye Türklerinin, Azerbaycan Türklerinden bihaber oluşu kendisini hayal kırıklığına uğratmış. Ancak dönemin Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Vedat Dalokay'ın kendileri adına verdiği daveti özenle kaleme almış.
    -----------------------------------------------------------------------------------
    Kitapta yukarıda belirttiğim gibi katıldığım-katılmadığım noktalar mevcut.
    Biliyorsunuz ki Azerbaycan uzun yıllar Sovyet baskısı altındaydı. Kitapla ilgili bölümlerin çoğu tarih itibariyle bu baskının olduğu dönemlerde yazılmış. SSCB ve Lenin'le ilgili sayfa 171'de birkaç olumlu cümle görebilirsiniz. Canınız sıkılmasın. Dönemin şartlarının bunu gerektirdiği bilinmeli. Nitekim yazının kaleme alınış tarihine (1988) bakıldığında SSCB'nin henüz dağılmamış olduğunu da görüyoruz.

    Benim kitap hakkında genel olarak yazabileceklerim bunlar. 19 yıl önce basılmış bu kitap. Kitapta günümüzde yazımı farklı olan sözcükler var. Yazıldığı döneme ilişkin kullanımları o şekildedir diye aynen aldım. Tereddütte kaldım değiştirme konusunda ancak değiştirmedim. Büyük bir emekle hazırlandığı aşikâr. Yusuf Gedikli'nin de katkısı büyük. Yayınevini de kutlarım böyle vatan sevgisiyle dolu yazarları okurla buluşturdukları için. Bahtiyar Vahapzade ne yazık ki aramızda değil, ancak eserleri yolumuza ışık tutuyor. Allah rahmet eylesin diyor ve incelemeye bu kitapta çok sevdiğim bir alıntıyla son veriyorum. Keyifle okumalar. #47921436
  • ... Abbasın cesedinin dağdan indirilişi şimdi dahi gözlerimin önündedir. Cesedi ağaç dallarının üstüne koyuo dağdan aşağı sürümüşlerdi.
    Tanınmaz şekle sokulan cesedi polis idaresinin karşısında, ağaç dallarınün üstüne uzattılar. Bütün şehir cesedin yanında geçmek zorundaydı. Resmi daireler bununla insanları korkutup şunu demek istiyorlardı: " Hükümete karşı çıkanların akıbeti böyle olur!"
  • İçimde sürekli çatışma oluyor. Bir adım atmadan evvel hayli tereddüt ediyorum. Çoğu zaman "yapayım mı, yapmayayım mı?" diye ikilemde kalıyorum. Fikrim sürekli çatallanıyor. Sık sık yanlışa düşüyor, yanlışımı anlıyor ve itiraf etmekten çekinmiyorum. Şöyle bir vaziyet tasavvur edin: Vaktim var, çalışmak istiyorum, ama canım hiç istemiyor. Kendimi zorluyorum. Birden ışıklar sönüyor. Seviniyor, çalışamamamın sebebini ışıkların kesilmesine bağlıyorum. "Neyleyim, ışık sönmese çalışacaktım" diyorum. Tam bu esnada kulağımda ikinci bir ses çınlıyor: "Lamban var, yak ve çalış!" Başka bir ses ona cevap veriyor: "Lambayı ben kullanırsam, çocuklar ışıksız kalmaz mı?" Öbür ses, "Lambamız iki tanedir" diyor. O zaman çocuklara "kaç tane lambamız var?" diye sormaktan çekiniyorum. Çünkü "iki tane" derseler çalışmaya mecbur kalacağım. Böylece ömrüm boyunca içimde savaş olmuş, meseleyi her zaman huzurumun, rahatlığımın aksine halletmiş, aklımın sesini dinlemişim.
    Bahtiyar Vahapzade
    Sayfa 68 - Ötüken Yayıncılık
  • Yavaş yavaş hakkımın yenilmesine alışıyordum. Şimdi artık tamamen alışkanlık kazandım. Üstelik şimdi tek tek insanların değil, bütün bir milletin hakkı yeniliyor, ama susuyoruz. Çünkü hakkın çiğnenmesi artık sıradan bir olay haline gelmiştir.
    Bahtiyar Vahapzade
    Sayfa 66 - Ötüken Yayıncılık
  • Akrabalarımdan birisi koluma girip beni gazete büfesinin yanına götürdü. Büfenin yanındaki taşın üstünde oturan gözlüklü, köhne giyimli bir kişiyi bana gösterip sordu:
    "- Bunu tanıyor musun?"
    Dikkatle baktım, tanıyamadım. Dedi ki:
    "- Bu Şirali amcanın başına iş açan o İsmayilov'dur."
    Yaklaşıp selam verdim. Dedim ki:
    "- Beni tanıyor musun?"
    Dedi ki:
    "- Gözüm yahşı görmüyor. Kimsin?"
    Akrabam benu ona tanıtınca rengi bembeyaz oldu, elleri titredi, kalkıp gitmej istedi, durdurup dedim ki:
    "- Vaktiyle eylediğin zulümlerden hiç utanmıyor musun?"
    "- Her zamanın bir hükmü var. İmdi devran sizindir!"
    Dedim ki:
    "- Yanlışın var, devran yine senin gibilerin elindedir. Sen yaşlanıp sıradan çıktın. Varislerin yine senin gibilerdir."
    Bahtiyar Vahapzade
    Sayfa 62 - Ötüken Yayıncılık
  • Ömrüm boyunca adalet hissini insanın en yüksek hissi olarak kabul ediyor, "insanlık için adalet hissini yitirmekten büyük kabahat yoktur" diyorum. İçinde adalet ölçüsü, terazisi olmayan, haklıyı haksıza feda eden adamdan daha alçağını tanımadım. Ömrüm boyunca şu fikirde olmuşumdur: Adalet hissi olmayan adamdan insanlık beklemek lüzumsuzdur.
    Bahtiyar Vahapzade
    Sayfa 60 - Ötüken Yayıncılık
  • Firengiz'i hastaneye apardılar. Şansından yara derin değildi. yorlar. Polis geliyor. zabıt tutuyor. Nureddin'i tutukluyorlar. Ama bir hafta geçmeden bırakıyorlar. Ben o zaman, daha sekiz dokuz yaşında bir çocuk iken. rüşvetin ne kadar büyük kuvvete malik olduğunu anladım. Demek para kanın üstünü de örtebiliyormuş... Bu haksızlığın bir tarafı. İkinci tarafı ise Nureddin'in başına buyrukluğu ve uzun asırlardan beri halkın kayıtsız şartsız kabul ettiği ahlak kaidelerini bozmasıydı. Adete göre erkek, kadının yanında baska bir erkeğe el kaldıramazdı. Kaldı ki kadına, kıza el kaldıracak. Bunu halk kati surette affetmezdi. Ama yeni cemiyette rüşvet, bu mukaddes adeti çiğneyen soytarıyı haklı çıkarmıştı. Ben bu adaletsizliğe dözemiyordum (dayanamıyordum). O kanlı hadiseden sonra Nureddin her gün kapımızın önünden kibirle, gururla geçiyor, bizi çatlatıyordu.
    ...
    Geceleri sayıklıyordum. O günden sonra sinir hastalığına tutuldum. Beni sarsan Nureddin'in başına buyrukluğu, hayasızlığı ve cezasız kalmasıydı. Kendi kendime düşünüyor ve hükümetin onun cezasını niye vermediğini bir türlü onuruma yediremivordum. Bu da mühim değil! Peki kardaşları niye susuyor. Niye onun kudurganlığına cevap vermiyorlardı. Ben bu lakaytlığı babama ve amcalarıma da yakıştıramıyordum. Ufak yaşımda şahidi olduğum bu ilk haksızlık, beni yakıp yandırıyordu. Ben o zaman nerden bilecektim ki, hayat baştan başa haksızlıklardan ibarettir? Nerden bilecektim ki, benim zamanemde en büyük hak, güçtür.
    Bahtiyar Vahapzade
    Sayfa 58 - Ötüken Yayıncılık