• Uçak şirketleri otorite önyargısının tehlikeli olabileceğini son yıllarda öğrendi. Birçok kaza, kaptan pilotun bir hata yapması ve yardımcı pilotun bunun farkında olmasına rağmen sırf otorite inancından dolayı hataya dikkat çekmeye cesaret edememesinden kaynaklandı.
  • 105 syf.
    ·4 günde·Puan vermedi
    Kafka'nın eserlerinde oluşturduğu karakterler sislerin içinde gezinen sembollerdir. Kafka sizi de bu sisin içine çeker ama küçük bir el feneriyle işaret vermeyi de unutmaz...
    Aslında bu bir kayboluş değil tam tersi kendini bulmaktır...
    Ernst Fischer kitabı yazma amacını şu cümlelerle ifade eder: "Kafka'nın yaratısı üzerinde onurlandırıcı değerlendirmelerden oluşma bir piramit yükselir. Ben bu piramide yeni bir taş eklemek gibi bir haddini bilmezlik yapacak değilim. Katkım, yalnızca bazı sorunlara ilişkin notlar düşmek."
    Fischer'e göre yapılması gereken şey, Kafka'yı aziz ilan etmekten korumak ve onu dogmatik aşırılıklara kayanlar karşısında savunmatır. Çünkü bir aziz değildi Kafka, aziz olmanın çok ötesindeydi...
    Fischer, Kafka'nın yaratısını çöküş edebiyatı ve çöküş belirtileri ile olan bağları yönünden irdeler ve bu irdeleme sonunda ortaya çıkan Kafkaizm'in sakıncalı yanlarına değinir.
    Kitap içerik olarak 14 başlıktan oluşmaktadır. Bunlar arasında benin ilgimi en çok çeken kısımlar "Yabancı", "Yabancılaşma" ve "Baba"dır.
    Bu başlıklar doğrultusunda karalamaya başlayalım o zaman...

    1.Franz Kafka
    *Kılı kırk yaran bazı kişilerce Kafka, yalnızca küçük ayrıntıları görmüş, büyük bağlamı algılanmamış olmakla suçlanır; bunlara göre Kafka, dünyayı sarsan gök gürültülerine değil, duyulması olanaksız seslere kulak vermiştir. İnsan uyumazdan hemen önce bir "çelişki" konumuna girer: Gök gürültüsünü duymazken bir saatin tiktaklarını algılar. Kafka'nın tiktaklarını duyduğu saat - sonradan ortaya çıktığı gibi- bir saatli bombaydı. Bu bomba, yıldırımın düşmediği evi havaya uçurdu. Küçük ayrıntı, yıkıma götüren büyük bağlamın habercisiydi.(sf.14)
    Franz'ın beni en etkileyen özelliği keskin gözlem gücüdür...Ayrıntılar, önemsiz diye nitelendirdiğimiz minik şeyler onun gözünden kolay kolay kaçmaz. Özellikle Felice'ye mektuplarda sıkça karşılarız onun irdelemelerine.
    Peki bizler ne kadar farkındayız saatin ve haberci görevi üstlenen küçük ayrıntıların?
    Her gün yürüdüğümüz yolun, gölgesine sığındığımız ağacın, eskimiş bir fotoğraf karesinin, saatlerce konuştuğumuz yüzlerin ne kadarını gerçekten görüyoruz?
    Bütün hızınızla geçip gidiyorsunuz...büyük bir yıkıma doğru. Yavaşlayın dostlarım yavaşlayın...ve durağanlığın sesine kulak verin. Kafka'nın gözleriyle bakmayı deneyin.
    Kafka geleceğe dair haber niteliği taşıyan eserleri sayesinde Kahin ilan edilmiştir. onun zamanının ilerisinde olduğunu öne süren yazarlar olduğu kadar Elias Canetti gibi buna karşı çıkan yazarlarda olmuştur.

    2.Zayıflığın Yarattığı Deha
    " Yazma eyleminin, yaradılışımın en verimli yönü olduğu ortaya çıktığında, tüm gücüm bu noktada odaklaştı ve cinselliğin zevklerine, yemeye, içmeye, felsefi düşünmeye, özellikle müziğe yönelir tüm yeteneklerimi ortada bıraktı. Bu yanlarımın tümünde zayıf düştüm Bu da zorunluydu, çünkü sahip olduğum tek tek güçler bir bütün olarak o denli azdı ki, ancak hepsi bir araya geldiklerinde yazma amacına biraz olsun hizmet edebilirlerdi."(sf.16)
    Kafka'nın 12 Eylül 1912 tarihinde güncesinde şu satırlara rastlıyoruz: " Bu öyküyü, 'Yargı' adlı Öykü'yü, 22'yi 23'e bağlayan gece, akşamın onu ile sabahın altısı arasında bir solukta yazdım... Öykünün önümde gelişmesi, bir suda ilerler gibi ilerleyişim, hem korkunç bir çaba, hem de mutluluk. Bu gece sırtımda birkaç kez kendi ağırlığımı taşıdım... insan ancak böyle yazabilir bedenini ve ruhunu bu denli bütünüyle adadığında..."
    Franz iç gerilimini bir doruk noktasına vardırarak üreten yazarlardandır. Zayıflığından, acılarından, korkularından bir anka kuşu misali yükselir ve oluşmaya başlar eserleri. Yazın çalışmalarının bedelini dayanılması neredeyse olanaksız baş ağrılarıyla, uykusuzluk, bitkinlik ve kendini yıkıma götürmekle öder. Yazmak onun için bir tapınma biçimiydi. Yaratılış ve yıkım arasında tapınmak...

    3.Yabancı
    Kafka'nın en temel yaşantısını yabancılık, dışlanmışlık, kendi kendine sürgün edilmişlik oluştur.
    " Kafka,bir Yahudi olarak tümüyle Hıristiyan dünyasının insanı değildi. Yahudiliğinu umursamayan -ki gerçekte umursamıyordu- bir Yahudi olarak tümüyle yahudilerden sayılamazdı. Almanca konuşan biri olarak tam anlamıyla bir Çek insanı değildi. Almanca konuşan bir Yahudi olması nedeniyle tam anlamıyla Bohemyalı bir Alman olduğu söylenemezdi. Bohemyalı olması tam anlamıyla Avusturyalı olmasını önlüyordu. Sosyal Sigorta memuru olarak tam burjuva değildi. Bir burjuva ailesinin oğlu olarak tümüyle emekçiler sınıfına girmiyordu; ama bir büro insanı da değildi çünkü bir yazar olduğunu duyumsuyordu. Gelgelelim bir yazar da değildi çünkü gücünü ailesi uğruna harcıyordu.
    Oysa "aile çevremde bir yabancıdan bile yabancı yaşıyorum."(Nişanlısının babasına yazdığı bir mektuptan.)
    Franz'da içselleştirdiğim şeylerden biridir ait olamama durumu. Kafka hiçbir parçaya tam olarak kendini ait hissedememiştir. Yakın olduğu kadar uzaktır hepsine...Şehir, aile, işi ve içinde bulunduğu toplulukla bir bütün olamamıştır. Oysa dört bir yanından zehirli urganlarla bağlıdır parçadan bütüne dayatılmış zorunluluğuyla...
    Onun cümleleriyle dile getirelim bu yabancılaşmayı:
    " Hepiniz bana yabancısınız," der Kafka annesine, " yalnızca bir kan bağı var ama o da kendini duyumsatmıyor..." Kasvetli aile yaşamından nefret eder ama, kurtulamaz. "Bundan da nefret ediyorum; evde annemle babamın yattıkları yatağın, kullanılmış çarşaflarını ,dikkatle yerleştirilmiş gömleklerin görünüşü, beni kusturacak kadar bunultabilir, içimi altüst edebilir, öyle ki, sanki doğmuşum bir türlü tamamlanamamış, bu karanlık evde, kasvetli bir yaşamdan hep yeniden dünyaya geliyorum, o evde sürekli olarak varlığımın onaylanmasını bekliyorum..."
    Franz'ın çektiği bu yabancılık, bizlere ailesine, toplumsal konumuna ve ülkesine yabancılaşıp yabancı ülkelere yola çıkan Kleist'i anımsatır.

    4.Baba
    Üzerine birçok şey yazabileceğim ama bu gücü hiçbir zaman tam anlamıyla kendimde bulamayacağım bir kavram: "Baba".
    Franz'ın bütün eserlerinin önsözü niteliğinde gördüğüm kitabı "Babaya Mektup"ta babasına söyleyemediklerini ve kendi üzerinde yarattığı olumsuz etkiyi dile getirir. Babası ile yaşadığı olumsuz ilişki ailenin diğer fertleri ile olan ilişkisine de yansır. Baba figürü aile içindeki otoritenin yansımasıdır. Bu yüzden baba ile olan ilişki otorite ile girişilen mücadelelerin ilkidir.
    Babasının Kafka'nın yaşamına olan etkisini " dünya üç ayrılıyordu benim için: Birincisi, yalnız benim için konan ama benim nedense bir türlü uyamadığım yasaların egemen olduğu ve içinde bir köle gibi yaşadığım dünya; ikincisi, benimkine sonsuz uzaklıkta bulunup senin yaşadığın ve hükmetmeler, sağa sola buyruklar vermeler ve verilen buyrukların yerine getirilmeyişine kızıp içerlemelerle vakit geçirdiğin dünya ve nihayet başkalarının buyruklardan ve buyruklara uyumalardan bağımsız, mutlu yaşayıp gittiği bir üçüncü dünya." sözleriyle bize gösterir. Baba figürü Kafka'da otoritenin baskının, suçsuz yere suçluluğun temsili olarak resmedilmiştir. *Baba Kafka için Dava romanındaki mahkeme kadar görünmez ama bir o kadarda müdahaleci yapının aile içindeki temsilidir.
    Kafka'nın eserlerinde haksızlığa karşı baş kaldıran ve mücadele eden karakterler ön plandadır ancak sonunda bu karakterler Kafka'nın babası karşısında teslim olması gibi teslim olurlar...
    [ Teslimiyet üç büyük romanında da(Dava, Şato, Amerika) işlenir. Dava,da Josef K. hukuk sistemine karşı verdiği mücadeleye teslim olur; Şato'da kadastrocu K. düzenin kendisine biçtiği role teslim olur; Amerika'da Karl Rossman yabancısı olduğu ülkeye ve onun düzenine teslim olur. Her üç romanda da kahramanlar giriştikleri tüm mücadelelerden yenik ayrılırlar. Dönüşüm ve Yargı adlı hikayelerinde de kahramanlar ebeveynlerine teslimiyetin hizmetini yaşarlar.]
    Kitaptan bir alıntıya değinmek istiyorum:
    #45194873
    *Bu tüketiliş, Yunan mitolojisindeki ana-baba örneğindeki gibi( oğullarını yiyen Kronos-onurlu baba) bedenin yem yapılması biçiminde olmaz; belki de Kronos, sırf oğullarına acıdığı için onları yemeyi, öteki yöntemlere yeğlemişti...
    (Kitapta "Baba" kısmında Kafka'nın, çocukların yetiştirilmesinden söz ettiği mektuplarında Swift'in anne ve babaların çocukları yetiştirmede çoğunlukla en uygunsuz kişiler oldukları yolundaki görüşlerine katıldığı belirtilmiş. Bireyin aile içinde çizilen sınırlar içinde anne-babanın egemenliği altında tüketilip kurallara uymadıkları takdirde aile içinden atılmayıp iki taraftan hedef haline dönüştürüldüğü üzerinde durulmuş. Asıl mesele şu Franz'ın babasının eğitim konusunda kullandığı yöntemlerin Kafka üzerindeki yıpratıcılıği işte bu noktada yazar bu durumla bağlantı kurduğu Kronos'a değinmiş.)
    Kronos'un çocuklarını yemesinin Franz'ın babasının yavaş ve yıpratıcı yöntemlerinden daha az acımasız olduğu...

    4.Bürokrasi
    Franz Kafka'nın yazıları modern insan tipine ve bürokrasi zincirlerine karşı bir eleştiri olarak okunabilir. Özellikle bürokrasinin yabancılaşma etkisi eserlerinde kendini hissettirir. Bürokrasinin etkisi yanında kapitalist sistem nedeni ile iş ve işçilerin düzen içerisinde yaşadıkları olumsuz durumlarda birbirinden farklı yabancılaşma şekilleri olarak eserlerde göz önüne serilir. Kafka "Kapitalizm içten dışa, dıştan içe, yukarıdan aşağıya, aşağıdan yukarıya bağımlılıklardan oluşan bir sistemdir. Her şey bağımlıdır kapitalizm de, her şey zincire vurulmuştur"(jonouch,2008:62), diyerek kapitalist sistemin yabancılaşma ve modern insan üzerindeki etkisini dile getirmiştir.

    5.Yabancılaşma
    Kafka'nın eserlerindeki 'konu' ve 'karakterler' modern insanın yabancılaşma biçimlerini çarpıcı bir biçimde ortaya koyar.
    "İnsanın yabancılaşması, çalışma aracılığıyla, üretim aracılığıyla doğadan kopmasıyla birlikte başlar. "Üretim aracılığıyla doğa, insana kendi ürünü ve kendi gerçekliği olarak görünür." der Karl Marx Ekonomi ve Felsefe Elyazılarında.
    İnsan, " kendisini yalnızca bilinçte olduğu gibi ussal açıdan değil, aynı zamanda gerçeklikte etkin olarak bir kez daha yaratır ve böylece kendini, yine kendisinin yaratmış olduğu bir dünyada izler."(sf:39)
    Kafka'ya göre insanlar bu süreçte nesneleşmeye başlamıştır...
    [Dış saat ile iç saat birbirini tutmuyor, diye yazmıştır 1922 ocağında Kafka. Bu iki farklı dünyanın birbirinden ayrılması ve kopması. Yani bir yabancılaşma söz konusudur. Bunun temelinde de(içteki gidişin vahşiliğin temel nedenin) insanın kendi kendisini gözlemlemesidir.
    "öyle bir gözlem ki hiçbir tasarıma rahat vermiyor, tümünü dışa doğru kovuyor ve sonra kendisi yeni bir gözlem tarafından kovuluyor..." Kafka, daha 1910 yılında bu acımasız gözlemden, 'gezegenlere doğrultulan teleskopları' andıran gözlemden söz eder. İnsanın kendisine yönelttiği böyle bir gözlem karşısında ego, kendini hemen hiç bulamaz, ancak yitirir.
    Kafka, insanın bu tür kendisine yabancılaşmasını kahramanlarının adlarından bile kaçmallarıyla da dile getirmiştir. Amerika romanında kahramanın adı henüz Karl Rossmann'dır. Dava'da yalnızca Josef K.'dır. Şato'da ise K.'dan başka, yani anonim kişiden, kimseden ve herkesten başka bir şey kalmamıştır. Ve gelelim Milena'ya Mektup'daki imzasına:" Senin( artık adımı da yitiriyorum; giderek kısaldı bu ad ve şimdi böyle oldu: Senin)."]
    Franz, kuşkusuz en iyi gözlemcilerden biridir. Ve bu kimi zaman onu kendi içinde yok oluşa sürükler...

    ***
    "Koşulları aşıldığında, Kafkaizm geçecek Kafka ise kalacak."
    ***
    Kafka'ya dair yazmaya başlamak kolay belki de(bana bu da güç) ama içinden çıkabilmek gerçekten zor...
    Ben içinden çıkamamış biri olarak yarıda bırakıyorum...
    İyi okumalar diliyorum...
  • 168 syf.
    ·7 günde·8/10
    Eee ne olacak şimdi ha? diye kitabın içinde sık sık soran Alexe cevap olarak:

    Hikayeni okuyup bitirmem üzerine inceleme ve yorumlarımı elimden geldiği, dilimin döndüğü ve kelimelerimin yettiği kadarıyla yazıya dökeceğim sevgili kardeşim. Belki bu şekilde tüm okurlarını kardeşi olarak görerek, ‘‘ey kardeşlerim’’ diye hitap eden Alex’e yeni kardeşler(okuyucular) kazandırmak, ilgi uyandırmak , belki de okumayı düşünenler için şüphelerini ortadan kaldırmaya katkıda bulunmak için.

    Evet kitabın bende oluşturduğu düşüncelerle birlikte hikayeye de değineceğim incelemem biraz uzun olacağından şuraya arka plana bir müzik tavsiyesi ekleyerek, sıkılmanıza mani olmasını dilerim.
    Efsane ikilinin düeti!
    https://www.youtube.com/watch?v=48Qdgx2V8nU
    Şarkının içinde de geçen şu kısmın altını çizerim;
    ‘’İki kapılı bir handa yürüyoruz gündüz gece ve bilmiyoruz ne haldeyiz!’’

    Hadi Alexinde deyimiyle incelememi dikizlemek(gözlemlemek) isteyenler buyursun:

    Öncelikle kıyısından, köşesinden , üstünden de olsa elimden geldiğince hikayeyle ilgili küçük spoiler kelimesi de yerin dibine batsın da dilimizden düşsün, ipuçları olabilir uyarısı benden okuma kararı sizden : )
    Yazar ile başlamak istiyorum cümlelerime; Anthony Burgess kariyerinde önce müzisyenlik, sonrasında yazarlığa girişmiş bir İngiliz yazar. Yazarlığa girme hikayesi oldukça ilginç; Kendisine beyin tümörü hastalığın teşhisi konulmasıyla bir yıllık ömrünün kaldığı açıklanıyor. Bunun üzerine kendisi kalan ömrüne yazar olarak devam ediyor ve bu romanla birlikte 5-6 sayıda kitap eseri çıkartıyor. Fakat kaderin cazibesi veya teşhisinin doğru çıkmaması üzerine ömrüne daha uzun süre devam ediyor. Kader ilginç bir senaryo yaşatarak, kendisine yazarlıkla tanışıp bu eserinde ortaya çıkmasına olanak sağlıyor. Müzik dünyasıyla birleşen yazarlığının etkilerini oluşturduğu karakterinde klasik müzik aşkıyla donatmış olduğunu okurken farkına da varabilirsiniz.

    Kitabın tanıtım kapağındaki yazarımızın şu sözleri bu kitabın içeriğine de , yazılma amacına da cevap niteliğinde olduğunu söyleyebilirim.
    ’’Tüm hayvanların en zekisi, iyiliğin ne olduğunu bilen insanoğluna sistematik bir baskı uygulayarak onu otomatik işleyen bir makine haline getirenlere kılıç kadar keskin olan kalemimle saldırmaktan başka hiçbir şey yapamıyorum…’’
    diyen yazarımız yinede elinden gelen en iyi seçeneği kullanarak bir fikir taslağını oluşturarak yıllarca yaşatmış ve bugünlere bile hikayesi içerisinde göndererek bizlere ulaştırabilmiş. Fikirler ölmez yaşarmış uzun süreler, bunun ispatını da gerçekleştirmiş.

    Şimdi kitaptan bahse geçmek istiyorum; Bu romanda yazarımız distopik bir gelecek atmosferi oluşturarak o kadar mühim gerçeklerin üzerine konu işlemiş ki gerçekten oldukça ileri görüşlülüğünü ve haklı olduğunu ortaya çıkaran bir hikaye ortaya sunmuş.

    Kitabın başlığı bile ilgi çekmesinin yanı sıra özenle seçilmiş olması, içinde anlam bulundurması okuyucudan puan kazandırıyor. Portakalın organik özelliği ile insana değinirken, otomatik kelimesiyle de makine özelliğine vurgu yaparak bu başlığı kitaba uygun buluyor ve ortaya, makineleşen bir insan anlamlı başlığı sunuyor.

    Kitapta ki hikayenin kahramanı, kendisinden mütevazi anlatıcınız diyerek bahseden Alex bize başından geçen hikayeyi kendi ağzından monolog tarzında anlatıyor. Hikaye, 3 tane yandaşı olan arkadaşıyla oluşturduğu bir holigan, çete grubunun işlediği şiddetli olaylar ve kötülüklerle başlıyor. İçtikleri uyuşturucu maddeli içeceklerin etkisiyle de birlikte iradelerini kaybedip içlerinden de birikip taşmakta olan kötülük eğilimlerini ortaya savurarak dökmelerine şahit oluyorsunuz. İçinde barınan şiddet ve kötülük eğilimini, sanat ve müzik zevkiyle birlikte taşıyan ilginç kahramanımız çetenin lideri olan Alex’in birbirinden farklı dinlediği klasik müzik eserlerini de keşfedip, kitaptan edinilecek kültürel kazançlar arasında bulabilirsiniz. Yaşadığı toplumun da görüntüsünü anlatan Alex sanki aynı zamanda günümüzün de tablosunu aktarıyor gibi; Tıpkı ebeveynleri gibi toplumun diğer bireylerinin sistem tarafından belirlenerek günlerinin çoğu zamanlarını işte çalışarak harcamalarına zorlayarak, kendilerine kalan küçük zaman diliminde ise sadece TV karşısında vakit geçirmeye ayırabilecekleri ve dış dünyaya kör ve sağır, diğer bireylere karşı duyarsız ve görmezden gelen bir toplum haline sürüklenmelerini okuduklarınızda çıkarabiliyorsunuz hikayeden. İçimizde insan olmanın huzuru iyiye yönlendirecek eğilimlerimiz var ancak dışımızdaki baskılar, korkular, para, sahte duygular, modern dünya bizim iç dünyamıza fazladan yük oluşturuyor ve ruhumuzu ağırlaştırılarak farklı yollara sevk edebiliyor.
    Bu da şunları düşündürüyor ki; Bugün toplumlarda oluşan bir çok sorunun, sıkıntının, duygu yoksunluğunun sebebini bireyler mi oluşturuyor yoksa toplum mu yoksa onu da bir şekillendirme ve yönetme gücü olan sistematik güçler mi? Her kötülüğün kendine göre bir oluşum nedeni ve oluşturan çevresi ve faktörleri vardır. İstisnalar kaideyi bozmaz günümüze değinerek hikayeyle benzetme yapacağım; Günümüzde de toplumda, Aile kurumları bağları zayıflamış, toplum ilişkileri gerilemiş, hoşgörüler ve anlayışlar hızla azalmakta, duyarsızlık had safhalara tırmanma vaziyetinde değil mi? Bunları sergilemekte olan bireylerin mi suçu var yoksa yol açan oluşturan toplumu sürükleyen güçlerin mi? Farkına bile varmadan bir takım özelliklerimizin yerini olumsuz özellikler alarak değiştiriliyor belki de birilerinin istediği gibi ‘‘Otomatik Portakal’’ haline çevriliyor olabiliriz. Bir kısmında da Alex’in bahsettiği üzere, babasının gazetede her zaman okuduğu olayların benzeri olan şiddet, hırsızlık ve toplumu olumsuzluğa boğacak olayların sık sık yaşanıp gözümüzün önünde ve zihinlerimizin içine kazınması bizim iç dünyamıza olumlu mu olumsuz mu etki eder bunları sorgulamak gerekiyor.
    Bizzat bu düşünceler ışığında düşününce, kendi adıma sormak istiyorum; Hangimiz akşam haber kanallarının tamamını sakince, huzurla ve umutla sonuna kadar izleyebiliyor? Veya diyelim bir gözünüz kapalı izleyebiliyorsunuz bir şekilde, peki hanginizin izledikten sonra yarınlara olan umudu ve huzuru artıyor? Veya bundan da vazgeçtim çıkan 10 haberden kaç tanesi cinayet, hırsızlık, şiddet veya hoşgörüsüzlük ve anlayışsızlıkla ilgilide, kaç tanesi yaşam sevinci ve hoşgörü, paylaşım, sevgi veya geleceğimize yönelik faydalı ve başarılı buluşlarla ilgili yaşadığımız çevrede? Gerçekten bunların reşit bir bireyde bile olumsuz düşünceleri bunalıma, umutsuzluğa sevk ederken birde reşit olmayan yaşlar üzerindeki etkisinin vahim olabileceğini düşünmeden toplumdaki artan ahlaksız, kayıt dışı olayların sadece sonucuna göre tepkide bulunurken nedenini de düşünüyor muyuz yoksa düşünemiyor muyuz? Kendi adıma cevaplamak istersem haberleri izlemeyi bırakalı oldukça uzun bir zaman oldu onun yerine kelime oyununu izliyor ve bir nebze kendimi kötü düşünceler ve olaylardan uzak tutmaya çalışıyorum, eğer benim gibi rahatsızlık, duyarsızlık hisseden kişiler varsa onlara da bizzat tavsiyemdir bu gibi haberler yerine hafta içi her akşam saat 7 ile 8:30 arası teve2 de.
    Neyse konuyu değiştirmek istedim çünkü oldukça iç bunaltan bir konu olan bu düşüncelerden sıyrılıp kendimi toparlamak için, devam edelim hikayemize;

    Hikayenin mütevazi anlatıcısı Alex ve grubunun konuşma dili olarak bir argo dilinden yararlanmaları başta biraz farklı bir kelime dağarcığı olmasından güçlük oluştursa da 10-15 sayfa sonra su gibi bir anlatıma kavuşabiliyorsunuz. Burada da çevirmenin de günlük dilimize uygun çevirisinin başarısını inkar etmek gerekir. Kara mizahtan da yararlanılan anlatımda hem trajediyi hem dramı hem de komediyi aynı anda satırlarınız da okuyorsunuz ey kardeşlerim. Mütevazi anlatıcımız Alex’in sokak dilini ve argo kelimelerini, samimi bir dil ile anlatarak okurlarına ‘‘ey kardeşlerim ’’gibi hitap ederek sizin hikayeyi benimsemenizi sağlıyor.

    Okumayı düşünenlere de başlamadan önce de bir tavsiyem, dünyaca ünlü olan ’Pavlov Deneyini’ araştırıp bilgi sahibi olarak hikayeye başlamanızı öneririm, bakış açınızı daha geliştirerek kavramanıza katkıda bulunacaktır. O kadar acımasız bir deney ki insana farkında olmadan neleri yaptırım etkisi olduğunun sınırını tahmin edemezsiniz! Hikayenin içerisinde ki bir örneğiyle de bunu anlayacaksınız.

    3 bölümden oluşan hikayenin ilk bölümünde, henüz ergenliğinin başında 15 yaşında hayata ve topluma bir birey olarak girmeye hazırlanan karakterimiz Alex’in ve çetesinin içindeki kötülük ve şiddetleri sergilemesiyle hikaye devam ediyor.
    İnsanın iç dünyasındaki kontrolsüz güç dengelerini sorgulatarak, karakterler üzerinden izlediği olaylar zinciriyle çağımızda kendi hayatımızda ve toplum hayatımızda özgürlük sınırlarımızı da irdelememizi sağlayacak bir mesaj sunuyor okurlara.

    Birbiri ardında işledikleri suçlar serüveninin Alex'in grubu içerisinde ki saygınlığının ve kontrolünün kaybolmasıyla arkadaşları tarafından kumpasa düşürülerek polislere yakalanıp esir hayatına geçmesi ile birlikte yeni bir hikaye bölümüne geçiyorsunuz. Mahkum olarak geçirdiği süreler içerisinde hiçbir düzelme yönünde görüntü göstermemesi, onu Hükümetin toplumda artan suç olaylarının önüne geçmek ve iktidarını devam ettirmek için kendilerine başarı sağlamak için bulduğu ıslah edici bir psikolojik deneye seçilen ilk kurban olmasına yol açıyor.

    Burada araya bir fikrimi eklemek istiyorum; İnsanı insan yapan özellikleri biliyoruz ki düşünerek, karar vererek yaptığı iyi kötü seçimlerdir. Evet; Bu imtihan göreviyle bu dünya içerisinde yaratılmış ve ömrümüzü geçirmekteyiz. Eğer bu özellikler bireylerde olmadan, eylemlerimize bir takım güçler tarafından müdahale edilerek yönetilse idik, dünyaya geliş amacımızın ne anlamı olurdu? Bugün insanoğlunun bile ortaya çıkardığı yapay zekadan oluşarak yönetilen robotlardan ne farkımız kalırdı o halde? İçimizde beslediğimiz iyilik ve kötülük kavramlarının hangisini ortaya süreceğimiz, kendi seçimlerimiz ve kararlarımızla oluşmaktadır. Bir şekilde ahlaki ve vicdani düşüncelerle, iyilik ve kötülük mekanizmalarını kendimiz hakim olarak yönetmemiz gerekiyor ki yaratılış gayemize uygun bir şekilde yaşayabilelim.

    Fakat kitap da bir takım sistematik güçler bu düşünceleri görmezden gelerek başkalarının yaşama ve özgürlük kurallarını hiçe sayarak kendi otoritelerini güçlü ve hakim kılabilmek için bir takım plan ve projeler ortaya çıkarıyorlar, tıpkı Alex’in de dahil edildiği deneyde yapılan düşüncelerini ve zihnini boşaltıp yerine kendi isteklerini, kurallarını yerleştirerek.

    Alex deneyde tedaviye başlanıldığında, çok katı işkenceli tedaviler görür, ruh sağlığının bozulmasına yol açılır. Bir takım şiddetli ve zulüm içeren filmler kendisine beyaz perdede gösterilerek bilincine işlenilir ve hasara uğratılır. Sanırım burada medyanın da etkisine değinmek istemiş olabileceğine düşündüm; Çünkü gösterilen filmler şiddet,savaş,işkence,korku ve benzeri toplum ahlakına aykırı düşen olaylar üzerine. Günümüzdeki medyada bunlardan hangisi gösterilmiyor, hangisi bilincimize girilmesine yol açılmıyor ki?
    Kitapta da yazan bir deyimle ‘Çürümüş ve hasta bir toplumun’ sonuçlarına yönelik çözümler bulmak yerine, daha önceki seviyede bu duruma getiren, ortaya çıkaran sebeplerinin önüne geçilmesi, tedbirler ve önlemler bulunması daha isabetli bir durum olacakken bazı insanların kaderi bazı güçler tarafından yanlış bir şekilde değiştirebileceğini görebiliyoruz.

    Bu tedavinin sonucunda kötülüğe olan eğilimini köreltip, bilincine yerleştirilen yöneltmeler ve mesajlarla, Alex’in kötülüğü seçme ve uygulama içgüdüsü ortadan kaldırılmış, düşünce ve eylemlerinin işlenmesini kısıtlamışlardı. Öyle ki Alex ne zaman kötü bir şey görse veya aklından geçirse bir şekilde kendisini rahatsız hissedip hastalığa yakalandığını bahsediyordu.
    Burada otoritenin yaptığı baskıcı deney ile günümüzde ki olaylara ışık tuttuğunu çıkarabiliriz. Baskılarla bir takım belirlenen kurallarla seçimlerimizin sınırlanıp tercih seçeneklerimizin ortadan kaldırılarak oluşturulmak istenen toplumun veya düzenin istenilen bir parçası haline getirtilmek istendiğinin bir örneği. Bu deney aynı zamanda insanların ne kadar bilinçsiz ve haksız yere bir şekilde otoriterliğe boyun eğmek mecburiyetinde kalıp, istenilen hale getirildiklerinin göstergelerinden biri şüphesiz. En büyük suç birisini ve bizleri hissizleştirmek, hissetmelerinin önüne geçmek! Duygularını yitiren insan artık bir insan, kişi değildir Anthony Burgess’in de dediği gibi OTOMATİK PORTAKAL’dır. Ve toplumumuzda bu tanıma uyan kişilerin varlığı o kadar gün geçtikçe artıyor ki sonuçlarının nereye uzanacağı düşünmek bile insanı endişelendiriyor.

    Alex’in, tercih yapma eğiliminin ortadan kaldırılıp toplumun ve sistemin istediği yaşayış kurallarına göre uygun biçimi alarak, hükümet yetkilileri tarafından istenilen bir modele getirilip düzeltildiğine kanaat getirmesi üzerine özgürlüğüne bırakılır ve esir hayatı son bulur. Alex’in özgürlüğüne kavuşmasının ardından dışarıdaki özgür toplumun, hoşgörüsüz ve adaletsiz bir düzeniyle karşılaşıyor. Buradan şöyle bir düşünceye varılıyor ki; Bireyin bir takım özelliklerine toplumun yönlendirici ve şekillendirici olduğu da aşikardır. Sonuçta çevre etkisi örnek alınacak ve yol gösterici etkilere sahiptir. Aynı zamanda toplumun da yaşayışını düşüncelerini ve duygularını şekillendiren yönlendirenler vardır ki burada da bumerang gibi suç tekrar sistematik güçlere dönüyor.

    Otoritenin faşistçe bir deney ile hazırlayıp düzelttiği Alex çıktıktan sonra bir takım olumsuzluklarla eskiden işlediği suçların yüzleşmeleriyle karşılaşıyor ve çaresizlik içine terk ediliyor bir başına. Hükümetin bu deneyle de yeterli kalmayıp suçlardan caydırmak için de kaba kuvvetli ve acımasızca polislerden kurduğu teşkilat da bu arada sokakları idare etmeye çalışıyor. Totaliterliğe doğru yürüyen hükümetin ise elbette bir takım aleyhine bu sistemi engellemeye çalışan karşı cepheden oluşan politikacılar bununla ilgili çalışmalar ve araştırmalarla uğraşıyorlar. Burada haksızca yapılan bir deney sonucu düzeltilen Alex’ den de yararlanarak koz elde etmeye çalışan politikanın kirli emellerini ve acımasız yüzüne de şahit oluyorsunuz.

    Evet genel olarak bir sonuca varacak olursam çok isabetli ve başarılı bir sistem eleştirisi mesajı taşıyan bu kitap her ne kadar kurgulanmış olan hikaye biraz rahatsız etse de yine de olabildiğince uygun bir hikaye üzerinden verilen mesajı ve eleştiriyi başarılı buluyor, bugünkü sistemlerin uyguladıkları bir takım senaryoları sorgulatmaya sevk ettiğini belirtmek istiyorum bu kitabın. Kurgunun başında bazı olumsuz ve kötü olayların duyarlı kişileri rahatsız edeceğini belirtmek isterim fakat devamının gizemi ve merakı içinde sürükleyiciliğine kendinizi kaptırarak okumaya devam ediyorsunuz sayın mütevazi anlatıcımızı. Mesaj o kadar isabetli ki geleceğe kendini koruyarak taşıyarak bugün bile okunduğunda size birbiri ardınca düşüncelere sevk ederek bazı gerçeklerin farkına iletecek derecede etkili.
    Filminin de kitaptan esinlenerek yayımlandığı belirtmek isterim kimisine göre beğenilmekte kimisine göre kitabın üzerine izleme hassasiyeti bulunmamakta ki bende ikinci kısımda karar vererek sizin kararınızı da okuduktan sonra sizlere bırakıyorum.

    Kısa bir kıtap da olması yönünden (150-160 syf. cvarında) kendi okuma hızıma göre 5-6 günlük bir süre zarfı içerisinde okuyabildim. Kitabın kısa olmasına rağmen içinden çıkarılacak mesajların ve fikirlerin oldukça geniş ve geleceğe kendini aktarması kitabın bu kadar öne çıkıp, başarı kazanmasına katkıda bulunduğunu söyleyebilirim.
    Hem distopya hem kült eserler arasında popüler olan bu kitabın okumanızla birlikte aklınızı kurcalayacak fikirler ışığında , derin bir eleştiri ve sorgulama yapmanıza yol açarak, bitirdikten sonra da etkisinin faydalı olabileceğini düşünüyor ve okumanız için temennide bulunuyorum. İyi ve keyifle okumalar, kitaplarla iyi vakitler.

    Aynı zamanda Necip beyin oluşturduğu #28548203 bu etkinlik içerisinde de birbirinden farklı eserleri okuyarak bir etkinlik altında buluşturduğu için etkinliğe de ithaf ederek faydalı olmasını umuyor, bu etkinliğin baş rolü olduğu için kendisini teşekkür ediyorum. Bol eser okunmakta olan bu etkinliğe de; Bilimkurgu alanında H.G Wells ile ilk kez tanışarak Zaman Makinesi eserini okuyarak devam edeceğimi de dipnot olarak ekliyorum.: )