Ebru Ince, bir alıntı ekledi.
18 May 22:20 · Kitabı okudu · Beğendi · 8/10 puan

"Çıplak Isa Nasira'da marangoz çırağı idi ..
Zeytindağı'nın üstünden geçtiği zaman ,altında kendi malı bir eşşegi vardı ..
Biz Kuduste kirada oturuyoruz ..
Halepten bu tarafa geçmeyen şey ,yanlız Türk kağıdı değil ,ne Türkçe ,Ne Türk geçiyor ..

Floransa ne kadar bizden değilse ,Kudüs de o kadar bizim değildi ...sokaklarında turistler gibi dolaşıyoruz ...

Zeytindağı, Falih Rıfkı Atay (Sayfa 42)Zeytindağı, Falih Rıfkı Atay (Sayfa 42)
Yağmur Yıldız, bir alıntı ekledi.
18 May 01:00 · Kitabı okudu · Puan vermedi

Seni gördüm rüyamda bu sabah.Yan yana oturuyoruz sen itiyorsun beni ,ama kızmadan gülerek.Üzülüyorum,ittiğin için değil ,seni itmeye zorlayan davranışıma üzülüyorum.

Milena'ya Mektuplar, Franz Kafka (Sayfa 76)Milena'ya Mektuplar, Franz Kafka (Sayfa 76)

Bitmeyen Öykü
Ulan dedim kendi kendime geçenlerde. Kendi kendime dememin de bir nedeni var ki söylüyorum, on yıl sonra ilkokul arkadaşımla karşılaşmam etki etti. Selamlaştık falan. Oturduk bir çay ocağına çayları söyledik, mazinin marazisinden konuşmaya. Şimdi polis olmuş arkadaş birkaç güne de evlenecekmiş. Ben ona ne yapıyorsun diye sorduğumda öyle cevap verdi gülümsüyordu, neşeliydi, traşlıydı, et kemik toplanmış/sıkışmış, şöyle tam kendine gelmiş eski cılızlığından ve zayıflığından kurtulmuş adam gibi adam olmuş. Ben halimi anlatmayayım neyse azcık anlatayım. Saç sakal birbirine karışmış, zayıflamışım, boy kilo farkı uçurum olmuş, göz kapaklarım çökmüş, sekiz senedir üniversite okuyorum bir diploma bile yok ortada. Her neyse kendimi ve yaptığım işi de böyle belirtince adam şaşırdı kaldı. Neyse çaylarla beraber sigaraları da içiyoruz. Konudan konuya atlıyoruz iki dakikada eskiden beri arkadaşız havasına girdik, sanki şu geçen on yılda her zaman birlikte gezmişiz, tozmuşuz falan. İlkokul yani ilköğretim arkadaşlığı farklı oluyor hem de çok farklı oluyormuş. Her neyse adama dedim ki öğrenciye yemek ısmarla, sen memur adamsın. sağolsun güzel bir şeyler söyledi iyice yedik. Sonra ulan dedim Ceylan'a noldu haberin var mı? Hangi Ceylan diyerek yüzüme baktı salak bir ifadeyle. Salak bir ifade nasıl oluyormuş bilmiyorum ama ben anlam veremediğim bakışlara salak bir ifade yahut bakış diyorum. ooo böyle yaparsam hikaye bitmez ki. Böyle arada sırada hikayeyle ya da anıyla alakası olmayan şeyler koyarsam hikaye bitmez galiba. Bak hala konuşuyorum hikayeden bağımsız olarak. Ulan böyle bir hikaye beş dakika öncesine kadar aklımda yoktu, şimdi aklıma geldi bir hikaye yazayım da konusu şöyle böyle olsun diye ama hikayeye geçemiyorum abi. Bu nasıl bir kendinibilmezlik bu nasıl bir üslup bu nasıl bir okuyucuyu önemseme mantığı? Ulan hikayeyi beğenmiyorsan niye yazıyorsun, beğeniyorsan niye başka konuşmalar ekliyorsun araya. Haa şöyle bir şey de var ki anlatacağın şeyi tam olarak anlamamalarından korkuyorsan onu da ince ince işle hikayeye yani ne bileyim bir diyaloğa sığdır bir tasvire yahut betimlemeye sığdır yahut sembol olarak bir şeyler ver. Hadi bunların hepsi olmadı bir karakter yarat. O karakter hiçbir şeyi anlamaya bilmeyen bir karakter olsun. Ve zorlandığın yerlerde o karakteri konuşturarak hikayenin bir köşesine sok. Hem karakter iyi olur hem de hikaye daha eğlenceli daha açıklayıcı olur. Ama mizaha izah yaparsan da mizah olmaz. Ulan mizahla ne alakası var şimdi hikayenin? Hikaye ruhu ayrı mizah ruhu ayrı. Yani mizahın izahı olmaz kim ne anlarsa. Hikayede ise kim ne hissederse mi önemli yoksa olayın kendisi mi? Valla ben tam olarak bilmiyorum bunu ama olay üzerinden hislere açık kapılar bırakılırsa daha etkili olur diye düşünüyorum ama belli de olmaz. Olay bağlantılı düşünürsen sürekli bu sıkıntı. Ama duygu veya duygulanış bağlamında düşünürsen hikayeyi bu da sıkıntı. İki tane tarz vardı: çehov tarzı hikaye ve maupassant tarzı hikaye. Nerden geldik buraya onu da anlamadım ama abi ne olursa olsun bu yetenek işidir. Yeteneğin yoksa sıksan da siksen de olmaz bu işler. Yazı yazmak için binbir türlü nedenler var. onların da yerine gelmesi lazım. Başta yoksulluk, çirkinlik, isyan gibi ruhi ve maddi bunalımlar olması lazım ama günümüzde bunun da bir önemi yok artık. Yav yeter artık ben hikayeye geçip anlatmak istiyorum. Her neyse oturuyoruz arkadaşla çay ocağında. İnşallah okuyucu unutmamıştır en son kaldığım yeri. Neyse ben bir başa dönüp bakayım da nerde kalmışım. Bir dakikaya geliyorum. Tamam, tamam. Hangi Ceylan diyerek yüzüme salak salak bakmıştı. Ben de o salak bakışın nasıl olduğunu ve neden böyle bir tabir kullandığımı anlatmıştım. Hatırlıyoruz değil mi neden o tabiri kullandığımı? Onu da hatırlatmama gerek yok. Bu defa sen çık yukarıya bak ve hatırla. Okuyucu senden özür diliyorum seni yukarıya çıkardığım için. Her neyse kelime hatalarına veya imla kurallarına pek takılmıyorum. Sen de takılmadan oku. Ulan dedim hani bir ceylan vardı. Siyah saçlıydı, siyah kirpikleri -beyaz olacak değil ya-, ince kaşlıydı, sonra bembeyaz bir yüzü vardı orada okuyan pis köylü çocuklarının arasında güzelliğiyle, temizliğiyle bütün cinsel dokunuşları özleten kız vardı ya. Haaa o mu diye karşılık verdi. Şimdi hatırlıyor. Size demedim mi salak bir ifade. Aha da şimdi bu kadar tasvirden sonra hatırlaması kesinkes salak olduğunu göstermiyor ama hissettiriyor değil mi? Her neyse arkadaşa detaylıca anlatmaya başladım kızı, çoğunu unutmuş bu gerizekalı. Kızın en önemli yanlarını unutmuş. Aslında burada okuyucuyu bilgilendirmek amacı taşıyorum ama bunu böyle açıkladıktan sonra hiçbir önemi ya da gizi kalmıyor ki... Ama olsun bu da bir şey. En azından hikaye uzun ve güzel gibi geliyor. Adam yazmış bu kadar uzun hikayeyi demek ki yetenek var abi diye düşünmesini istiyorum okuyucunun. Neyse bizim köyde bir imam vardı. Bu imamın hiç oğlu yoktu ve sekiz çocuğunun sekizi de kızdı. Size yemin ediyorum ki öyle. İnanmıyorsanız ekmek mushaf çarpsın. Her neyse. Sekiz kızı da çok güzellerdi. Saçları böyle uzun ve yumuşak ve düz ve kalın saçları vardı. Yüzleri hiç güneşe çıkmamış çocuklar gibi bembeyaz ve tertemizdi. Elbiselerinde tek bir leke bile yoktu. Hepsi de çok güzeller. Onlardan kim hangi sınıftaysa o sınıfın erkekleri o kızın peşinden koşuyordu. Bunların gözleri falan da büyüktü. Herkes bakıyordu abi ister istemez. Böyle köye manken gibi kızlar getirirsen bakacaklar. Bizim de halimiz harap. Proleter sınıfın en önde koşanlarıyız. Ama hangi sınıfa mensup olduğumuzu bilmiyoruz. Sonraları öğrendim ki.. İmam ve kızları burjuvaymış biz ise proleter. Her neyse önlüğümüzün önü hep yırtık ya duvara çıkıyoruz yırtılıyor ya ağaca ya da kışın soğuyan/üşüyen ellerimizi, ayaklarımızı veya götümüzü ısıtmak için yanaştığımız soba yakıyor. İşte bu imamın bir kızı da bizim sınıftaydı. Adı Ceylan soyadı da Kaplan. Ulan yemin ediyorum çok güzeldi be.. Aslında özledim biliyor musun sayın okuyucu. İsme ve soisme bak.. Dedim ki okuyucu burada isme soyisme dikkat etmeyebilir ben de dikkat ettireyim. Her neyse başlıyorum kızla olan anıma.. Güzel anıydı gerçekten, tek bir anı değil onlarca güzel mi güzel anı var. Onların hepsini hikayede nasıl ve ne şekilde vereceğim bilemiyorum. Ulan nerde çıktı bu hikaye fikri? sabah sabah kalkıp hikaye mi yazılır uykulu gözlerle. Bir şeyler uydurmak da zor gerçekten. Ama bu hikayeyi okuyan okuyucunun yemin ederim alnından öpüp tebrik etmek isterim. Yoksa okunmaz abi. Baksana hikayeyi parağraflara ayırmadan yazmışım. Bu kolay kolay dayanılır bir şey değil. Hem de hikaye konusu o kadar ilgi çekici değil. Ama yemin ediyorum uyandım ve bir hikaye yazayım dedim. Ve bunun gibi bir şey çıktı ortaya. Kötü de olabilir iyi de. Ben bilmiyorum. Çünkü kimse kalkıp baştan sona bir daha okumaz bunu. Ben anlamak ve yorumlamak için okumayacağım baştan sona sadece ciddi yazım ve noktalama yanlışları var mı diye bakacağım. Kırmızı olan yerlere dikkat edip aşağıya ineceğim. Her neyse okuyucuya verilen değer bu mu? ayıp ettim sayın okuyucu, kusura bakarsan da bak. Ama özür diliyorum. belki de içimde dilemiyorumdur. Biraz medeni olmakta fayda var diye de ekleyeyim. Ulan hikayeye odaklansaydım şimdiye kadar hikayenin güzel bölümlerini bitirmiştim. Ama bitiremiyorum. Sanırım bu hikaye başka bir güne kaldı. Başka bir hikayem daha vardı tamamlamam gereken. Onu da en yakın zaman tamamlayacağım. Bana iki kişi merak ettiklerini söylemiştiler. zaten o ikisi tek okumuştu. eskiden çoğ okuyucu vardı buralarda. Onlara da çok teşekkür ediyorum. İlerde bunu da tamamlarım. Kimse okumadı.

Betül Deniz, bir alıntı ekledi.
16 May 13:19 · Kitabı okudu · Puan vermedi

Gerideki yaşamı tümüyle unutmuş, ne geçmişi, ne geleceği düşünüyor, öylesine zaman, an içinde oturuyoruz.

Yaşamın Ucuna Yolculuk, Tezer Özlü (Sayfa 17 - YKY/32. BASIM)Yaşamın Ucuna Yolculuk, Tezer Özlü (Sayfa 17 - YKY/32. BASIM)

İkindi vakitleri.
İyice loşlaşmış oturma odasında, belki saatlerce televizyonda çizgi film izlemekten belki de yanı başımızda hafifçe yanmaya devam eden sobadan olmalı üstümüzde her an uykuya dalabileceğimiz bir rehavet haliyle oturuyoruz.

Sobanın içinde eski bir tavada bilmem kaç günlük bir pilav ısınmaktan taş gibi olmuş.

Evdeki tek yemek o. Bir süre tereddütte kalıyorum ama sonunda burun kıvırıp aç kalmayı yeğliyorum.
Pilav kardeşime kalıyor tabi.

Annemin hasta olduğunu düşünüyorum çünkü sabahtan beri uyuyor.

O zamanlar fazla düşünmediğimiz zamanlar.
Çocukluğun verdiği aptallık desem tam uyar belki de.

Mesela annem neden ağlamış biliyorum ama bu şimdiki kadar canımı yakmıyordu çocukken.
Sanki beynim onları anlayabileceğim bir zaman için saklamış gizli köşelerinde.
Ve bir gün ansızın önüme koymuş.
'Al işte, bunları nasıl unutursun. Bunları nasıl unutursun. '

' Bunları unutup , nasıl yaşamaya devam edebilirsin.'

Saçma sapan yaramazlıklarımızla, çocukluğun verdiği bencilikle, bir evlat olup yüküne sırt vereceğimize daha kötü yükünün üstünde tepindik.

Şimdi yıllar geçti.
Seni anlayabilmek için anne olmak yetti anne.
Ama ben asla şikayet etmiyorum.
Benim şikayet etmeye hakkım yok , biliyorum.

Senin yaşadıklarını şimdi düşündükçe aklımın dizginlerini kaybedecek gibi oluyorum.

Belki çoktan kaybettim, geçmişte bu denli yaşıyor olmamın başka bir açıklamasını bulamıyorum.

Seni suçladığım zamanlarda oldu , olmadı diyemem.
Kızdığım, neden böyle yapmadın diye içimden avaz avaz bağırdığım.

Neden sustun diye.
Neden bizi karşına alıp anlatmadın diye.
Anlardık belki anlatsaydın.
Bana yardım edin deseydin belki daha az yaramazlık yapardık.

Bu kadar derdi , sıkıntıyı çektiğin için de kızdım.
Öyle bir yük yüklendin ki sen, gölgesi bir ömür boyu omuzlarımızda kaldı.

Bizi bırakma pahasına kaçıp kurtulmadığın için de kızdım sana.

Ben olsaydım giderdim dedim.
Bunların yarısını ben yaşamış olsaydım katil olurdum diye nutuklar attım.


Şimdi hep bunları düşünüyorum.
Gözümün önüne o küçük eski tavadaki pilav geliyor.
Televizyonda deniz kızı çizgi filmi var.
Kaç yıl geçmiş üstünden bende hala aynı rehavet.

Sen o yeşil koltukta dizlerini kendine çekmiş , sağ elin yüzünün altında uyuyorsun.
Uyuyor muydun sahi?
Şimdi sorsam hatırlamazsın, diğer günlerden hiçbir farkı yoktu çünkü.
Sadece ben o günü almış saklamışım.
Oysa çok daha iyi günler vardı saklanacak.

Bir gün toplandık,oturuyoruz öyle bir masada,Cahit dedi ki -Sevmek de yorulur,Ahmed arifliği ile -Suskun dedi,Karakoç -Unutursun dedi,ben de yorgun,suskun,unutmuş bir sigara yaktım,onları dinledim.

Levent Kılıç, bir alıntı ekledi.
11 May 17:51 · Kitabı okuyor

Anılar acı vermiyor artık ,biz biz eden
Değerler yıkıntısında onursuz oturuyoruz

Bütün Şiirleri 1, Şükrü ErbaşBütün Şiirleri 1, Şükrü Erbaş
Süha Murat Kahraman, bir alıntı ekledi.
 09 May 09:25 · Kitabı okudu · Beğendi · 9/10 puan

"...Kemal Abi’yle balkonda karşı karşıya oturuyoruz. En son gidişimde Kemal Tahir, birdenbire benim hastalığımı soruyor; üzüldüğünü ve hastalığım üzerine düşündüğünü, başımdan geçenlere bir mana vermeye çalıştığını biliyorum... Bana dönüyor ve “Dünya çilesinden kaçamazsın, hayatın meşakkatinden kurtulamazsın! İstersen dünyanın en zengin adamının kızı ol, servet insanı çileden korumaz. Biz bu dünyaya çile çekmeye ve pişmeye geldik! "diyor… İyice anlıyorum ki materyalist, pozitivist, determinist çizgiden oldukça uzaklaşmış…"

Bir Ruh Macerası, Ayşe Şasa (Timaş Yayınları(epub))Bir Ruh Macerası, Ayşe Şasa (Timaş Yayınları(epub))

Duymadan,dinleyip anlamadan konuşuyoruz.
Hepimiz ayrı ayrı kendi kıyılarında
Öyle kolay anlaşıyoruz ki...
Bir ayrılığı kalmadı düşüncelerimizin
İncelik adına kimi,çoğu korkudan
Ustaca düzenledik duygularımızı;
Anılar acı vermiyor artık,bizi biz eden
Değerler yıkıntısında onursuz oturuyoruz...

#ŞükrüErbaş