• Benim Eco'ya dair asıl merak ettiğim şeyse meşhur kütüphanesidir. Ölümünden sonra torununa kalan ve yaklaşık otuz bin kitaptan müteşekkil o kütüphaneyi görebilmeyi, Ender bulunabilecek evsaftaki o kitapların sırtına dokunabilmeyi çok isterim.
  • SUNU
    1920 sonlarından başlayarak, TÜRK SOLU Faşizmin dünya için ne menem bir musibet olduğunu dilinde tüy bitmemecesine anlatmağa çalışmıştır, olanakların kısıtlığına karşın. Nazım başta olmak üzre Türk sosyalistleri irili, ufaklı dergilerde, yaprakçalarda, ve en kahramancası Tan gazetesinde Faşizm denen mereti kalemleriyle neşterlemişlerdir. Ama bunların içinde bir tanesi 1943 gençliğini temelden sarsmıştır. O da: Sabahattin Ali çevirisiyle Akba Kitapevinden çıkan Fontamara romanı. Bizim de o zaman yoksul bir köylü ülkesi olduğumuz için midir nedir, Faşizmi Apeninlerin yoksulun yoksulu köylüleri gözüyle görmek gözlerimizi büsbütün açmıştı ...
    Kitap 1966'da Toplum yayınları arasında dost Remzi İnanç yönetiminde yeniden bastırılmışsa da hak ettiği ilgiyi
    görmemişti. Varan üçe başarılar.. lgnazio Silone Sabahattin Bey'in de belirttiği gibi içinden yetiştiği yöre halkının çilesini baştacı etmiş, o uğurda sürgünlere katlanmış bir yazardır. Bundan sonraki işleri nedense sulanmaya başlamış ve sonunda Andre Gide, Spender, Koestler gibi yazarlarla Komünist aleyhtarları kafilesine katılmıştır.
    Faşizmi bizlere sergilemek için Sabahattin Bey'in cıvıl cıvıl gözleriyle, sekmez sezgisiyle seçtiği bu kitap, zaten mütegallibe sultası altında inleyen bir köylülüğün Faşizmden de nasibini alınca nasıl direnç bilincini devşirdiğini anlatır. Bu süreç, bizdeki köy romanlarından farklı olarak, adeta bir sinematografik bir hızla denkleştirmiştir, ama köylü davranışlarını saf dışı kılmadan, köylülüğün kendine özgü anlatım biçimlerini ve tepkilerini gelberi ederek. Bu başarı dilde yöresel ağza kaçmadan düz ağızla elde edilmiştir. Adeta bambaşka bir yaşam biçimi, Faşizmin dağdağası içine mancınıkla fırlatılmış gibidir. İlk şaşkınlıkların sonunda hayretten bilince ve güzelim bir gazeteye dönüşüşü onun için o kadar anlamlı gözükmektedir.
    Sabahattin Bey örnek bir çeviri çıkarmıştır ortaya. Beş on eskimiş sözcüğü saymazsak araya giren onca yıla karşın yepyeni bir dil vardır karşımızda. Her yapıtında olduğu gibi Fontamara'da da tam bir usta vardır önümüzde.
    Ey sevgili usta, toprağın memleket topraklarınca bol olsun ...
    Can Yücel


    ESERİN MÜELLİFİ HAKKINDA
    lgnazio Silone, bugünkü hür İtalyan edebiyatının en kuvvetli simalarından biridir. Millletinin mukadderatına
    karşı gösterdiği candan alaka yüzünden, İtalya'dan çıkmaya mecbur edilmiş, İsviçre'de yerleşmiştir. Gençliği Cenup İtalya'daki köylüler arasında geçmiş, kısır topraktan ekmeklerini tırnaklarıyla söküp alan bu insanların kahramanca mücadelesi onun kafasında silinmez izler bırakmıştır. İlk yazılarıyla birlikte yurdunun çalışan insanları için mücadeleye başlamış, fakat faşist rejimin takibatına uğramıştır.
    İsviçre' de, yurdundan uzakta olduğu halde, savaşmaktan vazgeçmemiş, yeni eserler vererek, İtalyan milletinin ıstıraplarını dünyaya duyurmaya çalışmıştır. Eserleri Fransızca'ya, İngilizce'ye, daha birçok dillere hemen çevrilmiş ve muharririne, büyük bir şöhret temin etmiştir. İtalya'nın dışında ilk neşrettiği edebi eser, Türk okuyucularına
    sunduğumuz Fontamara romanıdır. 1933 senesinde İsviçre'de ve Almanca olarak neşredilen bu eser, Orta Apeninlerdeki Abruz dağları mıntıkasındaki fakir köylülerin, soyguncu memurlar ve halkçılığı hedef tutmayan bir rejimle mücadelesini, tüyleri ürperten bir realizmle tasvir etmektedir. Bundan sonra Ekmek ve Şarap, Kar Altındaki Tohum, adlı romanları çıkmış, fakat ne yazık ki bilhassa bu son romanıyla, muharrir daha ziyade mistik bir dünya görüşüne sapmaya başlamıştır.
    Muharririn başkaca, Paris'e Yolculuk diye bir hikaye kitabı, Faşizm adlı bir etüdü Diktatörler Mektebi adlı, yarı
    roman; yarı hiciv bir eseri vardır.
    Sabahattin Ali




    ÖNSÖZ
    Burada anlatmak istediğim şeyler, bir sene evvel, Fontamara'da geçmişti. Fontamara, Cenup İtalya'daki Marsika havalisinin en fakir, en geri köyüdür. Suyu boşaltılmış Fucino gölünün şimal tarafında, taşlı bir tepenin üzerinde, köhne bir kilisenin etrafında yüz kadar zavallı kulübe ... Hepsi birer katlı, hepsi biçimsiz, havanın tesiriyle kararmış, yağmur ve rüzgardan hırpalanmış, damları kiremit ve türlü türlü kırık dökük şeylerle
    üstünkörü örtülü. Bu evlerin çoğunda bir tek delik var: Hem pencere, hem baca işini gören kapı. İçeride doğru dürüst bir döşeme yok, duvarları ise rutubet içinde; burada insanlar oturur, uyur, yemek yerler; erkekler nesil üretir, kadınlar çocuk doğururlar; burada domuzlar, eşekler, keçiler ve tavuklar hep birlikte yaşarlar.
    Eğer bir takım acayip şeyler geçmeseydi, Fontamara hakkında, sahiden, söylenecek fazla bir söz yoktu. Ömrümün ilk yirmi senesini Fontamara'da geçirdim. Bunun hakkında da söylenecek fazla bir söz yok. Yirmi sene aynı gök, aynı toprak, aynı yağmur, aynı ,kar, aynı evler, aynı kilise, aynı bayramlar, aynı yemek, aynı sefalet... Atalardan
    dedelere, dedelerden babalara, babalardan çocuklara geçip gelen bir sefalet... Dünyanın ebedi dönüşü, zamanın yürüyüşü ve tabiatın değişimi içinde, insan, hayvan ve toprağın hayatı... Önce ekim gelir, sonra ayrık köklemek, sonra bağ budamak, sonra kükürt saçmak, sonra mahsul kaldırmak, nihayet bağ bozumu, daha sonra? Yeni baştan: Ekim, ayrık, köklemek, bağ budamak, kükürt saçmak, mahsul kaldırmak, nihayet bağ bozumu ...
    Hep aynı şey, aynı değişmesi imkansız şey, her zaman...
    Seneler geçer, seneler birbiri üstüne yığılır, gençler ihtiyar olur, ihtiyarlar ölür, ve insanlar eker, ayrık kökler, bağ budar, kükürt saçar, mahsul kaldırır ve bağ bozar. Peki sonra?
    Başka ne var?
    Yine aynı şey. Daha sonra? Daima aynı şey! Her sene bir evvelki gibi, her mevsim bir evvelki gibi, her nesil bir evvelki gibidir.
    Yağmur zamanlarında aile işlerine bakılır. Yani herkes birbiriyle uğraşır. Fontamara'da birbiriyle hısım olmayan iki
    aile yoktur. Zaten küçük yerlerde çok kere herkes birbiriyle hısımdır. Herkesin menfaati birbirine bağlıdır. Bunun için de herkes birbirine girer. Bunlar hep aynı nizalardır, nesilden nesile kalan, bitip tükenmez davalar, bitip tükenmez masraflarla, herhangi bir çitin kime ait olduğunu ortaya çıkarmağa çalışan bir tip tükenmez nizalar. Çit yanıp kül olur, ama kavganın ateşi sürer gider. Burada her şey zaruretlere bağlıdır. İnsan bir ayda 20
    soldi biriktirir, ertesi ay 30, yaz sonunda hatta 100 soldi biriktirebilir; bu da on iki ayda 30 liret kadar tutar. Fakat bu sırada bir hastalığı, yahut buna benzer başka bir felaket çıkagelir ve insan on senede biriktirdiğini harcayıverir. Haydi yeni baştan: Ayda 20 soldi, 30 soldi, 100 soldi. Bunun arkasından tekrar aynı şey. Ova yerlerde birçok şeyler değişir, Fontamara'da hiçbir şey değişmez. Toprak fakir, verimsiz ve taşlıdır. Bu birazcık arazi de parçalara bölünmüş, ipoteklere boğulmuştur. Hiçbir köylünün birkaç hektardan fazla tarlası yoktur.
    Fucino gölünün kurutulması son seksen senede öyle bir hararet yükselmesi doğurmuştur ki, bu yüzden etraftaki tepelerin bütün ziraati bozulmuş, zeytin ağaçları tamamen mahvolmuştur, üzümler hastalanmış, tam olgun hale gelmeleri pek seyrekleşmiştir. Bağları Aralık sonunda, ilk kardan evvel bozmak gerekmekte ve bu üzümlerden buruk, limon gibi ekşi bir şarap çıkmaktadır. Bu şarabı yapan fakir köylüler, eninde sonunda onu kendileri içmeye mecbur olurlar. Bugün İtalya'nın en mümbit mıntıkaları arasında sayılan Fucino gölünün kurutulmuş toprağı, bu kadar büyük bir fukaralığı gideremiyor, çünkü buradan çikan bitip tükenmez zenginlikler oldukları yerde kalmayıp şehre akıyor. Roma civarında ve Toscana'daki muazzam arazisi ile birlikte, Fucino gölünün 14.000 hektarı da, Prens Torlonia adında birinin malıdır. Bu adam, geçen asır başlarında bir Fransız alayı ile birlikte Roma'ya gelip yerleşen, Torlogne adında Aveniyalı birinin soyundandı. Bu adam Roma'da önce harp ve sulh, sonra tuz, sonra 1848 harb'ı sonra bunun peşinden gelen sulh, sonra 1859 harb'ı, sonra Bourbon'lar ve bunların yıkılışı üzerine işler çevirmişti. 1860'dan sonra, bir Napoli-Fransız-İspanyol şirketinin düşük hisse senetlerini ele geçirmeğe muvaffak olmuştu. Napoli kralının bu şirkete verdiği bir hakka göre, Torlonia, kurutulan topraklardan 90
    sene müddetle faydalanabilecekti. Fakat Piemonte sülalesine yaptığı siyasi hizmetlere karşılık, bu verimli topraklar kendisine ebedi mülk olarak bırakıldı; önce dük, sonra da prens rütbeleriyle taltif edildi.
    Bahsettiğimiz "Prens Torlonia"nın, emlakini muhafaza için hususi bir muhafız teşkilatı vardır. 60 kilometre uzunluğunda bir hendek, muazzam çiftliğinin etrafını çevrelemektedir. Buraya girmek için, geceleri yukarı çekilen, asma köprülerden geçmek lazımdır. Hiç kimsenin, bu geniş ovada kulübe yahut ev yapmağa hakkı yoktur.
    Burada 10.000 kadar "Cafone" çalışır. Bunlar köylünün en fakir kısmıdır.<*> "Prens Torlonia" dedikleri adam arazisirıi o civardaki avukatlara, doktorlara, noterlere, muallimlere ve zengin köylülere kiralamıştır. Bunlar da toprakları ya ortakçıya verirler, yahut da daha fakir köylüleri gündelikçi olarak tutup kendileri işletirler. Bunun için ovanın kenarlarındaki büyücek kasabalarda her sabah bir ırgat pazarı kurulur, Torlonia'nın ortakçıları burada her gün yeni işçiler tutarlar. Irgatlar, iş yerlerine gitmek için 5 kilometreden 12 kilometreye kadar yol yürümeye mecbur olurlar.

    Torlonia'nın her sene Fucino'dan elde ettiği muazzam servet, köylülerin sefaleti ile apaçık bir tezat halindedir:
    15.000 ton şeker pancarı, 15.000 ton hububat, her çeşitten 500 ton sebze... Fucino'nun pancarları Avrupa'nın en mühim şeker fabrikalarından biri tarafından işlenir. Fakat şeker, onu yetiştiren köylüler için, ancak paskalya çöreğinde tadılan nadir bir nimet olmakta devam eder: Fucino'nun hemen bütün ekini şehre gider, orada bundan francala, çörek ve küçük pastalar yapılır, ve şehirlilerin köpekleri ile kedileri bile bunlardan yer. Fakat bunu yetiştiren köylüler, senenin büyük bir kısmında mısırla yaşarlar. Çünkü aldıkları, ancak açlıktan ölmeyecek
    kadar bir paradır. Öyle bir para ki, onları yaşatmaz, süründürür. Evvelce birçokları Amerika'ya hicret ederlerdi. Harpten evvel Fontamaralılar Arjantin'e, Brezilya'ya bile gidip bahtlarını deniyorlardı. Muvaffak olanlar dönerler, fakat artık Fontamara'da değil, biriktirdikleri paralarla daha fazla kazanmak ihtimali olan, o civardaki köylerden birinde yerleşirlerdi. Muvaffak olamayanlar ise köylerine dönüp tekrar eski, hayvanlar gibi vurdumduymaz hayatlarına başlarlardı. Fakat, denizlerin ötesinde bıraktıkları hayat, kaybolmuş bir cennetin rüyası gibi, içlerinde yerleşir kalırdı. Geçen senenin birkaç haftası içinde Fontamara'da olup biten şeyler, birçok senelerden beri donup kalmış olan hayatı tekrar harekete getirdi.
    Gazeteler önce bundan hiç bahsetmediler. Ta birçok aylar geçtikten sonra İtalya'da ve İtalya'nın dışında rivayetler dolaşmağa başladı. Fontamara, hiçbir coğrafya haritasında bulunmayan bir köy, birdenbire birçok münakaşaların mevzuu, İtalya'nın büyük bir kısmının, bilhassa Cenup İtalya'nın bir sembolü oluverdi.
    Burası hakkındaki rivayetler başlangıçta bana hayal mahsulü, imkansız, uydurulmuş, ve bilinmez sebeplerle bu ücra, gözden ırak köye yakıştırılmış şeyler gibi geldi. Doğrudan doğruya bir haber almak için yaptığım bütün teşebbüsler neticesiz kaldı. Fakat günün birinde, gece geç vakit evime dönerken, kapının önünde üç uyku sersemi köylünün uzanıp yattığını gördüm. İkisi erkek, biri kadındı. Paltolarından ve keten heybelerinden, bunların Fontamaralı olduklarını derhal fark ettim. Ben geldiğim zaman doğruldular ve havagazı lambasının ışığı altında yüzlerini de seçtim. Hakikaten Fontamaralı idiler. Uzun boylu, zayıf, iri bir ihtiyar ... Hareketleri ağır ve
    geniş... Kırışık içindeki yüzü yer yer sakallı... Arkasında, gölgede, karısı ile oğlu... İçeri girdiler, oturdular, anlatmağa başladılar. Önce ihtiyar konuştu. Sonra karısı; sonra yine ihtiyar, sonra yeni baştan karısı, sonra ihtiyar, sonra oğlu; en son yine ihtiyar konuştu. İhtiyarın sözleri bittiği zaman sabah olmağa başlamıştı.
    Onların söyledikleri bu kitapta yazılıdır. Burada iki noktayı aydınlatmak lazım. Birincisi: Anlattıklarım,
    okuyucunun Cenup İtalya hakkında şimdiye kadar hayalinde yaşattığı hoş manzaralı levha ile apaçık bir tezat teşkil edecektir. Kitaplarda burası mes'ut, bahtiyar bir ülke olarak gösterilir: Köylü neşeli şarkılar mırıldanarak işine gider, genç kızlar güzel elbiselerini giyip koro halinde türküler söylerler, yakındaki ormanda da bülbüller şakır. Ama Fontamara'da hayat hiç de böyle değildir. Bu hikayede halk bilgisi arayanlar, boşuna ararlar. Fontamaralıların giyinişinden bir kelimeyle bile bahsedilmez. İçinde halk tabiri olarak bir tek kelime bile yoktur.
    Fontamara'da orman yoktur: Dağlar, Apeninlerin büyük bir kısmı gibi, çirkin ve keldir. Pek az kuş bulunur. Bülbül
    olmadığı gibi, halk dilinde bu kuş için bir ad da mevcut değildir. Köylüler şarkı söylemezler ne koro ile, ne yalnız,
    hatta ne de sarhoş oldukları zaman; hele işe giderken şarkı söylemek akıllarına bile gelmez. O zaman sadece söverler; onları, sevinç veya kızgınlık gibi büyük bir duygu sardı mı, hemen sövmeye başlarlar. Ama bunu yaparken bile muhayyileleri pek işlemez. Bildikleri evliyalardan bir ikisini ele alıp, hep aynı kelimelerle onlara lanetler savururlar. Benim çocukluğumda Fontamara'da şarkı söyleyen bir tek kişi vardı, o da bir ayakkabıcı idi. Bir tek şarkı söylerdi, ilk Habeş harbinin başlangıcına dair şöyle başlayan bir şarkı:
    "Ey Baldissera, sakın
    Kara derililere güvenme!"

    Her Allahın günü, sabah akşam, yıldan yıla garipleşen ve incelen bir sesten bu şarkıyı dinleye dinleye, Fontamara çocukları, bu "Generale Baldissera"nın, kabadayılığı, dalgınlığı ve havailiği yüzünden, kara derililerle başına bir iş açmasından sahiden korkar olmuşlardı. Bu kara derili tehlikesinin çoktan geçmiş olduğunu pek geç öğrendik.
    İkinci nokta da dile ait: Kimse Fontamaralıların İtalyanca konuştuğunu sanmamalı. İtalyanca bizim için mekteplerde öğrenilen Latince, Fransızca, yahut Esperanto gibi bir şeydir. Bu dil bizim için yabancı, ölü bir dildir; kelimeleri ve bünyesi, 'bizimle, bizim hayatımız, hareketlerimiz, düşüncelerimiz ve varlığımızla hiçbir münasebeti olmadan teşekkül etmiştir. Pek tabii olarak, benden evvel başka Cenuplu köylüler de İtalyanca konuşup yazmışlardır. Tıpkı bazılarının şehire inerken boyalı çizme giyip, yakalık, boyunbağı takmaları gibi. Fakat, bizim, köylü hödükler olduğumuzu anlamak için şöyle bir dikkatli bakmak yeter. İtalyanca bizim düşüncelerimizi daraltmaktan, bozmaktan, onlara çarpık ve kaba bir ifade vermekten başka bir şey yapmaz. İnsanın bir dilde iyice meramını anlatabilmesi için o dilde düşünmeyi öğrenmesi gerektiği doğru ise, Fontamaralıların İtalyanca konuşmakta çektikleri güçlük, onların bir türlü bu dilde düşünemediklerini ispat eder. (Bunun için de, bugünkü İtalyan kültürü bizim için yabancı bir kültürdür.) Biz bu dili iğreti olarak almış olsak bile, anlatma sanatı bizim kendi malımızdır. Bunu daha çocukluğumuzda öğrendik. Bunu dokuma tezgahının yanında, tezgahın tıkırtıları
    arasında öğrendik. Hikaye anlatmakla, bizim eski sanatımız olan dokumacılık arasında fark yoktur. Bunlardan birincisi, kelimeleri, cümleleri, satırları, çehreleri birbirine bağlamak sanatı ise, öteki de iplikleri ve renkleri, temiz, tertipli, devamlı ve manalı şekilde yan yana getirmek sanatıdır. Önce gülleri yalnız sapı belli olur; sonra yaprakları, sonra çanağı, sonra da tacı meydana çıkar. Bunun için şehirliler bizim işlerimizi ustalıklı ve bir başka türlü bulurlar. Biz bunları hiçbir zaman şehirde satmaya kalkışmadık. Kimselere göstermedik bile ... Hiçbir şehirliden, kendi işlerini bizim yolumuzda anlatmasını diledik mi? Onlardan hiçbir zaman böyle bir şey dilemedik.
    Bunun için, herkesin kendi işini kendi yolunda anlatması doğru olur.
    Zürih, 1930 yazı
    lgnazio Silone



    IŞIK
    İhtiyar, "1929 yılının 1 Haziranı'nda," diye anlatmağa başladı: "Fontamara ilk defa olarak elektriksiz kaldı. 2 Haziran' da, 3 Haziran'da, 4 Haziran'da, Fontamara hep ışıksız kaldı. Bundan sonraki günlerde, bundan sonraki aylarda bu hep böyle sürüp gitti, nihayet Fontamara ay ışığına alıştı. Bu ay ışığından elektrik ışığına gelinceye kadar köye şöyle bir yüz sene gerekmişti. Bu, yağ kandili ve gaz lambasından geçen uzun bir yoldu. Ama elektrik ışığından ay ışığına dönmek için bir gece yetti. Gençler bu işin tarihini bilmezler, ama biz ihtiyarlar, biz biliriz. Biz Cenuplu köylülerin, son yetmiş sene içinde, Piyemontelilere yenilik namına sadece iki şey: Elektrik ve cigara borçlu olduğumuzu biliriz. Elektriği geri aldılar. Cigaralan da onların olsun. Bizim tütünümüz bize yeter. Işık ilk defa kesildiği zaman şaşmamamız lazımdı. Böyle olduğu halde biz şaştık... Çünkü elektrik Fontamara için tabiat kuvvetlerinden biri haline gelmişti. Hiç kimse buna para vermiyordu, aylardan beri vermiyordu. Üzeri "ödenmemiştir" diye damgalı aylık hesabı muntazaman getiren maliye tahsildarı nihayet görünmez
    oldu. Halbuki bu kağıt, çubuklarımızı temizlediğimiz bir tek kağıttı. Fakat tahsildar son defa geldiği zaman az daha canından olacaktı. Köye girerken nerdeyse bir tüfek kurşununa kurban gidiyordu. Hem de bu kadar ihtiyatlı davrandığı halde: Fontamara'ya, erkeklerin işte olduğunu ve evlerde yalnız kadınlarla çocukların bulunduğunu bildiği zamanlar gelirdi. Çok kibar davranır, kağıtları, aptalca ve merhamet dolu bir sırıtış ile dağıtırdı: "Kusura bakmayın! Rica ederim, alın! Bir kağıt parçası evde ne zaman olsa lazım olur!" Ama bu kadar kibarlık bile fayda etmiyordu. Sonradan bir arabacı ona anlatmış, ama Fontamara'da değil, çünkü bir daha oraya ayağını bile atmamıştı, aşağıda kaza merkezinde anlatmış ki, kurşun ona, onun şahsına, İnnocenzo La Legge'nin kendisine değil, elektrik vergisine atılmıştır. Fakat rast gelse elektrik vergisi değil, kendisi ölecekti...
    Bunun için bir daha gelmedi, o gelmedi diye kimse de yas tutmadı. Buna rağmen, Fontamaralıları dava etmeği de asla düşünmedi. İnnocenzo'nun bir gün şöyle dediği duyuldu: "Eğer bitleri haczedip satmak mümkün olsaydı, eh, o zaman icraya vermenin herhalde büyük faydası olurdu. Ama kanun buna müsade etmediği için, elden gelen sadece ışığı kesmektir." Işık, 1 Kasım'da kesilecekti; sonra 1 Mart'a, sonra 1 Mayıs'a kaldı, nihayet 1 Haziran'da kesildi. Evlerdeki kadınlarla çocuklar bunu en sonra fark ettiler. Fakat işten dönen bizler, değirmene gidip şose yolundan geri gelen, mezarlığa gidip bayır aşağı _inen, kum çukurlarında çalışıp dere boyundan köye dönen, ırgatlık edip, yavaşça
    çöken akşamla birlikte dört yandan evin yolunu tutan bizler,
    komşu köylerdeki ışıkların yandığını, fakat Fontamara'nın
    karanlıkta kalıp gözden kaybolduğunu, örtünüp sislere gömüldüğünü,
    ağaçlara, çitlere gübre yığınlarına karışıp bir
    bütün olduğunu gördük. Bunun ne demek olduğunu da
    hemen anladık. (Bu bizi hem şaşırttı, hem de şaşırtmadı.)
    Bu iş çocuklar için bir eğlence oldu. Bizim köyde gülecek
    şey o kadar az ki ... Bunun için fırsat düştü mü, adamakıllı
    tadı çıkarılır. Ama ne olursa olsun ... İster bir motosiklet
    geçsin, ister iki eşek çiftleşsin, ister bir baca tutuşsun ...
    Köye varır varmaz, karşımıza Generale Baldissera çıktı.
    Yazın evinin önüne oturup sokak lambasının ışığı altında
    gece yarılarına kadar pabuç tamir ederdi. Çocuklar, tezgahının
    etrafında toplanmışlar, törpülerini, iğnelerini, bıçaklarını,
    mumlarını, iplerini ve köselelerini birbirine karıştırınışlar, içi
    pis bir su ile dolu olan çanağı ayaklarının dibine devirmişlerdi.
    Bangır bangır bağırıyor, o civarın bütün evliyalarına
    küfür ediyordu. Bizi görür görmez, bu yaşta bu zayıf gözlerle
    kendisini elektrik ışığından mahrum ettirecek ne kusur işlediğini,
    böyle bir alçaklığa Kral Umberto'nun ne diyeceğini
    sordu.
    Kral Umberto'nun ne diyeceğini kestirmek pek o kadar
    kolay değildi. Tabii, ağlayıp sızlayan kadınlar da vardı. Bunların adlarını
    saymağa lüzum yok ... Kapılarının eşiğinde oturan, çocuklarına
    meme veren, bu sırada boyuna yanıp yakılan kadınlar.
    Sanki karanlıkta sefaletleri daha kara bir hal alıyormuş gibi,
    ışığın kesilmesihden şikayet ediyorlardı. Biz, Michele Zompa
    ile ben, Marietta Sorcahera'nın meyhanesinin önündeki
    masanın başında durduk. Biraz sonra, gebe eşeği ile Jacobo
    Losurdo, onun arkasından, sırtında kükürt sandığı ile Pontius
    Pilatus geldi. Daha şonra Antonio Ranocchia ile Boldovino
    Sciarappa bağ budamaktan ve Giacinto Barletta, Yenerdi
    Santo, Ciro Zironda, Papasisto ile daha başka birçokları kum
    çukurundan geldiler. Herkes elektrik meselesinden ve vergilerden
    bahsediyordu. Yeni vergilerden, eski vergilerden, belediye
    resimlerinden, devlet vergilerinden bahsediyorlar, hep
    aynı şeyi tekrarlıyorlardı çünkü her şey aynen eskisi gibi idi.

    Fakat bu sırada, kimsenin gözüne çarpmadan, aramıza bir
    yabancı karışmıştı.
    Bisikletli bir yabancı. Bu saatte kim olabilirdi? Keşfetmesi
    güç ...
    Elektrikçilerden değildi. Belediyecilerden de değildi.
    Hele mahkemeden hiç değildi... Şık, traşlı yüzlü, akide şekeri
    gibi küçük ağızlı bir delikanlı. Bir eliyle bisikletini tutuyordu,
    bu el, bir kertenkelenin kamı gibi küçük ve düzgündü.
    Kunduralarının üzerine beyaz tozluklar giymişti.
    Hepimiz hemen sustuk. Bu delikanlının yeni bir vergi getirdiğini
    hemen anlamıştık. Hiç şüpheye mahal yoktu. Fakat
    onun bu yolculuğu boşuna yaptığına, getirdiği kağıtların, İnnocenzo
    la Legge'nin getirdiği kağıtlarla aynı akibete uğrayacağına
    da şüphe yoktu. Biz yalnız bir noktayı merak ediyorduk:
    Acaba bu yeni vergi neyin nesiydi? Herkes kendi
    kendine bunu düşünüyordu. Ama faydasız ...
    Bu sırada yabancı gevrek bir sesle iki yahut üç defa, kahraman
    Sorcanera'nın dul karısının evini sordu.
    Marietta Sorcanera'nın kendisi de oradaydı. Koskocaman
    gebe karnı ile meyhanenin kapısını kapatıyordu. Kocası
    harpte öleli beri bu üçüncü yahut dördüncü gebeliği idi.
    Adam karısına bir gümüş madalya ile bir maaş bırakmış,
    fakat herhalde bu üç veya dört gebeliği bırakmamıştı. Bununla
    beraber Sorcanera'nın harpten sonra, merhum kocasının
    şanına dayanarak, mevki sahibi adamlarla bir hayli
    düşüp kalktığı söyleniyordu. Hatta bir kere, bir milli bayramda,
    kaza merkezinde, piskoposun yanında yer aldı. O sırada
    ikincisini doğurmak üzereydi. Bu vaziyette pek münasebetsiz
    ve göze batar bir hal alıyordu. Gözleri keskin olan piskopos
    sordu: "Herhalde tekrar evlendiniz, iki gözüm!" Kadın
    hayır deyince piskopos onun karnına hayretle bir göz attı ve
    bunu beklemeyen Marietta ancak şu cevabı bulabildi:
    "Kahraman kocamın bir yadigarı!"
    Hülasa, meyhaneci kadın mevki sahibi kimselere muamele
    etmesini bilirdi. Bunun için yabancıyı hemen masaya oturmaya
    davet etti. Öteki, cebinden kocaman kağıtlar çıkarıp
    önüne serdi.
    Kağıtları görür görmez, son şüphemiz de ortadan kalktı.
    İşte kağıtlar meydanda idi, yeni vergi kağıtları. Artık bir
    mesele kalıyordu: Hangi vergi?
    Bu sırada yabancı da konuşmağa başladı. Şehirli olduğunu
    hemen fark ettik. Söylediği bir sürü lafın pek azını anlıyorduk.
    Hangi vergiden bahsettiğini bir türlü bulup çıkaramadık.
    Elimizde kazma, yaba, kürek, kükürt fışkırtmacı gibi aletler,
    yanımızda Jakobo Losurdo'nun eşeği ile orada dikilip
    duruyorduk. Vakit epey geç olmuştu. Birkaç kişi çekilip
    gitti. Venerdi Santo, Giacindo, Papasisto, gittiler. Baldovino
    Sciarappa ile Antonio Ranocchia şehirlinin lakırdılarinı biraz
    daha dinlediler, sonra onlar da gittiler. Jakobo Losurdo daha
    kalmak istiyordu, fakat eşeği onu da kalkıp yollanmağa zorladı.
    Böylece şehirlinin yanında yalnız dört kişi kaldık.
    O konuşuyor, fakat kimse bir şey anlamıyordu. Yeni verginin
    ne-üzerine konduğuna, daha doğrusu artık neyin üzerine
    yeni vergi konabileceğine hiç kimsenin aklı ermiyordu.
    Nihayet şehirli sözünü bitirdi. Yanında durduğum için
    bana döndü, önüme beyaz bir kağıt uzattı, elime bir kurşun
    kalem verdi:
    "İmzala!" dedi.
    Neden imzalayayım? Ne diye imzalayayım? Bütün o lakırdı
    kalabalığından on kelime bile anlamamıştım. Ama hepsini
    anlamış olsam bile, ne diye imzalayacaktım?
    Şehirli benim yanımdaki köylüye döndü, kağıdı önüne
    sürdü, kalemi uzattı:
    "İmzala!" dedi.
    O da yerinden kımıldamadı. Şehirli üçüncü bir köylüye
    döndü, kağıdı önüne sürdü, kalemi uzattı:
    "İmzala!.. Sen başla ... Senden sonra ötekiler de imzalarlar!"
    dedi. Sanki bu lafları bir duvara söylemişti. Hiç kimse
    kımıldamıyordu. İşin ne olduğunu bilmedikten sonra, ne
    diye imzalayalım?
    Şehirli, adamakıllı içerledi. Sesinde, bize hakaret eden bir
    hal var gibiydi. Ama vergilerden hiç bahsetmedi. Heyecanla
    beklediğimiz halde, hep başka şeylerden konuştu. Birdenbire,
    bisikletinde el demirinde asılı duran kamçısını yakaladı,
    etrafına bir savurdu. Az daha yüzüme çarpacaktı.
    "Konuş, konuş!" diye bağırıyordu. "Köpekoğlu köpek!
    Ne diye konuşmuyorsun? .. Ne diye imzalamak istemiyorsun?"
    Bizim de enayi olmadığımızı kendisine anlattım. Bütün
    gevezeliklerinin, bu işin yeni bir vergi işi olmadığını bize
    yutturarnayacağını kendisine anlattım.
    "Biz anladık!" dedim. "Hem de pek güzel anladık. Ama
    para vermeğe gelince, para vermeyeceğiz! Zaten ev için bir
    vergi;· bağ için bir vergi, eşek için bir vergi, köpek için bir
    vergi, çayır için bir vergi, domuz için bir vergi, araba için
    bir vergi, şarap için bir vergi veriyoruz. Bu kadarı yeter.
    Daha başka neye vergi koyacaksınız ki? .. "
    Sanki Çince söylemişim gibi yüzüme bir baktı, cesareti
    kırılmış bir halde:
    "Biz konuşuyoruz ama, birbirimizi anlamıyoruz!" dedi,
    "aynı dili konuşuyoruz, ama gene de dilimiz aynı" Dediği
    doğruydu. Bir şehirli ile bir köylü birbirini anlayamazlar. O
    da, konuştuğu zaman bir şehirli gibi konuşuyor, şehirli olmaktan
    kurtulamıyor, yalnız efendi gibi konuşmasını biliyordu.
    Ama biz köylü idik. Her şeyi köylüler gibi, yani kendimize göre anlıyorduk. Ömrümde belki bin defa görüp anladım
    ki, şehirli ile köylü büsbütün ayrı iki şeydir. Gençliğimde Aıjantin'de, Pampalarda bulundum. Orada, İspanyol'undan kırmızı derilisine kadar her milletten köylüyle konuştum;
    birbirimizi, sanki Fontamaralıymışız gibi, anlardık.
    Ama her pazar İtalyan konsolosluğundan gelen bir şehirli ile konuşurdum, birbirimizin sözlerinden hiçbir şey anlamazdık
    ... Hatta çok kere tam tersini anlardık. Bunun için, şehirli yeniden söze başlayıp, vergi lafını ağzına
    bile almadığını, vergilerle bir alakası bulunmadığını, Fontamara'ya başka bir iş için geldiğini, hele ortada para verilecek bir şey olmadığını söyleyince hiç şaşırmadım. Bu sırada vakit epeyce geçip ortalık adamakıllı karardığı
    için, bir kibrit yaktı. Sonra önündeki kağıtları hepimize birer birer gösterdi. Sahiden bunlar bembeyazdı. Vergi kağıdı değillerdi. Yalnız üst başta bir şeyler yazıyordu. Şehirli şimdi iki kibrit birden yaktı ve orada ne yazdığım bize gösterdi, "İmza sahipleri, yukarıda ne yazıldığını öğrendikten sonra, serbest olarak ve büyük bir şevk ile Milis yüzbaşısı Cavaliere Pelino'nun kağıdını imzalamışlardır." Bize dediğine göre, Cavaliere Pelino kendisi imiş.
    İmzalanan kağıtlar hükümete gönderilecekmiş! Bu kağıtları amirinden almış. Başka arkadaşları da aynı
    kağıtları öteki köylere götürmüşler. Bunun için bu iş sadece Fontamara'nın lehine veya aleyhine bir şey olmayıp, bütün köylere aitmiş. Bunun, hükümete verilecek bir mazbata meselesi olduğunu söylüyordu. Bir mazbatada da birçok imzalar bulunması lazımmış. Mazbatanın kendisi ortada yoktu. Cavaliere Pelino onun neye ait olduğunu bilmiyordu. Sahiden bilmediğine dair bize namusu üzerine yemin etti. Mazbatayı amirleri yazmışlar. Onun vazifesi sadece imza toplamakmış; köylülerin vazifesi de: İmzalamak!
    İzah eder gibi bir tavırla:
    "Anladınız mı?" dedi, "köylünün hiçe sayıldığı, adam yerine konmadığı devirler geçti! Şimdi bizim başımızda bulunanlar köylüye karşı büyük bir hürmet besliyor ve onun ne dediğini duymak istiyorlar!" "Bunun için imzalayın] Fikrinizi sormak için ayağınıza kadar memur göndermekle devletin size verdiği şerefe layık
    olduğunuzu gösterin!" Biz hala daha içkili idik. Fakat o sırada yanımıza yaklaşıp son izahları dinleyen Generale Baldissera, bütün pabuççular gibi, birdenbire lafa karıştı: "Efendi bu işin parayla bir ilişiği olmadığına söz verirse,
    ilk imzayı ben atarım!'; İlk imzayı da attı. Soiıra ben imzaladım. Sonra yanımda duran Pontius Pilatus, sonra Michele Zompa, sonra Marietta imzaladılar.
    Peki ama, ötekiler? Onlara nasıl sormalıydı? Bu saatte evden eve dolaşmak imkansızdı. Çareyi Cavaliere Pelino buldu. Biz ona Fontamara'daki bütün köylülerin adını söyleyecektik, o da yazacaktı. Dediği gibi yaptık. Yalnız bir kere bir' münakaşa oldu, o da Berardo Viola'nın ismi geçtiği zaman. Berardo kendisi burada olsaydı
    bu kağıdı asla imzalamazdı diye Cavaliere Pelino 'ya anlatmağa uğraştık ama, onun ismi de kağıda yazıldı.
    İkinci kağıt da isimlerle dolmuş, ve şehirli otuz, kırk kadar kibrit yakmıştı ki, gözüne bir şey çarptı. Masanın üstündeki bir şey onu sinirlendirmiş, tiksindirmişti. Halbuki masanın üzerinde bir şey yoktu. Yeniden bir kibrit çaktı ve dikkatle araştırdı. Başını o kadar eğiyordu ki, nerdeyse burnu dokunacaktı. Nihayet parmağıyla bir noktayı göstererek, keçi gibi sesiyle: "Bu da ne?" dedi, "bu pislik kimden geldi? Kim getirdi onu?" Kavga çıkarmak mı istiyordu ne? Hiç kimse cevap vermedi. Generale Baldissera, ihtiyata riayet olsun diye uzaklaştı. Yabancı, sualini dört beş defa tekrarladı. Masanın üstünü iyice aydınlatmak için, üç kibriti birden yaktı. O zaman
    bir şeyin kımıldadığını gördük. Öyle korkulacak bir şey değildi ama, orada kımıldayıp duruyordu. Önce Pontius Pilatus kalktı, masanın üzerine eğildi, dikkatle baktı, sonra:
    "Benden değil!" dedi.
    Ben de aynı şeyi yaptım. Böceği gözden geçirdim, elledim,
    çevirdim, çubuğumun sapıyla bir daha çevirdim:
    İnan olsun ki benden de değil!" dedim.
    Michele Zompa hiçbir şey duymamış gibi yapıyor, tütün
    içip havaya bakıyordu. Marietta da masaya eğildi, şimdi
    isimlerin yazılı olduğu kağıdın ortasına kadar geliniş olan
    böceğe uzun uzun baktı, sonra eline alıp sokağın ortasına
    atarak:
    "Acayip ... Pek acayip!" dedi, "yepyeni bir cins ... Esmer, uzun, sırtında da bir istavroz var!"
    Michele Zompa bağırarak yerinden fırladı: "Nasıl? Nasıl? .. Sahiden sırtında bir istavroz mu vardı?
    Sen de onu kaldırıp attın ha? .. Papanın bitini kaldırıp attın
    ha? .. Anlaşma bitini kaldırıp attın ha? .. Mel'un, cehennemlik,
    imansız!" Hiç kimse bir şey anlamamıştı. O zaman Michele anlatmağa
    başladı:
    "Geçen kış gördüğüm bir rüya meselesi bu!.. Rüyamı baş
    papaz Don Abbacclıio 'ya anlatmıştım. O da bana kimseye
    bir şey söylemememi tavsiye etmişti. Ama şimdi ... Eğer Marietta
    yalan söylemiyorsa .. . O göründü ... O göründü, ben de
    konuşabilirim."

    Kilise İle devlet arasında anlaşma yapıldıktan sonra, herhalde hatırlarsınız, Don Abbacchio bize demişti ki: Artık köylüler için bir saadet devri başlıyor, çünkü Papa İsa'dan sizin için birçok kolaylıklar elde etti ... işte o zamanlar ben rüyamda Papa ile çarmıhtaki İsa'yı konuşurlarken gördüm.
    Çarmıhtaki dedi ki: "Bu anlaşmayı kutlamak için, Fucino gölünden kazanılan toprağı, onu işleyen köylülere vermek iyi olur!" Papa cevap verdi: "Ya Rab! Prens Torlonia buna razı olmayacaktır! Prens Torlonia'mn papalık kasasına bir hayli yardımda bulunduğunu unutma!" "Bu anlaşmayı kutlamak için, köylüleri vergilerden kurtarmak iyi olurdu!" Papa cevap verdi:
    "Ya Rab! Hükumet buna razı olmayacaktır! Hükumetin köylülerden aldığı vergilerden iki milyon lirtti papalık kasasına verdiğini unutma!"
    Çarmıhtaki dedi ki:
    "Bu anlaşmayı kutlamak için, her şeyden evvel, fakir köylülerle ırgatlara iyi bir mahsul hazırlayacağım!"
    Papa cevap verdi:
    "Yarab, fakir köyülerle ırgatların mahsulü iyi olursa ekin
    fiyatları düşecektir. Bizim bütün piskoposlarımızla kardinallarımızın büyük arazi sahibi olduklarını unutma!"
    O zaman çarmıhtaki; başkalarına zarar vermeden köylüler için bir şey yapamayacağına pek üzüldü.
    Bunun üzerine, köylüleri çok seven Papa dedi ki: "Yarab, aldırma! Belki de, Prens Torlonia'nın hükumetinin ve piskoposlarla kardinalların canını sıkmadan köylülere bir iyilik etmek mümkündür!"



    Sonra bu büyük barış gecesinde Mesih ile Papa Fucino gölünün etrafında, bütün Marsika köylerinin üzerinde uçmağa başladılar. İsa önde uçuyordu. Sırtında büyük bir çuval vardı. Arkasından para uçuyordu. Köylülerin işine yarayacak şeyleri bu çuvaldan almasına müsaade edilmişti. Bu gökyüzü yolcuları bütün köylerde aynı manzarayı
    gördüler: Ağlayıp sızlaya, küfür eden, kavga eden, birbirini korkutan, ne yiyip ne giyeceğini bilmeyen köylüler ... O zaman Papanın ta ruhunun içi üzüldü. Çuvaldan bir yığın bit alarak Marsika havalisine saçtı, sonra şöyle dedi:
    "Alın, sevgili evlatlarım alın da kaşının ki, boş saatlerinizde günahtan uzak kalasınız!" Michele Zompa'nın rüyası buydu. Öyle bir rüya ki, herkes kendine göre yorabilir. Rüyaları alaya alanlar çoktur. Birçokları da bunlarda istikbali görürler. Bence rüyalar uyumak içindir. Fakat Marietta Sorcanera, bu çok alçakgönüllü kadın, bu rüyayı başka manaya aldı, birdenbire boşandı, şiddetli hıçkırıklar arasında kesik kesik: "Demek böyleydi... Demek böyleydi... dedi, "Papa bizim için dua etmese bizi günaha girmekten kim korurdu?
    Bizi cehennemden kim kurtarırdı?" Fakat Cavaliere Pelino bunu başka türlü anladı; o keçi sesiyle:
    "Benimle alay ediyorsunuz ha?" dedi ve kamçısını Michele Zompa ile meyhaneci kadına doğru savurdu, "Benimle
    alay ediyorsunuz ... Hem benimle, hem de hükumetle alay ediyorsunuz ... Kiliseyle ve devletle alay ediyorsunuz!"
    Aynı sesle, aynı tavırla birçok şeyler daha haykırdı, ama, kimse bir şey anlamadı. "Hükumet size gösterecek ... Sizi cezalandıracak!" diyordu, "Hükumet sizin hakkınızdan gelecek!"
    Biz içimizden: "Konuş bakalım, konuş, sonunda nasıl olsa susacaksın!"
    diyorduk "Herhalde susacaksın!" Fakat o konuşuyor, konuşuyor, bir türlü bitiremiyordu.
    Michele'ye: "Bilmiyor musun be?" diyordu, "Eğer seni ihbar edersem en aşağı on sene hapis cezası yersin! Senden çok daha az haince, çok daha masum şeyler söyleyenlerin on sene kürek cezası
    yediklerini bilmiyor musun? Siz hangi dünyada yaşıyorsunuz
    yahu? Son senelerde neler olup bittiğini biliyor
    musunuz, yoksa bilmiyor musunuz? Bugün hükumeti kim
    idare ediyor biliyor musunuz? Bugün kimin başta olduğunu
    biliyor musunuz?"
    Zompa onu yatıştırmak için, pek sabırlı bir halle cevap
    verdi:
    "Ah, şehirlerde çok şeyler olup bitiyor. Şehirlerde her Allahın
    günü bir şeyler oluyor. Her gün hiç olmazsa bir gazete
    çıkıyor, hiç olmazsa bir havadis veriyor. Senenin sonunda ne
    kadar eder? Binlerce ... Düşünün bir kere ... Bir köylü ... Garip
    bir köylü bunları nasıl bilsin? İmkanı yok! Ama işler başka,
    emirleri veren başka ... İşler her gün değişiyor, emirleri veren
    hep aynı kalıyor. Hukumet hep aynı kalıyor. Bazan ismini
    değiştiriyor ama, yine de aynı kalıyor."
    "Peki, insanların mertebeleri ne oluyor?" dedi. Galiba
    kendisi de mertebeli biriydi. Ama biz bunun ne demek olduğunu
    bilmiyorduk. Şehirli birkaç kere başka kelimelerle anlatmağa
    çalıştı. Nihayet Michele kendisine cevap verdi:
    "Mertebesi herkesten büyük, ahiretin sahibi Allah 'tır.
    Sonra, dünyanın sahibi Prens Torlonfa gelir.
    Sonra, Prens Torlonia'nın muhafızları gelir.
    Sonra, Prens Torlonia'nın muhafızlarının köpekleri gelir.
  • İKİNCİ BASIMA ÖNSÖZ
    Türk Ülküsü'nün bu ikinci basımı, birincisine göre oldukça değisiktir. İlk basımdaki tarihe ve kalem
    mücadelesine ait yazılar bırakılmış, doğrudan doğruya ülkünün türlü konularını ilgilendiren yazılar alınmış
    ve bunlara yine ülkü ile ilgili yeni yazılar eklenmiştir. İlk basımda bulunup da ikinci basımda bulunmayan
    Türkolojiye ve kalem mücadelesine ait yazılar, yine yenilerinin de eklenmesiyle ayrı kitaplar olarak
    basılacaktır.
    Burada toplanan 21 yazının da üzerinde düzeltmeler yapılmıştır. Düzeltmelerin bir kısmı dile aittir. Bir kısmı
    da yazıların ilk yayınlandığı zamana ait olup, simdi lüzumu, hatta anlamı kalmayan parçaların çıkarılması
    veya değiştirilmesi seklinde olmuştur.
    Böylelikle kitap kısa bir zamana değil, uzun bir zamana seslenebilecek bir ülkü dergisi durumuna
    gelmektedir.
    Maltepe, 1 Ocak 1966
    Atsız


    1. ALINTI
    TÜRK ÜLKÜSÜ
    Dünya bir çarpışma alanıdır. Yaratıcı kuvvet, dünyayı bir çarpışma düzeni içinde yaratmış, yaratılanlar

    çarpışma düzeni içinde yaşayıp bugüne erişmişlerdir. Bunun, neden, niçin böyle olduğu hakkındaki yüksek felsefi düşünceleri bir yana bırakıp gerçeği olduğu gibi kabul edersek, çarpışmaya hazır bulunmanın en hayati prensip olduğu sonucuna kendiliğinden varırız. İnsanlar arasındaki çarpışma, birleşip düzene girmiş topluluklar arasında oluyor. Bu topluluklara millet diyoruz. Milletler, binlerce yıldan beri var. Amansız boğuşmalarda bazıları ortadan kalkmış, bazıları sonradan kurulmuş, fakat milletler her zaman var olmuş, her zaman birbiriyle savasmıştır.

    Savaşmak, yasamak için gereklidir. Çünkü, milli çıkarların çatıstığı davaları bitirmek için, savastan baska

    çare bulunamamıstır. Milletleri savasa hazır bulunduran iki vasıta vardır. Biri maddidir, buna "teknik"

    diyoruz. Biri ruhidir, "ülkü" adını veriyoruz.

    Uzun tarih göstermistir ki, esit maddi kuvvetler arasındaki çarpısmayı ruhi yönden üstün olan kazanır. Ruhi

    kuvvet, teknik kuvveti yaratabilir. Ruhi kuvvetten yoksunluk ise, maddi güç ne kadar büyük olursa olsun

    bozgun demektir.

    Ruhi kuvvet nedir?

    Milli üstünlük inancı, büyümek isteği, yani milli ülküdür. Milli ülküler, toplulukların yaratıcı kuvvetidir. Bütün

    yaratıcı güçler gibi de, aykırılıkları yok etmek özelliğine maliktir. Türk yaratıcı gücü, yani Türk ülküsü,

    yüzyıllardan beri prensip haline gelmis, uğrunda çarpısılmıs, birkaç kere gerçeklesmis bir düsüncedir. Ona

    hayal diyenler, hayal içinde gevseyip tembellesmis olanlardır. Dedikleri gibi hayal olsaydı, hiç gerçeklesir

    miydi?

    Bununla beraber yirminci yüzyıl bir mucizeler zamanı olmus, olmaz sanılanlar mümkün kılınmıstır. Bu

    bakımdan da Türk ülküsünün gerçeklesmesini ummak, insanlar için, haktır.Türk ülküsü, Türk büyüklüğü ve

    Türk kudreti isteği ve inancıdır. İnancın ne büyük ruhi amil olduğunu anlatmaya lüzum yok. İmanla ümitsiz hastalar bile iyilesiyor Bir ülkünün çerçevesinde toplanmak ve onun için ölümü bile göze alarak savasmak ne güzel seydir! İnsanlar ancak ülkü ile hayvanlardan ayrılabiliyorlar. Milli bir ülkü olmadıktan sonra, insanın hayvandan ne farkı kalır? Hayvan, ölümden ve ızdıraptan kaçar, kuvvetliden korkar.

    Ölümden korkmayan, ızdıraptan kaçmayan, kuvvetli ile savası göze alan yaratık, ancak ülkücü insandır.

    Bir zamanlar, dinler, insanları hayvan olmaktan kurtarmak için çalıstı, onlara Tanrı'dan öğütler verdi.

    Bugünkü ülküler tamamıyla millidir. Dini inancı da içine almıs olan milli ülkü, insanları sürükleyen,

    güçlendiren ve asillestiren bu duygu ve düsüncedir.

    Bugünkü kaba maddecilik arasında, Türk ülküsü sararmıs, biraz küllenmis gibi görünüyor. Maddecilik

    hastalığı geçtiği zaman, o, yine parlayacaktır. Onun için Türk ülküsüne sarılmaya mecburuz. Bütün Doğu

    milletlerini yendiği halde, yalnız Türklerle basa çakamayan Batı'nın içine sinmis düsmanlığı ve hıncı

    karsısında, bizim silahımız, Türk ülküsüdür

    Arab'ı, Acem'i, Hind'i, Çin'i yenilirken, tek basına Avrupa'ya dalan ve yüzyıllarca tek basına bütün Avrupa

    milletlerine karsı Tanrının adının savunan Asya arslanları, zaman zaman gaflet uykusuna dalmıslar, fakat

    sonra sıçrayıp sahlanmıslardır.

    Bu seferki dalgınlık biraz tehlikeli gibi görünüyor. Çünkü, içinde yabancıya hayranlık unsuru var. Tehlikeler

    nereden gelirse gelsin, ne kadar büyük olursa olsun, tek çare ve tek ilacı "Türk ülküsüdür".

    Bir sair:

    Bu toprak için,

    Bu bayrak için,

    Ölelim..

    Fakat bilelim.

    Diyor. Güzel bir düsünce. Türk ülküsünün yoluna girdiğimiz gün, bu siiri biraz değistirerek söyleyeceğiz:

    Bu toprak için,

    Bu bayrak için,

    Ölelim.

    Ne düsünelim, ne de bilelim!

    10 Kasım 1955



    2. ALINTI

    KIZILELMA

    Bir milletin yürütücü kuvvetine “ülkü” denir. Toplumlardaki kisileri birbirine bağlayan nesne, sadece kök

    birliği, çıkar ve ihtiyaç değil, bunlarla birlikte ve aynı zamanda ülküdür. Ülküsüz topluluk yerinde sayan, ülkülü topluluk yürüyen bir yığındır. Sözlük anlamı “and” ve “uzak hedef” demek olan “ülkü”, topluluğu aynı yolda yürüten bir kuvvettir ki, bu uğurda insanlar birbirlerine karsı içten sözlesmis gibidirler.

    Ülkü, ilk önce, insanların gönüllerinde, gönüllerinin derinliğinde, suuraltında, hayallerinde doğar ve kendini

    önce destanlarda gösterir. Sonra suura geçer, büyük kılavuzlar tarafından açıklanır. Daha sonra da büyük

    kahramanlar, onu gerçeklestirmek için büyük hamleler yapar. Bu hamle sırasında da ülkülü millet,

    kahramanlar ardından gönül isteği ile kosar. Bütün bu uğrasmalar arasında da millet yürür; önce manen, sonra maddeten ilerler, olgunlasır, erginlesir. Türk destanlarından çıkan anlama göre, Türklerin ülküsü, fetihler sonunda büyük ve üstün bir devlet kurarak bu devletin içinde bolluğa ve mutluluğa kavusmaktır. Asağı yukarı, her millet, aynı sekildeki milli gayelerin ardındadır. Milletlerin çapına, kaabiliyetine göre milli ülkülerin ayrıntılarında farklar olmakla beraber, ana çizgiler bakımından hepsi birbirine benzer: Büyümek ve rahatlığa kavusmak!

    Türkler, kendi ülkülerine niçin “kızılelma” demistir, bunun sebebini bilmiyoruz. Yalnız bu addaki saflık ve

    tabiilik, Türk ülküsünün çok eski olduğunu göstermek bakımından manalıdır. Kızılelma adı, ülkünün

    aydınlardan önce halk arasında doğduğunu gösterse gerektir. Kızılelma ülküsü, Osmanlıların parlak çağlarında iyice belirip sekillenmis ve konak konak, Türk büyüklüğünün, yükseklik fikrinin, ilahi bir gayenin timsali haline gelmistir. Bu büyük düsünce olmasaydı, XI. Yüzyılda Anadolu’ya gelen, en çok bir milyon Türk, Bizans’ın Asya ve Avrupa’daki topraklarında rastladıkları diğer Türklerin birkaç tümenlik hrıstiyanlasmıs döküntülerinin yardımı ile de olsa, bu dünya çapında devleti kurup dört kıta “dördüncüsü Okyanusya’dır” üzerindeki teskilat ve medeniyet saheserini yaratamazdı.

    Milletlere milli inanç ve güvenç veren ülkünün ne büyük bir kuvvet olduğunu anlamak için bugünkü

    olaylara bakmak yeter:

    60 milyonluk bir millet olmalarına rağmen dağınık, teskilatsız ve geri olan Araplar, milli ülküleri olan Arap

    Birliği düsüncesi sayesinde toparlanma yoluna girmişlerdir. Ülkülerinden aldıkları güçle, Filistin isinde

    İngiltere ve Amerika’ya kafa tutmaktadırlar. Ülkü sahibi millet oldukları için de dünyada itibarları ve

    değerleri artmıstır. Bizim için çok büyük isret ve ders olan su olay, Arapların itibarını göstermesi

    bakımından manalıdır: Birlesmis Milletler teskilatının 11 üyeli Güvenlik Konseyi’nin besi “Amerika, İngiltere,

    Fransa, Rusya ve Çin” daimi, altısı geçicidir. 1945 yılında, bu altı üyelik için seçim yapıldı. 900 yıllık büyük

    bir geçmisi ve tarihi olan, askeri devlet olarak nam kazanmıs bulunan Türkiye bu seçimde ancak bir tek oy

    alarak Konsey’e giremediği halde, İngiliz isgalinden henüz kurtulamamıs olan ordusuz, donanmasız Mısır,

    45 oy alarak bu üyeliğe seçildi. Demek ki, o zamanki Birlesmis Milletler teskilatına dahil bulunan 50

    devletten 45’i, Mısır’ı bizden daha itibarlı ve üstün görmüstü. 1946’da geçici üyelik için yapılan seçimde de, Türkiye’ye kimse oy vermediği halde, Suriye 45 oy aldı. Bir iki yıllık bir devlet olan o zamanki üç milyon nüfuslu Suriye’nin Türkiye`ye tercih edilmesinin sebebi açıktır: Suriye, bir ülkünün ardındadır. Yani prensip sahibidir. Bundan dolayı da, düsmanlarının bile saygısını kazanmıstır. Yahudiler de, ülkü sahibi olmanın ikinci bir ibret verici örneğidir. Korkaklığı atasözü haline gelen bu millet, bugün, bir milli ülkünün ardında, herhangi bir millet kadar cesaretle çarpısıyor. Milli kahramanlar ve bu milli kahramanlar, idama mahkum edildikleri ve bağıslanma dileğinde bulunurlarsa ölümden kurtulacakları halde, İngiltere’den af dilemeyerek milletlerine seref vermek suretiyle ölüyorlar. Bu milli ülkü sayesinde, Filistin’deki yarım milyon yahudi (O zaman Filistin’de yarım milyon Yahudi vardı), yalnız Araplarla değil, koca İngiltere ile savası göze alıyor, Amerika’ya meydan okuyor. Milli ülküye yapısmak sayesinde Yahudiler o kadar kuvvetlenmisledir ki, bugün İngiltere imparatorluğu onlara karsı bir sey yapamıyor. Tabaasında bir tek kisinin hapse atılmasını savas sebebi saban İngiltere, bugün, İngiliz askerlerinin öldürülmesine, İngiliz subaylarının kaçırılıp dayak atılarak horlanmasına, masum İngiliz çavuslarının Yahudiler tarafından canice asılmasına ses çıkaramıyor.

    Bütün bunların en önemli sebebi Arapların ve Yahudilerin olağanüstü kuvvetli olmasıdır. Bu kuvvet maddi

    değil, manevidir, Yani ülkü kuvvetidir.

    Kızılelma ülküsüne “tehlikeli maceracılık” diyenler, bugünkü Araplar ile Yahudilere bakıp düsünmelidirler.

    Hele Yahudiler 2000 yıl önce kaybettikleri vatanlarını yeniden ele geçirmek ve yalnız kitaplarda kalmıs olan

    İbrani dilini diriltip bir konusma dili haline getirmek uğrundaki çalısmaları ile dünyaya örnek olmuşlardır.

    Biz ise bir yandan “bir Türk dünyaya bedeldir” vecizesine inanmıs görünürken, bir yandan da kendimizi

    baltalayıp inkar ettik. Büyüklükten korktuk. Küçüklüğü benimsedik ve milli ülkü ile delilik diye alay ettik.

    Güvenlik Konseyindeki seçimler göstermistir ki, kimseden bir sey istememek, herkesle hos geçinmek,

    ittifaklar yapmak bir millete itibar sağlamıyor. Kızılelma ülküsünü bir delilik sayacaksak, büyüklükten değil,

    yasamaktan da vazgeçmeliyiz. “Tarihi görevini yapmış ve artık ölmeye yüz tutmus bir topluluk” olmayı

    kabul etmeliyiz. Eski Asurlular, Hititler, Romalılar gibi haritadan silinmeye razı olmalıyız. Buna razı değilsek

    milli ülkünün pesine düsmeliyiz ve demiryolu yapmakla birkaç fabrika kurmayı ülkü diye göstermek

    gafletinden çekinmeliyiz.

    Ülküler için “maddi faydası nedir?”, “uygulanabilir mi?” diye düsünmek doğru değildir. Hiçbir inanç riyazi

    mantığa vurulmaz. Tanrı’nın varlığı da riyazi metod ile isbat edilememistir. Fakat yüz milyonlarca insan ona

    inanmakta ve bu inançtan güç almaktadır. Ülküler de böyledir.

    Kızılelma ülküsünün gerisinde savaslar ve büyük sıkıntılar görüp de korkanlar bulunabilir. Kendi rahatı ve

    keyfi kaçmasın diye insanlık davası (!) güdenler, ülküyü inkar edenler her zaman, her yerde çıkabilir. Fakat

    bir milletin içinde büyük bir çoğunluk milli ülküye inandıktan sonra, geri kalanlar da ister istemez bu milli

    akıntıya uymaya mecburdurlar. Bizim için önemli olan, dost kılıklı yabancıların milli ülküyü güya milli çıkar

    adına baltalamasının önüne geçmektir.

    Bir topluluktan ortak ülküyü kaldırın, insanların hayvanlastığını görürsünüz. Ortak düsüncesi olmayan

    toplulukta, herkes, yalnız kendi çıkar ve zevkini düsünür. Böyle bir toplulukta fedakarlık, saygı, nezaket

    kalmaz. Bencillik, kabalık, rüsvet, iltimas ve namussuzluğun türküsü alır yürür. Maddilesmis bir insan vatan

    için ölür mü? Bencil bir insan muhtaçlara yardım eder mi? Milletine inanmayan bir adam yabancı ile isbirliği

    yapmaz mı? Erdemi gülünç bulan birisi çalıp çırpmaz mı? Kızılelma, Türk milletinin manevi besinidir. Açlar

    yiyecek bulamadıkları zaman nasıl faydasız, zararlı, hatta zehirli nesneleri yerlerse; Türk milleti de

    “Kızılelma” kendisine yasak edildiği için marksizm ve kozmopolitizm gibi zararlı ve zehirli fikirlere el

    uzatıyor.

    Fakat artık bu devir kapanmıstır. Gittikçe uyanan milli suur karsısında gaafiller ve hainler, Türk milletini

    daha çok aldatamayacaklardır. Kızılelmanın yolunu kapatamayacaklardır.

    Ziya Gökalp’ın mısraları düsturumuz olacaktır:

    Demez tas, kaya

    Yürürüz yaya...

    Türküz, gideriz

    Kızılelmaya.

    ( Kızılelma, 1. Sayı, 31 Ekim 1947 )



    3.ALINTI

    BÜYÜKLÜK ÜLKÜSÜ

    Sahsi çıkara önem vermeyen, toplumun iyiliğini isteyen her düsünce insanidir. Bu insani düsünce,

    toplumun maddi kazançları ile yetinmeyip manevi kazanç davası da güderse, o zaman "ülkü" olur. Ülküler

    birer büyüklük davasıdır. Bundan dolayıdır ki, büyümek isteyen, büyüklük ardından kosan milletlerin ülküsü

    vardır. Bir Nepal'in, bir Panama'nın veya İsviçre'nin ülküsü olamaz. Bunların milli davalarının son basamağı,

    nihayet, huzur ve bolluktur. Huzur ve bolluk ise ülkü olmak özelliğini tasımaz. Çünkü huzur ve bolluk isteği,

    milletleri heyecanlandırmaz. Vecd haline getiremez. Onları ölüme kadar varan fedakarlığa sürükleyemez.

    Büyüklük davası, yani ülkü, savasla elde edildiği içindir ki, insanlık tarihinde büyük savasçıların,

    kumandanların ve kahramanların daima seçkin bir yeri olmustur. Savaslar, kahramanlık ruhunu beslemis,

    erdemli insanların yetismesine sebep olmus, destani edebiyatı yaratmıstır. Yirminci Yüzyıla doğru

    yaklastıkça savaslar daha ıztıraplı bir hal almakla beraber, hiçbir sey onun ahlaki karsılığı olmamıstır ve

    uzun zamandır savasmayan milletlerde ahlaki bir bozulmanın basladığı gözden kaçmamaktadır. Mesela

    İsveç'te kültür ve refah son dereceye vardığı, bu alanda Amerika ve Almanya'dan bile üstün bulunduğu

    halde, İsveç halkının ahlakındaki, günden güne çoğalan yozlasma, düsündürücü bir durum almaktadır.

    Bazı bayramlarda İsveçli gençlerin topyekün yaptığı rezaletler, memleketteki homoseksüel derneklerinin

    yasa ile tanınması, çocuk yetistirebilecek kaabiliyetteki aileler arasında bile sun'i nikahla çocuk sahibi olmak

    gibi gariplikler, bu milletin bir iç sıkıntısı, bir manevi bocalama içinde olduğunu gösteriyor. İsveç, iki

    yüzyıldan beri savasmamıstır. Bir zamanlar "büyük devlet" olan İsveç'in artık hiçbir büyüklük emelinin

    kalmayısı, uzun bir süredir devam eden tarafsızlık, atom savasına tam manasıyla hazırlanacak kadar maddi

    güç göstermesine rağmen, manevi kuvvetlerden yoksunluğu, bu sonuçları hazırlamıstır. Soysuzlasma

    durdurulmazsa, İsveç, günün birinde tıpkı Estonya, Letonya ve Litvanya gibi bolsevikliğin ağına

    düsüverecektir. Çünkü İsveç milletinin heyecan verici bir ülküsü, bir büyüklük ülküsü yoktur.

    Bu örnekler epeyce çoğaltılabilir. Su kadarını söyliyeyim ki, hükümet darbelerinin sanat haline geldiği belirli

    ülkelerde, bunun bas sebebi, bu ülkelerin bir büyüklük ülküsünden yoksun bulunuslarıdır. İktisadi

    yoksulluk, siyasi buhran isin dıs tarafıdır. Asıl ve gerçek sebep, milli ülküsüzlüktür. Milli ülküler, milletleri yüzyıllar boyunca ayakta tutacak enerji kaynağıdır. Ülkücü milletler, fedakar insanlarla doludur. Fedakar insanların çokluğu, her türlü insani meziyetlerle yasar. Hayvanlasmıs toplumlar refah ve dıstan büyüklük içinde de olsa, yıkılmaya mahkumdur. Eski Roma gibi...

    Türk milleti, ülküsü olan mutlu toplumlardan biridir. Bütün tarihi boyunca büyüklük ülküsü ardından

    kosmus, birlik ve fetih savasları yapmış ve Birinci Dünya Savası'nın sonuna kadar da daima bir büyük

    devletin sahibi olmustur. Bugün, Türkler arasındaki mayalanmanın Kızılelma, Turancılık, Uluğ Türkistan veya Büyük Türkili adlarıyla adlandığını görüyoruz. Bunun manası "büyüyüp birlesme" veya "birlesip büyümek istiyorum" demektir. Ancak kaabiliyetli ve enerjik olanlar büyüklük ülküsü ardından kosar. Çünkü büyüklük ülküsü, büyük fedakarlıklar ülküsü demektir. Bundan dolayıdır ki, korkaklarla asağılıklar büyüklükten korkar, daima küçük kalmak ister.

    ( Büyük Türkeli, 2. Sayı, 25 Nisan 1962 )



    3.alıntı

    ÜLKÜLER SALDIRICIDIR

    Biyoloji bakımından canlıların, yani hayvanlarla bitkilerin gayesi kendi soyunun bütün dünyayı bürümesidir.

    Hiçbir hayvan veya bitki cinsi dünyayı kaplayamıyorsa bunun sebebi aynı gayeyi güden baska cinslerin

    mukavemetine maruz kalmasıdır. Cinslerin aynı gaye için yaptıkları bu tesir ve maruz kaldıkları tepkiden

    "hayat kavgası" doğuyor. Bu arada zayıflar eziliyor, azalıyor; güçlüler yapılıp çoğalıyor; bazı soylar ise

    yeryüzünden büsbütün kalkıyor. Milletler arasında da aynı yasa hüküm sürer. Millet, âdeta gayri suurî olarak dünyaya yayılıp hâkim olmak ister. Fakat yayılırken baska milletlerin mukavemetine çarpar. Böylelikle aralarında savas baslar. Sonunda güçlüler kazanır. İnsan toplulukları yani milletler, yüksek bir suur mertebesine eristikleri için bunlar arasındaki hayat kavgası yalnız tabiatın kanunları içinde sürüp gitmekle kalmaz. Buna insan suurunun sistemi ve metodu da eklenir. Bundan da millî ülküler doğar. Demek ki millî ülkü, milletin tahtessuurunda bulunan "yayılıp hâkim olma" sevkitabiisinin baskanlar ve kılavuzlar tarafından suurlandırılıp sistemlendirilmis seklidir. Ülküye kılavuzluk veya baskanlık eden sahsiyetlerin irade ve kuvvet derecesi ülkülerin basarısında birinci derecede âmildir. Millî ülkülerde azdan çoğa doğru üç dönem vardır: İstiklâl, birlik, fütuhat.

    Millî ülkünün ilk dönemi istiklâl kazanmaktır. Müstakil olmayanlar istiklâllerini kazanmak, kazanmıs olanlar

    da bunu muhafaza edip sağlamlastırmak düsüncesi ardında kosarlar. İrlandalılar sekiz yüzyıldan beri istiklâl için uğrasıyorlardı. Küçük bir millet oldukları halde fedakârlıkları sayesinde koca İngiltere'nin elinden istiklâllerini zorla söküp attılar. Estonlar, Letonlar, Litvanlar asırlardan beri istiklâl rüyası görüyorlardı. İlk cihan savasından sonra

    ülkelerine kavusmuşlardı. 1940'ta kaybettikleri istiklâli yeniden elde etmek için simdi içerde ve dısarda

    azimle çalısıyorlar. Eskiden müstakil olup 150 yıl önce istiklâllerini kaybetmis olan Lehliler büyük fedakârlıklardan, kanlı ihtilâllerden sonra ilk cihan savası sonunda istiklâllerini kazanmıslardı. 1939'da istiklâli yeniden kaybettiler.

    Fakat sanki hiçbir sey olmamıs, o kadar felâketi onlar yasamamıs gibi yeniden istiklâl davası arkasındadırlar. Bir yandan çete savaslarıyla millî ruhu ayakta tutmaya çalısırken bir yandan da dısardaki

    teskilatları vasıtasıyla her fırsattan faydalanarak istiklâllerini kurtarmaya çabalıyorlar. Hindistan, Pakistan, Birmanya, İndonezya da aynı yolun yolcusu olarak, aynı gayeler için kan dökerek nihayet emellerine kavustular.

    İstiklâl uğrundaki savasın en tipik örneğini Yahudiler vermistir: Esâretleri yirmi asrı geçen, dünyanın her

    tarafına dağılarak bir anayurtları kalmayan ve dillerini de kaybeden Yahudiler, istiklâl sevkitabiisinin

    tesirinde olarak yaptıkları uzun ve yıpratıcı mücadeleden sonra millî ülkünün ilk merhalesine erdiler.

    Bugün, milletlerin çoğu müstakil olduğu için millî ülkünün bu ilk merhalesi ardında kosan milletler azdır.

    Millî ülkünün ikinci merhalesi birliktir. Yani bir milletin bütün fertlerinin tek bayrak altında tek devlet hâline

    gelmesidir. İstiklâlini kazanmıs olan her milletin ilk isi yabancı hâkimiyet altında kalmıs olan uruktaslarını

    kurtarma yollarını aramaktır. Yahut bir millet birkaç ayrı devlet hâlinde siyaseten müstakilse bunların

    birlesmesi için siyâsî ve askerî faaliyette bulunmaktır. On dördüncü asırda Türkiye Türkleri yirmi, otuz ayrı hükûmetle idare olunuyordu. Birlesme kanunu dolayısıyla bunlar bir buçuk asır birbirleriyle çarpıstılar. 1051'te birliği tamamladılar.



    İtalya da aynı sekilde hareket ettikten sonra gözünü yabancı hakimiyeti altında kalmıs olan İtalyanlara çevirdi. İlk cihan savasında İtalya'nın müttefiklerine ihaneti, Avusturya idaresinde yasayan birkaç yüz bir İtalyan'ı kurtarmak içindi. İkinci cihan savasında Fransa ve Yugoslavya ile yaptığı savaslarda o iki ülkedeki birkaç yüz bin İtalyan için yapıldı. Ayrı müstakil evletler hâlinde yasayan Almanlar 1870'te yaptıkları büyük bir atısla siyasî birliklerini

    anaçizgileriyle kurduktan sonra bunu tamamlamak için 1938'de baslayan bir seri hamleler daha yaptılar.

    Gerçi bu büyük isi basaramadılar. Fakat basarmalarına ramak kalmıstı. Bugün Avusturya ayrılmıs ve

    Almanya da iki ayrı parçaya bölünmüs olduğu halde Alman önderlerinin bir birlik ardında kostukları

    görülmektedir. Hatta, Batı Almanya Meclisinde Doğu ile birlesmek konusu üzerine sözler söylenirken bazı

    milletvekilleri Avusturya ile de birlesmek istediklerini haykırarak açığa vurmuşlardır. Romen Birliği, Eflak ve Boğdan Beyliklerinin birlesmesiyle baslamıs ve Romanya bundan uruktaslarını kurtarmak için 1913, 1914-1918 ve 1941 savaslarına girmistir. Finler, Rusya idaresinde bulunan Karalya Finlerini kurtarmak için Almanya'nın yanında savasa girmişlerse de kaybetmişlerdir. Fakat ilerde mutlaka kazanacaklar ve büyük Finlandiyayı kuracaklardır.

    Macarların, Bulgarların, Sırpların, Yunanlıların da son asırdaki tarihlerinde aynı kanunla hareket ettiklerini

    vukuat pek açık olarak göstermistir. Bazı çok yeni ve zayıf, askerî kudreti sıfır derecesinde veya kültür seviyesi çok asağı olan milletlerde de aynı kanunla hareket edildiğini görüyoruz. Meselâ Afganistan asağı yukarı 10-12 milyonluk geri bir memleket olduğu halde 100 milyonluk Pakistan'la davâlıdır. Pakistan sınırları içinde yasayan ve Pesto yani Afgan dili konusan uruktaslarını istiyor. Yanında müttefikleri olduğu hâlde Yahudilere yenilen Mısır ise İngiltere'den Sudan'ı ve Trablus'la Bingazi'yi istiyor. Bütün nüfusu 400 bin kisi bile olmayan Ürdün Beyliği, Suriye ve Filistin'in hepsini istiyordu. Bu kadarını elde edemedi ama Yahudilerden arta kalan Filistin parçasını eklemesini becerebildi. Habesistan, Eritreyi istemektedir. Yahudiler ise millî birlik için Irak ve Yemen'deki yüz bine yakın Yahudiyi uçaklarla İsrail'e tasıdılar.

    Millî ülkünün üçüncü merhalesi ise fütuhattır. Çünkü millî birliğini tamamlamıs olan milletler kendi soylarını

    yeryüzüne yayıp hâkim kılmak için istilâ ve fütuhat yapmak mecburiyetindedirler. Hattâ bir millet bazen

    kendi millî birliğini tamamlamadan önce de fütuhata baslayabilir. Meselâ Osmanlılar Türkiye'deki Türk

    birliğini tamamlamadan önce Avrupa'da genis fütuhat yapmışlardı. İtalyanlar ve Almanlar da millî birlik isi

    bitmeden önce sömürge fetihlerine kalkısmıslardır. Fakat böyle tek istisnâlar umumî kaideyi bozmaz.

    Üçüncü Cihan Savası, millî birliklerini tamamlamıs olan Alman, İtalyan, Japon ve Rusların üçüncü

    merhaleye varmak gayretlerinden baska bir sey değildir. Simdi yalnız Rusya bu yolda yürümek istiyor ve

    tabiî bir sonuç olarak baskalarının mukavemeti ile karsılasıyor. Baska millî ülkülerin muzaffer olusu da

    yakında Rusya'yı çökertecektir... Görülüyor ki ülküler taarruzîdir. Müstakil olmayan millet istiklâlini kazanmak için kendisine hâkim olan milleti yenmeye mecburdur. Yani taarruzî bir maksatla hareket edecektir. Birliğini tamamlamamıs olan millet bu birliği elde etmek için uruktaslarını esaret altında tutan millet veya milletlerle çarpısacak, onlardan toprak alacaktır. Millî birliğini kurmus olanlar ise fütuhat yapmak için baskalarını yeneceklerdir. Demek ki millî ülkülerin her üç dönemi de taarruzîdir. Acaba tedafüî [savunmacı] ülkü olamaz mı? Bir millet malik olduğu sınırlar içinde yasayıp refaha kavusmak ülküsünü güdemez mi? Hayır! Çünkü mevcut sınırları muhafaza etmek ve zengin olmak düsüncesi hiçbir zaman bir ülkü olamaz. Bunlar bir millet için en küçük ve alelade bir istek değildir. Ülkü biraz hayal ile karısık, uzak, güç bir hedeftir. Ülkü, o ülkü ile tutusmus millet fertlerini heyecan içinde yasatan kutlu ve tatlı düsüncedir. Ülküler kanla, fedakârlıkla, kahramanlıkla beslenir. Bir millet, ülküsüne varmak için ırmaklar gibi kan akıtır, yığınlarla can harcar. Ülkülere kanla, kılıçla, dövüsle, millî kinle varılır. Ülkü çelik yürekler, demir bilekler, sarsılmaz irâdeler, yüksek ahlâklar ister. Ülkü bir dindir. Kahramanlar ve sehitler ister. Geçmiste birlik kurmus, fütuhat yapmış olan milletler eski ululuğu yeniden diriltmek için uğrasırlar. Çünkü (mazide tarihî hakikat olan seyler, âtide de tarihî hakikat olabilirler). Ülküler hiçbir kayıtla, hiçbir siyâsî ve insanî düsünce ile sınırlandırılamaz. Bir ülküye bel bağlamıs, gönül vermis milletlerin tarihî düsmanları vardır. O düsmanlar mutlaka tepelenecektir. O düsman milletlerle dostluk andlasmaları yapılmıs olabilir. Bu geçici dostlukların hiçbir değeri yoktur. Tarihî düsmanlar ancak dısişleri bakanlarının dostudur. Milletin

    asla!... Bir millet için en büyük tehlikelerden biri barıs ve dostluk afyonu yutarak uyumaktır. Büyümek istemiyen

    millet küçülmeye mahkumdur. Saldırmayan millete saldırırlar. (Yurtta barıs, cihanda barıs) yahut (kimsenin bir karıs toprağında gözümüz yok) gibi s filane bir siyasî umde ile bu milletin manevî enerjisini bilerek veya bilmeyerek söndürenler, zaten mahvolmus Almanya'ya savas açarak Türk tarihinde asla görülmemis bir kancıklığın zilletini tarihimize sokanlar, fakat Bulgaristan ve adalardaki Türkleri topraklarıyla birlikte kurtarmak fırsatını tarih yaratmısken en denî ve cebîn bir hareketle bundan kaçanlar hiç süphesiz Türk birliğini tamamlamak yolunda bir adım atamazlardı. Çünkü onlar bu memlekette Moskofçuluğu için için yasatmak, Türkçülüğü açıkça yok etmek istiyen devsirmelerdi. Hayat bir savasken ve onu kazanmak için mutlaka taarruz etmek gerekirken millî ülkü yolunda yapılacak taarruzun çirkinliğini haykırmak ya gaflet, ya ihanettir. Devletlerin sorumlu yerlerinde bulunanlar siyasî nezaket veya menfaat dolayısıyla böyle sözler söyleyebilirler. Fakat milletin gençliğine hitab edenler; yani öğretmenler, sairler, gazeteciler, yazıcılar bize barıs afyonu yutturmak isterlerse onların secerelerini ve evlerindeki gizli evrâkı arastırmak tarihin, bilhassa Türk tarihinin değismez hakikatını bir defa daha teyid

    edecektir. ( Orhun, 14. Sayı, 1 Subat 1944 )



    TÜRKÇÜLÜK

    Türkçülük, Türk milliyetçiliğinin adıdır. Kelimenin sonundaki ek, yerine göre, mensupluk, sevgi, taraftarlık

    gösteren bir ektir. Türkçülük de Türk sevgisi ve taraftarlığı demek olduğuna göre, kelime, yerinde

    kullanılmıstır. Baska milletlerin Türk taraftarlığı ve Türk sevgisi bu kelime ile ifade olunamaz. Zaten baska

    milletlerin Türk'ü sevmesi de gerçekten bir sevgiye değil, geçici bir nezakete, çıkara, siyasi zaruretlere

    isarettir. Türk'ü, gerçek olarak, Türk'ten baskası sevmez. Türkçülük bir ülküdür. Ülküler, milletlerin manevi gıdasıdır. Ülküsüz milletlerin en talihlisi dahi silik ve sönük kalmaya mahkumdur. Eğer bu millet talihli de değilse, onun sonucu yenilmek, ezilmek, hatta yok olmaktır. Ülküler, gerçekle hayalin karısmasından doğmus olan, düne bakarak yarını arayan, milletlere hız veren ve uğrunda ölünen büyük dileklerdir. Milletler, ölebildikleri kadar yasama hakkına sahiptirler. Türkçülük, büyük Türkeli'nde, Türk uruğunun kayıtsız sartsız hakimiyeti ve bağımsızlığı ile Türklüğün her yönden bütün milletlerden ileri ve üstün olması ülküsüdür. Bu ülkü, geçmiste, birkaç kere gerçeklesmisti. Büyük Türkçülük ülküsü ve inancı ile yetisen gençlik sayesinde yarın yeniden gerçek olacaktır. Türkçülük, dün bir kaynaktı; bugün çaydır. Yarın coskun bir ırmak olacak ve önünde yabancı duygu ve

    düsüncelerden gelen bütün engeller yıkılacaktır. Türkçülük, dört kaynaktan geliyor:

    1. Kökü çok eski olan ve Türk uruğunun suuraltında yüzyıllardan beri yasayan milliyetçilik;

    2. Tanzimat'tan sonra, Avrupa'daki milliyetçiliklere benzeyen halkçı bir hareketin bizde de tatbik olunmasını

    isteyen milliyetçilik hareketi;

    3.Devletimizin içindeki yabancı unsurların ihaneti dolayısıyle doğan tepki;

    4.Türklerin 200 yıldan beri çektikleri büyük sıkıntılar.

    Bu dört kaynaktan gelen düsünceler birbiriyle kaynasıp yoğrularak bugünkü Türkçülük ortaya çıkmıstır.

    Türkler, Türkçülük ile güçlenecek, kurtulacak, ilerleyecek, yükselecektir. Bir millet yükselme iradesini tasımazsa, kendine güveni olmazsa, baskalarını taklitten baska bir sey yapamazsa, geçmisiyle övünmezse, baskalarından üstün olmak istemezse, ülkü için ölümü göze alamazsa, savastan korkarsa, o millet içinden çürümüs demektir.

    Bugün ülküler ve kahramanlar çağında yasıyoruz. Geçmis haklara dayanılarak davaların öne atıldığı hesapların görüldüğü günlerdeyiz. Kan çağlayanları, kılıç sakırtıları ve gülle sesleri içinde yarının neler hazırladığını bilemiyoruz. Bu kasırga arasında, milletlerin yalnız geçmişlerini hatırlayarak milli ülkülerine yapıstıklarını görebiliyoruz. Geçmisi olmayan, yahut olup da unutan, milli ülküsü bulunmayanlar devriliyor.

    İnsanlığın tarihinde büyük kasırgalar eskiden zaman zaman gelip geçerdi. Gitgide bu kasırgalar sıklasıyor.

    Bu gidisle tarih, ebedi bir kasırgadan ibaret kalacak gibi gözüküyor. Bugün ayakta kalabilmek için eskisi

    kadar sağlam olmak yetismiyor. Çok güçlü, çok sağlam, çok sert, çok yürekli olmak gerekiyor. Bunun da

    bizim için birinci sartı, Türkçülük ülküsüne sıkısıkıya yapısmaktır. Sasıran, ürken, sapıtan milletleri, tarih

    bağıslamıyor.

    Türkçülük ülküsü bizden amansız bir görev ahlakı istiyor. Subay hiç yorulmadan altı saatlık talimini

    yaptırırsa, öğretmen bıkmadan öğreticilik isini yaparsa, memur sinirlenmeden halka kolaylık göstermeye

    devam ederse, doktor her seyden önce yurttaslarının sağlığı ile ilgili olursa, öğrenci her seyden önce

    dersini bellemeye çalısırsa ve bütün görevlerle rütbeler arasında ne caka, ne gösteris, ne dalkavukluk, ne

    de ilgisizlik olmadan bir ahenk kurulursa, asağıdakiler yukarının buyruğunu ukalalık saymaz, yukardakiler

    de asağının doğru ihtarlarına kızmazlarsa, bütün karsılıklı işlerde, görüsme ve konusmalarda ne

    ikiyüzlülüğe kaçan nezaket, ne de kabalığa kaçan sertlik bulunmazsa, görevin bizden istediği sey yapılmıs

    olur.

    Gerçekten Türkçü olmak kolay değildir. Her önüne gelen Türkçü olamayacağı gibi, her Türkçüyüm diyen

    de Türkçü olamaz.

    Her Türkçü, bulunduğu yerin görevini inançla yaparsa, Türkçülük ülküsü sağlamlasır. Türklük güçlenir.

    Türkçülerin ilk isi, görevlerini, arınmıs gönül ve inanmıs yürek ile yapmaktır.

    ( Orhun, 10. Sayı, 1 Ekim 1943 )



    DISARIDAN GELMEMİS OLAN TEK DÜSÜNCE

    Türkçülük düsüncesi, bu fikrin düsmanları veya her seyle alay etmek alıskanlığında olan prensipsizler

    tarafından saldırıya uğrarken, yapılan satasmaların baslıcaları sunlar olmustur:

    1-Bunlardan biri “Türkçülük” kelimesine olan itirazdır. İtirazcılar söyle demektedirler: “Türkçülük de ne

    demek oluyor? Bunlar Türk mü satıyorlar? Sütçü, süt satan demek olduğu gibi bunun manası da Türk satan

    demektir. Böyle saçma bir düsünce olur mu?” Bu itirazın hiçbir ciddi tarafı olmadığı meydandadır. Çünkü

    kelimelerin sonuna gelen “ci, cı, cü, cu, çi, çı, çü, çu” ekleri, yalnız o nesnenin satıcılığını göstermez; türlü

    türlü manalara da gelir. En yaygın ve genis anlamı ise sevgi, taraftarlık, mensupluk belirtmesidir. Nitekim

    “cumhuriyetçi” ve “kralcı” kelimeleri cumhuriyeti ve kralı satan değil, tamamen aksine seven, taraftarlık

    eden demektir. Bunun gibi “Türkçü” kelimesi de “Türkü seven”, “Türke taraftar olan” anlamına gelir.

    2-İkinci ve pek olumsuz bir itiraz, Türkçülüğün, memleketteki baska unsurları gücendireceği fikridir. Bunun

    da hiçbir tutar yeri olmadığı ortadadır. Dünyanın hiçbir yerinde, yüzde on gücenecek diye yüzde doksanın

    kendi düsüncelerini ve çıkarlarını açıkça ileri sürmekten alıkonmak istemesi görülmüs değildir. Bundan

    baska bir memleket, yalnız bir milletindin ve o milletin istek ve çıkarlarına göre idare olunur. Azınlıklar o

    ülkede, ancak, asıl sahiplerin milli haklarına saygı göstermek sartıyla adalet içinde yasamak hakkına

    maliktirler ve hiçbir suretle, kendi özel ve milli sartlarını, çıkarlarını ileri süremezler. Hele memleketin asıl

    sahiplerinin hak ve çıkarları aleyhinde hiçbir dilekte bulunamazlar. Bu takdirde vatana ihanet etmis olurlar.

    Türkiye’de, yüzde on gücenecek diye yüzde doksanı Türkçülük yapmakta alıkoymaya çalısmak, adeta,

    yüzde onun manevi diktatörlüğünü kurmak demektir. Böyle bir düsüncenin ahlakla ve kanunla ilgisi yoktur.

    Hiçbir türlü mantıkta da makbul bir prensip değildir.

    3-Üçüncü ve makul gibi gözüken bir itiraz; Türkçülüğün, bütün dünya Türklerini ülkü edinmesi bakımından

    hayli, bos, hatta maceracı ve tehlikeli olması düsüncesidir. Bu da yanlıstır. “Hayali” demek, asla gerçeklesmeyecek ve gerçeklesmemis demekse, Türkçülük hayali değildir. Türkçülük, Türklüğün geçmisteki haklarının mirasını istemek bakımından haklı, mesru ve tarihi bir davadır. Türkçülüğün istekleri, geçmiste birkaç kere gerçek olduğu için, “hayal olmamak” gibi bir dayanağı var demektir. Büyük milli ülkülerin hiçbirisi, gerçeklesmesi kolay işlerden değildir. Fakat hepsi birer birer gerçek olmaktadır. Hindistan ve İndonezya kaç yüzyıl sonra milli dileklerine kavustular? Otuz yıl önce yalnız birkaç aydının kafasındaki hayal olan İndonezya bağımsızlığı nasıl gerçeklesti? Sekiz yüzyıllık bir tutsaklıktan, hatta dilini kaybettikten sonra, İrlandalılar, nasıl kurtulup, kitaplarda kalan milli dillerini diriltmeye koyuldular? Ya hele, dilleriyle anavatanlarını da kaybedip dünyanın her tarafına dağılan Yahudiler, 2000 yıl sonra Filistin’de milli devletlerini kurup milli dillerini milli yazıları ile yazmaya baslamadılar mı? Bütün bunların yanında Türkçülük ülküsü ne kadar yumusaktır? Türkçülüğün, maceracı olduğu hakkındaki iddia da hiçbir tarihi olaya dayanmamaktadır. Türkçülük, simdiye kadar is basına gelmis değildir ki, maceracı olduğu denenmis olsun. Sınırdısı ırkdaslarını düsünmek, onların bizimle birlesmesini veya hiç olmazsa bağımsız olmasını istemek ise hiçbir zaman maceracılık değildir. Dünyanın bütün milletleri, hatta pek yeni devlet kuranları bile ilki is olarak sınırdısı ırkdaslarımızı düsünmek ve hele insan hakları beyannamesinden sonra, onların da insan haklarından faydalanması için tesebbüslere girismekle yükümlüyüz. Soydaslarımızı, sistemli bir sekilde yok edenlere savasa hazırlanmak maceracılık değildir. Milletimizin ve insanlığın en kutlu hakları uğrunda Kore savasına katılmak nasıl maceracılık değilse; Türklüğün, insanlığın, medeniyetin, mukaddesatın düsmanı olan Moskoflarla hesaplasmayı düsünmek de öylece maceracılık değildir. Kore’de nasıl Türkiye savunulduysa, kendi sınırlarımızda da Türkiye, Türklük ve bütün insanlık korunacaktır.

    4-Solcular tarafından yapılan bir itiraz da, Türkçülüğün dısardan gelme bir fikir olduğudur. Güya bunu

    Almanlar icad ederek Türkiye’ye sokmuşlar” Türkçülüğün ırkçılık ilkesi de, Hitler Almanyasının ırkçılığından

    alınma imis!

    Yalnız Yahudilere karsı güdülen Alman ırkçılığı ile, her millete karsı bir korunma ilkesi olarak ileri sürülen

    Türk ırkçılığı arasında bir bağlantı bulunmadığı ve Türk ırkçılığının Alman ırkçılığından çok eski olduğu

    belgelerle meydandadır. Bir milli ülkünün, yabancı bir millet tarafından Türklere asılandığı yolundaki bu

    itiraz, üzerinde durmaya değmeyecek kadar çürüktür.

    *********

    Gerçekte ise, bugün, Türkiye’de fikir akımları arasında yerli ve mili olan tek fikir Türkçülüktür. Faydalı veya

    zararlı olsun, ötekilerin hepsi dısardan gelmistir: Komünizm, bize, Rusya’dan aktarılmıs ve bir vatan ihaneti

    halini almıstır. Milletlerarası Yahudi aleti olan Masonluk, Balkanlar yolu ile Türkiye’ye girmistir. Bugün

    itibarda olan demokrasinin vatanı İngiltere, sonra Fransa’dır. Epey taraftarı bulunan iktisadi liberalizm ve

    devletçilik de yabancı köklüdür. Bir zamanlar gazetelerde ve Meclis içinde taraftarları görülen Fasizm,

    İtalya ve Almanya’da doğmustur. Hatta bugün Türklerce benimsenip milli bir hale gelmis bulunan

    müslümanlık bile aslında Türk köklü değildir.

    Türk köklü tek fikir, tek ülkü yalnız Türkçülüktür. Bu bakımdan da milli suurumuzun gelismesi nisbetinde

    büyüyecek, güçlenecek ve atılıslar yapacaktır.

    ( Orkun, 2. Sayı, 13 Ekim 1950 )



    TÜRKÇÜ KİMDİR?

    Türkçü, Türk soyunun üstünlüğüne inanmıs olan kimsedir. Bilir ki bugün görülen geri ve kötü ne varsa,

    hepsi, geçici bir hastalığın belirtisidir ve geçmis zamanlarda bizi ileri götüren, zaferden zafere yürüten

    erdemlerin hepsi kanımızda, ruhumuzda, içimizde gizli bir halde yasamakta, belirecek imkan ve fırsat

    aramaktadır Türkçü, milli çıkarları sahısların üstünde tutan, milli mukaddesata ve geçmise saygı gösteren, görev ahlakı yüksek olan, haksızlıklarla savasta korkusuz bir insandır. Türkçü, gününü gün eden veya dalkavuk bir insan olamaz. Sert yasamaktan hoslanır ve en büyük sertliği de nefsine karsı gösterir. Tarihimizde kahramanlık ve büyüklük bol bol bulunduğu için, bazı küçük milletlerin yaptığı gibi kahraman ve kahramanlık icadına lüzum görmeden, esasen var olanların hakkını vermekle yetinir. Böylelikle, milli kahramanlarına saygı gösterir, fakat milli kahramanların kusuru da varsa, söylemekten çekinmez ve hiçbir sebeple, kahraman olmayana kahramanlık payesi vermez. Hele Türklüğün mukaddesatını yıkanı asla bağıslamaz ve bunları bağıslayanları düsman sayar

    Türkçü, alçak gönüllü olmaya mecburdur. Çünkü, kendini ileri sürmek, yaptığının karsılığını beklemek veya

    takdir olunmak içindir. Halbuki takdir beklemek bir bencilliktir. Türkçü, milletine bir hizmet yaparken,

    bunu, beğenilmek için değil, görev bildiği için yapar ve yapacağı en büyük hizmetin bile, adı sanki bilinmeden ölüp mezarsız yatan sehitlerin hizmeti yanında pek küçük kalacağını bilir. Türkçülük, yükselmek için değil, yükseltmek içindir. Topluluklar, fedakar fertlerinin çokluğu nispetinde yükselir. Türkçülük, bir fikir olduğu kadar da inançtır. İnanç olduğu için de tartısmasız, tenkitsiz kabul olunur. Onun tartısılacak ve tenkit olunacak tarafı temeli, esası değil, ayrıntılarıdır Türkçüler, dayanısmalı yasamaya mecburdur. Dayanısma, az kuvvetle çok is görmenin tek ve değismez çaresidir. Dayanısma olmayan yerde, için için bir çekisme var demektir. Türkçü, ülküdasları ile olacak bir geçimsizliğin ülküye zarar getireceğini bilir. Türkçü hiç süphesiz, Türkten olur. Fakat her "Türkçüyüm" diyen Türkçü değildir. Samimi olması ve Türkçülüğün sartlarına uyması lazımdır. Türkçülüğün en büyük görevi Türklüğe hizmettir. Bunun da bas sartlarından biri, çevresinde bulunanlara Türklük sevgisini asılamaktır. O, yorulmadan, bıkmadan, Türk soyunun üstünlüğünü anlatacak yabancıların tehlikesini söyleyecek, Türk ahlakının gereklerini bildirecek, barısmaz düsmanımızın Moskof olduğunu telkin edecektir Moskofçu komünistin vatan haini olduğunu en iyi ve herkesten önce anlayan Türkçülerdir. Onun için komünistlerle her yerde, her vasıta ile, her sekilde savasacaklardır. Kısacası, Türkçüler, XX. yüzyılda Türk milletinin fedakarlarıdır.

    ( Orkun, 3. Sayı, 20 Ekim 1950 )



    TÜRK BİRLİĞİ

    Dünya Türklüğü yalnız Türkiye’dekilerden ibâret değildir. Rusya, İran, Çin, Romanya, Bulgaristan, Yugoslavya, Rodos, Kıbrıs, Suriye, Irak ve Afganistan’daki Türklerin sayısı Türkiye’dekilerden daha çoktur. Mısır’da, Libya’da, Avrupa’da, Kuzey ve Güney Afrika’da, Uzakdoğu’da yasayan ve herhalde birkaç on bin tutarında olan Türkleri de, kadroyu tamamlamak için, bu listeye sokabiliriz. Genel istatistikler olmadığı için dünyadaki Türklerin sayısını doğru olarak bilmiyoruz. Düsmanlar, kasdi olarak bu sayıyı azaltmaya çalıstıkları gibi, dostlar da körükörüne çoğaltmaktadırlar. Türkleri, eskiden beri kalabalık bir millet oldukları hakkındaki düsünceler, tarihi incelemelerin

    ilerlemesinden sonra, çürümüstür. Türkleri pek kalabalık gösteren sey, onların büyük siyasî rol oynamaları

    ve hareketli oluslarıdır. Gerçekte ise Türkler, bütün kırgınlara rağmen, hiçbir zaman XX. Yüzyılda oldukları

    kadar çok olmamıslardır. Bugün, Türklerin sayısı hakkında en müsbet bilgiye, yalnız Türkiye ve Rusya Türkleri hakkında sâhibiz. 1926 ve daha sonra Rusya’da 1927’den beri de Türkiye’de yapılan genel nüfus sayımlarından sonra yayınlanan istatistiklere göre, bugün, toparlak hesapla Türkiye’de 30, Rusya’da ise 35 milyon Türk vardır.

    Baska ülkelerde yasayan Türkler hakkında ise birbirinden uzak, türlü rakamlar ileri sürülüyor. Meselâ, Çin Türkistanında yasayan Türkleri , bazıları 3 milyon olarak gösterdiği halde, bu rakamı 13, 15 hattâ 18

    milyona çıkaranlar bile vardır. Türklerin sayısını çok göstermek eğiliminde olanlar, mesela Rusya’da 40 –

    50 milyon Türk yasadığını, Rusların siyasî düsüncelerle Türklerin az gösterdiklerini ileri sürüyorlar. Rusların, siyasî endiselerle Türkleri az göstermek istemeleri hakkındaki iddia doğrudur. Ancak bunda da mübalağaya kaçmak yersiz bir düsünce olur. Ruslar ne kadar çalıssalar, oradaki Türkleri yarı yarıya indirip gösteremezler. Biz de kendi millî ve ırkî gücümüzü hesaplarken, asırılığa kaçmamak zorundayız. Bazılarının iddia ettikleri gibi, gerçekten 120 milyonluk bir milletsek ve buna rağmen büyük bir kısmımız tutsaksa, bu geleceğimiz için ümit kırıcı bir durumdur. Bunu düsünerek, gerçekleri olduğu gibi göstermekten çekinmemeliyiz. Hele çocukça düsünceler uğruna, lehimizdeki gerçekleri değistiremeyiz. Bu gerçek sudur: Biz, azlık bir millet olduğumuz ve bazı sebeplerle teknikçe geri kaldığımız için, kalabalık milletlerin tutsaklığına düstük. Fakat, bu azlığımıza rağmen, kendi aramızda toplanabilirsek, dünyada yenemeyeceğimiz kuvvet yoktur.

    Acaba, dünyadaki Türklerin sayısı hakkında, asağı yukarı bir rakam söyleyemez miyiz? Bunun için, her

    ülkedeki Türklerin sayısı hakkında en az ve en çok olarak söylenen rakamları toplamak ve bunun üzerinde

    biraz durup düsünmekten baska çıkar yol yoktur.

    Rusya’da 80, Çin’de 18 milyon Türk olduğu hakkındaki hayâli sayıları bir yana bırakırsak, bu rakamlar

    sunlardır:

    En az En çok

    Türkiye’de 30.000.000 - 32.000.000

    Rusya’da 35.000.000 - 40.000.000

    İran’da 10.000.000 - 13.000.000

    Çin’de 5.000.000 - 8.000.000

    Afganistan’da 1.000.000 - 3.000.000

    Balkanlarda 1.000.000 - 2.000.000

    Irak-Suriye’de 700.000 - 1.000.000

    Kıbrıs’ta 90.000 - 100.000

    Baska ülkelerde 50.000 - 100.000

    Bütün Türkler 82.840.000 - 99.200.000



    Demek ki, Türkler en asağı bir hesapla 82.840.000 kisi tutuyorlar. Su halde yabancı milletlerin, Türkleri az

    göstermek gayretlerini de hesaba katarsak, milletimizin 100 milyonluk bir topluluk olduğunu söyleyebiliriz.

    ***********

    Dünya bir devler memleketi olmaya doğru gidiyor. Yüz milyonluk milletlerin kurulduğunu görüyoruz. İkinci,

    üçüncü derecedeki milletlerden bazıları da yaman bir hızla çoğalıyorlar. Böyle bir yüzyılda 85 – 100

    milyonun önemi bir kat daha artar. Yeryüzünde, ne kalabalık topluluklar bulunduğunu kavramak için, su ülkelere bir göz atalım:

    Çin 800 milyon

    Hindistan 540 “

    Rusya 250 “

    İngiltere (İmparatorluk olarak) 200 “

    Amerika 220 “

    İndonezya 130 “

    Pakistan 120 “

    Japonya 110 “

    Brezilya 95 “

    Almanya 70 “

    İtalya 53 “

    Fransa 52 “

    Bu kalabalık milletlerden Rusya sınırdasımız, İngiltere, İtalya ve Fransa komsumuzdur. Acaba, dünyada

    dev devletler kurulurken, siyâseten dağınık olan 85 – 100 milyonluk Türk milletinin geleceği ne olacaktır?

    Bize göre, millî programın hareket noktası bu soru olmalıdır. Bu sorunun cevabı, millî ülkümüzün adı

    demektir. Bu ad, “Türk birliği” sözleriyle özetlenebilir.

    ***********

    Her milletin, yasamak için, bir ülküye ihtiyacı vardır. Bu ülkü, milletlere göre ayrıntılarda değisse bile, ana çizgilerinde hemen hemen bir gibidir. Çünkü su tarihi gerçeği kimse inkar edemez ki, her tutsak milletin ilk ülküsü bağımsızlığını kazanmak, her bağımsız milletin ilk ülküsü de, henüz tutsak yasayan ülküde üçüncü dönemdir.

    Bu, kabataslak bir sınıflandırmadır. Hayata, olaylara, milletlerin özel durumlarına göre bu dönemler biraz

    değisebilir. Meselâ, bir milletin fetihlere baslaması için, mutlaka bütün urukdaslarını kendi sınırları içine

    almıs olması gerekmez. İtalya, Birinci Dünya Savası’ndan önce millî birliğini asağı yukarı elde etmis ama

    Avusturya’da, Fransa’da, Malta’da, Tunus’ta epey İtalyan, baska milletlerin tutsağı olarak yasıyordu. Buna

    rağmen İtalya, millî ülkünün üçüncü dönemi olan fetihlere baslamıstı. Habesistan ve Türkiye ile yaptığı savaslar bunu gösterir. Demek ki, millî ülkünün üç dönemi bağımsızlık, millî birlik ve fetihler olmakla beraber, bunlar, birbirleri içine girmişlerdir. Biri tamamlanmadan öteki baslayabilir. Millî ülkülerde dâima bu üç dönemin varlığına tarihten, istediğimiz kadar örnek bulabiliriz: İrlanda, yüzyıllarca uğrasıp İngiliz tutsaklığından kurtulduktan sonra, simdi İngiltere elinde bulunan Kuzey İrlanda’yı almak, yâni milli birliği kurmak için uğrasıyor. Yine İngiliz tutsaklığından kurtulan Mısır, ilk is olarak Sudan’ı almak, sonra da bütün Arap ülkelerini kendi çevresinde toplamak dâvası ardındadır. Almanların simdiki dâvası, Rus tutsaklığındaki Doğu Almanya’yı kurtarmaktır. Arkasından da sıra yine Avusturya ile birlesmeye gelecektir. Finlerin, Karelya için çalısan dernekleri vardır.

    Macarlar, Transilvanya’dan hiçbir zaman vazgeçmemişlerdir. Yugoslavlar, çok eski zamanlarda olduğu gibi, yine bütün Makedonya’yı ve Selanik’i almak sevdası pesindendirler. Bulgarlar, Sırp ve Yunan Makedonyaları ile Doğu ve Batı Trakya’da gözleri vardır. Yunanlılar, Kuzey Epir’i ve Doğu Trakya’yı istiyorlar. Yahudilerin ilk hedefi, bütün Ürdün Krallığıdır. Suriye, Hatay’ı ve hattâ Çukurova’yı kendi toprağı sayıyor. Afganistan, Patanlar ülkesini, yâni Pakistan’ın kuzey bölgelerini kendinde koparıkmıs sayıyor. Tunuslular ile Faslılar ilk döneme ulastılar. Simdi, Büyük Sahra’nın bir bölümü ile Moritanya’yı istiyorlar. Çok geri olan zenciler bile, artık bağımsızlık devletler haline girdiler. Acaba, Türkler, bu safhâlârın hangisinde bulunuyor? Bunun cevabını vermek için, haritaya bir bakmak yeter: Türkler, Anadolu’daki Kurtulus Savası ile ülkülerinin ilk döneminde pek parlak bir basarı gösterdikten sonra, tabi ve tarihi bir kayıtla, ülkülerinin ikinci basamağında bulunuyorlar. 1923’te gerçeklesen birinci dönemden sonra ikinci dönem yoluna yalnız Hayat kurtarılmıs, daha sonra da Kıbrıs üzerinde millî emellerimiz olduğu kayıtlı sartlı olmakla beraber, resmen açığa vurulmustur. Milli birlik ve millî birlikten sonra cihan hâkimiyeti, milletin suuraltında yasayan bir ülküdür. suuraltındaki bu istek, zaman zaman suura çıkar. Zaman iyi seçilmisse muzaffer olur. İyi seçilmisse milletin hız ve ahlâk kaynağıdır. Bir gâye için ıztırap çeken, fakat buna isteyerek katlanan insan gibi, milletler de millî ülküleri için hesapsız fedâkarlığa katlanırlar, katlamıslardır. Ülkü yolunda yürüyen milletleri baska milletleri hem korkutur, hem de hayran bırakır. Ülkü yolunda yürüyen millet, kendisinde baska milletlere karsı mevcut asağılık duygusunu atmıstır. Kendisine inandığı ve hiçbir seyden korkmadığı için, düsmanlarının çokluğundan, tekniğinden ürkmez. Ölümü seven milletlere, hayat kollarını açar. Böylelikle millî ülkü bir gün gerçeklesiverir.

    *********

    Türkler vaktiyle birkaç kere birlesmişler ve mutlu olmuşlardır. Yeniden birleseceklerdir. Millî ülkümüzün ilk

    maddesini : “Bütün Türkler birlesecektir” diye ifâde edebiliriz.

    ( Orhun, 8. Sayı, 23 Haziran 1934 )





    TÜRK HALKI DEĞİL TÜRK MİLLETİYİZ

    Uzmanlar yeryüzünde insanların 500.000 yıldan, belki daha eskiden beri var olduğunu söylüyor. Fakat

    insanların tarih sahnesine girmesi dört bes bin yıllık bir meseledir. İnsanlık durmaksızın ilerleyerek bugünkü durumuna gelmis, tarih öncesindeki ırkların türlü nisbetlerde birbiriyle karısmasından bugünkü ırklar doğmus, ırklar da yine türlü sebeplerle parçalanarak günümüzün milletlerini meydana getirmişlerdir. Bu söylediğim insanlık tarihinin ana çizgisidir. İnsan zekâsının gelismesi ölçüsünde de madde ve manâdaki her kavram için kelimeler bulunmus, zamanla kelimelerden baska kelimeler türemis, bazı kelimeler anlamını değistirmis, bazıları unutulmus veya bırakılmıs, yerine yenileri alınmıs veya bulunmustur. İnsan olgunlasmasının toplum hayatındaki son durağı "millet" ve "devlet"tir. "Millet" bağımsız yurdu olan teskilatlı bir topluluktur. Asırların fikir akımı olan milliyetçilik bu kelimelerden çıkar. Son zamanlarda solculardan baslayarak yavas yavas herkese, hattâ resmî sahsiyetlere de yayılan bir tabirle millet yerine halk kelimesinin kullanıldığını görüyoruz. Komünistler milleti kabul etmedikleri için ve bu kelimeden ürkmeleri dolayısı ile daima "halk" kelimesini kullanırlar. Asırı sosyalistlerde de aynı eğilim vardır. Fakat bu iki kelime aynı anlamda değildir. Semseddin Sami "halk" kelimesini " Kaamus-i Türki" adlı mühim eserinde "insanlar", cem'iyyet-i beseriyye, umum, cemaat, güruh, "kalabalık" diye açıklar. Bugünün edebî dilinde ise bu kelime "milletin bir parçası" yahut "asağı tabakası" anlamında kullanılır. "İstanbul Halkı" veya "Orta Anadolu Halkı" dediğimiz zaman İstanbul veya Orta Anadolu'da doğan yahut oralarda yasayan insanlar anlasılacağı gibi "halktan yetisme" tabirleri de aynı mânâdadır. Halk=millet demek olsaydı "halktan yetisme", halk tabakası sözlerine lüzum kalmazdı. Herkes zaten milletten yetisme olduğu için bu türlü sözler lüzumsuz olurdu. Bundan baska "halk" yalnız o an için mevcut olan topluluktur. "Millet" ise üç zamanda da vardır ve "millet" bir " var olma suurunun" da ifadesidir. Kanunların ruhunda da bu iki kelimenin ayrılığı siddetle göze çarpar. Kanun koyucusu millete hakareti ceza tehdidi altına almıstır. Halk için böyle bir tutum yoktur. Türkiye'deki insanlar "Türkiye halkı" olarak anıldığı zaman yalnız çalısıp kazanan, suraya buraya giden, oturan ve eğlenen bir yığın akla gelir. Aynı insanlar "Türk milleti" olarak ele alınınca geçmis yüzyıllardan kopup gelen, zafer ve kültür yaratıcısı

    olan, gelecek için ülküsü bulunan, bunun için savasa varıncaya kadar her fedakârlığı göze alan güçlü bir topluluk söz konusudur. Komünistler milletlere "yığın" diyemedikleri için halk diyorlar. Onlar için insanlar hammadde yığınından baska bir sey değildir. İran'daki komünist partisinin adı olan "Tûde", Farsça'da "yığın" demektir. Bizdeki komünistler de bir zamanlar "Yığın" adında bir dergi çıkarmıslardı. Komünist Çin'de yüz milyonlarca insanın Mao'nun sözlerini gece gündüz ezberlemeye zorlanması milletleri yığın, hatta sürü gibi görmenin bir seklidir. Çünkü halk suursuzdur. Bastaki zorbalar neyi telkin ederse onu körü körüne yapar. Böylece iktisadî bir takım basarılar sağlanır; yollar yapılır; kanallar açılır; ağaçlar dikilir, ırmakların yatağı derinlestirilir ve

    bunları yaparken halk sürüsünden milyonlarca insanın ölmesine ehemmiyet verilmez. Millet ise suurludur. Neyi, ne için yaptığını bilir. Halk, arkasında makineli tüfekler islediği için savasta ileri yürür. Millet bir görev yaptığına inanarak atese atılır. Yaratılıstan cesur olmasa bile sırf haysiyet ve utanç duyguları yüzünden ölüme doğru gitmekten çekinmez. Resmî bildirilerde sık sık görülen "halklarımız arasındaki geleneksel dostluk" gibi tabirleri Türk dıs işleri bakanları kaldırmalı, bunun yerine "milletlerimiz" kelimesini koymalıdır. Milletin bir pasaport meselesi olmadığı iyice kafalara sokulmalıdır. Türk milleti nedir, kimler Türk'tür diye sorulacak. Türk milleti, Türk kökünden gelenlerle Türk kökünden gelmis olanlar kadar Türklesmis kimselerden meydana gelen topluluktur.

    Türkler, Polonya Türkleri gibi tektük istinaslarla evlerinde Türkçe konusan, anadili Türkçe olan insanlardır.

    Suuraltında veya duygularının gizli yönünde baska biri ırkın suur ve özleyisini tasımayan kimselerdir. Türkçülere yedi, hatta yirmi kusak ilerisine kadar soy kütüğü arayan kimseler diye iftira ediliyor. Tatbik kaabiliyeti ve arastırma imkânı olmayan bu safsatalar ancak moskofçuların ve baska düsmanların uydurmasından ibarettir. Her zaman verdiğimiz örnekleri yine tekrarlayalım: En büyük Türkler'den biri olan Yıldırım Bayazıd'ın anası Türk değildir. Hangi Türkçü onu Türklük kadrosundan çıkarmıstır veya çıkarabilir? İstiklâl Marsı sairi Mehmet Akif' in babası Arnavut, ülküsü de Türkçülüğe aykırı olan ümmetçilik olduğu halde hangi Türkçü Mehmed Akif için Türk değildir demistir? Mesele Yıldırım Bayazıd veya Mehmed Akif kadar Türk olabilmektedir. Bir millette millî ruh yükseklerde olduğu zaman onların arasına karısan yabancıların hiçbir tesiri olmaz. Millî ruh, herhangi bir yabancılığı eritir. Fakat millî ruh arıklayınca, yabancılara karsı hayranlık baslayınca her sey allak-bullak olur. Milliyet inkâr edilir. İnsanlıkla hiçbir ilgisi olmayan çıkarcılar insaniyetçi kesiliverir. Her türlü konfor ve rahat içinde

    yasayan milyoner çocukları, bu konfor ve rahatın zerresini bile feda edemeyecek oldukları halde komünist

    olur. Komünizm uygulanırsa ne o yiyeceği, ne o evi, rahatı, parayı, arabayı bulamayacağını, isçi haline

    geleceğini düsünemeyecek kadar ahmaklasır. Millet olmanın sonuçlarından biri de baska milletlere göre bir çok özellikleri olmak, onlardan ayrılmak, onlara benzememek, bazen onların zıddı olmaktır. Bu benzemeyis ve ayrılıs maddî ve manevî yönlerdedir. Milletlerin ses tonundan konusma sekline, sevdiği ve sevmediği seylere, davranıslarına kadar bir çok seyi birbirinden ayrıdır. Sevinç ve saskınlığın ifadesi bile her millette baska baskadır. Sözün kısası milletler birbirine benzemez. Birinin ak dediğine öteki kara der. Milletler binlerce yılın gelistirip sekillendirdiği sosyal varlıklardır. Bunları ortadan kaldırarak insanları kardes yapmak, birlestirmek, tek devlet haline getirmek, devletleri kaldırıp insanları devletsiz bir birlik yapmak Hasan-i Sabbâh müritlerine yakısır rüyalardır. Tabiatta bir yandan birlesme bir yandan bölünme olduğu gibi, sosyal hayatın kanunlarında da, hem birlesme, hem parçalanma aynen mevcuttur. İnsanlık tarihine kısa bir göz atıs bu birlesme ve ayrılmaların düzinelerle örneğini verir. Simdi, insanlığın son merhalesi olan suurlu, inançlı ve istekli "millet" dururken onu kaldırıp yerine suursuz, her kalıba girmeye elverisli, ham madde halindeki "halk" ı koymakta ne mânâ var?

    Bu sözlerimize karsı hemen Atatürk kalkanıyla karsımıza dikileceklerini, öyle ise "Atatürk kurduğu partiye

    ne diye Halk Partisi dedi ? " diye soracaklarını biliyoruz. Atatürk, Halk Partisi'ni kurarken komünistlerin sinsi maksatları henüz anlasılmamıstı. Milletleri ortadan kaldırmak için halk kelimesini kullanacakları bilinmiyordu. Atatürk "halk" demekle edebî dildeki mânâyı kasdetmis, milletin geri kalmıs tabakalarını düsünmüstü. Partisiyle bunları kalkındırmayı amaç edinmisti. Sözün kısası: Biz çobandan bilgine kadar Türk milletiyiz. Türk milleti siyasi sınırlarla ölçüstürülmesine imkân olmayan, Adalar Denizi'nden ve Tuna' dan Altaylar' ın ötesine kadar uzanan genis dünyada yasayan yaratıcı millettir. Bu köklü millet, bir takım maskaraların tabirleri ve taktikleriyle dillerinin zorla değistirilmesiyle ve bozulmasıyla, yurtlarından sürgün edilmekle bölünmez, yok olmaz. Sürülseler de, dilleri bozulup değistirilse de günün birinde yeni bir Bozkurt doğup Türk ellerini kurt baslı sancak altında birlestirir, değisen lehçeleri tek bir edebî Türkçe haline sokar, Türk'ten bosaltılan Türk ülkelerini Türklerle doldurur. Yoksun budunu bay kılar, azlık milleti çokluk eder, geri kalmısı en ileri ve en üstün seviyeye ulastırarak tarihin önüne geçilmez zaruretini gerçeklestirir.

    ( Ötüken, 61. Sayı, Ocak 1969 )



    SAĞCI KİMDİR?

    Sosyalistler ve komünistler “solcu” diye tanındıkları için, onların karsısında olanlara da “sağcı” demek âdet

    olmustur. İktisadî bakısla devletçi olmayan , liberal olan, muhafazakâr olanlar sağcı sayılmıs. Sol taraf çoğunlukla dini inkar ettiğinden dindarlar da sağcı diye gösterilmistir. Fakat bu tarifler eksik ve kısırdır. Son zamanlarda her sey gibi bu tâbirler de müptezel olmus, sağ ve sol birbirine karısmıstır. Kendilerine “mukaddesatçı” diyen dindarlar milliyetçi ve sağcı sayıldığı gibi, asırı sosyalist ve komünistlerin de kendilerini “Milliyetçi” diye öne sürdükleri görülmüstür. Sağ ve sol deyimleri kabataslak ele alındığı takdirde Turancılarla İslâm birliği taraftarları sağda birlestikleri gibi, yalnız sosyal adalet kavramı düsünüldüğü anda da Türkçülerin sosyalistlerle aynı hizada olmaları gerekmektedir. Demek ki sağ ve solu iyi anlatmak, eksiklik ve kısırlıktan kurtararak öne sürmek lâzım. Çünkü sağ ve sol yalnız iktisadi veya sosyal bakım değil, millî suur bakımından da ele alınıp değerlendirilmelidir.

    Türkiye’de koyu dindarların bir takımı milliyeti inkâr ederek yalnız dinle yetinmek taraftarıdırlar. Bunlardan

    biri camideki vaazında “vatan için ölenler cehenneme gider. Cennete gidecekler ancak din uğruna

    ölenlerdir” demis. Simdi, bu seviyesiz yobazla Türkçüleri aynı cephede saymak hem anlayıs kıtlığı, hem de

    gerçeklere sırt çevirmek demektir. İktisadî görüse göre sosyal adalet düsüncesi bugün hemen herkes

    tarafından beninmis olduğundan artık millet meclislerinde partileri bu görüse göre sıralamak asla doğru

    değildir. Bizdeki dincileri ve hilâfetçileri sağa koymak, Batı ülkelerindeki taamüle de aykırıdır. Hitler’in iktidara

    gelmesinden önce Alman meclisindeki kuvvetli Hırıstiyan partisinin adı “Merkez Katolik Partisi” idi ve

    İmparatorcu Çelik Tulgalılar partisi ile Hitler’in Milliyetçi Sosyalist Partisi, Katoliklerin sağında yer almıstı.

    Hitler’in partisi “sosyalist” bir parti olduğu halde sırf milliyetçi olduğu için sağcı sayılmıs ve iktidara

    geçtikten sonraki tutumu ile de bütün solculara, yani sosyalistlerle komünistlere düsmanlık güttüğünü ispat

    emisti. Sağ ve solun Türkiye için en doğru tarifi, milliyetçilik açısından ele alınarak yapılabilir. Bir parti, milliyetçi

    olduğu nisbette sağcıdır. Milliyetçilikte millî gelenekler mühim olduğundan bu türlü partiler millî ahlâk bakımından muhafazakârlardır. Fakat milliyetçilik, milletin toplum ve fert olarak yükselmesi demek olduğundan milliyetçi bir parti adaletin ve servetin dağıtımı bakımından sosyalistlerin fikirlerine yakın olabilir.

    Dincilik ve siyasî ümmetçilik, Türklüğü ikinci plâna itmek veya saymamak olduğundan milliyetçiliğe aykırı

    yahut düsmandır. Bu bakımdan dinciler, siyasî ümmetçiler , hilâfetçiler “Sağcı” olamazlar. Siyasî

    ümmetçiler, İslâm beynelmileli düsüncesinde olup Türklüğü İslâm topluluğu içinde eritmek malihülyasına

    kapılmıs olduklarından beynelmilelcidirler ve her beynelmilelci gibi soldurlar. Moskovacı veya Pekinci sosyalistlerin kendilerine “milliyetçi” demesi de hem yanlıs, hem gülünç, hem de taktik icabı olduğundan yalandır. Milliyetçilik, bir milleti “millet” olmaktan çıkarıp “halk yığını” haline getirdikten sonra onun yalnız iktisadî refahını düsünmekle olmaz. Çünkü insanlarda yalnız mide değil, zihniyet ve inanç da vardır. Milliyetçilik yüzyıllardan kopup gelen manevî bir mirastır. Büyüklük duygusudur. Tarih suurudur. Mukaddes hodgâmlıktır. Yaratılıs hâsılasıdır. Türk milleti üç bin yıldan beri vardır. Onun var olusu, büyüklüğü, gücü, tarihe damgasını vurusu yalnız millî

    karakteriyle mümkün olabilmistir. Türklüğün büyüklüğünü veya var olusunu Türklüğün dısındaki su veya

    bu faktöre bağlamak asla doğru değildir. Gazetelerde çok görülen, siyasilerin dillerinde dolasan “asırı sağ” deyimi yanlıs olarak kullanılmaktadır. Çünkü asırı sağ diye çok defa İslâm beynelmilelcileri kasdolunmaktadır. Geçen yılın sonlarında yakalanan “Hizbüttahrir” adlı derneğin hilâfetçi olduğu, Türkiye’yi seriate göre idare etmek istediği, resmî dil olarak Arapça’yı kabul ettiği açıklanmıs ve baslarında bir Arap bulunan bir grup “asır
  • 224 syf.
    ·Beğendi·Puan vermedi
    Attila İlhan’ın kitapta anlattıkları günümüz Türkiye’ sinde istenilen konuma gelmiş midir? Hayır. Değil o dönemden bu döneme, kitabın yazılışından itibaren geçen kırk yedi yıldan bu zamana değişimler olmuş; fakat batıcılık hala bir çağdaşlaşma olarak algılanamamakta ya da çağ buna olanak sağlamamaktadır. Kitabın önsözünde geçen şu paragrafa bakacak olursak: ‘Lisede Sophokles okuduk, klasik Türk musikisine sövmeyi, Divan şiirini hor görmeyi, buna karşılık devletin yayınladığı kötü çevrilmiş, batı klasiklerine körü körüne hayranlık göstermeyi öğrendik. Sanki Sinan Leonardo’ dan önemsiz, Mevlana, Dante’ den küçüktü, Itri ise Bach’ın eline su dökemezdi. Aslında kültür emperyalizminin ilmiğini kendi elimizle boynumuza geçiriyorduk, ulusal bileşim arama yerine hazır bileşimleri aktarmak hastalığımız tepmişti.’ (Önsöz, s.17) Emperyalizm her alanda baskısını korumakta, geçmişte diğer ülkeleri sömüren dünyanın güç unsurlarını ellerinde bulunduranlar işlerine devam etmektedirler. Dünyada gerçekleşen emperyalizm eskisinden daha açık ve seçik olarak yapılmakta; fakat buna karşı direnme veya karşı gelme gücü ise eskisinden kat kat düşüktür. Bunun nedenini ben, insanların gözleri açık ve dış dünyadaki olayları anlar halde uyumalarında buluyorum. Attila İlhan’ın yaşadığı dönemde kitaplar ve onların içindeki bilgiler hala öğrenilmek için zaman harcanmaya değer şeylerdi. İster ülke çapında ister dünyada halk tarafından okunması istenmeyen kitaplar tespit ediliyor ve kitapların yasaklanması olgusuyla karşı karşıya kalınabiliyordu. Bu durum kitapların kitleleri etkileyecek düzeyde bir etki gücünün olduğunu gösterir bize. Her ne kadar kendi ülkemiz okuma oranı yüksek bir ülke olmasa da bu durum bizde de hatırı sayılır şekilde yaşanıyordu. O dönemde yasaklanan kitaplar şu an en çok tanınan ve okunan yayınevleri tarafından basılabiliyor. 80’li yıllarda Türkiye’ de insanların bilgi alma aygıtları sınırlıydı. Kitaplar, gazeteler, radyo ve belki televizyonu olanlardı. Yani o dönem için kitaplar önemliydi. Günümüze bakacak olursak ne eskisi gibi kitaplardan etkilenme düzeyi yüksek ne de eskisi gibi kaliteli kitaplar ve kaliteli yazarlar ortaya çıkıyor. Bu sadece ulusal değil, küresel bir sorundur. Sorun mudur orası da başka bir tartışmanın konusu. Artık kitaplar yasaklanmıyor; çünkü insanlardaki etki düzeyi çok alt seviyelere inmiş durumdadır. Bugün bir kitap yasaklamak, yasaklanan o kitabın satış değerini artırabilmek için bir satış politikası yaratmaktan öte geçemez. Günümüz çağı gösteri ve izleme çağıdır. Okuma eylemi ikinci plandadır. Zamanlarımızı ekranlardan akan yazılara, videolara ve görsellere harcamaktayız. Hal böyle olunca üretim alanı da buraya kaymakta; fakat yine Attila İlhan’ın da dediği ‘ulusal bileşim aramak yerine hazır bileşimler aktarmak’ meselesi bugün altın çağını yaşıyor diyebiliriz. Attila İlhan’ın o zaman Türkiye’ sin de gördüğü hazıra olan eğilim hala devam etse de şu an dünyaya da yayılmış durumdadır. Bu devirde doğan ve büyüyen bireyler kendilerini küreselleşen bir dünya mekanizması içerisinde bulduklarından, kendi kültürel değerlerine sıkı sıkıya sarılamamakta ve ilk önce kendilerine sonrasında içinde yaşadıkları topluma yabancılaşarak özlerinden uzaklaşmaktadırlar. Bu da üretilen şeylerin tek tipleştirilmesine doğru bir gidişin önünü açar. Böylelikle hazır olanlar sunulup onların tüketimi kaçınılmaz hale gelir.
    Batı merkezine oturttuğu aklın ışığıyla atılımlarını gerçekleştirmiş ve günümüz uygarlık seviyesine gelmiştir. Biz ise bu seviyenin uzun bir dönemden beri gerisinde olma durumumuzu sürdürüyoruz. Hala sözde çağdaşlaşma yolunda adımlar atmaya devam ediyor, Batının belki de seneler önce hallettiği meseleler üzerinde biz hala çözüm arayışları içinde yine batıya yöneliyoruz. Batının şu an ki üzerinde durduğu ya da çözmeye çalıştığı meseleler (bilim, sanat vs. gibi) bizim için belki seneler sonra üzerinde duracağımız konular olacaktır. Bizi meşgul eden şeyler öyle gösteriyor ki devam edecektir. ‘Batı ulaştığı aşamadan memnun mu? Bence bu soru, geleceğimizin en önemli cevaplarını çağırması gereken, çok önemli bir soru. Nedeni de, batının ulaştığı yerden artık memnun olmaması. Biz öyle bir yere özeniyoruz ki, onlar yakınmaya başlamışlar. Kar helvasını icat eden onlar, beğenmeyen de!’ (Önsöz, s.21) Attila İlhan şu an için sorgulanan soruyu zaten o tarihte söylemiş bize. Batı kendi kendini tüketip ilmiği boynuna geçirdiğinde, batılı olmak uğruna bizde mi ilmiği boynumuza takanlardan olacağız? Bir de ne kadar uğraşırsak uğraşalım batılı olamayacağımız gerçeği söz konusu. Çünkü Atatürk’ ün dediği batılılaşma fikrinin aslında çağdaşlaşma olarak algılanmıyor oluşu bizi ileri taşıma mekanizmasında sürekli yaşanan aksaklıklara neden oluyor. Attila İlhan bu aksaklığı şöyle açıklıyor: ‘Biz ha babam batı müziği dinliyor, çeviri roman okuyor, batılı gibi giyiniyor, bir türlü batılı olamıyoruz, adamlar Japon gibi yazıyor, Japon gibi yaşıyor, Japon gibi ölüyorlar; ama batıyı geçiyorlar. Japon’ un yaptığını biz yapamamışız, bizim yaptığımızı Afrika’ da ki eski Fransız ve İngiliz sömürgeleri de yapmışlar; ama onlar da ‘batılı’ olamamış.’ (Önsöz, s.19)
    Attila İlhan önsöz yerine yazdığı ve benim de alıntı olarak yazdığım on iki sayfada bize kitabın içinde anlatılanlarının sert ve acı bir kahve niteliğinde olacağını söylemiş oluyor. Yalın ve anlaşılır bir şekilde deneyimlerini, gözlemlerini aktaran İlhan, eleştirel yönünü olduğunca objektif olarak kullanarak analizlerini aktarıyor.
    Neuilly’ de Bir Pencere
    ‘Yok yok, genç sanatçı Batılı olmanın Türk olmamak demeye gelmediğini anlamalıdır. Uygarlığımızı değiştirmek ne laf? Toplumsal ve nesnel bir gerçek istekle değişir miymiş? Türk’ üz, Türk kalacağız. Uygarlığımızı çağdaş ölçülerle yeniden değerlendirmesini bileceğiz. Batılılık bu. Yoksa yarım yırtık bir yabancı dil belleyip bir yabancı uygarlığın kuyruğuna eklenmek değil. Baksanız a canım, İngiliz de, Alman da, Fransız da Batılı, biri ötekine benziyor mu?’ (Yanlış Hesap Paris’ ten Döner, s.30) Kendi benliğimizi sarıp sarmalayan ait olduğumuz kökleri sağlamlaştırmak, en başta ne olduğumuzu öğrenmekten geçer. Avrupalı devletler İlhan’ın da söylediği üzere, kültürel, düşünsel olarak birbirlerinden kolayca ayrılabiliyorlar; fakat çoğunun ortak paydası aklı, bilimi, insanı merkeze koyan bir havuzda birleşmektir. Attila İlhan’ın bu konuyla yakından bağlantılı olarak eleştirdiği kişi Melih Cevdet Anday’dır. Bu ifadesini notlarında şöyle dile getiriyor: ‘Bulgar yazarına ‘bizim klasiklerimiz yok’ diyen, üstelik bu dediğini marifetmiş gibi de yazan Melih Cevdet Anday’dır. Fikrimce o ve onun kuşağı batı ve batılılaşma konusunu en yanlış anlayan, en yanlış da uygulayan bir kuşak sayılmalıdır. Bu kuşak Atatürk’ ün ölümünden sonra ülkeyi kaplayan faşizm döneminde ‘resmen’ himaye görmüş, zaten garip şiiri bu sayede imgeci toplumsal şiiri boğabilmiştir. (Yanlış Hesap Paris’ ten Döner, Meraklısı için notlar kısmından, s.31)
    Altı yıl aralıklarla Paris’ te yaşadığından dolayı kitapta Avrupa’ dan bir örnek olarak Fransa’ yı ele almıştır. Paris’ i hem dışarıdan bilindiği kadar bir Paris hem de içeriden bir gözle Paris olarak iki farklı perspektiften gözleme imkanı bulmuştur. Yapacağı analizleri bu iki farklı zemine oturtacak ve arasındaki farklılıkları gözler önüne serecektir. ‘Koca Romain Rolland, o ünlü Jean-Christophe’ un bir yerinde: ‘Yabancılar Fransa’yı gereğinden fazla önemsedikleri romanlarından tanır, üstelik iyi tanıdıklarını da sanır, oysa yanlıştır bu!’ (Paris Var, Parisçik Var, s.33) Bu bölüme bu alıntıyı yaparak başlıyor İlhan. Aslında varolan, yaşanılan Paris ile dışarıya lanse edilen Paris’ in arasında çok büyük bir fark olduğunu söylüyor. ‘Evet, bu şehir 1789’ un ve 1848’ in şehridir; evet, gerçeküstücüler olsun, varoluşçular olsun; ilk kavgalarını bu şehirde vermişlerdir; ama bu özgürlükler yatağı Paris’ te, bugün bile metro istasyonlarına ‘Kahrolsun zenciler, kahrolsun Yahudiler!..’ diye karanlık parolalar çiziktiren Parisliler de yaşar; muhalefet gazetelerinde, otuz yıldır yeni bir tek hastane yapılmamış olduğunu, ya da şehrin üçte bir binasında banyo bulunmadığını okursunuz. Ya Etoile Meydanı’nda metro ıskaraları üzerine yatmış kafayı çeken hane-berduş takımı, ya yabancıları turist bile olsa, hor gören otelci ve garsonları sizi dakika başında kafanızdaki yanlış bir Paris fikrini düzeltmeye zorlar durur.’ (Paris Var, Parisçik Var, s.34) İlerleyen sayfalarda aynı şekilde din, eğitim, edebiyat gibi alanlarda da görünen gibi olmadığı; çağdaş bir ülkede bunların olmaması gerektiği; fakat olduğu olgusuyla karşı karşıya getiriyor, Attila İlhan. Halkın çoğunluğunun vaktini okumaya, düşünmeye sanılanın aksine o kadar da harcamadığından, dinsel baskılardan tam anlamıyla kurtulamadıklarından, ırkçı tavırlardan vazgeçemediklerinden, cinsel yönelimlerin özgürce yaşanılmadığı bir Paris’ in olduğunu da söylemekte. Günümüz ve Attila İlhan’ın bahsettiği yılların Paris’ i başından iki büyük dünya savaşı geçirmiş bir Paris sonrasıdır. Paris’ in yanı sıra Avrupa dahi bu iki savaştan sonra bellerini doğrultamamışlardır. İnsanların ve atalarının inşa ettikleri sanat, bilim, rasyonel düşünce gibi değerleri tekrar sorgular olmuşlardır. ’Bir halkın büyük sanat yaratması, ancak bir çarpışmadan yola çıkması halinde mümkündür.’ ‘… bütün büyük ulusların sözlerindeki tüm gerçeğin ve düşüncelerindeki tüm gücün kaynağını savaşta bulduklarına; savaşla beslendiklerine ve barışla dumura uğradıklarına; savaşla eğitildiklerine ve barışla aldatıldıklarına; savaşla idmanlı hale geldiklerine ve barışla ihanete uğradıklarına inanıyorum; tek kelimeyle, büyük uluslar savaşın içinde doğmuşlar ve barışta ölmüşlerdir.’(Ruskin, John) 19. yy. da yaşamış olan John Ruskin her ne kadar savaşın ve çarpışmanın yaratıcılığı ve üretimi desteklediğini söylese de Birinci ve İkinci Dünya Savaşları sonrası böyle bir durum ortaya çıkmamıştır. Dünya bu iki savaş sonrası ‘Soğuk Savaş’ denilen bir döneme girmiş ve dünya genelinde gerçekleşen olaylar bir karmaşa ortamı yaratmaktan başka bir şeye yaramamıştır. Bu kaosun hakim olduğu ortamda artık batılılaşma diye bir sorunun ehemmiyeti de kalmamıştır. Çünkü Batı da, Avrupa da, dünya da hakikatin ne olduğu konusunda artık bir çözüm yolu bulamamaktadırlar. Bu açıdan Türkiye’nin batılılaşma yolu da kaybolup gitmiştir. Bunların sonunda önümüze tek bir soru gelmektedir. Hangi Batı?
    Fransa ayrıcalıklı, diğerlerine benzemeyen, kendi yaptıklarının anlaşılabilir ve doğru olduğu; fakat kendilerine benzemeyenler olduğunda onların yaptıklarını sübjektif bir tavırla kınamasını iyi bilen bir imaj çiziyor, Attila İlhan’ın gözünde. ‘Paris’ in İki Gözü İki Ayrı Renk’ bölümünde bu konu çevresinde yaşadığı anılar üzerinden durumu açıklamaya çalışıyor. Bir olayın üstüne İlhan’ın yüzüne bir şeyleri vurmak isteyen insanlara, İlhan onların yaptığı benzer bir olayı örnek olarak sunduğunda, aldığı cevap hep aynı oluyor: ‘Aaa, o başka!’
    O dönem Fransa’sı bilim, sinema, tiyatro, edebiyat alanlarında Avrupa’ da ve dünyada nasıl bir konumdaydı? Özellikle sinemanın burada doğmuş olması itibariyle durumunun iyi bir seviyede olması beklenmektedir. Uluslararası kimliği olan ve prestijli bir film festivali olan ‘Cannes Film Festivali’ bu ülkede yapılmaktadır. Attila İlhan ne diyor? ‘Peki, sinema diyeceksiniz? O ünlü ‘yeni dalga’ rejisörleri? Gelin de hallerini bir görün zavallıların: Kimisi prodüktör bulamıyor, televizyona kısa ve iddiasız kurdelalar yapıyor, kimisi can derdinde, işi cinai komedilere dökmüş?’ (Paris’ in Çektiği Gizli Sıtma, s.46) İçinde bulunulan durum pek de parlak olmasa gerek. Aynı şeyleri müzik alanında sanatçıların isimlerinden dem vurarak söylüyor. ‘Amerikan etkisi demek istiyorum, o dokunaklı ve ne kadar duygulu Fransız şarkısını da ya ‘katletti’ ya etmek üzere. Alın size en genç Fransız şarkıcılarından birkaçının adları: Johnny Halliday, Richard Anthony, Sheila, Dick Rivers, Frank Alamo, Mont… Sadece adlarını sıralamak neyin nesi olduklarını ve ne şarkısı söylediklerini göstermeye yeter de artar bile. Bizim Aşık Veysel ne kadar Fransızsa bu delikanlı şarkıcılar da o kadar Fransız.’ (Paris’ in Çektiği Gizli Sıtma, s.47) Attila İlhan Avrupa’yı da etkileyen Amerika etkisinden söz ediyor. Hayatı her alanda etkileyen ve içlerine nüfus eden Amerika… Avrupa odağı, Amerika odağı olarak dönüşüm geçirmeye başlıyor. Bu bölümde Attila İlhan sözlerini bitirirken şu çarpıcı sözlerin ardından bir örnekte ekliyor. ‘Bana sorarsanız, bir iki kelimeyle durumu şöyle özetleyeceğim: Birinci savaş ertesinin Fransa’sı nasıl her sanat dalında birbirinden büyük ve şaşırtıcı ustalar verdiyse dünyaya, ikinci savaş ertesinin Fransa’sı öyle hiçbir şey veremedi. Ortada gördüklerimiz olağanüstü bir gücü olan kitap endüstrisinin, resim ticaretinin geçim derdine ayakta tuttuğu ‘fasarya’ şöhretler. Biliyorum böle bir yargı, size iddialı görünecek. Varsın görünsün. Ben size yine, yazın, Fransız sanatı üzerinde incelemeler yapan bir Alman kızının dediklerini ileteceğim, sözü bağlamak için: ‘Bu sanatçılar bir kere Fransız özünden, sonra herhangi bir beşeri özden, biçime soyutlanmışlar, bu zaten başlı başına bir kısırlık nedeni. Üstelik yenilerin kaynağı bile yabancı: Kafka, Joyce, Faulkner, bir de baba Dostoyevski! Oysa Balzac, Hugo, Flaubert, Stendhal, Zola vs. kendilerine hiç kimseyi örnek almıyorlardı. Şimdi mezarlarında öfkeden hop oturup hop kalksalar gerek.’ (Paris’ in Çektiği Gizli Sıtma, s.48) Verdiği örnekten de anlaşılıyor ki kendini ileride görüp sayan Batıcı ülkelerden Fransa’ da artık üretimi daha önce de sözü geçen ‘ulusal bileşimlerden ziyade hazır bileşimleri’ kullanarak ortaya koymakta olan bir yapı sergiliyor. Bu durumda özenilecek bir batının da ortadan yok olmaya doğru gittiğini söylemiş oluyor bize.
    ‘Bizim. Türkiye’nin her yanında herkesin Türkçe bilmemesinden ne türlü aşağılık duyguları çektiğimiz, malum! Bunun altında da işlerin ‘Batı’ da çok başka türlü döndüğünü’ sanmamız yatıyor besbelli. Batılı devlet ne demek: Din birliği, dil birliği, cart curt, falan filan… Yok efendim yok. Eğer Kürt Kürtçe, Laz Lazca, Fellah Arapça konuşuyorsa, bu bizim hem şerefimiz hem suçumuz, ama yüzyılı bulan bir Türk yaşantısına rağmen onları zorlamamışız, baskı altına almamışız dillerini unutturmak için; suçumuz, demek ki Türkçeyi onlara iletmesini, öğretmesini bilememişiz, bütün ‘milliyetçilik’ palavralarımıza rağmen!... Amaç elbette herkesi Türkçe konuşturup yazdırıp okutmak olmalı; ama bölge dillerini unutturmak pahasına değil. Zira bu diller de bu toprağın zenginliği: Şarkıları, şiirleri, ağıtları ve küfürleriyle.’ (Fransız’ın Dilleri, s.54) Attila İlhan, bu alıntı da ve bölümün diğer noktalarında, Fransa’nın da dışarıdan kendi dillerine akın eden yabancı kelimelerin olduğundan, halkın tamamının dilini en iyi şekilde bilmediğinden, İngilizcenin Fransızca dilindeki söz kalıplarını değişime uğrattığı vs. anlatıyor. Hem orayı hem burayı gayet objektif bir tavırla değerlendiriyor. Kendimizin nerelerde yanlış yaptığı nerelerde doğruları uyguladığını kısa ve öz olarak sunuyor. Bir ülke içindeki insanların ortak bir payda oluşturabilmeleri için kesinlikle bir dili olmasının yanı sıra çok kültürlü bir yapısı olan ülkeler için, insanların atalarından getirmiş oldukları dilsel özellikleri devam ettirmeleri olumlu bir şeydir. Çünkü insanlar kültürleriyle ve kültürün çevrelediği ögelerle bütünleşir. Karşılıklı olarak hem etkilenir hem etkiler. Bu açıdan farklı dilsel özelliklerin bir arada bulunması birçok yönden avantaj sağlar.
    Bir ülkenin kalkınabilmesi, muasır medeniyet seviyesine gelebilmesinin bir diğer önemli yolu, içinde bulunan insanların çalışmaları ve ekonomik düzeylerini yükseltmeleri gerekir. Herkes bu çalışma düzeninin adil bir yapı üzerinde inşasını ister ya da öyle idealleştirir. Gel gelelim durum hiçbir zaman öyle olmaz. Hep ezilen ve gereğinden fazla çalışan işçilerin, emekçilerin üzerinde yükselir şaşaalı ülkeler. Bazen de ne kadar çalışılırsa çalışılsın hep ezilmeye mahkumdurlar bazıları. Diğer ülkeleri sömüren ülkeler genelde ‘batıcı’ dediğimiz ülkelerdir. Kendilerini bu kategoriden soyutlamaya çok da çalışmazlar. Alenen sürdürürler bu yapıyı ya da artık sürdürmek zorunda kaldıkları için ellerinden bir şey gelmez. Fransa bu ülkelerin içinde rahatlıkla yer alabilecek bir ülkedir. Attila İlhan’ da kitabın ‘Fransız’ a Çalışmak’ bölümünde yer verdiği şu pasajda içeriden bir gözlemci olarak açıklar: ‘Demek Fransız’ a çalışan bir değil, iki değil, üç değil, dört: İspanyollar, Portekizliler, Kuzey Afrikalı Müslümanlar, Zenciler! Gerçekte bu adsız emekçiler, o cakalı grevlerini gazetelerde okuduğumuz Fransız işçi sınıfının altında, bir çeşit Alt-Proletarya tabakasını oluşturuyorlar. Bir Bakan’ın biraz da övünerek dediği gibi, Fransa’nın yabancı el emeğine ihtiyacı var; zira, Fransız işçileri bazı işleri haysiyetine uygun görmediğinden, istemiyor, çalışmıyor. Ne işleriymiş onlar? Merak ettiğiniz tabi: Çöpçülük, lağımcılık, inşaat işçiliği, hatta madencilik!’ (Fransız’ a Çalışmak, s.58) ‘Biliyorsunuz, gurbette olsun, sılada olsun, çalışmak ayıp değildir demiş eskiler. Belki de ayıp değil ama, böylesi acı; ve bunun günahı, vebali ve utancı, Türkiye Cumhuriyeti toprağında üç milyon işsiz birikmesine sebep olanların boynuna!..’ (Fransız’ a Çalışmak, s.60) Şimdiki hal ve durum da herhangi bir değişme yok. Zaman ileri akıyor; fakat bizler olduğumuz yerde kalmaya devam ediyoruz.
    Tarih konusunda anlatılanların objektif olması zor bir olaydır. Toplumlar kendi tarihlerini anlatırlarken kusurlarını en aza indirerek anlatma ihtiyacı güderler. Sıra başka bir toplumun tarihine geldiğinde ise, işler tersine döner. Ne kadar kusur varsa hatta olmayanlarda eklenerek aktarılır. Attila İlhan yine Fransa’ ya dönerek onların kendi tarihlerini ve bizim tarihimizin onların ağzından aktarımını ‘Laurence’ın Tarih Kitabı’ n dan öğreniyor. Kah sinirleniyor, küplere biniyor; kah şaşakalıyor gördükleri, okudukları karşısında. Türklerin halka nasıl yanlış lanse edildiğinden tutunda tarih kitabı olarak satışa sunulan aslı itibariyle siyasetten uzaklaşamamış içinde belli bir politika çevresini okuyanlara empoze etmek isteyen kitaplara kadar. Örnek olarak şu pasajı aktarabilirim umarım: ‘Üstelik, Türk tarihi ile ilgili ilk rastladığım kitaba el atıp ne görüyorum? Fakat durun; önce kitabın adına sanına bir göz atalım: ‘Mustafa Kemal ya da bir imparatorluğun batışı’ Yazarı Benoist-Mechin. Hemen söyleyeyim ki, bilimsel olmaktan çok siyasi bir kitap.’ (Laurence’ın Tarih Kitabı, s.66)
    Attila İlhan ‘Öteki Batı’ bölümüne, G. Balandier’ in şu alıntısıyla başlıyor: ‘Avrupa, tarihi kararlar verme tekelinin, uzun zaman, yalnız kendisine ait olduğuna, inandı: yükselme ve gelişme dönemine -doğru da sayılabilecek- bu görüşten çıkarak, başka uygarlıkların ya hiç var olmadığına, ya da bir işe yaramadığına hükmetti. Bunun ne üzüntü verici bir yargılama hatası olduğu gittikçe meydana çıkıyor.’ (Öteki Batı, s.68) Avrupa refah seviyesini yükseltebilmek isteyen ve kendi çıkarlarını her daim daha önemli saymış ülkelerden oluşmaktadır. Bu ülkeler Atilla İlhan’ın da dediği üzere ‘sömürgeci, savaşçı, saygısız, barbar ve ırkçı vs.’ den oluşmaktadır. Bunları söyler ve her bir maddesi için vurucu örnekler sunar. Diğerlerinin yanında ilgi çekici bulduğum olanı ırkçılık ile ilgili verdiği örnektir. Şöyle der: ‘Siz ırkçılığın Batı ülkelerinden başka herhangi bir ülkede siyasal ve toplumsal bir dram haline geldiğini gördünüz mü Allah aşkına. Elbette, hayır. Irkçılık Batılı beyaz Hıristiyanların önce semit Yahudilere, sonra sonra siyah, kırmızı ve sarılara karşı yükselttiği bir uygarlaşma ayrıcalığı duvarıdır.’ (Öteki Batı, s.71) Batı, doğanın ve içindeki insanların sabrını sınamaya devam ettiği sürece kendisine olan geri dönüş o oranda olacaktır. Ne yazık ki her zaman olduğu gibi sadece kendisinin değil, insanlığı riske sokacak sonuçlar doğuracaktır.
    Bir haber kaynağında bazı dokundurmalar, göndermeler olabilir. Bunları bir Fransız gazeteci yaparsa ne olur? Bir de Türk gazeteci ne olur? Attila İlhan ‘Çuvaldızı Kendinize’ bölümünde bu soruların cevabını örnek üzerinden giderek açıklıyor. Tabi ki diyor, Fransız’ın yapmış olduğu eleştiriler göz önüne alındırılıp değerlendirilir. Bir itibar görebilirken, Türk gazetecinin durumu aynı olmayacaktır. Bu durumda eleştirmeye hakkı olanlar ve olmayan ülkeler olarak bölünme kaçınılmaz olur; fakat bu Batı ülkeleri için bir sorun değildir.
    ‘Şu son yarım yüzyılda sanatımızı Batı’ ya ayarlayacağız diye. Her on yılda bir kendimizi yadsıya yadsıya hacıyatmazlara dönmüşüz…’ (Herkes Kaşık Yapamaz, s.80) ‘Ben bunu bilirim bunu söylerim: Türk edebiyatının en önemli sorunu, bugün için bir öz kişiliğini bulma sorunudur. Öğrenmek güzel, öğrendiğini cakalı satmak da güzel. Ama bilmek başka, bilgiyi bizim kılabilmek; yöntemden ulusal bir bileşim çıkarabilmek başka! Ne demiş eskiler, herkes kaşık yapar ama… Tanzimat’ tan beri sapını bir türlü ortasına getiremedik gitti.’ (Herkes Kaşık Yapamaz, s.83) Çizgi belirlemek de o çizgide ilerlemek de hem kolay hem zordur. Kolay olmasını sağlayacak olan şey, kendi öz değerlerinden beslenmek, dışarıya açık olmak, orijinal bir üslup yaratmaktır. Bunlar sağlandıktan sonrası için bozulma katsayısı düşer. Zor olan tarafı ise kolaylığı sağlayacak unsurların ortadan kalkması ve savunmasız bırakılmasıdır. Çizgiyi oluşturacak ana unsurlar çizgiyi oluşturanlarca özümsenip içselleştirilmemişse çizgi her daim yamuk olmak eğilimi gösterecektir. Her gelen düz çizgi çekmek istese de her defasında elini titretecek unsurlarla karşı karşıya kalacaktır. Yamalarla ayakta tutulan birtakım değerler bütünü hiçbir surette başarı düzeyinde çığır açamaz. Açsa dahi istikrar gösteren bir konumda olamaz.
    ‘Çinhindi’ n de tam Fransızlaşmak, tam Amerikanlaşmak için nasıl birtakım Kolu’ lar çekik gözlerini ameliyatla düzeltmeye uğraşıyorlarsa, sen de tut dilini iğdiş et, sanatının imge düzenini boz, ses uyumunu kır, sonra da artık batılı oldum diye övün! Seni beğense beğense tek kişi beğenir: Avcı Baytekin. Onun beğenmesi de yarı yarıya alayla karışıktır.’ (Avcı Baytekin’ in Sadık Uşağı Kolu, s.94) Attila İlhan eleştirisine Türkiye’ ye Avcı Baytekin adıyla çevrilen ‘Flash Gordon’ kahramanının hikayesinden ve çizgi romanlar üzerinden belli görüşleri insanların beyinlerine erken yaşta sokmalarından devam ediyor. Çizgi romanlar hakkında şu ifadeyi dile getiriyor: ‘Günün birinde belki resimli romanların içindeki gizli zehrin farkına varanlarımız olacaktı, olacaktı ama, acaba kaç kişi?’ (Avcı Baytekin’ in Sadık Uşağı Kolu, s.92) Diğer milletleri hep kendilerine tabi tutma anlayışı içerisinde olan Batı ülkeleri, yaptıkları olumsuzlukları övünç kaynağı olarak göstererek insanlara eğlenceli ve macera teması içerisinde empoze edecekleri bir platform oluşturmuşlardır. Bu karakterler dünyayı, dünya dışı varlıklara karşı hep savunmaya ve korumaya çalışmışlardır; fakat hiçbiri dünyadaki sorunları çözme gibi bir görevi üstlenmemiştir. Üretilen kahramanların hepsi Amerika’ ya bağlıdır. Siyasi olarak birçok nüansı barındırdığını biraz düşünen insanlar görüp farkına varsalar dahi küçük yaşlara yönlendirilen çizgi romanlar kolaylıkla sindirilebilir. Bu durum yetişen her kuşakta hissetmese de Amerikan kültür değerlerini kendisinde görmeye başlar. Toz pembe duran hikayelerin ardındakiler uzun vadede toplumu dahi etkilerler ki buna olanak sağlaması için yaratılmamış olsalar bile sonradan bu şekle büründürülmüşlerdir.
    ‘…Atatürk, taklidi kopyayı sevmezdi.’ (İnönü, İsmet, Atatürkçülük Nasıl Bir Batıcılıktır?, s.95) ‘Atatürkçülük emperyalizmle savaşarak onu yenmiş ve ülkesinden kovmuş bir ülkenin, az gelişmişlikten kurtulmak, ‘muasır medeniyet seviyesine’ ulaşmak mücadelesidir. Amaç ne, ‘çağdaş uygarlık çizgisi’; duruk, değişmez ve katı olmayan, tam tersine, esnek, ilerlemeye açık ve elverişli bir amaç bu. Atatürk çağında Batı uygarlığı temsil ediyordu bu çizgiyi, o da, haklı olarak ona ulaşmayı öngörmüş, onun için gerekli saydığı araçlara başvurmuştur. Bizim Atatürk devrimleri dediklerimiz bu araçlardır işte, yoksa Atatürk’ ün ‘nihai’ amacı değil. (Atatürkçülük Nasıl Bir Batıcılıktır?, s.97) Bu pasaj yanlış anlaşılan ve yanlış şekilde uygulanan batıcılığın anlaşılması için yerinde cümlelerden oluşmaktadır. Ne yazık ki bu anlayış çerçevesinde şekillenmemiştir, batıcılık anlayışı. Bu görüşlerin uygulanabilir olması ülke için bir ütopyadan öteye gidememiştir. ‘Zira batılılar, kendi ulusal bileşimlerini yaparlarken scolastique dönemlerinden gelen ulusal görenek ve geleneklerini atmamışlar, onları aklın ışığında değerlendirip bileşimleri içerisinde eriterek kullanmışlardır.’ (Atatürkçülük Nasıl Bir Batıcılıktır?, s.99) Burada öne çıkan anahtar kelime ‘akıl’ dır. Aklı merkeze alma meselesi bizde ne yazık ki değerini bulamamıştır. Din ve devlet işlerini kağıt üzerinde ayırmış olsak da kafalarda bir türlü ayrılamamıştır. Devlet adamları ya dini ortadan çıkarmaya ya da dini aşırı ölçütte içeri aktarmaya çalışmaları sonucu algısal olarak bir sistem belirleyememişlerdir. Bu durumda ulusal bir bileşimin varlığı da haliyle örselenmiş ve başını bir türlü yukarı kaldıramamıştır. ‘Ulusal nitelikleri es geçerek, eski Yunan, Latin Fransız zart zurt deyip de yapılacak batılılaşma, emperyalist batının sömürgelerinde ve mandat’ larında yaptığı batılılaşma oluyor. Bizim ‘ilerici’ aydınların çoğu nasılsa o çukura düşmüşler, utanmadan Atatürk’ ü de kendileriyle birlik gösteriyorlar. Atatürk, ulusal bilinç adamıydı, oysa yaptıkları batıcılık ulusal bilinci yok eden bir batıcılıktır, kopyadır, taklittir, bunların!’ (Atatürkçülük Nasıl Bir Batıcılıktır?, s.100) Manda yönetimini kağıt üzerinde kabul etmemekle sorunlar çözülmez. Önemli olan manda fikrinin derinliklerinde yatan empoze fikirlerin anlaşılıp onların kabulünün gerçekleşmemesi sorunları kökünden kazır. Yoksa sığ kararlar peşinde koşulup sığ önlemler geliştirmek her defasında kanamayı fazlalaştıracaktır. Yaraları geçici süre tutan yara bantları yetmemeye başlayınca hasta illa ki yatağa düşecektir.
    ‘Türkiye’nin sorunu batılılaşmak sorunu değildir, modern kişiliğini bulmak sorunudur. Bu arada yoksulluktan kurtulmak, endüstrileşmek, şehirleşmek sorunudur. Bunlar önerilirken onun onurunu çiğnemek en büyük yanlışımız. Siz bir kere içtenlikle ondan yana olduğunuza onu inandırmaya bakın; şiirinizde, müziğinizde, resminizde bin yıllık sesini, çizgisini, deyişini, bulabilsin. Laikliğin, bilimciliğin onun yüzyıllardır uğruna gık demeden öldüğü, kılıç üşürüp at kopardığı kavramların üstüne işemesin. Önce Türk olsun, Türk!.. Şevki bey’ i dinleyip içlenen, Nedim’ i okuyup hoşlanan, Ramazan gecelerinin uysal romantisme’ ini içi sıra yaşayıp, İslam filozoflarının onca işlenmiş iç gerçeklerini içinde damıtıp duran, aksi gibi de Batı’nın ve Batılının en sevmediği, Türk! Ben sanıyorum ki gerisi kendiliğinden gelecektir.’ (Bu Sözüme Mim Koyun, s.105) Bu değerlendirmeleri ve çözümleri sonrasında ki bölümde şunları da ekler: ‘Batı çizgisini sürdürmek isteyen yeni Türk sanatçısı içinde yaşadığı toplumla çelişiyor. Bu acı çelişmenin olağan sonucu iki yanın birbirine sırt çevirmesi. Halk sanatçıya küs, sanatçı, halka. Böyle soluk alma delikleri birdenbire tıkanıvermiş olan sanatçının, öz toplumundan ilgi göremediğinden ötürü ‘bunalması’ da pek olası. İlgi görmemek, anlaşılmamak, tam tersine horlanmak, aşağılanmak onu önce soyutluyor, sonra kendi üstüne katlanmaya, daha sonra da yozlaşmaya itiyor. (Hepimiz Yabancıyız, s.106-107) ’Ne kırk kuşağının, ne de elli kuşağının çabaları batılı olmak isteyen yeni Türk sanatını cumhuriyet toplumuna benimsetebilmiştir. Onun için, hepimiz yabancıyız. Bu yabancılaşma, Türk sanatçısında varoluşçu bir kavramın somutlaşmasından değil, bir devrim anlayışının ters uygulanmasından meydana geliyor. Kötümser olan yalnız gençler mi herkes kötümser. İyimser geçinenlerin iyimserliği de kof, göstermelik. Nazım’ da bile böyledir bu: En iyimser şiirlerini en tarifsiz hüzünlerle söylemiştir.’ (Hepimiz Yabancıyız, s.108) Yozlaşan bir sistemde varolan olumlu niteliklerin de kaybı bireyi daha önce de belirttiğim gibi istese de istemese de önce kendine sonra yaşadığı topluma yabancılaştırıyor. Attila İlhan’ın da dediği gibi kötümserlik azımsanmayacak ölçüde fazlalaşıyor. İnsanların geleceklerini kurgulamaları zorlaşıyor. Bireylerin kafalarında kurdukları ideal düşünceler, sistemler yerle bir oluyor. İnsanlar gerçeklerle yüzleşmemek için sürekli kaçar durumda kalıyorlar. Bu durumda ayakları yere sağlam basan düşünceler üretmekten ziyade herkesçe kabul görenlere sığınma eğilimi baş gösteriyor. Küreselleşme hızına hız katıyor. Ulusal değerlerin hatları görünmez hale gelmeye başlıyor. Daha geniş ölçekte ‘değer’ kavramının içi boşalıyor. İnsanların ‘değer’ olarak görüp, anlam atfettikleri şeyler insanlara anlamsız gelmeye başlıyor. Çağ üst üste inşa etmenin değil her inşa edilenin sorgulanarak yıkımına karar vermekle sürmektedir. Temel olarak görülen kavramları, düşünceleri aşırı sorgulama döngüsüne sokarak yadsıma eğilimindedir. Çağ, kendini ifade eden kavramı bile sorgulayan ve belli bir temele dayanmasını güçleştiren çağdır. Attila İlhan o zamandan itibaren başlayacak olan ilk kıpırtıları sezmiş ve aktarmıştır. Şu an ise hissedilir seviyede gerçekleşir, postmodernizm ve onun getirdikleri. Bu anlamda kaygan bir zeminde düşüncelerin kök salmaları kolay olmamaktadır. Modern toplum nedir? Modern toplum ileri bir toplum yapısı mıdır? Gelişmiş, az gelişmiş, gelişmekte olan ülkeler kategorileri hangi ölçütlere dayanarak oluşturulur? Kategorileştirmek doğru mudur? Gibi soruların çoğalması ve verilecek olan cevaplardan da yeni soruların oluşması sonu gelmez bir döngüsel hareket oluşturur. İleriye doğru uzamsal bir çizgi oluşturmaz. Bu durum insanın zamanı, yaşamı uzamsal anlar olmasından dolayı, çağa ayak uyduramamasına neden olur. Bu sadece bizim kültürümüz için değil, diğerleri için de geçerli bir durumdur. Attila İlhan’ın sorun olarak gördüğü meseleler şu an için anlamını yitirmiş de olabilir. Attila İlhan’ın yaklaşık elli yıl önceki zamanında kendisinin gözlemlediği sanat, bilim, iletişim, haberleşme, teknoloji, edebiyat çok hızlı değişimler yaşadı ve yaşamaya da devam ediyor. Bugünün düşüncesinin yarın bile eskiyor olduğu bir devirde ‘doğru’ ‘yanlış’ ‘hakikat’ ‘gerçek’ ‘güzel’ ‘çirkin’ ‘sanat’ ‘sanatçı’ vb. gibi çoğaltılabilecek çağlar boyunca tartışılmış ve muğlak da olsa ortak anlamlar atfedilebilmişken, şu an ise ‘post-truth’ ile birlikte doğruların, hakikatlerin, olguların önemini kaybettiği bir dönem yaşanmaktadır. Haberler, bilgiler kişilerin neye, nasıl doğru dedikleri üzerinden görece fazla farklılaşarak akmaktadır. Bunların yaşandığı bir çağ insan için yoruculuğunu her geçen gün arttırmaktadır. Çağ insanı, fazla çalışmasa da hep yorgundur. İşlerin yapılması teknolojiyle birlikte kolaylaştırılsa da insanlardaki yorgunluk azalma eğilimi göstermez.
    Attila İlhan kitabın son bölümünü Hilmi Ziya Ülken’ den yaptığı şu alıntıyla bitirir: ‘Görüleceği gibi Tanzimat’ tan sonra geçen yüzyıl içinde de Doğu ve Batı, eski ve yeni alaturka ve alafranga karşı karşıya geldiği halde, kafalarda bu hakiki bir dram yaratmadı. Uzun süre bu iki alem hiçbir senteze ulaşamadan aynı kafanın içinde yan yana yaşadı. Türk toplumunun en buhranlı problemi bir senteze ulaşamayan bu ikici (dualiste) görüşün devamıdır. Problem bugün de yine karşımızda duruyor ve yine cevap bekliyor... Tek bir cevap biliyorum. Ulusal bileşim.’ (Ulusal Bileşim, s.136) Bir türlü oluşturulamayan ulusal bileşim. Yani çözüm yollarını kendi kendine kapatmıştır sürekli, Türkiye.
    Hala daha açmazlarla uğraşmaktan global ölçeklerden bakamamaktadır, dünyaya. İnsan ister istemez ümitsizliğe düşüyor, Attila İlhan’ın da anlattıklarından sonra. Ümit dolması gerek diye düşünülse de gençlerin ümitsizlikleri gün geçtikçe artıyor. Arada kalmışlık bu coğrafya için normal mi yoksa değil mi tartışılır; fakat bu coğrafya tarihten bu yana siyasetine her daim dışarıdan bir müdahale de bulunulmuş yapıdadır. Bu anlamda belini uzun zamanlardan beri doğrultamamıştır.
    ‘Hangi Batı’ dönemin zihniyetini birincil ağızdan, doğrudan gözlemlerle iyi bir dil ve üslupla harmanlanarak kağıda aktarılmış, faydalı eserlerdendir. Döneminde de büyük ilgi görmüş ve üzerine birçok olumlu ve olumsuz eleştiri yazılmasına neden olmuştur.
  • 512 syf.
    ·17 günde·Puan vermedi
    Ah bu yağmur,

    Bu yağmur kanımı boğan bir iplik
    Tenimde acısız yatan bir bıçak
    Bu yağmur yerde taş ve bende kemik
    Dayandıkça çisil çisil yağacak


    Bir yağmurdayım bir yağmur ki nasıl desem bir bahar günü ansızın yağan ama mutluluğu geçici bir yağmur,bir yağmur ki en ketum aralık yağmuru başı sevinç ortası hayal kırıklığı sonu olmayan ve yüzüme yüzüme bir tokat gibi inen, gözlerimin içine dolan .Bu bende ki nedir necip ağabey sorgusuz sualsiz gitme isteklerim insanlarla tanıştıkça konuştukça daha çok susma isteğim yenilgilerim iç çekmelerim ben henüz daha çeyrek asır bile değilken bu beni deli eden kahroluşlar. Yansılsamalar yolunu tutmuşum sevdiğim değer verdiğim şeyler meğer nasılda yabancı bana gerçeklerimin bir mum ışığında kayboluşu sevinçlerimin yerini duyarsızlığa bırakması bende ne evriliyor necip abi fikirlerimin altında ezilmekteyim beni hangi zaman hangi mekan aklar şimdi.Ben kimim neyim bu dünyada bir yerim var mı bir varlığım,iyi hatırlıyorum bir yağmur düşündürmüştü bana bunu kendi içime akan bir yağmur .Susuyorum bugüne kadar ne çok konuşmuşum hatıra geldikçe kendimi dipsiz uçurumların sert rüzgarlarına atasım geliyor .İnsan içinde cehennemle yaşıyor gelgelim ki cehennemi cennet yapmak çok zormuş ama cenneti cehennem yapmak bir o kadar kolay bir yangın yeter buna bir imkansız yada bir hasret yükü ve daha ne çok şey . "Hasret yerinde kalır ve biz çekip gideriz "ne vakit olur bu vazgeçiş kalp susturulur mu akıl da birgün zafere erer mi inandıklarımız gölgesinde geçen bu altından aldanma çağı birgün sona erer mi bilmiyorum necip abi seni yolundan çeviren her neydi bilmiyorum ama bana yardım et. Yorgunum üstadım çok yorgunum hüznüm yorgun dilim yorgun hayallerim yorgun .

    Bir fikir ki ,sıcak yarada kezzap
    Bir fikir ki ,beyin zarında sülük.



    Abdulhakim Arvasi bu isim necip fazıl için önemli bir isim hayatının dönüm noktası gibi dersem yanlış olmaz peki kimdir necip fazılı yoluna ışık olan bu kişi.Son devir tasavvuf âlimlerinden. Es-Seyyid Abdülhakîm bin Mustafa el-Arvasî, (m. 1865) senesinde o zaman Hakkâri Sancağı'na, bugün Van'a bağlı Başkale kasabasında doğmuş. 1362 (m. 1943) senesinde Ankara'da vefat ettmiştir. Kabri Bağlum kasabasında bulunmaktaymış.
    Peygamber Efendimizin 43. kuşaktan torunu ve İmam Ali Rıza'nın soyundandır. Bu sebeple seyyid unvanıyla anılmaktay mış. Ataları Bağdat'dan bugün Van'ın Müküs (Bahçesaray) kasabasına bağlı Arvas (Doğan yayla) köyüne yerleştiği için Arvasî nisbetiyle tanınmışlar..

    Tam otuz yıl saatim işlemiş, ben durmuşum
    Gökyüzünden habersiz uçurtma uçurmuşum 'der
    ve geçmişini boş vehimlerle geçirdiğini üstü kapalıda olsa söyler.

    Onunla tanışması da şöyle olmuştur.
    1934 yılında, oturduğu Beylerbeyi’ne giden vapurda, Abdulhakim Arvâsî’nin müritlerinden birisiyle karşılaşır. O zat Necip Fazıl’a Efendi Hazretleri’nin Beyoğlu’nda Ağa Camii’nde Cuma günleri vaaz verdiğini duyurur. Şu öğüdü vermekten de geri kalmaz; “Dinleyecekleriniz halk için, nas için söylenen sözler… Siz o sözlerin içine girmeye ve ötesindeki hikmete ulaşmaya bakın!” Yanında ressam arkadaşı Abidin Dino ile birkaç cuma sonra Beyoğlu Ağa Camiine giderler ve Abdulhakim Arvasiyi dinlerler. Namazdan sonra yanına yaklaşıp elini öpmek isterler. Efendi hazretleri bir müddet onlara baktıktan sonra şöyle der; “Biz Eyüp Sultan’da oturuyoruz. Ne zaman isterseniz buyurun” Artık Necip Fazıl, efendi hazretlerine gidiş gelişlerini sıklaştırır. Abdulhakim Arvasi Necip Fazıl’a sorar: “Siz tasavvuftan bir şeyler biliyor musunuz? Okuduğunuz kitap falan oldu mu?” Bahriye Mektebi’nde okuduklarını söyler. Abdulhakim Arvasinin cevabı: “Bu iş kitapla olmaz. Akılla da varılmaz. Hiç yemeğin lezzeti çatal bıçakla aranıp bulunabilir mi?” Necip Fazıl’ın dünyası alt-üst olmuştur. Bu halini Çile adlı şiirinde şöyle dile getirir;

    “Ve uçtu, tepemden birden bire dam,
    Gök devrildi künde üstüne künde…”

    “Sanki burnum değdi burnuna yok’un
    “Kustum öz ağzımdan kafatasımı”



    Necip Fazıl Şeyhi ile tanışmadan önce her şey onda gizli bir düğümdür, bir bilmecedir, yıkık ve şaşkındır, rüyalarında bir cinneti içmekte, ben kimim sorusunun yanıtını aramaktadır. Şu kadar yıllık kâinat ona, yeni baştan ve teker teker gerçekleştirilmeye muhtaç görünür. Onu tanıdıktan sonra bir hendeğe düşercesine kucağına düşer gerçeğin ve geçmişinde geleceğinde bilmecesini çözer: Biricik meselesi sonsuza varmaktır.Allah’a kulluk yapabilmek,zorlu nefsini diz çöktürebilmektir. Yine bu noktada Necip Fazıl Abdülhakim Arvasî Hazretlerini tanımadan önce çektiği acı ve sıkıntıyı ‘ağrı çeken diş’e benzetir.

    Yalvardım :Gösterin bilmeceme yol!
    Et yedinci kat gök ,esrarını aç

    Bu mu ,rüyalarda içtiğim cinnet ,
    Sırrını atarken patlayan gülle

    Gece bir hendeğe düşercesine
    Birden kucağına düştüm gerçeğin
    Sanki erdim çetin bilmecesine,
    Hem geçmiş zamanın ,hem geleceğin .

    Necip Fazıl tanışır şeyhi ile ama başlangıçta kolay teslim olacak bir kişiliği yoktur. Sorular sorar, hatta mürşidini yönlendirmeye çalışır. Mürşidi onu bu konuda şöyle uyarır: ’Yolu İrşad ediciden beklemiyordun da, sen ona yol gösteriyorsun’ senin, sırtında dilediğin yolu aşmaya mahsus bir merkebe mi ihtiyacın var, bir rehbere mi?’


    Necip Fazıl Kısakürek. Mürşidi Seyyid Abdulhakim Arvasi’yi “Tanrı Kulundan Dinlediklerim”, “O ve Ben”, “Son Devrin Din Mazlumları” ve “Başbuğ Velilerden” adlı eserlerinde anlatır.

    Bir de benim Abdulhakim Arvasi ile tanışmam var beni ufak hüzne uğratan o zamanlar kendisi hakkında hiçbir bilgim yoktu bir tv dizisinde tanıdım onu ve yarım bırakmama sebep olmuştu.Dizinin ismi Yedi Güzel Adam, yedisi de bir birinden güzel insanlar dizide bir öğretmen Cahit Zarifoğlu’nu seviyordu o da onu ama sonunda onlar kavuşamadılar şair başkası ile evlendi ve evlendiği kişi Abdulhakim Arvasinin soyundan bir kız .Bu olay beni üzmüştü mutsuz sonlara karşı olan öfkem ve kinim yüzünden ufakta olsa Necip ağabeye kızmıştım. Çünkü Necip ağabey kefil olmuştu Cahit Zarifoğlu’na, hatta eşi onunla tanışmasını şöyle anlatır.(Bu arada Cahit Zarifoğulu’nun eşini hiç sevmem bana kalsa onunla evlenmemeliydi ama işte .)
    “Babamlarla Rasim Özdeören, Akif İnan sık sık görüşürmüş. Babam Ankara'ya gittiğinde onlarda kalırmış. Cahit Bey de askerden döndükten sonra babamın bu sohbet halkasına dâhil olmuş. Rasim Beyler Van'a gelirlerdi ve o zamandan Rasim Bey ve eşiyle tanışırdık. Babama Cahit Bey’le beni evlendirmek istediklerini Rasim Özdenören söylemiş. Babam da o zaman yine Van'a ziyarete gelen Necip Fazıl Kısakürek'e Cahit Bey’i sormuş, ‘Nasıl bir adamdır?’ diye. Necip Fazıl, ‘Eğer kızınızı verirseniz ben de düğün şâhidi olurum.’ deyip Cahit Bey’e kefil olduğunu söylemiş. Gerçekten de Necip Fazıl Van'a geldi, nikâh şâhidimiz oldu. Nişan, düğün hepsi bir günde oldu. Sabah nişan yapıldı, yüzüklerimiz takıldı, akşama düğünümüz oldu, biz de birbirimizi ilk kez yüzüklerimiz takılırken gördük. O kadar insan istemeye gelmiş, beğenmedim demek zaten mümkün değildi. Ama birbirimizi de ilk görüşte beğendik diyebilirim.
    İşte bu sebepten dolayı ufak bir dönem Necip Fazıl ile Müridi Abudlhakim Arvasiden nefret etmiştim işte biz insanoğlu asıl olaya bakmak yerine faktörlere takılıp dururuz .


    Dönelim asıl konuya kitap boyunca Necip abi Allaha olan sevgisini ve ona ulaşma isteğini ve bu yolda korkularını dile de getirmiş .Modern Türk şiirinin mistik şairi. Düz yazı türünde yapıtları da olmasına rağmen asıl güçlü yanı şiirlerindedir .Halk şiirimizin öz ve biçim yapısından yararlanmış, bunlara batılı, modern bir özellik kazandırmış, sonraları dinsel duyuşlarda karar kılmıştır.Sağlam bir teknikle, esrarlı iç âlemini, felsefi görüşlerini, etkileyici bir anlatımla dile getirmiştir. Serbest şiire karşı çıkmıştır. Kafiyeye sığınmayı sahtekârlık sayar. Ona göre, duygu ve düşünce harmanlanıp şiir kalıbında, sanat kaygısıyla dillendirilmelidir.Ona göre, toplum uyarılmalıdır. Türk milleti aslına dönmelidir. "Şiir toplumun his ve fikir hayatını yansıtmalıdır." derken saf şiirden de vazgeçmemiştir.




    Bu şiir yolculuğuna başlama serüvenini de şöyle anlatmış:
    Şairliğim on iki yaşımda başladı.
    Bahanesi tuhaftır:
    Annem hastahanedeydi. Ziyaretine gitmiştim... Beyaz yatak örtüsünde, siyah kaplı, küçük ve eski bir defter.. Bitişikte yatan veremli genç kızın şiirleri varmış defterde.. Haberi veren annem, bir an gözlerimin içini tarayıp:
    - Senin dedi; şair olmanı ne kadar isterdim!
    Annemin dileği bana, içimde besleyip de on iki yaşıma kadar farkında olmadığım bir şey gibi göründü. Varlık hikmetimin ta kendisi... Gözlerim, hastahane odasının penceresinde, savrulan kar ve uluyan rüzgara karşı, içimden kararımı verdim:
    - Şair olacağım!
    Ve oldum.



    İyi ki de olmuş.
    Keyifli okumalar




    Bu bilgiler için çeşitli sayfalardan bilgiler aldım ve internetten faydalandım.
  • FAULKNER'IN "SES VE ÖFKE"SİNİ NASIL OKUMALIYIZ ?

    Uyarı :Kitapla ilgili bütün sürpriz bozucu bilgileri içerir.

    William Faulkner'in “Ses ve Öfke” adlı eseri, şimdiye kadar yazılmış en büyük Güney romanı olabilir. Modernist bir romanda ırk konusunun en şiddetli işlenmiş hali de olabilir. Aynı zamanda şimdiye kadar yaratılan en büyük aile dramı da olabilir. Bu kitap en büyük Amerikan Romanı olabilir. Birçok insan 1929'da “Ses ve Öfke” yayımlandığından beri buna benzer şeyler söylüyor. “Ses ve Öfke”, Faulkner'ın iyi eleştiriler alan ilk romanıydı ve yazarı edebi ilgi odağı haline getirdi.

    Tabii ki, bu hikâyenin komik yanı Faulkner'in 1931 yılına kadar “Tapınak”ı yayınladığı zamana kadar geniş bir okuyucu kitlesi kazanamamasıydı. Çok fazla alkol, seks ve şiddet içeren bir roman olan “Tapınak” başarı kazandıktan sonra insanlar Faulkner’ın diğer çalışmalarının teknik olarak (ve duygusal olarak) mükemmel olduğunu fark etmeye başladı. Eserleri o kadar mükemmeldi ki Faulkner 1949'da Nobel Edebiyat Ödülü'nü kazandı.

    “Ses ve Öfke”, dayandığı Güney toplumunun çürüyen değerlerini takip ederken, aynı zamanda Compson alesindeki üç erkek kardeşin umutsuzluklarını ve umutsuzluklarını izleyerek kız kardeşlerinin yasını tutmaya çalışmalarını anlatıyor. Kız kardeş Caddy’nin cinselliği, erken hamileliği, hızlı ve mutsuz evliliği bu romanın gizemli kalbidir: romandaki her şey Caddy'nin eylemlerinden sonra (ve buna karşılık olarak) meydana gelir.

    İronik olarak, Caddy romanın kendi hikayesini keşfetmesi için bir bölüm verilmemiş olan bir Compson üyesi. Bunun yerine, Faulkner, romanın merkezinin, çeşitli anlatıcıların geçmişin kendi anılarını doldurmaya çalıştığı bir boşluk olarak var olmasına izin veriyor.

    Faulkner üzerine yazdığı “Ses ve Öfke: Faulkner'ın Çalışma Zamanı” adlı çok ünlü makalesinde Jean-Paul Sartre, geçmişin bu şekilde algılanmasınım Faulkner’in romanını modern teknik ve varoluşsal felsefenin parlak bir örneği haline getirdiğini savundu:

    “Geçmiş bir çeşit süper gerçeklik kazanıyor; kontürleri sert ve net, değiştirilemez. Şimdiki zaman geçmişin karşısında kısacık, çaresiz, boşluklarla dolu ve bu boşluklar vasıtasıyla, geçmişin işleri, yargılar veya bakışlar gibi sabit, hareketsiz ve sessizdir, onu istila etmeye gelir. Faulkner'ın monologları, hava boşluklarını hatırlatıyor. Her bir hava boşluğunda, kahramanın bilinci "geçmişe batar" ve sadece tekrar geri batmaya mahkûm şekilde yeniden yükseliyor. Şu an yoktur; şimdiki zaman yavaş yavaş oluşur. Herşey öyleydi. Sartoris'te, geçmişe "hikâye" deniyordu, çünkü bir ailenin kurgulanmış anıları söz konusuydu, çünkü Faulkner henüz tekniğini bulamamıştı.

    Ses ve Öfke daha bireysel ve belirsiz. Ancak o kadar güçlü bir saplantı ki, şimdiki zamanı gizlemek daha uygundur ve şimdiki zaman bir yeraltı nehri gibi gölgede ilerler ve yalnızca kendisi geçmiş olduğunda yeniden ortaya çıkar.”

    Sartre’ın bizden çok daha akıllı olduğunu kabul etmemiz lâzım. Ve o da çok iyi bir yazar. Onu aşmaya çalışmayacağız: Sartre için Faulkner'ın “Ses ve Öfke”de kullandığı zamanla oynama olgusuna ve “Ses ve Öfke”nin yeni bir edebi biçimin ayırt edici özelliği haline geldiğine dikkat çekeceğiz. Aynı zamanda bir karakteri (veya kişiyi) tamamen anlama zorluğunu ön plana çıkaran modernist estetiğin güzel bir örneğidir bu eser. Modernistler için dilin kendisi zor bir araçtır, iletmesini istediğiniz şeyi asla tam olarak iletmez. Arkadaşlarınızdan birine bir şeyler açıklamaya çalışmak gibi bir şey diye düşünebiliriz: tüm hikâyeyi açıkça anlattığınızdan eminsiniz, ancak arkadaşlarınız size delirmişsiniz gibi bakıyorlar. Başka bir ünlü modernistin bir zamanlar yazdığı gibi, "Ben bunu demek istemedim. Kesinlikle bunu demek istemedim" diye düşünmek zorunda kalırsınız. (Bu arada, T.S. Eliot’un "J. Alfred Prufrock’un Aşk Şarkısı").

    Daha önce hiç böyle hissettiyseniz, tebrikler. Modernistleri anlamaya başladınız. Modernistler dilin zorluğu ile oynamaya karar verdi - okuyucunun dilin ne kadar zor olabileceğini tecrübe etmesi için. Bu çok sinir bozucu olabilir. Ama aynı zamanda harika bir şey . Faulkner'a göre dille oynamak, karakterlerinin psikolojik derinliğini ve Güney'in karakterlerinin yaşamlarındaki derin duygusal rezonansını keşfetmesini sağlar.

    1-SES VE ÖFKE NE HAKKINDA?

    Diyelim ki bir arkadaşınızla konuşuyorsunuz. Aklınıza şaşırtıcı bir fikir geldi. Şaşırtıcı fikirler dolaşıyor zihninizde . Bu mükemmel düşünceni / planını/ fikrini en iyi arkadaşına anlatmaktan heyecan duyuyorsun. Ve onun da ilgisini çekmiş görünüyor: dinliyor, başını sallıyor ve hatta biraz ilgi duyuyor gibi görünüyor. Birdenbire, gözleri parlıyor… ve ne hakkında konuştuğunuz hakkında hiçbir fikri olmadığını fark ediyorsunuz. Son üç dakikayı köpeğinizle de konuşarak geçirebilirdiniz. Ve aynı tepkiyi alırdınız.

    Hiç sizi anlayan kimse yokmuş gibi hissettiniz mi? Arkadaşlarınız iyiler, elbette, ama sizi anlamıyorlarmış gibi hisseder misiniz bazen? Ya aileniz? Onlarla konuşmayı denersiniz, ama… karmaşık bir durum. Aynen öyle. Karmaşık, bu romanın için kullanılabilecek en iyi sözcük. İnsanları anlamak o kadar da kolay değil. Bir romandaki karakterlerle tanışınca bile. Elbette, “Ses ve Öfke”nin kapağını açarsınız ve aniden Compson ailesinin hayatını izleyen ön sıra koltuklarda oturmaya başlarsınızz, ancak bu onların hayatınızdaki insanlardan daha kolay anlayacağınız insanlar olduğu anlamına gelmez.

    Dil - konuşma - kelimeler - hepsi başa çıkması zor şeyler. Herkes her şeyi farklı şekilde anlar. "Üzgünüm" diyorsunuz. Kız kardeşiniz "senden nefret ediyorum" diye duyuyor. Zor, biliyoruz. Ve sizi uyarmalıyız, William Faulkner kartlarını pek kibarca oynamıyor, her zaman her şeyi anlamayı kolaylaştırmıyor, mutlu sonlar için söz vermiyor. Ancak, bunu oldukça gerçek hissi vererek yapıyor. “Ses ve Öfke”, tüm görkemli, sinir bozucu, inanılmaz etkileyici potansiyeliyle düşünceleri ve dili yeniden yaratır. Ne söylemek istediğini söyleyemesen bile, yine de nefes kesici şeyler söyleyebilirsin. En azından bu, Faulkner’ın tarzı. Arkanıza yaslanın ve tadını çıkarın.

    2-SES VE ÖFKE ÖZETİ

    Geleneksel olay örgüsü özetini “Ses ve Öfke”ye uygulamaya çalışmak zordur. Roman, temel düzeyde, üç Compson kardeşin kız kardeşi Caddy ile olan takıntılarına ilişkindir, ancak bu kısa özet romanın içerdiği yüzeyi temsil eder sadece. Dört bölümde, dört farklı sesle ve kronolojik sıra dışında söylenen bir hikâyeye sahip olan “Ses ve Öfke”, yorumlamak ve anlamak için yoğun bir konsantrasyon ve sabır gerektirir.

    Romanın ilk üç bölümü, üç farklı günde üç Compson kardeşin özet düşünceleri, sesleri ve hatıralarından oluşmaktadır. Kardeşler; Nisan 1928’de konuşan, ciddi bir şekilde engelli otuz üç yaşındaki bir erkek olan Benjy; Haziran 1910'da genç bir Harvard öğrencisi olan Quentin; ve acı bir çiftlik tedarikçisi olan Jason’dır, o da 1928 yılının Nisan ayındadır. Faulkner, dördüncü bölüme kendi anlatı sesini katıyor, ancak Compson ailesinin zenci aşçısı olan Dilsey'e odaklanıyor. Faulkner, bir zamanlar önde gelen Compson ailesinin düşüşünü önceden ima etmek ve İç savaştan bu yana Güney aristokrat sınıfının bozulmasını incelemek için tek bir sembolik an olarak kardeşlerin kız kardeşleri Caddy'yi hatırlamalarını kullanır.

    Compsonlar, Mississippi kasabasındaki Jefferson kasabasındaki önde gelen isimlerden biri. Ataları, bölgenin yerleşmesine yardımcı oldu ve daha sonra İç Savaş sırasında savundu. Savaştan bu yana, Compsonlar giderek zenginliklerini, topraklarını ve statülerini kaybetti. Bay Compson bir alkolik. Bayan Compson, dört çocuğunu büyütmek için neredeyse tamamen Dilsey'e bağlı, kendisiyle meşgul bir hastalık hastasıdır. Quentin, en büyük çocuk, hassas bir nevroz ürünüdür. Caddy inatçı, ama sevgi dolu ve şefkatlidir. Jason doğumdan bu yana zor ve kötü ruhlu biri olmuştur ve diğer çocuklar tarafından büyük ölçüde reddedilmiştir. Benjy, zaman ve ahlâk kavramlarını anlamayan “aptal” bir zihinsel engellidir. Hastalık hastası Bayan Compson'un yokluğunda Caddy, Benjy ve Quentin için bir anne figürü ve şefkat sembolü olarak hizmet eder.

    Bununla birlikte, çocuklar büyüdükçe, Caddy cinsel anlamda uygunsuz şekilde davranmaya başlar, bu durum Quentin'e acı verir Benjy'yi çok huzursuz eder. Quentin Harvard'a gitmeye hazırlanır ve Bay Compson, öğrenim için fon sağlamak için aile topraklarının büyük bir kısmını satar. Caddy bekaretini kaybeder ve hamile kalır. Çocuğun babasını adlandıramaz veya isimlendirmeyi istemez, ancak baba kasabadan bir genç olan Dalton Ames olabilir.

    Caddy’nin hamileliği Quentin'i duygusal olarak mahveder. Hamileliğin sahte sorumluluğunu üstlenmeye çalışır, Caddy'nin kendisinin ensest yapmış olduğu yalanını babasına yalan söyler. Bay Compson, Caddy’nin uygunsuz cinsel davranışlarına kayıtsızdır, Quentin’in hikâyesini reddeder ve oğluna Kuzeydoğu’ya erkenden gitmesini söyler.

    Güvenilmezliğini örtmeye çalışan Caddy, Indiana'da tanıştığı bir bankacı olan Herbert Head ile evlenir. Herbert, Jason Compson'a bankasında bir iş sözü verir. Herbert hemen Caddy'den boşanır ve karısının başka bir adamın çocuğuna hamile olduğunu fark ettiğinde Jason'ın iş teklifini iptal eder. Bu arada, Caddy’nin günahı yüzünden mahvolmuş olan Quentin, Harvard’daki ilk senesinin bitiminden hemen önce Charles Nehri’ne kendini atarak intihar eder.

    Compsonlar Caddy'yi aileden uzaklaştırır, ama yeni doğan kızı , onun adı da Quentin’dir, alır. Quentin'i büyütme görevi tamamen Dilsey'e kalır. Bay Compson, Quentin’in intiharından bir yıl sonra, alkol yüzünden ölür. Hayatta kalan en büyük oğul Jason, Compson evinin başına geçer. Yerel çiftlik malzemeleri mağazasında çalışan Jason, Caddy'nin Quentin'in yetişmesini desteklemek için gönderdiği parayı çalmak için iş çevirir.

    Bayan Quentin, zorba bir insan olan Jason ile sürekli çatışan, mutsuz, asi ve cinsel anlamda uygunsuz davranışları olan bir kız olarak büyür. 1928 yılı Paskalya Pazarında, Quentin, Jason'dan birkaç bin dolar çalar ve sirkte çalışan bir adamla kaçar. Jason, Quentin'in peşinden boşuna giderken, Dilsey, Benjy ve ailesinin geri kalanını yerel kilisedeki Paskalya hizmetine götürür.

    3-GÜNEY ARİSTOKRAT DEĞERLERİN ÇÜRÜMESİ

    On dokuzuncu yüzyılın ilk yarısı, Compsons gibi tanınmış Güneyli ailelerin yükselişini gördü. Bu soylu aileler geleneksel Güney değerlerini benimsemişlerdir. Erkeklerin, aile adlarının onurunu savunurken cesaret, ahlaki güç, sebat ve şövalyelik sergileyen, beyefendi gibi davranmaları bekleniyordu. Kadınların, çocukların aile mirasını devralmalarını sağlama zamanı gelinceye kadar kadınsı saflık, zarafet ve bekaret modelleri olmaları bekleniyordu. Tanrıya iman ve ailenin itibarını korumak için derin endişe duymak, bu inançların temelini oluşturdu.

    İç Savaş ve Yeniden Yapılanma süreci, bir zamanların büyük Güneyli ailelerinin çoğunu ekonomik, sosyal ve psikolojik olarak tahrip etti. Faulkner, bu süreçte, Compson'lar ve diğer Güneyli ailelerin, etraflarındaki dünyanın gerçekliği ile temaslarını kaybettiğini ve kendini özümseme hapsinde kaybolduğunu iddia eder. Bu kendi kendini yeme hâli, bu ailelerin bir zamanlar yücelttikleri temel değerleri bozdu ve yeni nesilleri, modern dünyanın gerçekleriyle başa çıkamayacak kadar yetersiz bir hale getirdi.

    Compson ailesinde bu yolsuzluğun arttığını görüyoruz. Bay Compson, belirsiz bir aile onuru anlayışına (Quentin'e aktardığı bir şey) sahiptir, ancak alkoliktir ve ailesinin başına gelen olayları kontrol edemediğine dair kaderci bir inancı sürdürmektedir. Bayan Compson, kendisine gömülmüştür, ikiyüzlülüğe bürünür ve kendine acı verir, çocuklarından duygusal olarak uzak durur. Quentin’in eski Güney ahlakına takıntısı onu felç eder ve ailesinin günahlarını aşamaz. Caddy, Güneyli kadınsı saflık nosyonunu çiğner, aynen kızının yaptığı gibi. Jason, kişisel kazanım için sürekli çaba sarf ederek, daha yüce duygular barındırmadan kendine acıma hissi ve açgözlülükle zekâsını heba eder. Benjy hiçbir gerçek günah işlemez; ancak Compsonların gerilemesi, Benjy’nin fiziksel geriliği ve ahlak ile ahlaksızlık arasında ayrım yapamamasıyla kendini gösterir.

    Compsonların Güney’deki değerleri yozlaştırması, bir zamanlar aileyi bir arada tutan güçten, tamamen sevgisiz bir ev ile sonuçlanır. Her iki ebeveyn de uzak ve yetersizdir. Sevme yeteneğini gösteren tek çocuk olan Caddy sonunda reddedilir. Quentin, Caddy'yi sevmesine rağmen, sevgisi nevrotik, takıntılı ve aşırı korumacıdır. Erkeklerin hiçbiri herhangi bir gerçek romantik aşkı yaşamaz ve bu nedenle evlenip aile adını sürdüremez.

    Romanın sonunda, ailenin sevgi dolu tek üyesi olan Dilsey, kendi dertlerine gömülmeden değerlerini koruyan tek karakterdir. Bu nedenle, geleneksel Güney değerlerinin bozulmamış ve olumlu bir biçimde yenilenmesi için bir umut ifade eder Dilsey. Roman, bu değerler için meşale sahibi olan Dilsey ile sona erer ve Compson mirasının korunması için tek umut budur. Faulkner, sorunun mutlaka eski Güney'in değerleri olmadığı, ancak bu değerlerin Compsonlar gibi aileler tarafından bozulduğu ve eski zamanlardaki Güneyli ihtişamın geri dönmesi için bu değerlerin yeniden ele alınması gerektiği anlamına gelir.

    4-DİRİLİŞ VE YENİDEN YAPILANMA

    Romandaki dört bölümünün üçü, 1928'de Paskalya'da veya çevresinde gerçekleşiyor. Faulkner’ın, bu hafta sonu Mesih'in çarmıha gerilmesi ve Paskalya Pazarında dirilişi ile ilgili olması nedeniyle, Roman’ın hafta sonunda doruğa çıkması önemli. Romandaki bazı sembolik olaylar Mesih'in ölümüne benzetilebilir: Quentin’in ölümü, Bay Compson’ın ölümü, Caddy’nin bekâret kaybı veya genel olarak Compson ailesinin yıkılışı.

    Bazı eleştirmenler Benjy'yi Mesih figürü olarak nitelendirdi, çünkü Benjy Kutsal Cumartesi günü doğdu ve şu anda otuz üç yaşında, çarmıha gerilmiş olan Mesih ile aynı yaşta. Benjy'yi bir Mesih figürü olarak yorumlamanın çeşitli olası sonuçları vardır: Benjy, Mesih'in modern dünyadaki iktidarsızlığını ve ortaya çıkacak yeni bir Mesih figürüne duyulan ihtiyacı temsil edebilir. Alternatif olarak, Faulkner modern dünyanın Mesih'i kendi içinde tanıyamadığını ima ediyor olabilir.

    Paskalya hafta sonu ölümle ilişkili olmasına rağmen, aynı zamanda yenileme ve diriliş umudunu da beraberinde getiriyor. Compson ailesi düşmüş olsa da, Dilsey bir umut kaynağıdır. Dilsey, bir şekilde bir Mesih figürüdür. Dilsey, dağılmakta olan Compson ailesine verdiği hizmet boyunca Mesih gibi zorluklara katlandı. Bayan Compson’ın kendine acımasına, Jason’ın zulmüne ve Benjy’nin sinir bozucu beceriksizliğine sürekli tahammül etti. Compsonlar onun etrafında parçalanırken, Dilsey, Compsonların uzun zamandır terk ettiği değerleri başarıyla hayata geçiren getiren tek karakter olarak ortaya çıkıyor - sıkı çalışma, dayanıklılık, aile sevgisi ve dini inanç.

    5-DİLİN VE ANLATININ YETERSİZLİĞİ

    Faulkner, “Ses ve Öfke”yi hiçbir zaman tek bir anlatıcı sesiyle tatmin edici bir şekilde aktaramadığını itiraf etti. Dört farklı anlatıcı kullanmaya karar vermesi, her bir anlatının öznelliğini vurguluyor ve dilin kesinlikle gerçeği ya da anlamını iletme yeteneğinden şüphe etmemizi mümkün kılıyor.

    Benjy, Quentin ve Jason, Compson trajedisi üzerine çok farklı görüşlere sahip, ancak hiçbir bakış açısı diğerlerinden daha geçerli görünmüyor. Her yeni açı ortaya çıktıkça, daha fazla ayrıntı ve soru ortaya çıkar. Son bölüm bile, her şeyi bilen üçüncü şahıs anlatıcısı tamamlansa bile romanın tüm gevşek yönlerini birleştirmiyor. Röportajlarda Faulkner, “en görkemli başarısızlığı” olarak nitelendirdiği romanın son versiyonunun kusurunu dile getirdi. Dört farklı bakış açısının derinliğini sağlayan dört anlatıcı ile bile Faulkner, kendi dilinin ve anlatısının hâlâ yetersiz olduğuna inanıyordu.

    6-SEMBOLLER

    ---Su
    Su, özellikle Caddy ile ilgili olarak, roman boyunca temizlik ve saflığı sembolize eder. derede bir çocuk olarak oynayan Caddy, saflığı ve masumiyeti özetler gibi görünüyor. Bununla birlikte, Caddy iç çamaşırlarını kirletir, bu da sonradan yaşanacak olaylara bir işarettir. Benjy, Caddy'ye parfüm sürdüğünde ilk kokusunu aldığında üzülüyor. Bu noktada hâlâ bakir olan Caddy, parfümü temizler, sembolik olarak günahını temizlemiş olur. Aynı şekilde, Benjy onu Charlie ile birlikte salladıktan sonra ağzını sabunla yıkar. Caddy bekâretini kaybettiğinde, hiçbir su veya yıkama suyunun onu temizleyemediğini bilir.

    ---Quentin’in Saati
    Quentin’in saati, Quentin’in zamanı izlemeye kendini adaması gerektiğini hissetmesini ümit eden babasının bir hediyesidir. Quentin, saat olsa da olmasa da zaman takıntısından kaçamaz . Saat bir zamanlar Bay Compson'a ait olduğu için, ailesinin çok önemli olduğunu düşündüğü o muhteşem mirası Quentin'e sürekli hatırlatır. Saatin sürekli tıklaması, zamanın durmaksızın ve inanılmaz şekilde geçişini sembolize eder. Quentin saati kırarak zamandan kaçmaya çalışır, saati odasına bıraktıktan sonra bile, akrep ve yelkovanı olmadan dahi saat çalışmaya devam eder.

    7-ANA MOTİFLER
    ---Zaman
    Faulkner’ın bu romanda zamanı ele alışı ve yaklaşımı devrim niteliğindeydi. Faulkner, zamanın sabit veya nesnel olarak anlaşılabilir bir varlık olmadığını ve insanların bununla çeşitli şekillerde etkileşime girebileceğini öne sürer. Benjy'nin zaman kavramı yoktur ve geçmiş ile şimdi arasında ayrım yapamaz. Geçmiş ile günümüz arasında başkalarının göremeyebileceği bağlantılar kurmasını sağlar ve diğer Compson adının geçmiş teki ihtişamına olan saplantılarından kaçmasına izin verir. Buna karşın, Quentin zaman içinde sıkışıp kalıyor, geçmişin anılarının ötesine geçmek istemiyor. Saatini kırarak zamanın kavranmasından kaçmaya çalışıyor, ancak geçmesi onu daha sonradan izlemeye devam ediyor ve intihardan başka bir çözüm görmüyor. Kardeşi Quentin'den farklı olarak, Jason'ın geçmişe faydası yok. Tamamen şimdiki zamana ve yakın geleceğe odaklanır. Jason'a göre, zaman sadece kişisel kazanç için vardır ve israf edilemez. Dilsey belki de zamanla barışık olan tek karakterdir. Dilsey, zamandan kaçmaya ya da avantajları için manipüle etmeye çalışanların aksine, hayatının sınırsız zaman ve tarih aralığında küçük bir şerit olduğunu anlar.

    ---Düzen ve Kaos
    Compson kardeşlerin her biri düzeni ve kaosu farklı bir şekilde anlar. Benjy, zihnindeki tanıdık hatıraların kalıbının düzenini oluşturur ve uygun olmayan bir şey yaşadığında üzülür. Quentin, düzen sağlamak için idealleştirilmiş Güney koduna güvenir. Jason, dünyadaki her şeyi potansiyel kişisel kazanca dayalı olarak düzenler, tüm koşulları kendi avantajına çevirmeye çalışır. Compson ailesi kaosa sürüklendiğinde bu sistemlerin üçü de başarısız olur. Sadece Dilsey'in güçlü bir düzen anlayışı vardır. Dilsey değerlerini korur, o Compsonların kargaşalı çöküşüne katlanabilen ve sonunda zarar görmeden ayakta kalan tek kişidir.

    ---Gölgeler
    Öncelikle Benjy’nin ve Quentin’in bölümlerinde görülen gölgeler, Compson ailesinin bugünkü durumunun yalnızca geçmiş büyüklüğünün gölgesi olduğunu ima eder. Gölgeler, bir gün boyunca güneşle yavaşça kaydığından zamanın geçişini ince bir şekilde hatırlatır. Quentin, gölgelere karşı özellikle hassastır, Compson adının bir zamanlar onun sadece bir gölgesi olduğuna dair farkındalığının bir işaretidir bu.


    @@@ Bu yazı, sparknotes ve shmoop sitelerindeki bilgilerden derleme bir çeviridir.