• "Hayatımda yalnızca bir defa gerçekten sevildim. Herkes bana daima nazik davranırdı. En uzaktan tanıdıklarım bile bana kaba veya haşin, hatta soğuk
    davranmaya çekinirlerdi. Ben de ara sıra da olsa biraz yardımcı olsaydım, bu nezaket -kesin olmasa da- sevgiye veya şefkate dönüşebilirdi belki. Fakat böyle bir
    çaba içine girmeye ne sabrım ne de zihnim yetti.

    Kendimdeki bu durumu ilk fark ettiğimde -kendimizi çok az tanırız biz insanlar- utangaçlığıma bağladım halimi. Fakat daha sonra bunun utangaçlıkla
    alakalı olmadığını fark ettim; hayata karşı duyduğum bıkkınlıktan farklı olarak, duygusal bir bıkkınliğın ve aralıksız olarak bir şeyler hissetmeye karşı, hele de
    sürekli bir çaba içinde olmam gerekiyorsa, bir sabırsızlığın beni sardığını anladım. Düşünmeyen yanım, "Ne gereği var?" diye düşünüyordu. "Nasıl"ların cevaplarını verecek kadar akıllı ve psikolojik duyarlılığa sahip bir insanım fakat bu "Niçin"ler daima benden kalmışlardır. Azmimdeki zayıflık, bir şey istemeye
    bile azmimin olmamasıyla ortaya çıkıyordu daima. Aynı durum duygularımda, zekâmda, kendi irademde
    ve hayatımda da kendini gösteriyordu.

    Fakat hain kader, beni birini sevdiğime inanmaya ve karşılığında da gerçekten sevildiğimi fark etmeye zorladığında, ilk başta sersemledim ve kafam allak
    bullak oldu, sanki piyangoyu tutturmuşum da kazandığım yüklü miktarda para tedavülden kalkmış gibiydi. Ardından, bir insandan ibaret olduğum için epey
    bir gururum okşandı. Ancak, o en doğal insani duygularım kısa sürede, yerini yalnızca yoğun bir bıkkınlık, aşağılanma ve yorgunlukla tanımlanabilecek bir hissiyata bırakmak üzere buharlaştı."
  • “Yaşıyor.”
    O ses. Vay canına. Derin. Kusursuz. Kültürlü. Çekici.
    “Şimdi de gözlerini ayırmadan bana bakıyor. Biraz sinir bozucu. Bir sosyopatın boş bakışlarına benziyor.”
    Homurdandım.
    “O kim?” diye sordu başka bir ses ve evet, konuşan Harris’ti. “Monitörden kim olduğunu anlayamadım; gözlüklerim de gözümde değil.”
    Harris gözlükleri olmadan iki metre ötesini göremezdi.
    Yeşil Gözlü’nün bakışları yeniden benimkilerle buluştu ve yüzüne geniş bir gülümseme yayıldı. Lanet olsun. Şu gamzelerden her iki yanağında da birer tane vardı.
    “Nerden bileyim? Cesur filmindeki pilice benziyor. Şu kıvır kıvır kızıl saçları olana.”
    Ne? Hadi ordan!
    “Ama çok güzel mavi gözleri var.”
    Ama. Ama? Bunu, bir Disney karakterininkine benzeyen kıvırcık saçlara sahip olduğum gerçeğini telafi ediyormuş gibi söylemişti.
    “Lanet olsun,” dedi Harris. Ayak sesleri merdivende yankılandı. “Ivy Morgan olmalı.”
    Jennifer L. Armentrout
    Sayfa 33 - Dex Kitap
  • "... Kırık kaptan sızan su gibiyim.Ne kabıma dönebilirim ne de dönsem o kap tutar beni. Uyumak isteyip de uyuyamamak, telefon defterindeki adları tekrar tekrar okuyup anımsayamamak ve her gün aynı odada uyanıp duvarların sonu gelmez kıvrımlarına bakmak benim kaderim. Tanrı varsa(var mı?), her kuluyla ayrı bir kader oyunu oynuyordur. Bana düşen de bu. "
  • “Sonra ilk önce ben öleceğim. Sen benim yarıda bıraktıklarımı derleyip toplayıp bitireceksin ve beni bulmaya geleceksin. Ve böylece, her şeye rağmen güzel olan hayatımızı yaşamış ve bitirmiş olacağız. Bak böyle ölümden bahsederken katiyen keder duymuyorum. İçimde, o zaman sevmiş, sevilmiş, sevdiğine ve insanlarına karşı vazifesini yapmış bir insanın rahatlığı olacak ki, bu, ölümün mendeburluğunu güzelleştirebilen biricik şeydir.
    Seni seviyorum ve yukarıda anlattığım ölüm anına kadar daha çok vaktimiz var. Seni seviyorum ve senden bir çocuk daha istiyorum.”
  • Mazlumların gözyaşlarından biriken bir okyanus var ve bütün zalimler o okyanusta boğulacak!
  • "Depresyona girenlerin çok uyuması başka birşeyin arzusu gibi geliyor bana. Onlar rüya istiyorlar. Uyku bunun duası. Rüyayı da Cenab-ı Hakkın büyük bir ihsanı olarak görüyorum. Bu çok sınırlı dünyanın cenderesinde, daha bir üst âlem için yaratılmış olan ruhum ve kalbim sıkıldığında, rüyalar bana bir nefes aldırıyor. "Bak!" diyorlar. "Varlık yaşadığından/daraldığından ibaret değil. Ötesi de var."
    Bir başka varlık âlemi, fakat yüzü daha misalî, bana göz kırpıyor. Canının 'dünyada olmaz'lara da inanma ihtiyacı var. İhtimal hassas ruhların hayatta kalmasını sağlar. Gerçeğin elinde solacak güller hayalle sulanır. "Sana hassasiyetli bir hayat verdiğinden, o hayat dahi bir mide gibi rızık ister..." diyor ya mürşidim, işte böyle böyle anlıyorum, hayalgücüm de midem gibi bir rızık istiyor.Çünkü o da hayatıma dahildir. O da benim parçamdır. O da biraz 'ben'dir. Ve benim hayatım bu dünyaya sığabilecek gibi değildir.
    Akletmek hayal etmek gibi değildir. Hayal ettiğimiz şeyler hakkında duygulanırız. Duygulanmak da bir dahil olma şeklidir. Duygulandığımız şeylerin rengine bulanırız. Biraz 'o' oluruz. O da biraz 'biz.' Onun gibi hissederiz (veya bunu deneriz). Bizi dönüştürür. Hakkında duygulandığımız herşey dönüştürücüdür.
    Daru'l-Erkam günleri, ambargo yılları, Hz. Hatice annemizin ve Ebu Talib'in vefatları, hüzün yılı, sonra Taif'te yaşananlar... Kaç kere baştan sona okuduğunuz veya dinlediğiniz halde her defasında aynı hüznü gönlünüze taşıyan hayatlar...
    İnsan alınmadan/aldırmadan edemiyor. Çünkü, dedim ya, duygulanmak bir dahil olma şeklidir. Orada varolmak, onun sende varolması, varlığını varlığına katmak veya en azından haberdar olduğunu göstermek, bunlar hep duygulanmayla oluyor. Yine annemin yüreğine döneyim: Belki güleceksiniz. Fakat gerçek. Hz. Vahşi (r.a.) hakkında kötü sözler söylemesini engellemek için Hz. Hamza'nın şehit olduğu sahneyi izletmiyoruz. Orası gelince hemen başka kanala geçiyoruz. Kendisini tutamıyor çünkü.
    Bir kitapta da (kaynağını bilmem) Hz. Ömer'in (r.a.) de, Efendimiz aleyhissalatuvesselamın kıraat eylediği Hz. Musa kıssasında Firavun'a hiddetlenip, namazda konuştuğunu okumuştum: "Ben olsaydım başını keserdim."
    Bunlar güzel hassasiyetler. Razı olmalıyız. Kalbinin ne tarafta olduğunu da gösteriyor. Kime dahil oluyorsun? Kimle beraber olmak istiyorsun? Kimliğin, mahallen, kıyafetin, sözünden önce duyguların haber verir bunu. Hadis-i şerifin ifade buyurduğu gibi: "Kişi 'sevdiğiyle' beraberdir." Kişi hakkında duygulandığı şeyle beraberdir.
    Kötülüğe karşı elle, dille veya en azından kalben buğzetmeyi emreden hadis-i şerifte de hissediliyor bu. En azından buğzedecek kadar bu tarafta olmalısın. O da yoksa, bedenen ha buradasın, ha orada! Cisminin bir yerde olması kalbinin de orada olmasını gerektirmez. Şaşırma! Yalnız kaldığında aklına ilk gelen kişinin yanındasın.
    Böyle keder keder üstüne, acı acı üstüne, hüzün hüzün üstüne geçen yıllar ve ardından miraç. Allah'ı kadar insanı kim anlayabilir? Hayatın bu dünyadan ibaret olmadığını göstermekle müşriklerin Mekke'deki tazyikatından Nebîsini kurtaran O'dur. Mülkünün başka köşelerini göstermekle bir köşesinde yaşadığı sıkıntılardan ferahlık veren O'dur. Bütüne bakmak parçayı rahatlatır. Keder 'bir öpmekte batanların' memleketidir.
    Hz. Yusuf'a (a.s.) rüya tabirini öğreten Rabbi onu da bu şekilde zindandan kurtarmamış mıydı? Sakın aziz olduğu dönemi kastettiğim sanma. Bence rüyalarıyla barışık olan hiçbir zindanda sıkılmaz. Ruhunun pencereleri açıktır çünkü. Onu, Allah, rüya ilmini öğretmesiyle ferahlatmıştı. Allah Resulü aleyhissalatuvesselamı da bedeni ve ruhuyla âlemleri gezdirerek ferahlattı. Bizi de namazlarımızda ferahlatıyor.
    "Namaz mü'minin miracıdır..." buyuruyor ya Efendimiz, hakikaten de öyledir, ne zaman namaza dursan âlemin bu dünyadan ibaret olmadığını anlarsın. İşin bölünür. Hayatın bölünür. Günün bölünür. Telaşın bölünür. Kesrette boğulmaların tevhidî nefeslerle bölünür. Onlar, gün içine bırakılmış beş panik odası, beş kaçış noktası, beş ferah. Onlar, uyanıkken ve iradeyle görülebilen beş rüya. Şu kesif gerçekliği yaşamaya mecbur musun?"

    Ahmet Ay
  • Mevsimsizlik Üzerine Olgunlaşmamış bir kış...
    Dışarıda bir fırtına, kış olmaya çalışan bir yaşlı sonbahar... Son kalan yaprakları taşıyabiliyor sadece, gücü yettiğince. Yoksul semtlerin yoksul rüzgârları olur Ayfer. Bizim buralarda yağmur da fakirdir, rüzgâr da... Bak ne kadar da düşman birbirine herşeyin yoksulu. Bak bizim semtin rüzgarı bizim semtin bulutunu dağıtıyor...

    + Şu benim amcama benziyor.

    - Şu sakallı büyük burunlu kafayı andıran mı?

    + Yok be şu önündekini sopayla kovalar gibi duran var ya, şurdaki, o işte.

    - Senin amcan daha çirkin ama.

    + Güzel olan ne var ki şu hayatta?

    - Bulutlar Ayfer... öyle deme gökte duran şu küçük balığa benzeyen bulut var ya incinir o, böyle dersen.

    + Onlar hayatta değil ki yaşamıyorlar, ruhları yok, acı çekmiyorlar.

    - Acıyı gòremezsin ki Ayfer... Şòyle uzaktan bakınca kaç kişinin acısını görebilirsin?

    + Amaaann boşver Memo, bizi görmeyen bulutun da canı cehenneme. Hangisinin umurundayız, bir bak yukarı... Hepsi bir anlık gòz yanılsaması... Sana balık, bana kuş, ona gergedan, şuna elma... Kime nasıl görüneceğine de onlar karar veriyor. Biz neresindeyiz şu bulutların Allah aşkına...

    Usulca çekti elini Memo bir süredir baktığı buluttan. Hayatta her şey gelip geçiyordu gerçekten. On dakikadır güzel bir balık olan bulut, yavaş yavaş yüzü belirginsizleşmiş, sıradan bir insana dönüşmüştü. Yoksulların semtinde bulutlar zengin hayaller barındırmıyordu. Aynı bulut Paris'te olsa Picasso' nun kalemi değmis derlerdi, oysa burda on dakika önce balık olan bir buluttu. Ayfer'in yüzüne bakıp içinden,
    " Ya yüzün, gözlerin Ayfer? Ya yüzünü günlerce resmettiğim bulutlar... Ya, bu Ayfer'in yüzüdür dediklerim... "
    Bulutlar rüzgarın etkisiyle dağılmaya başlamıştı. Ayfer, Memo ya bakıp

    +E gitti senin fakir bulutlar Memo, boşuna bakma yukarı, hiç bulut kalmadı, aşk da bòyledir Memo gelir geçer. Bir bakarsın tek mavilik yoktur gökyüzünde, her taraf buluttur, Yağdıkça kaybolur. Biliyorum yine sevgiden bahsedeceksin, bulutlar ve sen diyerek ama bak bir teki kalmadı. Yok Memo kalmadı hiç bulut...

    Memo iç çekip kırgınlıkla gülümsedi :
    -Varlığı yanılsama olanın, yokluğu niye yanılsama olmasın Ayfer, haklısın belki de sen de yoksun...
    Ben gözlerime kırgınım Ayfer, üzüntüm bundan, Hoşçakal...

    Yerinden kalktı, başını çevirip gökyüzüne...
    Amcasına benzettiği bulut bir şeyini unutmuşcasına geri geliyordu. Gülümsedi,
    İçinden
    " Siz de mi ulan, dalga mı geçiyorsunuz benimle"
    Ayfer de geri gelen bulut amcasını gòrmüş, Memo ya bakarak sırıtıyordu.

    + Belki bir gün Memo... Bir gün bulutlara inanırsam koşup sana sarılacağım söz... ama unutma insanlar da bulutlar gibidir haklısın, dağılıyorlar hemen, üzme kendini olur mu.
    Sende Hoşçakal...

    Arkasını dönüp usulca yürüdü Memo,
    "İnsanlardan mı öğrendiniz bulut olmayı, ey güzel bulutlar,.." dedi bir daha bulutlara bakmamaya yemin ederek....