• Köpek tabiatlı gönüle gelmez.
    Şebüsterî
    İş Bankası Kültür Yayınları
  • 123 syf.
    Eseri okuduktan sonra aradan biraz zaman geçti. Cengiz Dağcı’yı daha iyi anlamak, tanımak adına Youtube’da TRT avaz’ın yayınladığı https://www.youtube.com/...v=rDAso02i9EQvideoyu izledim. Hatciş iletisinde var olsun paylaşmış ( #34214199) sonradan idrak ettim. Kusuruma bakma Hatciş. :( İzleyip anladığım kadarı ile (yanlışım olursa düzeltirseniz mesud olurum ) 1919 yılında Kırım Yalta şehrinde doğmuş. Çocukluğu, orada o zamanlar Rus emperyalizmine maruz kalan bir dönemde geçmiş. İkinci Dünya Savaş’ında da Almanlara esir düşmüş 7 aylık sancılı, zor süreçten sonra kurtularak Ruslarla savaşmak için ana yurduna dönmüş. İdeolojik kavgalar altında ezilip hain damgasını da taşımış.

    Kolhoz hareketi yüzünden acılar çeken Kırım halkı daha sonra Almanlar tarafından fabrikalarda çalıştırılmış. 1944 yılında Rusların saldırısıyla 250 bin Kırımlı, hayvanların konulduğu vagonlara bindirilip Özbekistan’a götürülmüş. Cengiz Dağcı 1939’dan sonra bir daha Kırım’a adım atamamış İngiltere’de yaşamını devam ettirmiş. Bu süreçleri daha iyi anlamak adına Korkunç Yıllar eserini okumak gerek değil mi? Regina ile de savaş sırasında Polonya’da tanışmış. Videoda ‘ Acayip bir kadın Regina. Anneme, Sevgil’e, Halide’ye benzediğinden başka bir bakıma bana da benziyor Regina. Benzemez mi ? Yılın ortalarında evliliğimizin kırk yedinci yıl dönümü. Kırk yedi yıl boyunca aynı özlemler, aynı dilekler ve dualarla yaşadık.’’ diyor kitabı okurken de bu sözlerin ne kadar manidar olduğu ‘’bir bakıma bana da benziyor’’ demesiyle de insan başkasında kendini gördüğü zaman ; o etkiyle derin sularda yüzen incilerle karşılaşarak kaybetmek istemiyor. Kaybederse de sadece bedenen olduğunu kalpteki sevgi mumunun erimediğini gün be gün alevlendiğini idrak ediyoruz. Eserde de bunu görüyoruz.

    Regina (Hatıra defterinden) diyor kitap. Bir yıl boyunca onun ölümünden sonra hissetitklerini, duygularını kana kana kaleme akıtmasını okuyoruz acaba sadece okuyor muyuz buram buram hissediyoruz da. Regina’nın sevgisi, desteği, eserlerine dair esin kaynağı oluşunu Cengiz amcanın kaleminden anlıyoruz. Öyle bir anlatıyor ki Regina’nın ölümünden sonraki travmaları, ara ara isyan yoğunluğu bağlılığın bir de bağımlılık evresi de varmış tespitini yaptırdı bana. ‘’ Yine de sensiz yaşamış olduğum hüzünle bu son dört ayın, içimde taşıdığım sevgi, umut ve özlemlerimi kemire kemire yok ettiğini düşünmekten alamıyorum kendimi.’’ (sy:63) bu cümleyi okuduktan sonra durakladım epey. Bir insanı kaybettikten sonra sevgiyi de umudu da kaybetmek. Neden tezahür eder .. Yaşamadan, bu duruma gelmeden net anlayabilmek güç..

    Sayfalarda ilerlerken Regina’ya duyduğu bağlılık, ince detaylarla taçlandırışı, özlemin doruğuna tırmanma gösterisi bir yandan da karamsarlığı, hayata dair ışıkları görmek istememesini görünce duraklıyoruz lakin bir hamle geliyor. ‘’ Sen benim içimdesin ve içimden, bu dünyada ve kendi kendimle, barış içinde yaşamanın gerçek anlamını tekrarlayıp duruyorsun bana’’ (sy: 79) sözü ile dallanmış ümidler bir bir ayrılıp etrafa saçılıyor kalplere dokunmak adına.

    ‘’Asude (rahat, sakin ) uyu benim Reginam ‘’ diyor. Epey tesir etti yüreğime. Mezarına düzenli çiçekler bırakması ki bunun özellikle krizantem olması dikkatimi çekmişti. Neden o çiçek diye bakayım dedim ‘’Kimi zaman cenaze çiçeği olmuş, kimi zaman ölümsüz aşkı anlatmış, kimi zaman platonik sevdaların kahramanı olmuş ama o büyülü güzelliğinin ardında her zaman bir hüzün taşımış, gizliden gizliye bir acı çektiği hüzünlü yapraklarından belliymiş Kasımpatının.’’ ve .’’ Ancak başka bir inanışa göre de yas tutan kişiye ‘iyimserliğini kaybetme’ demek için ve onu bir nebze de olsa tebessüm ettirebilmek için verilirmiş Kasımpatı. ‘’ https://blog.ciceksepeti.com/...simpati-krizantem-2/ cümlelerini okuyunca daha net idrak ettim. Okurken Dağcı’nın çok içli, hissederek ;
    ‘’Gün güneşli bugün.
    Güneşli yaz günlerinde bahçede içerdik çayımızı.
    Bahçeye çıkıyorum.
    Sensiz de seninle gibiyim. ‘’ (sy:90) dizeleri dokunuyor.

    ‘’Senin anılarınla yaşarken, eski güzelliğimden çok daha güzel bir adamım. (sy:90) Böyle görebilmek içliliğin okyanusu adeta. Anılar güzelleştiriyorsa gerçekten yaşanmış demektir , artık kişinin olmaması acı verse de. ‘’Sen ve ben sade bir hayat yaşadık; hayatımız bütün güzelliğini sadeliğinde buldu. ‘’ (sy:103) sözleriyle daha da o güzelliği hissedebiliyoruz gibin.

    ‘’Çiçekler Regina’nın gözleri gibi suçsuz, masum bir tebessümle bakıyorlar bana.
    Unutuyorum soğuğu.
    Çiçeklerle aramda kopulmaz bir bağlantı var.
    ‘Regina’nın çiçekleri’ diyorum içimden. Regina’nın çiçekleri benimleyken ben üşüyemem. ‘ (sy: 102) ovvv sevginin tohumları yeşermiş o öldüğünde bile hislerin değişmezliği, daha da sağanak halinde oluşu insanı ‘’ ah nasıl da güzel insanlar gelip gitmişler bu diyardan.’’ serzenişlerine gark ediyor, bize de satırları okuyup hissetmek, düşünmek derin nefes almak kalıyor...

    Kitabın bende bıraktığı etki böyle oldu 15 güne yaymışım site sayesinde fark ettim :) araya başka kitaplar, meşgaleler girdi onun olumsuz yanı da oldu duygu yoğunluğunu kaçırmamdan ötürü. Bu kadardı ^_^


    Cengiz Dağcı’yı tanımamıza vesile olan Hatciş’e çok teşekkür ediyorum. ^_^ Şu an sitede yok maalesef lakin Regina’ya dair çok güzel, derin incelemesiyle listeme eklememe vesile olan güzel yürekli Ayşe Hocama, kesinlikle okumalısın diye destekleyen Tuco abiye’ de çok teşekkür ediyorum. ^_^ Uygun zamanlar bulursam diğer eserlerini de okumak istiyorum. Kitaplarını okumak istediğim yazarlar arasına girdi Cengiz Dağcı. Daha çok bilinmeli, anlamalı..

    Huzurlu okumalar dilerim. Saygı ve sevgilerimle :)
  • 320 syf.
    ·Beğendi·5/10
    Kitabı okuyanın aklına ilk gelecek olan şey:

    Eskiden Shell gibi bir firmada üst düzey yöneticilik yapan, CIA ile geçmişi olan bir adamın bu kitapta yer alan türden "çok gizli" şeyleri yazmasına izin verilmesi çok garip. John Perkins "karınca gibi insan öldüren" insanlardan ve onların kurduğu global bir sistemden bahsederken öldürülme korkusu yaşamamış belli ki. Peki nasıl oluyor da karınca gibi insan öldürebilen bir sistemin çarkları John Perkins'i böylesine önemli şeyleri yazarken hayatta bırakabiliyor?

    Elbette bu soruları soracaksınız. sormazsanız mantık motorunuzda sıkıntı var demektir.

    Sistemi, yine sistemin kendi içinden çıkma bir adamın yazdığı ve sistemin kendisini kullanarak dağıttığı bir kitap ile eleştirmek neyin nesi?

    John Perkins'e bu sorular sorulduğunda gayet yuvarlama, gayet kaçak cevaplar veriyor ve söylediklerinin çoğunun yalan olduğuna dair bir intiba uyandırıyor. Şimdilerde abuk subuk eğlence tesislerinde konuşma yaptığı ve tamamen şarlatana dönüştüğüne dair yazılar okudum. Bir dinlenme tesisinde 50 yaş üstü ABD köylülerine verdiği semineri de görünce şarlatanlığından emin oldum.

    John Perkins neyse ama bu adamın yazdıklarından esinlenilerek çekilen Inside Job belgeselini görmek de gayet önemliydi. John Perkins belki bir şarlatan ama yazdıklarında gerçeklik payı var.

    Bu kitapta yer alan iddialar/teoriler artık herkesin komplo teorisi olarak algılamaya yada umursamamaya başladığı bir şey haline geldi.

    Joker'in Batman'e dediği gibi; " Yarın başkanı öldüreceğim dersen ve öldürürsen kimse panik yapmaz. Herkes ne olacağını bildiği ve her şey söylendiği gibi plana uygun gittiği için kimse korkmaz ama şehrin ortasında ufak bir bomba patlasın, ovvv herkes delirir, çıldırır, kaos! "

    Diyeceğim o ki; öyle çok kitap, belgesel, film var ki bunları anlatan, şimdilerde kimse umursamıyor. Oysa etrafımızda irili ufaklı her gün oynanan bir tür oyun bu. İnsanlar öyle alışmış ki "sömürülüyoruz!" dediğiniz zaman garip garip size bakıyorlar.

    Batı dünyası gezegendeki tüm insanları tek ve etkili bir yoldan sömürmek için her geçen gün yeni yöntemler icat ediyor. yapay ekonomik krizler, var olmayan kitle imha silahları, nereden ortaya çıktığını kimsenin bilmediği ama birden bire tüm dünyaya korku salan terör örgütleri, ansızın meydana gelen petrol krizleri, ortada fol yokken yumurtadan fırlayan küçük çaplı savaşlar, diplomatik krizler, nota veren devletler, nükleer füze denemeleri, köprünün tek tarafını trafiğe kapatıp darbe yapabileceğini sanan askerler vs... Medyada yer alan bu haberlerden yüzde doksan beşinin planlı, programlı birer tiyatro olduğunu ve amacın yapay krizlerle ekonomilerde ve hükümetlerde dalgalanma yaratarak sürekli para kazanmak olduğunu düşünmemek için hiçbir sebebim yok.

    Artık haberlerde/medyada/internette anlatılan neredeyse hiçbir şeye inanmıyorum. En azından büyük kısmının yalan olduğuna inanıyorum.
  • 1- Katılacağı seminer, konferans, sempozyum gibi toplantıları, tatil yapmak isteyeceği yere ve zamana denk getirir. İçeriğini hiç mi hiç önemsemez. Bunca yıldır okumuştur, araştırmıştır, yetmez mi. Tatil onun da hakkı değil mi? Hakkıdır tatil yapan hocalarımın herhal..

    2- Bunca sene dil öğrenmez, etmez; akademide yükselmek namına işi düştü mü, o otobüs senin bu metrobüs benim, ellerinde iskambil kartlarından hallice bir deste bulundurur; bir tarafında İngilizce, ötekinde Türkçe kelimelerin bulunduğu ezberleme kartlarını ezberler de ezberler.

    3- Sınav kağıdınızı görmek istediğinizi söylediğinizde, bu isteğinizi bir hak olarak görmekten ziyade, bir lütuf olarak değerlendirir, "hadi gene iyisin, kağıdını gösteriyorum bak" der. Çok da lütufkardır işte böyle.

    4- Uzmanlık alanı olmayan dersleri alır, "ne var canım, bilirim bu konuları, anlatırım yeaani" deyip, ilgili derse girmeden, sadece öğrencilerde sınav dönemlerinde gözlediğimiz, sınava bir gün kala yapılan çalışmalara benzer şekilde, bir gün öncesinde açar, ilgili derse ait notları okur, sonra gelir, o mübarek hafızasını zorlayıp dersi anlatır; bunu yaparak dersin hakkını verdiğini düşünüp, vicdanı rahat bir şekilde ilim saçtığı zihinlerin yeşermesini bekler.

    5- Beş on yılda, yayınlasa yayınlasa bir iki makale anca yayınlar, bunu yaparak bilim dünyasına ne über katkılarda bulunduğunu, bu işten çakmayan çevresine hep bundan bahsederek şişinir. Bazıları abartarak gayet çocukça işlere de imza atar: örneğin adını google'da aratıp, kendisiyle ilgili kaç sonuç çıktığına bakmaktan; çıkan sonuçların kendisine övgüler düzdüğünü düşünmekten; kabaran gururunu yerine geri sokuşturmakta zorlandığından mıdır nedir, kravatını gevşetme gereği duyup, geriye yaslanırken keyifle gülümsemekten kendini alamaz.

    6- Yayınladığı şeyler, çokluk, ondan bundan, bilim ve düşünce mezarlığından arta kalan kemiklerin yeni bir çukurda biriktirilmesinden başka bir halt olmamasına rağmen, çok özgün şeyler yazdığını düşünür. Ve zaten bilinen bazı şeyleri anlatırken, öyle bir tavır takınır ki, sanki kendi buluşu, kendi keşfi imiş, ilk defa kendisi böyle bir yorumda bulunuyormuş gibi davranır; anlatır da anlatır.

    7- En ufak bir zorlukla karşılaşsa, "ben polisim!" yahut "ben askerim!" diyerek insanları hizaya getirmeye çalışanlar gibi, bu akademisyenciğimiz de "ben öğretim görevlisiyim, haddini bil!", "ben profesörüm, kim oluyorsun sen!", "mantık hocasıyım ben, sözlerime nasıl mantıksız dersin!" diyerek, kendisine yöneltilen eleştirileri o müthiş birikimi ve zekasıyla(!) alt etmek yerine, unvanını, sıfatlarını boca ederek alt edebileceğini düşünür. Alt edemez ama halt eder. Yazık. Hep birlikte dua ediyoruz a dostlar! Haydi!..

    8- Bu işe yeni başlamış olanlar, tez yazma dönemlerini, sanki zorunlu askerlik yapıyormuşçasına "abi bitmedi şu tez ya!", "ne sıkıcı işlerle uğraşıyorum" şeklinde sitemler eşliğinde niteler. Heyecanı yitiktir, tutkusu bitiktir, ilgisi körelmiştir; varsa yoksa o işten bir an önce kurtulmak, mümkünse en kısa, en kestirme ve bazen en şerefsizce yollardan kaytarmaktır en yüce derdi..

    9- Kafası fazla çalışanı sevmez, kendisinden daha zeki olanı o tatlı yüreği kaldırmaz. Çünkü böyle olursa kendi öğrencisinin gölgesinde kalacağını düşünür. Öğrencisinin kendisini geçmesini istemek, çabalamak şöyle dursun, buna her yoldan engel olmaya bile kalkar. Aman forsu bozulmasın.. Aman!..

    10- Tez yazarken, bir yerlerden arakladığı anlaşılmasın diye, arkadaşları arasında "abi, bir yol biliyorum, çaldığımız cümledeki bir iki kelimeyi farklı yazınca, sistemden çalıntı olduğu anlaşılmıyormuş" gibi konuşmalar içerisinde bulur kendini. Çok zekidir, çok; her türlü zorluğu aşmak için kullandığı zekası öyle parlamıştır ki, kendisine bakanlar gözlerini kırpıştırmaktan geri duramazlar.. Ovvv bakamıyorum!..

    11- Öğrenciyken, kendisine yapılanların intikamını alacağına ant içmişçesine, eli güçlendiği, hocalığı kaptığı anda, bazen sırf zevk için, çoğunlukla da gereksiz ve gerzek egosu yüzünden, öğrencilerin burnundan getirmeye adar kendisini.. Evet, evet, kendisini bir işe/ bir şeye "adama"sını da bilmektedir. Vuhuuuu!..

    12- Kendisinden bir ricada bulunulduğunda, anlayış göstermek yerine, "benim prensiplerim var, olmaz!" diyerek, hep geri çevirir. Bu prensipler, gerçekten böyleyse can feda; ama herkes için "işlemeyen" bu prensipler, fukara öğrenciler söz konusu olduğunda bir makine dakikliği ve tıkırıyla işler. "Takıntı"larının adını "prensip" koymuştur. Olsun.. Prensip denince daha bir cici oluyor söyledikleri.. Kimse karşı çıkmaz böylece ha?!..

    13- Bazen derslere girmeye bile tenezzül etmez. İşi varsa, o ayrı; ama çoğunlukla, meşgul olmadığı halde, derse kendisi girmeyip asistanını gönderir, sınav kağıtlarını asistanına okutur, çantasını asistanına taşıtır; asistanı çay söyler, odasını taşır, handiyse yüce ayakkabılarını dahi silecektir asistanı.. Çünkü emeklerle inşa ettiği ilminin ve yüce dehasının hakkıdır entelektüel bir köle edinmek..

    14- Piyasada çok daha iyi kitaplar varken, üstadı olarak gördüğü yazarların kitaplarından arakladığı fotokopi müsveddelerini kitaplaştırır, altına adını çakar; belli kitapçılarla anlaşıp, buralarda bulundurduğu kitabını almaları için öğrencilerini tembihler. Sınavda bu kitaptan sorumlu olacaklardır, almayan sınavdan geçer not alamaz, dersi geçemez. "Benim kitabımda yeni bir şey yok, boş verin, şu kişinin kitabı harikadır, onu alın!" diyenine rastlamak zordur.

    15- Hep ahlaktan bahseder; bakarsın ahlaksız işler çevirir; kaliteli öğrenci bulunmadığından söz açar, arka bahçesinde nice kalibreli öğrenciyi gömdüğü bir mezarlık bulundurur; kafayı taktığı bazı meslektaşlarına atıp tutarken, aynı haltı kendisinin de ettiğini görmekten, görse de mevzuyu idrak etmekten yoksundur. Velhasıl, ne kadar şikayet ederse, şikayet ettiği konular kendisinden o kadar uzakmış hissine kapılmamızı sağlamak ister. Bunu çoğu kez başarır da.. Yüce cüce aşkına!..

    (Not: Kaliteli, çaplı, fedakar, özverili, öğrenci yetiştirmeyi amaç bellemiş, uzmanlık alanını ciddiye almış, kaliteli işler yapmış veya yapmayı hedeflemiş, öğrencisini insan yerine koyup onunla ilgilenen, dürüst hocalarımı tenzih ediyorum. Onlar olmasaydı, akademiyi çekilir bulmaz, bulaşmaz, bu ortamda bulunmaya çalışmaz; kısacası akademisyen olmayı amaçlamaz, arzulamazdım. Onlar bu ülkenin entelektüel namusu ve vicdanıdır.)
  • 320 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Fi'nin 2.kitabı devam kitabı olan Çi bence Fi'den çok çok daha iyiydi ki bence Pi'de ilk iki kitaptan daha iyi olacakmış gibime geliyor umarım biran önce alır okurum çünkü inanılmaz merak ediyorum.

    Fi hakkında yüzde elli olumlu yüzde elli de olumsuz yorumlarım vardı ama Çi ...

    Bence yüzde yüz çok iyi bir kitaptı.Fi gibi gereksiz uzatılmamış ve felsefeden dine,politikaya hatta siyasete kadar alt mesajlar çok iyi verilmiş her karakter inanılmaz zekice kurgulanmış Kohen'in kalemine bir kez daha aşık oldum diyebilirim.

    Biliyorsunuz çok anlatıcılı kitapları pek sevmiyorum çok karmaşık geliyor bana ama ilk defa bir kitabın böyle olmasından zevk aldım diyebilirim.Her karakter ayrı bir kitap misaliydi ...

    Tabiki de kitabı okurken beni delirten ve sürekli hayy ayyy ovvv seslerini bana çıkartan tek bi karakter vardı o da Can Manay ! Terzi kendi söküğünü dikemez misali beyni başka bi tarafında olan bir adam kendisi nasıl bir sayko olduğunu bu kitapla daha çok anladık.Çok Spoiler da vermek istemiyorum ama Fi'yi okuyanlar az çok ne demek istediğimi elbette anlayacaklar.

    En sevdiğim karakter elbette Bilge idi.Ama bu kitapta daha çok Özge ve Murat Kolhan üzerinde durulmuş Can ve Duru biraz daha arka planda kalmış diyebilirim ama asıl olaylar tabi ki onların çevresinde dönüyor.Kitap yine çok heyecanlı bir kaçma-kovalama şeklinde bitti.

    Bu arada ben Can Manay ile Christian Grey'i çok benzetiyorum :D Bilmiyorum neden :D