• "Shakespeare'nin zamanında bir lisans öğrencisi Oxford'dan sadece iki sonuçla ayrılabilirdi; diplomayla ya da diplomasız. Kimsenin aklına öğrencilerin birine 74, diğerine 88 vermek gelmiyordu."
  • 184 syf.
    ·Puan vermedi
    İthaki Yayınları’nın son zamanlardaki önlenemez yükselişi hepimizin malumu. Gerek Asimov çevirileriyle gerekse de her ay yeni kitaplar kattığı Bilimkurgu Klasikleri serisiyle göz doldurmaya devam ediyor. Üstelik sadece bunlarla kalmıyor, fantastik edebiyatın babası J.R.R. Tolkien‘in birbirinden kıymetli eserlerini de ciltli, özel baskılarla bizlerle buluşturuyorlar. Kısa süre önce raflarda olacağı müjdesini verdiğimiz Roverandom da onlardan biriydi. Biz de bu kitabı elimize alır almaz incelemeye koyulduk.

    J.R.R. Tolkien’i tanımayan yoktur. 3 Ocak 1892 doğumlu İngiliz yazar, Oxford Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı bölümünü birincilikle bitirmiştir. Üniversitenin son yılında 1. Dünya Savaşı patlak vermiş, okulu biten Tolkien teğmen olarak orduya katılmış, burada çok elim olaylar yaşamış ve dönüşünde yine Oxford Üniversitesi’nde Anglo-Sakson profesörlüğü yaparak çalışmalarını akademik olarak sürdürmüştür. Ana ilgisi İngiltere’nin Ortabatı topraklarının yazın ve dilbilgisi üzerineydi.

    Uygar Özdemir
  • Katedral okulları sonradan üniversitelerin kurulmasını sağladı... Kuzey Avrupa’da üniversiteleri profesörlerden oluşan birlikler organize etti. İtalya’da ise birlikler öğrencilerden oluşuyordu. İlk üniversiteler papadan izin alıyordu. Daha sonra kurulanlarsa sivil yöneticiye başvuruyorlardı.

    ...ancak ilk üniversiteler listesinde Bolonya, Paris, Salerno, Oxford, Cambridge, Montpellier, Padua, Salamanca ve Toulouse’un olduğu kesindir. İlk üniversiteler yedi liberal sanatı öğretiyordu(...) Bunlar gramer, mantık ve retoriğin (etkili konuşma ve yazma bilmi) yanı sıra matematik, geometri, astronomi ve müziği içermekle birlikte eğitim programında felsefe ve mantık erkindi. Mezun olan öğretim üyeleri tıp, hukuk ve tanrıbilim öğretiyordu.
  • Ticaret isteyene hızlandırılmış eğitim veren ikinci bir üniversite gibiydi.Sultanhamam ise Oxford sayılırdı
  • 192 syf.
    ·2 günde·Beğendi
    Bu ayki okuma planlarımda olmayan ama bir kitap satış sitesinde gördüğüm şu tanıtım üzerine hemen okuyuverdiğim minik bir eser Aganta :

    "Aganta Burina Burinata, Türk edebiyatının kilometre taşlarından birisi. Yazıldığı 1946 yılından beri, Ege’nin, Akdeniz’in, rüzgârla dolu yelkenlerin, aşkın, umudun, yaşama sevincinin romanı olmuş. Eleştirmenlere göre Halikarnas Balıkçısının en güzel eseri, her edebiyat meraklısının mutlaka okuması gereken bir başyapıt Aganta Burina Burinata. Yaşar Kemal’e “Bizden Nobel’e aday düşünülünce, aklıma ilk Halikarnas Balıkçısı ve bilhassa Aganta Burina Burinata geliyor” dedirten, Nazım Hikmet’e “Cevat Şakir, hepimizden büyük şair” yazdıran yetmiş yıllık bir destan."

    Sıkı bir deniz ve Bodrum aşığı olan Halikarnas Balıkçısı Cevat Şakir, Osmanlı tarihçisi ve Atina büyükelçisi olan babası Kabaağaçlızadelerden Mehmed Şakir Paşa'yı henüz 24 yaşındayken,silahla öldürüp 14 yıl hapis ve kürek cezası aldıktan sonra başlamış yazmaya..Bu cinayetin sebebiyle ilgili,uzun yıllar süregelen bir rivayet vardı: Şakir Paşa,oğlu Cevat'ı öğrenim için Oxford Üniversitesi'ne göndermiş ancak orada paraları har vurup harman savuran ve okulunu bile bitiremeyen oğlu ile araları açılmış ve bu gerginlik cinayete kadar ilerlemişti.
    Amma velakin Murat Bardakçı'nın toy bir öğrenci iken Cevat Şakir ile yapmış olduğu röpörtajı,2001 tarihli Hürriyet Gazetesi nde yayınlaması ile asıl sebep günyüzüne çıkmış.
    İtalya'da tanışıp evlenerek ,İstanbul'a getirdiği karısı Aniesi ile babası arasındaki yasak ilişkiyi öğrenmesi,taraflar için bu hazin sonu hazırlamış...

    Evet bu kadar magazin haberinin ardından kitaba geçsem iyi olur

    Öncelikle eserin adından başlayayım."Aganta Burina Burinata" Türkçede "Serenlerin üzerindeki alt ve üst yelkenleri tut" anlamına gelen ,Fransızca kökenli bir denizcilik deyimi imiş.Yazarın 1946 yılında yayınlamış olduğu ilk romanı..Okuması kolaydı,birkaç denizcilik terimi dışında genel olarak gündelik konuşma dili ile yazılmış.
    Bir denizci çocuğu olarak denize sevdalanan ancak babasının acı deneyimleri sebebiyle denizci olmasına asla müsaade etmediği çocuk kahramanımız Mahmut hikayenin başrolünde.Tüm olaylar bizzat Mahmut'un ağzından anlatılıyor.

    Deniz, deniz tutkusu, hayatını denize adamış insanlar ve aileleri, onların zorlu yaşam koşulları ve verdikleri mücadeleler ele alınmış.Ben öyle hissettim ki Cevat Şakir bize" denizde ve kıyısında yaşayan insanlar iyiniyetli ve yardımseverdir,karada yaşayanlar ise gaddar ve kötüniyetli" demek istemiş.

    Eserde,Mahmut'un bahsettiği Ahmet Rasim'e ait olan Turgut Reis isimli kitabın da bizzat Cevat Şakir'e ait olmasi ve bu vesile ile kendisinin de romanda yer bulması ayrıca çok hoşuma gitti.

    Bizim için önemsiz ama insanlık için çok önemli bir detayı da şuraya bırakmak isterim:Edindiğim bilgilere göre , Cevat Şakir Kabaağaçlı tam tamına 8 yabancı dil biliyor ve hepsini anadili gibi kullanabiliyormuş: İngilizce,Almanca,Fransızca,İtalyanca,İspanyolca,Rumca,Rusca ve Latince.
  • Oxford Piskoposu Wilberforce, Darwin'i savunan Th. Huxley'e, kendisinin baba yönünden mi, ana yönünden mi maymundan geldiğini sormaktadır. Huxley, bu kabalığa şu karşılığı veriyor: Bilimsel gerçekleri baltalamak için diller döken bir adamın soyundan gelmektense, alçakgönüllü ve haddini bilen bir maymunun soyundan gelmeyi tercih ederim.
  • Oxford Merton Koleji'nin -İngiltere Lordlar Kamarası Başkanı tarafından kurulmuştur-öğretim görevlileri, akademisyen olmanın yanı sıra aynı zamanda bürokrattı ve "Oxford Hesaplamacıları" olarak tanınıyorlardı. Bunun sebebi de neredeyse her tür insan etkinliğini, hatta her bir ruhtaki zarafet miktarının ve Hristiyan hayırseverliğinin gücünü dahi ölçmek ve rakamlara dökmek tutkusunu taşıyor olmalarıydı. Ve paranın da her şeyi ölçebileceğini sürekli tekrarlayarak tüm bu değerlendirmelerin fiyatını da hesaplamaya çalışıyorlardı. Bu yaklaşım, para arzındaki büyük artışla çakıştı: İngiltere'de darphane 1170 yılında 1.300.000 peni basarken, bu rakam 1250 yılında 15 milyona ulaştı. Kralın gelirlerinin yarısı, paranın değerini düşürüp toplattıktan sonra daha düşük gümüş oranıyla yeniden basmasından geliyordu.