• 156 syf.
    ·Puan vermedi
    Kızıma daha önce bu kitaptan bahsetmiştim. Gerçek Alice'nin resimlerini de göstermiş Ve Alice aşağıya düşer ve bir tavşanla karşılaşır. Önünde iki yol vardır, tavşana sorar:
    “Hangi yoldan gideyim?”
    Tavşan bugüne değin duyduğum en iyi cevaplardan birini verir:

    “Nereye gideceğini bilmiyorsan hangi yoldan gittiğinin hiçbir önemi yok.”

    Bunu anlatmıştım.

    Bu sözler çok hoşuna gitti kızımın ve hiç unutmadı bu sözleri.

    İlgisini çektiğini farkettiğimde de şunları söyledim. Yazar bir matematik profesörü. Bu yazılar bir zekanın kitaba yansıması ve bu kitap aslında bir yönetim kitabı demiştim. Bu daha da ilgisini çekti.

    Alice Harikalar Diyarında... bunu duyduğumuzda gerçekten harika bir diyarın içine gireceğimizi bekliyoruz ama öyle değil. Aksine tuhaflıklarla dolu. Matematiğin, felsefenin, mantığın, aklın ürünü. Okuduğum da bunu çok iyi anladım. Her ayrıntı, her cümle içinde bir gizi barındırıyor, bir şeyler anlatıyor bize bu olağanüstü dünya.


    Alice Harikalar Diyarında kitabı kitabı ile ilgili çok eleştiri de var. Ve O dönemin İngiltere sinde uyuşturucu çok kullanılıyordu. Tırtılların sihirli mantar üzerinde nargile içmesi de buna yorulabilir.

    Bu kitap ilk yayımlandığı günden beri 150 yıl boyunca filmlere, resimlere, balelere, hatta bilgisayar oyunlarına ve hatta nörolojik bir hastalığa konu oldu.

    Bu arada yazarın epilepsi nöbetleri varmış. Bu dönemlerde eşyaları olduğundan çok büyük veya çok küçük görebiliyormuş. Alice nin de bu diyarda böyle şeyler yaşaması buna bağlanıyor.
    Hatta Alice Harikalar Diyarında kitabı aslında seks, uyuşturucu ve sömürgecilikle ilgili diyenlerde var.
    Bazı eleştirmenler de Alice’i siyasi bir alegori olarak görüyor. Kahramanımız Beyaz Tavşan’ın arkasından zıplayıp çabuk sinirlenen bir kraliçenin yönettiği ve kaotik bir yargı sistemi olan tuhaf bir aleme düşüyor. Burasının Kraliçe Victoria’nın yönettiği İngiltere’yi çağrıştırıyor.
    Işte gördüğünüz gibi kitabın sırrı bir türlü çözülememiş.
  • Suriye abd emperyalizminin işgali altındadır

    "Savaştan kaçmış bir topluluğa karşı…” ömründe hayatında emperyalizm nedir, emperyalizme karşı mücadele nedir, yurtseverlik nedir, anavatan savunması nedir, gibi daha pek çok soruyu sormayanların savaştan kaçmak mı anavatan savunmasına ortak olmak mı ikilemini anlaması mümkün değildir.

    Hele hele yıllarca emperyalist abd uzantılı, yerli burjuva medyasında gerine gerine cukkayı doldurup, oradan ayrılınca da birdenbire sözde sol damarından kan fışkırıp sonrada emperyalist almanya’ya ait bir medyada programlar yapmak, kime hizmet ettiğini anlatmaya yeterlidir.

    Suriye abd emperyalizminin işgali altındadır.

    Bu cümleyi doğru, düzgün bellemeden, kendi kendine lafazanlık yapanlar her nereden olursa olsun, emperyalist işbirlikçidir.

    "Suriyeliler defolsun" şeklinde bir slogan asla kabul edilemez.

    Bu sadece Suriyeliler için değil dünyanın hiçbir yerindeki göçmen, mülteci, sığınmacı, misafir, vs. için böyle bir slogan asla geliştirilemez ki bu her nerede olursa olsun milliyetçi, şoven, faşist bir slogandır ve kabul edilemez.


    Ömründe hayatında sokaklara çıkıp, parkta, bahçede, trende, otobüste vs. ne oluyor ne bitiyor bakmayanların, değerlendirmeleri, adeta her şeyi bilir edası sahte, yalan, asparagas, uydurma hallerini maalesef gizleyemiyor.

    *
    Bir aile düşünelim, ülkesi emperyalizm tarafından işgal edilmiş ve bu işgal karşısında ülkesini terk etmiş olsun. Sonra almanya’ya kadar uzanan bir yeni yaşama başlasınlar. Ailenin 18 yaş üstü üç kız bir erkek çocuğu olsun. Gayet güzel, yakışıklı, bakımlı, elleri yüzleri düzgün, artist denecek kadar olsun çocuklar. Şimdiden içinden “hah başlıyor senaryo” diyenler olabilir, artık ister senaryo niyetine okuyun isterseniz, gerçek fark etmez. Aile almanya geleli üç yıl olmuş. Tabi başlangıçta olup bitenlere pek takılmadan son durumu anlatacağım. Üç yıl içinde devletin deniz kenarında evet, yanlış duymadınız deniz kenarında verdiği evde otururlar. Bu arada çocuklardan üçü üniversite mezunudur, diğeri lise mezunudur. Baba ve çocuklar üç yıldır her biri farklı olmak üzere çeşitli işlerde çalışmaktadır. Gel zaman git zaman günlerden bir gün karı koca ayrılma kararı alır. Sonrasında anne en küçük kızını alır başka bir şehir de yine devletin verdiği bir eve taşınır, baba erkek çocuğuyla birlikte aynı evde kalmaya devam eder, iki kız kardeş de ayrı eve çıkar ki onlara da devlet bu evi ayarlar. Bu arada devletin verdiği ev ve maddi yardımın yanında, en küçük çocuk hariç herkes çalışmakta ve tıkır tıkır maaşlarını almaktadırlar. Hayat nasıl geçiyor diye sorarsanız. İki kız kardeş mesaileri bitince gece geç saatlere kadar “şişe bar” denilen nargile keyfi yapılan mekanlara giderler, baba yeni eş adayı olan Irak’lı bir başka göçmenle birliktedir, oğul da babadan geri kalmaz o da Afgan sevgilisiyle birliktedir. Bu arada baba ve oğul esrar bağımlısı olmuşlardır. Gerçi kızlar kardeşlerde alkol ve nargile bağımlısı olmuş her akşam ya bir alman ya da başka bir Avrupalı veya Afrikalı ile beraberlerdir, kimi zaman birkaç ay süren ilişkileri olsa da pek sıkılgandırlar habire sevgili değiştirirler. Bu arada kız kardeşlerden birinin Suriyeli bir sevgilisi vardır ve bir ayrılır bir barışırlar ama bir türlü evlenmeye yanaşmazlar. Bir süre sonra kızlardan biri annesinin bulunduğu şehre gitmek ister, çünkü çalıştığı yerin yan tarafındaki restorantın ortağı Iraklı bir kadın tarafından Avrupalılara pazarlanmaktan sıkılır. Bir süre sonra annesiyle de bir arada yaşayamaz çünkü en küçük kardeşi hastadır ve annesi onunla ilgilenmek yerine neredeyse her gün eve bir yabancıyla gelmektedir. Sonra karar verir ve ayrı bir eve çıkar. Tabi o evi de devlet verir. Etti mi toplam dört ev. Düşünebiliyor musunuz, Suriye’de derme çatma bir evleri varken Avrupa’nın ortasında devlet desteğiyle dört ev sahibi olmuşlardır. Hepsinin işi gücü, devlet yardımı vardır. Ancak aile fertleri aile olmaktan uzaklaşmış kim kimle beraberdir, ne yaşıyordur, duygusuz, düşüncesiz, sadece gecelik ilişkiler, uyuşturucu, alkol, nargile vs. bağlılığı derken uzatmayalım. Baba Iraklı kadın arkadaşının üstüne İranlı bir kadınla daha birlikte olur ve bunun üstüne Iraklı kadın kıskançlık krizine girer, adamı ve kadını adeta bir kasap gibi doğrar. Bu arada erkek çocuğun Afganlı eşi hamiledir. Bir yandan da alman bir gay arkadaş edinir ve eve artık ara sıra gidip gelir, Afganlı eş çocuğunu doğurur doğurmasına ama uyuşturucu kullanımından dolayı çocuk özürlü doğar. Bu arada eşi artık gay barlardan hiç çıkmaz ve esrarın dozu daha da artırdığı bir gün bir gay arkadaşıyla nazilerin saldırısına uğrar ve onlarca yerinden bıçaklanıp ölür. Babasının ve erkek kardeşinin ölümünü duyan kız kardeşlerden biri duymayacak kadar uzaklarda İtalyan sevgilisiyle Akdeniz de bir yatta güneşlenmektedir. Ancak İtalyan da mafya olduğundan, hasımları tarafından yatı havaya uçurulur. Diğer şehirdeki anne Yunanlı sevgilisiyle aşırı hız yaparken nehre uçup boğulurlar. Annenin yanındaki kız kardeşle sonradan gelen kız kardeş de yüksek doz da uyuşturucu alıp birbirlerinin bileklerini kesip hayatlarına son verirler.

    Evet, kısa keselim, sonuçta dizi yazmıyoruz. Emperyalizm ne senaryolar yazdırıyor değil mi? Şimdi bu anlattıklarımız eminiz ki hiçbirinizi inanacağı türden bir anlatı olmamıştır. Aklı başında kimse bu türden deli saçması anlatılara inanmaz çünkü!

    Emperyalizmin ülkelerini işgal ettikleri insanlar ülkelerini savunmayıp sağa sola savrulunca tabi ki böyle senaryolar olmuyor!

    Aile dağılmıyor, anne ve baba işine gücüne bakıyor, çocuklarıyla bir arada mutlu bir hayat sürüyorlar. Çocuklar eğitimlerine devam ediyor, herkes kendi alanlarında masterlarını, doktorlarını yaparken bir yandan da oldukça prestijli işlerde çalışıyorlar. Aile toplumda adeta örnek aile olarak herkesin imrendiği bir bir resim çizmeye devam ediyor. Bu olaylar sadece Suriyelilerin mi yaşadığı olaylar sanıyorsunuz, elbette hayır ama son yıllarda bu olayları en çok onlar yaşıyor veya en çok onlara dair haberler yayınlanıyor ondandır ki bir Suriyeli algısı oluşmuştur.

    Emperyalizmin barış, demokrasi, eşitlik, özgürlük, adalet getirmesinin sonuçları bunlardan öteye gitmez, gidemez de kimse boşuna birilerinin haklarını savunurken bir daha düşünsün ve emperyalist işgallere engel olmak mı daha değerlidir, yoksa yukarıdaki senaryo mu daha değerlidir.
    *
    Burjuva medya ve basınında vaaz veren dünün milli burjuva programcısı, gazetecisi, bugün alman burjuva medya basınının hizmetçisi olanlara kulak verelim.

    Suriyelilere her nerede verilirse verilsin hiçbir devlet veya yönetim kendi cebinden değil yine emekçilerin vergilerinden maaşlar, yardımlar veriyor.

    Bu anlamda emekçilerin emeği ikinci kez sömürülmüş oluyor.

    Anlayana tabi, gerçi birinci sömürüyü anlamayanlar, ikinci sömürüyü anlayamaz.

    Emperyalist ülkeler savaş, iç savaş, darbe, kaos, açlık, sefalet, kriz, vs. yarattığı ülkelerden göçmen, mülteci, sığınmacı adı altında esasında kapitalist sistemin çarklarının daha ucuza dönmesi için hizmetçi veya köle toplar ve onlara kendi ülkelerinde çok çok ileri olan, ama emperyalist ülkenin yerli halkının yaşam koşullarının çok gerisinde bir hayat verir.

    Elbette kendi ülkelerini terk edenler için bu hayat daha da konforlu gelse de hizmetçi ve köle olmalarını asla ortadan kaldırmaz.

    Tabi ki bu şekilde ülkesini terk edip emperyalist ülkelere yerleşenler çoğunlukla geri dönmezler, çünkü devlet yardımları ve yaşam koşullarının cezbedici özellikleri hizmetçi ve köle olarak hayatlarını devam etmekle yetinmezler, kuşak kuşak yeni hizmetçiler, köleler üreterek iyice kök salarlar.

    Emperyalizmin sırf kapitalizmin çarklarını daha da ucuza çevirebilmek için dönem dönem bu tür göç trafiklerine sebep olur ki bunu aslında bilinçli yaparlar.

    Sadece almanya’da çok büyük bir ara eleman açığı vardı ve bunu öyle kolay kolay çözemezdi ki bu ekonomisi için çok ciddi sorunlar yaratacakken, Suriyeliler imdadına yetişti ve 250 bin ara eleman Suriye’deki emperyalist işgal sonucu alman personeli olarak neredeyse durma noktasına gelecek olan kapitalizme büyük bir kan transferi olmuştur.

    Bu tür örnekler çoğaltılabilir.

    "Gidin savaşın" diyemezsiniz, elbette diyemezsiniz, çünkü “bayramlaşıp geri gelin” diyebilirsiniz veya “şişe barlarda nargile içmeye devam edin” dersiniz ama nedense “emperyalist işgale karşı gelin birlikte omuz omuza savaşalım” diyemezsiniz.

    Suriye’den emperyalist işgal sonrası çeşitli ülkelere dağılanlara nedense gittikleri ülkelerdeki yönetimler “ülkeniz emperyalist işgal altında” demediği gibi, gelenleri de ucuz emek olarak kapitalizmin çarklarının dönmesi ve daha da yüksek kar elde edebilmek için hizmetçi olarak çalıştırmayı çok iyi bilirler.

    Elbette Suriyelilerin gittiği ülkelerdeki sözde sol, sosyal demokrat, sosyalist partiler de yeterince onlarla emperyalizme karşı mücadele de ittifak olmamaktadır ve sadece adeta sırf dostlar çarşıda pazarda görsün diye onların ve ülkelerinin işgal sonrası yaşanan rezilliklerine ses çıkarmazlar.

    Burjuva aydını, gazetecisi, tv programcısı yıllarca beslendikleri çanağa hizmette kusur etmezler ve habire Suriyelilerle ilgili en ufak eleştiri yapanları ırkçılıkla suçlayarak gerçeklerin üstünü kapatacaklarını düşünürler ama tarih her şeye şahitlik ediyor onu unutuyorlar.

    Aman Avrupa’ya gelmesin, aman Suriye’ye geri dönmesinler, “Türkiye de kalsınlar da her kim kalmasınlar geçip gitsin” diyorsa biz onları sabah akşam ırkçı ilan etmeye tetikte bekliyoruz, diyerek özellikle alman ve Avrupalı efendilerine biat ve itaat etmekteler.

    Dünyanın hiçbir yerinde insanlar oradan oraya göçmesin, sığınmacı olmasın, savaşlar olmasın, herkes barış içinde kardeşçe yaşasın, … devam eden pek çok güzel sözleri dillendirmek güzel, gerçekte buna inanmakta güzel ancak bunun kapitalizmin devrimle yerle bir edilip yerine sosyalizm inşa edilmedikçe olamayacağını neden kabul etmiyorsunuz.

    HASAN HÜSEYİN BEYDİL
    28.07.2019
  • Neyi bekliyoruz böyle toplanmış pazar yerine?

    Bugün barbarlar geliyormuş buraya.

    Neden hiç kıpırtı yok senatoda?
    Senatörler neden yasa yapmadan oturuyorlar?

    Çünkü barbarlar geliyormuş bugün.
    Senatörler neden yasa yapsınlar?
    Barbarlar geldi mi bir kez, yasaları onlar yapacaklar.

    Neden öyle erken kalkmış imparatorumuz,
    şehrin en büyük kapısında neden kurulmuş tahtına,
    başında tacı, törene hazır?

    Çünkü barbarlar geliyormuş bugün,
    onların başbuğunu karşılamaya çıkmış imparatorumuz.
    Bir de koca ferman hazırlatmış
    ona rütbeler, unvanlar bağışlayan.

    İki konsülümüzle yargıçlarımız neden böyle
    işlemeli, kırmızı kaftanlar giyinip gelmişler?
    Neden böyle yakut bilezikler, parlak,
    görkemli zümrüt yüzükler takınmışlar?
    Ellerinde neden böyle altın,
    gümüş kakmalı asalar var?

    Çünkü barbarlar geliyormuş bugün,
    onların gözlerini kamaştırırmış böyle takılar.

    Ünlü konuşmacılarımız nerde peki,
    neden herzamanki gibi söylev çekmiyorlar?

    Çünkü barbarlar geliyormuş bugün,
    onlar pek aldırmazlarmış güzel sözlere.

    Neden bu beklenmedik şaşkınlık, bu kargaşa?
    (Nasıl da asıldı yüzü herkesin!)
    Neden böyle hızla boşalıyor sokaklarla alanlar,
    neden herkes dalgın dönüyor evine?

    Çünkü hava karardı, barbarlar gelmedi.
    ve sınır boyundan dönen habercilere göre,
    barbarlar diye kimseler yokmuş artık.

    Peki, biz ne yapacağız şimdi barbarlar olmadan?
    Bir çeşit çözümdü onlar sorunlarımıza.
  •  Bazen öyle anlar oluyor ki, beklemek sonsuz bir hâl alıyor. Bir şeyleri beklediğimizin farkında bile olmuyoruz artık. Picoult'un bir başka eserinde şöyle anlatılır bu: "Daha bekliyoruz. Bazen düşünüyorum da tek yaptığımız şey bu." Klişe olacak ama ömür beklemekle geçmiyor ... ( Bir yudum kitap)
  • S- İfrat ediyorsun, hayali hakikat görüyorsun. Bizi de techil ile tahkir ediyorsun. Zaman âhirzamandır, gittikçe daha fenalaşacak?..

    C- Neden dünya herkese terakki dünyası olsun da, yalnız bizim için tedenni dünyası olsun?... Öyle mi? İşte ben de sizinle konuşmayacağım, şu tarafa dönüyorum, müstakbeldeki insanlarla konuşacağım:

    Ey üçyüz seneden sonraki yüksek asrın arkasında gizlenmiş ve sâkitane Nur'un sözünü dinleyen ve bir nazar-ı hafî-i gaybî ile bizi temaşa eden Said'ler, Hamza'lar, Ömer'ler, Osman'lar, Tahir'ler, Yusuf'lar, Ahmed'ler vesaireler!.. Sizlere hitab ediyorum. Başlarınızı kaldırınız, "Sadakte" deyiniz. Ve böyle demek sizlere borç olsun. Şu muasırlarım, varsın beni dinlemesinler. Tarih denilen mazi derelerinden sizin yüksek istikbalinize uzanan telsiz telgrafla sizin ile konuşuyorum. Ne yapayım, acele ettim, kışta geldim; sizler cennet-asa bir baharda geleceksiniz. Şimdi ekilen nur tohumları, zemininizde çiçek açacaktır. Biz hizmetimizin ücreti olarak sizden şunu bekliyoruz ki: Mazi kıt'asına geçmek için geldiğiniz vakit, mezarımıza uğrayınız; o bahar hediyelerinden birkaç tanesini medresemin

    {(Haşiye-1): Medreset-üz Zehra'nın Van'daki nümunesi olan ve vefat eden Horhor Medresesi'nin mezar taşı hükmünde bulunan Van Kal'ası demektir.}

    mezar taşı denilen ve kemiklerimizi misafir eden ve Horhor toprağının kapıcısı olan kal'anın başına takınız. Kapıcıya tenbih edeceğiz; bizi çağırınız. Mezarımızdan

    هَن۪يئًا لَكُمْ

    sadasını işiteceksiniz.

    Şu zamanın memesinden bizimle süt emen ve gözleri arkada maziye bakan ve tasavvuratları kendileri gibi hakikatsız ve ayrılmış olan bu çocuklar, varsınlar şu kitabın

    {(Haşiye-2): İstikbalde te'lif edilecek Risale-i Nur Külliyatını hiss-i kabl-el vuku' ile haber veriyor.}

    hakaikını hayal tevehhüm etsinler. Zira ben biliyorum ki; şu kitabın mesaili hakikat olarak sizde tahakkuk edecektir.

    Ey muhatablarım! Ben çok bağırıyorum. Zira asr-ı salis-i aşrın (yani onüçüncü asrın) minaresinin başında durmuşum, sureten medeni ve dinde lakayd ve fikren mazinin en derin derelerinde olanları camiye davet ediyorum.

    İşte ey iki hayatın ruhu hükmünde olan İslamiyet'i bırakan iki ayaklı mezar-ı müteharrik bedbahtlar! Gelen neslin kapısında durmayınız. Mezar sizi bekliyor, çekiliniz; ta ki, hakikat-ı İslamiyeyi hakkıyla kainat üzerinde temevvücsaz edecek olan nesl-i cedid gelsin!..

    Bediüzzaman Said Nursî
  • Tıp fakültesini yeni bitirmiş,
    pratisyen hekim olarak ilk görev yaptığım yere,

    Konya'ya bağlı bir beldenin sağlık ocağına gitmiştim.

    Gençtim, bekardım. Küçük bir beldeydi gittiğim yer.

    İlk gece bir eve misafir olmuştum.
    Tren istasyonunun hemen yanında bir evdi.

    Akşam yemeğinden sonra çaylarımız gelmiş, sohbetler edilmişti.

    Üzerimde yol yorgunluğu,geldiğim yeni yerin yabancılığı vardı.

    Saatler ilerliyor, ağır bir uyku beni içine çekiyordu.
    Ev sahibine bir şey de diyemiyordum.
    Bir müddet daha geçti; yine bir hareket yoktu.

    Evin büyüğü olan Hacıanneye sıkılarak:
    "Anneciğim, sizin buralarda kaçta yatılıyor?" dedim.

    Hacıanne:
    "Evlâdım treni bekliyoruz. Az sonra tren gelecek, onu bekliyoruz" dedi.

    Merak ettim, tekrar sordum:
    "Trenden sizin bir yakınınız mı inecek ?"

    Hacıanne: "Hayır evlâdim, beklediğimiz trende bir tanıdığımız yok.
    Ancak burası uzak bir yer.
    Trenden buraların yabancısı birileri inebilir.
    Bu saatte, yakınlarda, ışığı yanan bir ev bulmazsa, sokakta kalır.
    Buraların yabancısı biri geldiğinde,
    " ışığı yanan bir ev" bulsun diye bekliyoruz."

    Konya Ovası'nda, ya da bir başka yerinde Türkiye'nin,
    trenden inen yabancılar için
    "ışığı yanan evler" yerinde hâlâ duruyor mudur?

    Yabancılar, yorgun bedenlerini yün yataklarda
    dinlendirmeye devam ediyorlar mı?
    Aç bir köpeğin önüne bir kap yemek birakan
    kadınlar yaşıyorlar mıI?

    Kuşlara yuva yapan mimarlar sahi şimdi neredeler ?
    Bu güzel insanlar, atlarına binip gitmişler.

    Bizler, atlarına binip giden güzel insanlara sahip bir
    medeniyetin yetimleriyiz.
    Çekip gidenlerin doldurulmamış boşluklarında savrulup duran yoksullarız.

    Şâir öyle diyordu:
    "Güzel insanlar, güzel atlara binip gittiler."
    Şimdi bu güzel insanlar, neden ve nasıl atlarına binip gittiler ?
    Onları ne yıldırdı da bir daha dönmemek üzere,
    sessiz sedasiz gittiler?
    Ey güzel yurdumun güzel insanları! Neredesiniz?

    (Prof. Dr. Saffet Solak'ın hâtırası)