• Gözlerimden öyle mavi ufuklar geçer,
    Bahçeler, mermerde şakıyan fıskiyeler,
    Öpüşler, sabah akşam kuşların ezgisi,
    Ve dupduru, tertemiz bir çocuk sevgisi.
  • https://youtu.be/rtltAN7QlVA
    Seni düşündüm dün akşam yine
    Sonsuz bir umut doldu içime
    Birde kendimi düşündüm sonra
    Bir garip duygu çöktü omzuma
    Hani ıssız bir yoldan geçerken
    Hani bir korku duyarda insan
    Hani bir şarkı söyler içinden
    İşte öyle bir şey
    Hani eski bir resme bakarken
    Hani yılları sayarda insan
    Hani gözleri dolarya birden
    İşte öyle bir şey, işte öyle bir şey
  • 165 syf.
    ·Puan vermedi
    “İlim ve ahlak aynı kökten çıkar, biz bunu bilemedik.”

    Nurettin Topçu

    Hatıralar; ah’larıyla içten dışa dökülen acı/keder/pişmanlıklar ile bir tebessümün tatlı bakışlarında hissedilen sevinç/mutluluk/heyecan ve halen devam ettiğimiz bir yolun geçmiş kalıntılar ile bıraktıklarımızdır. Elle dokunduğumuz bir fotoğraf/mektup/anı ile zihinde bırakılan portreler ile yüreğimizin hissettiği acı tatlı karışımı bütün bunların hepsi...

    1950 yıllarında II. Dünya Savaşının bitmesi, Kore’ye asker gönderilmesi dış politikanın önemli gelişmeleri yanında Adnan Menderes ve arkadaşlarının önderliğinde 1946’da kurulup 1950 yılında iktidar olan Demokrat Partisi ile Türkiye iç politikada ilk defa çok partili sisteme geçerken, Mehmet Orhan Okay ise 1955’de okuduğu Fakültenin Yüksek Öğretim Okulu’ndan mezun olur. İlk tayini Artvin Lisesi edebiyat öğretmenliğidir. Anadolu’ya ilk adım, ilk heyecan ile genç öğretmen dört günlük vapur yolculuğundan sonra otobüs yolculuğuyla, Artvin yolculuğunu 30 Mayıs günü tamamlar.

    İlk İntibalar Üzerine

    Okay, Mayıs 1955’den Mayıs 1956’a kadar gençliğinin en güzel yılını geçirdiği Artvin’i anlatır. Heybetli dağların arasında uzanan yollar ile Artvin, doğa güzelliğiyle, berrak nehirleriyle, sıcak insanlarıyla bir saklı armağandır. Okay, Artvin hakkında yazdığı ilk intibaları doğal güzelliklerden bahsetmemekten kendini alamaz. Kendisiyle beraber Hocası Nurettin Topçu’nun da mistik derecede bir tabiat aşığı olduğunu anlatır. Tabiatında dili vardır, Fransız hikâyeci Xavier de Maistre’nin “Aoste Şehrinin Cüzamlısı” hikâyesinde cüzzamlı olan bir adamın hastalığının sirayetinin önlenmesi için küçük bir bahçe ve kuleye kapanmak ve kimseyle görüşmemek zorunda kalan adamın inzivasında tabiatla, gökyüzüyle ve sonuçta Tanrıyla baş başa kalmasının resmedilişi anlatılır. Okay, mistik bir boyutta tabiatına karşı aşkın nasıl yeşerdiğini bir zamanlar okuyup etkilendiği kitaptan bahseder. Bu talihsiz insanın kendisi için kurduğu dünyada hissettiği mistik hazzı, Okay hikâyenin netice bahtiyarlığını gösteren bazı cümleleri şöyle bahseder: “Bahtsızlığın son haddinde de insanlarının birçoğunun tanıyamadıkları bir zevk vardır: Yaşamak ve teneffüs etmek zevki”. “Penceremin önünde bir yıldız parlıyordu. Anlatılmaz bir zevk içinde uzun müddet yıldızı seyrettim; bir taraftan da bu zevki hala bana bahşettiği için Allah’a şükürler ediyordum. Bu yıldızının bir ışının da cüzamlının hücresini aydınlatmaya mahsus olduğunu düşünerek içten içe teselli duyuyordum”.

    Okay, Artvin de yaşadığı iç huzuru ve deruni hazzı bir dönem okuyup da unutamadığı bu kitaplardaki hissiyatın/hazzın yaşanmasında izler bulur. Artvin, bütün doğa güzelliklerinin tablolara bürünmüş halini kendinde saklar. Artık yıldızlar tanıdıktır. Artvin, Polatlı, Merzifon ve Diyarbekir Okay’ın sırayla gittiği bu yerlerde hep aynı yıldızlarla karşılaşır ve hep duyduğu hazzın kokusundan verir.
    Mektup; kalemdeki mürekkeplerin kâğıt sahifelerine yayılmış halidir. Düşüncede ki fikir/istek/dilekler velhâsıl bütün bunların hepsinin kalemin kahramanlığıyla, emaneti alma kahramanlığını gösteren kâğıtlara bilgi/kaynak/haber olarak ortaya çıkmasıdır. Mektup; cağlar boyunca kullanılan en uzun soluklu iletişim aracıdır. Kadim bir geçmişe sahip olması ile tarihte yaşanmış olaylarda yerleri inleten atların kuşlarla yarış halindeki savaşlarına şahit oluruz.

    Okay, genç yaşında 1950 yılında bir temmuz ayında ilk defa Çemberlitaş’ta hem ismini duyduğu, yazılarını okuduğu Nurettin Topçu’nun evine Sabri ile giderek tanışmıştı. Bazı vesilelerle bu tanışma dostluğa dönüşerek büyüdü.

    İlk mektubu Okay yazar. Mektup, Artvin’in uzaklarda saklı yemyeşil bir cennet bahçesi olduğunun ve derin bir içtenlikle haz aldığı bu kasabayı anlatır. Öyle ki Topçu cevap olarak yazdığı ikinci mektupta Artvin’den derin haz verici intibalar getirdin. ... Anadolu’nun bu iki ucunda hayalime gelen cennet vaatleriyle mest oldum.

    Kuşun yüreğindeki kalbin büyüklüğü, her daim bir annenin yavrusuna duyduğu; şefkat iklimindeki dinmeyen yağmur yağışlarından biliriz ve de anımsarız. Aklımıza düştüğüne şahit olur, iliklerimize kadar hissederiz. Şefkatin hamurunu kudretle yoğuran anne kuşuna öteden gelen, bir armağandır. Hasreti/hasretliği olan, sabır kuvvetiyle kendini kanıtladığı için şefkat gibi hassas bir perdeye layık görülür ya da sahip olur. İşte burada Mevlana’nın () Mevla’ya (cc) duyduğu hasreti onu hasretlik yapıp çıkarmıştır. Nurettin Topçu’dan ise muhabbetin tadında, burcu burcu yüreğinde Anadolu’ya karşı bir özlem beslediğine şahit oluruz. Yüreği Anadolu’dadır. Lakin Topçu “Anadoluculuk” üzerinde bir medeniyetin ecdat şuurundan çok zengin bir ruh ve anlam almış ve İslam ile yoğrulmuştur. “Toprağıyla, havasına İslam’ın ruhu sinen Anadolu” onun için keşif/emek/var oluş üçlemesinin dönüşüm diyarıdır. Topçu, Anadolu; medeniyet/insan/toprak ile bir anne kuşunun yavrusuna duyduğu; hassasiyete sahip bir kalp ile sahiptir. Nitekim Okay’a yazdığı ilk mektupta güzel önerilerde bulunarak: “şehir civarlarında akşam gezintilerinde, geçmişin intibalarıyla dolu muhayyilene kapanarak bütün bir hayat felsefesi ve memleket sistemi kura bilirsin.” Topçu’dan öğrencisi sonradan dostu olan Okay’a bu fevkalade müthiş ruhi öneriler aynı mektupta devam eder: “Önce sürekli bir iç gözlemle başla. Mazide ve halde kendini ara. Sonra istikbale çevril: Kendini, cemiyetini ve insanlığı kurucu projeleri, heyecanlarının dalgaları arasında meydana getirmeye çalış.” Kentlerin koca binaları arasında hapsolan insanın kulaklarına Topçu ne güzel ses verir yarım asır öncesinden: “Kalk! Doğanın saklı hazinesi seni bekler, içindeki sese kulak ver ve ona uy! Haykır ki özgürlük denen mazide kendin ve çevrendeki gizli âlemi gör.”
    Okay, 31 Mayıs 1956 yılında askerlik için gittiği Ankara’da, askerliğini Polatlı’da ve Merzifon’da tamamlar. Askerlik yıllarında Artvin tiryakiliğiyle geçerken, 1957 Kasımın son günlerinde askerlik biter. Diyarbekir Lisesi edebiyat öğretmenliğine başlar ve iki yıl sonra Erzurum’a geçerek Edebiyat Fakültesinde asistan olarak adım attığı yüksek lisans kariyerine; 1962’de Yeni Türk Edebiyatı doktorasını, 1975’de Doçent, 1988’de ise Profesör olarak kariyerini taçlandırarak tamamlar. Halen İstanbul 29 Mayıs Üniversitesi’nde öğretim görevlisi olarak öğretmenliğe devam ediyor.

    Topçu’nun yazdığı mektuplarda yüreğindeki bir kor ateşin alev alev memleket için, milleti için bir idealist ruhun acıları hissedilmektedir. Hiddeti ve gazabı hiçbir zaman kendisine yapılan haksızlıklara karşı değil, milleti ve memleketi içindir . Belirgin olarak mektuplarda kendiliğinden ortaya çıkan bu idealist ruhun istek ve arzuları göze çarpar. Topçu, samimi bir mümin ve Müslüman olduğu halde İslam dünyasında yaşayan fakat dinin gerçeğinden nasibi olmayanlara karşı acı tenkitleri, aynı şekilde samimi bir milliyetçi olduğu halde memleket gerçeğini kavramayan, dini hassasiyeti olmayan hoyrat ve kaba milliyetçiliğe de karşıydı .

    Topçu’nun yazdığı ilk mektuplarda romantik bir tabiat aşığı kimliğiyle kendini gösterir, tabiata karşı olan bu aşkını mektuplarında heyecan dolu mistik bir anlatımı vardır. Topçu’nun zaman zaman, emekliliğinden sonra dağ başında bir mescidin müezzini olarak ömrünü tamamlamak arzusunda olduğundan bahsetmesi de bu tahassüsün bir tezahürüydü .

    Okay, ne az ne çok bir denge rayına oturttuğu, oturaklı diliyle yazdığı, bu kitabını “Önsöz” ve “Giriş” başlıklarından sonra “Anadolu’yu Gördüm” başlığıyla ilk defa gittiği Anadolu’daki hatıralarıyla başlayarak, “Mektuplar” başlığında ise Nurettin Topçu ile karşılıklı daha çok Topçu’nun göndermiş olduğu mektupları yer alarak bu güzel eseri yazmıştır. Hatıra/mektup türünde ki bu eser, Hece Yayınlarına bağlı Cümle Yayınları, Eylül 2015’de basımında bulunuyor.

    Künye:
    Mehmet Orhan OKAY.
    Anadolu’dan Hatıralarla Nurettin Topçu’nun Mektupları.
    Cümle Yayınları.
    Tür: Mektup/Hatıra Dizisi
    Yetişkinler için.
    Yayın Yönetmeni: Muhsin Mete.
    Birinci Baskı, Ankara, Eylül 2015.
    Sayfa:167.
    Fotoğraf Sayısı: 28.

    2 Mart 2016 Çarşamba
    23:10:27 – AYDIN.

    Yunus Özdemir.
  • ..
    İnsanlar karbon kağıdından kopyalara dönüştürülmek zorundadır; onların orijinallikleri yok edilmek
    zorundadır, aksi taktirde dünyada var olan tüm saçmalıklar mümkün olmazdı. Bir lidere ihtiyaç duyarsın çünkü en baştan aptallaştırılmış durumdasın; yoksa hiçbir lidere ihtiyaç olmazdı. Niçin birisini izleyesin?
    Kendi zekânı izleyeceksin. Şayet birisi bir lider haline gelmek isterse, o zaman tek bir şeyin yapılması gerekir: Bir şekilde zekân yok edilmek zorundadır. Köklerine kadar sarsılmak zorundasın, korkutulmak zorundasın.


    Mesela bir kadını seviyorsan ve ondan kesin sadakat istersen, çıldıracaksın ve o da çıldıracaktır.Bu mümkün değildir. Kesin sadakat onun başka bir erkeği aklına bile getirmeyeceği, hayalini dahi kurmayacağı anlamına gelir; bu mümkün değildir. Sen kimsin? Niçin o sana âşık oldu? Çünkü sen bir
    erkeksin. Eğer o sana âşık olabiliyorsa niçin başkalarını düşünemesin? Bu olasılık açık kalır. Ve şayet yanından yürümekte olan güzel bir kişi görürse ve onda arzular kabarırsa bununla nasıl başa çıkacak? "Buadam güzel" demek dahi arzudur; arzu içeri girmiştir. Sen bir şeye, sadece sahip olmaya, keyif almaya değer bulduğun zaman güzel dersin. Kayıtsız değilsin. Şimdi eğer —insanların istediği gibi— kesin bir sadakat istersen, o zaman çatışma olması kaçınılmazdır ve sen şüphe içerisinde kalırsın. Ve sen şüphe içerisinde kalacaksın çünkü kendi zihnini de biliyorsun; sen
    başka kadınları düşünüyorsun, o yüzden kadının başka erkekleri düşünmediğine nasıl güvenebilirsin? Sen ne düşündüğünü biliyorsun o yüzden de onun da aynı şeyi düşündüğünü biliyorsun. Şimdi güvensizlik, çatışma, mutsuzluk ortaya çıkar. İmkânsız bir arzu yüzünden mümkün olan bir aşk imkânsız hale gelmiştir.Bir çocuk doğar; bir çocuk çok çok açık bir olgudur. Son derece zekidir. Ancak biz onun üzerine çullanırız, onun zekâsını mahvetmeye başlarız. Onda korku yaratmaya başlarız. Sen ona eğitim de, sen ona çocuğa hayatla başa çıkma kabiliyeti vermek de. O korkusuzdur ve sen onda korku yaratıyorsun.
    Ve senin okulların, kolejlerin, üniversitelerin; onların hepsi onu daha da çok aptal yapıyor. Onlar ahmakça şeyler talep ederler. Onlar ezberlenmesi gereken aptalca şeyler talep ederler ki bu şeyler çocuk ve onun
    doğal zekâsı için hiçbir anlam ifade etmez. Ne için? Çocuk bir anlam veremez. Ne için tüm bu şeyler kafasının içine doldurulur? Ancak üniversite der ki, kolej der ki, ev, aile, onun iyiliğini isteyenler der ki, " Doldur! Şimdi bilmiyorsun ama sonra ne için ihtiyaç duyulduğunu bileceksin."Tarihi doldur, insanların başka insanlara yapmış olduğu saçmalıkları, tüm çılgınlıkları çalış! Ve çocuk için hiçbir şey ifade etmez. İngiltere'yi belirli bir kralın şu tarihten bu tarihe yönetmiş olması neyi değiştirir? Ancak o bu aptalca şeyleri ezberlemek zorundadır. Doğaldır ki onun zekâsı giderek daha çok ağırlaşır,sakatlanır. Giderek daha çok ve daha çok zekâsının üzerinde toz birikir. Bir kimse üniversiteden geri döndüğünde zeki değildir; üniversite işini yapmıştır. Bir kimsenin üniversiteden mezun olup da hâlâ zeki kalabilmesine çok ender rastlanır. Çok az insan üniversiteden kaçmayı, ondan sakınmayı, üniversiteyi geçtiği halde zekâsını korumayı başarabilmiştir, çok ender olmuştur bu. O seni mahvetmek için o kadar
    büyük bir mekanizmadır ki.Eğitildiğin an zekânı yitirmiş sinir. Evet doğru. Okumayı bilmiyorsan zekânı kullanmak zorunda kalırsın. Başka ne yapabilirsin? Okumaya başladığın an zeki olmana gerek yoktur, kitaplar icabına bakar.

    Bunu hiç gözlemledin mi? Bir kimse daktilo ile yazmaya başladığında el yazısı kaybolur; o zaman onun el
    yazısı artık güzel olmaz. Buna ihtiyaç yoktur: daktilo gerekeni yapar. Eğer cebinde bir hesap makinesi
    taşıyacak olursan tüm matematiği unutacaksın; ihtiyaç yoktur. Er ya da geç herkes küçük bilgisayarlar
    taşıyor olacak. Bir Britannica ansiklopedisinden tüm bilgiye sahip olacaklar ve o zaman senin pek de zeki
    olmana ihtiyaç kalmayacak; bilgisayar ne gerekiyorsa yapacak.

    Sadece yirmi dört saat boyunca bir gününü izle,
    sana zevk vermeyen, seni geliştirmeyen kaç tane şey yapıyorsun, aslında onlardan kurtulmak istiyorsun.
    Eğer hayatında gerçekten kurtulmak istediğin çok fazla şey yapıyorsan aptalca yaşıyorsun demektir.

    Kalbin zekâsı hayatında şiirselliği yaratır, adımlarına bir dans bahşeder, hayatını bir keyfe, bir kutlamaya,
    bir kahkahaya, bir şenliğe dönüştürür. Sana espri anlayışı verir. O sana sevme ve paylaşma kapasitesi
    verir. Gerçek hayat budur. Kafadan yaşanan hayat mekanik bir hayattır. Bir robota dönüşürsün; belki çok
    verimli olursun. Robotlar çok yararlıdır. Makineler, insandan daha verimlidir. Kafanla çok daha fazla
    kazanırsın ama daha çok yaşamazsın. Belki daha yüksek bir yaşam standardın olur ama hiç hayatın
    olmayacak.

    Bu yüzden o entelektüellikle taban tabana zıttır. Entelektüellik zekânın tam zıddıdır. Entelektüel kişi
    sürekli olarak ön yargılar, bilgi, apriori inançlar taşır. O dinleyemez; sen bir şey söylemeden önce, o
    çoktan sonuca varmıştır. Sen ne söylersen söyle onun kafasında o kadar çok düşüncenin içinden geçmesi
    gerekir ki ona ulaştığı zaman tamamen başka bir şey halini alır. Onda çok büyük bir çarpıtma gerçekleşir
    ve o çok kapalıdır, neredeyse sağır ve kördür. Tüm uzmanlar, bilgili insanlar kördür.


    Merdiven iki şey için kullanılabilir: onu yukarı doğru
    gitmek için kullanabilirsin ve onu aşağı doğru gitmek için kullanabilirsin. Aynı merdiveni her iki amaç için
    de kullanabilirsin, yalnızca yönün değişir. Merdiven aynıdır fakat sonuç tamamen değişiktir.

    Küçük Pierino okuldan suratında kocaman bir gülümseme ile eve gelir.
    "Canım çok mutlu görünüyorsun. Demek ki okuldan çok hoşlanıyorsun değil mi?"
    "Saçmalama Anne," diye yanıtlar çocuk.
    "Gitmekle gelmeyi birbirine karıştırmamalıyız!"

    Babası oğullarına akşam yemeğinden sonra oturma odasında hikâyeler anlatıyordu. "Benim büyük
    büyükbabam Brazie'de Roza'lara karşı savaşmıştı, Amcam Kaiser'e karşı savaşmıştı, büyükbabam İspanya
    iç savaşında Cumhuriyetçilere karşı savaşmıştı. Ve babam İkinci Dünya savaşında Almanlar'a karşı
    savaşmıştı."
    En küçük çocuk şöyle bir yanıt verdi: "Bu ailenin nesi var? Hiç kimse ile geçinemiyorlar!"

    Geçmiş çağlara bakacak olursan son derece kötü hafızaya sahip binlerce dâhi ve son derece iyi hafızaya
    sahip pek de zeki olmayan binlerce insan bulacaksın çünkü hafıza ve zekânın kaynakları farklıdır. Hafıza
    zihnin bir parçasıdır; zekâ ise zihinsizliğin parçasıdır. Zekâ bilincinin parçasıdır ve hafıza ise beyninin bir
    parçasıdır. Beyin eğitilebilir; üniversitelerin sürekli yaptığı şey budur. Senin tüm sınavların hafızayı test
    etmek içindir, zekâyı değil. Üniversiteler sende sanki hafıza zekâymış gibi yanlış bir izlenim yaratıyor.
    Öyle değildir.

    Şu an dünyadaki paranın,
    refahın, kaynakların yüzde yetmişi askeriyeye ve askeri silahlara akıyor; yüzde yetmiş! Diğer amaçlar için
    sadece yüzde otuz kalıyor. Bu demektir ki enerjimizin yüzde yetmişi öldürmeye, saldırgan olmaya, yok
    edici olmaya adanmıştır.

    Gerçek sorun yaşlanıp bastırılanlar infilak etmeye başladığında ortaya çıkar ve her türlü çirkinliği yaratır.
    Beş bin yıllık bastırmadır tüm nevrozlarımızı ve sapkınlıklarımız yaratan. Seksi bastır ve sen daha çok
    cinselliğe sahip olacaksın; tüm hayatın seks ile boyanacak. Sürekli aklın fikrin sekste olacak, başka hiçbir
    şeyle değil. Seksi bastır ve çirkin fahişelik müessesesi ortaya çıkacak; ortaya çıkması kaçınılmazdır. Bir
    toplum ne kadar baskıcıysa, orada o kadar çok fahişe bulunacaktır, bu oran her zaman sabittir. Rahiplerini
    ve rahibelerini say ve onları sayarak ülkende kaç tane erkek ve kadın fahişe olduğunu bileceksin. O aynı
    sayıda olacaktır çünkü doğa dengeyi korur. Ve sapıklıklar...cinsel enerji yolunu, kendi yollarını bulur. O ya
    nevroz ya da ikiyüzlülük yaratacaktır. Her ikisi de hastalıklı hallerdir. Yoksul nevrozlu olacaktır ve zengin
    de ikiyüzlü olacaktır.
    Ancak bu dünyanın her yerinde yapılıyor. Ve sadece bugün değil; en başından beri ordular zekâlarını kullanmaya değil emirlere uymaya eğitildiler. okurken

    İnsan ateş yakmayı öğrenmeden önce gece en tehlikeli zamandı. Bir gece hayatta
    kalabildiysen eğer, çok büyük bir iş yapmışsın demektir. Çünkü geceleyin tüm vahşi hayvanlar sana
    saldırmaya hazırdır. Uyuyamazdın, uyanık kalmak zorundaydın. Sırf vahşi hayvan korkusu seni uyanık
    tutmak için yeterli idi.


    Otobiyografisinde Adolf Hitler der ki, ne söylediğinin — doğru ya da yanlış, gerçek ya da değil fark
    etmez— önemi yok sadece ikna edici bir şekilde tekrar etmeye devam et. Hiç kimse onun rasyonelliğini ve
    mantığını umursamaz. Dünyada kaç tane insan mantığın ne olduğunu, rasyonelliğin ne olduğunu anlıyor?
    Sırf kendini kudretli bir şekilde, altını çizerek tekrar etmeye devam et. Bu insanlar ikna edilmenin peşinde,
    hakikatin peşinde değil. Onlar hakikati bilen bir kimsenin arayışındalar. Ve eğer sen eğer, ama, belki...
    dersen onlar nasıl senin bildiğini hissedebilirler?
  • 152 syf.
    ·4 günde·Beğendi·7/10
    Hayvanların Bay jones’u devirerek devrim yaptıkları çiftlik hikâyesi, birçok ülkede sansüre uğramış, İngiltere ve Amerika’ da engellenmeye çalışılmış ve bazı bölümlerde cümle değişikliğine uğratılmış olmasına rağmen yine de içeriğinden, gerçek anlatmak istediğinden uzaklaştırılamamıştır. Bu yönüyle Orwell’ın en iyi yapıtlarından biri olarak kabul edilmiştir.

    Bay Jones Beylik Çiftliği’nin sahibidir. Yine çok sarhoş olduğu bir gece yatmaya gittikten sonra Koca Reis dedikleri domuz bir rüya gördüğünü ve onu anlatmak istediğini söyler. Çağrısı üzerine Bluebell, Jessie, Pincher adlı köpekler, diğer domuzlar, tavuklar, güvercinler, Boxer ve Clover adlı iki araba atı, beyaz keçi Muriel, Benjamin adlı eşek ve diğer tüm hayvanlar toplanır. Koca Reis konuşmasında, yaşadıkları hayatın yoksulluk, açlık, sabahtan akşama koşturmaca içinde geçtiğini söyler. Sefillik ve kölelikten ibaret olan hayatlarına dikkat çeker. İngiltere’de hiçbir hayvanın özgür olmadığını ve insanların üretmeden tüketen tek yaratık olduğunu anlatır. Asıl meseleye gelir: “Bu sefilliğe neden boyun eğelim?” Ve tek sorunlarının insan olduğu kararına varmalarını sağlar. Tek gerçek düşmanları vardır: İnsan!

    Koca Reis sonunda gördüğü düşü açıklar. İnsanın ortadan kalktıktan sonra yeryüzünün nasıl bir yer olacağını görmüştür. Bir de İngiltere’nin Hayvanları adlı bir şarkının ezgisini duymuştur. Şarkı hayvanların içine müthiş bir coşku salar ve hep birlikte söylerken tüm çiftlik inler. Ne yazık ki gürültüye Bay Jones uyanır tüfeğini kaptığı gibi karanlığa saçmalar yağdırır ve çok geçmeden tüm çiftlik uykuya dalar.

    Birkaç gün sonra Koca Reis uykusunda ölür ve yaptığı konuşma diğer hayvanlarda yeni bir çığır açmıştır. Hayvanların en zekileri olarak bilinen domuzların ve onlardan da en yeteneklileri olan Snowball ve Napoleon’a eğitme ve örgütlenme işi verilmiştir. Yoğun toplantılar sonucu ayaklanmaya karar vermişler ve bir gün Bay Jones’un hepsini aç bırakması ve birkaç işçinin hayvanları kırbaçlaması sonucunda isyana geçerler. Ayaklanma başarıyla sonuçlanmış, Jones çiftlikten kovulmuştur. Artık Çiftliğin adı Hayvan Çiftliği olmuştur.

    Domuzlar üç aylık çalışmalar sonucunda hayvancılığın temel ilkelerini belirlemiş ve yedi emir altında toplamışlardır. Tüm hayvanlar bu kuralları kabul eder.

    Zaman zaman analarından emdikleri süt burunlarından gelir. Aletler hayvanlara göre uygun değildir o yüzden büyük zorluk çekerler. Sadece zeki domuzlar her işin üstesinden gelmesini başarmışlardır. Çünkü doğrudan çalışmıyor öbürlerini yönetmek ve denetlemekle meşguldürler. Ekinlerin biçilip toplanmasında tüm hayvanlar çalışıyorlardı. Sadece kısrak Mollie sabahları erken kalkamıyor, yaşlı eşek Benjaminde uyuşuk ve dik kafalılığını sürdürüyor ve kedi bir iş çıktığında genelde ortadan kayboluyordu. Snowball’un yaptığı resmi bayrakları her Pazar göndere çekiliyor böylece tüm hayvanlar toplantı denilen genel kurula katılıyorlardı. Bir sonraki haftanın işleri konuşulurken kararlar tartışılıyordu. Toplantıların en ateşli konuşmacaları Snowball ve Napoleon’du. Ötekilere gerekli açıklamaları yapmak için Squealer adlı domuz görevlendirilmişti.

    Olup bitenleri yaz sonunda bütün ülke duymuştu. Diğer komşu çiftliklerin hayvanlarına ulaşılıp ayaklanmanın öyküsü anlatılıyor ve İngiltere’nin Hayvanları şarkısı öğretiliyordu. Öteki çiftçiler ise Jones’un uğradığı talihsizlikten nasıl yararlanacaklarını düşünüyorlardı. Komşu çiftliklerden olan Foxwood’un sahibi Bay Pilkington ile Pinchfield Çiftliği’nin sahibi Bay Frederick de birbirleri ile hiç geçinemiyorlardı. Napoleon ilerleyen zamanda her ikisinden de faydalanmayı başarmıştı. Bir gün Jones, adamları ve bu çiftlik sahipleri Jones’un çiftliğini geri almak için baskın yaptılar ve aralarında müthiş kanlı bir savaş çıktı. Sonucunda zafer hayvanlarındı.

    Zamanla Snowball ve Napoleon arasında anlaşmazlıklar çıksa da yönetim hep zeki olan domuzlardaydı. Snowball’in fikriyle yel değirmeni yapmaya karar verildi böylece işleri kolaylaşacak sadece üç gün çalışacaklardı. Napoleon buna karşı çıkmıştı ve köpeklerini saldırtarak Snowball’un kaçmasına sebep oldu. Yaptığı bu taktikle başa sadece o geçti ve yel değirmeni çalışmasını başlattı.

    Koca bir yıl köle gibi çalışmışlardı ama her şey gelecekleri içindi. Napoleon zamanla çiftlikte kuralları değiştiriyordu ve her konuşmasıyla çiftlik hayvanlarını ikna edip kendine bağlıyor ve hayran bırakıyordu. Ne var ki domuzlar yavaş yavaş Jones’un evine yerleşip diğer hayvanlara göre daha lüx yaşama geçmişlerdi. Diğerleri kendi aralarında itiraz edecek olsa da domuzların mutlaka bir açıklaması vardı. Öyle ki artık diğer hayvanlar, Napoleon’ un çiftlik evinin bahçesinde piposuyla dolaşmasına, Bay ve Bayan Jones’un kıyafetlerini giyinip hem şaşaalı hem eğlenceli bir hayat yaşamalarına şaşırmıyorlardı.

    Bir akşam çiftliğe gelen çiftçiler her şeye özellikle yel değirmenine hayran kalmışlardı. Akşamleyin kahkahalar şarkılar yükselirken diğer hayvanlar evin bahçesinden gizlice izlemeye başladılar. İlk kez hayvanlar ve insanlar eşit koşullara gelmişti. Bay Pilkington masada esprisini patlattı: “Sizler aşağı kesimlerden hayvanlarınızla uğraşmak zorundaysanız bizlerde bizim aşağı sınıflardan insanlarımızla uğraşmak zorundayız.” Espri masayı kahkahaya boğmuştu ve bardaklar Hayvan Çiftliği’nin şerefine kalktı. Napoleon’un yönetmekten onur duyduğu bu çiftlik bir kooperatif girişimiydi.Bugüne kadar çiftlikteki hayvanlar arasında birbirlerine “yoldaş” demek salakça bir alışkanlıktı. Bu alışkanlığa son verilecekti. Bayrakları artık tek renk olacaktı ve çiftlik yeniden Beylik Çiftlik adıyla bilinecekti. Gecenin sonunda evde büyük bir patırtı kopmuştu. Oynadıkları kağıt oyununda Napoleon ve Bay Pilkington’ın aynı elinde maça ası çıkmıştı. Diğer hayvanlar için artık tek bir görüş vardı: Domuzların yüzlerine bir de insanların yüzlerine baktılar ama onları birbirinden ayırt edemediler…
  • 147 syf.
    ·1 günde·Beğendi·10/10
    Yine her zamanki klişemle başlıyorum: bu bir incelemeden çok kendi düşüncelerimi başkalarına yansıtabileceğim şekilde çözümleyip bir düzene sokma çabasıdır benim için. Elimden geldiğince kısa yazmaya çalışacağım. Her bölümden dikkatimi çeken 1-2 noktayı yorumlayıp buraya not olarak bırakmak istiyorum.

    Kitabı almaktaki asıl amacım Foucault'ya başlangıç yapmaktı. Okuduğum ilk ve tek kitabı henüz ama yanılmıyorsam dili diğer kitaplarına göre daha hafif ve anlaşılır düzeyde. Bu yüzden iyi bir başlangıç kitabı oldu benim için, iyi ki bununla başlamışım.

    Aldığım gibi okumadım elbette kenara bıraktım, hazır hissettiğimde okuyacaktım. Bir akşam yakın arkadaşımla konuşurken onun 'ben yalan söyleyemiyorum, insanların yüzlerine onların söylemekten kaçındığı veya sakladığı gerçekleri dürüstçe söylemek, beni de diğer insanları da rahatsız eden doğruları söylemek, bana daha muazzam geliyor' deyişi aklıma bu kitabı getirdi, zaten o günlerde benim de dürüstlükle ilgili sorguladığım, anlamaya çalıştığım noktalar vardı. İşte dürüstlük bana bir şey katmak yerine benim elimden bir şeyleri alıp götürüyorsa neden dürüst olmalıyım, pohpohçu olmak yerine vs. tarzı düşünceler gelip duruyordu aklıma. Ayrıca bir başka arkadaşıma da bu konuyu açınca, gülerek dalga geçip 'siktir et neyini düşünüyorsun bunun, yaşa gitsin' demişti. Haklı olduğunu biliyordum ama düşünmeyi de engelleyemiyordum tabi. Ben de düşüncelerime dayanak olur diye başladım kitaba.

    Foucault ilk bölümde hakikati söylemek yani 'parrhesia' kelimesinin kökenine ve anlamına değiniyor. Bu bölümde dikkatimi en çok çeken ve hoşuma giden cümle şu:
    "Eğer parrhesiastes'in dürüstlüğü konusunda herhangi bir "ispat" varsa, bu 'cesaretten' başkası olamaz. Bir konuşmacının tehlikeli -çoğunluğun inandığından farklı- bir şey söylemesi, o kişinin parrhesiastes olduğunun güçlü bir işaretidir." [s.13]
    Hoşuma gitmesinin sebebi çoğunluğun olduğu her yere şüpheyle yaklaşmış olması. Kitlenin içinde olduğu hiçbir nokta şu ana kadar bana kabul edilebilir gelmedi. Ne zaman kendimi bir kitle ile ortak paydada bulsam hemen orayı sorgular ve uzaklaşırım o noktadan. Yanlış veya doğru bilemiyorum ama hayatımı çok büyük ölçüde belirledi bu. Belki de şu an hiçbir fikre veya yere ait olamayışımın sebebidir bu.

    Sonraki bölümde yunan mitolojisinde genelde Oedipus ve Apollon [ölümlülere hakikati söyleyen tanrı, Delphoi'deki kehanet mabedinde.] üzerinden giderek parrhesia'yı yunan-roma geleneğinde incelemeye devam etmiş. Burada üzerinde durmak istediğim nokta Apollon ve Kreusa arasında geçen hakikat mücadelesi hakkında -ironik olarak Apollon burada hakikati gizleyen bir Tanrıdır ve Kreusa bir ölümlü olarak Tanrı'nın sakladığı hakikati ortaya çıkarmaya çalışan bir parrhesiastes'tir. Kitapta geçen güzel bir cümle bunu özetliyor: 'İnsanlar kendi başlarına hakikati söylemeyi ve keşfetmeyi başarmalıdırlar.[s.38]'- Foucault'un söylediği bir cümle var: "Böylece hakikat tanrının adaletsizliğine ve yalanlarına duyulan duygusal bir tepki olarak belirir.[s.45]" Yukarıda kendim için herhangi bir fikre ait olmadığımı belirtmiştim. Ancak bu tüm fikirler yanlıştır gibi ilkel bir düşünce değil tabi. Sadece hiçbir şeyi büsbütün kabul edip benimseyemiyorum. İşte benim çoğu duygumun, düşüncelerimin temelini oluşturan şeylerden biri de bir tanrının varlığı konusunda emin olamayıp, var olduğuna inandığım bir tanrının adaletsizliğine ve yalanlarına duyduğum duygusal tepkim. Karışık oldu farkındayım ama belirttiğim gibi burada kendimi çözümlemeye çalışıyorum sadece.

    "O halde parrhesiastes karakterinin çözmesi gereken sorunlardan biri, söylenmesi gerekenin söylenmemesi gerekenden ayırt edilmesidir.[s.55]" Hakikati söylemek her şeyi söylemek değildir diyor kısaca. Yunan tarihinden verdiği örneklerle neyi kast ettiğini de açıklıyor Foucault. Benim de aklıma herkesin bildiği Galile'yi getirdi. Tam olarak kast ettiği bu. Galile'nin kilise mahkemesi karşısında hakikati söylemekten vazgeçip 'yine de dönüyor' deyişi hakikati söylememek değil tam aksine gerçek bir parrhesiastes'te bulunması gereken özelliklerden biridir.

    "...Lysimakhos ile Melesias, akıllarından geçenleri özgürce söyleyeceklerini belirtir ve parrhesia kullanarak, hayatlarında çok önemli, onur verici ya da özel hiçbir şeyi başaramadıklarını itiraf ederler.[s.77]" Yakın arkadaşımla olan sohbetimizde de geçmişti bu, bugüne dek hakikati söylemiş veya düşünmüş olmak bana hiçbir şey katmadı hatta tam aksine sosyal, psikolojik ve ekonomik anlamda benden çoğu şeyi alıp götürdü. Hala da öyle. Türkiye'nin içinde bulunduğu durum da tam olarak buna işaret ediyor zaten. Tüm dünyada bu böyle. O halde neden hâlâ dürüstçe yașayayım ki? Bu benden çok șeyi alıp götürüyor madem, bir șeyler kazanabileceğim șekilde yașamak isterim ben de diğer insanların çoğu gibi.

    Henüz kitabı bitirmedim az kaldı fakat inceleme yazma konusunda kendime hiç güvenmiyordum ve kitabın etkisindeyken yazmak istedim. Daha incelemek istediğim birçok yer vardı ama yoruldum ve tüm kitabı yorumlamak da istemiyorum, not almak istediğim diğer yerleri alıntı olarak ekliyorum zaten.

    Kitap için bir yorum yapmam gerekirse de kesinlikle muazzam bir çalışmanın ürünü. Bu kadar incelikli bir araştırmanın yapılması beni Foucault'ya hayran bırakıyor. Tam ergenlikten yetişkinliğe geçiş dönemimde bunu okumuş olmam büyük şans benim için ve ileride de iyi ki o zamanlardan okumuşum diyeceğim kitaplardan olacağına eminim. Muhtemelen birkaç yıla tekrar okurum zaten. (22.04.2019)
  • Şu tabloları her zaman merak etmişimdir. Yıllarca asılı dururlar, sonra hiçbir şey olmadan, yani hiçbir şeycikler, küt, düşerler. Çiviye asılı dururlar öyle, hiç kimseler dokunmaz, ama birden, küt, düşerler. Taşlar gibi. Sessizliğin en koyusunda, etrafta çıt çıkmadığı bir anda, bir sinek bile kıpırdamazken, işte o anda, küt. Hiçbir neden yoktur. Niçin tam da o anda? Kimse bilemez. Küt. Bir çiviye neler olur ki, artık daha fazla gücünün kalmadığı na mı karar verir? Bir ruhumu var bu zavallı yaratığın da? Karar verebilir mi? Tabloyla uzun süre tartışmıştır, ne yapacaklarına emin değillerdir, yıllardır her akşam konuşmuşlardır bunu, sonra bir tarih kararlaştırmışlardır, bir saat, bir dakika, bir an, işte tam o zaman, küt.