• Kim o, deme boşuna..
    Benim, ben.
    Öyle bir ben ki gelen kapına;
    Başdan - başa sen
  • GÖÇ DÜŞLERİ ÜZERİNE

    Etrafımı saran gerçekliğin sahiden ne kadar gerçek olduğunu anlamamı sağlayacak o zihinsel motorum çalışmaya başlamadan evvel eşyanın sınırlarının esnekliğini test etmemeliyim. Buruş kırış olmuş emekli (öğretmen – emekli öğretmen) teyzelerin tın tın gezdirdiği köpekleri ısırmaya çalışmamalıyım mesela. Bu iyi bir fikir değil. Sahiden. Değil. O an ne kadar parlak görünürse görünsün. Değil. O an ne kadar eğlenceli görünürse görünsün. Değil. O an ne kadar uhrevi görünürse görünsün. Değil. Ama yine de? Buradayken yani? Mithatpaşa caddesinden aşağıya doğru inerken. Kafam anaforken. Dinlerken kozmik boşlukta bağıra çağıra çiftleşen kertenkelelerin müstehcen öykülerini. Kıkırdarken kendi kendime ve sakallarımın arasında gezdirdiğim tüm diğer benlere. Kafamın arkasındaki delikten dışarıya dökülüyor kelimeler. Beyin kıvrımlarımın üzerine bağdaş kurmuş oturan bok suratlı ruh doktorunun kelimeleri bunlar. Biliyorum. Biliyorsun. Mithatpaşa caddesinden aşağıya iniyorsun. Aynı yoldan yıllar içinde hem de mümkün olan tüm ruh hallerinde geçince, yolla aranda tuhaf bir bağ oluşuyor, öyle değil mi? Biraz vıcık vıcık bir his. Sen halen burada mısın diye fısıldadığını duyuyorsun sokak lambalarının. Siktirin lan diye çiğniyorsun öfkeni dişlerinin arasında. Olmuyor ama. Horoz gibi kabarıyorsun binaların arasında, olmuyor. Olmadı. Olmayacak. Asla olmaz zaten, anlıyor musun? O yüzden saldırmıyor musun emekli (öğretmen – emekli öğretmen) teyzelerin tın tın gezdirdiği çirkin köpeklerine.

    Döndüğünüzde anlatacak bir hikayeniz yoksa eğer ve huzur içinde uzun uzun yaşanacak kafalara uygun sahneler biriktirmemişseniz parmak uçlarınızda, yola çıkmanın manası yoktur. Kimseyi baştan çıkaramayacaksanız vizyonlarınızla. Korkutamayacak, kızdıramayacak, büyüleyemeyecekseniz. Sarhoş edemeyecekseniz. Halinize bakar mısınız? Kavramlar tarafından zehirleniyorsunuz. Bana inanın. Uzun, çok uzun zamandır zehirleniyorsunuz hem de. Kel kafalı iktidarsız profesörlerle fil işkembeli tüccarların havasız odalarından dışarıya taşan kavramlar. Güzelce ambalajlanmış, ışıltılı, ölümcül kavramlar. Eski hikayeleri unutturan, devasa kurutma kağıtları gibi ruhumuzun üzerine yapışıp tüm deliliğimizi emen kavramlar bunlar. Uzmanlaşma mesela. Uzmanlaşma nedir abiler? Biriniz izah etsin bana. Koca koca sertifikalarıyla silahlanmış bir yatırım danışmanının (yatırım danışmanı, hı?) bir avuç çiviyle bir neşeli çekici kandıramaması hep ürkütücü gelmiştir bana. Elleriyle çalışmayı unutmuş insanların kurguladığı bu gerçekliğin içinde dengeli hayatlar yaşamamıza imkan var mı sahiden? Bütün, ışıltılı, keyifli.

    Ama yine de göç düşleri kurabiliyorsunuz. Ellerinizde nakil talep formlarınız, uykusuz gözlerinizi kırpıştıra kırpıştıra ayak sürüdüğünüz hava limanlarından yükselen tarifeli seferlerle ne kadar uzağa taşıyabilirsiniz ruhunuzu? Haritalarınız. Pusulalarınız. Rehberleriniz ve internet siteleriniz. Ne yemeli? Ne içmeli peki? Bu egzotik şehrin hangi köşesinde sikişmek daha güvenli? Bel çantalarınızda ilaçlarınız. Yırtıcıları görmeye gidiyorsunuz, hı? Işıl ışıl postlarıyla salına salına Afrika kaplanlarını. Timsahları. Köpek balıklarını. Narin vücutlarınızı işinde uzmanlaşmış rehberlere emanet ederek. Önceden temizlenip havalandırılmış saz damlı kulübelerde konaklayarak. Takip ederek, standart rotayı. Göç düşleri kuruyorsunuz öyle değil mi? Başladığınız noktaya geri dönmenizi sağlayan çemberlerin üzerinde. Çirkin mi çirkin köpeklerinizi taslamalarından çekiştire çekiştire dolaştırırken birbirinize gösterecek fotoğraflar çektirmekten başka bir boku umursamadan. Ellerinizi kullanmadan. Ruhunuzu. Yüreğinizi. Gücünüzü ya da topuklarınızı kullanmadan.

    O yüzden dikiliyorum karşınıza. Tam da tüm dümenine hakim olduğunuza inandığınız binaların arasındayken. Ağır aheste yürür, eve döndüğünüzde mideye indireceğiniz haşlanmış yumurtaları düşlerken. Bum! Tüm amaçsızlığımla. Suratımda gülümsemem, postallarımın tabanlarında taşıdığım kükremeler ve tırnaklarımın arasına saklanmış cinlerimle. Günaydın diye fısıldayacağım. Yeniden keskinleşecek dişlerim. Gözlerim ışıldayacak. Kemiklerim ısınacak. Üzerinize gölgemi sereceğim. Çünkü benim damarlarımda da köpek kanı dolaşıyor. Çünkü Güney Doğu Asyadaki toplu mezarların kimsesiz karanlığında tanışıp alnını alnıma yasladığım dişsiz büyücülerin bataklık ruhlarından taşan karanlıklarla kararttım ben gölgemi. Parmak uçlarımı engerek zehriyle kutsadım. Ceketimin cebinde kristal atom bombaları taşıyorum. Avuç avuç serpmek için, kurumuş yüreklerinizin üzerine. Ki ateş alsın yıllar içinde yüreğinize yığılan tüm şeytan ayetleri.

    Tanımadığınız şehirlerin arka sokaklarında, günün ilk ışıklarını kaldırım taşlarının arasından boy vermiş yonca filizlerinin üzerine taşıyan yağmur damlalarının fısıltısı kulaklarınızı okşarken kadınınızın ılık nefesiyle sarmalanarak karşılanmamışsanız şimdiye dek, göç düşleri kurmaktan men edilmelisiniz. Yollara serpilmiş çakıl taşlarını terinizle kirletmemeli, cenabet vücutlarınızı çiğ tanelerinin üzerine yatırmamalısınız. Çünkü ısıtamaz hiçbir ateş içinizi. Hiçbir rüzgar ruhunuzu yumuşatamaz. Hiçbir patika huzura taşıyamaz sizi. Uzmanlaştınız zira. Elinizle iş yapmayı unuttunuz. Odaklanabiliyorsunuz. Karışmıyor yani kafanız. Ne olup ne olmadığınızı biliyorsunuz. Haddinizi. Sınırınızı. Çapınızı. Benim gibi değilsiniz yani. Aynı anda hem şelale ağzındaki su tanesine hem dalından süzülen ıhlamur yaprağına, hem yosun tutmuş kaya parçasının altında kıvrıla büküle düşsel ifritleriyle sevişen bir engereğe, hem yıldız tozuna, hem boşluğu yara yara ilerleyen bir gümüş mermiye, hem buzun üzerindeki çatlağa, hem komutanının on dört yaşındaki kızına gençliğe hitabeyi okuya okuya tecavüz eden şu çatlak onbaşıya hem de sevgilimin dişleri arasında çatırdayan kenevir tohumuna dönüşebilmek için dualar ederken olduğunuz yerde kalakalıp sakallarınızdan süzülüp postallarınızın ucunda milyonlarca rengarenk parçaya ayrılan salyanızın yansımasıyla sarhoş olmadınız.

    Ben bilemiyorum işte çapımı. Sınırımı. Haddimi. Ne olup ne olmadığımı bilemiyorum. Odaklanamıyorum. Göç düşlerinize. Kayıp ruhlarınızı avutmak için kurguladığınız bu hikayeler aydınlanmadan bahsetmiyor öyle değil mi? Hicretten? Delilikten? Aşktan? Ayak basıp zehirlemediğiniz tek bir metrekare kalmasın diye yolculuk yapıyorsunuz siz. Görüyorum. Etrafımı saran gerçekliğin sahiden ne kadar gerçek olduğunu anlamamı sağlayacak o zihinsel motorum çalışmaya başlamadan evvel eşyanın sınırlarının esnekliğini test etmemeliyim. Buruş kırış olmuş emekli (öğretmen – emekli öğretmen) teyzelerin tın tın gezdirdiği köpekleri ısırmaya çalışmamalıyım mesela. Bu iyi bir fikir değil. Sahiden. Değil. O an ne kadar parlak görünürse görünsün. Değil. O an ne kadar eğlenceli görünürse görünsün. Değil. O an ne kadar uhrevi görünürse görünsün. Değil. Farkındayım. Ama yine de? Karşınıza dikilip gölgemi üzerinize sermeden duramıyorum. Çünkü? Çünkü sevgilimin dişlerinin arasında çatırdayan kenevir tohumlarından yayılan şiiri dinlerken paslı keserlerle deldim ben. Kafamın arkasını. Fildişi saplı keserler. Kıkırdıyorum. Tekrarlıyorum. Gölgemi üzerinize sereceğim. Yola çıkmanıza izin vermeyeceğim.
    sruma bakmayın. Olmaz mı?
  • "İnsanı ateş değil, kendi gafleti yakar.
    Herkes kusur görür, kendisine kör bakar.
    Neye nasıl bakarsan, o da sana öyle bakar." 🐜🐝💐🌸🌼🌷🌱🌴🎈🌈

    Hz. Mevlana

    Güzellikler gördüğümüz bir haftasonu dileğiyle...
  • Hiç bilmediğin yola girmişsindir bi an biliyormuşsun gibi hissiyata kapılacak gibiyken aslında bilmediğin yol olduğunu anlarsın ya tam da öyle bir sabah, Günaydın Cuma seni seviyoruzzzz...
  • 342 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Daha önce inceleme atmıştım ancak bu yazarı ve kitabı inceleme cüretini yanlış bir zamanda gösterdiğimi anlayıp kaldırdım. Kendisinin ilk kitabı Yengeç Dönencesi olsa da ben bu kitabıyla tanıdım. Bu kitabının arkasından ise Yengeç Dönencesi, Marousi’nin Devi, Cinsellik Dünyası, Kara İlkbahar, Rimbaud ya da Büyük İsyan, Hatırlamayı Hatırlamak, Seksus(hala okuyorum) ve Cennette Bir Şeytan kitaplarıyla haşır neşir oldum. O yüzden bu kitap hakkında bir kaç söz edebileceğimi düşünüyorum.Tek kitabı okunarak inceleme yazılabilinir olsa da kitapların yarı otobiyografik olması sebebiyle yazarın anlatmak istediklerini anlayabilmek için kendisini, hayatını, düşüncelerini, aşklarını tanımak gerektiğini fark ettim. Bu yüzden daha önceki incelememi silip, daha kallavi bir inceleme yazma içgüdüsüne karşı koyamadım. Çünkü hak ediyordu.

    Burada laf ettiğimde anında edebiyattan anlamayan, hadsiz konumuna düşürtecek bazı yazarlardan söz etmek isterdim… Kendilerinin kalemini sevmediğimden… Bu herkesin içinde bulunan bir herkesten farklılık çabasından çok bana büyüleyici ya da samimi gelmeyen bir kaleme sahip olmaları… Yaptıkları tanımlamalar, tasvirleri, büyülü dilleri mükemmel etkileyici gelse de sizin zaten sahip olduğunuz veya sahipmiş gibi yaptığınız duyguları tanımlamaktan öteye geçemiyorlar. Bir öykü,roman yazmak hayal gücü ve kalemle birleşince ortaya kusursuz sonuçlar çıkartabilir. Büyüleyici olabilir. Ancak ben kendi adıma bu duygudan koptum. Beni dünyadan alıp götüren ya da içinde yaşadığım dünyaya ayak uydurmamı zorlaştıran, isyan ettiğinin farkında olan isyanlardan sıkıldım…Bunu neden söylediğimi ise size şöyle aktarabilirim…Ne Maldoror’un Şarkıları’nın ne de Rimbaud’un eserlerinin üstüne bir isyanla tanışmadım henüz…Yandığının bilincinde olan isyanlar değildi bunlar…Bunlara şahit olduğunuzda da hak verirsiniz ki en sevilen yazarlar,en sevilen şairler bile gerçekten tat vermemeye başlıyormuş…Kişisel beğeniler de söz konusu olabilmekle beraber size kendinizin dahi sahip olduğu ve yaptığı isyanların samimiyetini sorgulatan isyanlar bunlar…Ve ortak noktaları neydi biliyor musunuz tüm bu kişilerin isyanlarının? Tüm karanlığa rağmen ışığı barındırmaları….Burası önemli çünkü kuyunun dibine indirip orada bırakan çok yazar tanımışsınızdır. Onun rehberliğinde oraya inersiniz ancak geriye dönüş yolunda yalnızsınızdır ve sizin o çok sevdiğiniz yazar sizi aslında yarı yolda bırakmıştır…Bu yüzden bazı yazarlar sizi etkilese de sizde onlardan kalan tek şey umutsuzluktur… ki umutsuzluğa gereksinim duymadığımız bir çağda yaşıyoruz kendimce… Tabii burada başka olgular da ortaya çıkıyor. Birincisi, eğer gerçekten yazarın hislerini paylaşıyorsanız ve bunda samimiyseniz, o dipsiz kuyuya zaten her gün iniyor ve çıkıyorsanız, yazarın sizi yalnız bırakması bir sıkıntı sebebi olmuyor. Hatta yazar kendisini anlayan, hissedenlere bu denli güveniyor da denebilir… İkincisi ise, siz zaten şov peşinde olan, dikkatleri üzerine çekmek isteyen ve o kuyunun gerçekten tadına bakmamış olan bir şovmensinizdir. Çünkü o kuyunun dibindeki insanlar ışığı arıyorlar…Siz sahip olduğunuz ışığı vermeye, ışığınız yokmuş gibi görünmeye, kışsa evde battaniyenizin altında, yaz ise klimanın altında dünyaya isyan eden , adeta acı çeken bir adamı oynayan oyuncular gibisiniz...Bu rolleri boş verip kendinizi oynamanızı ah ne çok isterdim....” Bunlar hiçbir zaman kendi yaşamlarına yön vermeyi denememişler, durmadan ustalarını taklit etmişlerdir…Başı çekmek değil, izlemek…insanoğlunun yıkımı işte burada( Henry Miller-Cinsellik Dünyası).” Bir bakış açısı da şuradan verelim, hem göstermiş olur hem de kendi önyargılarımı kırmama vesile olur belki: “Yirmi yıl sonra yani otuz yedi yaşına bastığın o günlerde dünyadaki bütün kötülüklerin, yani yoksulların bu kadar yoksul ve akılsız olmalarının ve zenginlerin bu kadar zengin ve akıllı olmalarının, kabalığın, şiddetin ve ruhsuzluğun, yani sende ölme isteği ve suçluluk duyguları uyandıran her şeyin nedeninin herkesin herkes gibi düşünmesi olduğunu en sonunda anlamış olacaksın( Orhan Pamuk-Kar).” Yani diyeceğim o ki, taklit edecekseniz, herkes gibi düşünecekseniz bunu umutsuzluk hakkında yapmayın…Kötülük, dibe vurmuşluk...Bunlar bu dünyanın sefaleti ve sefaletten keyif almayın… Belki ben de bunları görüyormuş gibi yapan adam rolündeyimdir, kim bilir…Işığa sahip olana karanlık çekici gelir... Evet canım isyankarlar duyuyorum : Işık yok, umut yok,sevgi yok, saygı yok diye aklından geçirebilecekleri…O halde daha fazla tahammül etmeyin sıkın kafanıza… Siz ışığın gölgelerini karanlık sanan, karanlıktan nasibini almamış olanlarsınız… Dilerim ki zaten hiç almazsınız ve yine dilerim ki umutsuzluğun prim yaptığı yerde umutlarınızla huzur bulursunuz….Beni o kuyunun dibine inmek zorunda olanlar, inmek zorunda bırakılmış olanlar anlayacaktır… ki bu inceleme yolculuğuna başlamamın da sebebi onlar olmakla beraber buradan sonra devam etmek istediklerimde kendileridir… O yüzden tekrar hoş geldiniz…

    Öncelikle Henry Miller kimdir diye başlamak istiyorum. Bu incelemeyi, tanıtımı bu kitabına layık gördüm çünkü her kitabına 10 versem de bu kitabına 11 verdim. O yüzden tüm hissettiklerimi, tüm deneyimlerimi buradan aktarmak istedim. Bu sebepten incelemenin uzun olacağını da tahmin edersiniz. Zira girişe baksanıza! Daha kısa ve verimsiz kitaplar bile görmüşlüğüm vardır…Reklamın iyisi kötüsü olmaz felsefesinin bu ülkede çok iş yapmasından ötürü isim kullanmıyorum… ”Yüznumaraya götürülen büyük bir kitap, hiçbir zarara uğramaz. Yalnızca küçükler zarar görür. Yalnızca küçükler tuvalet kağıdına dönüşür ( Henry Miller- Kara İlkbahar).” Ne kadar da haklı…Bu tarz kitapların her zaman efektif kullanılması gerektiğini düşünmüşümdür… Bu yüzden bu kitabın incelemesi elimden gelen en iyi şekilde yapacağım…Tuvalet kağıdından ne kadar farklı olduğunu anlayasanız diye…

    Sınanmadığın acılar üzerinde ahkam kesmek kolaydır, hepimiz bilirz bunu… Peki sınananlar? İşte onlarca kitapla bazı güçlü yazarların kaleminin arasındaki fark burada ortaya çıkıyor… Başkalarının yaşadığı acıları çok edebi anlatabilen güçlü kalemler olsa da samimiyet dediğim o noktaya temas edemiyorlar… Henry Miller ise yaşadıklarını, gördüklerini, tecrübelerini, kendi psikolojisini yansıtmakta gerçekten çok başarılı bir samimiyet bulunduruyor… Yeraltı edebiyatına giren kitaplarda kendi edindiğim izlenim şudur çoğu zaman: Yazar öyle güzel sisteme söver, geçirir ki siz heyecanlanırsınız… Ve sonuç: “bu adam bir harika dostum!” Yani sizin gazınız alır, tekrar o sisteme geri dönersiniz. Bu gazınızın alınması artan uyumsuzluk hissiyle beraber tahammüllerinizi zorlar. Gazınız alınır, sosyal medyada sayar, söver ve rahatlarsınız ancak, sonucunda kabullenemediğiniz tüm duygular ile tek başınıza kalırsınız. “Kimse beni anlamıyor” dersiniz… Yazar sizin gazınızı almakla size umut vadetmez. Aksine sizinle ortak olan görüşleri sayesinde sanırsınız ki tüm düşünceleri gerçekten doğrudur…Ve uyumsuzluk mükemmel bir ahenkle dans eder… Henry Miller müstehcenliği, kimine göre ahlaksızlığı, argosu ile yeraltından yer üstüne söver gibi gözükse de tamamıyla hayatın içinden yine hayata sövmektedir. Çünkü Henry Miller sistemi kabul etmiştir. Ve bildiğiniz gibi bir hastalığın tedavisi önce kabulünde yatmaktadır. Onun ne kadar kötü olduğunu durmadan söylemekte ve eleştirmekte değil…Yani sıcak yatağından, kendi şahsı sistemin içinde zaten yeterine mutluyken , sizlerin duygularını bir araca dönüştürmekten uzaktadır… Zamanının toplumunun gazını almaktan çok uyandırmak, gözlerini açmak için yazmıştır. Yazma sebeplerinden birini ise şöyle açıklamaktadır; “ Yarın ya da üç yüzyıl sonra gelecek bir sonu sezerek, işte bu yüzden harıl harıl yazıyorum kitabımı. Yine bu yüzden düşüncelerim, zaman zaman, sarsıntıya uğruyor; bu yüzden, ateşi sürekli olarak canlandırmak zorundayım, hem cesaretle hem umutsuzlukla çabalıyorum; çünkü söylemek zorunda olduğum şeyleri bir başkasının söyleyeceğine inanamıyorum. Hızlı ve karmakarışık anlatıyorum, denemelerde bulunuyorum, kullanabileceğim tüm ifade biçimlerini arıyorum; tanrısal bir kekemelik sanki bu. Dünyanın görkemli yıkılışı şaşkına çevirdi beni! ( H.M – Kara İlkbahar)” İçinde bulunduğu zamanda içinde bulunduğu toplumu anlatan bir kitaptan ziyade senelerce hüküm sürecek bir umutsuzluğu sezen bir yazarın eseri Oğlak Dönencesi… Bu yüzden kıymetli… Bu kitapta abartı gelebilecek olan ama aslında abartıdan çok tamamen gerçek olanlar yansıtılmış. “Bokun bok, meleklerin melek olduğu klasik bir katıksızlık istiyorum ( H.M- Kara İlkbahar).” Can Yücelvari göte göt demekten daha fazlası değil yaptığı…Tüm bu dayandığı temelin gerekliliği olarak da tahmin edersiniz ki cinsellik kaçınılmaz bir noktaya geliyor. Konuşulmaması gereken, ayıplanması gereken, hayatın içinde yokmuş gibi yapıldığında sonuçlarının nelere sebep olduğunu biliyoruz. Bu yüzden bunların kaleme böyle gerçekçi bir şekilde kaleme yansıması kaçınılmazdır. Georges Bataille Gözün Hikayesi’nde şöyle der; “ Edebi biçim olarak pornografi iki örnekle çalışır: Biri erotik özne-kurbanın ölüme doğru önlenemez şekilde yol aldığı trajediye, diğeri de cinsel egzersizin saplantılı hedefinin nihai mutlulukla, eşsiz biçimde arzulanan cinsel partnerle birleşmeye ödüllendirildiği komediye denktir.” Edebiyatta pornografiyi, cinselliği bu açıdan ele aldığımızda ve yine Henry Miller’ın Cinsellik Dünyası kitabını göz önünde bulundurduğumuzda bu kitaplardaki cinsellik vurguları önemsenecek en son şey olmaktadır. Daha doğru tabirle, salt akıla geldiği anlamıyla ele alınan cinsellik son konusudur kitabın. Ama tabii zamanında da anlaşılmadığı, ya da gerçek amacı çok iyi anlaşıldığı için müstehcenliği bahane edilerek yasaklanmak durumunda kalmış bir başyapıt Oğlak Dönencesi….

    Peki cinsellik bu kadar mevzu bahis ediliyorken asıl arkasında yatanlar nelerdir bu kitabın? Anlayabildiğimi anlatayım ki siz de mevzu cinsellik mi yoksa başka şeyler mi bir tahminde bulunabilin henüz okumamışken…(Hazır yeri gelmişken belirtmek istiyorum ki, incelemenin içinde Oğlak Dönencesi dışındaki kitaplarından alıntılar yapmaya çalışıyorum. Bu sayede okurken altında yatan metinleri, düşünceleri kendi dilinden ve tabii benim bağdaştırmamdan izlemiş olun. Bu sayede hem size başka bir perspektif sunuyorken, hem de sizin de benim göremediğim başka bağlantılar görmenizi sağlayacağı umudundayım. )

    En başta kurmuş olduğum bir cümle vardı sonu sıkın kafanıza diye biten… Vicdanları rahatsız eden, saygısız biri olduğum düşüncesine yol açabilecek kadar sert bir ifade biçimi olduğunda hemfikirizdir. Ancak şu noktada ayrılacağız ki fiziki bir eylemi desteklemekten ziyade tamamen açıklaması şudur: “Izdırap, milyonlarca hücreden oluşan bir beden gibi büyür,büyür, büyür, kendisiyle beslenir, milyonlarca çoğalır, tüm dünyayı kaplar bilmecenin cevabı olur. Acıdan, ızdıraptan başka her şey geçer, her şey ölür. Herkes, her şey, kendi yaşam biçimine göre belirlenir. Ne ürkünç, ne sürekli bir işkence… Ve akla gelen ilk çözüm: İntihar. Ama bir çözüm mü bu? Biraz gülünç değil mi? Ahlaki intihar çok daha kolay. Yaşama ayak uydurmak, deniyor. Olması gerekene, ya da olabilecek olana değil ( H.M – Cinsellik Dünyası).” Zaten intihar etmiş olana intihar et demem vicdansızlık sayılmayacağı ortada…ben intihar etmeyene umut vadeden adamın incelemesini umutla barındırmaya çalışıyor ve bunu gören gözleri okumaya davet ediyorum…

    Bahsettikleri dönemine ayak uyduramayan bir adamın, içinde bulunduğu tüm kalitesizlik ve vasatlığa bir sitemi…Şöyle yanlış bir düşünce anlaşılmasın bu adam zaten parası varken, paranın sağladığı sağlayabileceği tarzda zevkleri kalite olarak adlandırmıyor. Aksine paranın varlığına sitem eden, her gün işe gitmek zorunda olan insanların özgürlüğünün sadece bir yanılsama olduğunu, dünyanın güzelliklerinin ve bunların tadını çıkarabilecek insanların eksikliğini kendisine dert edinmiş… Karşısındakine konuşuyor ancak sitemi tüm dünyaya…. Dünyada her şey zaten olması gerektiği gibi güzelken insanın sefilliğinin bunu hırslarıyla, arzularıyla yaşanmayacak bir noktaya getirmesine edilen bir sitem…Tüm kötülüklerin sebebini Tanrı’ya bağlayan ya da Tanrı’nın yokluğuna bağlayan bir zihniyetten bahsetmiyorum burada. Vicdan rahatlatmak, yükü başka bir yere yüklemek için gerçekten mükemmel bir yol olsa da kimine göre varlığı-kimine göre yokluğu, bunun tüm sorunlardan bağımsız bir şey olduğunu göstermeye çabalayan bir kalem… “Bugün eskiye oranla çok daha fazla acı çeken kitleler, endişe ve korku ile felce uğramış gözüküyor. İçlerine kapanıp kendi yarattıkları mezarlara çekiliyorlar; bedensel gereksinimleriyle ilgili olanların dışında gerçekle olan tüm ilişkilerini yitirmiş durumdalar. Bu arada beden de, ruhun tapınağı olmaktan çıktı tabii. Dünyadan göçen biri, artık Yaratan’dan da göçüyor ( H.M –Cinsellik Dünyası).” Önceden sadece ruhumuz bu dünyaya ait değildi. Şimdi ise aklımız, vicdanımız bu dünyanın egemenliği altında değil, ikisi de kabullenemiyor düzeni. İsyan etmemeniz ait olmadığınız yere alışmaya çalışmanızdan, alışamamızdan… belki de en çok dünyaya isyan edenlerdir bir Yaratıcının varlığına ihtiyaç duyan ve belki de kanıtlayan…
    Toplumun ahlak değerlerinin bozulmuşluğu, güzellik duygularının yitirilmişliği ve basitleştiği, isyan etmekten eyleme dönemeyen çabalarının tek bir ağızdan atılmış olan ve belki o an için o sistemin içinde duyulmayan bir çığlığı…Belki de bunu da zaten öngörüp demiştir : “Sanıyorum, gelecek çağlarda insanlar beni görmezden gelmeyecekler ( H.M – Kara İlkbahar).” Bu çığlık diğer isyanlardaki gibi bir sitemden ziyade uyandırışın çığlığı… Alışamadığı dünyaya ettiği sitemi, huzursuzluğunu göstererek bunu katlanabilir olmak kılmak için değil, aksine bunu kabul etmiş ancak sizleri uyandırmaya çalışan bir adamın çığlığı…Onun değişmezliğini kabul edip sindirilmiş, ayak uydurmuş bir kabulleniş değil, onun o an için değişmezliğini kabul etse de daha sonraki insanlara bunu göstererek yıkın bu düzeni dercesine bir çığlık… peki kaç kişi duymuş…üzücü bir sonuç maalesef…peki bu isyanın aynısını yapan kaç kişiyi duyuyor insanlar? Herkes isyankar görünümünde ama kimse düzeltmeye çabalamıyor…Değiştirmeye çabaladıkları kendilerini değiştiriyor…ve sonucunda yaşam herkesi bozuyor… kimisi korkuyor sesini çıkarmaktan… kimisi korkuyor insanlarla uğraşmaktan…kimisi korkuyor yanlış yapmaktan….Tüm korkaklar birleştiğinde düzen düzensizliğiyle bir düzen oluşturarak daha da kendisine temel sağlıyor…”Korku, kuşlar yer diye toprağa tohum serpmemektir.” Bizde serpmiyoruz. En fazla serpiyormuş gibi yapıyoruz…

    “Hepimiz katiliz bir anlamda. Tüm yaşam biçimimiz karşılıklı soykırım üzerine kuruludur. Dünya dünya olalı hiç böylesine güven gereksinimi içinde olmadığı gibi, yaşamımız da hiç bu kadar güvenden, güvenceden yoksun olmadı ( H.M – Cinsellik Dünyası).” Ne kadar haklı değil mi? Hayatımıza yön veren şeylere baktığımda görebildiğim- ki sizin de gördüğünüzdür diye düşünüyorum- sadece güvensizlik, umutsuzluk, can sıkıntısı, aidiyet eksikliği, anlayışsızlık ve saygısızlık…belki liste uzar gider ama tüm bu olumsuz noktalarla hala dünyayı olumlamaya çalışan bir umutta taşıyoruz içimizde. Her şeyin düzelebileceği umudu..Düzeltilebileceği umudu… Peki kaçımız bu duyguların varlığını gerçekten kabul ettik ve bunları değiştirmek için çabalıyoruz? Kendi adıma ben çabalamıyordum. Benim için sadece hiç yok denecek bir ışık mevcuttu… Ama içimde kabul ettim diye kendimi kandırdığım duyguların kabullenilmekten çok uzakta olduğunu anladığımda ışık büyüdü…büyümekte de… Henry Miller sağladı bunu bana…O gazımı almadı. Değişmesi gerekenleri gösterdi ve bunları değişmesi için çabayı başkalarından beklemek yerine kalk kendin çabala dedi adeta…

    “Yaşamak için insanın uyanık olması yetmiyor, dikkatli olması da gerekli. Gözlerimizi iyice açtığımız takdirde günlük yaşamın ürkünçlüğü karşısında donup kalırız. Aklı başında olan hiç kimse, bugün bizlerden her gün, her an istenen çılgın şeyleri yapmaz. İster yukarda olun, ister aşağıda ya da ortada, hepimiz kurbanız. Kaçmak istesek kaçamıyoruz. Korunmak istesek korunamıyoruz. “ Tüm bu yaşadıklarımızın sorumlusu bizlerden öncekiler değil sadece…Aynı zamanda bizleriz. Çünkü kimse inanmıyor. Biliyor yanlışlıkların olduğunu, bozuk olduğunu her şeyin. Ancak düzeltmek için gerekli gücü kendisinde göremiyor…” Tek güvenilir güç olan aşka, sevgiye kimse inanmıyor. Kimse, ne kendinde, ne komşusunda yüce bir varlığın var olduğuna inanmıyor. Her yerde korku, kıskançlık, kuşku var. Henüz vakit varken, gelin aklınızı başlarınıza devşirin, insan kardeşlerim!” Henry Miller’ı bizden ayıran noktası belki de eyleme geçmesidir. Onun seçimi buydu. Yazmalıydı. “insan en çok kimse inanmıyor diye yazıyor” demekti onun kaderi. O bu düzenin değişmesi için olan katkısını yazarak yaptı. “Her insan gibi, ben de kendimin düşmanıyım. Ancak, başkalarından beni ayıran nokta, aynı zamanda kendi kendimin kurtarıcısı olduğumu bilmemdir.” Kimileri her sabah sokaktaki temizlik görevlisine “günaydın” diyerek yapıyor… Kimisi geri gelmeyeceğini bile bile kitap verirken arkadaşına….kimisi affederek yapıyor…kimisi penceresini açıp güneşli bir günün başlangıcında derin bir nefesle yapıyor…kimisi severek karşı koyuyor düzene…kimisi güvenerek…kimisi çalışarak…kimisi yazarak….Sanırım bizimde bu dünyanın karamsarlığını kabul etmemiz gerekiyor artık…umutsuzluktan umudu, karanlıktan aydınlığa giden yolu bulmamız lazım…Her insanın içinde barındırdığı güzellikleri yine başkalarına rağmen ortaya çıkarmasının kaçınılmaz olduğu yere gidiyoruz…Ya bizler bunu çıkaracağız bu isyanlara kulak verip, ya da susup sıramızın bize gelmesini bekleyeceğiz nasılsa birisi düzeltir dediğimiz dünyadan göçüp gitmenin… daha kötüsü olan sistemi destekleyenler içinse edilecek sevdiğim bir tavsiye vardır – ki yapanı göründüğünden fazladır- ; “ Düzen üretmeye kabiliyetiniz yoksa kaosa tapınmayınız.”

    Kitaptan çok ayrılmışım gibi gelebilir buraya kadar okuma zahmetini girenlere ancak kitabın değil kitaplarının özü benim için budur. Ama biraz daha bu konulardan sıyrılıp kitap özeline gelirsem. Kitap zamansız bir kitap. Yani her dönem okunur anlamında değil. Bu gidişle tabii o da mümkün ama olay örgüsü bir zaman çizgisi barındırmıyor. Tüm olaylar karışık bir zaman diliminde anlatılıyor. Kimi zaman bir sohbetinde gerçekten söylediğine eklemeler yapıyor. Bu eklemeler ise zaten düşündüklerini daha detaylı aktarma olarak algılanmalı. Kurgusal olması da buradan geliyor zaten. Bunu da hepimiz kafamızda yaparız, yapmışızdır…”Ah, onu demek yerine şunu deseydim” ya da “anlatmak istediğim buydu aslında” gibi cümleler kafamızda tilki misali dönüp durur. Bu zaman çizgisi için de tabii sözleri var Henry’nin. Onlar da şöyle : “ Hiç kimse yaşamı boyunca dümdüz bir çizgi izlemez. Kimi zaman tarifede yazılı olan istasyonlarda dururuz. Kimi zaman yoldan ayrılırız. Bazen yolumuzu kaybeder, ya da havalanıp çöp gibi kayboluruz.” Bir yapboz gibi. Siz her yeri bütünlemeye çalışıyorsunuz bu yüzden okunması bir derece dikkat istiyor…

    Henry Miller okuyucusunu kendi yazısıyla, diliyle, kalemiyle seçen bir yazar. Süslü bir edebiyat ve betimleme trafiğinden ziyade salt gerçeklilikle harmanlanmış. Hatta şöyle bir yoruma layık görüyorum kendisini; Henry Miller’ın tek kitabını okuyan ateist olur, tüm kitaplarını okuyan dindar…Kafasında bir dünya yaratmış ve bunu aktarıyor ancak bu ne distopik ne de ütopik. Bu yaratılan dünyadaki en büyük problemi şöyle aktarabilirim. “ Her şey mümkün bütün mesele bu.” Kendi sözleriyle ise, “ Benim düşlediğim dünya- çünkü her zaman var olan bir dünya o! İnsanların ve hayvanların huzur ve uyum içinde birlikte yaşadıkları bir dünya. Sevginin büyüsüyle her gün biraz daha ölümden arınan bir dünya. Düşlediğim ama düş olmayan bir dünya.”

    İşte düş olmayan dünyanın gerçekleştirilebileceğini, toplumun içinden geçer ifadelerle, bozukluklarını kendi kaleminde toparlayarak toplumun suratına tükürmüştür. Kimisi “Yarabbi şükür” der, kimisi mesajı alır…

    Uzun bir inceleme olduğunu biliyorum. Tüm sabrınızdan dolayı şükran duyuyorum. Okuma zahmetinizden ötürü minnettarım. Zaman ayırdığınız için teşekkür ederim.

    Sizin için “Kar” yağdıran, Güneş’i sadece sizin üstünüze doğmuş gibi hissettiren ve içinizi tüm karanlıklara rağmen umut dolduran kitapları sevin…

    Ölmeden önce okunması gereken 1001 kitaptan birisi olabilir. Benim için yaşamaya gerçekten tekrar başlamak için okunması gereken ilk kitap.

    Keyifli okumalar. Güneş her gün içinize doğsun…
  • 😍Selam arkadaşlar...
    Bugün bir etkinlik yapmaya nedersiniz ?
    Kaç aydır beğendiğim iletileri sıralamadım hayde sıraıyalım;
    ----------------------------------------------
    Öncelikle söyleyeyim zaten hepisiniz birincisiniz sadece yazayım dedim😉
    ----------------------------------------------
    {{{Arkadaşlar yazıya başlamadan bir şey söylemek isitiyorum; eğer benim gözümden kaçırdığım ve çok beğendiğiniz iletiler varsa yorumlarda beni yönlendirir seniniz sevinirim.{{{

    вαтυнαɴ yιğιт
    --------------------------
    Saçlarımı okşarken ne mırıldanıyorsun öyle dedi kadın..
    Eskiler gülü koklarken kelime-i şehadet getirirlermiş dedi adam...
    ---------------------------
    S. Burak Kurt
    --------------------------
    “Biri unuttukça mutlu, diğeri hatırladıkça huzurlu...”
    Hatırlasana, Süleyman Kurt
    Sayfa 137
    ----------------------------
    Mâhii
    -----------------------------
    "Ya rab sen de bilirsin ki
    Bir sen varsın bana yakın."
    Otuz Beş Yaş, Cahit Sıtkı Tarancı
    ----------------------------
    S. Saygıner
    ------------------------------
    Evet belkide haklısın,
    'Sıfır'ın gücü yoktur.
    Ama unutma ki!
    'Sıfır'ın kaybedecek bir şeyi de yoktur....
    Bob MARLEY
    ----------------------------
    @Emre_63
    ------------------------------
    Rabbinize alçak gönüllüce ve için için dua edin. Çünkü O, haddi aşanları sevmez.(Arâf, 7/55)
    -------------------------------
    Ömer
    -------------------------------
    İçimden, çocukça bir duruşla "Büyüklere küsüm" demek geçti..
    Cahit Zarifoğlu
    --------------------------------
    Nisanur arslan
    ---------------------------------
    Ölünce tabutuma şey yazdırmak istiyorum;
    " dikkatli taşımaya gerek yok artık kırılmaz"...
    --------------------------------
    Dorian Gray'in Portresi
    --------------------------------
    "Ziyanı yok, gülüşü yeter.."
    --------------------------------
    Ophelia
    --------------------------------
    Yasak meyve her zaman daha tatlıdır.
    Ölüler Evinden Anılar, Dostoyevski
    ---------------------------------
    ==========yorum=========
    Sıradan Birisi
    Tadına bakan bilir. Tatli gelir ilk sonrasi zehir olur...
    =======================
    @Affan_
    ----------------------------------
    |• "Hz.Aişe Efendimiz ﷺ 'e
    -Ey Allah'ın Rasûlü , beni nasıl seviyorsun ? dedi ."
    İşte o muazzam cevap ..
    . . . "K ö r d ü ğ ü m g i b i ."⠀ ོ🎐🕊️
    -----------------------------------
    Alptunc
    -----------------------------------
    Hayat ebedi olsaydı hatıraya lüzum kalmazdı.🌴🍃
    -----------------------------------
    Kıdemli Çekoslovak
    -----------------------------------
    ...Ya da o,
    Bir anlık da olsa
    Senin kalbine yakın olmak için mi yaratıldı?
    |İvan Turgenyev|
    Beyaz Geceler, Dostoyevski
    Sayfa 5
    -----------------------------------
    Kendimi kimseye inandirmaya mecbur degilim
    -----------------------------------
    Bakma bu kadar hüzünlü şeyler yazdığıma ben hep gülerim ve gülerken kimse yalan olduğunu anlamaz.
    -----------------------------------
    Feda
    -----------------------------------
    Bilmece
    Matematik Kitabı Türkçe Kitabına Ne Demiş?
    -----------------------------------
    ================yorum================
    ESİB
    çok problemim var demiş.:)
    ====================================
    Kahve kitap
    -----------------------------------
    Dilinizi daima iyi kullanınız. O sizi saadete götürdüğü gibi, felakete de sürükleyebilir.
    Hz. Ali
    -----------------------------------
    Rıdvan
    -----------------------------------
    "Parka gidecekmiş, iki gözümün çiçeği..."..)
    -----------------------------------
    @10_uUR
    ------------------------------------
    Günaydın
    Ormandaki ağaçların yangından kaçtığını görmek ne güzel olurdu!
    ------------------------------------
    Mesut
    ------------------------------------
    Kürt Ata sözü
    Xudé hebe,kes tunebe.
    ------Allah olsun, kimse olmasın------ TR
    --------------------------------------
    Bilge
    --------------------------------------
    Güzel gülüyorsun, bunu çok harcama olur mu?...
    /Didem Madak/
    ---------------------------------------
    Mustafa emîn Yalçın
    ---------------------------------------
    "Gerçek sabit kalırken,doğrular yerinde durmuyordu..."
    ---------------------------------------
    Bulutlarda'Huzur
    ----------------------------------------
    🍃
    Her dem dertlense de insan derdiyle,
    Her insan derman olmaz yüreğiyle.
    -----------------------------------------
    Emir Timur
    -----------------------------------------
    M.Kemal ATATÜRK
    İnsanın serveti, kendi kişiliğinde olmalı.
    -----------------------------------------
    Fatoşşş
    ----------------------------------------
    -Cemal Süreya
    Aşkı anılar besliyor düşler kadar
    Bu yüzden diyorum ki aşk eskidikçe aşktır
    Sevgi eskidikçe sevgi.
    ------------------------------------------
  • 224 syf.
    ·Beğendi·9/10
    - METALCİNİN ÇİLESİ -

    Günaydın çokomeller! İşbu kitap başlığı altında inceleme olarak anlatılacak olanlar anılardan derlenmiştir ..Ve ev ile iş arasında mekik dokuyan siz "normal" insanları irite edebilir .. Yine sevdiğiniz Gezi Gözlem Kolu statüsünde yeralacak işbu incelemede yer alan olay ve kahramanların hepsi gerçektir.. Ve kısmi olarak "SÜPÜRÜZ" BOZMAYAN SPOILER İHTİVA ETMEKTEDİR.. Neşe kaçmaz yani okursan kar tanesi! Yalnız bu incelemede bu kez farklı bir yol izleyeceğiz sayın Jim-Jim ve Cimcimeler.. O yüzden şu parçayı aç bir dinle önce .. Çünkü olayın özü işte bu parcanın bahsettiği nesne cevresinde şekillenmekte.. Çünkü biliyorsunuz ki ŞEYTAN ROCK 'N ROLL' u ve PARAYI YARATTI !! Ha bir de alkol !! O yüzden incelemeyi okuyacak 18 yaş altı kesim .. UYARILDINIZ!! DEMEDİ DEMEYİN!!

    https://www.youtube.com/watch?v=WNq0sxE2_Fo

    Sevgili cicişler , siz bilmeseniz de ,yazlığı olan , üniversite yıllarında ve öncesinde top koşturan ve "metal dinleyen" her gencin, yaz sıcaklarının bastırması ile ortaya çıkan ortak bir kabusu vardır.. Bu kabusu şu başlık altında incelemekte yarar var : "Havalar ısınınca yazlığa giden aileler, karargahta yani evde kaderine terk edilen çocuklar, bu süreç öncesinde ve sonrasında maruz kaldıkları olaylar." Bu açıdan bakıldığında yazlık hem bir NİMET, hem de bir İLLETTİR .. "Nimettir" , çünkü bir otorite yoksunluğu vukuu bulmuştur , özgürlük duyguları tavan yapmıştır, uzun müddet kafeste tutulup proteinsiz bırakılmış kemikleri sayılan anorexia nervosaya tutulmuş aslan sokağa çıkıp seyyar kasaplığa meyletmektedir... Bonus olarak gelen YüKSeK (Bkz: ..ııIIIIıI..ııIII ) sesle müzik dinleyebilmek , sınırsız alkol alımı ve daha nice cici opsiyon da cabası tabii şekerim.. Diğer yandan "illettir" , çünkü tüm bu kazanımların bir de geri beslemesi vardır ..Biliyorsunuz özgürlükler savaşlar sonrasında ele geçen kazanımlardır ve tatlı tatlı yemenin ACI ACI.. (Anla işte canısı !! Söyletme beni ! ) İşte bu yüzden ,üniversite yıllarında o özgürlük duygusunu , metal müzik ve kazanımı olan asiliğe zerk eden bireyler, yazlığa gidip sıkıntılara gark olmamak için isyan bayrağını çektiğinden kelli gözü arkada kalacak olan ebeveynler de kitaptaki en eski hileye başvururlar .. Yani?

    Para ile tehdit ve yörüngeye sokma çabaları ..

    Özgürlüğe uygulanan bir ambargodur bu esasen ebeveyn öyle algılamasa da.. Ve ebeveyn bilmektedir ki , kapanan para muslukları ile kendisi karşılıksız dolar basıp piyasaya dolar süren bir küçük Amerika , karşı cenapta yeralan asi gençler ise,
    kapitalizmin pençesine düşmüş ve varolma savaşı veren , totaliter rejimden kısıtlı bir süre de olsa kurtulmuş Kekomançero Cumhuriyeti' ne dönüşmüşlerdir .. Bu anlatılanlar şimdi belki okurken sizleri gülümsetse de, esasen büyük dramlar ve gözyaşı içermektedir.. Çünkü ortada adı konulmamış bir SOĞUK savaş vardır ve adı konulmamış bu soğuk savaş, SSCB ve USA arasında geçen versiyonu ile kıyaslandığında solda sıfır kalmaktadır.. Takriben , "Kader ve Keder" arasındaki ince çizgiyi belirleyecek büyük günden bir hafta öncesinde , yani ev halkının kapıyı suratınıza çarparak çekip, o güzel ve sevgi dolu "Ne halin varsa gör KÖTÜ RUH!" cümlesini size kurmalarından aşağı yukarı bir hafta öncesinde gayri nizami harp başlar .. Cepheler açılmış , hendekler kazılmış , kamplaşma ve ötekileşme kültürü ayyuka çıkmıştır..Güneşin asfaltta yumurta pişirdiği o günlerde, işbu ev içerisinde ters orantılı bir sera etkisi görülmektedir.. Dışarda insanları buhar eden sıcaklıkların aksine evin içi -50 lere düşmüştür.. Hiç ilgisi olmayan nesneler yüzünden 2. Dünya Savaşına rahmet okutan zincirleme reaksiyonlar ve diyaloglar yaşanmaktadır ve elinizi attığınız bu nesneler soğuktan kelli elinize yapışmaktadır.. Pek tabii savaşın seyreylediği bu günlerde küçük metalcilerin yanında hem dinlediği müzikten , hem benimsediği kültürden dolayı olsun hiçbir müttefik bulunmamaktadır.. Yalnızlık içinde varolma savaşı veren ve 3 , yazıyla ÜÇ cephede (anne - baba ve kardeş ), adı ele geçirilmiş medya sayesinde dezanformasyon ile yoğrularak Kutsal TESLİS ittifakı olarak adlandırılan bir oluşuma karşı çarpışan bir neferdir artık o ! Gelgelelim her ne kadar küçük metalci için durum umutsuz gibi gözükse de , bu ruhsal erezyonların at koşturduğu cepheler arasında GÖZLE GÖRÜLMEZ bir DEHŞET DENGESİ de kurulmuştur.. Ebeveyn göz göre göre "kendisince" yoldan çıkmış bu yaşam formunu gözden çıkaramaz.. Ölüme terkedemez.. Yalnız sıtmaya yakalanması yani sürünmesi de kendi yararınadır..Bilir ki, bu sene burnu sürtülecek bu asi birey seneye kararlarını, geçen sene kendisinin sponsor olduğu felaketler ve açlık olgularını da göz önüne alarak verecektir.. Küçük metalci de bunun bilincindedir pek tabii.. Ama kontrespiyonaj mantığı ile Kutsal İttifakın yumuşak karnına yönelmeyi ihmal etmez.. Çeşitli duygu sömürüsü ve "holivudun" post apokaliptik film senaryolarını , Knut Hamsun' un da kulaklarını çınlatarak ince ince , oya gibi işleyerek kendisini bu yoldan geri dönmesi için uyaran telaşlı anneye sızdırır.. Çünkü o da bilmektedir ki , anneler oğullarına kıyamazlar =)) Böylelikle "KALE" içten fethedilmiş , Truva atı tüm engellere rağmen ŞAHA KALKMIŞTIR! Ve tüm bu yaşanılanların sonucunda anneden nakit yaşam kaynağı bir miktar da olsa koparılır.. "YETMEZ AMA EVET!" ve "YES BE ANNEM!" cümleleri bir başka güzel gelmektedir şimdi kulaklara (LİBOŞLARA SELAM ROKETE DEVAM!).. Bir yandan bunlar oladursun , çarpışmalar da olanca hızı ve şiddeti ile devam etmektedir .. Yalnız karşı cephede yeralan ve çift taraflı oynayan müttefiki ele vermemek elzemdir. O yüzden nasıl ki sanayi de pişen menemeni elle yiyor , çatalla kaşığa burun kıvırıyorsak fırından yeni çıkmış taze ekmeğe sarılıp , yukardaki parçanın konusu olan nesneyi de , bu parça eşliğinde PROPAGANDASINI yaparak , hep bir ağızdan söylenen ENTERNASYONEL MARŞIYMIŞCASINA karşı tarafa empoze etmeye de kati suretle özen gösterilmelidir..

    Büyük günden bir önceki akşam kılıçlar çekilir ve yenişemeyen taraflar masaya oturur.. Metalciye son kez gittiği yolun yol olmadığı , kararından vazgeçerse kendisine yazlık sınırları içerisinde bir KÜÇÜK dukalık bahşedileceği çınlatılır...Kibarca reddedişin ardından savaş , barış antlaşması adı altında oturulan bu masada ,son ve en şiddetli halini alır.. Cephede gerilla taktikleri ve vur-kaçlar ile bozguna uğratılmış düzenli ordular, kaybettikleri bu savaşı masada kazanmak istemektedirler sizin anlayacağınız.. Ama metalci feleğin çemberinden geçtiğinden kelli az da olsa elde edilen kazanımlarını geri vermek istemez ve karşılıklı HAYIR duaları ile antlaşma imzalanır.. Yıpranma ve savaş tazminatı alarak varoluşunu perçinlediği bu Kurtuluş Savaşından zaferle ayrılmıştır ayrılmasına ama bedeli çok ağır olmuştur kendisine .. 3 aylığına alması gereken paranın ancak üçte birini alır..

    Bu kısımdan sonra yeralanlar kısmen kitabımızın konusu ile paralellikler göstermektedir.. Nasıl mı? Gelin devam edelim maceramıza kaldığımız yerden şekerpareler.. Metalci kararlı bir özgürlük savaşçısıdır LAKİİİİİN .. İktisadi bilimlerle arası HİÇ olmadığı "İÇÜN "(VAR OL AZİZ BABA !) kazanılan savaş tazminatları 2 haftada suyunu çeker .. Hiç bitmeyecekmiş gibi petrol satan Suudi Arabistan modelini, iç anadolu bozkırlarında hayata geçiriverir hiç farkında olmasa da.. Adı Bahar olan bir bayramda , yağan yağmura sebep, perişan olmuş ve asfalt üzerinde Bim'den alınan Bili-Bili marka yumurta kolileri ile tutuşturulup yakılan nevruz lastiklerine dönmüştür.. Köfte , sucuk , pirzola ,efenime söyleyeyim balkonda mangal ve çeşitli cici-boğazlarla start alan ve KIRMIZI TUBORGLAR ile desteklenen o güzel menüler gitmiş ,yerini günlük bir halk ekmek ve 2 milyonluk tuzlu çekirdekten oluşan , musluklardan akan BELEDİYE GAZOZU ile hüzün skillerine +10 veren Uganda diyetleri almıştır.. Geçtiği tünelin sonunda belirmesi gereken ışık ,midelerde patlayan grizularla kararmaktadır.. İşte o an bir mucize eseri okuduğu Aziz Nesin kitapları gelir aklına küçük metalcinin... Cezaevlerinde, bir elin nesi var çoğunluğun sesi var diyerek oluşturulan KOMÜNAL sistemi uygulayacaktır !! KIRMIZI SAKALLI CİDDEN AMA CİDDEN "TOPAL" bırakılan KARINCALAR olamasa da (karınca çalışkan kardeşim! olmaz öyle şey! BEN İŞSİZİM!) , "çekirge" ya da "ağustos böceği" olarak hayatına devam edebileceğini anlayarak göçebe yerleşim sistemine kanalize olmaya karar verir .. Sayı doğrusunun artı kısmında yer alan değerler paylaşılıyor da (MUTLULUK , SEVİNÇ GAK GUK!) , niçin eksiler de paylaşılmasın diyerek , kendi eksilerini başkalarının hayatını EKSİLTMEK için kullanma yoluna giden ve aldığı zımba gibi bir İvan Drago aromalı aparkatla ringi öpen bu varoluş savaşçısı (DOSTOYEVSKİ KİM ULAN ?!?!?CAMUS MÜYMÜŞ !! PEH!!! BEN VARIM BEN!!!! RÖHAHAHAHA!!) 10'dan geriye sayılırken bir phoneix (zümrüdü anka işte !) olup kendi küllerinden doğma yolunun kapısını işte o an, orada aralamıştır..

    Biliyorum ki burdan sonrasında neler oldu bilmek isteyeceksiniz .. Anılar güzel ama zaman kısıtlı .. Şöyle anlık olarak zaman çizelgesini check edecek olursam , yaşanılan olaylardan bir tanesini aktarayım sizlere .. Aklıma ilk gelenlerden.. Misal sabah Kerpiçlere (işsizlik ordumuzun yüzbaşı rütbesi ile hizmet veren bir başka neferi!) gidip, ekmek , leblebi ve kelle başı 5 bira ile kahvaltı yapmak , öğlen Odtü bahar şenliklerinde "SICAK" 4 kırmızı tuborg , üstüne 2 büyük votka ve maddi olanaksızlıklardan ötürü yemekhaneden calınan limon suyuna şeker eklemek sureti ile yapılan GÜLYABANİ kokteylini "öldürüp" devrim statında uyuyakalmak ve gece saat 4'te Mamak'ta bir parkın içindeki havuza ayaklarımızı uzatmış bir halde uyanmak .. Evet şekeri çok kaçırmışız! =))

    Şimdi ben bunları size niye anlattım ? Hakan Günday' ı ilk okuduğum günden beri biliyorum ki , o da bu camianın içinden gelme bir adam.. Metal dinlemiş.. Bu kültürü ve birikimini çok iyi özümsemiş ..Bu çok açık! Ve gözlem gücü muhteşem.. Ben işin gırgırı ile buraya kadar size olayın temel yol haritasındaki değişkenlerden birini anlattım sadece. Bu kitapta yeralan esas olay, yaşama isteğini yitirmiş bireylerin içine düştüğü durumlar .. Esasen inceleme de sadece ve sadece İŞBU PARAGRAFTAN İBARET ! Mutlaka oku diyeceğim bir kitap mıdır ? Hayır değil .. Ama farklı bir kafa .. Farklı bir panorama .. Farklı diyarlara ve şahıslara açılan bir pencere .. Okursan kazanımın çok olmaz ama kaybettiğin olgular içinde zaman da yer almaz şekerim .. Bünye aforizmaya doyar..

    Bir İŞSİZ VE "SPONSORSUZ" incelemenin de böylece sonuna geldik cicim .. Sevgili Hakan Günday , eğer bu incelemeyi okuyor ve içinden Sarı Mercedes filmindeki kadına karşı çemkiren İlyas Salman edasıyla "BOK ETTİNİZ" diyorsan ,bana özelden ulaş ki hesap bilgilerimi vereyim sana .. 'Till then ..

    ÇAĞARIN GELSİN CEYARI ! SOYSUN GİTSİN HIYARI !