• ≪Neyzen Tevfik’in≫ kardeşi Baytariye ulemasından Şefik de Ankara’da
    bulunduğu müddetçe sık sık üstadın yanına gidip ney çalardı. Üstadın kanaatince ≪Şefik eşsiz bir neyzendi, fakat kardeşinin onda biri bile olamazdı!≫

    Galiba 1926 senesinde idi. İstanbul’da (Karesi) otelinde misafirdim. Üstat ve rahmetli ≪Ruhi Naci≫ ile birlikte otelin gazinosunda oturuyorduk, Neyzen Tevfik çıkageldi, O ≪samimi can arkadaşı≫ nın, o ≪koca üstat ≫ ın ellerini tuttu, yüzüne gözüne surdu, öptü, öptü... Beş on dakika geçmedi, (Hafız Sami) efendi geliverdi. O da karşıdan üstadı görmüştü.
    Senelerden beri kendisine mütehassirdi. Gariptir ki ayni merasimi ihtiramı
    o da ifa etti . Fakat, oturuşu Neyzen gibi mübalatsız değildi, daha
    çok hürmetkârane idi. Bu iki üstada ≪koca üstat≫ söylüyordu, onlar dinliyorlardı.
    Gazinonun içi dışı dolmuştu. Öyle ya, bir şair, bir neyzen, bir de hanende toplanmış, bir araya gelmişlerdi. Üstada (Hafız Sami) ye bir gazel okutmasını işaret ettim, ihtimal kalabalıktan hoşlanmadığı için kaşlarını kaldırdı. Biliyorum ki hanendenin dünyada hatırını kıramayacağı adam belki yalnız ≪koca üstat≫ dı.

    Hafız Sami, Akif’in ellerini öptü, ≪gönlünden çıkarmamasını≫ niyaz ile
    ayrılıp gitti. Kalabalık da hayli dağılmıştı.
    Tevfik torbasından o biricik nayını çıkardı.
    — Emret, üstadım, dedi.
    Akif onbeş sene evvel (...... ) deki faslını üflemesini istedi. Artık ruhumuz
    Neyzenin çıkardığı o lahuti nağmeler arasında vecd ile titriyor,
    sanki uçuyordu. Üstadın yüzüne baktım, gözlerinden sessizce yaşlar döküyordu.
    Fasıl bitti, tekrar konuşmalar başladı. Akif dedi ki ;
    — Ah, Tevfik, on beş sene evvelki semalarda uçamıyorsun!

    Üstat ile baş başayız, bize Tevfik’in bir hikayesini anlattı :
    — Tevfik bir arkadakiyle galiba bir fırının üstündeki bir odaya kapanmışlar,
    kırk gün, kırk gece içmeye, dışarı çıkmamağa karar vermişler!
    Eşleri dostları kendilerini vazgeçirmeğe çalıştıkça, tek bir cevap vermeyerek,
    daha evvelden odaya astıkları şu iki levhayı gösterirlermiş :
    1 — Vaaz ve nasihat dinlenmez!
    2 — Fikri ferda ve endişei maişet memnudur!..
    Bana haber verdiler, gittim, kararlarını bozdum. Tevfik beni sebatsızlıkla
    itham edecekler'diye bırakıp soluğu ta Mısır’da aldı!
    (Tevfik) nev’i şahsına münhasır kıymetli bir adamdır. Bir zaman
    gelecek, arayacağız.
    *

    Üstadın son Safahat’ında (Sanatkar) başlıklı nefis bir şiiri vardır.
    Musiki hakkındaki meftuniyetini terennüm eden o şiirle dehayı sanatını
    öteden beri takdir ettiği yarı kadimi (Şerif Muhyiddin) beye sureti
    mahsusada yazdığı parçaları okunmalıdır. Bu parçalar üstadın musiki
    telakkini de göstermektedir [2].
    Akif’in sesi çok tatlı ve davudi idi. Onda eslafın en güzide besteleri
    vardı. Bunlardan bazılarını bize de gecdi.
  • 1.
    Sedirde al yeşil, dal dal Bursa ipeklisi,
    duvarda mavi bir bahçe gibi Kütahyalı çiniler,
    gümüş ibriklerde şarap,
    bakır lengerlerde kızarmış kuzular nar idi.
    Öz kardeşi Musayı ok kirişiyle boğup
    yani bir altın leğende kardeş kanıyla aptest alarak
    Çelebi Sultan Memet tahta çıkmış hünkâr idi.
    Çelebi hünkâr idi amma
    Âl Osman ülkesinde esen
    bir kısırlık çığlığı, bir ölüm türküsü rüzgâr idi.
    Köylünün göz nuru zeamet
    alın teri timar idi.
    Kırık testiler susuz
    su başarında bıyık buran sipahiler var idi.
    Yolcu, yollarda topraksız insanın
    ve insansız toprağın feryadını duyar idi.
    Ve yolların sonu kale kapısında kılıçlar şakırdar
    köpüklü atlar kişner iken
    çarşıda her lonca kesmiş kendi pirinden ümidi
    tarumar idi.
    Velhasıl hünkâr idi, timar idi, rüzgâr idi,
    ahüzar idi.
    ***
    2.
    Bu göl İznik gölüdür.
    Durgundur.
    Karanlıktır.
    Derindir.
    Bir kuyu suyu gibi
    içindedir dağların.
    Bizim burada göller
    dumanlıdırlar.
    Balıklarının eti yavan olur,
    sazlıklarından ısıtma gelir,
    ve göl insanı
    sakalına ak düşmeden ölür.
    Bu göl İznik gölüdür.
    Yanında İznik kasabası.
    İznik kasabasında
    kırık bir yürek gibidir demircilerin örsü.
    Çocuklar açtır.
    Kurutulmuş balığa benzer kadınların memesi.
    Ve delikanlılar türkü söylemez.
    Bu kasaba İznik kasabası.
    Bu ev esnaf mahallesinde bir ev.
    Bu evde
    bir ihtiyar vardır Bedreddin adında.
    Boyu küçük
    sakalı büyük
    sakalı ak.
    Çekik çocuk gözleri kurnaz
    ve sarı parmakları saz gibi.
    Bedreddin
    ak bir koyun postu üstüne
    oturmuş.
    Hattı talik ile yazıyor
    «Teshil»i.
    Karşısında diz çökmüşler
    ve karşıdan
    bir dağa bakar gibi bakıyorlar ona.
    Bakıyor:
    Başı tıraşlı
    kalın kaşlı
    ince uzun boylu Börklüce Mustafa.
    Bakıyor:
    kartal gagalı Torlak Kemâl..
    Bakmaktan bıkıp usanmayıp
    bakmağa doymıyarak
    İznik sürgünü Bedreddine bakıyorlar..
    *
    3.
    Kıyıda çıplak ayaklı bir kadın ağlamaktadır.
    Ve gölde ipi kopmuş
    boş bir balıkçı kayığı
    bir kuş ölüsü gibi
    suyun üstünde yüzüyor.
    Gidiyor suyun götürdüğü yere,
    gidiyor parçalanmak için karşı dağlara.
    İznik gölünde akşam oldu.
    Dağ başlarının kalın sesli sipahileri
    güneşin boynunu vurup
    kanını göle akıttılar.
    Kıyıda çıplak ayaklı bir kadın ağlamaktadır,
    bir sazan balığı yüzünden
    kaleye zincirlenen balıkçının kadını.
    İznik gölünde akşam oldu.
    Bedreddin eğildi suya
    avuçlayıp doğruldu.
    Ve sular
    parmaklarından dökülüp
    tekrar göle dönerken
    dedi kendi kendine:
    «— O âteş ki kalbimin içindedir
    tutuşmuştur
    günden güne artıyor.
    Dövülmüş demir olsa dayanmaz buna
    eriyecek yüreğim...

    Ben gayrı zuhur ve huruç edeceğim!
    Toprak adamları toprağı fethe gideceğiz.
    Ve kuvveti ilmi, sırrı tevhidi gerçeklendirip
    biz milletlerin ve mezheplerin kanunlarını
    iptâl edeceğiz...»

    Ertesi gün
    gölde kayık parçalanır
    kalede bir baş kesilir
    kıyıda bir kadın ağlar
    ve yazarken
    Simavneli «Teshil»ini
    Torlak Kemâlle Mustafa
    öptüler
    şeyhlerinin elini.
    Al atların kolanını sıktılar.
    Ve İznik kapısından
    dizlerinde çırılçıplak bir kılıç
    heybelerinde el yazma bir kitapla çıktılar...
    Kitaplarının adı:
    «Varidat»dı.
    *
    4.
    Börklüce Mustafa ile Torlak Kemâl, Bedreddinin elini öpüp atlarına binerek biri Aydın, biri Manisa taraflarına gittikten sonra ben de rehberimle Konya ellerine doğru yola çıktım ve bir gün Haymana ovasına ulaştığımızda
    *
    Duyduk ki Mustafa huruç eylemiş
    Aydın elinde Karaburunda.
    Bedreddinin kelâmını söylemiş
    köylünün huzurunda.
    Duyduk ki; «cümle derdinden kurtulup
    piri pâk olsun diye,
    on beş yaşında bir civan teni gibi, toprağın eti,
    ağalar topyekün kılıçtan geçirilip
    verilmiş ortaya hünkâr beylerinin timarı zeameti.»
    Duyduk ki...
    Bu işler duyulur da durmak olur mu?
    Bir sabah erken,
    Haymana ovasında bir garip kuş öterken,
    sıska bir söğüt altında zeytin danesi yedik.
    «Varalım,
    dedik.
    Görelim,
    dedik.
    Yapışıp
    sapanın
    sapına
    şol kardeş toprağını biz de bir yol
    sürelim, dedik.»
    Düştük dağlara dağlara,
    aştık dağları dağları...
    Dostlar,
    ben yolculuk etmem bir başıma.
    Bir ikindi vakti can yoldaşıma
    dedim ki: geldik.
    Dedim ki: bak
    başladı karşımızda bir çocuk gibi gülmeğe
    bir adım geride ağlayan toprak.
    Bak ki, incirler iri zümrüt gibidir,
    kütükler zor taşıyor kehribar salkımları.
    Saz sepetlerde oynıyan balıkları gör:
    ıslak derileri pul pul, ışıl ışıldır
    ve körpe kuzu eti gibi aktır
    yumuşaktır etleri.
    Dedim ki bak,
    burda insan toprak gibi, güneş gibi, deniz gibi
    bereketli.
    Burda insan gibi verimli deniz, güneş ve toprak..
    *
    5.
    Arkamızda hünkârın ve hünkâr beylerinin timar ve zeametli topraklarını bırakıp Börklücenin diyarına girdiğimizde bizi ilk karşılayan üç delikanlı oldu. Üçü de yanımdaki rehberim gibi yekpâre ak libaslıydılar. Birisinin kıvırcık, abanoz gibi siyah bir sakalı ve aynı renkte ihtiraslı gözleri, kemerli büyük bir burnu vardı. Vaktiyle Musanın dinindenmiş. Şimdi Börklüce yiğitlerinden.
    İkincisinin çenesi kıvrık ve burnu dümdüzdü. Sakızlı Rum bir gemiciymiş. O da Börklüce müritlerinden.
    Üçüncüsü orta boylu, geniş omuzlu. Şimdi düşünüyorum da, onu, yolparacılar koğuşunda yatan ve o yayla türküsünü söyliyen Hüseyine benzetiyorum. Yalnız Hüseyin Erzurumluydu. Bu Aydınlıymış.
    İlk sözü söyliyen Aydınlı oldu:
    — Dost musunuz düşman mı? dedi. Dost iseniz hoşgeldiniz. Düşman iseniz boynunuz kıldan incedir.
    — Dostuz, dedik.
    Ve o zaman öğrendik ki, Sarohan valisi Sismanın ordusunu, yani toprakları tekrar hünkâr beylerine vermek isteyenleri, bizimkiler Karaburunun dar, dağlık geçitlerinde tepelemişlerdir.
    Yine, o yolparacılar koğuşunda yatan Hüseyin'e benziyeni dedi ki:
    — Buradan ta Karaburunun dibindeki denize dek uzayan kardeş soframızda bu yıl incirler böyle ballı, başaklar böyle ağır ve zeytinler böyle yağlı iseler, biz onları, sırma cepken giyer haramilerin kanıyla suladık da ondandır.
    Müjde büyüktü. Rehberim:
    — Öyleyse tez dönelim. Haberi Bedreddine iletelim, dedi.
    Yanımıza Sakızlı Rum gemici Anastası da alıp ve ancak eşiğine bastığımız kardeş toprağını bırakarak tekrar Âl Osman oğullarının karanlığına daldık.
    Bedreddini İznikte, göl kıyısında bulduk. Vakit sabahtı. Hava ıslak ve kederliydi.
    Bedreddin.
    — Nöbet bizimdir. Rumeline geçek, dedi.
    Gece İznikten çıktık. Peşimizi atlılar kovalıyordu. Karanlık, onlarla aramızda duvar gibiydi. Ve bu duvarın arkasından nal seslerini duyuyorduk. Rehberim önden gidiyor, Bedreddinin atı benim al atımla Anastasınki arasındaydı. Biz üç anaydık. Bedreddin çocuğumuz Ona bir kötülük edecekler diye içimiz titriyordu. Biz üç çocuktuk. Bedreddin babamız. Karanlığın duvarı ardındaki nal sesleri yaklaşır gibi oldukça Bedreddine sokuluyorduk.
    Gün ışığında gizlenip, geceleri yol alarak İsfendiyara ulaştık. Oradan bir gemiye bindik.
    ***
    6.
    Bir gece bir denizde yalnız yıldızlar
    ve bir yelkenli vardı.
    Bir gece bir denizde bir yelkenli
    yapyalnızdı yıldızlarla.
    Yıldızlar sayısızdı.
    Yelkenler sönüktü.
    Su karanlıktı
    ve göz alabildiğine dümdüzdü.
    Sarı Anastasla Adalı Bekir
    hamladaydılar.
    Koç Salihle ben
    pruvada.
    Ve Bedreddin
    parmakları sakalına gömülü
    dinliyordu küreklerin şıpırtısını.
    Ben:
    — Ya! Bedreddin! dedim,
    uyuklıyan yelkenlerin tepesinde
    yıldızlardan başka bir şey görmüyoruz.
    Fısıltılar dolaşmıyor havalarda.
    Ve denizin içinden
    gürültüler duymuyoruz.
    Sade bir dilsiz, karanlık su,
    sade onun uykusu.
    Ak sakalı boyundan büyük küçük ihtiyar
    güldü,
    dedi:
    — Sen bakma havanın durgunluğuna
    derya dediğin uyur uyur uyanır.
    Bir gece bir denizde yalnız yıldızlar
    ve bir yelkenli vardı.
    Bir gece bir yelkenli geçip Karadenizi
    gidiyordu Deliormana
    Ağaçdenizine..
    ***
    7.
    Bu orman ki Deliormandır gelip durmuşuz
    demek Ağaçdenizinde çadır kurmuşuz.
    «Malûm niçin geldik,
    malûm derdi derunumuz» diye
    her daldan her köye bir şahin uçurmuşuz.
    Her şahin peşine yüz aslan takıp gelmiş.
    Köylü, bey ekinini, çırak çarşıyı yakıp
    reaya zinciri bırakıp gelmiş.
    Yani Rumelinde bizden ne varsa tekmil
    kol kol Ağaçdenizine akıp gelmiş...
    Bir kızılca kıyamet!
    Karışmış birbirine
    at, insan, mızrak, demir, yaprak, deri,
    gürgenlerin dalları, meşelerin kökleri.
    Ne böyle bir âlem görmüşlüğü vardır,
    ne böyle bir uğultu duymuşluğu var
    Deliorman deli olalı beri..
    ***
    8.
    Anastası Deliormanda Bedreddinin ordugâhında bırakıp ben ve rehberim Geliboluya indik. Bizden önce buradan denizi yüzerek geçen olmuş. Galiba bir dildâde yüzünden. Biz de denizi yüzerek karşı kıyıya vardık. Lâkin bizi bir balık gibi çevik yapan şey bir kadın yüzünü ay ışığında seyretmek ihtirası değil, İzmir yoluyla Karaburuna, bu sefer şeyhinden Mustafaya haber ulaştırmak işiydi.
    İzmire yakın bir kervansaraya vardığımızda, padişahın on iki yaşındaki oğlunun elinden tutan Bayezid Paşanın Anadolu askerlerini topladığını duyduk.
    İzmirde çok oyalanmadık. Şehirden çıkıp Aydın yolunu tutmuştuk ki bir bağ içinde, bir ceviz ağacı altında, bir kuyuya serinlesin diye karpuz salmış dinlenen ve sohbet eden dört çelebiye rastladık. Her birinin üstünde başka çeşit libas vardı. Üçü kavukluydu, birisi fesli. Selâm verdiler. Selâm aldık. Kavuklulardan birisi Neşrî imiş. Dedi ki:
    — Halkı ibahet mezhebine davet eden Börklücenin üzerine Sultan Mehemmed Bayezid Paşa'yı gönderir.
    Kavuklulardan ikincisi Şükrüllah bin Şihâbiddin imiş. Dedi ki:
    — Bu sofinin başına birçok kimseler toplandı. Ve bunların dahi şer'i Muhammediye muhalif nice işleri âşikâr oldu.
    Kavuklulardan üçüncüsü Âşıkpaşazâde imiş. Dedi ki:
    - Sual: Ahir Börklüce paralanırsa imanla mı gidecek, imansız mı?
    - Cevap: Allah bilir anın çünkim biz anın mevti halini bilmezüz..
    Fesli olan çelebi İlâhiyat Fakültesi tarihi kelâm müderrisiydi. Yüzümüze baktı. Gözlerini kırpıştırarak kurnaz kurnaz gülümsedi. Bir şey demedi.
    Biz hemen atlarımızı mahmuzladık. Ve bir bağ içinde, bir ceviz ağacı altında, bir kuyuya saldıkları karpuzları serinletip sohbet edenleri nallarımızın tozları arkasında bırakarak Aydına, Karaburuna, Börklücenin yanına vardık.
    ***
    9.
    Sıcaktı.
    Sıcak.
    Sapı kanlı, demiri kör bir bıçaktı
    sıcak.
    Sıcaktı.
    Bulutlar doluydular,
    bulutlar boşanacak
    boşanacaktı.
    O, kımıldanmadan baktı,
    kayalardan
    iki gözü iki kartal gibi indi ovaya.
    Orda en yumuşak, en sert
    en tutumlu, en cömert,
    en
    seven,
    en büyük, en güzel kadın:
    TOPRAK
    nerdeyse doğuracak
    doğuracaktı.
    Sıcaktı.
    Baktı Karaburun dağlarından O
    baktı bu toprağın sonundaki ufka
    çatarak kaşlarını :
    Kırlarda çocuk başlarını
    Kanlı gelincikler gibi koparıp
    çırılçıplak çığlıkları sürükleyip peşinde
    beş tuğlu bir yangın geliyordu karşıdan ufku sarıp.
    Bu gelen
    Şehzade Murattı.
    Hükmü hümâyun sâdır olmuştu ki Şehzade Muradın
    ismine
    Aydın eline varıp
    Bedreddin halifesi mülhid Mustafanın başına ine.
    Sıcaktı.
    Bedreddin halifesi mülhid Mustafa baktı,
    baktı köylü Mustafa.
    Baktı korkmadan
    kızmadan
    gülmeden.
    Baktı dimdik
    dosdoğru.
    Baktı O.
    En yumuşak, en sert
    en tutumlu, en cömert,
    en
    seven,
    en büyük, en güzel kadın :
    TOPRAK
    nerdeyse doğuracak
    doğuracaktı.
    Baktı.
    Bedreddin yiğitleri kayalardan ufka baktılar.
    Gitgide yaklaşıyordu bu toprağın sonu
    fermanlı bir ölüm kuşunun kanatlarıyla.
    Oysaki onlar bu toprağı,
    bu kayalardan bakanlar, onu,
    üzümü, inciri, narı,
    tüyleri baldan sarı,
    sütleri baldan koyu davarları,
    ince belli, aslan yeleli atlarıyla
    duvarsız ve sınırsız
    bir kardeş sofrası gibi açmıştılar.
    Sıcaktı.
    Baktı.
    Bedreddin yiğitleri baktılar ufka...

    En yumuşak, en sert,
    en tutumlu, en cömert,
    en
    seven,
    en büyük, en güzel kadın :
    TOPRAK
    nerdeyse doğuracak
    doğuracaktı.
    Sıcaktı.
    Bulutlar doluydular.
    Nerdeyse tatlı bir söz gibi ilk damla düşecekti yere.
    Birden-
    - bire
    kayalardan dökülür
    gökten yağar
    yerden biter gibi,
    bu toprağın verdiği en son eser gibi
    Bedreddin yiğitleri şehzade ordusunun karşısına
    çıktılar.
    Dikişsiz ak libaslı
    baş açık
    yalnayak ve yalın kılıçtılar.
    Mübalâğa cenk olundu.
    Aydının Türk köylüleri,
    Sakızlı Rum gemiciler,
    Yahudi esnafları,
    on bin mülhid yoldaşı Börklüce Mustafanın
    düşman ormanına on bin balta gibi daldı.
    Bayrakları al, yeşil,
    kalkanları kakma, tolgası tunç
    saflar
    pâre pâre edildi ama,
    boşanan yağmur içinde gün inerken akşama
    on binler iki bin kaldı.
    Hep bir ağızdan türkü söyleyip
    hep beraber sulardan çekmek ağı,
    demiri oya gibi işleyip hep beraber,
    hep beraber sürebilmek toprağı,
    ballı incirleri hep beraber yiyebilmek,
    yârin yanağından gayrı her şeyde
    her yerde
    hep beraber!
    diyebilmek
    için
    on binler verdi sekiz binini..
    Yenildiler.
    Yenenler, yenilenlerin
    dikişsiz, ak gömleğinde sildiler
    kılıçlarının kanını.
    Ve hep beraber söylenen bir türkü gibi
    hep beraber kardeş elleriyle işlenen toprak
    Edirne sarayında damızlanmış atların
    eşildi nallarıyla.
    Tarihsel, sosyal, ekonomik şartların
    zarurî neticesi bu!
    deme, bilirim!
    O dediğin nesnenin önünde kafamla eğilirim.
    Ama bu yürek
    o, bu dilden anlamaz pek.
    O, «hey gidi kambur felek,
    hey gidi kahbe devran hey,»
    der.
    Ve teker teker,
    bir an içinde,
    omuzlarında dilim dilim kırbaç izleri,
    yüzleri kan içinde
    geçer çıplak ayaklarıyla yüreğime basarak
    geçer Aydın ellerinden Karaburun mağlûpları..
    ***
    10.
    Karanlıkta durdular.
    Sözü O aldı, dedi:
    «— Ayasluğ, şehrinde pazar kurdular.
    Yine kimin dostlar
    yine kimin boynun vurdular?»
    Yağmur
    yağıyordu boyuna.
    Sözü onlar alıp
    dediler ona:
    «— Daha pazar
    kurulmadı
    kurulacak.
    Esen rüzgâr
    durulmadı
    durulacak.
    Boynu daha
    vurulmadı
    vurulacak.»
    Karanlık ıslanırken perde perde
    belirdim onların olduğu yerde
    sözü ben aldım, dedim :
    «— Ayasluğ şehrinin kapısı nerde?
    Göster geçeyim!
    Kalesi var mı?
    Söyle yıkayım.
    Baç alırlar mı?
    De ki vermeyim!»
    Sözü O aldı, dedi:
    «—Ayasluğ şehrinin kapısı dardır.
    Girip çıkılmaz.
    Kalesi vardır,
    kolay yıkılmaz.
    Var git al atlı yiğit
    var git işine!..»
    Dedim: «— Girip çıkarım!»
    Dedim: «-—Yakıp yıkarım!»
    Dedi: «—Yağış kesildi
    gün ağarıyor.
    Cellât Ali,
    Mustafayı
    çağırıyor!
    Var git al atlı yiğit
    var git işine!..»
    Dedim: «— Dostlar
    bırakın beni
    bırakın beni.
    Dostlar
    göreyim onu
    göreyim onu!
    Sanmayınız
    dayanamam.
    Sanmayınız
    yandığımı
    el âleme belli etmeden yanamam!
    Dostlar
    "Olmaz!" demeyin,
    "Olmaz!" demeyin boşuna.
    Sapından kopacak armut değil bu
    armut değil bu,
    yaralı olsa da düşmez dalından;
    bu yürek
    bu yürek benzemez serçe kuşuna
    serçe kuşuna!
    Dostlar
    biliyorum!
    Dostlar
    biliyorum nerde, ne haldedir O!
    Biliyorum
    gitti gelmez bir daha!
    Biliyorum
    bir deve hörgücünde
    kanıyan bir çarmıha
    çırılçıplak bedeni
    mıhlıdır kollarından.
    Dostlar
    bırakın beni,
    bırakın beni.
    Dostlar
    bir varayım göreyim
    göreyim
    Bedreddin kullarından
    Börklüce Mustafayı
    Mustafayı.»

    Boynu vurulacak iki bin adam,
    Mustafa ve çarmıhı
    cellât, kütük ve satır
    her şey hazır
    her şey tamam.
    Kızıl sırma işlemeli bir haşa
    altın üzengiler
    kır bir at.
    Atın üstünde kalın kaşlı bir çocuk
    Amasya padişahı şehzade sultan Murat.
    Ve yanında onun
    bilmem kaçıncı tuğuna ettiğim Bayezid Paşa!
    Satırı çaldı cellât.
    Çıplak boyunlar yarıldı nar gibi,
    yeşil bir daldan düşen elmalar gibi
    birbiri ardına düştü başlar.
    Ve her baş düşerken yere
    çarmıhından Mustafa
    baktı son defa.
    Ve her yere düşen başın
    kılı depremedi:
    —İriş
    Dede Sultanım iriş!
    dedi bir,
    başka bir söz demedi..
    ***
    11.
    Bayezid Paşa Manisaya gelmiş, Torlak Kemâli anda bulup anı dahi anda asmış, on vilâyet teftiş edilerek gidecekler giderilmiş ve on vilâyet betekrar bey kullarına timar verilmişti.
    Rehberimle ben, bu on vilâyetten geçtik. Tepemizde akbabalar dolaşıyor ve zaman zaman acayip çığlıklar atarak karanlık derelerin içine süzülüyorlar, henüz kanları kurumamış körpe kadın ve çocuk ölülerinin üstüne iniyorlardı. Yollarda, güneşin altında, genç, ihtiyar erkek cesetleri serili olduğu halde, kuşların yalnız kadın ve çocuk etini tercih etmeleri karınlarının ne kadar tok olduğunu gösteriyordu.
    Yollarda hünkâr beylerinin alaylarına rastlıyorduk.
    Hünkârın bey kulları; çürümüş bir bağ havası gibi ağır ve büyük bir güçlükle kımıldanabilen rüzgârların içinden ve parçalanmış toprağın üstünden geçerek, rengârenk tuğları, davullarıyla ve çengü çigane ile timarlarına dönüp yerleşirlerken biz on vilâyeti arkada bıraktık. Gelibolu karşıdan göründü. Rehberime:
    — Takatim kalmadı gayrı, dedim, denizi yüzerek geçmem mümkün değil.
    Bir kayık bulduk.
    Deniz dalgalıydı. Kayıkçıya baktım. Bir Almanca kitabın iç kapağından koparıp koğuşta başucuma astığım resme benziyor. Kalın bıyığı abanoz gibi siyah, sakalı geniş ve bembeyaz. Ömrümde böyle açık, böyle konuşan bir alın görmemişimdir.
    Boğazın orta yerine gelmiştik, deniz durmamacasına akıyor, kurşun boyalı havanın içinde sular köpüklenerek kayığımızın altından kayıyordu ki koğuştaki resme benziyen kayıkçımız:
    — Serbest insan ve esir, patriçi ve pleb, derebeyi ve toprak kölesi, usta ve çırak, bir kelime ile ezenler ve ezilenler, nihayet bulmaz bir zıddıyette birbirine karşı göğüs gererek bazen el altından, bazen açıktan açığa fasılasız bir mücadeleyi devam ettirdiler; dedi.
    ***
    12.
    Rumeline ayak bastığımızda Çelebi Sultan Mehemmedin Selânik kalesindeki muhasarayı kaldırarak Sereze geldiğini duyduk. Bir an önce Deliormana ulaşmak için gece gündüz yol almağa başladık.
    Bir gece yol kenarında oturmuş dinleniyorduk ki, karşıdan Deliorman taraflarından gelip Serez şehrine doğru giden üç atlı, doludizgin önümüzden geçti. Atlılardan birinin terkisinde bir heybe gibi bağlanmış, insana benzer bir karaltı görmüştüm. Tüylerim diken diken oldu. Rehberime dedim ki:
    Ben tanırım bu nal seslerini.
    Bu köpükleri kanlı simsiyah atlar
    karanlık yolun üstünden dörtnala geçip
    hep böyle terkilerinde bağlı esirler götürdüler.
    Ben tanırım bu nal seslerini.
    Onlar
    bir sabah
    çadırlarımıza bir dost türküsü gibi gelmişlerdir.
    Bölüşmüşüzdür ekmeğimizi onlarla.
    Hava öyle güzeldir,
    yürek öyle umutlu,
    göz çocuklaşmış
    ve hakîm dostumuz ŞÜPHE uykuda...
    Ben tanırım bu nal seslerini.
    Onlar
    bir gece
    çadırlarımızdan doludizgin uzaklaşırlar.
    Nöbetçiyi sırtından bıçaklamışlardır
    ve terkilerinde
    en değerlimizin
    arkadan bağlanmış kolları vardır.
    Ben tanırım bu nal seslerini
    onları Deliorman da tanır..
    Filhakika bu nal seslerini Deliormanın da tanıdığını çok geçmeden öğrendik. Çünkü ormanımızın eteklerine ilk adımımızı atmıştık ki, Bayezid Paşanın diğer tedbiratı saibe ile ormana adamlar bıraktığını, bunların karargâha kadar sokulup Bedreddinin müritliğine dahil olduklarını ve bir gece şeyhimizi çadırında uykuda bastırıp kaçırdıklarını duyduk. Yani yol kenarında rastladığımız üç atlı Osmanlı tarihindeki provokatörlerin ağababası idiler ve terkilerinde götürdükleri esir de Bedreddindi.
    ***
    13.
    Rumeli, Serez
    ve bir eski terkibi izafi:
    HUZÛRU HÜMAYUN.
    Ortada
    yere saplı bir kılıç gibi dimdik
    bizim ihtiyar.
    Karşıda hünkâr.
    Bakıştılar.
    Hünkâr istedi ki:
    bu müşahhas küfrü yere sermeden önce,
    son sözü ipe vermeden önce,
    biraz da şeriat eylesin ibrazı hüner
    âdâb ü erkâniyle halledilsin iş.
    Hazır bilmeclis
    Mevlâna Hayder derler
    mülkü acemden henüz gelmiş
    bir ulu danişmend kişi
    kınalı sakalını ilhamı ilâhiye eğip,
    «Malı haramdır amma bunun
    kanı helâldır» deyip
    halletti işi...
    Dönüldü Bedreddine.
    Denildi: «Sen de konuş.»
    Denildi: «Ver hesabını ilhadının.»
    Bedreddin
    baktı kemerlerden dışarı.
    Dışarda güneş var.
    Yeşermiş avluda bir ağacın dalları
    ve bir akarsuyla oyulmaktadır taşlar.
    Bedreddin gülümsedi.
    Aydınlandı içi gözlerinin,
    dedi:
    — Mademki bu kerre mağlubuz
    netsek, neylesek zaid.
    Gayrı uzatman sözü.
    Mademki fetva bize aid
    verin ki basak bağrına mührümüzü..
    ***
    14.
    Yağmur çiseliyor,
    korkarak
    yavaş sesle
    bir ihanet konuşması gibi.
    Yağmur çiseliyor,
    beyaz ve çıplak mürted ayaklarının
    ıslak ve karanlık toprağın üstünde koşması gibi.
    Yağmur çiseliyor,
    Serezin esnaf çarşısında,
    bir bakırcı dükkânının karşısında
    Bedreddinim bir ağaca asılı.
    Yağmur çiseliyor.
    Gecenin geç ve yıldızsız bir saatidir.
    Ve yağmurda ıslanan
    yapraksız bir dalda sallanan şeyhimin
    çırılçıplak etidir.
    Yağmur çiseliyor.
    Serez çarşısı dilsiz,
    Serez çarşısı kör.
    Havada konuşmamanın, görmemenin kahrolası hüznü
    Ve Serez çarşısı kapatmış elleriyle yüzünü.
    Yağmur çiseliyor.
  • Öyle bir zamanda yaşıyoruz ki uyuyan uyuduğunun farkında değil ve uyanık olan kimseyi uyandırma gayreti içerisinde değil
    Bir boş vermişlik hali var üzerimizde Oysa Ümmeti Muhammed Dava sahibi olmalı
    Ve bu Davasını bütün cihana yaymalıdır atalarımızın Gençliğini incelediğimiz zaman Hepsi Daha çocuk denilecek yaşta büyük işlere imza atmış ve Müslüman bir gencin nasıl olması gerektiğine dair rol modellik yapmışlardır
    Şimdi Hemhal Olduğumuz şeylerin Geneli Neredeyse gereksiz ve boş şeylerdir Eğitim düzeyi ile beraber bilgiye ulaşma yolları artmış ve kolaylaştırmış olmasına rağmen Bu yollar yanlış ve baka amaçlar için kullanılmaya başlanmıştır

    ilim Öğrenmek ve Bu ilimi İnsanlara öğretmek Mümin'in temel vazifelerinden sayılacak derecededir
    Nitekim Peygamber Efendimiz (s.a.v.) Kim ilim öğrenmek için yola çıkarsa, Allah Teâlâ ona cennet yolunu kolaylaştırır. Melekler, ilim öğrenenlerden hoşlandıkları için onlara kanat gererler..." buyurmuştur. Bu sebeple Ashab-ı kiram ve tâbiîn ilim tahsiline büyük önem vermişlerdir.

    çağımızda Üniversite Hayali Kuran Gençlerin Büyük bir çoğunluğun İlimi yanlışTahsil Etmektedir
    Şeytanin Felsefesi Olan Sekülerizm Maalesef ki çağımızda Sekürler Bir Dünya Temelini Oluşturmaktadır.
    Biz Gençlerin Şeytanin Bu Hilesine Kanmadan Ahiret Odaklı Plan Yaparak yapmamız Gerektiğini Unutturmamalıyız.
    Öyle ki Bu Çağda İnsanlara hal ve hareketlerimizle Allah'ı Hatırlatacak Müminler Olmamız Gerekmektedir

    Bunun İçin Nefsimizi Terbiye Etmemiz Ve Allah'ın razı olacağı işlerin peşinde koşmamız Lazım

    bu ahir zamanda Allahu tealanın Yapılacak Her Hayra on misli ile karşılık vereceğini unutmamamız gerekmektedir

    Efendimiz (s.a.v.) bu konuda
    ''Ahir zamanda Benim Bir Sünnetimi yerine Getirene 50 sıddık sevabı vardır'' buyurmuştur

    Ahir zaman Gencinin Rehberi Kuran Ve Sünnettir.
    Genç Rabbine karşı vefasını Toplumun Fesada gittiği bu zamanda göstermelidir.
    ve İnsanları uyarmak ve Uyandırmak İçin Gayret göstermelidir. Nitekim Kendine Kuranı Kerimi Rehber Edinen Genç Okuduğu Ayeti kerimelerden Bu sonucu çıkarmış olması gerekir

    Rabbimiz Müdessir Suresi 1-2 Ayeti Kerimlerinde
    ''Ey Örtünüp Bürünen! Kalk Ve Uyar'' buyurmuştur.

    Efendimiz (s.a.v) ''Allahü teâlânın yeryüzünde şehitlerden üstün Mücahidleri vardır. Bunlar, emr-i maruf ve nehy-i münker yapanlardır.
    O halde emr-i maruf yapan, ilmi ile amil olmalıdır. Hadis-i Şeriflerde buyruldu ki:
    (İsra gecesinde, ateşten makaslarla dudakları kesilen insanlar gördüm. Kim olduklarını sordum. Onlar da "İyilikle emreder kendimiz yapmazdık. Kötülükten nehyeder; fakat kendimiz sakınmazdık " diye cevap verdiler.)

    Bu Hadisi Şeriflerden Çıkarmamaz Gereken Sonuç Her şeyden Önce Kendimizi Sorgulayıp Allah İle aramızı Düzeltme Gayreti içinde olmamızdadır.

     
  • 284 syf.
    ·9 günde·Beğendi·10/10
    Felsefi eserleri içeren bir okuma kapsamında nasıl bir yol izlenmelidir? Bana soracak olursanız bu, kolay kolay yanıtlanabilecek bir soru değil. Cevap için çağımıza, felsefi eserlerden kastımızın ne olduğuna bakmamız gerekiyor. Öncelikle yaşadığımız bu modern çağda felsefe konusunda ciddi yanılgılar içerisinde yaşadığımızı düşünüyorum. Bu yanılsamalar da özellikle "söylediği her sözde felsefe yaptığını sanan" kesim için geçerli. Hiçbir şey bilmemek, bir şeyi yarım ve yetersiz kalacak bir şekilde bilmekten çok daha iyidir. Çünkü hiçbir şey bilmeyenin bir şeyleri doğru bir biçimde öğrenmesi için her zaman bir ihtimal vardır; bir şeyler bilmediği sürece de bu ihtimal var olmaya devam eder. Ama herhangi bir konuda yetersiz bilgiye sahip olduğu halde hiç çekinmeden söz hakkını sonuna dek kendilerinde görenlerde ise bu ihtimal neredeyse tükenmiştir ya da tükenmeye yüz tutmuştur. Çağımızdaki felsefi birikimi açısından temel problemlerden biri de budur bana kalırsa. Bir şeyleri hakkıyla bilmemek ve en kötüsü de bunun farkına varılamaması durumu. Felsefe ile ilgili herhangi bir konuyu kocaman bir avizeye benzetebiliriz. Bu avizedeki ışığı elbette ki görür durumdayızdır, fakat o gördüğümüz açıdan bize yansıyan ışık, avizedeki bizim üstümüzde olan yalnızca bir tane kristalden yansıyarak bize ulaşmaktadır. Sadece bu kristalin yansıttığı ışığı, diğer kristallerin bizlere yansıtacağı ışığa şahit olmadan "işte doğru olan budur" diyebilir miyiz? Hayır. Eğer biz avizedeki ışığın hakikatine daha da çok ulaşmak istiyorsak, birçok kristali de denemeliyiz. Bu kristallerin bazılarının da ışığı geçirmeyecek kadar soluk olmaları da o ışığın suçu değildir elbette ki. Biz ne kadar çok kristale bakarsak, o kristalden bize ulaşan aynı ışığın kristallerden yansıyan çeşitli hallerine ne kadar çok şahit olursak, başka bir deyişle ne kadar çok fikre ve görüşe şahit olursak, ışığın yani hakikate de o kadar çok yaklaşmış oluruz işte. Günümüzde herhangi bir konuda hakikate erişmek yalnızca belli açılardan ibaretmiş gibi kabul ediliyor büyük bir kesim tarafından.

    Daha ayrıntılı bir şekilde bahsedecek olursam, bir konuda elde ettiğimiz ilk fikrin bizi aşırı etkilemesine toplum ve birey olarak her zaman gereksiz bir ölçüde izin vermekteyiz. Yanlış anlaşılmasın, hiçbir şeyden etkilenmeyen buzdan siluetler olalım da demiyorum, demeye çalıştığım şey, etkileneceksek bile şayet, bu etkilenme bizde başka düşünceleri görmemize engel olmamalı. Objektifliği koruyabilmek felsefe yapabiliyor olmanın, felsefece düşünebilmenin en temel şartlarından biridir bana kalırsa. Mesela belirli bir "-izm" hakkında kafasında soru işaretleri olan biri o "-izm"in en temel temsilcilerini okuyor, buraya kadar her şey çok güzel. Bir konu hakkında bilgi edinmesi açısından bir problem yok. Ama asıl sorun, kişi ana kadar içinde bulunduğu anlam arayışını, ilk rastladığı "-izm"lerden birine yüklediğinde ve bu "-izm"e karşıt olabilecek her şeyi 'sırf bu karşıtlıktan' dolayı reddeder hale geldiğinde başlıyor işte. Günümüzde, önümüze bazı filozoflar, bazı "-izm"ler sürülmüş durumda, adeta büyük bir pazar yerindeyiz ve her filozof bizi kendine çağırıyor. Aslında mesele bir "-izm"e sahip olmak konusu da değil. Mühim olan tek taraflı düşünme konusunda olan inatçı tavrımız. Eğer felsefece düşünme kapsamında objektifliğe yaklaşmak istiyorsak, adeta bu filozofların çağrılarının hiçbirine, 'en azından şimdilik' riayet etmemek gerekiyor. O konu hakkındaki bilgi birikimimiz o denli fazla olmalı ki, en sonunda yine o konu hakkında elde ettiğimiz tüm fikirleri, ister birbirlerinin karşıtı, ister destekçisi olsun, zihin dünyamızda adeta karşımıza alıp kendi görüşlerimizle harmanlamamız gerekir bana kalırsa.

    Bu bağlamda felsefe açısından hiçbir düşünce hiçbir özelliği sebebiyle dışlanmamalı, aynı şekilde hiçbir düşünceye de ilk baştan, ya da körü körüne bağlanılmamalıdır. İnceleme yazımın devamında da bu konuyla paralel mükemmel tespitlere elimden geldiğince değineceğim.

    Bu inceleme, eser hakkındaki edindiğim izlenimleri içeriyor. Bu izlenimleri elimden geldiğince yanlı bir şekilde yapmamaya, objektif olarak paylaşmaya çalıştım. Tam anlamıyla şu an itibariyle profesyonel bir derecede objektif olmam en başta bana göre çok zor. Bunun için en başta uzun zamanlar sürecek olan insanın kendini eğitmesi ve perspektifini geliştirmesi gerekiyor zannımca. Bunları söylememin nedeni, mesela bir filozofun eseri hakkında inceleme yaparken, bazılarınca sanki o filozofu savunuyormuşum gibi gözükmesi. Örnek vermem gerekirse, Komünist Manifesto'yu ya da Kapital'i okumuş olmam beni komünist yapacak bir etken değildir. Şayet bunlar insanın bilgi birikimini artırması için gereken şeylerdir. Bir sınır olmadan insan her şeyi okuyabilmeli diye inanmışımdır hep. Aynı şekilde Nietzsche'yi okumam, onun eserinin incelemesini yapmam da onu desteklediğim anlamına gelmiyor. Bu durum her şeyde geçerlidir bana kalırsa, gerek bir eserde, gerek bir "-izm"de, gerekse de bir insanın fikirlerini öğrenmeye çalışırken.

    İnsanca Pek İnsanca'nın ilk cildinin beni oldukça zorladığını belirtmem gerekiyor. Nietzsche'nin dili etkileyici olduğu kadar da zor. Fakat insanı boğan bir zorluk değil bu aslında. İnsanın uğrunda, anlamak için çektiğine değdiğini düşündüğü bir zorluk. Nietzsche bu açıdan kendini ifade etmeyi iyi biliyor. İnsana nasıl hitap edileceğini de, yine insanın içine nasıl işleneceğini de. Ve en önemlisi de altını çizdiğim gibi onu okuyan kişide bir düşünmeye teşvik hissi uyandırıyor. İnsan onu okurken bu iddialı cümlelerin derinine inme ihtiyacı hisseder hale geliyor. Ben genelde herhangi bir eseri okurken, eser hakkında aklında canlanan düşünceleri ayrı bir deftere not alarak okurum. Ama Nietzsche'nin bu eserinde bazı yerlerde bu canlanan düşünceler öyle aktif bir şekilde canlanmaya başladı ki, okurken oturduğum yerden kalkıp defterimi almak için tenezzül edemedim. Çünkü şayet bir saniye bile boşluğuma denk gelse o düşünce ilk aklımda canlandığı halinden uzaklaşabilirdi. Bu yüzden de genellikle kitabın içine birçok not aldım. Bu açıdan Nietzsche'yi iddialı bir 'düşünce canlandırıcısı' olarak nitelendirebilirim.

    İlk olarak kendisi modern toplumdaki özgür ruhların içinde bulunduğu zorluklardan söz ediyor. Özgür ruhlardan Nietzsche'nin kastettiği şey bana kalırsa herhangi bir etki altında kalmadan düşünsel olarak özgür olabilen ruhtur. Nietzsche genel olarak kavramların ve değerlerin yozlaşmasından, bunların artık modern çağ ve ilerisi için geçerli olamayacağından, geçerli olarak kalsa bile bunun yanılmışlıklara ve aldanmışlıklara sebebiyet vereceği düşüncesindedir esasında. Mesela en basitinden iyi ve kötü kavramlarına yüklediğimiz anlam, içine doldurduğumuz değer artık eskimiştir ve geçersizdir. Bu yüzden de iyi ve kötü aşılmalı (tıpkı başka bir eserinin isminde -"İyinin ve Kötünün Ötesinde"- görüldüğü gibi) ve bunlar yeniden değerlendirilmelidir. Özgür ruhlar ise bunların zaten farkında olacağı için, onlar kapsamlı bir araştırma içerisine zaten baştan girecektir. Fakat onlar topluma göre üzerine görev olmayan şeylerle ilgileneceklerdir. Ancak modern çağdaki özgür ruh için üzerine kafa yorması gereken, başka bir deyişle "kendine görev edindiği" o kadar çok şey vardır ki, artık onu alakadar etmeyen, üzerine görev olmayan şeylerle de ilgilenmek durumundadır. İşte bu kişiler de toplum tarafından sevilmezler. Mesela üstte bahsini ettiğimiz gibi karşılaştığı ilk düşünceye hemen kendini kaptıran bir kişinin, Nietzsche'nin ifadesiyle özgür bir ruhla karşılaştığını varsayalım. Özgür ruh muhtemelen onun inandığı şeyin de bir ötesi olduğunu belirttiğinde öbürünün tepkisi bu saplanıp kalmışlıktan dolayı pek pozitif yönde olmayacaktır. İşte felsefe de bana kalırsa insanda bunu amaçlar. Çoğu şeyin ötesine geçebilmeyi, 'saplanıp kalmışlık hastalığından' insanı kurtarmayı vaat eder, ama bunun için insanı asla zorlamaz. Ama doğru takip edilen bir yolla bu vaadini de kesinlikle yerine getirir. Ayrıca modern ruh yine öncesinde bahsettiğimiz gibi kendine karşıt gelen, hatta onu aşan her türlü bilgiye de ulaşmak zorundadır, bunu istemelidir de. Bu bana şunu anımsattı: Çağlar geçtikçe entelektüelliğe erişebilmek de bir o kadar zor hale gelir esasında. Çünkü bilgi birikimi sürekli olarak çoğalır. Felsefede hiçbir sorun kökten çözülmüş değildir, kesin bir cevap kabul etmez çünkü. Böyle olunca da, felsefede mesela bilimde gördüğümüz anlamda bir ilerleme yoktur. Cevaplar değil sorular çoğalır. Ama bu da insanın kavrayışını artıran en önemli etkenlerden biridir elbette. Sorular ve sorunlar çağlar boyunca sürekli arttığından dolayı mesela bir Descartes'ın yaşadığı zamanın ve günümüzün entelektüel olma eşiği aynı değildir. Bu yüzden günümüzde felsefeceye düşünmeye erişmek, entellektüel bir dünya görüşüne sahip olmak isteyen kişi, diyebiliriz ki, adeta Descartes'ın kendi döneminde gösterdiği çabadan çok daha fazlasını göstermek zorundadır. Çünkü sorular ve sorunlar hep artmış, elde edilmesi gereken bilgi birikimi de bu sebepten doğru orantılı olarak artmıştır.

    Nietzsche özgür ruhu; belki de ideal bir filozofun sahip olması gereken ruhu, yeri geldiğinde yüceltir ama yeri geldiğinde de kendi zamanındaki filozofları da adeta yerin dibine batırır. Filozofların en kolay içine düştüğü hatalardan birinin insanı ve insanlığı bugün gözünden değerlendirmeleri olduğunu söyler. "İnsan" genel bir yargı olarak bir zamana, zamansal uzamdaki bir kesite bakılarak değerlendirilemez. "İnsan" zaten herhangi bir çağda tam olarak insan değildir. "İnsan" daima gelişme halindedir. O yüzden "insan" bütüncül olarak bakılması gereken bir olgudur. Tarihteki "insan" kavramının günümüzün "insan" anlayışı ile değerlendirilmesini filozofların kalıtsal bir hastalığı olarak görür Nietzsche. Mesela Antik Yunan'daki evrenin nasıl meydana geldiği ile ilgili çözümler öne sürenlerin düşüncelerini saçma, mantıksız olarak nitelendiremeyiz. Çünkü o düşünceleri biz kendi zamanımıza, kendi gelişmişlik düzeyimize göre değerlendiriyoruz. Örneğin Thales'in evrenin ana maddesini su olarak görmesi, var olan her şeyin bir şekilde sudan çıktığını düşünmesi o dönem için gayet mantıklı, makul bir düşünce idi. Bu ayrımı yapabilmek gerçekten önemli.

    Bu yüzden de "değişmeyen" olarak kalan bir insandan (kavramsal açıdan) bahsetmek de mümkün değildir. Her şey değişir der Nietzsche. Değerler de buna dahildir. Buna dayanarak mutlak doğrunun olmadığı gibi değişmeyen ölümsüz gerçeklerin de olamayacağını öne sürer. Bu değişmenin de kolay olmadığını, ancak yüksek değerlendirmeye tabi tutulmuş kavramların modern çağda hak ettiği yeri alabileceğini söyler. Mesela yine en basitinden iyi ve kötü ona göre halen daha yüksek bir değerlendirmenin süzgecinden geçememiştir. İşte kavramları bu süzgeçten geçirmeye alıştığında insanın da daha yüce bir tutuma yükseleceğini söylemektedir Nietzsche. Aynı şekilde, mesela doğa için kullanılan kavramların içi çoğu şimdiye dek Kilise tarafından doldurulmuştur. Bu yüzden de bazı kavramları adeta hiçbir temele dayanmaksızın belirli bir değere dayanıyormuş gibi düşünürüz. O içleri hakikatten başka güçlerin doldurulmuş olan kavramları çift anlamlı görmeden, hissetmeden ve varsaymadan sadece kavramın kendisinin ne demek istediği ile açıklamak çok meşakkatli bir meseledir. Bunun için de yüksek bir zekaya ihtiyaç vardır Nietzsche'ye göre. Ve bu düşüncesi de kendisinin ortaya attığı üst-insan ile desteklenecektir fakat o konuya bu eserinde pek fazla girmek istemiyorum.

    İnsanlığın, kendi kökenleri hakkında sorular sormayı unutmayı ne kadar çok sevdiğinden dolayı sitem eder. İnsanlığın o andaki halini kendi özünü aramaktan, bu isteğe sahip olmaktan, bu arayıştan ne kadar uzaklarda olduğunun acınası olduğunu dile getirir. Bu acınası halden kurtulmayı harikulade bir rüya örneği ile açıklar. İnsanlık nasıl ki şimdiye kadar uykuda olduğu zamanlarda gördüğü rüyalarından sonradan çıkarsamalar yaptıysa, bunu aynı şekilde gerçek hayata uyarlayarak ancak gelecekteki, yüksek anlayıştaki insanların bizim hakkımızda isabetli çıkarsamalar yapabileceğini söyler. Daha açık söylemek gerekirse, bizler rüya gördüğümüzde bunu rüya gördüğümüz an anlamlandıramayız. Ancak uyandıktan sonra geriye dönüp baktığımızda (yani rüya gördüğümüz ana) bir anlamlandırma yapabiliriz. Rüyadaki biri ancak uyandıktan sonra orada gördüğü bazı şeylerin sebeplerini bilebilir. Dolayısıyla gerçek hayatta da alışageldiğimiz her şeyin altındaki gerçekler daima farklıdır, tıpkı rüyadaki gibi. Yani o ilerideki yüksek anlayışlı insan, adeta şimdiki insandan uyandığında ancak ve ancak kavramları asıl halleriyle değerlendirebilecektir. İnsanlığın gelişimi de art arda gelen bir uyanma halidir bu yüzden Nietzsche'ye göre. Bizler insanlığın korkunç uzunluktaki gelişme yollarında ilk akla gelen herhangi bir düşünceden üretilen açıklamaya inanmaya alıştırılmışız der ve bundan da yakınır haklı olarak.

    Dinden felsefeye geçişin sağlıklı olmayacağını hatta imkansız olduğunu da ifade eder. Ona göre felsefe ihtiyaçları (mesela bilgi edinme ihtiyacı) ya tatmin ederek ya da onları yok ederek faydalı olabilir. Fakat dinin yaptığını bundan farklı olarak, duygusal yüklü bir durumu rahatlatmak olduğunu belirtir. Bunun, bu rahatlamanın felsefeye mal edilmemesi gerektiğinin de defalarca kez altını çizer. Çünkü felsefe adeta tüyleri diken diken etmeli, insanı yerinden zıplatacak kadar rahatsız da edebilmelidir. Bir huzura kavuşma meselesi değildir felsefece düşünmek ona göre.

    Yine yozlaşmış olarak gördüğü değerlerden, ahlaki değerlerin, dürtüler dikkate alınmadan yalnızca yararlı veya zararlı sonuçlarına göre yine iyi veya kötü olarak adlandırıldığını ifade eder. Fakat bu adlandırmanın, anlam yüklenmesinin kökenleri zamanla eskir, tarih olur. Durum böyle olunca o kavramlara sanki her zaman, geçmişten bu yana, hep, adeta kendiliğinden iyi veya kötüymüş gibi bakar hale geliriz. Bunun da bir yanılgı olduğunu söyler. Bu hazır iyi - kötülere göz yumulduğu, hatta bir noktadan sonra insanlık bu göz yummayı bile unuttuğundan (zaten ona göre tam da bu yüzden bazı kavramlara kendiliğinden iyi veya kötü diyoruzdur) insan, Nietzsche'ye göre "sorumluluk ahlakı" gibi bir yanılgının içerisine düşmüştür.

    Yine ahlak üzerinden devam eder Nietzsche. Kendini acındıran insanların yaptığı şeyi kendilerinin önemli görülmesine zorlamak olarak nitelendirir. Dolayısıyla bütün güçsüzlüklere rağmen bir güce sahip olunma isteği daima vardır ve bu, insanı daima ayakta tutan bir tesellidir. Çünkü insanı güç odaklı olarak da görür Nietzsche. Ona göre insan ne durumda olursa olsun daima bir güç istenci içerisindedir. Ayrıca yine modern çağda değer verdiğimizi düşündüğümüz nice şeylerin aslında amacından daha başından saptığını, bizim bunun farkında bile olmadığımızı söyler. Çok yerinde bir örnek verir. Bir insan düşünün, dostunu birkaç dakika sonra bir sebepten ötürü kurşunlayacaklar; infaz edecekler. Dostunun ölecek olmasına göz yumamayan kişi "onun önünden çekilmektense kurşunlanmayı tercih ederim" gibi ya da bunun benzeri söylemlerde, davranışlarda bulunursa şayet o kişinin istediği aslında o insan için ölmek değil, bu doğrultuda içinde bulunduğu kararlılık uğrunda ölmeye değer vermesidir. Yani insan kendinde yaşayacağı birtakım hazlar için daima başka şeyleri kullanır Nietzsche'ye göre. Ve kullanma durumu aynı zamanda bunları masumlaştırma çabasıdır da. İnsanın bu duygularının gayet yerinde olduğunu söyler, insanı asıl düşüren şey bunları açıkça dile getirecek cesaretten uzak olmasıdır.

    Alt seviyede olan insanların dünyayı durmadan kendi seviyelerine indirgediklerinden söz eder. Dolayısıyla kendi aptallıklarını ayakta tutmak onlara akıllılık gibi görünür, bu yüzden de herkesi aptalca olarak damgalarlar. Bu, aklıma yıllar önce yaşadığım bir olayı getirdi. Sınıfta çok kitap okumayı seven bir arkadaşımız hakkında sınıfın "alt seviyede" olan kişilerince bazı yakışıksız söylemlerde bulunulduğuna şahit olmuştum. "Aa evet şu da sürekli kitap okuyup duruyor, inek işte, aptal demek ki, ne yaparsın" Bu şahit olduğum olay aslında Nietzsche'nin bu düşüncesine örnek verilebilir bana kalırsa.

    Suç kavramının giderilip giderilemeyeceğinin imkanlı olup olmadığı hakkında da kafa yorar. İnsanların idam edildiği zamanlarda uygulanan şey aslında suç kavramının bir tür imhası değildi. Olan şey, idam edilen insanların başkalarını korkutmak için kullanılıyor olmasının bilincinde olunmasından dolayı ortaya çıkan bir korkutuculuktur. Korku etmeni suç kavramını temelde imha etmez. Olan şey, suçun insana yaptırdığı şeylerden insanların korkmasının istenmesidir, suçun temeline inmek değildir mesele. Haksızlık ve suç olarak nitelendirilen kimi şeyleri neden suç olarak gördüğümüzün üstünde de durur. İnsan yaptığı her şeyle aslında haz almayı istemekte, kendini hoşnutsuzluğa karşı korumaktadır. Bu da ona göre bir kendini koruma içgüdüsüdür, tıpkı nefsi müdafaa gibi. Suç kavramının içine yüklenmiş kimi şeylere baktığında bunların anlamsızlığına ulaşmıştır kendince. Aynı şekilde hissettiklerimiz de çıkar amaçlıdır, o hissi yaşamanın vereceği hazdan dolayı başkaları için bazı şeyleri hissettiğimizi zannederiz hep. Bu da yine bir yanılgıdır Nietzsche'ye göre.

    Nietzsche okuyanlar bilir, dinler içinde en fazla Hristiyanlık ile anlaşmazlık içindedir. En fazla mücadele ettiği de dinler arasında odur esasında. Kötü ve acı bir olayla karşı karşıya kaldığımızda bunun değerlendirilmesini kendimizce değiştirmeye çalışırız. "Bu yüzden bu olay gerçekleşti" ya da "bu olayın sonu iyi bir yere varır mutlaka" gibi. İşte bu da Nietzsche'ye göre kavramların aslından kaçılması durumudur esasında. Perspektifi yaşam boyunca değiştirerek, yani kavramlardan kaçıp durarak yaşarız. Kavramlar aşıldığında ise en çok zorluk çekecek olanların ise yine bu tür şeylere daha çok yer verenler olacağını düşünür. Bu kişiler de Nietzsche'ye göre papazlardır mesela. Açıklanamayan bir şeyi kesinlikle doğa dışı, mucizevi olarak görmek din adamlarının aşırı isteği ve yanılgısıdır Nietzsche'ye göre. Oysa ki bilim, açıklanamayan bir şeyin yalnızca "o an için" açıklanamadığını, bunun çözüme ulaştırılması gerektiğini söyler. Bu anlamda bilim bir "bilinmezlik aşıcısı" olma görevini kendinde görürken, dinin gördüğü şey Nietzsche'ye göre yalnızca bir "bilinmezlik arayışıdır". Münzevilerin de yaşamlarına değinir sıkça. Münzevilerin kendi varlıklarının bir bölümüne adeta Tanrı olarak taptıklarını o yüzden bedenlerinin diğer kısımlarını şeytani olarak gördüklerini söyler. İlk baştaki Tanrısallık yanı, geri kalan olabilecek bütün yanları adeta şeytansılaştırır. Hristiyanlık da asırlar boyunca bu gibi bir amaç uğruna yol almaya çalışmıştır Nietzsche'ye göre. Aslında Aydınlanma Çağı'na dek Kilise'nin toplumdaki konumuna göz attığımızda bundan pek farklı bir manzara ile karşılaşmayız. Kendi belirlediği doğrular dışındaki her şeyi şeytani olarak gören bir anlayış. Aklıma istemsizce Orta Çağ'da boş yere, "cadı" damgası yiyerek öldürülen kadınlar geldi... Kim bilir onlar Kilise ile ayrı düşecek, Kilise'nin onları şeytanın beden bulmuş hali olarak nitelendireceği ne yaptılar da o şekilde can verdiler. Doğruları söyleyenlerden çoğunluk olarak haz edilmemesi belirli çağlara özgü bir durum değil maalesef.

    Münzevinin ve azizin yaşamı katlanılabilir kılmak için yaptığı şey (hem bireysel hem de genel olarak) ara ara zafer ve yenilgi değişimidir. Zafer ve yenilgiye ulaşabilmek, dolayısıyla algıda değişiklik hissi ile yaşamın daha katlanılabilir hale gelmesi için de daima bir tür rakibe, düşmana ihtiyaç vardır. Bunlar da belirli yönlerden kötü görülen kavramlardır. Örnek vermek gerekirse, cinsel perhiz cinsellik güdüsünü daha da kışkırtır, bu da mücadele yaratır. Halbuki cinsel güdünün giderilebilmesi düzenli bir cinsel hayata bağlıdır Nietzsche'ye göre. Bu mücadele ve savaşın, onlar gibi (münzevi ve azizler gibi) olmayanlarca hayranlık duyulmasını sağlamak için de cinselliğin durmadan damgalanması, karalanması gerekmektedir. Bu karalama da öyle üst düzeylere ulaşmıştır ki insanlar da bu yüzden kötüleşmiş ve insanların günahkar olmalarını isteyen, hedefleyen dini anlayışlar türemiştir. Onların amacı da budur zaten. İnsanın sürekli bir günahkarlığın, içinden çıkılamayan ya da çıkılması çok zor olan kötülüğün içinde olduğuna inandırılması Hristanlığı daimi kılacak yegane şeydir. Çünkü sürekli bir arz - talep meydana gelecektir böylece. Ve Kilise de sonsuz bir döngü ile hakimiyetini daha da çok, hatta sonsuz bir sağlamlığa ulaştıracaktır.

    İlham duygusundan da söz eder. İlham diye bir şey olmadığını, olan şeyin bir tür birikmişlik, dolmuşluk olduğunu ifade eder. Kişi bunun farkında değildir, ilham dediğimiz şey de adeta bunların bir tür devamıdır. İnsanların kendilerinin yarışamayacakları kişiler hakkında hayranlık duymalarından ve açıkça bir "deha"dan bahsederler. Bu yüzden de tüm bitmiş şeyler, ya da ölmüş insanlar, artık erişilemez, dolayısıyla da yarışılamayacak hale geldiğinden dolayı çok daha yüceltilir. Belki de bu yüzdendir ölmüş olan yazarları sürekli olarak yüceltip durmamız Nietzsche'ye göre.

    Son olarak da oldukça kritik bir meseleden bahseder Nietzsche. Bağımlı ruh kavramından söz eder. Bağımlı bir ruh ona göre her şeyi hazır, miras olarak alan ruhtur. Mesela sırf Hristiyan doğduğu için Hristiyan olarak kalınması buna örnektir. Bir alışkanlık inancı sistemidir bağımlı ruhların kendilerini tesellisi. Bağımlı olmanın kendisini tartışma götürmez bir gerçek olarak görürler. Bu da onların yerinde saymasındaki en büyük etmendir. Buna aslında çağımızda çok fazla şahit olmaktayız. Bir insanın ebeveynlerinin düşüncelerini miras olarak, sırf miras olduğu için devam ettirmesi de bir alışkanlık inancıdır. Bu alışkanlık kişiye bir tür rahatlık vermektedir. Çünkü alışılagelmiş bir şeyi baştan itibaren sorgulamak, Descartes'ın dediği gibi zihinsel bir inşasını baştan kurmak her zaman en zor olan şeydir. İnsanlarda da modern çağda buna ayıracak zaman bile yoktur. Halbuki zaman ayrılması gereken bu gibi birçok zihinsel, düşünsel mesele varken maddi şeylere olan modern insanın bağımlılığının sinir bozuculuğu gerçekten de Nietzsche'nin kızdığı kadar var.

    Nietzsche gerçekten etkili bir isim, güçlü bir kalem. Ama onu, çağımızda okuyan insanların bir kısmı gibi (ve de başta da bahsettiğim üzere) 'etkilenmek için okumak' doğru olmayacaktır. İnsanların inanç konusundaki düşüncelerini dayandırmaları için uygun bir dayanak da değildir kendisi. Yanlış anlaşılmasın, bunu Nietzsche bazı yönlerden ateist, nihilist olduğu için söylemiyorum. Genel anlamıyla içimizde herhangi bir konuda bir arayış varsa bu arayışın amaçladığı hakikate varmak için avizenin tek bir kristaline bakmak kesinlikle yeterli olmayacaktır.
  • Alibaba'nın bu sayısı ile Markopaşa'nın 1.dönemi kapanacaktır. Bir yılı az geçen bu dönemde Markopaşa 23, Merhumpaşa 4 , Malumpaşa 5 ve Alibaba 4 sayı çıkabildi. 55 haftanın 36'sında çıktığına göre, 19 hafta gazete engellerle karşılaştı, yayımlanamadı. Sabahattin Ali 19 Aralık 1947'de içeriye girdi. Gazete üzerinde hükumetin, sıkı yönetimin, polisin baskısı vardı. Matbaacılar basmaktan çekinmekteydiler. Orhan Erkip'in aynı gazeteleri tersyüz çıkarması okuyucuda şaşkınlığa yol açmıştı. Kağıt ve dağıtım konusunda da türlü engellemelerle karşılaşıyorlardı. Olayların Alibaba'yı çıkaranlardaki tepkisi panikti. Bu durumda Alibaba'yı kapatmaktan başka bir çözüm kalmamıştı.



    BAŞLARINA GELENLER

    Alibaba 1 6. 1 2 . 1 947 günlü 4. sayısıyla kapandı. Üç gün sonra Sabahattin Ali teslim oldu ve içeriye girdi. Aziz Nesin zaten içerideydi. Rıfat Ilgaz gazetenin yönetim yerinde yatıyordu. M. Uykusuz da zaman zaman orada yatıp kalkıyordu. Her ikisinin de evleri yoktu. Mustafa Uykusuz henüz bekardı. Rıfat Ilgaz'ın eşi başka yerde oturuyordu. Kiralar da pahalı olmadığı için Haluk Yetiş, Mim Uykusuz ve Rıfat Ilgaz herhangi bir yayın yapmadan Asmalımescit'teki yerde uzun süre kaldılar. 1 948 Nisanı dolaylarında burayı olduğu gibi bıraktılar. Nisan ayı içinde Rıfat Ilgaz, Haydarpaşa'daki İmaniye Hastanesine yattı. Haluk Yetiş, Mayıs 1948'de askere gitti. Sabahattin Ali 31 Aralık 1947 tarihinde tahliye edildi fakat ortalıklarda görünmüyordu. Parasal sıkıntısı alabildiğine artmıştı. Amerika'dan gazete çıkarmak için getirttiği ve gümrük masraflarını veremediği baskı makinesini Ocak 1948'in sonuna doğru Rüştü Diktürk'e devren sattı ve borçlarını ödedi. Kızı, babasının bu 'dönemine ilişkin olarak şunları söylüyor:

    ". . . Babamın durumu ciddiyetini korumakta. Kapana kısılmıştır artık. Gazeteyi çıkarması mümkün değil, hakkında kesinleşmiş ya da kesinleşecek mahkumiyet kararları var. Kısaca, işsiz, özgürlüğü her an elinden alınacak gibi, eli ayağı bağlanmak üzere. Son çare yurt dışına gitmek. Ancak pasaport alması olanaksız. O halde tek bir çıkar yol kalıyor, o da kaçmak..."



    Sabahattin Ali 28 Mart 1948 tarihinde eşine ve Cimcoz'lara mektup yazdı. Rasih Nuri İleri'ye verdi. Sınırı geçip geçmediğine ilişkin imli kart, R.Nuri'ye gelecek; geçtiyse R. Nuri mektupları postaya verecekti. Kart, "geçti" imi ile geldi ama Sabahattin Ali sonradan öğrenildiğine göre 2 Nisan 1 948 tarihinde Kırklareli' nin Üsküp bucağının Sazara köyü yakınlarında öldürüldü. Doğrusu hangi tarihte, nerede, nasıl ve kim/kimler tarafından öldürüldüğü tam olarak belli olmadı. Ölüsü, 16 Haziran 1948 tarihinde Çoban Şükrü tarafından bulundu. Ali Ertekin adlı şahıs, 28.12.1948 tarihinde, Sabahattin Ali'yi öldürdüğünü belirterek katillik görevini üstlendi. Ölüsü 3 ay sonra bulunmuş, 9 ay sonra da cesedin Sabahattin Ali'ye ait olduğu teşhis edilmişti. Ancak katilliğini birisi üstlenmiş olsa da gerçeğin perdesi o gün bu gün yine de aralanmış değildir. Şu kesin ki tam bağımsız bir Türkiye için emperyalizme karşı verilen savaşımda Cumhuriyet döneminin "ilk faili meçhul yazarı" Sabahattin Ali olmuştur. Bir başka açıdan Markopaşacılar her tür baskıyla karşılaşmış; en son, manga komutanı için Markopaşa "sonun başlangıcı" olmuştur .



    "... Sabahattin'i birkaç defa hapse attılar. Buna rağmen mücadelesinden vazgeçmedi. O zamanki iç ve dış durum öyleydi ki , mürteci idareciler "Marko Paşa" gazetesini doğrudan doğruya tasfiye etmeye cesaret edemediler. İrtica için, gazeteyi durdurmanın bir tek çaresi vardı: Herhangi bir provokasyon yardımıyla gazete sahibini yok ettirmek, yani Sabahattin Ali'yi öldürmek! Öyle de yaptılar... [Nazım Hikmet, Sanat, Edebiyat, Kültür, Dil, 4. Baskı, Adam Yayınları, İstanbul, 1993, s. 238.]



    Kimi öldürülmüş kimi hastanede kimi içeride kimi askerde... Tam anlamıyla ortada kalan biri vardı: Mustafa Uykusuz. O da uzun süre boşta gezdi. Kolay kolay işe bile almıyorlardı . Geçinebilmek

    için zorunlu olarak 13- 14 takma ad kullanarak çeşitli gazetelere [Bu gazetelerden birisi Geveze'dir. Geveze'nin 12.06.1947 tarihinden başlayarak 1 3/1, 28, 30, 35 ve 37. sayıları elimizdedir.] karikatürler çizdi.



    Alibaba'nın son sayısının ardından giz kokan suskunlukta Sabahattin Ali'nin yeni çıkan kitabı Sırça Köşk, 1948 Ağustosunun son haftası Bakanlar Kurulu kararıyla toplatıldı. Eylül 1948'de de Rıfat Ilgaz'ın yeni çıkan kitabı "Yaşadıkça" Bakanlar Kurulu kararıyla toplatıldı. Ilgaz'ın, dört yıl önce "Sınıf" adlı şiir kitabı ve bir yıl kadar önce Aziz Nesin'in "Nereye Gidiyoruz?" adlı broşürü Bakanlar Kurulu kararıyla toplatılmıştı.



    Aziz Nesin hapisten çıktıktan bir süre sonra 09.07.1948 tarihinde Başdan gazetesini çıkardı. İlk sayısındaki "Özümüz ve Sözümüz" başlıklı başyazısında başlarına gelenlerin bir kısmını okuyucuların bildiklerini vurgulayarak şöyle diyordu: "Bütün eski hesapları sildik. Al baştan yapıyoruz. Ve işte yeni (BAŞDAN) konuşmaya başladık." Başdan gazetesi Markopaşa'nın borçlarını da üstlenmişti:



    Başdan'da Mim Uykusuz karikatürlerini sürdürdü. Rıfat Ilgaz da 8. sayıdan başlayarak yazılar yazdı. Gazetenin sahipliğini birkaç sayı Orhan Müstecaplı yürüttü. 14. sayıdan sonra elimizdeki 27. sayıya kadarı sahibi ve neşriyatı fiilen idare eden" Rıfat Ilgaz, kurucusu ve sekreteri Aziz Nesin'dir.



    MARKOPAŞA'NIN II. DÖNEMİ

    Sabahattin Ali'nin ölümü ile Markopaşa cephesi yıkılmıştı kuşkusuz. Rıfat Ilgaz da hastanedeydi. Yine de bir sınav daha verilemez miydi? Sonucu ne olursa olsun başarılı bir deneme vardı ortada. Halk, Markopaşa'yı tutmuştu. Tam 10 aylık bekleme dönemini Rıfat Ilgaz'dan dinleyelim:

    ( ... ) Bir mizahçı olarak ilk denemelerimi yapmış, kendime güvenim artmıştı. Sabahattin Ali'yle birlikte, Aziz Nesin içerideyken, hazırladığımız Kırk Haramilere karşı Ali Baba, pek başarılı olmasa da, gene de olumlu bir atılımdı. Genellikle bu dergi için yaptığımız özeleştiriden, herkesten çok ben yararlanmıştım. Aziz Nesin'le ara sıra buluşuyor, tatlı bir anı gibi Markopaşalardan, Merhum Paşalardan, Malum Paşalardan konuşuyorduk. Hayır, böyle durmak olmaz, bir atılım daha gerekirdi. Gel gelelim Markopaşa'nın da imtiyazı Orhan Erkip'te kalmıştı. Alibaba'nın imtiyazı bendeydi ama, Alibaba Sabahattin Ali'yi anımsatır, kötü çağrışımlara yol açabilirdi. Ortam tam mizahlık, dergilik ortamdı. Halk Partisine karşı direniş arttıkça önce Saraçoğlu gitmiş, yerine gelen Recep Peker bizim birinci dönem Markopaşa'nın çıkardığı patırtının tozundan toprağından kurtulamamıştı. İşsizlik yeniden kıskaçları arasına almıştı bizleri . . . Bütün acımazlığıyla sürüp gidiyordu. Validebağ Prevantoryumunda

    yattığım sürece aylığımın çoğunu eve bırakabilmiştim. Ne var ki şimdi Asmalımescit'in bir yıllık aylıklı süresi de sona ermişti. Evin bütçesine bir şey katacak yerde evden götürrneye başlamıştım ...

    ( ... ) Ben böyle evsiz barksız hastanelerde mi ömür tüketecektim! Hafta içinde Aziz Nesin'den bir mektup almıştım. Markopaşa'yı yeniden çıkarıyoruz. Orhan Erkip'le imtiyaz için anlaştım, diyordu, bize geri veriyor, imtiyazı senin alman koşuluyla ... Gazetenin sahibi de sen olacaksın, sorumlu müdürü de!

    Buna karşı o da ortak olacaktı bizimle. Ne kazanırsak beraber diyordu Aziz. Hemen kabul ettiğimi bildirmiş, başlamıştım yazı yetiştirmeye. 1. sayı o günlerde çıkmıştı."



    Rıfat Ilgaz kalemine güveniyordu. Bu güveninin köklü bir gelenekten mayalanarak toplumcu gerçekçilik anlayışıyla yoğrulan bir nedeni de vardı. Ilgaz'dan dinleyelim:

    "... Ben doğma büyüme Kastamonuluyum. Yani o güne kadar İstanbul'da kentsoylular tarafından çıkarılan mizah dergilerinde alay konusu olan Kastamonululardan biriyim. Karagöz'de, orta oyunlarında adımız geçer. Hüseyin Rahmi eserlerinde dara geldi miydi, bizlere "hödük" demekten geri durmaz. İstanbul sokaklarında yolunu yitiren, tünellere, tramvaylara korku ile binip inen hödüklerdeniz biz. İşte böyle bir anlayışta olan İstanbul'un kentsoylularını karşımıza almanın tam zamanıydı. Biraz da bizler,

    Anadolu'dan gelenler, hödükler, bu kentsoylulara takılmalıydık. Yani onların silahını ellerinden alıp onlara çevirmekti benim mizah anlayışım. Alay edenlerle alay etmek biraz da. Bizleri küçük

    görenlere karşı, çekişmemizi sürdürmek için mizah yazarıyız...( ... ) Sözcük, deyim zenginliği ve ses uyumu bakımından Kastamonu çok zengin bir yerdir. Bugün kaba maba diye alay etmeye

    kalkıyorlar. Markopaşa'daki yazıları yazarken esin kaynağım hep Kastamonu oldu. Halkımın dili yani..."



    Markapaşa · 29 Ekim 1948 · Sayı: 1 (35)

    On ay aradan sonra çıkabilen II. Dönem Markopaşa' nın sahip ve yazı işleri yönetmenliğini, Aziz Nesin'in mektubunda söylediği gibi Rıfat Ilgaz üstlendi. Aziz Nesin de "müessis ve sekreteri" idi.

    Adresi, Kumkapı, Derinkuyu Sokak, No: 4; dizildiği ve basıldığı yer Osmanbey Matbaası'ydı. Başlıkta "Sayı: 1 (35)" denilmişti. Bu, Paşalar dizisinin I. Dönemde 35 sayı çıktığı anlamındadır. Ancak l l sayıda "Sayı: l l (36)" şeklinde düzeltilmiştir.

    İlk sayıda " Yeniden Çıkarken" başlığı altında şunlar açıklanmıştı:

    "Bundan evvel muhtelif isimler altında ancak otuz beş sayı çıkarabildiğimiz mizah gazeteleri yüzünden neler çektiğimiz milletçe malumdur. Bunları sayıp dökmeyi lüzumsuz buluyoruz. İşte yeniden dostlarımızın ve düşmanlarımızın karşısındayız. Markopaşa, mizahı, halk hizmetinde bir vasıta sayar. Bu münasebetle 25 Kasım 1946 senesinde çıkan ilk sayımızdaki sözü tekrarlamayı yeter buluyoruz. "Markopaşa'da okuyucularımız alışılmış olandan ayrı bir mizah bulacaklardır. Maksadımız, sadece gülmek için değildir. Gülerek düşünmek ve faydalı olmaktır."

    Tanrı encamımızı hayreyleye! ..



    Bu sayının en belirgin özelliği, ilk kez Sabahattin Ali'nin başyazısının yokluğudur. Karikatürler yine M . Uykusuz'undur. Aynı köşe adları, aynı mizah . . . Örneğin " Şakalar" köşesinin konusu "Mukaddes Zincirlerimiz. . ." Başından sıkça geçtiği için büyük olasılıkla Rıfat Ilgaz'ın yazmış olması gereken yazının birinci paragrafını okuyalım :

    "Bu memleketin insanları, başka memleketlerin insanlarına benzemez. Bizim onlardan eksiğimiz yok, fazlamız var; zincirlerimiz onlardan fazlamızdır. Zincirli doğup zincirli ölüyoruz. O kadar alışmışız, o kadar alışmışız ki zincirlerimize, artık bu zincirler elimiz kolumuz, kaşımız gözümüz gibi, vücudumuzdan ayrılmaz bir uzvumuz olmuş. Et tırnaktan, biz de zincirden ayrılamayız. Devletlu efendilerimiz tarafından elimize kolumuza, ayağımıza, dilimize vurulan bu zincirler, artık vücudumuzun bir parçasıdır...



    Markopaşa'nın bu sayısından dört gün sonra aynı yazarlarca çıkarılan Başdan gazetesinin 02.11.1948 günlü 13. sayısında Markopaşa ile ilgili bir duyuru vardır:

    1----MARKOPAŞA İki defa basmak mecburiyetinde kaldığımız Markopaşa'nın ilk sayısı kalmamıştır. İkinci sayısı Cuma günü çıkıyor."

    Bu sayının satışı ile ilgili olarak Rıfat Ilgaz anılarında şunları söyleyecektir "... Bu kez ilgi daha da artmıştı. Duman ediyorduk ortalığı. Kimse kurtulmuyordu kalemimizin sivriliğinden. İçeridekilerle yetinmiyor, dışarıdaki kralları da benzetiyorduk...



    Markopaşa · 5 Kasım 1948 · Sayı: 2 (35)

    Bu sayının birinci sayfasında ilk olarak "Markopaşa'nın Amerikan Milyarderlerine Mesajı" başlıklı yazı göze çarpmaktadır. Amerika'nın Türkiye'ye kazık atmaya başlamasının üçüncü yıldönümü münasebetsizliği ile, Markopaşa Truman'a ve Amerikan milyarderlerine hitaben aşağıdaki mesajı, deliğe girerim korkusu ile gönderememiştir: "Bu hava seferleri çağında ve bu atom devrinde, fenni tenakillerin iki memleketi birbirine yaklaştırmak için, Türkiye'nin altına uskur takılarak yüzdürülmek sureti ile, yahut tepesine pervane takılıp uçurulmak sureti ile, çok yakında Amerika'ya getirileceğine hiç şüphemiz kalmamıştır. Harp artığı eski ve yırtık otomobil lastiklerinden yaptığınız Kovboy cikletlerini Türk milleti evde sokakta, vapurda, trende çiğneye çiğneye demokrasi gevişi getirmekte ve Türk gençliği ağızlarında şişirdiği çiklet balonlarını şerefinize patır patır patlatmaktadır. Çiklet namı adı altında yutturduğunuz eski kamyon lastikleri çiğnemekten Türk milletinin konuşmaya vakti kalmamıştır. Bu ciklet nam demokratik icadınızla halka konuşmak fırsatı vermediğiniz için, hükümetimiz namına size teşekkürlerimizi sunarız.



    Birinci sayfaya bir de "Markopaşa" imzalı teşekkür konmuş: Gazetemizin yeniden intişara başlaması dolaysı ile matbaamıza kadar gelerek bizi tebrik eden sayın okuyucularımıza ve bu arada aynı zahmete katlanan Şükrü Saraçoğlu, Hasan Saka,

    Recep Peker, Fatih Rıfkı Atay, Hüseyin Cahit Yalçın, Ahmet Emin Yalman, Cevdet İnce Kerimdayı, Şükrü Sökmensüer gibi sabık okuyucularımıza ayrı ayrı teşekküre imkan bulamadığımızdan burada alenen, kendilerine teşekkürü bir vecibe biliriz. Markopaşa



    Son sayfadaki " Komünizm'le Mücadele" başlıklı yazıdan da bir bölüm okuyalım:



    "... Eve bir kağıt bırakmışlar: "Vatandaş! Memleketimizi saran kızıl tehlikeye karşı açtığımız mücadeleye sen de katıl!" Madem ki tehlike varmış, ister kızıl olsun, ister lacivert, katılalım. İkinci kağıt gelmiş: "Vatandaş! Mücadelemize uzaktan bakma, Allah aşkına sen de katıl!" Bir Pazar günü kağıdı getiren delikanlı yine gelmiş. Geçtik karşı karşıya, konuşmaya başladık. Nerede o eski günler diye lafa başladı ... (. .. )

    - Fikir. gafada olmaz mı? Biz de gızılların gafasına gafasına, gırbaçlen vuracağız.

    - Affedersiniz, kafaları gaf. .. yani çok gaf yapıyorsunuz.

    - Gızıldenizi haritalardan silip, gayfe rengi deniz yapacağız.

    Bütün gızılbaşları yeşilbaş ördek yapacağız. Gızılderililere ilanı harp edip derilerini yüzeceğiz. Gızıltoprak'ı baştan başa patlıcan rengine boyayacağız. Gızılcık ağaçlarına karşı amansız bir mücadele açacağız. Gızılayı, Alaya çevireceğiz. Gızılırmağı mora boyayacağız. Tutarsa tutar, tutmazsa badana edeceğiz. Gızılcahamam'ı, Gızılcakcak'ı tarumar edeceğiz. Gızıl tehlikeyi yeşil tehlike yapacağız. Gızıl ve gızamık hastalığına yakalananları paramparça edeceğiz.



    Markopaşa · 11 Kasım 1948 · Sayı: 3 (35)

    Markopa;a'nın bu sayısında birinci sayfadaki "Efendimiz Köylü" başlıklı yazı şöyle: Sesler karıştı:

    Büyük adamlar köye gelmişlerdi. Köy odasında karşılarına birkaç köylü alıp konuşmaya başladılar. Biri "Köyü kalkındırmak için evvela yol lazım", biri "hayır, evvela mektep lazım", bir başkası "bataklıkları kurutmak lazım" gibi birbirini tutmayan fikirler ileri sürüyorlardı. Konuşma çok kızışmıştı. Kimse kimseyi dinlemiyor ve herkes bildiğini okuyordu. O sırada köy meydanından anırma, kişneme gibi hayvan sesleri duyulmaya başladı. Köylülerden biri kalkarak,

    - Efendiler dedi, teker teker konuşun, sesler birbirine karıştı. ( . .. )



    Babanız Recep Peker, zaman-ı sadaretinde, her nasılsa yolu bir yetim okuluna düşmüş. Tertip edilen törende, yetim öğrenciler adına konuşan bir çocuk,

    - Sayın Başbakanım, biz yetimlerin dertlerini unuttunuz, der. Recep Peker derhal şu cevabı verir:

    - Bu memlekette yetim yoktur. Vatan ananız, biz de babanız.

    Biraz sonra bir köylü arkadaşına Recep Peker'i göstererek:

    - İşte, dedi, anamızı ağlatan adam.





    "Şakalar" köşesinde, Markopaşacılar kendilerini konu edinmişler: "Artık derbeder hayatımı ve ondan daha perişan olan kitaplarımı tanzim ettim. Doğrusu evimi aramaya gelen polislere acıyordum. Bavullar, çuvallar, sandıklar içindeki kitapları karıştırır, aralarken çok zahmet çekiyorlardı. Şimdi bütün kitaplarım, yazılarım, notlarım hepsi raflarda muntazam duruyor. Fişleri, listeleri, kayıtları var. Haftada bir evimi aramadan yapamayan polisler, elleri ile koymuş gibi beğendikleri kitapları, yazıları alıp götürecekler. Günlerimi de tanzim ettim. Hafta başı olan pazartesiyi sorguya ayırdım. İstanbul basın savcısı Hicabi'den, sorgu için beni pazartesileri çağırmasını ve programımı bozmamasını rica ederim. Salı günleri de polise ifade vereceğim. Çarşamba günleri evim aranabilir. O gün polislere kabul günümdür. Başka günleri rahatsız etmemelerini rica ederim. Perşembe ve Cuma günlerini de mahkemelerde geçirmeye karar verdim. Cumartesi ve Pazar günleri de, polisi, savcıyı ve mahkemeleri boş bırakmamak için gazete çıkaracağım. Ölüm hiç aklıma gelmiyor, adeta ölmeyeceğim gibime geliyor. Bir gün ölürsem, arkamdan şöyle söyleyecekler: Oldukça kabiliyetli, müstait, eli kalem tutar bir adamdı. Eğer polisten, mahkemelerden arama taramalardan, sorgulardan vakit bulabilseydi belki yazı da yazıp iyi bir muharrir olacaktı.





    Üçüncü sayfadaki "Ata Sözleri'"' köşesine de bir göz atalım:

    Yakası Açılmadık Laflar

    • Bülbülün çektiği dil belasıdır, halkın çektiği dilsizliğinin belasıdır.

    • Doğru söyleyeni dokuz köyden kovarlar, fakat dünya dokuz köyden ibaret değildir.

    • Ayvazoğlu kardan gelir, eşeği satar yaya kalır. Amerika'dan borç alır, ziyafet çeker aç kalır.

    • Misafiri Amerikalı olanın memleketinde pasta kalmaz.

    • Gün doğmadan şeker fiyatları yükselir.

    • Nush ile uslanmayanı etmeli tekdir. Tekdir ile uslanmayanın hakkı nutuktur.



    Son sayfada da bir satın alma duyurusu var: Cerrahpaşa hastanesi satın alma komisyonundan:

    1- Veremliler için iki tabut çürük yumurta satın alınacaktır.

    2- Yumurtalar yemek için değil, hastaların yumurta tokuşturup eğlenmeleri ve kırılanların da hastaneyi istila eden kedilere verilmesi içindir.

    3- Yumurtalar kapalı göz ve açık tavsiye mektubu usulu ile satın alınacaktır.





    Markopaşa ·19 Kasım 1948 · Sayı: 4 (35)

    Bu sayıdaki siyasi yergiler arasında, İstanbul eski Emniyet Müdürü Ahmet Demir yine konu edilmiş:

    Kitabe-i seng-i mezar

    Allah gecinden versin, eğer bir gün Ahmet Demir aramızdan ayrılırsa, kelepçe, bukağı ve zincirle süslenecek ve ısırgan otundan çelenkle örtülecek olan mezar taşına, aramızdaki samimi münasebet dolayısı ile şu kıt'a tarafımdan naçiz bir hediyedir:



    Sopasından titredi millet

    Kazık atmaya etti niyyet

    Kalmadı lakin kahpe dünya

    Gümledi gitti Demir Ahmet



    Eski emniyet müdürü konu edilir de polis edilmez mi? Okuyalım:



    Ne mühim adamlarız. Doğrusu polise şaşarım. Kurye çantasına altınları doldurup, yabancı memleketlere para kaçıranları serbest bırakır da, bizim ardımıza adam koyar. Amerikan bankalarına para yatıranlar eli kolu serbest gezerlerken,

    tutar da bizi takip eder. Karaborsacılar, hava parası kahramanları dururken, bula bula takip edecek bizi bulurlar. Bizim neyimizi takip ederler, neyimizi öğrenmek isterler bilmeyiz.. Ne kaçıracak altınımız ne aparacak paramız, ne hava

    parası alacak apartmanımız var. Bir arkadaşla bunları konuşa konuşa giderken yine arkamıza polisler düşmüştü. Pek sinirlenen arkadaşıma,

    - Şimdi anladım, sinirlenme, biz. ne kadar mühim adamlarız ki, polis bile bizim izimizden geliyor, dedim.





    "Ata Sözleri" köşesinden de bir alıntı yapalım: "Ağaç yaşken, insan dalkavukken eğilir."



    Şimdi sözü, hastanede yatan sorumlu müdür Rıfat Ilgaz'a verelim:

    "... Gazetenin kırk bin basıldığını sevinerek öğreniyordum. Dördüncü sayının satışa çıktığı günlerde, Asistan Cemal'le bir mektup göndermiştim Aziz Nesin'e. Bu arada bir de on lira istemiştim. Henüz gazetenin para getirmediğini, gönderdiği on lirayı da birinden ödünç aldığını yazıyordu Aziz. Üzülmüştüm, gazetenin para getirmediğine. Yazıları biraz daha vurgulayalım diye yazmıştım ona. Sorumlu müdür ben değil miydim! Ha Cerrahpaşa'da yatmışm, ha Sultanahmer Cezaevi revirinde! Ne değişirdi. .. ... Ali Karcı hastaneye gidip geliyor, yazılarımı alıyor, on beş, yirmi kadar da kendi gazetemizden getiriyordu. Bunları hastanenin Adembabalarına verip kendi hesaplarına sattırıyordum.

    Hastalar arasında ilgi bile olağanüstüydü. Verem pavyonu için haberler, yazılar eksik olmuyordu. Belediye Başkanı Yardımcısının yeğeni, özel odaya nasıl yatırılır, nasıl özel bir tedavi görürdü? Bu

    ve buna benzer yazılar nasıl okunmazdı hastalar arasında! Bizim Türk yumurtası gazeteye geçince, nasıl altüst olmazdı ortalık! Servis doktoru Sami Bey pek oralı değildi ama, Başhekim özel

    olarak çağırtmıştı beni. Halk Partisi il Başkanıydı, Başhekim Esat Duru aynı zamanda. Eğer ayağımı denk almazsam, taburcu edileceğimi de açıklamakta bir sakınca görmemişti. Tedavi için yatan bir hastanın kendini yormaması gerekirdi en azdan..."



    Yeniden Rıfat Ilgaz'a dönelim ve Ali Karcı ile ilgili olarak Kemal Bayram'a verdiği aynı kaynaktaki yanıtını dinleydim:

    - ... Ali Karcı hastaneye gelip giderdi. Bana gazeteden Aziz'in gönderdiklerini getirirdi. Ben yazdığım yazıları onunla Aziz'e yollardım. Basılmış gazeteleri getirirdi. Gelip gittikçe benim herhangi bir şeye ihtiyacım olup olmadığını sorardı.

    - Bu Ali Karcı, sonraları Türkiye İşçi Partisi'nin İstanbul Milletvekili oldu galiba. O Ali Karcı mı sözünü ettiğiniz?

    - Tamam, tamam, işte o! ( . . . ) yayın işlerine merakından olacak, ben hastanedeyken Aziz Nesin'i buluyor. Hastanede tanışıyorum onunla ... Bir ay sonra beni hastaneden çıkardıklarında anlıyorum ki, anık matbaayı, kağıdı, dizgiyi, baskıyı da öğreniyordu, işimize yarıyordu yani. Orada yatıp kalkardı.

    - Markopaşa'nın idarehanesinde?

    - Evet. Güneyden yeni gelmiş, evini köyünü yerli yerine koymamıştı daha. Sobayı yakardı ...



    Henüz dört sayı çıkan Markopaşa yeniden dikkatleri üzerine toplamaya başlamıştı. Nitekim, bu sayı polis tarafından toplatılmış, toplatma nedeni belli olmamıştır.



    Markopaşa · 26 Kasım 1948 • Sayı: 5 (35)

    Markopaşa'nın bu sayısındaki yazılar arasında biri "prenses", biri de "krallar" ile ilgili iki yazı yayımlandı. Her ikisi de Markopaşa'nın başına çok işler açtı. İlkin, birinci sayfadan verilen "Pamuk Prenses Elizabet doğurdu" başlıklısını okuyalım: (Ankara radyosunun hırıltı, dırıltı ve gürültüsü arasından güç bela duyulmuştur)

    - Üstünde güneş batmayan, fakat müstemleke insanları batan şahane İngiltere imparatorluğunun nazenin pamuk Prensesi Elizabeth, Eminönü meydan saati ayarı ile dün gece saat üçü on bir buçuk dakika, dört saniye geçe doğurmuştur. Kınalı yumurcağın haşmetli validesinden hurucu esnasında,

    İngiltere'nin İçişleri Bakanı dünya kapısında, Dışişleri Bakanı da dış kapıda nöbet tutuyorlardı.

    Doğum münasebeti ile, yol girmez, kuş uçmaz, kervan geçmez, doktor bilmez, Bakan uğramaz köylerimizde davullar, zurnalar çalınacak, ricali umut ve ehli kuburun [ölülerin] da etekleri zil

    çalacaktır. Şahane kral kurusuna şimdiden dalkavukluk için [okunamadı] edenlere emir verilmiştir.



    Prensesle Prensin ilk randevularından tam dokuz ay, dokuz gün, dokuz saat, dokuz dakika, dokuz saniye sonra dünyaya gelmesi de İngilizlerin ne kadar sözünün eri olduklarını dünyaya

    bir kere daha ispat etmiştir. Yaşasın kral kurusu.



    Gazetenin üçüncü sayfasında yayımlananı da "Dünya Kralları İşi Azıttılar" başlığını taşıyor:

    "Son günlerde dikkat eniniz mi, Krallara ve Kraliçelere bir azgınlık arız oldu. Kimi evleniyor, kimi boşanıyor, kimi doğuruyor ... Biz de dünyaya demokrasi gelecek diye, ha babam avucumuzu yalıyoruz.

    Bir zamanlar İran Şahı evlenecek oldu. Sanki el malı ile gerdeğe biz girecekmişiz gibi düğün bayram ettik. Zavallı Türk halkı, bir Pazar olsun seyrana gidemezken İran Şahının düğününe giren baha hediyeler gönderdik, gazeteciler, muharrirler, bölük bölük askerler gönderdik. Sözüm ona biz cumhuriyetiz de, hani İran da Krallık. Ne oldu, ne bitti bilmeyiz, İran Şahının karısı, Mısır Kralının

    da kardeşi güzel Fevziyecik, Şahın burnunu mu beğenmedi, her ne oldu ise, kocasına Dıran Dedenin düdüğü gibi, Şahlık asası elinde sipsivri Tahran sarayında bırakıp, ağabeysi Mısır Kralının yanına kaçtı. Şimdi öğrendik ki boşanmışlar. Biz Cumhuriyetiz, bize ne değil mi? Yooo ... Bizimkilerde bir ahi figan, gazetelerimiz, radyomuz iki gözü iki çeşme kan akıyor. Derken arkadan Kral Faruk da, galiba İran Şahını kıskanmış, o da karısı Prenses Ferideyi boşamışmış. Resimlerine bakılırsa, hani Feride de Feride... Nasıl kıydı bilmem? Sebep olarak da Feride'nin hep kız doğurduğunu, oğlan doğuramadığını ileri sürüyormuş. Bu da gösteriyor ki Kralların gözünde kadın, hala kuluçka makinesinden başka bir mal değildir. Bizim köyde erkek evladı da, kız evladı da yapan erkektir. Kral Faruk geniş bir araziyi, paha biçilmez mücevheratı, muazzam malları hep Prenses Feride'ye bağışlamış. Bağışlar ya ... Bu malı mülkü kazma sallayıp, kafa patlatıp kazanmadı ya. Bu yeni zevce erkek doğurursa ne ala, doğurmazsa yallah ... Ona beş on çiftlik, haydi yenisi. Amasya'nın bardağı, bir olmazsa bir daha ... Mısırda arazi mi yok, yoksa karı mı yok. .. Zavallı Mısır fellahının da Nil bataklıkları içinde iki hurma çekirdeğine anası

    ağlasın dursun. Bir yandan haşmetli Mısır Kralını, bir yandan daha haşmetli İngiliz imparatorunu beslesin. Biz Cumhuriyetiz, Mısır Kralından bize ne değil mi? Yooo... Baksanıza gazetelerimiz, radyomuz, ajansımız iki gözü iki çeşme ağlıyorlar. Mısır Kralı, İran Şahını kıskanıp karıyı boşadı. Şimdi ister misin, Türkiye Cumhuriyeti Krallığının da prensleri öbür krallara özenip de karılarını dehlesinler. Sen o zaman gör curcunayı, mahkemeler boşanma davasından adam almaz. Çünkü

    Mısırda, Iranda Kral bir tane, halbuki bizde şahlar, şahbazlar, krallardan geçilmiyor. Şefler, şefierin kuyruğu, kuyruğunun kuyruğu, şeker kralları, pirinç kralları, hepsi de küçük dağları ben, büyüklerini de o yarattı diyor. Vallahi bu günlerde krallar azdı, başlarına galiba bir gelecek var.





    Markopşa'nın dördüncü ve beşinci sayıları polis tarafından toplatıldı. Toplatma olayını 10.12.1948 gün ve "7 (35 )" sayılı Markopaşa'nın üçüncü sayfasındaki bir haberden öğreniyoruz:

    Gazetemiz toplatıldı (Bu haber ciddidir) - Gazetemizin dördüncü ve beşinci sayıları İstanbul polisi tarafından toplattırılmıştır. Memleketimizdeki demokrasi icabı olarak bize bir toplatma emri gönderilmemiş olduğundan, hangi makamın emri ve hangi sebeple toplatılmış olduğunu bilemiyoruz. Herhalde bir zülfiyar meselesidir. Gazetemizin bu sayılarının, her sayıda olduğu gibi mevcudu kalmadığından, maalesef kendilerini memnun edemedik. Koleksiyon için idarehanemizde bulunan altı yüz kadar gazeteyi teslim ettik. Okuyucularımızın bilgi edinmesi ricası ile bu haberin ciddi

    olduğuna yemin ederiz.



    Bu toplama olayı Bakanlar Kurulu Kararına dayanmaktadır. 08.12.1948 tarihli Bakanlar Kurulu toplamısında "3/8379" sayı ile Markopaşa'nın 5 ve 6. sayılarının dağıtımının yasaklanması ve elde edilenlerin toplattırılması kararı alınmıştır. Devlet başkanlarına hakaret edildiği iddiasıyla İngiltere, Mısır ve İran elçilikleri, Dışişleri Bakanlığına başvurdular. Dışişleri Bakanlığının Adalet Bakanlığını haberdar etmesi üzerine İstanbul Cumhuriyet Savcılığı, gazetenin sahip ve sorumlu yazı işleri müdürü Rıfat Ilgaz ile Aziz Nesin hakkında dava açtı. Rıfat Ilgaz ve Aziz Nesin "Krallar"a ilişkin yazılardan dolayı 5 Ocak 1949 tarihinde tutuksuz olarak 7. Asliye Ceza Mahkemesinde duruşmaya çıktılar. Davanın bu ilk duruşmasıyla ilgili olarak 11.01.1949 gün ve 23 sayılı Başdan şu haberi geçmektedir:

    "... Saat l0'da, yazıların muharriri Rıfat Ilgaz ve yazıların muharriri olduğu iddia edilen Aziz Nesin ve avukatları Esat Adil Müstecabi mahkemede hazır bulunuyorlardı. İddianamenin okunmasını müteakip, esas hakkında sorgulara geçilmeden evvel, avukat Esat Adil söz isteyerek, "Bu davanın açılabilmesi

    için, hakaret diye sevk edildiğimiz ceza maddelerinin, İngiliz, Mısır, İran ceza kanunlarında da aynen bulunması gerektiğini, savcılığın ancak bu ciheti işaret ettiği takdirde böyle bir davanın açılabileceğini" anlam ve "İngiltere hakkındaki yazının Prenses Elizabet'e ait olduğunu, Prensesin ise devlet reisi olmadığına göre, bu davanın diğerlerinden tefriki sureti ile derhal bir karara bağlanması lüzumunu" ileri sürdü. Yargıç savcıdan mütalaasını sordu. Savcı da: "Bu hususta mevzuatı tetkik etmemiş olduğunu söyleyerek müsaade istedi. ( .. . ) 20 dakikalık bir aradan sonra verilen ara kararında "müşteki devletler ceza kanunlarında mütekabiliyet esasının mevcut olup olmadığının Dışişleri Bakanlığı'ndan sorulmasına ve Prenses Elizabet hakkındaki İtirazın ise unsuru cürmiye taalluku bakımından

    hüküm sırasında nazara alınması" tekerrür etti.





    İddianamede, mezkur yazıların Aziz Nesin tarafından yazıldığı iddia olunuyor ve delil olarak da üslubu ileri sürülüyor ve beş şahit gösteriliyordu. Bu beş şahit Aziz Nesin'in evinde arama yapan birinci şube

    komiser ve memurları idi. Aziz Nesin bu iddiayı reddetti. Sorgusu yapılan Rıfat Ilgaz da,

    - Bu yazıları ben yazdım. Mahkeme dolaysıyla beni sanatoryumdan çıkardılar. Bu yazıları yazdığım vakit, yatak arkadaşlarıma okudum. Onlar yazıların bana ait olduklarına şahittirler, dedi.

    Şahit olarak gelen beş sivil polis şu yolda ifade verdiler:

    - Biz arama için saat 11.00'de Aziz Nesin'in yazıhanesine gittik. Kapıdan girince, Aziz Nesin bize,

    - Artık valilerle uğraşmıyoruz, bundan sonra krallar, kraliçeler, şahlar ve imparatorlarla davalaşacağız, hem de davanın Lahey adalet divanında görülmesini isteyeceğim, dedi.



    İstenilen yazı müsveddelerini bulamadık. Fakat Aziz bize, 'bu yazıları ben yazdım amma, iş resmiyete dökülünce, "Rıfat Ilgaz yazdı, derim" dedi. Şahitlerin bu iddiaları üzerinde savcı ve avukat arasında uzun tartışmalar oldu.

    Rıfat Ilgaz ve Aziz Nesin'in gösterdikleri müdafaa şahitlerinin dinlenilmesi ve Adaler Bakanlığı'ndan cevabın gelmesi için mahkeme 12 Ocak Çarşamba günü saat 09.30'a bırakıldı.



    Markopaşa · 3 Aralık 1948 · Saya: 6 (35)

    Bu sayıda daha çok Markopaşa'nın niteliğine uygun yazılar yer almış. Son sayfadaki "Markopaşa Dert Dinliyor" köşesine gelen bir mektup ve Markopaşa'nın yanıtı şöyle:

    "Afyondan Bekir Erer isimli okuyucumuz soruyor:

    Halk Partisi'ne çatıyorsunuz, Demokrat Partiye vuruyorsunuz, Millet Partisine atıp tutuyorsunuz. Peki amma Paşam, siz hangi partidensiniz?

    Markopaşa - Sevgili okuyucum, size bir kıssa anlatayım, siz hisse çıkarın. Vakti ile bir vilayette Ali Kıran baş kesen zalim bir vali paşa varmış. Bu vali paşa halktan o kadar çok vergi toplamış ki, artık halkın vergiye verecek ne ipi kalmış, ne de kuşağı.

    Halk içinden üç beş kişi gidip, Vali paşaya,

    - Aman paşam, halk nerede ise ayaklanacak Bereket versin ki, sayenizde ayaklanmaya mecali yok.

    Vali paşa ferman etmiş:

    - O halk dediğiniz ne idüğü belirsiz basit giyimliler, falan gün, falan saat, falan meydanda toplansınlar.

    Memurin-i devler [devlet memurları] , rical-i umur ve ekabiran-ı kiram, halkın vali paşayı linç etmesinden korkarak, muhalefet etmek istemişler. Fakat vali paşa dinlememiş. Ferman edilen saatte halk toplanmış. Biraz. sonra da vali paşa, muhafızları arasında gelmiş.

    - Ey ahali demiş, şu kadar senedir ben sizin valiniz bulunuyorum. Buraya geldiğimiz. zaman dört tane boş tenekernden başka bir şeyim yoktu. Elhamdülillah bunun üçünü sizden aldığım altunlarla doldurdum. Dördüncü tenekenin dolmasına da iki parmak kaldı. Gelin, mırın kırın etmeyin de şu iki parmaklık yeri de tatlılıkla dolduralım. Halk galeyana gelmiş. Bu sefer vali,

    - Ey ahali demiş, şu anda elinizdeyim. Fakat düşünün ki, beni öldürürseniz. yerime bir başkası gelecek ama dört boş teneke ile gelecek.

    Bilmem, şimdi neden hiçbir partiden olmadığımızı anlatabildik mi? Mesele hep küp ve lüp meselesidir.



    Son sayfadan seçtiğimiz üç tane ilanı da okuyalım:

    Mühim İlan

    Lazım gelen makam ile yaptığımız gizli anlaşma gereğince, Tarlabaşında kapatılan evimizin yerine, bu defa Parmakkapıda daha lüks ve modern bir ev açmış olduğumuzu sayın zampara müşterilerimize bildirmeyi ticaret namına bir vazife biliriz..

    MADAM KATARİNA



    Çalar saat alınacak

    Milli Eğitim Bakanlığından:

    1- Bakanlığımızın umum müdürlerini uyandırmaya elverişli, büyük çıngıraklı çalar saatler satın alınacaktır.

    2- Saatlerin alaturka ve ezani saate göre ayarlı olması şarttır .



    Bir kadın aranıyor

    Tahtıma varis olacak bir erkek çocuk doğuramadığından karım Ferideciği talakı selase ile boşadım. Şimdi bir erkek çocuk doğuracak müceddet bir kadın ve yedek parçaları satın alınacaktır.

    Aranan şartlar:

    l - Evvelce bu işte çalıştıklarına dair bonservis.

    2- Muvaffakiyetlerini gösterir belge.

    3- Eski işlerine dair iyi hal kağıdı.

    Bu şanları haiz olanların dört cepheden çekilmiş anadan doğma resimleri, vücut ölçüleri, sağlık raporu ve diğer vesikaları ile sarayıma müracaatları.

    KRAL FARUK



    Son yazıdan dolayı Mısır kralına hakaretten sorumlu yazı işleri müdürü Rıfat Ilgaz hakkında yeni bır dava açılır. 7. Asliye Ceza Mahkemesindeki dosya, diğer " krallara hakaret davası" ile birlikte sonuçlandırılacak; Rıfat Ilgaz yedi, Aziz Nesin beş ay hapse mahkum olacaktır:

    . .. [Basın savcısı Hicabi Dinç] bu yazıları sen yazmadın, Aziz Nesin yazdı diye tutturmuştu. Sorumlu müdürdüm. Ben de yazsam, Aziz de yazsa benim için bir şey değişmezdi. Nasıl olsa Kürt Mehmet nöbete gidecekti. "Ben yazdım!" diye diretiyordum. "Hayır, sen yazmadın. Böyle yazılar yazamazsın, şairsin sen! .. " "Görüyorsunuz ki yazıyorum! .. " "Beni kandıramazsın! .. Bak Rıfat Bey, ben yazmadım de, seni kurtaracağım! .. " "Nasıl ben yazmadım diyebilirim, oturup yazdığım yazıya! .. " Oysa o sırada yazdığım yazıları hastanede yattığım yerden yazıyordum. Hicabi bey oturup da yazdığıma kendisi de inanmamış, polisleri göstermişti de Cerrahpaşa'ya yatağımın içini bile aratmıştı. "Boşuna zorlanma, sen yazmadın! Bak Rıfat Bey, geçen gün Yeni Işık dergisinin sorumlu müdürüdür diye bir hamalı getirdi

    polisler buraya. Sen mi yazdın bu yazıları dedim. Evet, dedi, ben yazdım. Bir de zorladım ki adam okuma-yazma bile bilmiyor! Ne yaptım bu adamı biliyor musun?"

    "Ne yaptınız?"

    "Salıverdim! .. Söyledi yazıları kimin yazdığını, salıverdim

    vallaaa! .. Sen de söyle ... Hemen şimdi serbest bırakacağım seni!"

    "Ben yazmadım, diyemem ki..."

    "Neden diyemezmişsin?"

    "Önce ben hamal değilim, öğretmenim. Askerde bile okur-yazardan saydıkları için subay yapmadılarsa da çavuş olsun yaptılar beni! Yani okuma yazma biliyorum."

    Yazıların müsveddelerini arayıp asıl yazanı ortaya çıkarmak için polisler beni de, Aziz'i de sıkıştırıyorlardı. Müsveddeler dizgiden sonra kaybolmuştu. (Oysa yasalara göre altı ay saklanması gerekirdi.) Aziz Nesin'in evinin aranması için kendisini de alıp götürürlerken yolda:

    "Ben yazdım o yazıları," demekte bir sakınca görmemişti.

    Sen misin böyle diyen! . . Hemen oracıkta bir tutanak düzenleyivermişlerdi polisler. Bu açıklamaya dayanarak tutuklanan Aziz Nesin'e beş ay, bana da sorumlu müdür olarak yedi ay vermişlerdi.

    Aziz, bu süreyi günü güne doldurmuş, bense öbür dosyalar için yatarken af çıkmış, aftan yararlanmıştım. Hiç olmazsa bu dosyadan olsun kurtulmuştum.



    Markopaşa · 10 Aralık 1948 · Sayı: 7 (35)

    Altıncı sayının çıkışını izleyen günlerde dördüncü ve beşinci sayı toplatıldığı için gazetenin bu sayısında "Markopaşa" başlığının üstünde "Toplatılmadığı zamanlarda çıkar siyasi mizah gazetesi"

    yazısı dikkati çekmektedir.



    Toplama olayı, birinci sayfada sağ üst köşede yergi masasına "Açık Teşekkür" başlığıyla yatırılmıştır:

    - Açık teşekkür -...--

    Paramız olmadığı için gazetemizin reklamını yapamadığımız cümlenizin malumudur. Bu eksik tarafımız gözünden kaçmayan Basın Savcısı Hicabi Dinç, gazetemizin mevcudu kalmayan nüshalarını toplatmak sureti ile gazetemizin bedava reklamını yaparak bizden devamlı şekilde yardımlarını esirgemiyor. Kendisine alenen teşekkürü bir borç biliriz.



    Birinci sayfadaki "Şakalar" köşesinde "iki Canbaz" başlığıyla ünlü Basın Savcısı Hicabi Dinç yine konu edilmiş: "Bazen okuyucularımızdan mektuplar alırım. Bir kısmı küfürler savurur, bir kısmı da layık olmaya çalıştığım iltifatlarını esirgemezler. Bu mektupların sonunda, "sadık okuyucunuz", "devamlı okuyucunuz" gibi bir söz vardır. Halbuki benim en devamlı, en dikkatli ve en sadık okuyucum İstanbul Basın Savcısı Hicabi'dir. Yazılarımı, kelimesi kelimesine, virgülüne, noktasına kadar dikkatle okur ve hiçbir harfini bile kaçırmaz. Her satırın, her kelimenin, hatta her harfin altını kırmızı kalemle çizer. Basın savcılığına yolladığımız gazeteler, gelincik tarlasına döner. Hatta gazetenin sayısı, tarihi bile kırmızı ile çizilir. Hicabi Dinç Ceza Kanunu, Matbuat Kanunu önünde "nereden yakalayacağım, neresinden tutacağım" diye kıvranır, ben nereden açık vermeyeyim diye uğraşırım. Şimdiye kadar hiçbir iş yapmamış bile olsam, Hicabi Dinç'i, sosyalizme ait Türkçeye tercüme edilmiş birkaç sahife okutmak mecburiyetinde bıraktığım için övünebilirim. Benim en sadık okuyucum Hicabi Dinç'tir, hatta şu anda bu satırların altını kırmızıya boyamakla meşguldür.



    Üçüncü sayfada da bir ilan var:

    Bir müteahhit aranıyor:

    Aşağıda yazılı evsafı haiz namuslu müteahhit müessesemiz tarafından aranılmaktadır:

    1- Hastalar için vereceği kireçli suyu halis süt diye yutturacak maharet.

    2- Veremlilere yedirilecek sığır sinirini taze kuzu eti diye sürecek marifet.

    3- 100 kilo odunu, beş yüz kilo olarak deftere geçirme kabiliyeti.

    4- İçyağını günlük tereyağ olarak kazıklama bilgisi.



    Bu şerahi haiz [koşulları taşıyan] müteahhitlerin, evvelce resmi dairelerle bu yolda yaptıkları işlere dair bonservisleri ile birlikte her akşam kerahat vaktinde sürecekleri pey akçeleri ile birlikte apartmanımıza gelmeleri. 2681



    Mim Uykusuz'un birinci sayfadaki karikatürü de Markopaşa mizahına uygun düşmüş.





    Markopaşa • 17 Aralık 1948 Sayı: 8 (35)

    Gazetenin birinci sayfasında bir duyuru var:

    -Okuyucularımıza-

    Pek netameli bir ay olan Aralık ayının 13ünde gazetemizin sekreteri Aziz Nesin'in evinde ,

    idarehane ve gazetemizin sahibi Rıfat Ilgaz'ın yatmakta olduğu ve Cerrahpaşa hastahanesinde yapılan aramada yazılar ve notlar alınmış bulunduğundan gazetemizin bu sayısını zamanında yetiştirmek kaygısı ile istediğimiz mükemmellikte çıkaramadığımızdan özür dileriz.



    Olayı bir de Rıfat Ilgaz'dan dinleyelim:

    "... siyasal yasalarla, yasanın uygulayıcıları peşimi bırakmıyorlardı. Bir gün Cerrahpaşa hastanesinin Verem Pavyonunu motosikletli polisler sarmıştı. Çember darala darala yattığım odada çöreklenip kalmıştı. Çemberciler, etajerimi aradılar ilkin. Ne aradıklarını bilmiyordum ama dolabımdaki iki parça giysimi çıkarıp silkeliyorlar, defterlerin, kitapların arasını karıştırıyorlardı. Beni yataktan kaldırdıktan sonra pijamamın ceplerini, yatağın içini araştırmaya başlamışlardı. Battaniyeyi kılıfından çıkarıp

    silkelediler. Arama taramacıların başındaki yetkili bana soruyordu:

    - Nerede, yazdığın yazılar?

    - Yazdıklarım gitti, yazmakta olduklarım da şunlar işte! .. dedim.

    Az önce bakılanlara bir göz daha attıktan sonra:

    - Yazdıklarının müsveddeleri nerede? ..

    - Müsveddesiz yazarım ben yazılarımı!

    Anlaşılıyordu artık, çıkmış olan yazılardan birini kimin yazdığını öğrenmek istiyorlardı. Ama hangi yazıydı bu? Ben mi yazmıştım, Aziz Nesin mi, bilmiyordum ki... Onlar, bulamadan gidiyorlardı ama ben gene de üzülüyordum gerçekten. Eğer bu yazıyı ben yazdıysam, bulamadıklarına göre Aziz'i suçlayacaklar demekti. Eğer yazıyı o yazdıysa ben nasıl olsa Sorumlu Müdür olarak okkanın altına gidecektim!



    Bu arama Markopaşa'nın 5 (35). sayısının üçüncü sayfasında çıkan "Krallar" yazısı yüzündendi. Markopaşa' nın bu sayısında, Cerrahpaşa Hastanesinde yatan Rıfat Ilgaz'ın odasında yapılan

    arama ve polisin buldukları da konu edilmiş:



    Neler bulundu Cerrahpaşa hasranesinde yarmakta olan Rıfar Ilgaz'ın dolabı, ani bir baskınla zabıta kuvvetimiz tarafından aranmış ve Rıfat Ilgaz'ın sevgilisinden gelen aşk mektupları, ödenmemiş ve ödenmesine şimdilik imkan görülmeyen borç senetleri ele geçirilmişrir. Bilhassa aşk mektupları, genç memurlar tarafından büyük bir

    heyecanla okunmuştur. Masanın üstündeki kırmızı etiketli ilaç şişeleri, Basın Savcısı

    tarafından incelenmek üzere istenmişse de, bu şişeler "esrar-ı hastane" olduğundan dışarı çıkarılmasına doktorlar tarafından müsaade edilmemiştir. Yapılan aramada bir hayli basile [mikrop] rastlanmışsa da,

    bu basillerin memleketimize has, kökü içeride ve milli olduğu anlaşıldığından üremelerine müsaade edilmiştir.



    "Krallar" yazısı yüzünden İngiliz kraliçesine, İran şahına ve cumhurbaşkanına hakaretten kovuşturma açılmıştı. Rıfat Ilgaz, Markopaşa soruşturması yüzünden Cerrahpaşa Hastanesinden atıldı:

    "... Yalnız şu var ki, Markopaşa yüzünden Cerrahpaşa'dan atılınca bu kazancımızın kırıntılarını bir araya getirerek Heybeli'ye taksit yatırdık"



    Markopaşa · 24 Aralık 1948 • Sayı: 9 (35)



    Birinci sayfada çeşitli yergi yazıları arasında "ikamet Memuru" başlıklısı şöyle:



    İstanbul'da oturması, Sıkıyönetimce yararlı görüldüğü için bir taşra kasabasında ikamete memur edilmişti. İlk gittiği gün,

    - Vazifeniz? dediler.

    - İkamete memurum, diye cevap verdi.

    Ev sıkıntısı çeken kasaba halkı, ertesi gün, evinin etrafını sardılar:

    - Biz ikamet memurunu göreceğiz, diye bağırıyorlardı.







    Markopaşa'nın sayılarında şiirsel yergiler de var. Bu sayıda da

    "Köylü Böyle Diyor" başlığıyla bir yergi verilmiş:



    Köyde heç biri şeker ne soyhadır bilmiyor,

    Gıçında galmadı don, dal daban gezilmiyor,

    İrezillik diz boyu hepisi yazılmıyor

    Bilmen büyükler garik çare için ne bekler,

    Bulmadı mı ölçüyü çatlayası göbekler?



    Cıbıllıhtan döllerin bit yürüdü gaşına,

    Uyuı ite döndüler hep gaşına gaşına;

    Bu gidişle mezerin guşlar işer daşına!

    Bilmen büyükler garik çare için ne bekler,

    Bulmadı mı ölçüyü çatlayası gobekler?



    Açlıktan ışılarken köyde milletin gözü

    Tahsildara gaptırdık buğdağıyı, oküzü.

    Çok desen tıhıyorlar, söyletmezler ki sözü!

    Garik böyükler bilmen ne çare için bekler,

    Bulmadı mı ölçüyü çatlayası göbekler?



    Sıhdık dişimizi de galdık bir gemik deri,

    Boş gopanla örtülmez, insanın edep yeri,

    Çıra yahtık arıyak çayır yenen günleri.

    Garik böyükler bilmen ne çare için bekler,

    Bulmadı mı ölçüyü çatlayası gobekler?





    Üçüncü sayfadaki "Gazeteler-Gazeteciler" köşesindeki "Neresi Yırtılacak" yazısından, Yusuf Ziya Ortaç'ın Markopaşa'ya sataştığı anlaşılıyor:



    "Yirmi küsur yıllık bir mizah gazetesi, ikinci baskımız halinde, kullanılmış nüktelerimizi aktarma ederek, tekrar piyasada boy gösterdi. 6. sayımızdaki "muhalif tavuk, muvafık tavuk" fıkramızı, baş makalesinde tekrarlıyor. Hikaye şu: İki tavuk bir bakkal dükkanı önünden geçerken, biri ... [okunamadı) iri yumurtaları arkadaşına gösterip,

    - Bak der, on beş kuruşa satılan bu iri yumurtalar benim.

    Öbür tavuk cevap verir:

    - Benim horozum bana, hiç nafile beş kuruş için kıçını yırtma, dedi.

    "Oranı yırtma" diye nezaket eseri gösteren Yusuf Ziya Ortaç yazısının sonunu şöyle bitiriyor:

    "Hiçbir siyaset bakkalına beş kuruş değil, beş para ... [okunamadı) kazanması için kendimizi yırttıracak değiliz."

    İlahi! Ayol senin yirmi şu kadar yıldır yırtılacak neren kaldı ki... ?

    Not: Aynı fıkrayı yeni çıkan Tan gazetesinde bir de Ferdi Tayfur yazmış.



    Son sayfada yer alan bir ilana da göz atalım:



    Başdan gazetesinin 11.01.1949 tarihli 23. sayısında belirtildiğine göre, bu sayı yayımlandığı günün sabahı, saat sekizde toplatıldı. Toplatma nedeni belli olmadı.







    Markopaşa · 31 Aralık 1948 · Sayı: 10 (35)

    Gazetenin üçüncü sayfasında ve ikinci sayfayla birleşen orta kısmında, yan olarak dikine, sayfa boyu yazılmış bir yazı ile Markopaşa'nın çıkış sırası verilmiş: İlk sayısı 25 Kasım 1946 yılında çıkardığımız Markopaşa muhtelif isimlerle yayınlanmıştır. Bu yayınların tarih sırası ile kolleksiyon numaraları şöyledir: 22 sayı Markopaşa, ı sayı Merhumpaşa, 5 sayı Malumpaşa, tekrar Markopaşa 1 sayı, tekrar

    Merhumpaşa 3 sayı, 4 sayı Alibaba, Markopaşa Neşriyarının birinci devresi olan bu gazetelerin yekunu 36 sayıdır. Bu 36 gazetenin tam kolleksiyonu elimizde kalmamıştır. Kolleksiyonları ARKADAŞ YAVINEVi'nden tedarik edebilirsiniz.

    ARKADAŞ YAYINEVİ Ankara caddesi No. 59 İstanbul.



    Son sayfadaki "Markopaşa Dert dinliyor" köşesinde bir mektup ve verilen yanına şunlar yazılı:

    İzmir'de Bay H. T. yazıyor: Evlenmek istiyorum. Sık sık karakola götürdükleri için, bir gözüm kör, bir kulağım sağır, bir ayağım topaldır. Üç tane büyük binam var. İstediğim zaman girer çıkarım; biri Kemeraltındaki karakol, biri memleket hastanesi, birisi de cezaevidir. Benimle evlenmek isteyen bir kadın arıyorum. Markopaşa: Sizdeki şartlar, bizde de var. O kadından bir tane de bize lazım. Kim evvel bulursa, birbirine haber versin.



    Bu yazı yüzünden Markopaşa'nın bu sayısı toplatılmış, sahibi ve sorumlu yazı işleri müdürü Rıfat Ilgaz hakkında kovuşturma açılmıştır. 2. Ağır Ceza Mahkemesindeki yargılama sonucunda Rıfat llgaz üç yıl hapis cezasına çarptırılmıştı. Toplatma olayıyla ilgili olarak Başdan gazetesinin 04.01.1949 günlü 22 sayısında şu haber yayımlandı:







    Toplatma olayıyla ilgili olarak ayrıca Başdan gazetesinin 11, Ocak 1949 günlü 23. sayısında şu döküm verilmektedir:



    Toplatma Hadisesi

    Markopaşa'nın 5 ve 6. sayıları neşirlerinden bir hafta sonra toplatılmıştır. (Başdan) gazetesinin 21 inci sayısı, neşrinden üç gün sonra toplatılmıştır. Markopaşanın 9 uncu sayısı neşredildiği günün sabahı saat sekizde toplatıldı. Markopaşanın

    10. sayısı, neşrinden on saat sonra toplatıldı. Bütün bu toplamalar, son yirmi gün içinde olmuştur. Bu sayının toplatılması ile ilgili olarak Markopaşa' nın 07.11.1949 günlü 11 (36). sayısında da manşetten "Maşallah! Maşallah! .. "

    başlığıyla şu bilgi verilmiştir:

    "Bir gazete çıktı mı, yirmi dört saat içinde, resmi makamlara verilmek mecburiyeti vardır. Fakat resmi makamlar, Markopaşa için yirmi dört saat dayanamazlar. Daha gazete okuyucunun eline geçmeden, matbaaya adamlar yollayarak, gazete aldırırlar. Kaç defa zahmet etmemelerini, kanuni mühlet içinde gazeteyi göndereceğimizi söyledik. Fakat gazetenin hasretine dayanamıyorlar işte! Temiz iş altı ayda çıkar, diye bir ata sözümüz vardır. Fakat bu memlekette, temizi şöyle dursun, altmış altı yılda bile bir iş çıkmadığı bellidir. Hatta, et, süt, ekmek, okul programı, anıt-kabir ve saymakla bitmez, öyle işler vardır ki, yirmi beş yıldır tamamlanmış değildir. Bu kaplumbağa gidişi ile tamamlanacağı da yok. Markopaşanın toplatılmasında gösterilen akıllara durgunluk veren çabukluk, artık bu memlekette işlerin sürat ile yürüdüğüne bir alamet sayılmalıdır. Markopaşanın geçen sayısını toplattılar. Sabahın saat sekizinden itibaren toplamaya başladılar. Ne zaman aldılar, ne zaman okudular, ne zaman suç buldular? Öyle anlaşılıyor ki, artık bu memlekette işler sürat ile yürümeye başlamıştır. Bundan dolayı takdirlerimizi sunarız. Kırk bir buçuk maşallah!

    NOT: Demir Ahmet Polis Müdürü iken şahsıma yaptığı hakaret ve işkenceden dolayı iki sene evvel mahkemeye vermiştim. Hatta tahkikat da yapılmıştı. işler hızını almışken, bu arada şu davayı da çıkarıversek fena olmaz.





    Markopaşa · 7 Ocak 1 949 · Sayı: l l (36)

    Hür Markopaşa · 7 Ocak 1 949 · Sayı: 1

    Markopaşa'nın 11 (36)". sayısı ile HürMarkopaşa'nın 1. sayısı çıktı. Markopaşa'nın sahibi ve yazı işleri yönetmeni Rıfat Ilgaz, Hür Markopaşa'nın ise Arif O. Erkip idi. Her iki gazetedeki yazı, fotoğraf ve karikatürler aynıydı. Hür Markopaşa, Markopaşa'nın kopyasıydı. O kadar ki, Hür Markopaşa'nın kimlik bölümünde "Hür"ü bile konmamış, iki ad dışında yapılması gereken değişiklikler unutulmuştu:

    Bu sayının başyazısı "Bize Değil Sizin Arkanıza Polis Lazım" başlığını taşıyor:

    Yüreğimiz. ağzımızda, kalbimiz küt küt çarpıyor.

    - Geldiler mi?

    Yüzümüz. sapsarı, bir çıtırtı, bir patırtı olsa,

    - Aman bakın onlar mı?

    Beş adam birden hızla gelse,

    - Buyurun, aradıklarınızı biz size verelim, ne istiyorsunuz siz. zahmet etmeyin.

    Kapı birden açılıp bir tanıdık girse,

    - Ay ödümü patlattın, polis zannettim.

    İki arkadaştan biri hızla konuşsa,

    - Şişşşt ... Yavaş, arkandaki sivil polistir.

    Ne oluyoruz., ne yapıyoruz., nerede yaşıyoruz.? Aramalardan, taramalardan, nezaretten, müdüriyetten bıktık usandık artık ...

    Bu memlekette gece hırsızları, kasa soyguncuları, namuslu bir gazeteciden daha rahat.. Bu memlekette, karısını kızını, anasını avradını bir saat içinde, pırasa gibi doğrayan azılı katiller bir fikir adamından daha serbest . .. Bu memlekette, Ankara canavarları, İstanbul kurtları, Beyoğlu itleri, bir inkılapçı münevverden daha mesut ...

    Her gün gazetelerde beş on tane randevu evi kapandı diye okuyoruz., fakat bir türlü bitmiyor. Öyle sanılır ki, İstanbul'da randevu evinden başka ev yok ve randevu evleri, gazete idarehanelerinden

    daha faal. Hele yabancı bankalara altın kaçıranların, hele yüz binden yukarı çalanların, hele çantasında para kaçakçılığı yapanların, hele millet namına tetkik seyahatine gidip de, karıları, metresleri namına kürk, mücevher, parfüm kaçıranların üstelik itibarı, şerefi de var. Sevda tellallarının, eroincilerin sayısı düşünen insandan pek çok.

    Fakat biz. ... Nedir suçumuz.? Milletimizi sevmek ve onun hayrına olduğuna inandığımız fikirlerimizi söylemek mi? Hırsızlığa, dolandırıcılığa, fuhşa, cinayet ve rezalete müsait bu muhit, demek bir fikrin yayılmasına müsait değildir. Elbette öyle olacak; hastalık ve aşı yan yana bulunamaz. Fakat hakikat şu ki, bizim değil, sizin arkanıza polis lazım . . Mim Uykusuz'un bu sayıda da çokça karikatürü yayımlanmış. Toplumsal içerikli karikatürleri günümüz için çizilmiş gibi.



    Markopaşa ve Hür Markopaşa'nın 7.1.1949 günlü aynı olan sayılarının üçüncü sayfasından da bir yazı seçelim: Devlet su yolları Umum Müdürünün beyanatı: Tıbbiyeden tüccar olarak mezun olup, mühendislik yapmakta iken, ziraat işlerinde gösterdiği başarıdan ötürü, kendisine haklı bir edebi şöhret temin eden memleketimizin tanınmış kimyagerlerinden ve şimdi de ihtisasına bina en devlet sudan işler ve su yollarının başına geçen umum müdür, dün Ankaradan şehrimize gelerek, gazetemize şu beyanatta bulunmuştur:

    - Devlet su yollarının bozuk olduğu malumdur. Nasıl düzeltileceği hakkında henüz malumatım yok. Çok rica ederim, bana esrarı hükümete ait bir şey sormayın

    .

    M im Uykusuz'dan iki karikatür daha inceleyelim:





    Markopaşa'nın bu sayısında ikinci sayfada yayımlanan "Al Sözünü Geriye" başlıklı yazı, Markopaşa ve yazarlarının yolunu yine adliyeye düşürecektir. Önce yazıyı okuyalım:

    "Bir perdelik manzum piyes

    Perde açıldığı zaman bir kongre topluluğu görülür. Solda muhalifler, sağda muvafıklar, daha sağda münafıklar oturmaktadır. Reis kürsüsünden:

    Açtım oturak aleminin celsesini

    Çok söyleyenin patlatırım ensesini

    (Soldan bravo sesleri)

    Sağdan bir ses - Patlatamazsın.

    Reis - Patlatırım.

    - Çatlatamazsın.

    Reis - Çatlatırım.

    Hep bir ağızdan ve makamla:

    Patlatamazsın patlatırım

    Çatlatamazsın çatlatırım

    Atlatamazsın atlatırım

    Reis - (Zil çalarak):



    Perde kurdum, şema yaktım gösterem zıllu hayal.

    Benden evvel eylemiş halt eyleyen, yoktur vebal.

    Sendedir söz kürsüden çık perdeye yavrum Celal.

    (Celal Bayar, ağır adımlarla kürsüye çıkar.)

    Celal Bayar -

    Milletindir söz yeter!

    (Bir müddet düşünür ve sonra)

    Böyle başlar, böyle biter.

    (Ve kürsüden iner, Sağdan ıslık, ayak vurmaları, soldan alkışlar.)

    Kürsüye muhaliflerden biri çıkar ve söyler:

    Yirmi beş yıldır nutku eyledik irat

    Demokratız, demokratız, demakratız demokrat

    Soldan sesler - İn kürsüden aşağı, yanıma gel yanıma ...

    (Muvafıklardan biri kürsüye çıkar.)

    Başka bir muvafık oturduğu yerden:

    Millet dediğin vermelidir, vermelidir, vermelidir

    Biraz durduktan sonra, Altıoktur, altıoktur, altıoktur, altıok

    Altı üstünden beterdir, üstü altından beter.

    (Oturdukları yerden)



    - Al sözünü.

    - Alamam.

    - Al diyorum.

    - Alamam, alamam, alamam.

    Koltuktan biri fırlayarak ileri atılır:

    Protesto ederiz, patlatırız gözlerinizi

    İşte yumrukla kabul etmiyoruz sözlerinizi.

    Kongre birbirine girer, yumruk, tokat, sille birbirine karışır.

    İlk sözü söyleyen ağlayarak tekrar kürsüye çıkar:

    Demedim, söylemedim, söylemedim

    İşte bin bir kere aldım geriye

    Böylece hem tükürür hem yutarız

    Mide sahipleri gelsin beriye. (Perde iner)



    Bu yazı üzerine yine Rıfat Ilgaz hakkında soruşturma açılır. Tutuklu yapılan yargılamada Rıfat Ilgaz beraat edecek, boş yere kırk gün yatmış olacaktır. Markopaşa'nın başına neler geldiğini Rıfat Ilgaz'dan dinleyelim: "CHP İl Başkanı olan Başhekim, sağlık durumum hiç iyi olmadığı halde hemen taburcu edilmemi servis doktoruna bildirmişti...Kış ortasında paketimizi elimize alıp çıktık Verem pavyonundan! Nereye? Doğru Cağaloğlu'ndaki Mahmudiye Oteli'ne! Aziz Nesin'e bir yardımcı gerekti ama, bana kim yardım edecekti? Bir gün sorumluluktan çekinip de yarıda bıraktığı bir yazısını

    gördüm masanın üstünde. "Güzel başlamışsın! dedim. Neden bitirmedin?" Tahtakılıç'ın Meclis'te yediği bir tokadın taşlamasıydı bu yazı. Gazetelere geçen bir olay, neden bizim Markopaşa'ya geçmezdi?

    Hele parantez içine, "Bu olay bir iktisat kongresinde geçmiştir." dedikten sonra kim duracaktı üzerinde? Başladık baş başa verip fıkrayı yeniden yazmaya. Meclis'te üç parti vardı artık. Biz biraz da kafiyeli olsun diye, muhalifler, muvafıklar, münafıklar demiştik bu gruplara. Fıkramız, çok neşeli bir yazı olmuştu. Önce okuyup okuyup güldükten sonra koyduk Markopaşa'ya . . .



    Basın Savcısı gazetemizi toplatmak için vesile arıyordu o günlerde. Sevildiğini, okunduğunu bilen savcı, bizi parasal bakımdan da çökertmeyi düşündüğünden, satışa geçmeden toplattığı bile olurdu gazetemizi. Hurda makinelerde gazetemizi zor basıyor, baskı sayısını bile bilmiyorduk. Gündüzleri biz veriyorduk kapıdan dağıtıma, geceleri makineciler pencereden veriyorlardı, kendi hesaplarına ... Osmanbey Basımevinin baştan kara gittiği yıllardı. Ne başı belliydi, ne kuyruğu! İktisat kongresinden söz eden sayımız da bu talihsiz sayılardan biri olmuş, sıcağı sıcağına toplatılmıştı. Osmanbey Matbaasındaki yönetim odasına gelen bir sivil polis beni savcılığa çağırmıştı. Basın savcısı, hastanelerden kolay kolay aldıramıyordu beni; doktor çıkmama izin vermediği için. Eh, bu kez dışarıda yakalamıştı. "Eeee Rıfat Bey!" dedi, odasına girer girmez, " Bakalım nasıl kurtulacaksın elimden bu sefer?" Hastalığımı göz önünde tutarak yer göstermişti. Oturunca sağımda kalan uzunca masada ellerindeki kırmızı kalemle üç dört stajyer bayanın, gazeteleri tarayıp satırların altlarını çizdiklerini

    gördüm Demek en sadık okuyucularımız. bu hukukçu bayanlardı. Tek satır kaçırmadan okuyorlar, kuşkulandıkları bölümlerin altını çizerek Basın Savcısı Hicabi Dinç'e sunuyorlardı. Onlar, hem

    vefalı okurlarımızdı, hem ilk suçlayıcılarımız.. Ama bugün nedense pek çekici bulmuyorlardı işlerini, bizi dinlemek istiyorlardı. Her ne kadar satırların üstlerinde kırmızı kalem dolaştırıyorlarsa da,

    durumu kurtarmak içindi çabaları. Önce yazıyı okumuştu Hicabi Bey, kaşlarını çatarak:

    " Meclisteki olay anlatılıyor bu yazıda, değil mi?" diye ilk suçlamasını yapmıştı.

    "Bu olayın nerede geçtiği, yazının üstünde belirtiliyor" dedim.

    "Yani iktisat kongresinde geçiyor. Öyle mi? Peki iktisat kongresinde muhalifler, muvafıklar, münafıklar olur mu?"

    Önce yazıyı ben üzerime almalıydım:

    "Ben olabilir diye düşünmüştüm yazarken!" dedim.

    "Hayır olamaz. ... "

    "Yazının başında açıkça belirttiğime göre de başka yerde geçtiği nasıl düşünülebilir? Bu yazı iktisat kongresinde geçmiştir, Meclis'te değil!"

    "Hayır Meclis'te geçen bir olay anlatılıyor burada. Meclis'te geçmiştir, bilindiği gibi!"

    "Yani Meclis'te muvafıklar, muhalifler, münafıkların üçü de var mı demek istiyorsunuz.?"

    Birden yüzü karmakarışık olmuştu:

    "Kim kimi sorguya çekiyor! Bu yazı Mecliste geçmiştir, o kadar! Konu herkesçe bilinen bir olaydan alınmış, kesin! Amacınız. da meclisi tahkir!" "Bu olay Meclis'te geçmemişrir, iktisat kongresinde geçmiştir. Hele amacım değil Meclis'i, kongredekileri bile tahkir değildir."



    "Yaz kızım. Sanık Rıfat Ilgaz'a soruldu. Bu yazının Meclis'te geçtiği açıkça ortada olduğuna göre, iktisat kongresinde geçtiği açıklansa bile bu davranışı suçun gizlenmesi anlamına gelip gelmeyeceği sorulduğunda ... Buyurun. Söyleyin, o anlama gelmez mi bu?"

    "Bu tokat Meclis'te atılsa bile ben yanlış anlayışları önlemek için açıklamışım, kongre demişim. Siz ne amaçla ısrar ediyorsunuz anlamıyorum!"

    "inkara kalkmayın, bu olay Meclis'te geçmiştir çünkü ... "

    "Hayır efendim. Kongrede ... Açıkladığıma göre Meclis düşünülemez."

    "Mecliste geçmiştir. Çünkü bu üç parti de vardır Mecliste! .. "

    Stajyer bayanların kalemleri satırlar üzerinde yürümez olmuştu.

    Direnişim biraz da onların hoşuna gidiyor gibi gelmişti bana.

    Belki de kırmızı kalemin yaptığı kazanın, tatlıya bağlanmasını istediklerindendi. Vicdanlarının ufak bir zorlaması sonucu . . . Bir anda onları tedirgin ermek isteği geçti içimden:

    "Efendim! dedim. Bu olayın Meclis'te geçmesini neden bu kadar ısrarla bana kabul ettirmek istiyorsunuz? Eğer Meclis'te geçmesini gerekli görüyorsanız sizi yormak istemem ... Bu olay

    Meclis'te geçmiş olabilir." Karşı masada bir kırmızı kalem birden havaya kalkıp indi.

    Gerçekten tedirgin olmuştu bayan stajyer. Hayır, onu bu kadar üzmeye hakkım yokru. Gel gelelim Hicabi Bey bu son sözüme sıkı sıkı sarılmışa benziyordu:

    "Yaz!" dedi. "Sanık Rıfat Ilgaz olayın Mecliste de geçebileceğini söylemek sureti ile, tevile bile kaçmadan itirafta bulunmuş, böylece olayın Mecliste geçtiği gerçeğini kabul etmekle hakaretin de Meclis' e müreveccih olduğu sonucuna varılmıştır."

    Kapıda dikilen Amber Bacı'ya sözün burasında bir kahve söylemesi gerekirdi. İçmeyeceğimi düşünerek sadece sigara paketini uzatabilirdi bana da . . . Aldanmamıştı, ciğer hastaları sigara içmezdi. Ama savcılar böyle başarılı anlarında kendilerini bir kahveyle mutlaka ödüllendirirlerdi.

    "Eveet ..." dedi, "Neden üzersin adamı! Böyle olacak işte! Olay bal gibi Meclis'te geçmiştir!"

    "Efendim bir dakika!" dedim, "Sözümü bitirmemiştim henüz. Eğer bu olayın mutlaka Meclis'te geçmesi gerekiyorsa, bu Meclis Ceza Yasası'nın kapsamı dışında kalan Belediye Meclisi'nde geçmiştir. Bu üç partinin de bulunduğu Belediye Meclisleri yok değildir. İşte İstanbul Belediye Meclisi . . . "

    Stajyerler masasından tek heceli, çocukça bir gülüş duyuldu. Hicabi Bey'in başı tam o yana hışımla çevrilmişti ki: "Sayın Savcı!" dedim, "Son sözlerimin olduğu gibi tutanağa geçmesini rica ediyorum. Sözlerimi olduğu gibi yazdırın, lütfen!" Soruşturma bitmiş, gene de dosyam Ağır Ceza'ya verilmişti.

    Davanın başlaması için önce tutuklanmam gerekiyordu, yürürlükteki yargılama yöntemleri yasasına göre. Oteldeki odam sıcak değildi. Havalar da çok kötü gidiyordu. Hemen her gün kar yağıyordu İstanbul'a. Giyeceklerim de bu soğuğa hiç elverişli değildi. Ateşim otuz sekizden aşağı düşmediğinden

    olacak, daha da üşüyordum. Parayla olsun yaracak bir hastane bulamaz mıydık? Otel parasına beş on lira eklenirse bir hastane bul
  • Markopaşa · 12 Mayıs 1947 · Sayı: 21

    " Bir Matbaa Versen, İmdadıma Gelsen'' ana başlıklı yazının konusu bir Türk müziği konseri eleştirisidir. Konserde son şarkıyı Markopaşa söylemiştir: "...En son şarkıyı Markopaşa kart ve çatlak sesiyle Recep Peker'in önünde diz çökerek okudu:

    Titrer yüreğim her ne zaman yadıma gelsen

    Kan ağlar içim hatırı naşadıma gelsen

    Şu hali perişanuma bir bakıp,

    Bir matbaa versen bize imdadıma gelsen...



    Bu yazıdan sonra altına şu not konmuştur:

    NOT: Bu yazının sonundaki "Bir matbaa versen", mürettip hatası yüzünden yanlış dizilmiştir. Aslı " Bir matbaa yıksan" olacak. Tarihe hürmet vazifesiyle düzeltir, okuyucularımızdan özür dileriz. Markopaşa.





    Birinci sayfadan verilen bir başka yazı "Satılmıştır" başlığını taşıyor ve ne yazık ki güncelliğinden bir şey yitirmemiş: "İnsanlar var, mağaza nedir bilmez. İnsanlar var, mağazalar alır. Yine insanlar var. Mağazaların yalnız vitrinlerini seyredebilirler. Yılanın derisini ayağına, kısrağın karnından sökülen tayın derisini sırtına, timsahın derisini eline, tavşanın derisini boynuna, tilkinin derisini başına geçirip, insanların derisini yüzen ve asfaltlarda seken bayancıkları, ben bir türlü içine girmediğimiz lüks mağaza vitrinlerine benzetiyorum. Bu belki de, darvinizmi ispat için insanların hayvan aslına dönüşüdür. Gerdanında, bileklerinde bir kuyumcu vitrini, ayak parmaklarındaki ciladan, saçındaki oksijene kadar bir itriyat mağazasının vitrinini taşıyan bu hanımcıklara "Bayan vitrin" demek nasıl olur? Bu vitrinlerdeki mallar satılmıştır. Üzerlerindeki "satılık" etiketi aylarca durur. Kime satılmışsa, sahibi gelip bir türlü almaz. "Bayan vitrin" de satılıktır, ama etiketi yoktur. Onun görünmez etiketi, pey sürebileceğini tahmin ettiği " Bay vitrinlere"e lütfetttiği tebessümüdür.

    - Şu güzel kundura?

    - Satılmıştır.

    Şu mantonun üzerinde bir etiket: "satılmıştır" Resim sergisindeki şu tablo satılmıştır. Bu güzel şapka satılmıştır. Hepsi satılmış. Yalnız vitrindeki malların üstünde etiketleri vardır. " Bayan vitrin"in ise etiketi yok. Etiketi olmayan satılmış bir mal daha var ki, o da: Kul kalemler ve köle muharrirler.



    Markopaşa· 19 Mayıs 1947 · Sayı: 22

    Markopaşa'nın bu sayısında "Demokrasi Hortladı", "Gurbet Kuşu", "Dolar Marşı", "Bilmeceler" ile Sabahattin Ali'nin "Krediyi Düşüren Kredi" başlıklı yazıları yer almış. Mim Uykusuz'un "İnatçı Keçiler" karikatürü de bu sayıda yayımlanmış. Sabahattin Ali yazısında, Amerikan yardımının gelişini yeniden konu edinme gereği duymuş:

    "Amerikan yardımı hakkında şimdiye kadar duyduklarınızdan ve okuduklarınızdan bir şey anlayabildiniz mi? Ben kendi hesabıma işin içinden hala çıkamadım. Bu yardımın yüz milyon mu, yüz elli milyon mu, askeri mi, iktisadi mi, karşılıklı mı, karşılıksız mı, borç mu, hediye mi, velhasıl memleket için iyi mi, yoksa

    fena mı, olduğunu kime sordumsa kesin bir cevap veremedi. Çünkü yasaktır. Ama, öyle resmi yasaklardan değil. Şu nereden geldiğini bilmediğimiz hürriyet ve Demokrasi maskesi altında elimizi kolumuzu bağlayan, dilimizi kurutan yasaklardandır. Amerikan yardımının asaleti hakkında şüpheye mi düşüyorsunuz? Vatan hain isiniz! Bu yardımın asıl dertlerimize çare bulmadığını, omuzumuzdaki yükü azaltmadığını mı söylüyorsunuz? Bolşeviksiniz! Ve bu damgaları alnınıza vururken ortaya attığınız fikri münakaşaya bile yanaşmıyorlar: Birkaç yüz kişilik bir kafileye bir miktar "milli heyecan" aşılandı mı, siz sokak ortasında yırtılan gazeteleriniz ve memleket kaygusundan başka suçu olmayan fikirlerinizle baş başa kalıyorsunuz. Amerikan mandacılarından başka herkesin aklına takılan:"Bu yardımın sonu nereye varacak?" sorusuna neden açık ve inandırıcı cevap veremediler, hatta işin münakaşasına bile yanaşmadılar? Yardım etrafında bir sürü alkış ve minnettarlık avazeleri, yahut da birbirinden kötü ve manasız birkaç beylik yazı ile Türk millerini kandırdık mı sanıyorlar? Öyle sanıyorlarsa, aldanıyorlar. Çünkü: "Verelim mi, vermeyelim mi?" diye aylarca düşünmek, konuşmak nasıl Amerikan millerinin hakkı ise, "Alalım mı, almayalım mı? diye düşünmek ve konuşmak da Türk millerinin hakkıdır.



    İkinci sayfada yer alan "Yer Değiştirme" başlıklı yazıdaki önsezinin ne kadar güçlü olduğu bugün kanıtlanıyor:

    "Bilindiği gibi, Türkiye'den Amerika'ya tetkik heyetleri ve Amerika'dan Türkiye'ye mütehassıslar [uzmanlar] yollanmaktadır. Eğer bu vaziyet biraz daha devam edecek olursa, bu iki memleketin pek yakında haritada yer değiştirecekleri kuvvetle tahmin edilmektedir.



    Dördüncü sayfada "Ödünç Para Almanın da Şerefi Paylaşılırmış" başlıklı yazı da oldukça ilginç:

    "Amerikan yardımı sahneye yeni yeni kahramanlar çıkardı. Bunlardan biri Ulusun [Ulus gazetesinin] şeyhi Nurettin Artam'dır. Geçenlerde yazdığı bir yazıda "Vatan" satıcısı Ahmet Emin'in [Yalman] "Türkiye'ye Amerikan yardımını ben sağladım" diye övünmesine içerlemiş, "Sen o şerefe layık değilsin, o şeref bize aittir" diyor da bir daha demiyor.

    Hey Allah'ım, ne günlere kaldık. Borç istemenin de şerefi paylaşılamazmış meğer.



    MARKOPAŞA KAPATlLlYOR

    Markopaşa 22. sayısından başlayarak geçici bir süre kapatıldı. Aslında kapatılış tarihi 16 Mayıs idi. Kapatılış nedeni 19. sayıda yayımlanan "Dediğin" başlıklı şiirdi. Bu şiirden dolayı kovuşturma

    açılmıştı. Kapatılış öyküsünü, gazeteyi o sırada tüm sorumluluğuyla çıkaran kahramanlardan ikisi, Mim Uykusuz ile Haluk Yetiş'in 1970'li yıllardaki söyleşilerinden dinleyelim:



    "... Haluk Yetiş - ... Bir kere "şifahi olarak" toplatılma kararı geldi. 1947 senesinin 19 Mayıs'ı idi. "Bu sayı toplatılmıştır" diye bize bildirildi. Bunu bize şifahi olarak bildiren şimdiki Orhan Burhan Apaydın'ın babası idi. O zaman Emniyet Birinci Şubede, Basın bürosunda polisti. Hatta Hilmi Yücebaş, o da polisti. Birinci Şubede, Basında görevli idi. Onlar geldiler bana haber verdiler.



    "Örfi idare (sıkıyönetim) emriyle Gazete kapatılmıştır" diye. Aziz de yoktu, Sabahattin Ali de. Hapiste idiler. Galiba Mim Uykusuz. yazı işleri müdürü görünüyordu. Demek istediğim polisle ilişki,

    kapatma toplatma zamanları olurdu. Nitekim yazılı bir talimat getirmedikleri için biz gazeteyi

    (22. sayıyı) çıkardık Fakat Mustafa Uykusuz. ile beni nezarete aldılar. Bir gece kaldık. Ama bir şey

    yapamadılar. Çünkü herkes 19 Mayıs törenlerinde idi. Normal polisler bile görevde idi. Ertesi gün serbest bıraktılar.



    M. Uykusuz. - ... "Markopaşa memleketi Sovyetler Birliği'ne sattı" diyorlardı. Bu yüzden ikide bir baskın yaparak ararlardı her yeri. Satış belgelerini arıyorlarmış. Bu aramaların ve baskınların sonunda ya bizleri Emniyete götürürler, ya da bırakırlardı. Ama alışmıştık artık. 19 Mayıs'ta girdik nezarete.19 Mayıs'ta nezarete girmek büyük bir şans işiymiş meğer. Değilse o Ahmet Demir adlı hunhar kişiden adamakıllı bir dayak yiyecektik, yemedik. Bir komiser vardı, ne idi onun adı?

    Haluk Yetiş - Sen içerde masanın üzerinde yattığın zaman mı?

    M. Uykusuz - Ben sık sık odasına gidiyordum onun, Süha Hakkı adında bir komiser vardı hani?

    Haluk Yeriş - Ünlü komiser Suavi mi?

    M . Uykusuz - Tamam tamam. "Suavi bey ne olacak böyle, daha kaç saat bekleyeceğiz?" diyordum. Ama ne yapsak adamın aldırdığı yoktu. " Bekleyin ulan, Demir bey gelsin. Demir bey sizinle özel olarak konuşmak istiyor" diyordu. Demir bey Aziz'i bile dövmüş. Neyse ki biz çok kalmadık. 36 saat kadar bekledik. Öyle bir şey ki, insan yaşamı zorlandığında, özlemleri, arzuları daha güçlü oluyor: Emniyet Müdürlüğü'nün en üst katındaydık. Bu en üst katta Birinci Şube vardı ve siyasal tutuklular da orada bulunuyordu. Bizi bir odaya soktular. Sabahleyin ben pencereden bakıyorum, ortalık aydınlanmaya başlamış, herkes işine gidiyor. Tramvaylar geçiyor ama, sessiz film gibi, sesleri duyulmuyor. Görüntü olarak insanlar geçiyor, pır biniyorlar, pır iniyorlar. Şarlo'nun o ilk filmleri gibi izliyorum. Nasıl bir tramvaya binme arzusu sardı içimi... Nezaretten çıktıktan sonra adımımı bile

    atamadım elbette.

    Haluk Yetiş - Oraya girişimizin nedenini biliyor musun?

    Kemal Bayram - Nedendi?

    Haluk Yetiş - Pazartesi günleri Gazete çıkıyordu. Cumartesi günü Emniyetten iki polis memuru geldi. Ortalıkta bizden başka da kimseler yoktu. Aziz Nesin de, Sabahattin Ali de dışarıda [Yönetim yerinde değil, tutuklular]. Mustafa Uykusuz yazı işleri müdürü, ben idare müdürüyüm. İki polis geldi içeriye ...

    "Gazeteniz örfi idare tarafından kapatılmıştır. Haberiniz olsun" dediler ve gittiler. Mustafa ile ikimiz, düşünüp taşındık; "bunlar sadece sözle söyleyip gittiler, herhangi bir tebligat yapmış sayılmazlar. İmza vermediğimize göre, bu tebligat yapılmış değildir. Bu nedenle biz gazeteyi normal olarak çıkaralım. Gelenlerin gerçekten polis olup olmadıkları bile belli değil" dedik. Aradan bir gün geçtikten sonra da hiç bir şey olmamış gibi, pazartesi günü gazeteyi satışa çıkardık. Çıktığı gün 19 Mayıs'a rastladı

    ve biz içeride kaldık. Nezarette. "Bize yazılı tebligat gelmedi. Herhangi bir şey söylenmedi. Gösterin imzamızı böyle bir şey varsa" dedik. Hem polislerin suçu var, hem müdür Demir'in aslında. Tebligat yapmamaktan, imza almamaktan. Bu yüzden bize pek bir şey yapamadılar. Mahkemeye bile veremediler. Belki 19 Mayıs olmasaydı çok dayak yiyecektik.

    M. Uykusuz - Belki seni dövemezlerdi Haluk, çok zayıf bir gençtin o zamanlar. O, komiser Suavi "hadi şansın varmış, esaslı bir dayak yiyecektin ama, dua et ki Ahmet Demir Bey 19 Mayıs stadyumunda meşguldü. Kurtardın paçayı" dedi.

    Haluk Yetiş - İlginç bir şey anlatayım, o gün oradan çıktıktan sonra yaşamımızda ilk kez çok önem verdiğimiz bir yerde "Konyalı Restoran"da oturup karşılıklı yemek yedik. Nedeni şu: İkimizi nezarethaneye aldıklarında benim cebimde Markopaşa'nın satış parasından bir tek mor binlik vardı. Nezarete gidişime değil de, "ya bu parayı benden alırlarsa, nasıl hesap vereceğim" diye ödüm patlıyordu. O zaman bin lira çok büyük para, ya alırlarsa?

    M. Uykusuz - Cebimde tıraş olmak için sakladığım jileti bile aldılar. Ayakkabı bağlarını, bel kemerini çekip aldılar, güya kendimizi asarmışız...



    Basın Savcılığı, 19. sayıda yayımlanan "Dediğin" başlıklı şiirin şairinin bildirilmesini gazeteden istemişti. Gazete, bu tezkereye süresi içinde yanıt vermediği için hakkında dava açıldı ve mahkeme

    kararıyla kapatıldı ( Ulus, 29.5.1947). Bin bir zorlukla çıkabilen Markopaşa'nın gerçekte kapatılma nedeni neydi? Bunu da Haluk Yetiş şöyle anlatıyor:

    "... O zamana göre en büyük baskıyı yapan gazete. ( ... ) Öbür gazeteler bu kadar muhalefet yapamıyorlardı. Etkili de olamıyorlardı. Herkesin ağzında Markopaşa'nın yazdıkları vardı. Ayrıca

    mizahi olduğu için de, dava konusu olmasına karşın gene bir şey yapamıyorlardı. Zaman zaman, daha sonraları da gördüğümüz gibi hükümetlerin en çok korktuğu yayın araçları arasında mizah başta geliyordu. Mizah insanı bir yandan gıdıklayıp güldürürken, diğer yandan ısırıyordu. Meclis'te bile Markopaşa'da yazılan fıkralar konuşuluyordu. Az şey değildi bunlar. Tek parti dönemiydi. Demokrat parri yeni kurulmuştu. Tan gazetesi iyi muhalefet yaptığı için yıkılmıştı. Bir çok yer susturulmuştu. Arkasından "Gerçek" gazetesi çıktı. O da sıkıyönetim tarafından kapatıldı. Esat Adil'in gazetesiydi Gerçek. Arkasından mizah olarak Markopaşa çıkınca büsbütün tedirgin oldular. Ciddi adamlarla alay

    ediyor görünüyordu çünkü. Halk üzerinde, yeni bir muhalefetin oluşumu bakımından önemliydi girişim. Halk, yöneticiler için söyleyemediklerini Markopaşa'da bulabiliyordu...



    Sabahattin Ali'nin tutuklandığı 28.05.1947 günü Mustafa Uykusuz sanık olarak 7. Asliye Ceza Mahkemesindeki duruşmaya getirildi. Uykusuz ile vekili, Markopaşa'nın kapatılma kararına itiraz ettiler. Mahkeme, kapatılma kararının kaldırılmasına lüzum olmadığına karar vererek, müdafaa şahitlerinin dinlenmeleri için duruşmayı 4 Haziran 1947 tarihine bıraktı ( Ulus, 29. 5 . 1 947).



    Böylece Gazetenin iki yazarı ve karikatüristi içeri girmiş oluyorlardı. Merhumpaşa da zorunlu olarak bir süre çıkamayacaktı. 22 sayı çıkabilen Markopaşa' nın bu birinci devresi ile ilgili olarak ilk açıklama ancak 8 Eylül 1947'de çıkan Malumpaşa'nın 1. sayısında Sabahattin Ali'den geliyordu. Sabahattin Ali "Bir Gazete Çıktı" başlığıyla verdiği yazıda bu 22 sayı ile ilgili şunları söylüyordu:



    "Bir Gazete çıktı... 1947 yılında. Türkiye Cumhuriyeti hudutları içinde, dünyanın en medeni şehirlerinden İstanbul'da, haftada bir defa, şu elinizde tuttuğunuz Gazetecik kadar dört küçük sayfalı bir gazete çıktı. Bu Gazete ancak 22 sayı çıkabildi efendim. Muhtelif fasılalarla, bazen neşriyatını durdurarak, bazen ara vermek mecburiyetinde kalarak, gecikerek, okunmayacak kadar fena baskı ile utanarak çıkmak sureti ile ve bütün bu mecburiyetlerden dolayı, çok sabırlı okuyucularının tahammülünü suistimal ettiğinden mahcup olarak ancak 22 sayı çıkabildi. Bu 22 sayı ile Türkiye'de baskı rekoru kırdı. 60 bin basarak bir çok para kazandı. Fakat kendisine, tahmin edilemeyen zorluklar çıkarıldığından, tek yolunda yürüyebilmek için, muhtaç olduğu teknik vasıtalara ve bunların insafsız ve korkak sahiplerine hayret edilecek yüksek fiyatlar ödeyerek, korkak ve aç gözlerini para ile doyurdu. Bu 22 sayıda, hiçbir Gazeteye yapılmadık şekilde ona, gazeteler insafsızca hücum ettiler, iftira ettiler. Matbaacılara basmamaları için, gizli emirler verildi. Bayiler, satmamaları için, el altından tehdit edildi. Bu gazeteyi satıp ekmek parası kazanan çıplak ayacıklı 7-8 yaşındaki çocuklar toplanarak, parmak izleri alınmak sureti ile sabıkalılar sınıfına ithal edildi. Bir çok vilayetlerde resmi makamlar tarafından sattırılmaması için zorluklar çıkarıldı, hanüman edildi. Bu gazeteyi satanlardan -Türkiye'de

    ilk defa olarak- seyyar satıcılık vesikası, muayene kağıdı soruldu. Yine Türkiye'de ilk defa olarak, 15 yaşından küçük diye çocuklara sattırılmadı. 22 sayıda İstanbul, Ankara ve İzmir'de, daha başka vilayetlerde 33 defa nümayişler tertip ettirildi. Gazeteler yırtıldı, ayaklar altında çiğnettirildi. Hatta şöyle bir vak'a [olay] oldu: Bir vilayette, alakalılar [ilgililer] yahut kendilerini alakalı sananlar işçilere para dağıtarak, bu gazeteyi alıp yırtmaları için emir verdiler. Filhakika [Gerçekten de) miting yapıldı amma, işçiler kendilerine verilen para ile, söylenilen gazeteyi değil, Ulus Gazetesini alıp yırttılar.

    Bir vilayette de miting hazırlandı. Gazete istasyona çıkar çıkmaz yırtılacaktı. Fakat gazete, çıkarılan zorluklar yüzünden geç kaldığı için o vilayete beklenilen trenle yetişemedi. Bu suretle yapılamayan miting için, ertesi gün gazetelere şöyle bir havadis iletildi: "Dün ... gazetesi aleyhinde bir miting tertip edilmişse de, idari makamlar mani olmuşlardır." 22 sayıda bu Gazete dört neşriyat [yayın] müdürü, biri şapirograf [teksir] olmak üzere 11 matbaa değiştirmek mecburiyetinde kaldı. Bu 22 sayıda 10 defa mahkemeye verildi, üç muharrir [yazar] muhtelif müddetler ile, üst üste mahkum oldu. Öyle İzmir'deki

    gibi sürülerek değil, takılmak sureti ile bütün İstanbul'da kelepçeli dolaştırılarak teşhir edildi. Neler geldi o gazetenin başına efendim. Bütün bunların daha azı, daha çoğu; putperestler tarafından ilahlara tapanlara, ilahlara tapanlar tarafından tek Allah'a tapanlara, onlar yahudilere, yahudiler hristiyanlara, hiristiyanlar islamlara, katolikler protesranlara, Fransada kralcılar tarafından Cumhuriyetçilere

    yapılmıştı.



    Şiddet, cebir ve tazyik edenlerin değil, bunlara çarpılanların muzaffer olduğu meydandadır. Nitekim, budandıkça aynı fikrin filiz verdiği, geliştiği görüldü. O gazetenin yerine; aynı yolda kaç gazete çıktı. O gazete, para kazanmayı birinci plana almayan arkadaşlarının intişarından [çıkmasından] memnunluk duydu, yeri boş kalmadı. Bütün bunlar neden yapıldı? O Gazete komünistmiş dediler. Halbuki değildi. 22 sayısında, komünizme ait bir kelime bulanların alnı karışlanır. Bu iftirayı, komünizmin ne olduğunu bilmeyenlerle, bildikleri halde işlerine gelmeyenler yaptı. O gazete, ferdin ve milletin istismarına mani olmak, insanların hak ettikleri ve layık oldukları, kadar kazanmaları, sefalerten kurtulmaları, bir kelime ile demokrasiye kavuşmaları için kendi vadisinde, mütevazi şekilde vazifesini yapmakta idi.

    Türk mizah edebiyatında, günlük gazetelere kadar takip ve taklit edilen bir yeni devir, çığır açmıştı. Ya ... işte böyle efendim,

    Neler geldi o gazetenin başına."





    MARKOPAŞA TAKLİTÇİLİGİ TIRMANIYOR

    25 Mayıs 1947 tarihinde çıkan taklitçi Lalapaşa gazetesinin sahibi Hamiyet Yılmaz, yazı işleri müdürü Abdülkadir Gürol'dur. Gazete Osmanbey Matbaasında basılmış. Markopaşa'nın biçem ve şeklini taklit etmiş. Markopaşa ile ilgili iki de yazı yayımlanmış. İlki bir şiir ve "Merhum Markopaşa'nın Mezarını Lalapaşa'nın Ziyareti" başlığını taşıyor:


    Dediler ki ıssız kalan idarehanende

    Kırmızı mühürler varmış görrneye geldim

    O kızıl alevin narına sen de

    Ne için kelle-i kübrayı verdin?



    Dediler ki sana emel bağlayan

    Kapına yanılıp bir dem uğrayan

    Pek berbat olurmuş ben de bir zaman

    Gitmeyin diyerek nasihat verdim.



    Şimdi ne gelen var çemenzarına

    Ne de uğrayan var cümlegahına

    Haftanın ilk günü ben mezarına

    Çelenk takdimine bir karar verdim.



    Ey Lala haddini bilerek söyle

    Hevese kapılıp fırlatma öyle

    Benim işim yoktur fesada böyle

    Hakikat bağının gülünü derdim.

    K. Alaloğlu



    İlgili ikinci yazı da üçüncü sayfada çıkmış. Bu yazı Markopaşa'nın son (22.) sayısında çıkan bir yazıya yanıt olarak yazılmış. "Markopaşa'nın Borç Almanın da Şerefi Olur mu imiş Yazısına Karşı Soruyoruz" başlığını taşıyor: Borç almanın da şerefi yok mudur? Borç almak fena ve mayup [ayıplı] değildir. Gerçi makbul ve muteber değilse de ... Fakat ödünç almakla, kendini satmak ayrılırsa. Ahmet Emin Yalman bu yardımı memlekete soktu ise tebrike şayan bir iş yapmıştır. Zira dost bir millerin dostça yardımı

    hiçbir zaman düşüklük sayılmaz. Böyle bir vaziyette meşhur atalar sözünü unutmamak lazım gelir: "Borç yiyen kesesinden yer." Borç alıyorsak, ödemek üzere alıyoruz, iane [yardım parası], lütuf veya ihsan [bağış] babından [olarak] değil. Bu işi başarmak da iyi ve lakin yabancı amaçlara hizmet, bu bakımdan para almak büsbütün başka ve hiç de iyi olmayan bir mahiyet atfediyor ki Paşadan [Markopaşa'dan] soruyoruz: Böyle bir şey biliyorsa neden açıklamıyor; her kelimesinin aradan yok

    olmuş harfleri bunu yazmaya yetmiyor mu yoksa kendilerini oy dilim diye vasıflandırdığı Markopaşa cenapları dilini mi yuttu. İkisinden birini soruyoruz?



    Sorunun yanıtını Sabahattin Ali, Malum Paşa'nın I. sayısında veriyor. Ancak kimlerin "yabancı amaçlara hizmet ettiği" yıllar sonra bugün ayna gibi ortada. Ne var ki (Markopaşa diliyle) o zaman dilimizi döndürürken artık boynumuzu bile döndüremiyoruz. Bir döndürebilsek ve o boynun üstünde taşıdığımız kafalarımız bir "tam bağımsız" düşünebilse . . . Düşünebilse de hele bir döndürebilsek . ..



    Merhumpaşa · 26 Mayıs 1947 · Sayı: 1

    Markopaşa'nın kapanan I. döneminden sonra aynı kalemlerin yönetiminde başka adlarla gazeteler çıkacaktır. Bu gazeteler " Markopaşa soyundan gazeteler" olarak nitelenmektedir. Bu soydan

    ilk gazete Merhumpaşa olmuştur. Markopaşa'nın kapanlma olasılığı göz önüne alınarak yeni bir gazete hazırlığının olduğu, Merhumpaşa'nın hemen bir hafta sonra çıkışından anlaşılıyor. Birinci sayısı 216.05.1947'de çıkan Merhumpaşa'nın sahibi de Sabahattin Ali. Yazı işleri yönetmenliğini de Sabahattin Ali üstlenmiş. Adresi, Markopaşa'nın adresi: Ankara Cd., Çinili Han, No: 13. Dizgi ve

    baskı yerleri de aynı.



    Birinci sayfada "Okuyucularımıza" başlıklı bir açıklama var: Biz bu gazeteyi millet sırtında kene gibi yaşayan aylakçılar için çıkarmıyoruz. Biz bu gazeteyi ömürlerini çenelerinde toplamış zevzekler

    için çıkarmıyoruz. Hayır, biz bu gazeteyi alnının teriyle topraktan, makineden, kağıttan, kalemden ekmek çıkarmaya çabalayan namuslu vatandaşlar için çıkarıyoruz. Bunun için, şu bunak hakkımızda şöyle demiş, bu sersem bize şöyle sövmüş, şu edepsiz bizi şöyle kötülemiş, bunlara kulak astığımız yok.

    Ey, gazetemizi okuyan ve sayısı yüz binleri çoktan aşan temiz, namuslu, mert millet! Hakkımızda verilecek en isabetli hüküm senin kanaatindir. Yalnız sana güveniyor, yalnız sana dayanıyoruz. Yüzümüzü kara çıkarmayacağından eminiz. Sen de şuna emin ol ki, biz de senin yüzünü kara çıkarmayacağız.

    MERHUM PAŞA





    Başyazısında Sabahattin Ali gençlere seslenirken Markopaşa'nın başına gelenlerden yola çıkmış:

    GENÇ ARKADAŞ: Yurdunu, milletini dünyada her şeyin üstünde tut. Bütün varlığını, bu toprakları şenlendirmek, bu topraklar üstünde yaşayan insanların yüzünü güldürmek yolunda harca. ( . .. ) Yurduna açık veya gizli yollardan girmek ve yerleşmek isteyen yabancılara yüz verme. Seni sömürmek ve köle etmek isteyen böyle düşmanlara karşı kafanla, kaleminle, gerekirse kanınla mücadele et. Bu millete dayanmadıkları için, her halde yabancı bir devlete dayanmak lazım olduğuna seni inandırmak isteyenlerin sözüne kanma. Müdafaa edilecek fikirleri olmadığı için her türlü fikre düşmanlık edenleri ve etraflarına sadece kabiliyetsiz, cahil sürüler toplamak isteyenleri arana sokma. Seni maceralara sürüklemek isteyen gafillere yüz verme. Bu milletin bin bir yarasına merhem olmayı bir yana bırakıp dipsiz maceralar peşinde, yabancı ülkeler zapt etmek hülyaları ile halkı kırdırmak, bu arada külahı kapmak isteyen vicdansızların parlak sözlerine kulak asma. Çünkü sen, büyüklük delisi zevzeklerin, Hitler kahküllü kaçıkların oyuncağı olamayacak kadar ağır başlısın! Ve hele her şeyin başında, seni aldatarak alçakça işlere oyuncak etmek isteyen düşmanınla, sana hakikati söyleyen dostunu birbirinden

    ayırmasını bil! Bunu senin zekandan ve namusundan bekleriz.



    Birinci sayfadan verilen bir başka yazı "Tutunuyorlar" başlıklı. Yazıda, dönemin siyasileri yergi masasına yatırılmış: Aşağıdaki gizli toplantı zaptı, Ankara Ekspresi Kızıltopraktan geçerken, yataklı vagonun penceresinden buruşturulup atılmıştır. Sahibinin aslını idarehanemizden alması rica olunur:



    Recep Peker ısrar ediyordu:

    - Batmayız, katiyen batmayız!

    Muhittin Baha Pars:

    - Farzı muhal batacak olursak . . . dedi.

    Başbakan yine ısrarla:

    - Batmayız, diyorum size. Batsak bile, tutunacak bir yer buluruz.

    Hamdullah Suphi:

    - Hacılara, hocalara tutunuruz.

    Başbakan:

    - Olmaz! Dedi.

    - Öyle ise minarelere tutunuruz.

    İsmail Hakkı Baltacıoğlu atıldı:

    - Bana tutunun, dedi. Ne güne duruyorum?

    Hazirun hep bir ağızdan:

    - Sen evvela kendini tut! diye bağırdı.

    Necmettin Sadak:

    - Sosyalistlere tutunalım! dedi.

    Hemen İçişleri Bakanı cevap verdi:

    - Tutmasını bilemeyiz, işi yüzümüze gözümüze bulaştırırız.

    Reşat Şemsettin Sirer:

    - Osmanlı büyüklerine de tutunsak, mesela Deli İbrahim'e, Abdülhamid'e ...

    Bu buluş Hüseyin Cahit'in pek hoşuna gitti:

    - Ben demez miyim size Reşat Sirer istidatlı, kabiliyetli bir politikacıdır diye? Ama İngilizlere, Amerikalılara da tutunalım.

    Başbakan hemen atıldı: ·

    - Onlara sımsıkı tutunuyoruz zaten!

    - Faşistlere tutunmalıyız.

    Fatih Rıfkı cevap verdi:

    - Modası geçti onların. Ama yine el altında bulunsun. Sakla samanı, gelir zamanı. Bu gizli toplantıyı fare deliğinden rakip eden Merhum Paşa

    yerinden bağırdı:

    - Millere tutunmayı unuttunuz, Millete!

    - Milletin eler tutar yeri kaldı mı ki?

    Merhum Paşa cevap verdi:

    - Kuyruğuna tutunalım, kuyruğuna . . .

    Bütün toplantı erkanı kuyruğu tutacak oldular, lakin kuyruk koptu, ellerinde kupkuru kemik parçaları kaldı.



    Bu yazı yüzünden Sabahattin Ali hakkında yeni bir dava açıldı. Üçüncü sayfadaki "Anglo-Arnerikan-Türkiş Limited Ortaklığı Mukavelenamesi" başlıklı yazıya da bakmakta yarar var:



    1 - Ortaklığımızın adı: Anglo-Amerikan-Türkiş Limited ortaklığıdır, merkezi İstanbul'dur.

    2.- Ortaklığı, aşağıda adları yazılı sermayedarlar kurmuştur:

    Rockfeller Jr., Petrol kralı, Amerikalı, Florida.

    Hearst, Gazete kralı, Amerikalı, New York.

    Parkins, Eski Times başyazarı, İngiliz, Londra.

    A. Kapar, Müteahhit, gizli sermayedar, Türlü dalevereler mucidi, Türk, Monako.

    Mr. Ahmet Emin Yalman. "Vatan" satıcısı ve başyazarı, gönüllü Amerikan, İstanbul.

    3.- Ortaklığın faaliyet sahası: Türkiye'nin altını üstüne getirmek; üstüne gökdelen binalar, fabrikalar, altına da kazıklar oturtmak. Türkiye'den elde edilecek petrol, kömür, demir, pamuk, ilh . . . gibi madenleri Amerikaya sevk etmek, Türk köylüsünün ayağındaki tek donu da verinceye kadar yükseltmek ve boğaz açlığına çalıştırmak, bütün bu işlere Türk milletinin tahammülü tükeninceye kadar devam etmek.

    4.- Ortaklık işletme um um müdürünün başında idare kurulunun kılıcı daima asılı durur.

    5.- Türkiye'nin sömürülmesinden elde edilecek servetin hangi eğlence yerlerinde harcanacağını idare kurulu tayin eder. Bu masraftan geri kalan paralar da Amerika'daki bankalardan birine yatırılır.

    6.- İdare kurulu, ortaklık müesseselerinin teftişi işini zengin tahsisatla eski İngiliz Başbakanı Çörçile emanet etmiştir.

    7.- Bu mukavelenin geri kalan maddelerini de okuyucularımız tamamlasınlar.



    Merhumpaşa'nın ikinci sayfasındaki " Mahkeme Koridorlarında" köşe başlığı ile verilen "Hasan Ali-Kenan Döner Komedisi" adını taşıyan yazı, daha birinci sayısında Merhumpaşa'nın başına iş açtıracaktır: Hasan Ali-Kenan Döner komedisinin dünkü temsilinde Hitler'in acemi çırakları gülünçlü nutuklarına devam ermişlerdir. Nihal Atsız gezici kumpanyasını seyre gelenler salonu tıka basa

    doldurmuşlardı. Evvela Kenan Döner kantoya çıktı: "Oğlan döne, kız döne. Geldim ben döne döne" şarkısını döne döne söylerken, evvela gözü döndü, sonra başı döndü, nihayet nevri dönüp, ihtiyar dansör, kumpanya aktörlerinin alkışları arasında yere yuvarlandı. İkinci perdede yine Kenan Döner çıktı. Göbek boşluğuna Nihal Atsız yerleşmiş bulunuyordu. İhtiyar Döner ağzını açar açmaz

    ağzından Atsız Nihal'in kafası fırlamış ve "Hayl Hitler!" diye üç defa horladıktan sonra; Hasan Ali'nin Milli Eğitim Bakanlığında Stalin'e, Molotof'a iş verdiğine dair tiradına başlamıştır. Nutkun sonunda "Hasan Ali bir komünisttir" demiş, sebebi sorulunca:

    - Çünkü faşist değildir, diye cevap vermiştir.

    Bundan sonra Arnavut oğlu Arnavut olup, kendisi Türk oğlu Türk, büyük ırkçı ve Türkçü İsmet Rasin de Hasan Ali'nin komünistliğine şahitlik ermiş ve ispat için de, halis kan soyunun, yarım kan ırkının üstüne yemin billah edince akar sular durmuştur. Tanık, sanık ve diğer faşist artıklarının numaraları başka güne kalmıştır.



    Son sayfada yayımlanan "Tahmil ve Tahliye" başlıklı yazı ise gösterilere neden olacaktır: Recep Peker ve Sadi Irmak'ın seyahatleri esnasında halkın sırtına tahmil ve tahliyeleri, Celal Bayar ve ortaklarının halkın omuzuna yüklenmesi, Falih Rıfkı ve Kumpanyasının halkın başına çıkması ve inmesi işleri eksiltmeye çıkarılmıştır. Şartname parasız olarak Halk Partisi indirme bindirme bürosundan alınabilir.



    Bu yazı yüzünden Adana'da gösteri düzenlenir. Gösteri, CHP'li Çalışma Bakanı Sadi lrmak'ın katılımı ile kurulan Adana İplik ve Dokuma İşçileri Sendikası tarafından yapılır. Bu protesto mitingi, sendikanın ilk genel kurulundan birkaç gün sonra yapılmıştır. Ulus gazetesi "Çukurova İşçileri Merhumpaşa'yı Takbih Ettiler" başlığıyla haberi verir:



    "... "Tahmil ve Tahliye" başlıklı yazı, Çukurova işçisi üzerinde çok fena tesir yapmış, bunun üzerine dün bayiler önünde toplanan yüzlerce işçi Merhumpaşa Gazetelerini satanlardan toplayarak ayaklar altında çiğneyip parçalamışlardır. Bu arada belediye önünde toplanan büyük bir işçi kütlesi «kahrolsun komünistler, kahrolsun komünizm" diye bağırmışlardır. Daha sonra işçiler büyük bir intizam dahilinde Kuruköprü'ye kadar yürümüşler, bir taraftan ellerindeki Merhumpaşa sayılarını parçalamaya devam etmişler, diğer taraftan da zehirli fikirleri takbih eden [kınayan] nümayişlerde [gösterilerde] bulunmuşlardır. Çukurova işçisinin asil heyecanını. millet ve memleket severliğini belirten bu gösteri hadisesiz [olaysız) sona ermiştir. [Ulus, 30.05.1947]





    BASKlLAR... SlKlNTlLAR ...

    Merhumpaşa'nın çıkışının ikinci günü (28 Mayıs 1947) Sabahattin Ali içeri alındı. Sabahattin Ali için Markopaşa'nın 16 Aralık 1946 tarihli sayısında çıkan 'Topunuzun Köküne Kibrit Suyu" başlıklı yazıyla

    Cemil Sait Barlas'a, 10 Mart 1947 tarihli sayısında çıkan "Biliyor musunuz" başlıklı yazıyla Falih Rıfkı Atay'a hakaretten dava açılmıştı. Şimdi de Merhumpaşa'nın birinci sayısında çıkan "Genç Arkadaş" başlıklı yazıyla Nihal Atsız'a, "Hasan Ali-Kenan Döner Komedisi" başlıklı yazıyla da İsmet Rasin Tümtürk'e "neşren hakaret''ten dava açıldı. Gerçi Gazetenin "sahibi ve mesul müdürü" Sabahattin Ali'ydi ama "Genç Arkadaş" başlıklı olanı sayılmazsa söz konusu imzasız yazılar onun değil. Aziz Nesin'in, Şerif Hulusi'nin, Rıfa Ilgaz'ındı. İki kişinin birden başı yanmasın diye sorumluluğu o

    yüklenmiş, arkadaşlarından hiçbirinin adını savcıya vermemişti. Davalardan Cemil Sait Barlas ile ilgili olanı İstanbul 2. Asliye Ceza, Mahkemesinin 10.03.1947 gün, 47/66 esas ve 47/130 karar sayılı kararıyla Sabahattin Ali' nin dört aya hüküm giymesiyle sonuçlanmıştı. Nihal Atsız ve İsmet Rasin Tümtürk'le ilgili olanı ise İstanbul 6. Asliye Ceza Mahkemesinde görüldü. S. Ali, Ceza Kanununun 482. maddesi gereğince hakaret suçundan yargılandı. Davacı İsmet Rasin Tümtürk, gazetede kendisi için "Hitler'in acemi şakirdi (çırağı) ve Arnavutoğlu Arnavut" yazıldığı için tahkir edilmiş (aşağılanmış) olduğunu ileri sürdü ve bin lira tazminat istedi. Sabahattin

    Ali de savunmasında " İsmet Rasin'in, Cenap Şahabettin'in oğlu olduğunu, Cenap Şahabettin'in ise Hayat Ansiklopedisi'nde çıkan tarihçesine göre Arnavut olduğu anlaşılmaktadır" diyerek kendini savundu. Sabahattin Ali ayrıca "İsmet Rasin mültecidir. Hitler, ırkçılığın en büyük ustası olduğu için kendisine bu bakımdan Hitler'in çırağı dedik" ( Tanin, 19.06.1947)



    Mahkemenin 25.06.1947 gün ve 47/265 esas sayılı hükmüyle Sabahattin Ali üç ay hapis cezasına çarptırıldı. Her iki hüküm de Sabahattin Ali'nin avukatları Mehmet Ali Cirncoz ve Mülhime Gökbudak tarafından temyiz edildi. Bunlardan Cemil Sait Barlas ile ilgili olanı kesinleşti. Sabahattin Ali bir süre poliste alıkonuldu. İlkin Sultanahmet, ardından Paşakapısı Cezaevine kondu .Haziran ayının ilk haftasında bir başka duruşmada da Mustaf Uykusuz mahkemeye çıktı. "Dediğin" başlıklı şiirden dolayı 7.Asliye Ceza Mahkemesinde devam eden davanın duruşmasında M. Uykusuz " . . . bu şiiri taşradan okuyucunun gönderdiğini, Aziz Nesin tarafından tadilat yapılarak [düzeltilerek] neşredildiğini" belirtti ve tanıklarının dinlenmesini istedi. Tanık olarak mürettip (dizgici) İlhan Hemşehri, Şerif Hulusi, Kemal Yavaşkan, Aziz Nesin ve Haluk Yetiş çağrıldı. Tanıkların hepsi de şiirin bir okuyucu tarafından gönderildiğini fakat kimin yazdığım bilmediklerini, müsveddenin de kaybolduğunu "belirttiler ( Vatan , 05.06.1947)





    Aziz Nesin, gazetenin koleksiyonu kendisine gösterilecek olursa okuyucuya verilen cevabın izleyen sayılarda bulunabileceğini ekledi ( Tanin, 5.6.1947). 19.06. 1947 tarihindeki duruşmada Aziz Nesin,

    şiiri yazanın Gümülcineli Hüsnü Yusuf adlı okuyucu olduğunu söyledi. Savcılık ise aksi yönde görüş bildirdi. "Bu yazıların tarzı ifadeleri okuyucu mektubu olmayıp bunların Markopaşacıların kaleminden çıknğını ihsas ediyor [anıştırıyor]" (Vatan, 20.6. 1947) iddiasında bulundu. Mahkeme,16.07. 1947 günkü kararın da, şiiri yazanın karardan önce bildirilmesini cezayı azaltıcı neden olarak gördü ve M. Uykusuz'un altı aylık cezasını üç aya indirdi. Markopaşa gazetesinin de karar tarihinden başlayarak üç ay süre ile kapatılmasına karar verildi (17.07.1947 tarihli Tanin, Vatan ve Akşam) . Karar temyiz edildi. Temyiz bozulmuş olacak ki 24 Eylül 1947 tarihinde yapılan duruşmada Uykusuz için yeniden tutuklanma kararı alındı (25.09.1947 tarihli Akşam ve Tanin). 06.10.1947 günü yapılan duruşmada, savcının isteği ve mahkeme heyetinin verdiği kararla salon boşaltılarak gizli oturuma geçildi. "İki saat süren gizli oturumun neticesinde mahkeme heyeti, açık bir duruşmada kararı vermiş ve yazıda suç teşkil edecek bir mahiyet görülmediğinden, sanık Mustafa Uykusuz'un oybirliği ile beraatine karar vermiştir" (07.10.1947 tarihli Cumhuriyet, Tasvir, Akşam) . Bu kararla Markopaşa gazetesi de beraat etmiş oldu. Haber, Markopaşa'nın beraatinden sonra çıkan 10.10.1947 tarihli 23. sayısında ilk duruşmada beraat etmiş gibi verilmektedir:



    "...6 Ekim I 947 pazareesi günü bakılan bu davanın daha ilk celsesinde Birinci Ağır Ceza Mahkemesi hükümerin manevi şahsiyerini tahkir ettiği iddia edilen bu şiirde hiçbir suç unsuru görmemiş, müdafiimizin haklı ve yerinde müdafaasını dinledikren

    sonra beraarımıza karar vermiştir.

    Tüm olanlar ile gazetenin toplatılması, yasaklanması ve baskı

    zorlukları üst üste gelmişti. Olayları, Haluk Yetiş'den dinleyelim :

    114

    Toplama kararları yakamızı bırakmıyordu. O zamana göre

    elimizde biraz para birikmişti. Bu para ile bir makine getirmeye

    karar verdik. "Kendimize ait bir makine olsun. Hiçbir uğraşıya

    engel olunmasın" istiyorduk .

    . .. Savaşran yeni çıkıldığı için kullanılmış makinaları getirme

    olanağı vardı. Selanik Bankası'ndan akreditif açrırdık. Hesap

    bankada benim adıma açıldı. Akreditif de benim adıma oldu.

    Hepsini yaurdık ve makinanın gelmesini bekledik: Makinayı

    beklerken mahkemeler çoğaldı ve Sabahartin Ali bir ara hapse

    girdi. Aziz Nesin tutuklandı. ( . . .) Gerek Paşakapısı Cezaevine,

    gerekse Harbiye'ye gidişierirnde hem ziyaret yapıyor hem de gizli

    olarak bir miktar yazı da alıp getiriyordum . . .

    ( ... ) İşte bu koşullar içinde bazı hafta Markopaşa'yı çıkaramadığımiz

    da oluyordu. Zaman zaman kapatılıyordu . . Onun

    yerine bu kez "Merhum Paşa" diye çıkarıyorduk. Sabahattin Ali

    hapiste olduğu için "sahip" değiştirdik. Bir ara Mustafa Uykusuz

    da içeri girdi ...
  • Jozef Stalin
    Anarşizm mi?
    Sosyalizm mi?

    [Türkçesi, "Anarchisme ou Socialisme?" (Oeuvres, t. 1, Paris 1952) adlı yazıdan "Anarşizm mi? Sosyalizm mi?" adıyla Sol Yayınları tarafından yayınlanmıştır. Birinci baskı, Kasım 1974]
    İ Ç İ N D E K İ L E R

    7 Sunuş
    9 A n a r ş i z m m i? S o s y a l i z m m i?
    13 Diyalektik Yöntem
    25 Materyalist Teori
    42 Proleter Sosyalizmi
    79 Notlar
    Anarşizm mi? Sosyalizm mi? (215 KB)







    SUNUŞ

    1905-06 kışında, Prens Peter Kropotkin'in izleyicilerinden olan Gürcistan'daki bir grup anarşist, Kafkasya'da, marksistlere karşı şiddetli bir ideolojik kampanyaya girişti. Bu grup, şimdi, Tbilisi olan Tiflis'te birkaç gazete yayınladı. Anarşistler, işçi sınıfı arasında hiç bir desteğe sahip değillerdi, ama sınıf-dışı (declassed) ve küçük-burjuva gruplar arasında bazı başarılar elde ettiler.
    Stalin, anarşistlere karşı "Anarşizm mi? Sosyalizm mi?" genel başlığı altında, Gürcüce bir dizi makale yazdı; bu kitapçık bu makalelerden oluşmaktadır.
    İlk dört makale, Haziran-Temmuz 1906'da (20 Hazirandan 14 Temmuza kadar), Tiflis'te, Josef Stalin'in (sayfa 7) yönetimi altında yayınlanan günlük bolşevik gazetesi Akhali Çovreba'da ("Yeni Yaşam") orijinal haliyle yayınlandı. Gazete yetkili makamlarca kapatıldığından dizi devam edemedi. Makaleler, Aralık 1906 ve Ocak 1907'de, biraz düzeltilmiş bir biçimde, 14 Kasım 1906'dan, Tiflis valisinin emriyle 8 Ocak 1907'de kapatılana kadar Tiflis'te yayınlanan haftalık bir sendika dergisi olan Akhali Droyeba'da ("Yeni Zamanlar") yayınlandı. Editöre ait bir açıklamada şöyle deniyordu:
    "Geçenlerde, Hizmet İşçileri Sendikası bize bir mektup yazarak, sosyalizm, anarşizm ve benzeri sorunlar üzerine makaleler yayınlamamızı önerdi. ... Diğer bazı yoldaşlar da aynı istekte bulunmuşlardı. Bu istekleri hoşnutlukla karşılıyor ve makaleleri yayınlıyoruz. Bu makalelere gelince, bazılarının, Gürcistan basınında zaten yayınlanmış olduğunu belirtmemiz gerekiyor, (ama yazarın elinde olmayan nedenlerden ötürü bunlar tamamlanmamışlardır). Gene de, bütün makalelerin tamamını yayınlamayı gerekli gördük ve yazardan, onları halkın daha iyi anlayacağı bir biçimde, yeniden yazmasını istedik ve o da bunu severek yaptı."
    Tiflis bolşevik günlük basınında dizilerin yayını sürdürüldü: bunlar, Şubat 1907'den -"aşırı eğilimi" yüzünden- 6 Mart 1907'de kapatılmasına kadar Çıveni Çovreba'da ("Yaşamımız") ve sonra da Nisan 1907'de Dro'da ("Zaman") yayınlandı.
    Ancak, dizi hiç bir zaman tamamlanamadı. 1907 ortalarında, Stalin, Bakü'ya gitmek üzere Tiflis'ten ayrıldı, birkaç ay sonra da orada tutuklandı. Eşyaları aranırken son bölümlere ait notları kaybolmuştur. (sayfa 8)





    ANARŞİZM Mİ?
    SOSYALİZM Mİ?




    ÇAĞDAŞ toplumsal hayatın odağı, sınıf mücadelesidir. Bu mücadele sırasında, her sınıfa, kendi ideolojisi yol gösterir. Burjuvazi, kendi ideolojisine, [şu] sözde liberalizm'e[1] sahiptir. Proletarya da kendi ideolojisine sahiptir - bu, çok iyi bilindiği gibi, sosyalizmdir.
    Liberalizme, bütün ve bölünmez bir şey olarak bakılmamalıdır: bu, burjuvazinin farklı tabakalarına tekabül eden farklı eğilimlere bölünmüştür.
    Sosyalizm de, bütün ve bölünmez değildir: onun içinde de farklı eğilimler vardır.
    Biz, burada, liberalizmi incelemeyeceğiz - bu görevi başka bir zamana bırakmak daha iyi olur. Okuyucuya, (sayfa 9) yalnızca sosyalizmi ve onun eğilimlerini tanıtmak istiyoruz. Sanırız,, bunu daha ilginç bulacaktır.
    Sosyalizm üç ana eğilime ayrılmıştır: reform, anarşizm ve marksizm.
    Reformizm, (Bernstein[2] ve diğerleri), sosyalizmi uzak bir hedef olarak görür, bundan öte bir şey değil, ve gerçekte sosyalist devrimi reddeder ve sosyalizmi barışçı araçlarla kurmayı amaçlar. Reformizm, sınıf mücadelesini değil, sınıf işbirliğini savunur. Bu reformizm, gün geçtikçe çürümekte, gün geçtikçe sosyalizme benzer [yanlarının] tümünü yitirmektedir ve bizce, bu makalelerde, sosyalizmi tanımlarken, [reformizmi] incelemenin hiçbir gereği yoktur.
    Marksizm ve anarşizme gelince iş başkadır: her ikisi de, bugün, sosyalist eğilimler olarak kabul edilmektedir, her ikisi de birbirlerine karşı şiddetli bir mücadele vermektedirler, her ikisi de kendilerini, proletaryaya gerçek sosyalist doktrinler olarak sunmaya çalışmaktadırlar ve kuşkusuz, bu ikisinin incelenmesi ve karşılaştırılması, okuyucuya çok daha ilginç gelecektir.
    Biz, "anarşizm" sözcüğü söylenince küçümseyerek başını çeviren, yukardan bir havayla elini sallayarak, "Neden bunun üzerinde vakit harcamalı? Hakkında konuşmaya bile değmez" diyenlerden değiliz. Bizce, böyle ucuz "eleştiriler" hafifliktir ve [hiç bir] yararı yoktu.
    Biz, anarşistlerin "arkalarında yığınlar bulunmadığı, ve bu yüzden, pek tehlikeli olmadıkları" düşüncesiyle kendisini avutanlardan da değiliz. Bugün sorun, kimin, daha büyük ya da daha küçük "yığınları" arkasından sürüklediği sorunu değildir; önemli olan doktrinin özüdür. Eğer anarşistlerin "doktrini" gerçeği yansıtıyorsa, o zaman açıktır ki, [anarşizm] kendine mutlaka bir yol açacak ve yığınları kendi etrafında toplayacaktır. Ama, eğer geçersizse ve yanlış bir temel üzerine kurulmuşsa, çok (sayfa 10) devam edemeyecek ve ayakları havada kalacaktır. Ama anarşizmin geçersizliği kanıtlanmalıdır.
    Bazı kişiler, marksizmin ve anarşizmin aynı ilkelere dayandığını ve aralarındaki anlaşmazlıkların yalnızca taktiklere ilişkin olduğunu sanırlar, öyle ki, bu kişilerin görüşüne göre, bir eğilimi diğerinin karşısına çıkartmak yanlıştır.
    Bu, büyük bir hatadır. Biz, anarşistlerin, marksizmin gerçek düşmanları olduğuna inanırız. Bunun sonucu olarak da, gerçek düşmanlara karşı gerçek bir mücadele verilmesi gerektiğini savunuruz. Bu nedenle, anarşistlerin "doktrinini" baştan sona incelemek ve bütün yönleriyle iyice değerlendirmek zorunludur.
    Mesele şudur ki, marksizm ve anarşizm, her ikisi de, mücadele arenasına sosyalizm bayrağı altında girmelerine rağmen, bütünüyle farklı ilkeler üzerine kurulmuşlardır. Anarşizmin temel taşı, bireydir. [Anarşizmin] öğretilerine göre, [bireyin] kurtuluşu, yığınların, [yani] kolektif vücudun kurtuluşunun baş koşuludur. Anarşizmin öğretilerine göre, birey kurtulmadıkça, yığınların kurtulması olanaksızdır. Buna uygun olarak, sloganı, "Her şey birey için"dir. Oysa marksizmin temel taşı yığınlardır. [Marksizmin] öğretilerine göre, [yığınların] kurtuluşu, bireyin kurtuluşunun baş koşuludur. Yani, marksizmin öğretilerine göre, yığınlar kurtulmadıkça, bireyin kurtulması olanaksızdır. Buna uygun olarak, sloganı, "Her şey yığınlar için"dir.
    Açıktır ki, burada, sadece taktikler üzerine anlaşmazlık değil, biri diğerini reddeden iki ilke bulunmaktadır.
    Makalelerimizin amacı, bu iki karşıt ilkeyi yanyana koymak, marksizmi anarşizmle karşılaştırmak ve böylece herbirinin meziyetlerine ve kusurlarına ışık tutmaktır.
    Tam burada, okuyucuya bu makalelerin planı (sayfa 11) hakkında bilgi vermek gerekir kanısındayız. Marksizmin bir tanımı ile [işe] başlayacağız, bu arada anarşistlerin marksizm üzerindeki görüşlerine değineceğiz, ondan sonra da anarşizmin eleştirisine geçeceğiz. Şöyle ki, diyalektik yöntemi, bu yöntem üzerine anarşistlerin görüşlerini, ve bizim eleştirimizi; materyalist teoriyi, anarşistlerin görüşünü ve bizim eleştirimizi (burada da sosyalist devrimi, sosyalist diktatörlüğü, asgari programı ve genel olarak taktikleri tartışacağız); anarşistlerin felsefesini ve bizim eleştirimizi; anarşistlerin sosyalizmini ve bizim eleştirimizi; anarşist taktikleri ve örgütlenmeyi açıklayacağız - ve sonuç olarak da vargılarımızı vereceğiz.
    Küçük topluluk sosyalizminin savunucuları olan anarşistlerin, gerçek sosyalistler olmadığını kanıtlamaya çalışacağız.
    Ayrıca, proletarya diktatörlüğünü reddettikleri sürece, anarşistlerin gerçek devrimciler de olmadıklarını kanıtlamaya çalışacağız...
    Ve böylece, konumuzda ilerleyeceğiz. (sayfa 12)


    BİR
    DİYALEKTİK YÖNTEM
    "Dünyadaki her şey hareket halindedir...
    Yaşam değişir, üretici güçler büyür,
    eski ilişkiler çöker."
    KARL MARX



    Marksizm, yalnızca sosyalizmin teorisi değil, bütün bir dünya görüşü, bir felsefi sistemdir. Marx'ın proleter sosyalizmi, [bunun] mantıki bir sonucudur. Bu felsefi sisteme, diyalektik materyalizm denir.
    Bu yüzden, marksizmi yorumlamak, aynı zamanda, diyalektik materyalizmi yorumlamak anlamına gelir.
    Bu sisteme neden diyalektik materyalizm adı verilmiştir?
    Çünkü yöntemi diyalektik ve teorisi materyalisttir.
    Diyalektik yöntem nedir?
    Deniliyor ki, toplumsal yaşam sürekli hareket ve gelişme halindedir. Bu doğrudur: yaşama, değişmez ve (sayfa 13) durağan bir şey gözü ile bakılmamalıdır; [yaşam ] hiç bir zaman bir düzeyde kalmaz, sonsuz bir hareket, sonsuz bir yıkılış ve yaratılış süreci içindedir. Bu nedenle, yaşam her zaman eski ve yeniyi, büyüyen ve öleni, devrimci ve karşı-devrimci olanı içerir.
    Diyalektik yöntem, bize, yaşama, gerçekte olduğu gibi bakmamız gerektiğini anlatır. Gördük ki, yaşam sürekli hareket halindedir; dolayısıyla yaşama, hareketi içinde bakmalı ve sormalıyız: yaşam nereye gidiyor? Gördük ki, yaşam sürekli bir yıkılış ve yaratılış görünümü sunmaktadır; dolayısıyla yaşamı, yıkılış ve yaratılış süreci içinde incelemeli ve sormalıyız: yaşamda yıkılan nedir, yaratılan nedir?
    Doğan ve günden güne gelişen yaşam, yenilemez, onun ilerlemesi engellenemez. Bu demektir ki, örneğin eğer proletarya bir sınıf olarak doğmuşsa ve günden güne büyüyorsa, bugün ne kadar zayıf ve sayıca az olursa olsun, uzun vadede zafere ulaşacaktır. Neden? Çünkü büyümekte, güç kazanmakta ve ileriye doğru yürümektedir. Öte yandan, yaşamda, eskiyen ve ölümüne yaklaşan şey, bugün dev bir gücü temsil etse de, kaçınılmaz olarak bir yenilgiye uğrayacaktır. Bu demektir ki, örneğin, eğer, toprak, burjuvazinin ayağının altından yavaş yavaş kayıyorsa, ve burjuvazi, her geçen gün daha çok geriye kayıyorsa, bugün ne kadar güçlü ve sayıca çok olursa olsun, uzun vadede yenilgiye uğrayacaktır. Niçin? Çünkü, bir sınıf olarak, çürümekte, güçsüzleşmekte, eskimekte ve yaşam için bir yük haline gelmektedir.
    Bundan şu ünlü diyalektik önerme doğmuştur: gerçekten var olan her şey, yani gün geçtikçe büyüyen her şey akla uygundur, ve gün geçtikçe çürüyen her şey akla aykırıdır, dolayısıyla da yenilgiden kurtulamaz.
    Örneğin: Geçen yüzyılın seksenlerinde, Rus devrimci aydınları arasında büyük bir anlaşmazlık patlak verdi. (sayfa 14) Popülistler, "Rusya'yı kurtarma" görevini yüklenecek temel gücün, kır ve kent küçük-burjuvazisi olduğunu iddia ediyorlardı. Marksistler onlara sordular: neden? Çünkü diye yanıtladı popülistler kır ve kent küçük-burjuvazisi, bugün çoğunluğu oluşturuyor ve üstelik yoksulluk ve sefalet içinde yaşıyorlar.
    Buna marksistler cevap verdi: kır ve kent küçük-burjuvazisinin bugün çoğunluğu oluşturduğu ve gerçekten yoksul olduğu doğrudur, ama sorun bu mudur? Küçük-burjuvazi, uzun süreden beri çoğunluğu oluşturmaktadır, ama bugüne kadar, proletaryanın yardımı olmaksızın, "özgürlük" mücadelesinde hiç bir inisiyatif göstermemiştir. Neden? Çünkü küçük-burjuvazi, bir sınıf olarak, büyümemektedir; tam tersine, gün geçtikçe parçalanmakta ve burjuvaziye ve proletaryaya [dönüşerek] dağılmaktadır. Öte yandan, yoksulluk da, burada belirleyici önem taşımaz; kuşkusuz, "serseriler" küçük-burjuvaziden daha yoksuldur, ama hiç kimse, "Rusya'yı kurtarma" görevini yüklenebileceklerini söylemeyecektir.
    Gördüğünüz gibi, sorun, bugün hangi sınıfın çoğunluğu oluşturduğu ya da hangi sınıfın daha yoksul olduğu değil, hangi sınıfın güç kazandığı ve hangisinin çürüdüğüdür.
    Ve proletarya, durmadan büyüyen ve güç kazanan, toplumsal yaşamı ileri doğru iten ve bütün devrimci unsurları kendi etrafına toplayan tek sınıf olduğuna göre, ona, bugünkü hareketin temel gücü gözü ile bakmalı, onun saflarına katılmalı ve onun ilerici çabalarını, kendi çabalarımız olarak benimsemeliyiz.
    İşte marksistler böyle cevap verdiler. Açıktır ki, marksistler, yaşama diyalektik açıdan bakarlarken, popülistler metafizik [yöntemle] tartışıyorlar - onlar toplumsal yaşamı, durağan kalan bir şey olarak betimliyorlardı. (sayfa 15)
    Diyalektik yöntem, yaşamın gelişmesine işte böyle bakar.
    Ama hareket vardır, hareket vardır. Proletaryanın ayağa kalkarak, silah depolarına hücum ettiği, ve irticaya karşı bir saldırıya giriştiği "Aralık Günleri"[3] sırasında, toplumsal yaşamda hareket vardı. Ama, proletaryanın "barışçı" gelişme koşulları altında, tek tek grevler ve küçük sendikaların kurulması ile yetindiği daha önceki yılları hareketine de, toplumsal hareket adı verilmelidir
    Açıktır ki, hareket farklı biçimlere bürünmektedir. Ve bu yüzden, diyalektik yöntem, hareketin iki biçimi olduğunu söyler evrimci ve devrimci [hareket].
    İlerici unsurlar, günlük faaliyetlerini kendiliklerinden sürdürdükleri ve eski düzeni, küçük, nicel değişmelere uğrattıkları zaman, hareket evrimcidir.
    Aynı unsurlar, birleştikleri, bir tek görüşle donandıkları ve eski düzeni yok etmek ve yaşamı nitel olarak değiştirmek, yeni bir düzen kurmak amacıyla düşman kampını süpürüp geçtikleri zaman, hareket devrimcidir
    Evrim, devrimi hazırlar ve ona zemin yaratır; devrim, evrim sürecini tamamlar ve onun daha ileri faaliyetini kolaylaştırır.
    Doğada da benzer süreçler yer alır. Bilim tarihi göstermiştir ki, diyalektik yöntem, gerçekten bilimsel bir yöntemdir Astronomiden başlayıp, toplum bilime kadar her alanda, evrende hiç bir şeyin öncesiz ve sonsuz olmadığı, her şeyin değişip, her şeyin geliştiği düşüncesinin kanıtını buluruz. Ve bu demektir ki, diyalektiğin ruhu, zamanımız bilimine tümüne işlemiştir
    Hareketin biçimlerine gelince, diyalektiğe göre küçük nicel değişikliklerin uzun dönemde nitel değişikliklere yol açacağı gerçeğine gelince - bu yasa, doğa tarihi için de, aynı ölçüde geçerlidir. Mendeleyev'ın, "unsurların devri çizelgesi" nicel değişikliklerden, nitel değişiklikler (sayfa 16) doğmasının doğa tarihinde ne büyük önem taşıdığını göstermektedir. Aynı şey, biyolojide, yeni-darvinizmin[4] yerini almakta olan yeni-lamarkizm[5] ile sergilenmektedir.
    Friedrich Engels'in, Anti-Dühring'inde[6] yeter derecede ışık tuttuğu diğer gerçekler hakkında bir şey söylemeyeceğiz.
    Diyalektik yöntemin kapsamı işte budur.

    ANARŞİSTLER, diyalektik yönteme ne gözle bakarlar?
    Herkes bilir ki, Hegel[7] diyalektik yöntemin babasıydı. Marx, bu yöntemi arındırdı ve geliştirdi. Anarşistler bunun farkındalar kuşkusuz. Hegel'in bir tutucu olduğunu biliyorlar, ve böylece, bundan yararlanarak, "restorasyonun" savunucusu diye Hegel'e şiddetli küfürler yağdırıyorlar, büyük bir gayretle, "Hegel'in restorasyonun filozofu olduğunu ... mutlak biçimiyle bürokratik anayasacılığı övdüğünü, onun tarih felsefesindeki genel düşüncenin restorasyon döneminin felsefi eğilimine bağlı olduğunu ve ona hizmet ettiğini" ve vesaire vesaire, "kanıtlamaya" çalışıyorlar.[8]
    Ünlü anarşist Kropotkin,[9] yapıtlarında aynı şeyleri "kanıtlamaya" çalışır. (Bkz: örneğin, Bilim ve Anarşizm adlı Rusça yapıtı.)[10]
    Bizim kropotkincilerimiz, Çerkezişvili'den[11] Sh. G'ye[12] kadar hepsi, bir ağızdan Kropotkin'in [söylediklerini] tekrarlıyorlar.
    Gerçekten, kimse bu konuda onların söylediklerine karşı çıkmıyor; tam tersine, herkes, Hegel'in devrimci olmadığı görüşüne katılıyor. Eleştirel Eleştirinin Eleştirisi[13] adlı yapıtlarında, Hegel'in tarih görüşlerinin, halkın egemenliği düşüncesiyle esastan çeliştiğini herkesten önce kanıtlayanlar, Marx ve Engels'in kendileridir. Ama buna rağmen, anarşistler "kanıtlama" çabalarına devam ediyorlar (sayfa 17) ve Hegel'in bir "restorasyon" savunucusu olduğunu "kanıtlama" çabalarına, her geçen gün devam etmeyi gerekli sayıyorlar. Bunu niçin yapıyorlar? Muhtemelen, bu yolla Hegel'i gözden düşürmek ve okuyucularına "gerici" Hegel'in yönteminin de "iğrenç" olduğunu ve bilimsel [sayılamayacağı] sanısını vermek için.
    Anarşistler bütün bununla diyalektik yöntemi çürütebileceklerini sanıyorlar.
    Biz iddia ediyoruz ki, bu yolla kendi cehaletlerinden başka hiç bir şeyi kanıtlayamazlar. Pascal[14] ve Leibnitz[15] devrimci değillerdi, ama keşfettikleri matematiksel yöntem, bugün bilimsel bir yöntem olarak kabul edilmektedir. Mayer[16] ve Helmholtz[17] devrimci değillerdi, ama fizik alanındaki buluşları bilimin temeli olmuştur. Lamarck ve Darwin de devrimci değillerdi, ama onların evrimci yöntemi biyoloji bilimini ayakları üstüne oturtmuştur... O halde, tutuculuğuna rağmen, Hegel'in diyalektik yöntem denen bilimsel bir yöntem bulmayı başardığı neden kabul edilmesin ?
    Hayır, bu yolla, anarşistler kendi cehaletlerinden başka bir şey kanıtlayamazlar.
    Devam edelim. Anarşistlerin görüşüne göre, "diyalektik metafiziktir", ve onlar, "bilimi metafizikten, felsefeyi ilahiyattan kurtarmak istediklerine göre", diyalektik yöntemi reddetmektedirler.[18]
    Ah bu anarşistler! "Kendi günahları için başkasına kabahat bulmak" diye bir deyim vardır. Diyalektik, metafiziğe karşı mücadele içinde olgunlaşmış ve bu mücadele içinde ün kazanmıştır; ama anarşistlere göre diyalektik metafiziktir!
    Diyalektik bize dünyadaki hiç bir şeyin öncesiz ve sonsuz olmadığını, dünyadaki her şeyin geçici ve değişken olduğunu anlatır; doğa değişir, toplum değişir, alışkanlıklar ve gelenekler değişir, adalet kavramları değişir, (sayfa 18) gerçeğin kendisi değişir - işte bunun için diyalektik, her şeye eleştirici [bir gözle] bakar; işte bunun için değişmez olarak konan bir gerçeğin varlığını yadsır. Bunun sonucu olarak, "bir kere keşfedilince, sadece ezberlenmesi gereken" soyut, "dogmatik sözleri" de reddeder.[19]
    Oysa, metafizik, bize tümüyle farklı bir şey anlatmaktadır. Onun açısından dünya öncesiz ve sonsuz ve değişmez bir şeydir,[20] bir kimse veya bir şey tarafından ilk ve son olarak belirlenmiştir - işte bunun için, metafizikçiler, "öncesiz ve sonsuz adaleti" veya "değişmez gerçeği" ağızlarından düşürmezler.
    Anarşistlerin "babası" Proudhon,[21] dünyada, gelecekteki toplumun temeli olma işini görecek ilk ve son olarak belirlenmiş değişmez bir adalet bulunduğunu söyler. İşte bunun için Proudhon'a metafizikçi denmektedir. Karl Marx, Proudhon'a karşı, diyalektik yöntem yardımıyla savaştı ve dünyadaki her şey değiştiğine göre, "adaletin" de değişmesi gerektiğini ve dolayısıyla "değişmez adaletin" sadece metafizik saçmalık olduğunu kanıtladı.[22] Oysa metafizikçi Proudhon'un Gürcü çömezleri, "Marx'ın diyalektiği metafiziktir" diye tekrarlamaya devam ediyorlar!
    Metafizik, örneğin, "bilinmez", "kendi içinde şey" gibi çeşitli bulanık dogmalar kabul eder ve uzun vadede yavan bir ilahiyata dönüşür. Proudhon ve Spencer'in[23] tersine, Engels, diyalektik yöntem yardımıyla, bu dogmalara karşı savaştı,[24] ama anarşistler -Proudhon ve Spencer'in öğretilileri- bize diyorlar ki, Proudhon ve Spencer bilim adamlarıdır, Marx ve Engels de metafizikçidirler!
    İkisinden biri: ya anarşistler kendilerini aldatıyorlar ya da ne dediklerini bilmiyorlar.
    Her halde, kuşku yok ki, anarşistler, Hegel'in metafizik sistemiyle onun diyalektik yöntemini birbirine karıştırıyorlar. Hegel'in değişmeyen düşünceye dayanan (sayfa 19) felsefi sisteminin baştan sona kadar metafizik olduğunu söylemeye bile gerek yok. Ama Hegel'in, bütün değişmez düşünceleri reddeden diyalektik yönteminin baştan sona kadar bilimsel ve devrimci olduğu da açıktır.
    İşte bunun için, eleştirilerinde, Hegel'in metafizik sistemini yerin dibine batıran Karl Marx, aynı zaman. da, onun diyalektik yöntemini övmüştür. [Bu yöntem] Marx'ın dediği gibi "hiç bir ekleme gerektirmez ve özünde eleştirici ve devrimcidir".[25]
    İşte bunun için, Engels, Hegel'in yöntemiyle, onun sistemi arasında büyük bir fark görmektedir. "Her kim esas ağırlığı hegelci sisteme verirse, her iki alanda da epeyce tutucu olabilir; her kim diyalektik yönteme temel nokta gözü ile bakarsa, hem siyasette, hem dinde, en aşırı muhalefete mensup olabilir."[26]
    Anarşistler, bu farkı göremiyorlar ve düşüncesizce, "diyalektik, metafiziktir" diye iddia ediyorlar.
    Devam edelim. Anarşistler, diyalektik yöntemin, "kurnazca laf kalabalığı", "bir safsata yöntemi", "mantık perendeleri"[27] olduğunu, "bu yöntem yardımıyla hem gerçeğin, hem de yalanın aynı kolaylıkla kanıtlandığını"[28] söylüyorlar.
    Böylece, anarşistlerin görüşüne göre, diyalektik yöntem hem gerçeği, hem yalanı kanıtlamaktadır.
    İlk bakışta, anarşistlerin öne sürdüğü suçlamanın bir temeli varmış gibi görünebilir. Örneğin, Engels'in metafizik yöntemin izleyicileri hakkında neler söylediğine kulak verelim:
    "O şöyle konuşur: Evet evet, hayır hayır, çünkü bunun ötesinde olan her şeyden, şeytanlık gelir. Ona göre, bir şey, ya vardır, ya yoktur; bir şey, aynı zamanda, hem kendisi, hem de başka bir şey olamaz. Olumlu ve olumsuz, birbirlerinin dışındadırlar."[29]
    Anarşistler öfkeyle bağırıyorlar: nasıl olur bu? Bir (sayfa 20) şeyin aynı zamanda hem iyi, hem kötü olması mümkün müdür? Bu "safsata"dır, "sözcüklerle oynamaktır", ve bu durum "gerçeği ve yalanı aynı kolaylıkla kanıtlamak istediğinizi" ortaya koymaktadır!...
    Ama sorunun özüne girelim.
    Bugün, biz, bir demokratik cumhuriyet istiyoruz. Demokratik cumhuriyetin bütün yönleriyle iyi olduğunu, ya da kötü olduğunu söyleyebilirmiyiz! Hayır, söyleyemeyiz! Neden? Çünkü, demokratik cumhuriyet, sadece bir yönüyle, feodal sistemi yıkacağı için iyidir; ama öte yandan burjuva sistemini güçlendireceği için kötüdür. Bu yüzden biz şöyle deriz: Demokratik cumhuriyet, feodal sistemi yıktığı ölçüde iyidir -ve biz onun uğruna savaşırız; ama burjuva sistemini güçlendirdiği ölçüde kötüdür- ve biz ona karşı savaşırız.
    O halde, aynı demokratik cumhuriyet, aynı zamanda, hem "iyi", hem "kötü" olabilir - hem "evet", hem "hayır"dır.
    Aynı şey, proletaryayı güçlendirdiği ölçüde "iyi" olan ve ücret sistemini güçlendirdiği ölçüde "kötü" olan sekiz saatlik işgünü için de söylenebilir.
    Engels, diyalektik yöntemi yukarda aktardığımız sözcüklerle nitelendirdiği zaman, işte bu türden gerçekleri gözönünde tutuyordu.
    Oysa, anarşistler bunu anlayamıyorlar ve kesinlikle açık bir düşünce, onlara bulanık bir "safsata" gibi geliyor.
    Kuşkusuz anarşistler, bu gerçekleri görüp görmemekte serbestirler, kumsaldaki kumları bile görmezlikten gelebilirler - bunu yapmaya pekala hakları vardır. Ama anarşizmden farklı olarak, yaşama gözlerini kapatarak bakmayan, yaşamın nabzını elinde tutan ve açıkça: yaşam değiştiğinden ve hareket halinde olduğundan, yaşamdaki her olgu iki eğilime sahiptir - olumlu bir [eğilim] ve (sayfa 21) olumsuz bir [eğilim]; ilkini savunmalı, ikincisini reddetmeliyiz, diyen diyalektik yöntemi işin içine katmalarına ne gerek var?
    Biraz daha ilerleyelim. Anarşistlerin görüşüne göre, "Diyalektik gelişme, felaketle sonuçlanan bir gelişmedir, öyle ki, bununla, önce geçmiş kökünden yıkılır ve sonra da gelecek [bundan] oldukça bağlantısız bir biçimde kurulur.. ..Cuvier'in[30] afetleri, bilinmeyen nedenlere bağlıydı, ama, Marx'ın ve Engels'in felaketlerini diyalektik doğurur."[31]
    Bir başka yerde, aynı yazar şöyle yazıyor: "Marksizm darvinizme dayanır ve onu eleştirisiz kabul eder."[32]
    Dikkat edin buna!
    Cuvier, Darwin'in evrim teorisini reddeder, yalnızca afetlerin varlığını kabul eder ve afetler "bilinmeyen nedenlerden doğan" beklenmeyen karışıklıklardır. Anarşistler, marksistlerin Cuvier'in görüşüne sarıldığını ve darvinizmi tanımadığını söylerler.
    Darwin, Cuvier'in afetlerini reddeder, tedrici evrimi kabul eder. Ama aynı anarşistler, "marksizmin darvinizme dayandığını ve onu eleştirisiz kabul ettiğini", yani marksistlerin Cuvier'in afetlerini tanımadıklarını söylerler.
    Kısacası, anarşistler, marksistleri, Cuvier'in görüşlerine sarılmakla suçlamakta ve aynı zamanda da Cuvier'in değil de, Darwin'in görüşlerine sarıldıkları için kınamaktadırlar.
    İşte size anarşi! Çavuşun dulu kendini dövdü diye bir söz vardır. Açıktır ki, Nobati'nin 8. sayısındaki Sh. G. 6. sayıdaki Sh. G.'nin ne dediğini unutmuş.
    Hangisi doğru - 8. sayısı mı, 6. sayısı mı?
    Gerçeklere dönelim. Marx der ki: "gelişmelerinin belirli bir aşamasında, toplumun maddi üretici güçleri, o günkü üretim ilişkileriyle -ya da aynı şeyin hukuki ifadesinden başka bir şey olmayan mülkiyet ilişkileriyle- (sayfa 22) çatışmaya girerler. ... O zaman bir toplumsal devrim dönemi başlar." Ama, "hiç bir toplumsal düzen, içerebileceği bütün üretici güçler gelişmeden, asla yok olmaz.".[33]
    Eğer Marx'ın bu tezini çağdaş toplumsal yaşama uygularsak, toplumsal nitelik taşıyan bugünkü üretici güçlerle, özel nitelikteki, ürünü mal edinme biçimi arasında, sosyalist devrimle sonuçlanması gereken temel bir çatışma olduğunu göreceğiz.[34]
    Gördüğünüz gibi, Marx ve Engels'in görüşüne göre, devrim, Cuvier'in "bilinmeyen nedenlerinden" değil, "üretici güçlerin gelişmesi" adı verilen çok kesin ve köklü toplumsal nedenlerden doğar.
    Gördüğünüz gibi, Marx ve Engels'in görüşüne göre, devrim, Cuvier'in düşündüğü gibi beklenmeyen bir biçimde değil, ancak üretici güçler yeter derecede olgunlaştığı zaman gelir.
    Açıktır ki, Cuvier'in afetleriyle, Marx'ın diyalektik yöntemi arasında ortak hiç bir şey yoktur.
    Öte yandan, darvinizm, yalnızca Cuvier'in afetlerini reddetmekle kalmaz, gelişmenin, devrimi de içeren, diyalektik yönden kavranmasını da reddeder; oysa, diyalektik yönteme göre, evrim ve devrim, nicel ve nitel değişmeler, aynı hareketin zorunlu iki biçimidir.
    Açıktır ki, "Marksizmin ... darvinizmi eleştirisiz kabul ettiğini" iddia etmek de yanlıştır.
    Böylece, Nobati'nin, her iki halde de, hem 6. sayıda, hem de 8. sayıda yanılmış olduğu ortaya çıkmaktadır.
    Son olarak, anarşistler, bizi kınayarak şöyle diyorlar: "Diyalektik ... kişinin kendi dışına çıkmasına ya da atlamasına, ya da kendi üstünden atlamasına hiç olanak vermez."[35]
    İşte bu, gerçeğin ta kendisi, Anarşist Baylar! Bu konuda kesinlikle haklısınız, aziz beylerim. Diyalektik yöntem gerçekten de böyle bir olanak sağlamıyor. Ama (sayfa 23) neden? Çünkü "kendi dışına atlamak, ya da kendi üstünden atlamak" vahşi keçilere göre bir harekettir; oysa diyalektik yöntem insanlar için yaratılmıştır.
    İşin sırrı budur!...
    İşte anarşistlerin diyalektik yöntem konusundaki görüşleri genel olarak bunlardır.
    Açıktır ki, anarşistler, Marx ve Engels'in diyalektik yöntemini anlayamıyorlar; kendilerine göre bir diyalektik uydurmuşlar, ve işte bu diyalektiğe karşı böyle amansızca savaş veriyorlar.
    Yapabileceğimiz tek şey, bu manzaraya baktıkça gülmektir, çünkü insan, kendi tasarladığı şey ile savaşan, kendi bulduklarını yere çalan ve bu arada da muhaliflerini yere çaldığını hararetle iddia eden birini gördüğü zaman gülmekten kendini alamıyor. (sayfa 24)


    İKİ
    MATERYALİST TEORİ
    "İnsanların varlığını belirleyen şey,
    onların bilinçleri değildir; tam tersine,
    onların bilincini belirleyen, toplumsal varlıklarıdır."
    KARL MARX



    Diyalektik yöntemin ne olduğunu şimdiden biliyoruz.
    Materyalist teori nedir?
    Dünyadaki her şey değişir, yaşamdaki her şey gelişir, ama bu değişiklikler nasıl oluşur, bu gelişme hangi biçimde ilerler?
    Örneğin, biliyoruz ki, yeryüzü, bir zamanlar, akkor halinde, kızgın bir kütle idi; sonra yavaş yavaş soğudu, bitkiler ve hayvanlar ortaya çıktı, hayvanlar aleminin gelişmesini, belirli bir maymun türünün ortaya çıkması izledi ve bütün bunların ardından insan ortaya çıktı.
    Doğa, genel çizgileriyle, işte böyle gelişti. (sayfa 25)
    Gene biliyoruz ki, toplumsal yaşam da durağan kalmadı. İnsanların ilkel komünizme dayanarak yaşadıkları bir dönem vardı. O dönemde, [insanlar] geçimlerini ilkel avlanma ile sağlıyorlar; ormanlarda dolaşıyorlar ve yiyeceklerini bu yolla elde ediyorlardı. Bir zaman geldi ki, ilkel komünizmin yerini anaerkil toplum aldı, [bu toplumda] insanlar, gereksinmelerini esas olarak ilkel tarım aracılığıyla karşılıyorlardı. Daha sonra, anaerkil toplumun yerini, ataerkil toplum aldı, [bu toplumda] insanlar, geçimlerini esas olarak sığır yetiştiriciliğiyle sağlıyorlardı. Ataerkil toplumun yerini, sonraları, köleci düzen aldı, [bu düzende] insanlar geçimlerini nispeten daha gelişmiş tarım aracılığıyla sağladılar. Köleci düzeni feodalizm izledi ve, bütün bunlardan sonra da, burjuva düzen geldi.
    Toplum, genel çizgileriyle işte böyle gelişti. Evet, bütün bunlar çok iyi biliniyor ... Ama bu gelişme nasıl oldu? "Doğanın" ve "toplumun" gelişmesine sebep olan bilinç midir, yoksa, tam tersine, bilincin gelişmesine sebep olan "doğanın" ve "toplumun" gelişmesi midir?
    İşte materyalist teori, soruyu böyle koyar.
    Bazıları der ki, "doğa" ve "toplumsal yaşam"dan önce, sonradan onların gelişimine temel teşkil eden, evrensel bir düşünce vardır, öyle ki, "doğa" ve "toplumsal yaşam" olgularının gelişmesi, deyim yerindeyse, dış biçimdir, evrensel düşüncenin gelişmesinin sadece bir ifadesidir.
    İşte, örneğin, zamanla birkaç eğilime bölünen idealistlerin doktrini böyledir.
    Daha başkaları ise derler ki, ta baştan beri, dünyada, karşılıklı olarak birbirlerini yadsıyan iki güç vardır - düşünce ve madde, bilinç ve varlık; ve buna uygun olarak, olgular da iki kategoriye bölünmüştür - düşüncel (sayfa 26) ve maddi, [bunlar] birbirlerini yadsırlar, birbirleriyle çarpışırlar, öyle ki, doğa ve toplumun gelişmesi düşüncel ve maddi olgular arasında sürekli bir mücadeledir.
    Örneğin, zamanla idealistler gibi birkaç eğilime bölünen ikicilerin (dualist) doktrini de işte böyledir.
    Materyalist teori, hem ikiciliği, hem de idealizmi kesinlikle reddeder.
    Kuşkusuz, dünyada hem düşüncel, hem de maddi olgular vardır, ama bu, bunların birbirlerini yadsıdıkları anlamına gelmez. Tam tersine, düşüncel ve maddi yanlar, aynı doğanın ya da toplumun iki farklı biçimidir. Biri olmaksızın ötekini kavrayamazsınız; bunlar, birlikte vardır, birlikte gelişirler, ve dolayısıyla birbirlerini yadsıdıklarını düşünmemiz için bir neden yoktur.
    Böylece, ikicilik denen şeyin geçersiz olduğu ortaya çıkar.
    Maddi ve düşüncel - iki farklı biçimde ifade edilen tek ve bölünmez bir doğa; maddi ve düşüncel - iki farklı biçimde ifade edilen tek ve bölünmez bir toplumsal yaşam: işte, doğanın ve toplumsal yaşamın gelişmesine böyle bakmalıyız.
    İşte, materyalist teorinin birciliği (monism) böyledir.
    Materyalist teori, aynı zamanda, idealizmi de reddeder.
    Gelişimi sırasında, düşüncel yanın ve genel olarak bilincin, maddi yandan önce geldiğini düşünmek yanlıştır. Dıştaki "ölü" doğa denen şey, daha hiç canlı yokken de vardı. İlk canlının hiç bilinci yoktu; yalnızca uyartılma yeteneğine ve duyunun ilk belirtilerine sahipti. Daha sonra, hayvanlar, organizmalarının ve sinir sistemlerinin yapısına uygun olarak, tedricen duyu güçlerini geliştirdiler, bu da yavaş yavaş bilince dönüştü. Eğer maymun hep dört ayağının üzerinde yürümüş, hiç arka (sayfa 27) ayakları üzerine kalkmamış olsaydı, onun torunu insan da, akciğerlerini ve ses tellerini özgürce kullanamayacak, ve bu yüzden de konuşamayacaktı; ve bu, bilincinin gelişmesini esaslı olarak geciktirecekti. Veya bir başka biçimde koyarsak, eğer maymun, arka ayakları üzerinde ayağa kalkmamış olsaydı, onun torunu insan da, hep dört ayak üzerinde yürümek, aşağı bakmak, izlenimlerini aşağıdan edinmek zorunda kalacaktı; yukarıya ve çevreye bakamayacak, dolayısıyla da beyni, dört ayaklı hayvanlarınkinden daha fazla bir izlenim edinemeyecekti. Bütün bunlar, insan bilincinin gelişmesini, esaslı biçimde geciktirmiş olacaktı.
    Böylece, bundan, bilincin gelişimi için belirli bir organizma yapısının ve sinir sisteminin gelişiminin gerekli olduğu çıkar.
    Böylece, bundan, dış koşulların gelişiminin, maddi yanın gelişiminin, bilincin gelişiminden önce geldiği çıkar: önce dış koşullar değişir, önce maddi yan değişir, sonra da buna uygun olarak düşüncel yan değişir.
    Böylece, doğanın gelişme tarihi, idealizm denen şeyi kesinlikle çürütür.
    İnsan toplumunun gelişme tarihi için de, aynı şey söylenmelidir.
    Tarih gösteriyor ki, eğer insanlar, farklı zamanlarda, farklı düşünceler ve isteklerle doluyorlarsa, bunun nedeni, insanların, gereksinmelerini karşılamak için doğayla, değişik zamanlarda, değişik yollarla savaşmaları ve buna uygun olarak da iktisadi ilişkilerinin farklı biçimlere bürünmesidir. Bir zamanlar, insanlar, doğayla, ilkel komünizm temeli üzerinde, kolektif olarak savaşırlardı; o zamanlar, onların mülkiyeti, komünist mülkiyetti, ve bu yüzden, o zamanlar, "benim" ile "senin" arasında hemen hemen hiç bir ayırım gözetilmiyordu, bilinçleri komünist nitelik taşıyordu. Öyle bir zaman geldi ki, "benim" ile (sayfa 28) "senin" arasındaki ayırım, üretim sürecinin içine işledi ve mülkiyet, özel, bireyci bir niteliğe büründü. Bu yüzden de insanın bilinci, özel mülkiyet duygularıyla doldu. Ondan sonra da üretimin tekrar toplumsal bir nitelik kazandığı ve dolayısıyla, mülkiyetin de yakında toplumsal bir nitelik kazanacağı yeni bir dönem, yani içinde bulunduğumuz dönem geldi - ve işte bunun içindir ki, insanların bilinci yavaş yavaş sosyalizm ile doluyor.
    İşte basit bir örnek. Ufak bir işliğe (atelyeye) sahip olan bir ayakkabıcıyı ele alalım. Ama bu adam büyük ayakkabı fabrikatörlerinin rekabetine dayanamayarak işliğini kapamış ve örneğin Tiflis'te Adelhanov'un ayakkabı fabrikasında bir işe girmiş olsun. Adelhanov'un fabrikasına sürekli bir biçimde ücretli işçi olmak düşüncesiyle değil, biraz para artırmak, işliğini tekrar açmasını sağlayacak küçük bir sermaye biriktirmek amacıyla girmiştir. Gördüğünüz gibi bu ayakkabıcı, toplumsal durumu ile, şimdiden proleterdir, ama bilinci ile hâlâ proleter değildir, tümüyle küçük-burjuvadır. Bir başka deyişle, bu ayakkabıcı, daha şimdiden küçük-burjuvalık durumunu yitirmiştir, [bu durum] yokolup gitmiştir; ama onun küçük- burjuva bilinci daha yok olmamış, gerçek durumunun gerisinde kalmıştır.
    Açıktır ki, burada, [yani] toplumsal yaşamda da, önce dış koşullar değişir, önce insanların koşulları değişir ve sonra da buna uygun olarak bilinçleri değişir.
    Ama, biz, ayakkabıcımıza dönelim. Bildiğimiz gibi, biraz para artırmaya ve işliğini yeniden açmaya niyetlenmektedir. Bu proleterleşmiş ayakkabıcı, çalışmaya devam eder, ama para artırmanın çok güç bir iş olduğunu görür, çünkü kazandığı, geçimine ancak yetmektedir. Üstelik, özel bir işlik açmanın öyle pek çekici olmadığını da görür: bina ve eklentileri için ödemek zorunda olduğu kira, alıcıların kaprisleri, para darlığı, büyük ayakkabı (sayfa 29) fabrikatörlerinin rekabeti ve benzer dertler - özel zanaatçının kafasını kurcalayan sıkıntılar işte bunlardır. Öte yandan, proletarya, böyle endişelerden nispeten kurtulmuştur; alıcılarla veya bina ve eklentilerinin kirasını ödeme zorunluğuyla kendini sıkıntıya sokmamaktadır. Her sabah fabrikaya gider, akşamleyin de "sakin kafayla" evine döner ve cumartesi günleri aynı sükunetle "ücretini" cebine atar. Burada, ilk kez ayakkabıcımızın küçük-burjuva hayalleri dağılır; burada, ilk kez, onun ruhunda proleter özlemler uyanır.
    Zaman geçer, ve ayakkabıcımız görür ki, parası en. temel gereksinmelerini bile karşılamaya yetmemektedir, ve ücretlerdeki bir artışa müthiş ihtiyacı vardır. Aynı zamanda, işçi arkadaşlarının sendikalar ve grevlerden söz ettiğini duyar. Ayakkabıcımız, bu noktada, koşullarını iyileştirmek için, kendine bir işlik açmanın değil, patronlarla savaşmanın gerekli olduğunu anlar. Sendikaya katılır, grev hareketine girer ve kısa sürede sosyalist düşüncelerle dolar. ...
    Böylece, uzun vadede, ayakkabıcının maddi koşullarındaki bir değişikliği, bilincindeki bir değişiklik izlemiştir: önce maddi koşulları değişmiş ve bir süre sonra da, buna uygun olarak, bilinci değişmiştir.
    Sınıflar hakkında ve bir bütün olarak toplum hakkında da aynı şey söylenebilir.
    Toplumsal yaşamda da önce dış koşullar değişir, önce maddi koşullar değişir, sonra buna uygun olarak da insanların düşünceleri, alışkanlıkları, gelenekleri ve dünya görüşleri değişir. İşte bu yüzden Marx şöyle der: "İnsanların varlıklarını belirleyen şey, bilinçleri değildir, tam tersine, bilinçlerini belirleyen, toplumsal varlıklarıdır."[36]
    Eğer maddi yana, dış koşullara, oluşa ve aynı türden olgulara öz dersek, düşüncel yana, bilince ve aynı türden olgulara biçim diyebiliriz. Böylece, şu ünlü (sayfa 30) materyalist önerme doğar: Gelişme süreci sırasında, öz biçimden önce gelir, biçim özün gerisinde kalır.
    Ve, Marx'ın görüşüne göre, iktisadi gelişme, toplumsal hayatın "maddi temeli", özü; hukuki-siyasi ve dini-felsefi gelişme de, bu özün "ideolojik biçimi", "üstyapısı" olduğuna göre, Marx, bundan şu sonucu çıkarır: "İktisadi temelin değişmesiyle, geniş üstyapının tamamı, az ya da çok bir hızla, biçim değiştirir."[37]
    Kuşkusuz, Marx'ın görüşüne göre, bu, Sh. G'nin sandığı gibi, biçim olmaksızın öz olabileceği anlamına gelmez.[38] Biçim olmaksızın öz olanaksızdır, ama kastedilen şey, belli bir biçimin, özün gerisinde kalması nedeniyle, bu öze asla tamamen uymaması; ve bunun için yeni özün bir süre kendini eski biçimle örtmek "zorunda olması" ve bunun, aralarında bir çatışmaya yol açmasıdır. Örneğin, zamanımızda ürünün mal edinilme biçimi, özel nitelik taşır [ve bu,] üretimin toplumsal özüne uymaz. Günümüzdeki toplumsal "çatışmanın" temeli budur.
    Öte yandan, bilincin, oluşun bir biçimi olduğu düşüncesi, niteliği bakımından bilincin de madde olduğu anlamına gelmez. Bu, ancak, teorileri, Marx'ın materyalizmiyle esastan çelişen ve Engels'in Ludwig Feuerbach'da haklı olarak alay ettiği (Büchner ve Moleschott[39] gibi) kaba materyalistlere ait bir görüştür. Marx'ın materyalizmine göre, bilinç ve oluş, düşünce ve madde, genel bir deyişle, doğa veya toplum adı verilen aynı olgunun farklı iki biçimidir. Dolayısıyla birbirlerini yadsımazlar;[*] bir ve aynı olgu da değillerdir. Anlatılmak istenen tek şey, doğanın ve toplumun gelişmesinde, bilinçten, yani kafalarımızda oluşan şeyden önce, buna ilişkin maddi bir değişikliğin, yani bizim dışımızda oluşan şeylerin geldiğidir. (sayfa 31) Her belirli maddi değişikliğin ardından, ergeç buna uygun bir düşüncel değişiklik gelir.
    Bize, pekala denecektir, belki de bu, doğa ve toplum tarihine uygulanmış biçimiyle doğrudur. Ama, nasıl oluyor da kafamızda, aynı zamanda farklı kavramlar ve düşünceler doğabiliyor. Şu dış koşullar denen şey, gerçekten var mıdır, yoksa, var olan sadece bu dış koşullara ait kavramlarımız mıdır? Ve eğer dış koşullar varsa, ne dereceye kadar algılanabilir ve kavranabilir?
    Bu konuda, materyalist teori, kavramlarımızın, "egomuzun", ancak "egomuz" üzerinde izlenimler yaratan dış koşullar var olduğu sürece var olduğunu söyler. Her kim düşünmeden kavramlarımızdan başka bir şeyin var olmadığını söylerse, bütün dış koşulların varlığını yadsımak zorundadır, dolayısıyla da diğer insanların varlığını yadsıması, yalnızca kendi "egosunun" varlığını kabul etmesi gerekir - ki bu da, saçmadır ve bilimin ilkeleriyle kesinlikle çelişmektedir.
    Dış koşulların gerçekte var olduğu açıktır. Bu koşullar bizden önce de vardı ve bizden sonra da var olacaktır; ve bilincimizi ne denli sık ve ne denli kuvvetle etkilerlerse, o kadar kolay algılanabilir ve kavranabilir hale gelirler.
    Farklı kavram ve düşüncelerin kafamızda aynı zamanda nasıl doğdukları sorununa gelince, burada, doğa ve toplum tarihinde yer alan şeylerin kısa bir tekrarının bulunduğunu gözlemlemek durumundayız. Bu durumda da, bizim dışımızdaki nesne, bizim onu kavramamızdan önce gelir; bu durumda da, kavramımız, biçim, nesnenin gerisinde -özün gerisinde- kalır. Bir ağaca baktığım ve onu gördüğüm zaman, bu, ancak, bu ağacın benim kafamda bir ağaç kavramının uyanmasından da önce var olduğunu ortaya koyar; yani kafamda [kendisine] tekabül eden kavramı yaratan bu ağaçtır. (sayfa 32)
    İşte, Marx'ın materyalist teorisinin özü kısaca budur. İnsanlığın pratik faaliyetleri açısından materyalist teorinin taşıdığı önem hemen anlaşılabilir.
    Eğer, ilkönce iktisadi koşullar değişiyor ve insanların bilinci, daha sonraları buna uygun olan bir değişmeye uğruyorsa, açıktır ki, belirli bir ülkünün temellerini, insanların kafalarında, hayallerinde değil, iktisadi gelişmenin koşullarında aramalıyız. İktisadi koşulları görmezlikten gelen ve onların gelişmesine dayanamayan bütün ülküler yararsızdır ve kabul edilemezler.
    Materyalist teoriden çıkarılan ilk pratik sonuç budur. Eğer insanların bilinci, alışkanlıkları ve gelenekleri, dış koşullarca belirleniyorsa, eğer uygun olmayan hukuki ve siyasi biçimler, iktisadi bir öze dayanıyorlarsa, halkın gelenek ve alışkanlıklarında ve siyasi sisteminde köklü bir değişiklik yaratabilmek için, iktisadi ilişkilerde, köklü bir değişiklik doğmasına yardım etmemiz gerektiği açıktır.
    Bu konuda, Karl Marx, şöyle diyor. "Materyalizm ile,. ..sosyalizm arasındaki zorunlu karşılıklı bağlantıyı anlamak için çok büyük bir kavrayışa gerek yok. Eğer insan, bütün bilgisini, algılarını vb. duyu aleminden kuruyorsa... o zaman, bundan, onda gerçek insanlığı tadacağı ve kendisi bizzat insanlığı tanıyacağı deneysel bir dünyanın buna göre düzenlenmesi sorunu olduğu sonucu çıkar. Eğer insan, materyalist anlamda değil de, yani şundan ya da bundan sakınma yeteneğinin olumsuz gücü nedeniyle değil de, kendi gerçek kişiliğini ortaya koyarak olumlu güç nedeniyle özgürse, o zaman, bireyleri suçlarından dolayı cezalandırmak yerine, topluma karşı suç üreten yerleri ortadan kaldırmak gerekir. ... Eğer insan koşullar tarafından biçimlendiriliyorsa, o zaman, koşullar, insanca biçimlendirilmelidir."[40]
    Materyalist teoriden çıkartılacak ikinci pratik sonuç (sayfa 33) budur.

    MARX ve Engels'in materyalist teorileri üzerine anarşistlerin görüşleri nelerdir?
    Diyalektik yöntem, Hegel'den kaynaklanmışken, materyalist teori, Feuerbach materyalizminin daha da gelişmesidir. Anarşistler bunu çok iyi bilmektedirler. Ve Hegel ve Feuerbach'ın teorilerindeki eksikliklerden yararlanarak, Marx ve Engels'in diyalektik materyalizmini gözden düşürmeye çalışmaktadırlar. Hegel'e ve diyalektik yönteme değinirken, anarşistlerin bu hilelerinin kendi cehaletlerinden başka bir şey kanıtlamadıklarını görmüştük, Feuerbach'a ve materyalist teoriye saldırıları için de aynı şey söylenmelidir.
    Örneğin, anarşistler, kendilerine son derece güvenerek bize şöyle diyorlar: "Feuerbach, bir kamutanrıcı (pantheist) idi...", o, "insanı tanrılaştırmıştı...",[41] "Feuerbach'ın görüşüne göre insan yediğinden ibarettir..." ve bundan, Marx, aşağıdaki sonucu çıkarmıştır: "Bunun sonucu olarak, esas ve birincil olan, iktisadi koşullardır."[42]
    Gerçekten de, Feuerbach'm kamutanrıcılığı, insanı tanrılaştırması, ve bu türden diğer safsataları konusunda kimse kuşku duymuyor. Tam tersine, Feuerbach'ın safsatalarını ilkönce açığa vuranlar, Marx ve Engels olmuşlardır. Gene de anarşistler, zaten teşhir edilmiş olan safsataları, bir kez daha "teşhir etmeyi" gerekli görüyorlar. Neden? Belki de, Feuerbach'a söverken, dolaylı olarak, Marx ve Engels'in, materyalist teorilerini gözden düşürmek istediklerinden. Kuşkusuz, konuyu tarafsız olarak incelersek, Feuerbach'ın da, çoğu bilginler gibi, yanlış düşüncelerinin yanısıra, doğru düşünceleri de söylediğini kesinlikle göreceğiz. Gene de anarşistler "teşhire" devam ediyorlar.
    Bu tür düzenbazlıklarla kendi cehaletlerinden başka (sayfa 34) bir şeyi kanıtlamadıklarını bir kez daha söyleyelim.
    (Daha sonra de göreceğimiz gibi) anarşistler, materyalist teoriyi, konuyu hiç bilmeden, söylentilere dayanarak eleştirmeyi kafalarına koymuşlardır. Bunun sonucu olarak, sık sık birbirleriyle çelişir ve birbirlerini yalanlar, kuşkusuz bu da, bizim "eleştirmenlerimizi" gülünç duruma düşürüyor. Örneğin eğer, Bay Çerkezişvili'nin söylediklerine kulak verilirse, Marx ve Engels'in, birci (monistic) materyalizmden nefret ettiği, onların materyalizminin, birci değil, kaba materyalizm olduğu sanılır.
    "Engels'in bütün varlığıyla nefret ettiği, doğacıların (naturalist) büyük bilimi, evrim ve dönüşüm (mutation) sistemi ve birci materyalizmi ile ... diyalektikten kaçınmıştır. " vb,.[43]
    Engels'in "nefret ettiği" ve Çerkezişvili'nin onayladığı doğa bilimi materyalizmi, birci materyalizmdi, ve onun için, bundan, elbette onaylanması gerekmeyen Marx ve Engels'in materyalizmi, birci değilken [Çerkezişvili'nin birci materyalizminin] onaylanması gerektiği sonucu çıkar.
    Bir başka anarşist de, Marx ve Engels'in materyalizminin birci olduğunu ve bu yüzden reddedilmesi gerektiğini söylüyor.
    "Marx'ın tarih kavrayışı, Hegel'in bir yansımasıdır. Genel olarak mutlak objektivizmin birci materyalizmi ve özellikle Marx'ın iktisadi birciliği, doğada olanaksız ve teoride aldatıcıdır. Birci materyalizm, iyi gizlenmemiş bir ikicilik ve metafizikle bilim arasında bir uzlaşmadır." [44]
    Böylece bundan, birci materyalizmin kabul edilemeyeceği, Marx ve Engels'in ondan nefret etmediği, tam tersine, kendilerinin birci materyalistler oldukları ve dolayısıyla birci materyalizmin reddedilmesi gerektiği sonucu çıkar.
    Bazıları ormana, bazıları da çayıra koşuyor. Birincisi (sayfa 35) mi, ikincisi mi, hangisi haklı, bulun bakalım! Kendi aralarında Marx'ın materyalizminin değerleri ve kusurları konusunda henüz anlaşamamışlar, onun birci olup olmadığını henüz anlamamışlar, ve kaba ya da birci materyalizmden hangisinin daha kabul edilebilir olduğu konusunda kendileri de henüz karar vermemişler, ama şimdiden marksizmi darmadağın ettikleri yolundaki övüngen iddialarıyla kulağımızı patlatıyorlar!
    Evet, evet, eğer Anarşist Baylar birbirlerinin görüşlerini şimdi yaptıkları gibi büyük bir gayretle darmadağın etmeye devam ederlerse, söylemeye bile gerek yok ki, gelecek, anarşistlerindir...
    Bunun kadar gülünç bir gerçek de, bazı "ünlü" anarşistlerin, "ünlerine karşın", bilimdeki farklı eğilimlerden haberdar olmamalarıdır. Anlaşılıyor ki, bilimde, birbirlerinden oldukça farklı olan çeşitli materyalizm türlerinin bulunduğu gerçeğini bilmiyorlar. Örneğin düşüncel yanın önemini ve onun maddi yan üzerindeki etkisini yadsıyan kaba materyalizm vardır; ama düşüncel ve maddi yanlar arasındaki karşılıklı ilişkiyi, bilimsel olarak inceleyen birci materyalizm denen şey -Marx'in materyalist teorisi- de vardır. Ama anarşistler, bu farklı materyalizm türlerini birbirlerine karıştırırlar, bunlar arasındaki açık farkları bile göremezler ve aynı zamanda büyük bir kendine güvenle bilimi yeniden yarattıklarına iddia ederler.
    Örneğin Kropotkin, "felsefi" yapıtlarında, anarko-komünizmin "çağdaş materyalist felsefeye" dayandığını, kendini beğenmiş bir tavırla iddia eder. Ama anarko-komünizmin hangi materyalist felsefeye, kaba, birci veya bir başka nitelikteki [materyalist felsefelerden hangisine] dayandığını açıklamak için bir tek söz etmez. Açıktır ki, Kropotkin, materyalizmin farklı eğilimleri arasında temel çelişkiler olduğu gerçeğinden haberdar değildir ve bu eğilimleri birbirine karıştırmanın, "bilimi yeniden (sayfa 36) yaratmak" demek olmadığını, sadece kişinin tam cehaletini ortaya koyduğunu kavramamaktadır. [45]
    Aynı şey, Kropotkin'in Gürcü öğretilileri için de söylenebilir. Şimdi dinleyelim:
    "Engels'in ve ayrıca Kautsky'nin görüşüne göre, Marx", diğer şeyler yanında, "materyalist kavrayışı keşfederek insanlığa büyük bir hizmette bulunmuştur. Bu doğru mudur? Sanmıyoruz, çünkü biliyoruz ki, ... toplumsal mekanizmanın coğrafi, iklimsel ve tellürsel, kozmik, antropolojik ve biyolojik koşullar aracılığıyla harekete geçirildiği görüşüne taraftar olan bütün tarihçilerin, bilginler ve filozofların hepsi materyalisttirler."[46]
    Böylece bundan, Aristoteles'in[47] ve Holbach'ın[48] "materyalizmi" ile Marx'ın ve Moleschott'un "materyalizmi" arasında hiç bir fark olmadığı sonucu çıkar! Bu da eleştiri oluyor sözde! Ve bilgileri bu düzeyde olan insanlar, bilimi yeniden yaratmayı kafalarına koymuşlar! Gerçekten de yerinde bir sözdür şu: "Eskicinin börek pişirmeye başlaması, kötü bir alamettir!..."
    Devam edelim. Bizim "ünlü" anarşistlerimiz, bir yerlerden, Marx'ın materyalizminin bir "mide teorisi" olduğunu duymuşlar ve onun için "Feuerbach'ın görüşüne göre, insan yediğinden ibarettir. Bu formül, Marx ve Engels üzerinde bir büyü etkisi yaratmıştı.". Ve Marx, "esas ve birincil şeyin, iktisadi ilişkiler, üretim ilişkileri olduğu ..." sonucunu buradan çıkarmıştı diyerek, biz marksistlere saldırıyorlar. Ve sonra da, anarşistler, felsefi bir havayla bize öğüt vermeye başlıyorlar: "Bu [toplumsal yaşamın [J. St.] amacına ulaşmanın tek aracının yemek yeme ve iktisadi üretim olduğunu söylemek hata olacaktır, ... Eğer ideoloji esas olarak birci bir biçimde, yemek yeme ile ve iktisadi koşullarla belirlenseydi, bazı oburlar deha olurdu."[49]
    Marx ve Engels'in materyalizmini çürütmenin ne (sayfa 37) kadar kolay olduğunu görüyorsunuz! Sokakta genç bir öğrenciden Marx ve Engels hakkında biraz dedikodu dinlemek yetiyor, marksizm "eleştiricisi" ününü kazanmak için, Nobati gibi bir gazetenin sütunlarında felsefi bir kendine güven havası içinde, bu sokak dedikodularını tekrarlamak yetiyor.
    Ama söyleyin bana baylar, nerede, ne zaman, hangi gezegen ve hangi Marx'ın "yemek yeme, ideolojiyi belirler." dediğini duydunuz? Neden iddianızı desteklemek için Marx'ın yapıtlarından bir tek cümle, bir tek sözcük aktaramıyorsunuz? Gerçekten de, Marx, insanların iktisadi koşullarının, onların bilinçlerini, ideolojilerini belirlediğini söylemiştir, ama yemek yeme ile iktisadi koşulların aynı şey olduğunu size kim söyledi ? Gerçekten bilmiyor musunuz ki, yemek yeme gibi fizyolojik bir olgu, insanların iktisadi koşulları gibi sosyolojik bir olgudan esas olarak farklıdır? Diyelim, bu iki farklı şeyi karıştırdığı için, genç bir öğrenci bağışlanabilir; ama nasıl oluyor da, siz, "sosyal-demokrasiyi alt edenler", "bilimi yeniden yaratanlar", genç bir öğrencinin hatalarını, böyle dikkatsizce tekrarlıyorsunuz?
    Yemek yeme, toplumsal ideolojiyi nasıl belirleyebilir? Kendi dediğinizi kendiniz bir düşünün. Yemek yeme, yemek yeme biçimi değişmez; eski zamanlarda da insanlar, yiyeceklerini şimdi yedikleri gibi yerler, çiğnerler ve sindirirlerdi. Ama ideoloji, her zaman değişmektedir. Kadim, feodal, burjuva ve proleter - ideoloji biçimleri bunlardır işte. Değişmeyen bir şeyin, sürekli olarak değişen bir şeyi belirlediği söylenebilir mi? Biraz daha ilerleyelim. Anarşistlerin görüşüne göre, Marx'ın materyalizmi, "koşutçuluktur (parallelism) ...", ya da "birci materyalizm, iyi gizlenmemiş bir ikicilik ve metafizik ile bilim arasında bir uzlaşmadır. ... Marx ikiciliğe düşmektedir, çünkü üretim ilişkilerini maddi olarak ve insanın özlem ve (sayfa 38) isteğini ise, var olsa bile, hiç bir önem taşımayan bir düş ve bir ütopya olarak tanımlar."[50]
    Önce, Marx'ın birci materyalizminin, saçma koşutçulukla hiç bir ortak yanı olmadığını belirtelim. Materyalizm açısından maddi yan, öz, zorunlu olarak düşüncel yandan, biçimden önce gelir, Oysa koşutçuluk bu görüşü kabul etmez ve ne maddi, ne de düşüncel [yanın] önce gelmediğini, her ikisinin de birlikte, yanyana geliştiğini kesinlikle savunur.
    İkinci olarak, Marx, "üretim ilişkilerini maddi olarak ve insan özlem ve isteğini ... hiç bir önem taşımayan bir düş ve bir ütopya olarak tanımlasa bile", bu, Marx'ın bir ikici olduğunu mu gösterir? Çok iyi bilindiği gibi ikici, hem düşüncel, hem de maddi yanların her ikisine de, karşıt ilkeler olarak eşit önem verir. Ama eğer sizin söyledikleriniz gibi, Marx, maddi yana daha fazla önem veriyor ve bir "ütopya" olduğu için düşüncel yana hiç önem vermiyorsa, Marx'ın bir ikici olduğunu nerden çıkarıyorsunuz "Eleştirmen" Baylar?
    Üçüncü olarak, birciliğin, bir tek ilkeden - maddi ve düşüncel bir biçime sahip doğa veya oluştan kaynaklandığını, oysa, ikiciliğin iki ilkeden - ikiciliğe göre birbirini yadsıyan maddi ve düşüncel [yanlardan] kaynaklandığını bir çocuk bile bildiğine göre, materyalist bircilik ile ikicilik arasında ne ilişki olabilir?
    Dördüncü olarak, Marx ne zaman, "İnsanın özlem ve isteğini bir düş ve bir ütopya olarak tanımladı"? Gerçekten de, Marx, "insanın özlem ve isteğini", "iktisadi gelişmeye bağlıyor ve bazı kürsü filozoflarının özlemleri iktisadi koşullarla uyuşmadığı zaman, onlara, ütopya adını veriyordu. Ama bu, Marx'ın, genel olarak, insan özleminin ütopya olduğuna inandığını mı gösterir? Bunu açıklamanın gerçekten gereği var mı? Marx'ın "İnsanlık her zaman, ancak çözebileceği sorunları üzerine alır. "[51], yani, (sayfa 39) genel bir deyişle, insanlık ütopik amaçlar gütmez, yolundaki sözlerini gerçekten okumadınız mı? Açıktır ki, ya bizim "eleştirmenimiz" neden söz ettiğini bilmiyor ya da kasten gerçekleri tahrif ediyor.
    Beşinci olarak, Marx ve Engels'in görüşüne göre, "insanın özlem ve isteklerinin önemsiz olduğunu" size kim söyledi? Onların bunu söyledikleri yeri neden belirtmiyorsunuz? Marx, Louis Bonaparte'ın Onsekizinci Brumaire'i, Fransa'da Sınıf Mücadeleleri,[52] Fransa'da İç Savaş adlı yapıtlarında ve aynı türden diğer broşürlerinde "özlem ve isteğin" öneminden sözetmez mi? Marx, "özlem ve isteğe" hiç önem vermiyordu da, neden proleterlerin "istek ve özlemini" sosyalist bir ruhla geliştirmeye çalıştı, neden onların arasında propaganda yürüttü? Ya da Engels, ünlü 1891-94 makalelerinde[53] "istek ve özlemin öneminden" sözetmiyordu da, neden sözediyordu? Gerçekten, Marx'ın görüşüne göre, insanların "istek ve özlemi", özlerini iktisadi koşullardan alırlar, ama bu, insanların kendilerinin, iktisadi ilişkilerin gelişmesi üzerine hiç bir etki yapmadığı anlamına: mı gelmektedir? Böylesine basit bir düşünceyi anlamak, anarşistlere gerçekten çok mu zor geliyor?
    İşte Anarşist Bayların yaptıkları bir başka suçlama: "Biçim, öz olmaksızın düşünülmez; bu yüzden "biçimin özden sonra geldiğini (özün gerisinde kaldığını -K.[54]) kimse söyleyemez. Onlar "birlikte vardırlar". ... Aksi halde bircilik bir saçmalık olurdu."[55]
    Bizim "bilgin"in kafası nedense gene karıştı. Özün, biçim olmaksızın düşünülemeyeceği doğrudur. Ama mevcut biçimin mevcut öze hiç bir zaman tam olarak tekabül etmediği de doğrudur: biçim, özün gerisinde kalır; yeni öz, bir ölçüye kadar her zaman eski biçimle örtülmüştür ve bunun sonucu olarak, eski biçimle yeni öz arasında daima yeni bir çatışma vardır. İşte devrim tam (sayfa 40) bu temele dayanarak oluşur ve bu, diğer şeylerle birlikte, Marx'ın materyalizminin devrimci ruhunu yansıtır. Oysa "ünlü" anarşistler bunu anlayamamışlardır ve bunun kabahati, kuşkusuz, materyalist teorinin değil, kendilerinindir.
    İşte, Marx ve Engels'in materyalist teorisi üzerine anarşistlerin görüşleri bunlardır - tabii eğer bunlara görüş denilebilirse. (sayfa 41)


    ÜÇ
    PROLETER SOSYALİZMİ


    MARX'IN teorik doktrinini artık öğrenmiş bulunuyoruz; yöntemini ve teorisini de biliyoruz.
    Bu doktrinden hangi pratik sonuçları çıkarmalıyız?
    Diyalektik materyalizm ile proleter sosyalizmi arasında hangi bağlantılar vardır?
    Diyalektik yönteme göre, yalnızca, gün geçtikçe büyüyen, her zaman ilerleyen ve daha iyi bir gelecek için durmaksızın savaşan sınıf, sonuna kadar ilerici olabilir, yalnızca bu sınıf, kölelik boyunduruğunu kırabilir. Durmadan büyüyen, her zaman ilerleyen ve gelecek için savaşan tek sınıfın, kent ve kır proletaryası olduğunu görüyoruz. Bu nedenle proletaryaya hizmet etmeli ve (sayfa 42) umutlarımızı ona bağlamalıyız.
    Marx'ın teorik doktrininden çıkartılacak ilk pratik sonuç budur.
    Ama, hizmetten hizmete fark var. Bernstein da, proletaryayı sosyalizme boşvermeye zorladığında, ona "hizmet" etmiş oluyor. Kropotkin de, proletaryaya, geniş bir sanayi temeline dayanmayan dağınık topluluk "sosyalizmini" sunduğunda, ona "hizmet" etmiş oluyor. Ve Karl Marx da, bu proletaryayı, modern büyük çaplı sanayiin geniş temeline dayanarak proleter sosyalizmine çağırdığı zaman, ona hizmet etmektedir.
    Faaliyetlerimizin proletaryaya yararlı olması için ne yapmalıyız? Proletaryaya nasıl hizmet etmeliyiz?
    Materyalist teoriye göre belirli bir ülkü, ancak, ülkenin iktisadi gelişimine ters düşmezse, bu gelişimin gereklerine tümüyle cevap verebilirse, proletaryaya doğrudan bir yarar sağlayabilir. Kapitalist sistemin iktisadi gelişimi, günümüzde, üretimin toplumsal bir niteliğe büründüğünü, üretimin toplumsal niteliğiyle, mevcut kapitalist mülkiyetin temelden çeliştiğini göstermektedir. Dolayısıyla, temel görevimiz, kapitalist mülkiyetin kaldırılmasına yardımcı olmak ve sosyalist mülkiyeti kurmaktır. Ve bu, demektir ki, sosyalizmi unutmak gerektiğini ileri süren Bernstein'ın doktrini, iktisadi gelişmenin gerekleriyle temelden çelişir; proletaryaya zarar verir.
    Ayrıca, kapitalist sistemin iktisadi gelişmesi, bugünkü üretimin gün geçtikçe yayıldığını göstermektedir. Bu üretim, tek tek kentlerin ve illerin sınırları içinde kalmamakta, durmadan bu sınırları aşarak bütün ülkeye yayılmaktadır. Dolayısıyla, üretimin yayılmasına sevinmeli ve ayrı kentlere ve topluluklara değil, kuşkusuz gelecekte daha da genişleyecek olan, devletin bölünmez topraklarının tümüne, gelecekteki sosyalizmin temeli olarak bakmalıyız. Ve bu demektir ki, gelecekteki sosyalizmi, ayrı (sayfa 43) kentlerin ve toplulukların sınırları içine hapseden Kropotkin'in doktrini, üretimin güçlü bir biçimde genişlemesine bir engel oluşturur; proletaryaya zarar verir.
    Baş hedef olan, geniş bir sosyalist yaşam için savaş - işte proletaryaya böylece hizmet edebiliriz.
    Marx'ın teorik doktrininde çıkan ikinci pratik sonuç budur.
    Açıktır ki, proleter sosyalizmi, diyalektik materyalizmin mantıki sonucudur.
    Proleter sosyalizmi nedir?
    Bugünkü sistem, kapitalist bir sistemdir. Bu demektir ki, dünya iki hasım kampa bölünmüştür, küçük bir avuç kapitalistin kampı ve çoğunluğun, proleterlerin kampı. Proleterler, gece gündüz çalışırlar ama gene de yoksul kalırlar. Kapitalistler çalışmazlar ama gene de zengindirler. Böyle olmasının nedeni proleterlerin aptal, kapitalistlerin dahi olmaları değil, kapitalistlerin, proleterlerin emeğinin ürününü mal edinmeleridir, kapitalistlerin proleterleri sömürmeleridir.
    Proleterlerin emeğinin meyvesi, neden prolete
  • İNCE MEMED: HAKLI İSYANIYLA BÜTÜN MECBUR İNSANLARIN İDOLÜ OLAN EŞKIYA! II. Adnan Menderes hükümeti görevde. Mecliste sert tartışmalar sürüyor. CHP'nin İstanbul şubesi mühürleniyor. Dünyada ve Türkiye'de tarih, sessizce kendini yazıyor.Avrupa Birliği'nin 4 ay içinde kurulacağı haberleri çıkıyor. 1953 Nobel Edebiyat Ödülü İngiltere Başbakanı Winston Churchill'e veriliyor. İngiltere veliahtı Prens Charles 5 yaşında henüz. Cemiyet haberlerinde yayımlanan resminin altına "Annesi Kraliçe Elizabeth tarafından çok sevilen Prens Charles sıkı bir terbiye altında yetiştirilmektedir" notu düşülüyor. Rita Hayworth'ın "Miss Sadie Thompson" adlı filmi Birleşik Amerika'nın birçok şehrinde sansüre uğruyor. Filmin prodüktörü Columbia şirketi bile şehvet rollerini fazla realist bulduğunu kabul ediyor. Öte yandan Atıf Yılmaz'ın İtalya'da çektiği ve Sansür Kurulu tarafından, filmin geçtiği garı Mussolini'nin yaptırması ve Mussolini heykellerinin gözükmesi nedeniyle kuşa çevrilen "Hıçkırık" filmi ilk defa Ankara'da cumhurbaşkanı Celal Bayar ve hükümet erkanının katıldığı gala ile davetlilere gösteriliyor.Dünyada ve Türkiye'de tarih, sessizce kendini yazıyor. Yıl 1953... Kore Savaşı bitmiş. Elvis Presley fırtınası gün sayıyor. Beckett'in "Godot'yu Beklerken"i Paris'te sahneleniyor ilk kez. Türkiye-Amerika telefon hattı açılıyor. Atatürk'ün naaşı Anıtkabir'e taşınıyor. Gazetelerin manşetleri günlerce bu taşınmayı yazıyor. İstanbul'un efsanevi kışı da başlıyor o yıl. Hava 'buz gibi'... Bu deyim değil. Sahi...Tuna'dan Karadeniz'e akan dev boyutlu buz tabakaları Büyükdere, Çengelköy, Kanlıca ve Ortaköy kıyılarını bir buz pistine çeviriyor. O kadar ki, insanlar İstanbul Boğazı'nın bir yakasından diğerine, denizin üstünden yürüyerek gidiyor. Poyrazköy'den çıkıp yola, buzların üzerinde ilerleyerek Rumeli Kavağı'na varılabiliyor. Deniz trafiği duruyor, vapur seferleri iptal ediliyor. İstanbul tek kelimeyle donuyor. Bu durum Mart 1954'e kadar sürüyor.O günlerde Beşiktaş Serencebey'de küçük bir apartman dairesinde de bir 'tarih' yazılıyor. Sessizce. Birkaç yıl önce evlenen Yaşar ve Thilda Kemal çifti, yeni yapılmış ve bazı bölümleri henüz tamamlanmamış bu dairede yaşıyor. Yaşar Kemal'in Cumhuriyet gazetesine yaptığı röportajlarla hayli ünlü olduğu bir dönem bu. Ne var ki Thilda Kemal işten atılmış; aile, gazetenin verdiği 180 lirayla geçinmeye çalışıyor. Geçinemiyor. Kömürün kilosu 15 kuruş o vakitler. Kış da fena bastırdığından kömür darlığı sözkonusu. 1 ton kömür alacak olsalar gitti bir maaş... DONDURUCU 1953 KIŞI Bakıyor ki olacak gibi değil, gazetenin yazı işleri müdürü Cevat Fehmi Başkut'a gidiyor Yaşar Kemal. 1951'de İstanbul'a geldiğinde yanında getirdiği, kafasında çoktan yazdığı, hatta ilk satırlarını 1947'de kaleme aldığı ama henüz bütününü kağıda dökmediği "İnce Memed" romanından söz ediyor Başkut'a. "Bu romanı yazmak istiyorum. Ama paraya ihtiyacım var" diyor, "Bana romanın tefrikası karşılığı avans olarak 1000 lira verirseniz..."Hemen muhasebeye gönderiyor Başkut, Yaşar Kemal'i... Dünyalar Yaşar Kemal'in oluyor.İşte o avansın ardından tutuluyor Serencebey'deki çini sobalı ev. Hayat dergisine verdiği bir öyküsünün telifi olan 50 lirayla 1 aylık odun alıyor. Ama ev yeni olduğu için ısınmıyor da doğru düzgün. Alt katın bacası, Kemal çiftinin oturma odasındaki duvarın ortasından geçiyor, bereket. Thilda Kemal, sırtını yaslayıp bu duvara, kitabını okuyor. Yaşar Kemal de, üstünde kat kat giydiği ceketler, "İnce Memed"i yazmaya başlıyor.Türk edebiyatının olduğu kadar dünya edebiyatının da unutulmaz kahramanlarından İnce Memed, işte o muazzam 1953 kışında, Yaşar Kemal'in Erzurum'dan aldığı ve yazarken taktığı eldivenli ellerinde hayat buluyor. ÇİNİ SOBALI EV 3 ay sürüyor yazması... 1953 kışında başladığı "İnce Memed", İstanbulluların Boğaz'ın üzerindeki buzlarda resim çektirdiği o karlı günlerden birinde bitiyor. Bir de yaptığı anlaşma var Cevat Fehmi Başkut ile. Roman beğenilirse 1800 lira daha alacak Yaşar Kemal. Ama beğenilmezse 1000 lirayı geri verecek. Dosyayı teslim alan Başkut bir ay sonra Yaşar Kemal'i odasına çağırıyor."Önceki gece romanına başladım, ancak bu sabah bitirdim. Elimden bırakamadım," diyor.Bundan sonra romana yazarın ismi konulsun mu konulmasın mı tartışması başlıyor. "Olmaz Cevat Bey, ben bu romana adımı koymayacağım," diyor Yaşar Kemal: "Çünkü ben bu romanı para için yazdım. Üstelik de üç ayda. Benim iyi romanlarım bundan sonra yazılacak."Başkut ısrarlı: "Adını koyacaksın. Üstelik de o baştaki uzun Çukurova tasvirini çıkarmazsan gene basmam romanını gazetede."Yaşar Kemal 30 yaşında henüz. Ama Yaşar Kemal yine bildiğimiz Yaşar Kemal; ilkeli, tavizsiz. "Vermem o zaman romanımı" diyor Başkut'a: "Başka gazeteye götürür, size borcumu öderim." "ROMANA ADIMI KOYMAM!" Araya Nadir Nadi giriyor ama Yaşar Kemal kararından dönmüyor. Durumdan Dünya gazetesinin sahibi Bedii Faik haberdar oluyor ve Yaşar Kemal'den romanı kendisine getirmesini istiyor.Romanı inceleyen Bedii Faik on gün sonra çağırdığı Yaşar Kemal'i uyarıyor "Böyle bir romana adını koymazsan çok pişman olursun!"Romana Yaşar Kemal imzasının konulmasında ısrar edenler cephesi biraz daha genişliyor böylelikle. Onlardan biri de Thilda Kemal. Uzun uzun tartışıyor Yaşar Kemal ile, o kadar ki kavgaya kadar varıyor iş.Sonunda ikna oluyor Yaşar Kemal. Ama gene de kararlı: "Romanımdan tek satır atmam!" "ÇOK PİŞMAN OLURSUN!" Bedii Faik'ten bir telefon alıyor o günlerde. Faik, Cumhuriyet'in romanı basmayı çok istediğini, Doğan Nadi'nin Yaşar Kemal'in bütün şartlarını kabule hazır olduğunu söylüyor.Elinde "İnce Memed", Cevat Fehmi Başkut'a gidiyor Yaşar Kemal.Başkut soruyor: "Adını romana koyuyor musun, eşkıya?"Ve "İnce Memed", Yaşar Kemal imzasıyla Cumhuriyet gazetesinde tefrika edilmeye başlıyor. 1955 yılında da iki cilt olarak yayımlanıyor.Refik Erduran ve Ertem Eğilmez'in kurdukları Çağlayan Yayınları'ndan çıkan "İnce Memed" kısa sürede tükeniyor.1956'da da sürüyor "İnce Memed"in başarısı. Seçici kurulunda Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Nurullah Ataç, Reşat Nuri Güntekin, Ahmet Hamdi Tanpınar ve Suut Kemal Yetkin'in de bulunduğu jürinin oy çokluğuyla, Varlık Roman Armağanı "İnce Memed"e veriliyor. VARLIK ROMAN ARMAĞANI "İnce Memed"in dünya dilleriyle ilk buluşması 1957'de Bulgarcaya çevrilerek oluyor. 1959'da ise Rusça çevirisi çıkıyor. Bu çevirinin ardındaki isim Nâzım Hikmet. İngilizce çevirisini Edouard Roditi ve Thilda Kemal, Fransızca çevirisini ise Güzin Dino'nun yaptığı "İnce Memed" 1961'de İngiltere'de, ABD, Fransa ve İtalya'da yayımlanıyor.Ertesi yıl ise Almanca ve İspanyolca çevirileri çıkıyor. Çeviriler birbirini izliyor ve "İnce Memed", 40'ı aşkın dile çevriliyor. Körler için Braille alfabesiyle de yayımlanıyor. Bütün bu başarılarla birlikte giderek zorlaşıyor Yaşar Kemal'in hayatı. O kadar ki yıllar sonra "Keşke yazmasaydım dediğim kitaplarım arasında İnce Memed var" diyor üzülerek: "İnce Memed birden patladı. O zamana kadar, çok az roman çevrilmişti başka dillere. Hiçbiri de hiçbir ülkede tanınma olanağı bulmamıştı. İlk olarak 'İnce Memed' 'bestseller' oldu dünyanın birçok ülkesinde... İşte bu da benim canıma okudu. Ülkemde kanıma ekmek doğrayacak insanlar çoğaldı." BRAILLE ALFABESİNDE... "İnce Memed" yüzünden çekmedik sıkıntısı kalmayan Yaşar Kemal'in başına gelenler, kitabın filme çekilme öyküsünde de sürüyor. Bu, trajikomik anekdotlarla dolu upuzun bir hikâye aslında. 1965'teki Demirel kabinesinde Kültür Bakanlığı yapan Nihat Kürşat örneği bile her şeyi anlatmaya yetiyor tek başına. Kürşat, "İnce Memed"in film haklarını satın alan 20th Century Fox'a bir mektup yazıyor: "Eğer Yaşar Kemal'in filmini Amerikalılar çekerse Amerika ile ilişkimiz çok zarar görecek..."Bin bir badire atlatan ve sansür kurullarından asla geçmeyen filmi, Peter Ustinov 1984'te Yugoslavya'da çekiyor.. Film Amerika'da çok beğeniliyor, çok para kazanıyor. Ah bir de Türkiye'de oynasa...Hem o zaman filmin geliri Yaşar Kemal'in hesabına yatacak...Bakanlar Kurulu toplanıyor ve filmin oynanmamasına karar veriliyor. Ne var ki, filmin korsanının Türkiye'de çıkmasına engel olunamıyor; "İnce Memed" o yıl Türkiye'de en çok seyredilen film oluyor. BAKANLIKTAN ÜLTÜMATOM Memed'in öyküsünü 1987'ye kadar devam ettiriyor Yaşar Kemal. Toplam 4 cilt olarak tamamlıyor romanını."İnce Memed"in devamını yazarken çok uğraşıyor. İkinci kitabı yazmadan önce defalarca birinci kitabı okuyor. İstiyor ki romanın dili devam kitabında da aynı yapıda kalsın. Başarıyor da... Üçüncü kitabı yazarken de aynı kaygılarla başlıyor işe. Yine ilk kitabı defalarca okuyor. Ortak dil üç kitapta da korunuyor. Ama dördüncü kitapta bundan vazgeçiyor. Sonuçta daha olgun ve daha görkemli bir dil ile bitiyor "İnce Memed" efsanesi.Toroslar'dan Akdeniz'e uzanan Dikenliözü'ndeki Değirmenoluk köyünün İnce Memed'i... Feodalitenin baskısından bunalıp 'isyan bayrağını' açan, haklı isyanıyla bütün 'mecbur' insanların idolü olan Memed... Onun, herkesin özgür yaşadığı bir dünya özlemi... Düzene karşı çıkışının eşkıyalığı kadar uzanışı... Efsaneler, ağıtlar, halk hikâyeleri içinde dev bir roman kahramanı! O ince yapılı yoksul köylü çocuğundan dünyanın en bilinen roman karakterlerinden birini yaratan Yaşar Kemal'in 34 yıla yayılan bu unutulmaz romanının okurla buluşmasının 50. yıldönümü kutlamaları sürüyor. Yapı Kredi Yayınları tarafından özel bir baskıyla yeniden yayımlanan "İnce Memed"in ölümsüz karakteri, kağıtla buluştuğu ilk satırlardan hesaplarsak 60 yaşına bastı.Biz de Milliyet Kitap olarak bu çifte doğum gününü kutlamak istedik.Türk edebiyatının dev kalemi Yaşar Kemal, "İnce Memed"in babası olarak sorularımızı yanıtladı. Filme çekilme ihtimalini, Türkan Şoray ve Zülfü Livaneli değerlendirdiler. Kitabın ilk yayımcısı Refik Erduran, yayımlanma sürecini anlattı.Özetle 'sevincin türküsü'nü söyleyen ozanın "İnce Memed" bestesini en baştan dinledik. 34 YILDA TAMAMLANDI İnce Memed"in 1955'te basılması esas alınarak 50. yaş kutlamaları devam ediyor ama onun tevellütü daha eski sanırım."İnce Memed" ile "Ortadirek" romanlarına 1947 yılında Kadirli 'de başlamıştım. Önce "İnce Memed"e, sonra da "Ortadirek"e. "İnce Memed"i epeyce yazdım ama hiç beğenmedim, vazgeçtim. Kırk - elli sayfa yazdıktan sonra "Ortadirek"ten de vazgeçtim. Bu romanları gözüm yemeyince bir başka romana geçtim. Bu durumda ana rahmine düşüşünden hesaplarsak İnce Memed'in 60'ına girdiğini söyleyebiliriz... Doğru... Bir akarsuyun macerasıydı. "Güneyi Savrun Gözesi". Ondan da vazgeçtim ve hikâyelere başladım. Daha önce "Pis Hikâye"yi yazmıştım. Onu bir daha, bir daha, bir daha yazdım. Sonradan da "Sarı Sıcak " hikâyeleri ortaya çıktı. Bu hikâyeleri hiç kimse yayımlamadı Varlık Yayınları'nın sahibi Yaşar Nabi bile. Yalnız Yaşar Nabi'ye gönderdiğim hikâyeleri Yaşar Nabi ile birlikte Ziya Osman Saba da okumuştu. İkisi de ayrı ayrı yazdıkları mektuplarıyla hikâyeleri çok övüyorlardı. Bu mektuplar beni mutlu etti. Bu mektuplardan sonra Yaşar Nabi, bana bir mektup daha yazdı. Beni güneyli öteki yazarın uydurma adı sanıyordu. Peki diğer roman neydi? YAŞAR NABİ'YE KÜSTÜM Evet. Yaşar Nabi'ye sert bir mektup yazdım, "Benim adım, benim öz kendi adımdır" dedim. "Orhan Kemal ile benim yazış biçimim hiç benziyor mu ?" dedim. Ona küsmüştüm. Ama sonra barışmış olmalısınız...Barıştık. Cumhuriyet'te hikâyelerim çıkıyordu o sırada. "Bebek" hikâyem yayımlanmıştı. Birgün Yaşar Nabi Cumhuriyet'e telefon etti, benimle konuşmak istiyordu . Varlık, Cumhuriyet'e yakındı hemen gittim, Ziya Osman Saba da ordaydı, çok sevindim. Yaşar Nabi, Cumhuriyet'te çıkan hikâyeleri kesmişti. "Bunları yayımlayacağım, bir ad koy " dedi. "Sarı Sıcak " dedim. Sonra Ziya Osman Saba'nın şiirlerinden okumaya başladım, ikisi de şaşkın şaşkın beni dinledi. Onları böyle görünce ben daha çok şaşırdım. Ancak beş şiir okumuştum ki Ziya Osman'dan kestim, hemencecik de ayağa kalktım, onların ellerini sıktım. Onlar daha şaşkındılar, oradan ayrıldım. Sonra da Varlık, "Sarı Sıcak"ı bastı...1952 yılında ben Manisa'dayken çıktı "Sarı Sıcak". Bu sırada İsmet Paşa'yı izliyordum. On bir lira vererek on tane aldım kitaptan. Gazeteci arkadaşlara verdim. O gece sabaha kadar da "Sarı Sıcak"ı okudum. Orhan Kemal'in mi? Bu arada "İnce Memed" yazılmayı bekliyor hâlâ..."Sarı Sıcak"ın çıkması, Cumhuriyet için yaptığım röportajların sevilmesi, sanırsam beni yüreklendirdi. 1953'de "İnce Memed"e başladım. "İnce Memed " türküsünü çok seviyordum. O türküden iki mısrayı alıp romanın başına koydum. "Duvarın dibinde resmim aldılarAk kağıt üstünde tanıyın beni..." İNCE MEMED TÜRKÜSÜ Doğrudur. Bu açıdan "İnce Memed" beni çok da mutlu etti. Arkadaşım hikâyeci, romancı Osman Şahin teybini alıp Çukurova köylüklerini dolaşıp, köylüler İnce Memed'i biliyorlar mı, biliyorlarsa ne düşünüyorlar diye araştırmış. Şahin topladıklarını yayımladı. Birçok köylü İnce Memed'in yaşadığını, kimi köylüler de evlerine geldiğini, uzun boylu, yakışıklı, güzel gözlü bir delikanlı olduğunu söylüyorlar. Siz bir kez yazdınız "İnce Memed"i ama halk defalarca... Siz de rastlamış olmalısınız İnce Memed'i tanıdığını söyleyenlere... İstanbul'da biri bana uzun uzun anlattı... Beni tanımıyor ama... İşte İnce Memed ile Toros Dağları'nda gençliğinde birlikte dolaştığını, bir çarpışmada yaralanıp İstanbul'a hastaneye geldiğini, iyileşince çoluk çocuğa karıştığını, İnce Memed'i bir daha göremediğini, onun da yitiklere kavuştuğunu... Adam gürlüyor: "Yaşar Kemal namussuz herifin biridir. Niye yazmadı beni, halbuki ben İnce Memed'in yanındaydım". Ona hangi zamanlarda İnce Memed'in yanındaydın diye sordum, o da bana "Hatçe'nin vurulup öldüğü yerde İnce Memed'le birlikteydik" dedi.Adanalı Kebapçı Deli Mehmet bu. "NAMUSSUZUN BİRİDİR!" "İnce Memed" anlatıcısı bir destancıyla karşılaştım. Köy köy dolaşıp İnce Memed'i anlatıyormuş halka. Bir gece bir köy kahvesinde destancıyı ben de dinledim. Anlata anlata öyle bir İnce Memed yaratmış ki, bir şaheser. Acaba ben bu İnce Memed'i daha güzel yazabilir miydim? Suyun altında binlerce yıl kalmış çakıltaşı gibi destanlar böyle yaratılır işte. O destancıya göre de Toroslar'dan öte bir yerde İnce Memed hâlâ yaşıyordu. Nasıl bir karakter ki, insanlar yazarın kurgusuna kendini dahil edecek kadar tanıyor onu... Ya da yakın hissediyor... Ama bazıları ölmesini uygun buldu...Bizim Kadirli'deki tarihçi vatandaşı söylüyorsun. Kadirli'ye yakın bir köyde bir eşkıya mezarı bulmuş, bu mezar olsa olsa İnce Memed'in mezarı olur, demiş. Sağcı gazeteler de bunu yazmışlar, benim İnce Memed'in mezarını yaptırmadığımı başıma kakıyorlar. ONU ÖLDÜREMEZDİM Ben İnce Memed'i öldüremedim. Eğer o ölmeyi isteseydi, yine öldüremezdim; yazmaktan vazgeçerdim. Bunlar bilmiyorlar ki bir yazar için yarattığı bir tipin halka karışması, halkın arasında yaşaması en büyük mutluluktur. İnce Memed'i ben yaratmadım. O kendini yarattı. İnce Memed'in mezarı yok. Osmaniye'nin Gökçedam köyünde çok güzel, gepegenç bir heykeli var. O dönemlerde "Ben İnce Memed'i dört romanda öldüremedim, kıyamadım, o nasıl öldürüyor? Beni böyle şeylerle uğraştırmak ayıptır" şeklinde bir açıklama yapmıştınız... İnce Memed'i öldürmek benim elimde değildi. Ben bir konuyu yıllarca kafamda saklarım, roman kafamda oluşunca başlarım. Böyle yapmayan yazarlar da var. Romanı yazarken bir süre gelir ki roman artık seni dinlemez. Dinleseydi bile şimdi düşünüyorum da ben Memed'i öldüremezdim dediğim gibi. Niye öldürmediniz İnce Memed'i? GEZMİŞ İLE ŞAKALAŞTIM Öyle diyorum. Edebiyatın yaşamı müzedekilere benzemez. Edebiyat yaratır, özellikle romanın yaşamı onu her okuyanın yeniden yaratmasıdır. En çok yaratılanlar da baş eserlerdir. Örneğin "İlyada"dır, "Savaş ve Barış"tır, "Parma Manastırı " ve "Moby Dick"tir.Başeserler insanlığın macerasıdır. Bir gün Melih Cevdet Anday durup dururken, "Sen " dedi "İnsanları ve romanı nasıl düşünürsün?" Ben hazırmışım gibi hemen karşılık verdim: "Bir insan kim olursa olsun, ister bir katil, ister bir acımasız diktatör, ister bir ırkçı; derinine inilirse o insanla bir yerde bir buluşmanız olur. "İşte bu klasikleri yaratanların vardıkları o insanlardaki o derinliklerdir. Cervantes , "Donkişot"da işte bu derinliğe varmıştır. Ben gençliğimde "Donkişot"u okuyuşumda, vay ben kimmişim, neymişim diyor, kendimden insanlık adına utanıyor gibi oluyordum. "Savaş ve Barış"ı bitirdikten sonra da gene vay ben neymişim, kimmişim diyor, bu kez de sevinç içinde kalıyordum. Büyük klasikler insanların kendini bulduğu yerdir. Halkın İnce Memed'i tekrar tekrar yazması konusuna geri dönersek, aslında siz diyorsunuz ki, romanı her okur yeniden yaratır. Klasiklerin yaşamı da bu yaratıma bağlıdır... Deniz Gezmiş, "Ben 'Teneke' romanından dolayı komünist oldum" diyordu. Ben de Deniz ile şakalaştım: "Ben o 'Teneke'nin içine... Senin gibi bir adam çıkarmışsa..." '68 kuşağının da idolü kabul edilir İnce Memed... Deniz Gezmiş'i onunla özdeşleştirirler... Gezmiş de kendini bulmuş olmalı "İnce Memed" gibi bir klasikte... Sizin 'mecbur adam' tanımınızın romanlarınızla, özellikle de "İnce Memed" ile ilişkisi önemli... Deniz Gezmiş, Nâzım Hikmet, Che Guevara...Mecbur insan üstüne çok konuştum, çok düşündüm. Dünya öküzün boynuzlarının üstünde durmuyor, mecbur insanların sırtında duruyordu. Bu dünyayı yaratanlar, dünyayı dünya yapanlar mecbur insanlardı. Ölmüşler, öldürmüşlerdi. İnce Memedler gibi çok da yitenler var. Bir gün Nâzım Hikmet ile bir Paris kahvesindeydik. İstanbul'u konuşuyorduk. Nâzım Hikmet sözümü kesti; "İnce Memed'i neden beş cilt yapıyorsun?" diye sordu. O vakitler beş cilt olmasını düşünüyordum. Biraz şaşırdım ya, "İnsanlık tarihini yapanlar onlar değil mi ?" dedim. Mecbur adamları dilim döndüğünce anlattım Nâzım'a: "Siz bir mecbursunuz, hem de koyu bir Marksistsiniz. Türkiye'de işçi sınıfı yokken, bir sebep yokken niçin kurdunuz komünist partisini? Birçok gariban hapishanelere düştü, işkence gördü, öldürüldü, süründürüldü. " Nâzım Hikmet gülerek '' Partiyi kurmaya mecburduk,'' dedi. Ben de "Bu kadar mecbura beş cilt İnce Memed az bile" dedim. NÂZIM İLE PARİS'TE ÖLÜMÜ GÖZE ALAMAZDIM Hayır. Yazı yazanları mecbur insan sınıfına almıyorum; sadece kelleyi koyanları alıyorum. Ben hapishaneyi göze aldım ama ölümü göze alamazdım. Çünkü yazacağım şeyler vardı. Peki sizi de 'mecbur insan' olarak değerlendirebilir miyiz? Başarı falan düşünmüyorum. Hiç de düşünmediğimi sanıyorum. Benim için başarı eve giren ekmeğe bağlı. Evdekileri rahat ettirmek benim işimdir. Çok sıkıştığımda bana Thilda yardım etti. Şimdi de Ayşe bana bu dostluğu gösteriyor. Ülkemizde ölümler, yargılamalar, haksızlıklar bir yazarın mecburiyetidir. İnsanlar öldürülürken, aç bırakılırken, işkence görürken, ormanlar yakılırken, ülkenin dili, kültürü yok sayılırken bu çağın onuru olan demokrasiye varılmak istenirken devlet eliyle demokrasinin önüne geçilirken, insanca yaşamak için çırpınırken susturulmasına razı olması bir yazar için değil, herhangi bir vatandaş için bile insanlık suçudur. Bu çağda halkı sömürmek insanlık suçudur. Bizim ülkemizde insanlık suçu şu koca dünyanın gözleri önünde işleniyor. "İnce Memed" yazılmasaydı, ölseydi ya da ölmeseydi zulme karşı savaşım yapılacaktı. Yarım asrı aşkın edebiyat hayatınızda, insanın birkaç ömürde bile yaşayamayacağı kadar çok başarı var. Bir o kadar da acı. Ölümler, yargılanmalar, haksızlıklar... Ama hiç yazmaktan ve mücadeleden vazgeçmediniz. Yaşar Kemal için "Türk edebiyatının İnce Memed"i metaforunu kullanabilir miyiz? İyi ki bu dünyaya geldik, bu güzelliği gördük. İnsanoğlu bu dünyayı bu hale getirmiş. Hiçbir insan zulüm görmese, aç kalmasa, sevgisiz olmasa, yalnızlık hastalığına, savaş belasına uğramasaydı... İnsanlar savaş yerine, hastalıkları yok etmek için çalışsaydı. Bütün sayamadığım öbür kötülüklerin yerini sevgi ve güzellik tutsaydı... Her şeye rağmen sevincin türküsünü söylediğinizi yinelersiniz sık sık.Yaşar Kemal'in içindeki bu sevinç ne? Bu zulümleri, öldürmeleri, aşağılamaları bildikçe, bütün kötülere karşı savaşanlar beni mutlu ediyor, yüreğimdeki umut her gün biraz daha artıyor. Güzelliklere, sevgilere doymuş dünyanın insanları kimbilir nasıl insanlar olurlardı? Bu bela, kötülük, zulüm, sömürü, aşağılanma, savaş içinde insanlar böyleyseler, hayal bile edemediğimiz bir dünyada yaşasaydılar kimbilir dünya nasıl bir dünya olurdu? ONU ANLAMADILAR Yalnız "İnce Memed"i değil, Türkiye'de çok insan 'roman'ı anlamıyor. Roman, insan psikolojisiyle başlar. Cervantes'ten söz ettim ya az önce... Onu okursun sözgelimi; insan psikolojisi vardır anlattıklarında. İnsan, o saflığın, güzelliğin karşısında insanlığından utanır. Bunu anlamak zordur bizim Türkiye'mizde. Türk aydınları "İnce Memed"i anladılar mı? Hâlâ evet. Ama birtakım insanlar da var tabii... Gençlerin romanlarım üzerine yaptığı incelemeleri biliyorum mesela. Onlara sözüm yok. Cumhuriyet'te Nami Bey diye bir adam vardı, musahhih. Çok kültürlü bir adamdı. Ben İnce Memed'in adını "İnce Memet" olarak 't' harfiyle yazmıştım. "Yaşarcım gel kavga çıkaralım seninle" dedi bir gün Nami Bey. Sonra "İnce Memet ismi nerden geliyor?" diye sordu. "Muhammed'ten" dedim. "Arapçada 't' harfi yok, Türkçede var" dedi. Sonra 't'yi 'd' yaptım. Sağcılar, yıllarca "Nasıl komünistlik etti de Yaşar Kemal, 't'yi 'd' yaptı" dediler. Müslüman üstelik. Farkında değil ki, 'd' Muhammed'den alınmış. Türkiye devleti vaktiyle bu sağcı çocukları yarattı. Gençleri birbirlerine öldürttü. Ondan sonra da askeri darbe yaptı. Şimdi de Kürt meselesi var. Nedir ki? Hiçbir şey değil. Ama Türkiye'nin en büyük problemi oldu. Ver adamın dilini niye vermiyorsun? En başta 'dağ Türkleri' dediler, dilleri yok, dişleri yok diye... Sonra çok lehçeleri var dediler. Yalnız büyük dillerin çok lehçeleri vardır. Aslında Kürtlerin dillerinin büyük bir dil olduğunu söylüyor ama farkında değil. Yani onların benim romanımı anlamaları mümkün değildi. Yalnız "İnce Memed"in dili sürükleyiciydi. Rahat okudular ama anlamadılar. Ben o romanda ağzımla kuş tutsam o sürükleyicilik olmasaydı satılmazdı Türkiye'de... Hâlâ mı? Anlaşılsaydı eğer, hayatımda hakaretler, mahkemeler olmazdı o kadar çok... Anlaşılmasının ölçüsü ne peki? Bugün bir 5. cilt yazacak olsaydınız "İnce Memed" üzerine... Nasıl yazardınız?Gene aynı şekilde yazardım. "İnce Memed"i İstanbul'a getirmezdim bir kere...Neden?İstanbul'da eşkıya, hırsız çok... Başka tür ama. İNCE'YE SORU SORULMAZ! İnce Memed'e soru sorulamaz. O söyleyeceği her şeyi söylemiştir. Şöyle düşünün. Röportaj duayeni gazeteci Yaşar Kemal ile İnce Memed oturmuş sohbet ediyorlar. Yıl 2007. İki üç soru soracak olsa Yaşar Kemal İnce Memed'e ne sorardı? Ve ne cevap verirdi İnce Memed ona? Ben onu yazdığıma pişman oldum. Hâlâ da pişmanım. Yazarlığıma da pişman ettiler beni. Ama gene de helal olsun. "İnce Memed"in okur üzerinde, edebiyatının dünyaya açılması anlamında Türkiye'nin üzerinde çok hakkı var. Helal ediyor musunuz? "İNCE MEMED BİR BAŞKALDIRI ŞİİRİ VE GÖRECEKSİNİZ KİTAP ÇOK SATACAK!" "Yedek subay eğitimim sırasında Ertem Eğilmez ile tanıştım. Askerlik sonrası bir iş kurmak istediğini söylüyordu. Popüler dergi çıkarmak vardı aklında. Benim de niyetim önce o günlerin yarı-faşist ortamında hiç kuşku çekmeyecek şeyler yayımlamak, sonra ciddi kitaplara yönelmekti. 'İnce Memed' işte o uygulamanın ilk ürünüdür. Çağlayan Yayınevi yaşasaydı bilimsel sol kitaplar da çıkaracaktı. 'Ciddi seri' için yapıt ararken elime 'İnce Memed' metni geçince çarpıldım. Yepyeni, dipdiri, 'tam bu topraktan fışkırmış' dedirten bir üslûbu vardı. Ertem Eğilmez ile birlikte kurduğumuz yayınevine sonradan dahil olan Haldun Sel 'Komünizm propagandası sayarlar' diye ertelenmesini istedi. Ertem de 'Serinin başlangıcında başımızı belaya sokmayalım, sonra basarız' diyerek ona uydu. Kemal Tahir çok yakınımdı; 'gizli' yazarımız ve yayın danışmanımız gibi de katkılarda bulunuyordu. O bambaşka bir açıdan karşı çıktı kitaba. Eşkıyalık övgüsü olduğunu söylüyor, şimdi adını anımsamadığım bir yabancı yazarın sözünü yineleyip duruyordu: 'İnsanlar kendi içlerindeki vahşet kalıntısının etkisiyle eşkıyaya hayranlık duyarlar.'Ben de alınmış görünerek takılıyordum ona: 'Yani Kemal Ağabey, bu kitaba hayranlık duyduğuma göre ben de vahşinin tekiyim, öyle mi?' Sonunda görüş ayrılıkları gerçek gerginliğe yol açmaya başladı. Dostum ve baş ressamımız Firuz Aşkın'ın katılımıyla sırf o konuda toplantı yapıldı. Başbayii Fazıl Ünverdi de vardı odada.Firuz 'İnce Memed' i okumuş, çok beğenmişti. Kitabı ısrarla savundu. Fazıl ona katıldı. Ben herkesi bir kere daha dinledikten sonra 'Arkadaşlar,' dedim: 'Bu kitap ne komünizm propagandası ne de eşkıya övgüsü. Bir başkaldırı şiiri. Göreceksiniz, çok satacak. Yaşar Kemal de en önemli yazarlarımızdan biri olacak.'Kemal Tahir çok sinirlendi, çıkıp gitti. Haldun ve Ertem direnmediler.Kitabın hemen ve yanılmıyorsam 10 bin basılması kararı alındı. Kapağını Firuz hazırladı." "İnce Memed"in ilk yayıncısı Refik Erduran, kitabın, kurucusu olduğu Çağlayan Yayınları'ndaki basılış sürecini anlattı. "İNCE MEMED"İN SİNEMA MACERASI "İnce Memed"in filme çekilme süreci çok sancılı... "İnce Memed"i yazarken hem Cumhuriyet'e çalışıyor hem de senaryo yazıyordum. Elimdeki senaryoyu on beş günde bitirdim, Türkiye'nin ilk film şirketi olan Kemal Film'e götürdüm. Şirketin sahibi Şakir Bey "İki gün sonra gel paranı al " dedi. Paramı verdiler. Senaryoya adımı koymayacaktı. Çünkü sansürden benim adımla bir senaryo çıkması kolay değildi, kabul ettim. Bu filmlerde adım olmaması daha iyiydi. Senaryonun filmi yapıldı. Film tuttu. Şakir Bey ve yeğeni Osman, Cumhuriyet gazetesinde tefrika edilen "İnce Memed"i okumuşlardı. Benden "İnce Memed"in film haklarını istediler. Bana inanılamayacak bir para teklif ettiler, anlaşma yaptık. Paranın bütününü hemen verdiler. "SANSÜRÜMÜZ BU TUHAF ROMANA HİÇBİR ZAMAN İZİN VERMEDİ!" O sıralar Serencebey'de meşhur çini sobalı evde oturuyorsunuz ve maddi sıkıntınız var tabii...Öyle. Ama Kemal Film'den aldığım parayla Serencebey'deki evden ayrıldık. Kurtuluş'ta küçük, kaloriferli bir daire tuttuk, soğukta titremekten kurtulduk. Dünya varmış. Sonra "İnce Memed" İngilizceye çevrildi, bestseller oldu. Oradan bana inanılmayacak kadar bir para geldi. Param tükenince gene senaryolara başladım. Yazdığım hiçbir senaryoda adım yoktu ya, senaryo başına çok para almaya başladım. Bu sefer Mecidiyeköy'de bir gül bahçesi içindeki Kilimli Villa'nın alt katına taşındım. Eve buzdolabı aldım. Plaklar aldım. Terziye elbise bile yaptırdım. Anam Kadirli'den İstanbul'a geldi. İstanbul'a ancak bir yıl dayanabildi. Bizim gelin Fatma ona bizden çok iyi bakıyordu. Hiçbirimiz Bozdoğan Türkmen'in kızı Fatma olamazdık. Anam bir daha hiç İstanbul'a gelmedi. Kadirli'de canı sıkılırsa Van'a yeğenlerine gidiyordu. ANAM 1 YIL DAYANDI GÜNAH HÜKÜMETTE Kemal Film, "İnce Memed"in senaryosunu her yıl birkaç kere sansüre götürüyor ama sansür reddediyordu. Benim adımdan ürküyorlardı. Sanki babalarını öldürmüştüm. Böylece beş yıl geçti; Kemal Film sansüre senaryo göndermekten vazgeçmiyordu. O günlerde İngiliz kitapçımdan bir haber geldi "Amerikan şirketi Twentieth Century Fox 'İnce Memed'i istiyor. Londra'ya gel, " diye... "İnce Memed" beşinci yılında da sansürce onaylanmamıştı. Kemal Film'in durumu sarsılmıştı. Paraya da çok gereksinimi vardı. Bir yakınımdan Kemal Film'den aldığım para kadar borç istedim. Şakir Bey'e gitmeye, ona parayı verip Memed'i geri almaya utanıyordum. Sonunda bir çaresini bulup Şakir Bey'e gittim, "İnce Memed için bana verdiğiniz parayı getirdim, bunlar İnce Memed'i onaylamayacaklar" dedim. Şakir Bey sapsarı kesildi, konuşmak istedi, konuşamadı. Bu sırada çarem imdadıma ulaştı: "Bak Şakir Bey bu işte ne benim ne de senin günahın var. Günah o hükümete benzer hükümette. Verdiğin parayı getirdim. Sana bir de çok iş yapacak senaryo yazacağım ve beş kuruş bile istemeyeceğim.''Şakir Bey çekmeceden anlaşmayı çıkardı bana verdi. Ben de parayı ona verdim. Derinden bir ah çekip "İnce Memed benim yaptığım en güzel film olacaktı. Ben de bu dünyadan gözü açık gitmeyecektim. İmansızlar izin vermediler" dedi. "İnce Memed"in senaryosunun Kemal Film'den Twentieth Century Fox'a geçmesi nasıl oldu? Sonra Fox'un yolunu tuttunuz...Londra'ya uçakla gidecek kadar param yoktu. Cumhuriyet'te yıllarca birlikte çalıştığım Feyyaz Tokar bir otobüs şirketi kurmuştu. Onun otobüsüyle Londra'ya kadar gittim, yayınevinin avukatı ve Türkçe çevirmeni hazırdı. "İnce Memed"in anlaşmasını imzaladık. İmzadan iki gün sonra Fox beni geri çağırdı, bana beş yönetmen adı verdi. Fox'un Londra'daki sorumlusunu iyi biliyordum. Birçok büyük filmde adı vardı. Bu beş kişinin hepsi de çağımızın büyük rejisörleriydiler. İçlerinde Elia Kazan ve Kurosawa da vardı. Ben Joseph Losey'i seçtim. Elia Kazan'dan bir mektup aldım, "Losey büyük bir rejisördür. Talihin yaver gitmiş " diyordu. OTOBÜSLE LONDRA'YA Film daha çok Toroslar'da çekilecekti. Artistlerin çoğunluğu da Türkiye'den alınacaktı. Her şey iyiydi. Filmin senaryosunu Stanley Mann yazdı. Senaryo Türkiye'ye gönderildi. Mann dünyada çok ünlüydü. Foks 'un adamları neredeyse sevinçlerinden zil takıp oynayacaklardı. Film Türkiye'de çevrilecekti ama ona da izin çıkmadı, değil mi? Tabii bu kez dünya çapında isimler sözkonusu ve aklınıza sansür gelmiyor hiç...Nasıl gelsin, roman İngiltere'de bestseller olmuş. İngiltere'den sonra birçok dile çevrilmiş. Hiçbir ülkede, Türkiye'de bile toplatılmamış. Joseph Losey gibi bir adam da filmin rejisörlüğünü yapacak. Bizim 'vatansever, sanatsever sansür ' Stanley Mann'in senaryosunu yasakladı. ROMANA İZİN VERMEDİ Aslında hiç kimse aldırmadı. Ben de bunda bir acayiplik görmedim. Hepimiz Türkiye'de demokrasi dediğimiz böyledir dedik. Başka türlü bir demokrasi var diyemedik. Başka demokrasiler olduğunu söyleyenleri hapsettik, aç bıraktık, onlara zilli kurt muamelesi yaptık. Bundan sonra sansüre başka başka senaryolar geldi Foks'tan. Sansürümüz Nuh dedi de peygamber demedi. Bundan sonra "İnce Memed" elden ele geçti. Hiçbir zaman da çok şükür (!) sansürümüz bu tuhaf romana izin vermedi. Sizin tepkiniz ne oldu? Artık "İnce Memed" 50'sini hatta 60'ını doldurmuşken, ister misiniz film olmasını? Benim için sinema zor bir iş. Ağzı sütten yanan yoğurdu üfleyerek yermiş. Bir İngiliz hanım "Deniz Küstü " için bir İngiliz sinemacıyla geldi. Romanın bir senaryosu ellerindeydi. Senaryo güzeldi. İkinci geldiklerinde onlara "Deniz Küstü"yü çevirecekleri mekânları gösterdim. Önerdikleri para benim isteyeceğimden de çok fazlaydı. Başka ne istediğimi sordular. Ben de Terrence Mallick'i istedim. Çok sevindiler, hemen buluruz dediler ve gittiler. Uzun bir süre onlardan ses soluk çıkmadı. Dokuz ay sonra "Aradık aradık ses çıkmadı, her yere haber gönderdik. Adam kayıp...'' dediler. Buna üzüldüm ama bu adamı bekleyeceğim dedim.Yıllar sonra bir baktım ki Terrence Mallick'in bir filmi oynuyor sinemalarda: "İnce Kırmızı Hat". "Cennetin Günleri" gibi değildi ama usta işi bir savaş filmiydi. "Deniz Küstü" filmi bu sefer de benim yüzümden güme gitti. Ama artık üzülmüyorum. Kitaplarımdan yaşayacak para geliyor. Sinema bir yazar için koşul değil. SİNEMA KOŞUL DEĞİL ŞORAY: "İNCE MEMED FİLMİNDE OYUNCU OLMAYI ÇOK İSTERİM!" LİVANELİ: "İNCE MEMED TÜRK SİNEMASI İÇİN OLUMLU BİR ADIM OLUR!" Türkan Şoray: Peter Ustinov bu filmi yıllar önce çekti ama keşke "İnce Memed"in çıktığı topraklarda bu film tekrar çekilebilse. Anadolu insanının, Anadolu toprağının o sıradışı, o içsel yapısı anlatılabilse. Ben "İnce Memed"in şu an çekilse yurt içinde ve yurt dışında çok büyük iş yapacağına, çok büyük sükse yaratacağına ve büyük alkış alacağına inanıyorum. Zülfü Livaneli: Tamamlanabilir elbette. Ama bu çok kapsamlı ve maliyetli bir proje olur. Yetersiz kaynaklarla böyle bir projeye girişilmemeli bence; çünkü o zaman pek de içimize sinmeyen işler çıkıyor ortaya... Türk sinemasının yükselişe geçtiği bu dönemde, "İnce Memed"in yarım kalmış sinema macerası tamamlanamaz mı? Türkan Şoray: Bu beni çok heyecanlandırıyor. Hatta keşke o bölgeden yetişmiş yönetmenlerimizden biri yapsa bu işi. Doğal yapı korunarak, Çukurova ve lehçe kullanılarak o dönemin töreleri, geleneksel yapısı, bizim o kendi dünyamıza has yaşanmışlıklar, Anadolu gerçeği ve Yaşar Kemal'in o destansı dili film karelerine akıtılarak sinemalaştırılsa... Kitapta anlatıldığı gibi aynen yapılsa.Zülfü Livaneli: Çok hoş geliyor tabii. Mesele yönetmenin nereli olduğu, milliyeti değil elbette; ancak İnce Memed'in başarıyla sinemaya uyarlanabilmesi için yönetmenin o coğrafyanın kültürünü yakından tanıması, o coğrafyanın insanlarının duyarlıklarını derinden hissedebilmesi çok önemli. Kendi topraklarında kendi yönetmenlerinden biriyle yapılmış bir "İnce Memed" uyarlaması fikri kulağınıza nasıl geliyor? Türkan Şoray: Elbette. Hatta bütün festivallerde bu tür etnik filmlerin çok daha fazla iş yaptığını, ilgi çektiğini ve alkış aldığını görüyoruz. "İnce Memed" hikâyesi de bana göre bu konuda tüm dünyanın hayranlığını ve ilgisini çekecek, bütün gözleri ülkemiz üzerine çevirtebilecek içeriğe sahip. Düşünsenize o Çukurova'nın doğasını, iklimini, efsane ile iç içe geçmiş hikayelerini ve Yaşar Kemal'in efsaneyi günlük yaşam içine katışındaki lezzeti. Bir de bütün bu hassas noktaları gözardı etmeden kitabı olduğu gibi yansıtacak, o lezzeti olduğu gibi insanların içine akıtacak oyuncu ve yönetmenler olursa müthiş bir şey olur. Hem ülkemiz adına hem de sinemamız adına...Zülfü Livaneli: Elbette, eğer ortaya başarılı bir uyarlama çıkarsa bu Türk sineması için çok olumlu bir adım olur. Bu film, romanın dünyaca bilindiğini de düşünürsek, Türk sinemasının dünya sinemasındaki yeri açısından da bir fırsat sayılmaz mı? Türkan Şoray: Böyle bir projeye sinemayla ilgili biri olarak zaten çok heyecan duyarak bakarım, içinde olsam da olmasam da... Yönetmek fikrine gelince; çok heyecanlı fakat o bölgeyi benden çok daha iyi tanıyan, yönetmenlikte benden çok daha önemli başarılar kazanmış bir arkadaşımın, bir sinema emekçisinin, bir yönetmenin yapması daha doğru geliyor bana. Oyuncu olarak içinde olmayı elbette isterim. Kim böyle bir projede olmak istemez ki... Keşke Anadolu'yu en güzel anlatan romanlardan biri olan "İnce Memed" beyazperdede de ölümsüzleşse. Bu hem Anadolu insanını dünyaya tanıtmak hem Türk sinemasını dünyaya açmak hem de kendi gerçeklerimizle yüzleşmek adına çok önemli bir adım olur.Zülfü Livaneli: Yaşar Kemal uyarlaması "Yer Demir Gök Bakır", çok severek çalıştığım, başarılı bir film olmuştu. "İnce Memed" gibi bir başyapıtı sinemaya uyarlamanın ne kadar heyacan verici, harika bir deneyim olabileceğini biliyorum. Ancak hayatımın bu döneminde edebiyata ağırlık vermek, zaman ve enerjimi mümkün olduğunca yazmaya ayırmak istiyorum. O yüzden böyle bir uyarlamanın yönetmenliğini üstlenmeyi düşünmem sanıyorum; ama yine de eğer böyle bir proje gerçekleştirilebilirse çorbada benim de tuzum olsun isterim. Ufak da olsa bir katkım olması beni çok mutlu eder. Böyle bir projeye siz nasıl bakarsınız? İçinde olmak ister misiniz?

    Milliyet Gazetesi
  • بِسْمِ اللهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ

    KAHRAMAN ORDUMUZA


    👉1-Korkma, sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak;


    İstiklal Marşımız "korkma" diye başlar. Biliyorsun ki bu, Resûl-i Ekrem'in Sevr mağarasında Ebû Bekir'e söylediğidir. Bunlar tesadüf değil." (İsmet ÖZEL)

    İstiklâl Marşı'nın ilk kelimesi KORKMAdır. Buradaki korku ne can ne mal korkusudur. Buradaki korku Vatan korkusu yani bu toprakların tekrar Dar'ül Harp olma ihtimalidir. Ki bu korkudan çok endişedir. Çünkü Kütahya-Eskişehir mağlubiyeti insanların umutlarını yitirmesine, endişeye kapılmasına sebep olmuştu.
    1. Mısrayı okuduğumda aklıma DUHA suresi geliyor.Türk milletinin Sakarya savaşı öncesi duyduğu sıkıntının, endişenin benzerini asırlar önce Rasuli Ekrem yaşamıştı.
    KORKMA ile SÖNMEZ arasında o kadar çok mana varki. Bunu ancak şiirle ifade edebiliriz.
    KORKMA diyor şair devamında (Allah bizimle beraber, bizi terk etmedi müsterih ol diyor).
    Bu mısra DUHA okyanusunsan bir damla su gibidir. Ve bilirsiniz ki korkan insana su ikram edilir. İşte bu mısra Milletimizin ruhuna su serpmiştir.

    Korkma, (Allah'ın izniyle) sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak. Biraz da SANCAKtan bahsedelim. Sancağımız o kadar manalı ki. HİLÂL, İslamın sembolüdür. Sancağımızdaki Yıldızın manası da şöyledir: Kur'an da Mevlâ der ki: (Göğü yıldızlarla süsledik.)
    Yıldızı Sancağımıza dahil eden maneviyatı da burada aramak gerekiyor. AL SANCAK bizim İslama yaptığımız hizmettir. İslamın Kılıcı Türklerdir. Bu sebepledir ki Sancağımıza en çok yakışan bizi en iyi anlatan Al renktir. Bu toprakları nasıl kazandığımızı ve İslam Diyarı yaptığımızı anlatmak için daha güzel bir bayrak olabilir mi.

    (Yerin ve göğün hükümranı Allah'tır) Yerde de Gökte de, AL SANCAK; Rabbimin Hükümranlığını telkin ederek ve O'nun izniyle Türk Varlığını bu topraklarda Kıyamete kadar işaret edecektir.


    👉2-Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak.

    Bu topraklarda son aile son kişi kalana kadar ümidini kaybetme , çünkü tümüyle yok edilmeden bu millet esir alınamaz ,türk milletinin bin i de biri de korkulacak cekinilecek kadar ürkütücü olduğu anlatılmak tadir.


    👉3-O benim milletimin yıldızıdır, parlayacak;

    3. dize Kur'an'da geçen bir ayetle ilgili. Şu anlamı taşıyor. YILDIZ o koca karanlığı delen ışık anlamında kullanılmış. Yani zor ve en çaresiz zamanların umudunu temsil ediyor. Mucize gibi. Allah'a kuvvetli iman olduğu sürece imkansız diye bir şey yok. Her zaman umut vardır. "o" yani bağımsızlığımızın temsili bayrak üzerindeki yıldız da milletimizin hiç dinmeyecek karanlıkta daima parlayacak olan umududur.


    👉4-O benimdir, o benim milletimindir ancak.

    Mehmet Akif; bu millete ve milletin içinde ki iman gücüne öyle inanmıştı ki bu milletin hürriyetinin devam edeceğine yürekten inanıyordu.
    İşte bu inancının sembolü olan sahiplik duygusuyla hitap ettiği " O benimdir, o benim milletimindir ancak..." dizesi hürriyet ve bağımsızlığımızın sembolü olan bayrağımızın yalnız ve yalnız bize yani milletimize ait olduğunu kesin ve net bir şekilde dile getirmiştir.
    Akif'in içindeki ruh; bütün Türk milletinin yaşadıklarına, kavuşmak istediği hürriyete, ideallerine tercüman olan ve bu milletin acılarıyla yoğurulan bir ruhtur. O'nun yazdıkları sadece bir şiir değil hürriyet ve vatan aşkıyla yanan bir milletin inanmışlık sembolü ve imanının ilânıdır. Bu millet yaşadıkça ona kimse el süremez, elimizden alamaz ve kanının son damlasına kadar bu vatan için canını veren bir fert kalmayıncaya kadar bu milletin bağımsızlığını yok edemez. Gökte ki yıldıza kimsenin eli dokunamayacağı gibi bu milletin yıldızı olan Al Sancağa da kimsenin eli uzanamaz ve el süremez. Bayrak bizimdir. Bayrak; bu milletin hürriyet sembolüdür. Atatürk'ün de dediği gibi; "Türk'ün hürriyetine asla dokunulamaz." Çünkü Bayrağın kaderi ile milletimizin kaderi birbirine bağlıdır.


    👉5-Çatma, kurban olayım, çehreni ey nazlı hilâl!

    Burada Şair bayrağı nazlı bir sevgiliye benzetmiştir. Bayrakta ki hilal sevgilinin kaşıdır. Türk milletinin sevgilisi olan al bayrak tehlikede olduğu için kızgın ve öfkelidir.
    Bayrakta vatanı temsil eder vatanı olanın bayrağı olur bayrak yoksa vatan da yok demektir. Burada Şair bayrağa diyor ki "üzülme vatan var sen de varsın" demektedir. Bayrak bu milletin sevgilisidir. Kırgınlık, öfke, hırs gibi şeyler milletin sevgilisi olan bayrağa yakışmaz.O'nun gülümsemesi için bu milletin her ferdinin kanı kurban olur, feda olur. O'nun uğruna savaşanlar için hayat olur, can olur.


    👉6-Kahraman ırkıma bir gül... Ne bu şiddet, bu celâl?

    Bayrağımızın o zaman ki kırgın, küskün, öfkeli halini dile getiriyor. Türk vatanının bazı parçaları, işgal edilmiştir.
    Bu yüzden bazı bölgelerde bayraklarımız indirilmiş yerine düşman bayrakları asılmıştır. Kaş çatmak öfke halini ifade eder. Kaş ayrıca edebiyatımızda hilale benzetilir. Sevgilinin kaşları daima hilal şeklinde gösterilmiştir.
    Bayraktaki hilal de tıpkı nazlı bir sevgilinin kaşı gibi çatılmıştır. Kahraman Türk milletini üzmektedir. Türkün beklediği, özlediği gülen bir bayraktır.


    👉7-Sana olmaz dökülen kanlarımız sonra helâl;

    Türk milleti asırlar boyu savaşlarda kanlarının son damlasına kadar mücadele edip canlarını verdi. Gayesi ise bağımsızlığını sürdürebilmek ve bunun sembolü olan Türk bayrağımızın tüm dünyada güçlü bir biçimde dalgalanmasını sağlamaktı. Kimse canını bir hiç uğruna vermez. Canını özgürlük uğruna düşünmeden veren ecdadımızın bu milletten tek istediği bayrağımızın ilalebet dalgalanmasıdır. Milletimizin bu uğurda mücadele etmediğini görürlerse haklarını bizlere helal etmeyeceklerdir. Bunun için her zaman mücadeleye hazır beklemeliyiz. Yüce Atatürk'ün söylediği gibi Ya istiklal, Ya ölüm! diyerek o bayrağı dalgalandırmak bizlerin en büyük görevidir.


    👉8-Hakkıdır, Hakk’a tapan, milletimin istiklâl.

    İstiklâl yani bağımsızlık hakka yani Allah’a ve peygaberiyle göndermiş olduğu Kuran ve onun sünnetiyle şekil bulmuş islam şeriatına inanan milletimizin hakkıdır...


    👉9-Ben ezelden beridir hür yaşadım, hür yaşarım.

    Şair burada 'ben' derken Türk ulusunu kast etmektedir. Türk ulusu ezelden beri bağımsız yaşayan, bağımsızlığına düşkün olup hiçbir şekilde esaret altına girmeyen ve ilelebet bu şekilde payidar kalacağını cesaretiyle ve Türk ulusuna güvenerek net bir şekilde ifade etmektedir.


    👉10-Hangi çılgın bana zincir vuracakmış? Şaşarım!

    7. yüzyılın ortalarıydı. Türklerin ilk özgürlük mücadelesi başlamak üzereydi. Bu mücadele Türklerin tarih boyunca hiç değişmeyecek olan özgürlük anlayışı hakkında ilk sinyalleri veriyordu. İç karışıklıklar yaşayan Göktürk Devleti bölünmüş, Doğu Göktürk Devleti ve Batı Göktürk Devleti olarak ikiye ayrılmıştı.

    Batı Göktürk, 659 yılında Çin himayesine girdi. Doğu Göktürk Devleti ise varlığını Batı Göktürk Devleti kadar sürdürememiş, 629 yılında yıkılmıştı. Kürşad ve binlerce Türk, Çinlilere esir düşmüştü. Çinlilerin esaretine giren Göktürkler bu esarete daha fazla dayanamayacaktı. Özgürlüğünü kaybedip Çin esareti altında yaşayan bir Türk'ün kaybedecek daha büyük neyi olabilirdi? Canı mı? Hayır!
    Özgürlüğüne canından daha fazla değer veren Türkler birkaç kez esaretten kurtulma girişiminde bulundu. Hepsinde de sonuç hüsrandı. Bu ayaklanmaların en önemlisi Kürşad'ın ayaklanmasıydı.
    Esaretin onuncu yılıydı. Çin, Türkleri asimile etme hedefine ulaşıyordu. Birisi bu gidişata dur demeliydi. Yanına kırk çerisini alan Kürşad, Çin hükümdarı Tay T-sung'u kaçırmak için Çin'e gidecekti. Hükümdar Ötüken'e kaçırılacak ve Türklerin bağımsızlığı ile takas edilecekti. Hükümdarı kaçırmak için, hükümdarın sokağa tebdil-i kıyafet gezintiye çıkacağı bir an kollanıyordu. Fakat yapacakları sokak baskını istedikleri gibi gitmedi. Planları o gece gerçekleşen sağanak yağmurdan dolayı ifşa olmuştu. Plan ortaya çıkınca direkt olarak saraya bir baskın yapmaya karar verildi. Ölmek vardı, dönmek yoktu. Yiğitlerimiz kanlarının son damlalarına kadar savaştılar ancak baskın başarılı olmadı. Tüm askerler ve Kürşad öldü. Burada odaklanılması gereken sonuç değil, nedendi. Niyet belliydi.
    Çinliler bu olay karşısında Türkleri asimile yapma fikrinden vazgeçip, belli bir bölgede Çin'e bağlı olmak şartı ile yaşamalarına izin verdiler. Bu böyle elli üç yıl devam etti. Ancak Kürşad ve askerlerinin kanı yerde mi kalacaktı?
    Türklerin, kazanması gereken bir bağımsızlık mücadelesi vardı önlerinde.Atamızın da deyişi ile:"Sahip oldukları kudret, damarlarındaki asil kanda mevcuttu."
    682 yılında 2. Göktürk Devleti kurulmuş ve Türkler özlemini duydukları bağımsızlıklarına kavuşmuşlardı.
    Bu mücadele böyle sonuçlanmıştı. Fakat Türklerin tarih boyunca hep düşmanları olacak ve bağımsızlık mücadeleleri hep devam edecekti.
    Eyvah! 20. yüzyılın başlarıydı. Türklerin bağımsızlıkları yine tehlikedeydi. Osmanlı Devleti 1. Dünya Savaşı'nda yenik düşmüştü. Bu savaş sonrası Mebusan Meclisi toplanmış, bu toplanmayı gören İngilizler Mebusan Meclisi'ni basıp, İstanbul'u işgal etmişti. Fakat Türk Milleti'nin Kürşad gibi daha nice yiğitleri vardı. Bu duruma göz yumulamazdı. Mustafa Kemal, 19 Mayıs 1919'da Samsun'a çıktı ve Anadolu direnişini başlattı. Çocuğu, genci, yaşlısı, erkeği kadını;Türk Milleti top yekün cephedeydi. Büyük bir savaş yapıldı ve binlerce kayıp verildi. "Kurtuluş Savaşı" kazanılmıştı. Özgürlüğü için savaşan Türk milleti bağımsızlığına verdiği önemi bir kez daha tüm dünyaya göstermiş oldu. "Hangi çılgın Türklere zincir vuracaktı?" Evet Türklere zincir vurabileceğini düşünmek başlı başına bir çılgınlıktan ibaretti.

    Mehmet Akif:"Hangi çılgın bana zincir vuracakmış? Şaşarım." derken, bu sözü binlerce yıllık bir özgürlük mücadesinin tüm dünyaya gösterdikleri ve yaşattıkları doğrultusunda söylüyor;Türklerin, tarihinin bilincinde olması gerektiğini, düşmanların ise ayaklarını denk alması gerektiğini ifade ediyordu. Mehmet Akif, bir cümleye bin anlam yüklemişti. Bu cümleden ilham alınarak binlerce sayfalık kitaplar yazılabilirdi.Fakat Mehmet Akif bizi bu yoğun cümlenin içine atmış, lafı uzatmamıştı..


    👉11-Kükremiş sel gibiyim: Bendimi çiğner, aşarım;

    Burada bent suyun önüne çekilen set anlamındadır. Garp hem ülkemizde bize bir sınır çiziyor hem de bu küçük parçada yaşam şeklimiz üzerine sınırlar çiziyor. Yani madden ve manen bizi sınırlandırmaya çalışıyor. Fakat bu Kahraman milletin Allah'tan gayrısına boyun eğmeyeceğini hesaba katmıyor. Türk milletinin çoşkun bir ırmak gibi setlerle önünün kesilemeyeceğini yüksek bir nara ile ifade ediyor.


    👉12-Yırtarım dağları, enginlere sığmam taşarım.

    Önündeki seti yıkan ırmak normal akışından daha coşkun ve daha güçlü akar. Sabrı taşan Türkleri seti yıkan bir ırmağının önüne gelen herşeyi alıp denize götürmesisir. "Engin" uçsuz bucaksız bir alanı kast eder. Şair burada Türk milleti şahlandığında uçsuz bucaksız suyun denizlere sığmayıp taşımasını ifade ediyor. Bu özgüvenin altında yatan şey ise iman şuuru ve sorumluluğudur.


    👉13-Garb’ın âfâkını sarmışsa çelik zırhlı duvar;

    Garp (Batı) çelik zırhlarını kuşanmış, silahlarına güvenerek Türkiye’ye saldırmıştır. Düşmanın bu maddî üstünlüğüne karşın Türk‘ün sarsılmayan imanı vardır. İman, insanın taşıdığı manevi inançların bütünüdür. Batı’nın çelik zırhlı duvarları varsa Mehmetçiğin de iman dolu göğsü vardır. İnsanı üstün kılan maddî güç değil, imanıdır. Ordular ne kadar gelişmiş savaş aletleriyle donatılmış olurlarsa olsunlar eğer güçlü bir imana sahip değillerse başarılı olmaları mümkün değildir.


    👉14-Benim îman dolu göğsüm gibi serhaddim var.

    Düşmanlara karşı bizm vatanımızı korumak için silah , top , tüfek ve mermimiz olmayabilir ama vatanımızı düşmanların eline vermeyecek iman dolu göğsümüz var . Bu iman dolu göğsümüz olduğu sürece düşmana her şekilde Allah ' ın izniyle engel oluruz


    👉15-Ulusun, korkma! Nasıl böyle bir îmânı boğar,

    Üstad'ımız Mehmet Akif'in bu dizeleri muhakkak hepimize bir umut, bir direniş azmi, bağımsızlık mücadelesi ruhunu aşılıyor teker teker. Öyle ki insan birbiri içinde ayrılması mümkün olmayan bu bağımsızlık marşını akın akın yüreğinde bir helecan hükmünde hissedip '' keşke o yıllarda ben de yaşasaydım da düşmana bir kurşun da ben sıksaydım '' dedirtiyor. Öyle ya korkma diye başlayan dizeleri ve her fırsatta sana doğacak günlerdir hakkın diyerek bizlere cesaret ve ümit bahşeden Şair-i Azam'ın seslendiği halkı nasıl geri dönmek istemeyebilir?

    Benim vazifeme gelince; "Ulusun korkma nasıl böyle bir imanı boğar?" dizesindeki hislerimi, üstadı anlamaya yönelik aczimi dile getirmeye çalışacağım biznillah.
    Buradaki '' Ulusun " kelimesini muhakkak birçoğumuz tek taraftan bakarak millet anlamı ile okuyup bahsini geçmişizdir. Fakat o dönemdeki tazı diline ve bir sonraki '' Medeniyet dediğin tek dişi kalmış canavar" dizesine bakacak olursak, sadece millet anlamı değil eylem olarak da ele almamız gerektiği bahsi ortaya çıkıyor. Bu da Üstad Mehmet Akif'in sadece bir dizede bile insanı uzun uzun düşündürecek kaleminin güzelliği ve derinliğini ön plana çıkarıyor. Bu iki anlama kendi çerçevemden bakacak olursak:

    1. "Ulusun" kelimesini ulumak fiili olarak ele alırsak; bırakın o ruhu canavarlaşmış insanlar dilediği kadar ulusun. Karşısında asırlardır tarihi ile ün salmış, İki dünyanın saadeti peygamber (sav) 'in muştusunu kazanmış, ruhu islamla bütünleşmiş bir milletin karşısında nasıl durabilir? Anlamı,

    2.olarak bu kelimeyi halka ve askerlere sesleniş şeklinde ele alırsak, ey şehitleri ile alimleri ile halkı ve askeri ile bütünleşmiş Anadolu, korkmayın. Muhakkak ki Allah göğsü imanla dolu bu milleti zayi etmeyecektir. O'nun gölgesinde olanı kim mağlup edebilir ki? Anlamını taşımaktadır.

    Sonuç olarak Üstad, hangi düsturu kullanmış olursa olsun '' Korkma " diyor bize. İmanımızı hatırlatıyor, bizi diriltecek olan hakikati vurguluyor ve diyor ki korkma, sende böyle iman, hakikat ruhu varken hangi çehre seni öldürmeye gücü yetebilir? Gücümüzün esas kaynağı olan imanımızı gösteriyor, diriliş umudunu, bağımsızlığımızı asırlardır ruhumuza bütünleştirdiğimiz imanımızla kazanacağımızı bize gösteriyor.
    Ve öyle de oldu sahiden, Çanakkalede bunu gördük. Ve imanımız oldukça görmeye devam da edeceğiz.


    👉16-«Medeniyyet! » dediğin tek dişi kalmış canavar?

    Evvelâ burada sözü geçen "medeniyyet" marşın bütünüyle değerlendirildiğinde (ki başka türlüsü bizleri yanıltmaktan öteye gitmez.) lugâtlarda bahsi geçen ; şehirleri îmâr etmek, binâlar, fabrikalar yaparak, memleketleri kalkındırmak ve fenni ve her çeşit gelirleri milletlerin hürriyetleri, râhat ve huzûr içinde yaşamaları için kullanmak manasında değildir.Zira 'Süleymaniye Kürsüsünde' ve 'Asım' eserlerini okuyanlar Mehmet Akif'in asıl medeniyyet kıstaslarını açık bir lisanla izlenimleyip, ufkuna hayranlık duyacaklardır.
    Mehmet Akif'in burada sözünü ettiği, onsekizinci Asrın ikinci yarısı ve ondokuzuncu asırda husule gelen batı medeniyetinin sömürgeye teveccüh ve iltimasıdır.
    Akif'in yerden yere vurduğu "medeniyyet" İslâm medeniyetini ve bu medeniyyetin mensuplarını ve köklerini hiçe sayan, gün be gün milli ve manevî değerlerimizi yağmalayan, hiçbir insani ve içtimai dayanağı bulunmayan maddeci zihniyettir...Sözlerimi Sezai Karakoç'un şu nefis tespiti ile bitirmek istiyorum;
    "Sermayeyi, eşyayı, malı, parayı, ünü putlaştıran kişi özgür değil köledir."


    👉17-Arkadaş! Yurduma alçakları uğratma sakın;

    Arkadaş! diye şair bu ülkeyi gavura teslim etmeyecek fikre "Arka"çıkan insanlara sesleniyor. Zaten Arkdaş kelimesi de arka çıkan, destek veren, aynı yolda yürüyen demek. Burada ünlem bir silkme uyandırma yani kendine gel der gibi bir anlam yükleniyor. Ve yurduma alçakları uğratma sakın diyor. Burda alçaklardan kasıt bize savaş açanlar ve bizi sırtımızdan vuran hainleri bu ülkeye uğratmaması geretiğini söylüyor. Alçak her zaman alçaklığını yapar yeterki fırsatını bulsun. Bu ülkeye ihanet etmeye ve yıkmaya yeltenen kişiler hiç bitmedi. Bu yüzden buradaki Arkadaş! Ünlemi hep aklımızda olmalı ve uyanık olup fırsat vermemeliyiz unutmayın ki bu savaş halen bitmedi!


    👉18-Siper et gövdeni, dursun bu hayâsızca akın.

    Düşmanlar her yandan saldırdığı bir ortam haberlesmenin düşmanın elinde ve Istanbul'a hakim olan düşmani, istediği kahraman(kendi çıkarları doğrultusunda hain ilan edip ya da kahraman ilan edecek seviyede olması bu sebeple milli mucadelenin önüne engel koymaya çalışmasını konu ediniyor.) Bu sebeple istedikleri yerleri kendi bahanelerle isgal etmesi ve buradaki halka zulmetmesini konu almaktadır.


    👉19-Doğacaktır sana va’dettiği günler Hakk’ın...

    Vatanımız, bayrağımız adına gözünü kırpmadan yağmacı işgalcilere karşı canını siper eden kahraman Türk insanına Allah'ın kesin vadinin bir muştusu, bir müjdesi: Doğacaktır sana va'dettiği günler Hakk'ın...
    İnsanlar bilir ki Allah'ın vaadi haktır ve elbet vuku bulacaktır...
    Bir parça toprak uğruna kadınıyla erkeğiyle alçak düşman ile çarpışan nice yiğitler cihat için hürriyet için istiklal için ve istikbalimiz için yardan, evlattan, gerekse yurttan ayrı kaldılar, can verdiler, can aldılar. Ama o hain düsmana asla geçit vermediler. Harp meydanlarında vatan müdafaası için al sancakla göğüslerini siper ederek şehadete yürüyen milletime güzel günler doğacaktır inşallah.
    Toprak sadece bir kara parçası değil ki milletimin gözünde. Bu toprak yüce İslam'ın ve medeniyetin toprağı. Müdafaası, elbette ki nice büyük mükafat sebebi ve de Hakk'ın katında gelecek o güzel bahar günlerinin tatlı bir habercisi...
    Dusmana karsi adeta etten bir siper olan tüm sehidlerimizin ruhu şad ola insallah. Rabbim sehadetlerini kutlu eylesin.


    👉20-Kim bilir, belki yarın, belki yarından da yakın.

    Bir önceki mısrada Allah'ın vaadinin doğacağına olan inançtan burada da bu vaadin yakın olduğuna dikkat çekiyor şair. Allah'ın vaadinden bu kadar emin olmanın hak yolda doğru iş yapmakla alakası var. çünkü ayette; "kendini bilen rabbini bilir" diyor Allah. Kendini bilen ne yaptığını ve ne yapması gerektiğini bilen aklı selim bir millet vardı gövdesini vatana siper eden. Allah'ın vaadide küffara siper olanlar için açıktır. Bu dünya da da ahirette bu vaat geçerlidir. Bu siper sayesinde Rabbim bizi tekrar vatan sahibi kıldı. Hamdü senalar olsun. Unutmayın ki İstiklâl Marşı o günler için değil bugünler için de yazıldı. Toprağımıza yapılan hayasız akınlar hiç bir zaman bitmedi. Sosyal, kültürel, teknolojik, eğitimsel, sağlık gibi her alanda bu akınlar devam ediyor. Allah'ın vaadi de bitmiş deği. Bu akınlara aklıyla, iradesiyle, duruşu ve tavrıyla siper olanlar için Allahın vaadi kimbililr yarından da yakındır.


    👉21-Bastığın yerleri «toprak! » diyerek geçme, tanı!
    👆22-Düşün altındaki binlerce kefensiz yatanı.

    İstiklal şairimiz M.akif bu iki dizeyle millete sesleniyor:Bastığın yerileri toprak deyip geçme tanı düşün altında binlerce kefensiz yatanı diyor. yani üzerinde yaşadığımız kara parçası bizler için yalnızca bir toprak değildir,bu toprağın her bir zerresi zamanında şehitlerimizin kanıyla ıslanmış,onların bir nevi mezarı olmuştur. Ve onlar bu mezarda maddi anlamda düşünürsek kefensiz yatıyorlar fakat biz biliyoruz ki dünyada bir mezarları olmasa da Allah katında en güzel saraylarda yaşıyorlar çünkü Yurdumuzun her bir tarafı düşmanla çevriliyken atalarımız hiç gözünü kırpmadan bağımsızlık için şehit oldular bizlere bu vatanı bıraktılar.peygamber efendimiz buyurmuştur ki vatanını savunurken ölen şehit olur. Öyleyse bizlerin de her daim bu yüce insanlar aklmıza gelmeli ve bizler için yaptıkları fedakarlıkları unutmamalıyız.


    👉23-Sen şehîd oğlusun, incitme, yazıktır, atanı

    Her mısrasında derin, ulvî, kıymetli hakikatler yatan, milletimize nasip olmuş, rahmetli Mehmet Akif Ersoy'a, Cenab-ı Hak tarafından yazdırılmış, okuduğumuzda ya da dinlediğimizde bizi etkisi altına alan ve tüylerimizi ürperten aziz şiirimiz, marşımız, her şeyimiz...
    Bizi, biz yapan şey, İstiklâl marşımız...
    Kendimce yorumladığım 23. mısraya gelince;
    "Sen şehit oğlusun, incitme, yazıktır, atanı"
    "Sen şehit oğlusun"; " kimsin sen?" sorusunun cevabı sanki, "sen" zamirini kullanıp, topluma vurgu yapıyor, bizim kim olduğumuzu bize kibarca bildiriyor; sen şehit oğlusun; sen değersiz değilsin, senin ataların değersiz değiller, şehitlik mertebesine erişmiş bir atanın çocuğusun; oğlusun, kızısın... : Kendine yakışmayacak bir şeyi yapma, kim olduğunu bil, haddini bil, yerini bil, atanı utandırma... "İncitme, yazıktır, atanı" Bir ata nasıl incinir, nasıl yazık olur o şehit cedde? Değer verdiği şeylerin, uğruna öldüğü şeylerin kıymetsiz hâle gelmesi değil midir inciten, yazık eden şey? Değerler... Toplumu toplum yapan şeyler... Değerlerin değersizleştirilmesi.. Değerlerine sahip çıkmayan bir nesil, atasını yalnızca incitmez, nankörlük de eder, belki hakkına bile girer... Değer dediğimiz şey nedir? Atalarının uğruna şehit oldukları cevherler.
    Din, değerin belirleyicisidir. Dinin bize öğütlediği şeyler bizim değerlerimizdir. Dinine sahip çıkarsan değerlerine de sahip çıkmış olursun, o ataya lâyık bir evlat olursun. İşin özü kanımca, "Dinini incitme, değerlerini yok etme ki atan da incinmesin, sana da yazık olmasın." demek istiyor sanki.
    Allah bize anlamayı ve yaşamayı nasip etsin.


    👉24-Verme, dünyâları alsan da, bu cennet vatanı.

    Kimine göre bir toprak parçasıydı sadece.
    Kimine göre paha biçilemez bir mücevher.
    Ama vatan millet demekti.
    Vatanı olmayanın milleti de olmazdı.
    Milletsiz vatan da, vatan olmazdı.
    Çünkü vatan namustu, şerefti.
    Bu şeref ki aziz milletimizin kanıydı.
    Vatan uğruna dökülmüş o kutsal kan.
    Ve yine o vatana sahip çıkacak olan da
    O aziz milletin evlâtlarıydı.
    Vatan; onu parsel parsel satanların değil,
    Uğruna can verenlerindir.
    Sahipsiz vatanın batması haktır,
    Sen sahip çıkarsan bu vatan batmayacaktır.


    👉25-Kim bu cennet vatanın uğruna olmaz ki fedâ?

    Buradaki teşbih(benzetme) sanatı ilk göze çarpan unsur. Vatanı cennete benzetiyor şair. Burada vatanın cennete benzetmesini toprağı verimli, iklimi çeşitli, havası, suyu bol olduğu için demiyor sadece akla yalnızca bunlar gelmemeli, bunlar vatanın maddi özellikleri. Biliyoruz ki cennette iyi insanlar olacak o iyi insanların bir kısmı ahiret yurduna bu topraklarda göç etti. Onların bu topraklarda yaşamış oluşu bu vatanı manen de cennete çevirir. Çünkü bu topraklar çok güzel insanları bağrına bastı. Toprağımız o iyi insanların hikmeti, hikayesi ve mezarları ile dolu. Hakeza toprağı sıksan şehit fışkıracak. Bunlar da bu vatanı cennete çeviren kıymetlerdir. Ve Müslümanlar için bir hayat sürme alanı olarak elimizde kalmıştır. Bu cennet vatanın kıymetini ne yazık ki unutuyoruz daha kötüsü küffar bu cennet vatanın kıymetinin halen farkında ve onu bizden almak için birçok faaliyette bulunuyor. Bu yüzden mısradaki ilk kelime olan "Kim" e cevap vermek istiyorum. Herkes bu cennet vatan birşeyler feda etmeye hazır. Kafirlerde hazır. Bu cennet vatan için can vermeye her vakit hazır olmalıyız. Unutmamalıyız ki bu topraklar için hazır olan bilenenler pay kapma hevesinde olanlar var.


    👉26-Şühedâ fışkıracak toprağı sıksan, şühedâ!

    Hepimizin malumudur ki; I. Dünya Savaşı’nda okullara gidecek öğrenci dahi kalmamıştır ki öğrenciler bile savaş meydanlarında kahramanca çarpışmıştır. Vatanımızda genci yaşlısı binlerce şehitler verilmiştir. Sadece 1.Dünya Savaşı’nda değil; bu topraklarda her zaman bu topraklar için şehitler verilmiştir. 1453’e gitsek İstanbul’un her yeri nime’l-ceyş doludur. 1071’de bu toprakların kapılarını bizler için açan nice şehitler vardır.

    Şüheda= şehitler demektir. Şairimiz diyor ki : “Ülke topraklarımızı sıksak şehitler fışkırır” Şehit fışkırır demiyor ‘şehitler’ fışkırır, diyor. Üstelik bu kelimeyi hem cümle başında hem cümle sonunda kullanarak vurguluyor ; şehitler fışkıracak toprağı sıksan şehitler(fışkıracak). Şehit kelimesi çoğul olarak iki kere cümle içinde kullanılması (bence) şu manayı veriyor “Bu topraklar için canını veren milyonlar vardır, bu topraklar için nice kanlar akmıştır.”

    Bizlere gelince her karış toprağında şehitlerimizin kanı olan şu vatan toprağında yaşarken bir durup düşünmektir. Bunca insan niçin bu topraklar için kan döktü?! Kendilerinden sonra gelecek bizler için nasıl bir ülke bırakabilmek için canlarını verdiler?
    Bir de hamd bırakayım şuraya : Hamd olsun Allah’ım bu ülkeye, bu vatana, bu topraklara, bu millete.


    👉27-Cânı, cânânı, bütün vârımı alsın da Hudâ,

    İnsanlar vatanı için elinden gelen her şeyi verirler . Canlarını bu uğurda feda etmek onlar için çok büyük bir onur olur . Ve Allah ' ın bu uğurda onların canlarını veya diğer bütün varlarını alması onlar için çok güzel bir duygudur .


    👉28-Etmesin tek vatanımdan beni dünyâda cüdâ.

    Buradan anlamamız gereken bir kaç gerçek var :
    1-Dünyada Türkiye'den başka bir öz vatanımız yok
    2- ata toprağımız falan da yok! Moğolistanın çorak toprakları bizim ata toprağımız falan değil
    3- bizi tek Vatanımız olan Türkiye'den uzaklaştırmak için hem savaşta, hem masada hem de eğitim öğretim hayatında uzaklaştırma hevesi güdenler durmuyor.
    Bizim buradaki vatanımızdmn gideceğimiz tek Vatanımız Ahiret yurdudur. Allah kıyamete kadar bizi vatanımızdan cüda (uzakta) etmesin. Bir Türk, bir şehit torunu böyle dua eder ve bu dua için yaşar. Bu dua aynı zamanda fırsattır, bu dua dille değil tavırla yapılır. Bu tavrı göstermeyenler kendini belli ediyor. Fark etmek sizin kabiliyet ve algınıza kalmıştır.
    Buraya kadar nicel Cüda'dan yani uzaklıktan bahsettim. Mısra o kadar güzel ve derin ki.. uzaklık iki şehir yada iki insan arasındaki kilometrelerden ibaret değildir. İki gönül, iki kalp arası mesafeler de uzaklıktır. Uzaklığın en kötüsü de Rabbe olanıdır. Toprağımızın bir ruhu var, bir kalbi bir maneviyatı var. Bunlara olan uzaklık kilometre ile ölçülemez. Bu toprağın sevdası, şuuru ve ruhu ile yopurulmayan insan da bu vatana Cüda'dır yani Uzaktır.
    Allah'ım bizi bizi bu topraklardan ruhen ve bedenen uzakta bırakma. Uzaklaştırmaya çalışanlara fırsat verme.


    👉29-Rûhumun senden İlâhî şudur ancak emeli:

    Şair 29. Mısrada samimi bir duayla ruhi bir gayeyle kıt'a'ya giriş yapıyor. Çünkü o namahrem el değdiğinde Türk milletini ve Türkiye'nin ruhunda bozulmalar yıpranmalar meydana gelecektir. Bugünler bu mısranın önemine dikkat çekmek için önemli. Ülkemizin milletimizin başına gelenler, bölğnmeler ayrışmaşar hep o namahrem elin tüm hayatımıza müdahale etmesiyle oldu. Biz bu müdahaleye gönüllüce razı olduk. Eğer İstiklâl Marşı raflanmamış olup da anlatılsaydı. Tarihimize, şuurumuza uzanan o eli püskürtebilir hatta kırabilirdik. Geç kalmış da sayılmayız. İstiklâl Marşına kulak verip o eli ve uzantısı olan parmaklarını farkedip tek tek vücudumuzdan (vatanımızdan, Kimliğimizden, hayat tarzımızdan..) ayırmalıyız.


    👉30-Değmesin ma’bedimin göğsüne nâ-mahrem eli;

    Ma'bed in kelime anlamı ibadet edilen yer olarak ifade edilir. Bu mısrada Mehmed Akif Camileri mescitleri kastetmiyor sadece. Biliyorsunuz ki biz Müslümanlar için yeryüzü bir mescittir. Buradan yola çıkarsak vatanımızın tamamı bizim için bir Ma'beddir. Atalarımızın vatana verdiği değer kattığı anlam burada yatıyor. O bir toprak parçası değil Ma'bed'dir gören göze, işiten kulağa, hisseden kalbe..

    Ma'bedin göğsü diyor şair. Burada göğüsten kasıt kalptir. Uzuv olan kalp değil tabiki. Kur'an daki anlamıyla tam bir kalb'dir. Yani orayla hisseder, onun sesini dinleyerek Hakk'la hakikati görebilir. Eğerki bu kalbe namahrem el değerse o kalp gözü kapanır. Akif'in burada bahsettiği namahrem el kafirin fikridir, yaşayışı, davranışıdır. Eğer ki o Ma'bedin kalbine namahrem el değerse. O Mabed anlamını yitirir, o Mabed değerini kaybeder ve parayla ölçülen bir maddeye bürünür.


    👉31-Bu ezanlar -ki şehâdetleri dînin temeli-

    Şehadet etmek yani şahitlik etmektir. Yani bir şehirden ezan sesi geliyorsa ezan o şehrin İslami bir yer olduğuna şahitlik eder.
    Biliyoruz ki Sakarya savaşı öncesinde bir çok bölge işgal altında kaldığı için ezanlar sustu hatta Çanlar çalınmaya başladı. Konuyu açıklamak için Pek bilinmeyen ama İsmet Özel'in dedesinden öğrendiği bir marş vardır:
    Ezan sesi duyulmuyor/ Haç dikilmiş minbere/ Kafir yunan bayrak asmış/camilere her yere/ Öyle ise gel kardeşim / Hep verelim el ele/ Patlatalım bombaları/ Çanlar sussun her yerde.
    Çanları susturduk bu toprakların İslam diyarı olduğunu tekrar Türkiye karasında ve semalarında yankıbula gelen ezan bunun en büyük şahididir. Coğrafyamızın bilhassa vatanımızın Dar'ül İslam olduğuna şahitlik eden ezanın kıyamete kadar yankılanması duasıyla..


    👉32Ebedî, yurdumun üstünde benim inlemeli.

    Asırlardır, ezan duymamış kulaklara ezan duyurmaktı Türk'ün ülküsü. İslamı her beldeye yaymaktı. Tek hedefti Allah'ın adını her yerde duyurmak. Başardık da bunu. Her şeyini buna adamış milletin yurdunda, semalarda, O'nun adı duyulmalı değilmiydi zaten? Bakın ne diyor Süleyman Şah: "Bu topraklarda ezan sesinin işitilmediği şehir komadan bu dünyadan göçersem gözlerim açık gidecek." Âkif bunu dile getirmiş bence. Tek ülküsü bu olan millet, tabiiki semalarında ezan sesini inletecekti.
    Bu yüzden ülkede belli kesimi rahatsız eden ve kaldırılması istenen bir mısradır zaten. Ama bilmiyorlar ki, ezan sesini susturmak ile bayrağı indirmek hemen hemen aynı şeydir. Zira o bayrak, bu ezan için şehit olanların kanını taşır. Ki millet olarak ezansız tam 18 yıl geçirdik, bunun acısını da biliyoruz, ezana sahip çıkmalıyız. Ve o ezan semalarımızda inlesin diye, gerekirse canımızı da vermeliyiz.


    👉33-O zaman vecd ile bin secde eder -varsa- taşı

    SECDE
    - Kainatın özü
    - Varlığın tek gayesi
    - Yaradılışta ki hikmet...
    Her şey; Yüce Allah(cc)' ın
    "Âdem’e secde edin!" (Kehf Suresi 50. Ayet)
    emriyle başladı. Melekler bu emri bi hakkın yerine getirmenin gayreti içinde rızayı ilahi şerbetini kana kana içtiler. Fakat içlerinden biri vardı ki, içmekten kendini mahrum bıraktı. Kimdi bu nasipsiz! Yaradılışı dumansız ateşten, cin taifesinden ŞEYTAN. Peki Yüce Allah(cc)’a hiç isyan etmemiş miydi? Reddedemeyeceği (Gururuna dokunmayan, Kibrini azdırmayan) teklifler alıyormuş gibi aldığı emirlere itaatleri vesilesiyle melekler katına yükselmiş ödüllendirilmişti. Fakat bu sefer ki emir başkaydı. Hiç öncekilere de benzemiyordu. Ve Benlik damarına dokunan bir kibirle küstahça dedi;
    "Ben ondan hayırlıyım. Çünkü beni ateşten yarattın. Onu ise çamurdan" (Araf Suresi 12. Ayet)
    aklınca zekasını konuşturmuştu. Bilemedi, anlayamadı, düşünemedi, düşünemezdi de. Aklı tutulmuş sefiller gibi takıldı zahirine, anlamını idrak edemedi. Oysa ateş yok edici, toprak var ediciydi. Bilemedi...
    Rabbinden ümidini kesmenin verdiği rahatlık içinde yine dedi;“onlara önlerinden, arkalarından, sağlarından ve sollarından sokulacağım." (Araf Suresi 17. Ayet)
    Kendi kabahatini insana vermiş, yetmemiş kadere yüklemişti. Artık insan (bizler) en büyük düşmanıydı. Önümüzden, arkamızdan, sağımızdan ve solumuzdan kuşatılmıştık ki, Yüce rabbimiz imdadımıza yetişdi ve kurtuluşumuza; Aşağı (Secde) ve Yukarı (Dua) ‘yı vesile kıldı.
    Kalbinde açan iman gülünün kokusuyla gönlü hoş muhabbetle dolu mehmetçiğimizin anlı secdedeydi. Yüce yaratıcısına karşı haddini de bildi vazifesini de. Küffarlara boyun eğdiren güç bu kutlu tevazu, kulluk şuuru ve bilinciydi. Kalplerinde ki iman yüklü bulutlar düşmanların üzerine bir şimşek gibi çakıvermiş hadlerini bildirmişti. Şanlı Türk askeri büyük bir tevazu ile boyun eğdi haddini bildi. Allah da düşmanlarına boyun eğdirdi, hadlerini bildirtti.

    Tarihimiz, Geçmişten bir nişane, geleceğimiz için bir ders niteliğindedir. Günümüz islam aleminin bu dersi alabilmesi ümidiyle...


    👉34-Her cerîhamdan, İlâhî, boşanıp kanlı yaşım,

    Merhum Üstad Mehmet Akif şehit askerlere hitaben sesleniyor bu mısrada. Toprağın altında ki şehitlerin üzerinde ki cerehatından( yaralarından) çıkan kan ruh olarak yükselip gökyüzüne çıkar.
    Akif' in İstiklal Marşında Allah'tan dileği; şehit kanlarıyla sulanan vatan topraklarında, işgal ve savaş boyunca memleketin aldığı tüm yaralardan boşalan kanlı yaşlar, boşa akmamış olacak, şehitlerin ruhları ezan sesiyle Arş' a yükselecektir .

    "Allah, bir daha bu millete bir İstiklal Marşı yazdırmasın…
    Mehmet Akif, son günlerinde, hasta yatağında yatarken kendisine İstiklal Marşı için,
    “Acaba yeniden yazılsa daha iyi olmaz mı?” diye bir sual sorulmuş. Akif'in şu cevabı, bu marşın neyin destanı, neyin mahsulü olduğunu anlatacak bir vecizedir:“O şiir bir daha yazılamaz, onu ben de yazamam; onu yazmak için o günleri görmek, o günleri yaşamak lazım. Allah, bir daha bu millete bir İstiklal Marşı yazdırmasın.”


    👉35-Fışkırır rûh-i mücerred gibi yerden na’şım!

    Na'şım;demek kefene sarılıp mezara konulan ölü demektir.
    Mücerret ise soyut demektir.
    Ruh-i mücerred; "Soyulmus, çıplak, gözle görülmeyen soyut ruh manasındadır.


    İstiklale kavuştuktan sonra ölü bedenlerin dahi canlanmasının ve bu olaya sevinmesi ihtimalinden mahseder.
    Bu mısra aynı kıtanın diğer üç mısrasında olduğu gibi bir şehidin ağzından söylenmektedir.
    Burada ahiret günündeki diriliş fışkırmak ifadesiyle kuvvetlendirilmistir.
    Ruhun mücerret olarak nitelendirilmesi de şehide ait olmasından dolayıdır.
    "O zaman cesedim, bir ruh gibi fışkırarak göğe çıkar "


    👉36-O zaman yükselerek Arş’a değer, belki, başım.

    Bu mısrada "yükselmek" kelimesi fiziken değil, manevi olarak yukselmekten bahsetmektedir.. Miraç hadisesinde Efendimiz SAV Allah-u Teala'nın katına yükseltilmiş, orada Rabbiyle perdesiz, aracısız konuşmuştur. Orada Efendimiz SAV'e beş vakit namaz emredilmiş, Bakara Suresi'nin son ayetleri (Amener rasulü) nazil olmuştur. Hz.Ebubekir'e "sıddık" ünvanının verilmesi de yine bu olay sonrasında gerçekleşmiştir. Dolayısıyla Türk kültüründe yükselmenin (miracın)farklı ve özel bir yeri vardır.

    Şair bu mısrada "başının arşa değmesi"nden söz ediyor. Niyeti şüphesiz ki arşı aşmak değil, arşa başını değdirmek. Cebrail(A.S.)'in Peygamberimizi Allah(C.C.)'ın huzuruna getirirken belli bir sınırı geçmediğini, Efendimiz SAV'in sorusu üzerine de "Buradan bir parmak ucu ileri geçecek olursam yanarım" diye cevap verdiğini biliyoruz. Akif bu mısrada haddi aşmayanlardan olduğunu göstermek adına zirve noktasının ancak "arşa değmek" olabileceğini söylüyor. Ruh-u mücerred, miracını sınıra kadar önüne çıkan engelleri, bentleri aşarak tamamlıyor, sınıra gelince de Cebrail teslimiyyeti gösteriyor.
    Mahlûkun Hâlik’ine ittibaında “secde” arşa değecek kadar yükselişin adıdır.


    👉37-Dalgalan sen de şafaklar gibi ey şanlı hilâl!

    “Dalgalan sen de şafaklar gibi ey şanlı hilal! “Diyerek büyük vatan şairi Mehmet Âkif Ersoy bağımsızlığı belirtiyor. Ve şanlı bayrak sen de artık şafaklar gibi al renginle göklerde hür ve mesut olarak dalgalan. Özgürlük ve istiklal ülkemizin hakkıdır ve her zaman da olacaktır. Türk bayrağı göklerde her zaman dalgalanacaktır.


    👉38-Olsun artık dökülen kanlarımın hepsi helâl.

    Bu uğurda dökülen kanların hepsi bayrağa, bağımsızlığa helal olsun demektedir. "Bu ülke için hürriyet ve istiklal için girdiğim savaşlardaki tüm kanlarım sana helal olsun hakkım da kanımda sana helaldir sen ancak dalgalandıkça bizim dökülen kanımız helaldir'' demektir.
    Bayragımız dalgalanmadığı takdirde; bu vatan ''müslüman'' vatanı olmaktan çıkarıldığı takdirde bizim de hakkımız bizden sonrakilere helal değildir.


    👉39-Ebediyyen sana yok, ırkıma yok izmihlâl:

    Türkler tarih boyunca büyük mücadeleler vermiş, dünyanın en büyük imparatorluklarından birini kurmuş, en büyük savaşlardan yaralansa da canı çok yakılsa da ayağa kalkmış ve kanla boyanmış o muhteşem bayrağı hep yüksekte tutmayı başarmıştır. Ne kadar çok şehit verilse de toprağın her karışı kanla sulansa da Rabbimiz Türk milletinin yok edilmesine izin vermemiştir ve bunu İnşaAllah kimse başaramayacak. M.A. Ersoya yazdırılan bu mısrada türk milletinin sonsuza kadar yıkılmayacağının ve yok olmayacağının müjdesi verilmiştir. Türklerin seçilmiş olduklarının birçok göstergesi vardır. Türk milletinin İslam'a girdikten sonra yüzyıllar boyunca İslam'ın bayraktarlığını yaptığını biliyoruz.Türkler İslamın yayılmasında öncü olmuşlardır ve olacaklardır.Türkler Osmanlı döneminde İslam aleminin hamiliğini yapmıştır. Peygamberimiz'in (s.a.v.) türklerle ilgili birçok sözü vardır. 'Türklerin dilini öğreniniz, çünkü onların uzun süren hakimiyyetleri olacaktır'. 'Onlar dünyaya iki kez hükmedeceklerdir', ' Türklere dokunmayın' sözü, bu milletin İslam'ın güçlenmesine yapacağı katkıya işaret olabilir. Bu sözlerden en bilineni ise şudur: “İstanbul elbette feth olunacaktır. Onu fetheden kumandan ne güzel kumandan, onu fetheden ordu ne güzel ordudur”. Hz. Peygamber’in övgüsüne mazhar olma gururu türk milletine aittir. Allah bu şanlı bayrağı dünya durdukca dalgalandırsın İnşaAllah.


    👉40-Hakkıdır, hür yaşamış, bayrağımın hürriyyet;
    Ezelden beridir hür yaşayan bayrağımın özgürlük hür olmak hakkıdır...


    👉41-Hakkıdır, Hakk’a tapan, milletimin İstiklâl

    Son dokunuşla Mehmet Akif Ersoy marşı çok güzel özetlemis
    Mısranın 'Hak' kavramının iki manaya geldir;
    İlk anlamı: Allah manasındadır ki devlet ve millet ona (Allah'a) göre düzenler.
    İkinci anlamı ise: adalet ve hukuktur..
    Bağımsızlık, allah'a inananların en büyük hakkıdır.
    Türk milletinin Allah’a olan inancı ve bağlılığıyla İstiklal Savaşını kazandığını ortaya koyuyor.
    Bu ülkenin hürriyet ve istiklal hakkıdır, her zaman da var olmaya devam edecektir.

    @0000001 Eylül Türk sallapatti Mir'at-ı Cünun ~ DİLHUN ~ @rihle DAMLA @lilithintorunu amak-ı hayal Ruh-u Revan. ꧁ Ben Hakimim Masum Bey ꧂ Rumeysa Uzun Sevgi Kervancı
    Tekinsiz Ludovica @Gul_m Kübra Gözüdik (AyBüke) (Salim) @YILDIZIM
  • BU KADINLARIN ÇIĞLIKLARINI DUYUN! (Sema Maraşlı)

    On sekiz yaş altında evlenmenin cezasını çeken genç kadınlar onlar. Severek isteyerek düğünle dernekle evlendikleri kocaları hapiste, gerçek tecavüzcülerle aynı koğuştu yatıyor. Onlar da dışarıda babasız büyütmek zorunda kaldıkları çocukları ile hayat mücadelesi veriyorlar. Kocaları hapiste gençliklerini çürütürken, onların ömrü de kocalarını kurtarmak için TBMM yollarında geçiyor.
    Resmi olarak bilinen sayıları dört bin civarında olan bu mazlum kadınların gayretleri ile 2016 da meclis 18 yaş altı evlenenlerin eşlerine af yasası çıkarmak için adım atmıştı fakat feministlerin (din düşmanı ve kendini dindar diye tanımlayan feministlerin) ortak isyanı ile TBMM geri adım attı. Ertesi gün kocasının hapisten çıkamayacağını anlayan bir kadın intihar etti. Diğerleri de kan ağlayarak sustular. Onbin civarında çocuğun baba özlemleri de yüreklerinde yara oldu.
    Niye? Feminist kadınların gönlü olsun diye. İktidar meraklısı muhteris kadınlar, güç gösterisi yapsınlar diye kurban edildi bu kadınlar ve aileleri. Biz onları görmesek de onlar varlar. Kendi aralarında grup kurmuşlar birbirlerine destek olmaya çalışıyorlar. Benden yardım istediler “Bize kimse sahip çıkmıyor.” dediler. Ben de “Hikayenizi yazın gönderin.” dedim yazıp gönderdiler. Onlar artık benim kız kardeşlerim ve eşleri hapisten çıkana kadar mücadelede yanlarında olacağım inşallah.
    İşte kendi dillerinden yaşadıkları…


    Ben Beyza Evli ve bir çocuk annesiyim. Ben 21 eşim de 25 yaşında. Eşim benimle evlendiği için beni yarı yolda bırakmadığı için 9 yıl ceza aldı. Sevmenin mağduriyetini yaşıyorum. Sevdim diye yasaların verdiği cezanın mağduriyeti.
    Her genç kız gibi dershanede beğendiğin bir çocuk olur ya hani öyle işte.. Ben 15 eşim de 18 yaşındaydı. Sevdik birbirimizi. Aklımda onunla evlenebilme hayalleri vardı.. Görüşmelerimizi ailem öğrendi, izin vermediler, tamam, diyip sustuk ama bırakamadık birbirimizi, devam ettik… Ailem onu bırakmam için psikolojik ve fiziksel şiddetle uyguladı. Okuyordum, görüşmeyelim diye okuldan aldılar, beni ve hedeflerimi kösteklediler.
    Ne yaptıysam olmadı sevmek ağırmış, ben vazgeçemedim kaçtım. Sevdiğim adama “Götür beni dayanamıyorum dedim” kaçtık, mutluyduk. Fazla sürmedi ailem şikayetçi oldu, eşimi beni zorla kaçırıp bana zorla sahip olmakla suçladılar. Yaşım 15 diye mahkeme ciddiye almadı beni, kendini savunup hür iradesiyle hareket edecek psikolojik olgunluğa erişmemişim, öyle dediler.
    Halbuki neler yaşamıştım bir ben bilirdim. Eşimi içeri aldılar 13 ay yattı daha sonra tutuksuz yargılanmak üzere çıktı, biz beraberdik, yine ailem beni ondan saklıyordu, bekledik sabrettik evliliğimize gün saydık…
    Reşit olduğum gün kaçtım, ertesi gün nikahımızı kıydık.. Eşim anlı şanlı düğünümüzü yaptı, annemin babamın ailemin eksikliğini hissettirmedi. Her an her durumda benim yanımda oldu. 1. Yıldönümümüzde hamile olduğum haberini aldık bir çocuğumuz olacaktı bu haberi almamızdan 1.5 ay sonra erken evlilik yasa tasarısı gündeme geldi çok sevindik mutlu olduk kurtuluyoruz, diye rahat bir uyku uyuduk ama sonra yasa geri çekildi…
    Bir erkeğin ağlamasına şahit olabilirdiniz. Erkekler ne kadar zor ağlar bilirsiniz, biz birbirimize sarılıp hüngür hüngür ağladık. “Ama bu olacak merak etme” dedim eşime ama olmadı. 6.5 aylık hamileydim bir sabah ansızın aldılar eşimi, sabahın köründe. İçinizdeki sıkıntıyla uyuyamazsınız zaten.
    Ne olduğunu anlamadan götürdüler, eşimi gelecek diye bekledim. O gece ertesi gece öbür gece ta ki görüş salonunda elinde telefon gözleri yaşlı beni beklediğini görene kadar.
    Bir kadın güçlü görünmek için ağlayamıyorsa, içinde ne yangınlar kopuyordur, siz düşünün. Yüzüme bu gülümseme yerleştirdim “bu da geçecek canımın içi” dedim.
    Doğum yapana kadar kabullenmedim, gelecek diye bekledim, ama gelmedi. Doğum sancılarım başladığında, hayır şimdi yapamam, diye ağladım.
    Bebeğimi kucağıma verdiklerinde eşimin beni dışarıda beklemediğini, kızımızı kucaklayamayacağını bilerek sarıldım kızıma.. Yavrunuz dünyaya gelmiş ama eşinizin haberi bile yok düşünsenize…
    Babasını görsün diye 10 günlük çocuğu cezaevine götürdüm… Daha evladını nasıl tutacağını bile bilmeyen bir baba… Yavrusunun kokusunu ilk defa içine çeken bir baba… Ben anlatamıyorum bile neler yaşadığımı siz düşünün.
    Eşim tek dayanağımdı, o gidince ailem gitti yanımdan, kimsesiz kaldım. Üzüntümü bile paylaşamadım kimseyle mutluluğumu da… Maddi yönden çekilen zorluklar cabası. İki şekilde de yıprandım. Hem anne hem baba oldum hem evimi geçindirmeye hem eşime bakmaya çalıştım. 9 sene 2 ay az değil ki. Sevdiğiniz için ceza alıyorsunuz düşünsenize…
    Bu kadar kötülüğün içinde mükafatlandırılmamız gerekirken mapushane köşelerinde çürüyorsunuz… Cezamız daha çok var 2020 sonunda kavuşacağız o zamana kadar çok şey değişmiş ve çok şey için geç kalınmış olacak. Kızımız 3.5 yaşında olacak.
    Benden geriye sadece bir enkaz kalmış olacak. Neresinden tutup düzeltebilirsiniz, gençliğimizi mutluluğumuzu hiç düşünmeden harcadıktan sonra bizden geriye ne kalır ki!
    Sizden ne farkım vardı benim? Kanunların belirlediği yaştan küçük evlenmek mi suçum? Belki de sizin kalbinizde olandan daha fazla sevgim vardı. Bu yasaya karşı gelirken bir an olsun bile içiniz sızlamadı mi?
    Benim dedem de erken yaşta evlendi o da tecavüzcü mü o zaman, diye empati yaptınız mı?
    Büyüklerden kalma her şeye geri kafalılık diyorsunuz, peki ya o hor gördüğünüz ilişkilerdeki aşkın bir gramını dahi yaşadınız mi?
    Öyle tepkiler verdiniz ki biz bunları haketmedik! Siz bu yasaya engel olarak gözyaşlarıma sebep oldunuz, beni karnımda çocukla bir başıma kalmaya zorladınız. Yazık çok yazık!


    Ben Mahinur Evliyim. Ben 22, eşim de 25 yaşında. Tek istediğim o güzel mutlu aşk dolu yuvaya sahip olabilmekti… 2009 yılında önce arkadaşım sonra sırdaşım sonra da sevdiğim olan adam eşim oldu.
    Dershane zamanlarında tanışmıştık. Gözlerimin içine gülümsediği zaman sevmiştim onu. Bir sene devam ettik, gerek arkadaş oldu, gerek anne baba… Ailemle tanıştırdım, ailem onay vermedi, olmaz dediler. Çok uğraştık ama ailemin baskısından yorulmuştuk artık.
    Ben 14 eşim 17 yaşındaydı. Kaçalım dedim, o konuştu benimle, emin misin, dedi. Nasıl emin olmayabilirdim ki hayallerimdeki kalbimdeki adamdı…
    Kaçtık işte sonra… Ailem şikayetçi oldu. Yaşım 14 ya dinlemediler bile beni… Eşimi aldılar 2 ay cezaevine koydular sonra serbest bıraktılar. Çıktığı gün ailesiyle çiçeğini aldı geldi, Allah’ın emriyle  istedi beni babamdan…
    Yine istemediler biz de tekrar kaçtık. Gelinliğimi de giydim düğünümüzü de yaptık, eşimle mutlu bir hayata adım attım.
    7 sene geçti evimiz düzenimiz her şeyimiz oturmuştu, bir de dükkan açacaktık… Ama olmadı eşimi benimle evlendi diye tecavüzcü diyip içeri aldılar.
    Sonrası mı ne oldu?
    Bir başıma ortada kaldım sahip çıkanım olmadan, bir başıma mücadele ettim. 10 defa TBMM’ye gittim. Her seferinde kalbime bir parmak umut iliştirip gönderdiler geri… Perişan halde, dükkan açacağımız parayı eşimi kurtarmak için gittiğim Ankara yollarında harcadım…
    15 aydır sadece ayda bir defa 40 dakikalık görüşlerde eşime sarılıp huzur bulabiliyorum… Çocuk da istemedik bu cezanın geleceğini bildiğimiz için çocuğumuza bu acıyı çektirmek istemedik.. Dayanacak kimsem kalmadı.
    Hem maddi hem manevi olarak dayanacak bir şeyim kalmadı.
    Her görüşe gittiğimde canımdan can kopuyor…Bir parçamı orada bırakıp geliyorum. Benden geriye hiç bir şey kalmayana dek sürecek mi bu hasret?
    Kendimden geçiyorum kaç kez bayıldım, kaç kez ağlamaktan kendimden geçtim bilmiyorum. Bu son olacak mı sanmıyorum. Çok şey istemiyorum aslında bana, baba şefkati veren, aile sıcaklığını hissettiren eşimi istiyorum… Herkes böyle kolay kavuşurken bizim bu kadar zor olmamalı.
    O yasa gündeme geldiğinde binbir umut vardı içimde, renk renk hayallerim vardı. Kadınlar tepki verip yasanın geri çekilmesine sebep olduğunuzda ben eşimi, ailemi, hayatımı, kendimi kaybettim. Yaşamaktan korktuğum şeylerin içinde buldum kendimi. Düşündün mu hiç, ya senin oğlun olsaydı evlenen ve evlendiği için hapiste yatan, ya da kızın olsaydı kaçan ve sevdiğine kaçtı diye kocasız bir başına yaşamak zorunda olan?
    Bu kadar vicdansız mıydınız? Kadın kadın diyordunuz hem cinsinize desteğiniz bu kadar miydi? Bu muydu sırf sizden erken evlendik diye mi tecavüzcü damgasını hakettik biz! Dilerim Allah’tan benim yaşadıklarımı yaşamadan ölmezsiniz…


    Ben Özge Evliyim 2 çocuk annesiyim. Ben 27 eşim de 36 yaşında. İki seven kalbin birbirini bulması ne kadar karşılaşılabilir bir şey ki bu hayatta. Seven sevdiğine kavuşsun mutlu mesut yaşasınlar isteriz… Ama biz sevdik mi de hayır olmaz der önümüze koyarlar anayasayı. Sevmenin kriterlerine uymuyorsunuz derler…
    Küçük bir kalpte sevebilir, evlat anneyi babayı nasıl seviyorsa, evleneceği adamı da öyle sevebilir… Ben sevdim…2005 senesiydi. 14 yaşındaydım.
    Olur ya komşu çocukları bizimkisi de öyleydi. Sevdik çok sevdik. Her şey toz pembe görülüyordu o zamanlar.
    Sevmenin, evlenmenin bu kadar büyük bir suç olduğunu bilmiyorduk. Kaçtık sonra ailelerin rızasıyla telli duvaklı evlendik. Siyah beyaza nasıl yakışıyorsa bizde öyle yakışıyorduk.
    12 senedir mutlu giden bir evliliğimiz vardı. Bu süre zarfında 2 tane aşkımızın meyvesi 2 tane kızımız oldu. Biri 11 diğeri 4 yaşında.
    Yaşları küçük belki ama yaşadıkları acı yaşlarından büyük… Babaları varken babasız büyümek zorunda kalan çocuklarımın tek suçları anne ve babalarının severek evlenmesi oldu…
    Yaşıtları babalarının ellerinden tutup parka giderken, babaları babacığım diye ellerini bırakmazken, benim çocuklarım görüş odalarında telefonlara sarılıp baba diye ağlamak zorunda mı?
    Yasa çıkacak diye içimizde kuşlar uçuştu, çiçekler açtı. Üzerimizdeki kara bulutlar gidecek derken hevesimizi kursağımızda bırakanların mahşerde evlatlarımın iki eli yakalarında olacak!


    Ben Tutku  Evliyim ve bir çocuk annesiyim. Ben 22 eşim de 26 yaşında. Senelerden 2009. Tabi o zamanlar deli dolu çağlarımız. Ben 14 o 18 yaşında.
    Bir gün okul çıkışı yolda giderken eşimi gördüm. Her genç kızın başına gelen olay gibi onu görünce içim kıpır kıpır oldu. Temiz bir çocuktu eli yüzü düzgün…Ve bana öyle içten gülümsedi ki o an dünya durdu. O günden sonra sık sık karşılaşmaya başladık.
    2010 senesinde eşimle her zamanki bir gün gibi buluştuk. Tabi zaman akıp geçmiş saat baya geç olmuştu fark edememiştik annem aramaya başladı bağırıyor çağırıyordu, eve gidemezdim gidersem baya bir sorun yaşayacaktım. Korkudan telefonumu kapattım ve eşime artık eve gitmek istemediğimi, korktuğumu, onunla kalmak istediğimi söyledim.
    Eşim buna karşı çıktı ama ben zorladım. Bir daha görüştürmezler diye korktum, ayırırlar diye korktum ve o gün esimle kaçmaya karar verdik. Aslında bu durumda en büyük suçlu bendim. Ben zorlamıştım eşimi.
    Eşimin annesi babası ayrıydı, annesi onu bırakıp gitmişti eşim tek başına yaşayan biriydi ailemin şikayet etme sebeplerinden en büyüğü de eşimin ailesinin olmamasıydı. Sonra eşimin bir kaç yakını ailemle konuştu, bana sahip çıkacaklarını düğün dernek yapacaklarını söylediler. Ailem kabul etti ve şikayeti geri aldılar.
    Ama çok geçti… Kamu karşı çıktı. Ve biz senelerce mutlu giden evliliğimizde bu cezanın bir gün geleceğini bilerek yaşadık hayallerimizin peşinden gidemedik çünkü biliyorduk ki bu ceza bir gün gelecek ve biz bir sure ayrı kalacağız.
    Eşimin annesi eşim 14 yaşındayken onu bırakıp gitmişti, evlendikten 3 sene sonra çıkıp geldi ve ben senelerce bu ceza yüzünden kayınvalideyle oturmak zorunda kalmıştım. Eşim annesini affetmişti ama ben affedemiyordum çünkü eşimin annesizken neler yaşadığını ben biliyordum.
    Gel zaman git zaman dava 6 yıl sonra bir kızımız olduktan sonra geldi. Kızım 1 yaşındaydı babası gittiğinde… Ne zormuş babasız çocuk büyütmek kadın başına. Ve en önemlisi de kızım babasını işte biliyor ve ben her gün onun babam ne zaman gelecek sorusuyla yanıp bitiyorum.
    Ve şimdi bana gelelim… Eşim gittiği gün öyle çaresiz öyle yalnız kaldım ki ne arkamda sahip çıkacak ailem ne de esimin ailesi var. Şuan eşimin dedesinden kalan beraber yaşadığımız evde kızımla tek başıma yaşıyorum kayınvalide oğlumun başını yaktın diye çekti gitti. Ve ben bir başıma çocuğumla geçim derdine düştüm devletin verdiği 3 kuruş parayla aylarca geçinmeye çalışıyorum. Esimi sorarsanız oda içerde çalışıp kendini geçindiriyor. Param parça olduk… Açıkçası sevmenin sevilmenin kurbanı olduk….
    Benim kızım her gün babasının gelmesi için dua eder. Bu yasa gündeme geldiginde kızıma duaların kabul oldu, baban çıkacak yanımıza gelecek demiştim. Sonra karşı çıkıldığını yasanın geri çekildiğini öğrenince kahroldum ve ilk aklıma gelen bunu 4 yasındaki kızma nasıl anlatacağım oldu.. Günlerce sakladım günlerce söyleyemedim daha sonra açıklamak zorunda kaldım ve kızım babasının resminin olduğu çerçeveyi ağlayarak çöpe attı “babam beni kandırıyor” dedi.
    Simdi size soruyorum benim 4 yaşındaki evladımın ve bir sürü yavrunun gözlerinin yaşının hesabını kim verecek? Çocuklarımızın babasız geçirdiği en güzel zamanlarını bize kim verecek? En güzel yıllarımızı çalanlara sesleniyorum. Bizden ne istediniz?


    Ben Damla Evliyim. Ben 18 eşim 28 yaşında. Eşimle yaz tatilinde çalışmak için girdiğim bir iş yerinde tanıştık. Birbirimizi sevdik. Sene 2013…
    İş yeri  18 yaş altında eleman çalıştırmıyordu ve 3 aylık bir süre çalışacağım için sigorta yapmıyordu.
    Bu yüzden eşim ve iş yeri dahil herkes beni 18 yaşında biliyordu. Çok sevdik birbirimizi. O benim her şeyim oldu nasıl vazgeçerdim ki nasıl vazgeçerdim hayatım olan adamdan…
    Bana aşkla sevgiyle masumiyetle bakan o gözlerine nasıl hayır derdim?  Olmadı yapamadım vazgeçemedim 15 yaşında ölene dek seninleyim dedim.
    Ailem öğrendi, telefonumu aldılar, yapmayın ne olur dedim, bir birbirimizi çok sevdik o kötü biri değil dedim, ama kimse beni dinlemedi, kimseye anlatamadım kendimi. Ailem eşimi şikayet etti.
    Sonra eşimin ailesi geldi tanıştılar vs tabi ailem yine ikna olmamıştı bu süre içinde. Eşim sırf beni aileme karşı mahcup duruma düşürmemek için bak seni sevseydi kaçmazdı dedirtmemek için yakalama kararı bile çıkmadan gidip teslim oldu benim eşim.
    Sonra teslim olduğu gün tutuklandı, ailem o gün şikayetini geri aldı ama nafile. Artık çoktan olan olmuştu, eşim içerdeydi bense her gün darmadağın her günüm zehirdi.
    Mahkeme günü geldi çattı eşime 16 sene ceza verdiler o da bende neye uğradığımıza şaşırdık. Dünyamız karardı oysa ne hayallerimiz vardı bizim şimdi yıkılan. Eşim içeri gireli 3 sene bitti 4 e girdik 2016da cezaevinde resmi nikahımızı kıydık.
    Oysa ne kadar isterdim eşimin beni beyazlar içinde görmesini. Her genç kızın hayalindeki gibi fazla olanı istemedim hiç, sadece o olsun istedim yanımda. Mutlu olalım istedim, masum saf bir sevginin bedelinin bu kadar ağır olması dayanılmaz halde.
    Ben her gün eriyorum, içim kan ağlıyor, dayanamıyorum bu acıya. Eşim benim en büyük destekçim, bu durumda bile hala o destek moral verir. Bizim tek suçumuz zamansız sevmek, bunun bedeli bu kadar ağır olmamalıydı…
    Yasa geri çekildiği zaman dünya başımıza yıkıldı. Bütün hayallerimiz suya düştü.
    Tek umudumuz o yasaydı. Bizim bunca acı çekmemize sebep olan, karşı çıkan kadınlara soruyorum “Sizde kadınsınız sizde bi annesiniz nasıl vicdanınız el verdi.  neden bizim haklarımızı da savunmuyorsunuz, madem kadın hakları diyorsunuz da?”
    Yasaya karşı çıkarak ne kadar büyük vebal aldığınızı bilin. Yasaya karşı çıkarak 9000 çocuk babasız büyüsün, anneleri tek başına hayat mücadelesi versin, eşleri içerde çürüsün dediniz siz ! Mutlu musunuz?


    Ben Şükriye Evli ve 4 çocuk annesiyim. Ben 25 eşim 31 yaşında. 2007 yılında tanıştım eşimle.
    Eşimi tanıdıkça onu çok sevmeye başladım ve beni mutlu ettiğini ve de onun beni çok sevdiğini hissettim. 1 sene görüştük, ben 15 eşim 20 yaşındaydı. Ailem vermedi ben de eşime kendi isteğimle kaçtım, ailem karakola gidip şikayetçi oldular fakat benim eşime olan sevgimi anlayınca sonra geri çektiler şikayeti.
    Eksiksiz bir şekilde eşimin ailesi üzerine düşen her şeyi yaptılar; kına gecesi, düğünümü ve artık o bembeyaz gelinliği giymiştim ve artık sevdiğim adamın yanından hiç ayrılmayacaktım çok mutluydum.
    Yaşım tutunca hemen 17 yaşımda resmi nikahımızı kıydık. Bir yuva kurduk, 4 tane evladımız oldu.Kendi çabamızda geçinip gidiyorduk ama huzurumuz vardı, en önemlisi mutluyduk….
    Tabi o haksız ceza gelene kadar eşim “Tecavüzcülerle” bir tutuluyor, istismar sucundan ceza evine girdi peki neden??
    Bana sahip çıkıp yari yolda bırakmadığı için mi! Bu suç mu biz birbirimizi çok sevdik. Sevmek sevilmek suç mudur?
    Eşim 3 sene 3 aydır cezaevinde ve daha 5 sene cezası var.Bizim yuvamızı başımıza yıktılar, 4 evladımı babasız bıraktılar. Çocuklarım baba hasreti çekerken eşim gerçek tecavüzcülerle aynı havayı soluyor.
    Benim eşim aile babası 4 çocuğumun babası ve nikahlı eşim bunları hak etmedi. Ayda sadece 1 defa cezaevine gidebiliyorum. Canım o kadar çok acıyor ki eşimi o kadar çok özlüyorum ki…
    Benim çocuklarım babasızlığı hak etmedi, benim evlatlarımın suçu ne?
    Yetim gibi büyüyorlar. Ben simdi bu çocuklarıma nasıl bakayım?
    Annelik olan görevimi mi yapayım yoksa babalık görevi olan çalışıp eve ekmek mi getireyim? Kimse bilmez bizim çaresizliğimizi, yaşamayan anlayamaz…
    Eşime çok aşığım ve ondan asla vazgeçmeyeceğim, o benim bu dünyadaki tek yegâne sevdamdır. Tek isteğim birilerinin artık bizim sesimizi duyması. Suçsuz  eşimin tecavüzcülerden ayrılmasını, evine ait olduğu yere, çocuklarının yanına yuvasına gelmesini istiyorum…


    Ben Nagehan  Evli ve 2 çocuk annesiyim. Ben 25 eşim 28 yaşında. Hayat hikayesi derler ya hani bizimki öyle bir şey işte. Bir bayram sabahı güneş gibi doğdu karanlık günlerime. Gözlerinde öyle bir gülümseme vardı ki bir gülüşü ile bütün dertleri acıları unutturan tek adamdı. Biz 8 ay görüştük rüya gibi, dünya sadece bizim etrafımızda dönercesine.
    Onunla olduğum zamanlar nefes aldığım yaşamaktan tat aldığım anlarımdı. Her gün  saatlerce birlikte el ele gezerdik sessizce. Bir gün geldi artık sevgimiz her şeyin önüne geçti ellerini uzattı bana bir ömür, “ Ellerimden tutar misin bayram şekerim” dedi tarih  01.07.2008 gösteriyordu, saat tam gece 12 de biz birbirimizin ellerini  bir daha ölüm ayırana dek bırakmayacağımıza söz verdik.
    Ben 15 eşim 18 yaşındaydı. Belki sizlere göre çocuktuk ama biz hiç çocuk olmadık biz hayatı omuzlarımıza 8 yaşında yükledik. Bizim yüreğimiz dedelerimiz ninelerimiz gibi destansı sevgi ile sarılmıştı.
    Telli duvaklı gelin olmuştum sevdiğim adama, bulutların üstünde gezen kuş misali uçuyordum. sonra öğrendik hamileyim bir oğlum olacak. küçük elleri ile aylar sonra ellerimizi sımsıkı tutan bir can sevgimizin meyvesi dünya geldi.
    Mutlu giden bir yuva vardı 7 ay sonra eşim asker oldu oğlum kucağımda 7 aylıktı ve o sıra ayrılığın verdiği üzüntüyle hastanelik olduk oğlumun kimliği olmadı için biz mahkeme kararı ile kimlik çıkardık nerden bilecektik ki yıllarca oğlum babasız kalacağız, şimdi oğlum 9 yaşında birde 5 yaşında baba aşığı bir kızım var.
    Eşim 2 yıldır ceza evinde rüya gibi giden yuvamız bir anda demir Parmaklıklar la tel örgülerle çevrildi. Bizim sevgimizin bedeli 10 yılmış .
    Ölümüne sevmenin sahip çıkmanın bedeli bu işte tecavüzcü damgası altında 10 yıl 10 ay .
    Ömrümüzün yarısı peki bu ceza sadece eşime mi Hayır bana en çok ta çocuklarımıza bizim sevdamızın bedelini onlar çekiyor.
    Bayram geliyor bu bayramda öncekiler gibi çocuklarımla 45 dakika eşimle hasret gidereceğiz.  Ne kadar acı ki 1 haftalık özlemini 45 dakika ya sığdır diyorlar sığar mı?
    Hadi bizi geçtim baba ne demekti. Meyvesi olamayan çınar ağacı. Bir çocuk babasız büyür mü? büyüyor işte. Bizim çocuklarımız anasız da babasız da büyüyor sırf yuva kurdu diye baba sevgisi özlemi hasreti ile küçücük kalpleri acı çekiyor.
    Bizi koruyormuş ya hani bu cezalar hani nerde benim canımın yarısı ceza evinde. Ben temizlik yaparak çocuklarıma, eşime bakıyorum, kimsesiz ne acılar çekerek, yine de  gam yemiyorum çalışmaktan. Canımı yakan ise sevgimizin adını tecavüzcü koymaları; bu sevgi var ya, su misali temiz ve berrak, kimsenin gücü yetmez kirletmeye..
    Eşim cezaevindeydi bu yasa gündeme geldiğinde mutlu mutlu konuşmuştuk “Az kaldı yanımda olacaksın” demiştim, ona hazırlıklar yaptım, sevdiği yemekleri yaptım.
    Çocuklarım evde babam gelecek diye sevinçten havaya uçuyordu.. Oğlum dedi ki
    “Anne babamla parka gidelim, arkadaşlarım babamın yanımda olduğunu görsün” dedi. Bu nasıl bişey düşünün. İşte siz beni geçin, çocuklarımın hayallerini başına yıktınız, bi çocuğun dünyasını kararttınız. Başına gelmeyen bilmezmiş. Herkes kadın olmuş, erkek olmuş, ama insan olamamış. Düşene destek çıkan değil, çelme atan bı toplum olmuşuz, benim ailemin, çocuklarımın vebali boynunuzda, onu bilip ona göre yaşayın.


    Ben Hasibe Evli ve bir çocuk annesiyim. Ben 25 eşim 29 yaşında. Ben ortaokuldaydım o lisede. Aynı mahallede her gün gördüğüm ama artık onu görünce yerine sığmayan kalbimdeki farklılığı hissettim. O liseye gidiyordu nerdeyse her gün beraber gidip geliyorduk okula.
    Görüşmeye başladık. Ailem fark etti. Biz söz yüzüğü takalım dedik ama ailem istemedi yaşın küçük dediler. Bir süre gizli saklı görüştük olmadı.Ailem duydu ama ben ondan ayrı kalamadım.Ben orta okulu o liseyi bitirdi.
    Ben 14 Eşim 18 yaşındaydık. Benimde onunda  ailesi istemedi bizde kaçtık. Çok değil 5 saat sonra geri geldik Kasım ayında nişan yüzüklerimiz takıldı.28 Aralık 2008 günü tüm ailemiz yanımızda düğünümüzü yaptık.
    Kısa bir süre sonra aile hekimine gitmiştik elimdeki kına parmağımdaki yüzük yüzünden doktor evlendiğimizi anladı ve şikayet etti bizi.
    Mayıs ayında ilk mahkemeye çıktık, eşim bir gece nezarette kaldı. Bende karnımda bebeğim karakol önünde… Sabah mahkeme ertelendi.19 Haziran 2009 da canımızı oğlumuzu kucağımıza aldık. Oğlum 23 günlüktü 2.mahkeme günü geldi.
    Kucağımızda oğlumuzu elimize kimliğini alıp gittik.Ama sonuç kaçınılmaz 8 yıl 4 ay dünya başımıza yıkıldı.Karar temyize gitti eşim serbest…
    Kocam askere gidip geldi.30 aralık 2010 resmi nikahımızı kiydik.Ecza deposunda ise başladı.Evimizi yuvamızı kurduk.Ben bir hastalığa yakalandım ayağımda kapanmayan bir yara 3 ayda bir ameliyat olup sonrasında 1 ay ayağa kalkamıyordum.
    Eşim hem elim hem ayağım her şeyimdi.2015- 25 Haziran polisler kapımız kıracak gibi çalıyorlar…
    Oğlumuz büyüdü 1.sınıfı bitirmişti.Biz ağlarken oğlumun gözleri önünde babasını kelepçeleyip götürdüler.Niye? Tecavüzcü diye annesiyle erken evlendi diye…
    Aradan 33 ay geçti.Hala ayağımda yara yalnız gittiğim hastaneler, ameliyatlar. Hem oğlumu okutup hem sağlık  savaşı verip dişimden tırnağımdan biriktirip TBMM yollarına döktük.
    Sonuç:  Büyüttüğüm oğlum her baba oğul gördüğünde her veli toplantısında ağlayan oğlum… Babasına ayda bir 35 dakika sarılarak baba kokusuna ,eşim evlat kokusuna ,ben hayat arkadaşıma doymaya çalıştık…Bu cezayı ben mi?Oğlum mu? Eşim mi? En çok Hangimiz çektik… Neyin cezasıydı bu sevmenin mi? Yuva kurmanın mı? Mutlu olmanın mı?…
    O yasanın çıkacağı günün sabahı oğlumla kahvaltı yaparken heyecanla haber izliyorduk 8 yaşındaydı oğlum anlıyordu her şeyi YASA KOMİSYONA GERİ ÇEKİLDİ cümleyi duyduğu anda lokması ağzında gözünde damlamaya hazır yaşlar…
    Bu acıya kıl payı kadar bile sebep olanlar “Can yakanların canının yanacağı günü beklesin”
    Hakkımı, oğlumun hakkını, öbür dünyaya bırakmasın, bu dünyada gözüm görsün, onların da aynı yerden canı yansın, evladının üzüntüsünü izleyip ellerinden bir şey gelmesin. Bu en büyük ceza görecekler. Hakkım helal değil OĞLUMUN HAKKI HELAL DEĞİL iki elimiz de bu dünyada öbür dünyada onların yakasında…


    Ben Özlem Evli ve 3 çocuk annesiyim. Ben 27 eşim 36 yaşında. Ben babamı  1,5 yaşında iken kaybettim. Annem bize hem anne hem baba oldu. Eşimle tanışınca onu çok sevdim ve annemle tanıştırdım o da çok sevdi, sevdiğim kişiyi. Sonrasında kahvaltılarımızı birlikte yapar olduk, yemeklerimizi birlikte yer olduk, ailemizin bir ferdi olmuştu, artık sonrasında artık adını koyalım, ailen gelsin söz  takalım dediler.
    Babam olmadığı  için  dayılarıma annem söyledi, büyük olarak dayımlar da olumlu baktı araştıralım bir soralım soruşturalım dediler. Kimseden  değil, direk eşimin ailesine  gidip  sormuşlardı kardeşini, ama o kişi ağabey olmayı bırak insan olmayı  bile hak etmeyen  bir kişilikmiş, kendi öz kardeşi için bir sürü  olumsuz  olumsuz bir şeyler atıp tutmuştu .
    Sonrasında dayım durumu bize anlatıp olmayacağını söyledi ve beni okuldan alıp kendi evine götürdü  kendi evinde bana hapis hayatı yaşattı… Kapıyı hep kilitliyordu, dışarı  çıkmama izin dahi vermiyordu. Odada kilitli kaldım, sadece lavabo ihtiyacı olduğunda çıkabiliyordum odadan…
    Sonra bir gün yan komşunun telefon dan gizlice annemi aradım, bunu duyan dayım beni çok kötü dövdü ve ben o dayağı yediğim dakika saniye dedim ki ben  size adım attıkça siz beni anlamıyorsunuz, ben kaçacağım  hepinizden kurtulacağım …
    Sabah annem geldi, yüzümün gözümün dağıldığını görünce beni hemen kendi evimize getirdi, ama bitmişlerdi benim için çünkü beni anlamamışlardı.
    Eşime mektup yazdım çalıştığı lokantaya götürdüm esim beni gördüğünde çok mutlu olmuştu, çok sevinmişti o bana o akşam öyle bir sarılmıştı ki o akşam anlamıştım beni asla bırakmayacağını…
    Sonrasında eşim ile konuşarak anlaşarak kaçtık ve benim en mutlu günlerim eşimin  yanında başladı. 14 yaşındaydım o zaman eşim 23. Ben çok şey öğrendim ondan. 16 yaşında  Yaprak büyük  kızım oldu, 20 yaşında  Yağmur ikinci kızım oldu 22 yaşında iken de Övgüm oldu, şu anda  üç tane güzeller güzeli meleklerim var benim;  11, 7 ve 5 yaşlarında…
    Ben eşimle 13 yıldır birlikteyim onu  çok seviyorum, o bizim yanımızdayken her şey çok farklıydı, şimdi ise yarımız … Hiç bir şekilde  tamam olamıyoruz…Küçük kızım her akşam “anne babam bu akşamda mi bizim ile uyumayacak?” diye soruyor … Cevap veremiyorum kapı çaldığında “babişko diye koşuyorlar” ama baba yok karşılarında …Hep bir hayal kırıklığı.
    Bir şey isterken çekimserler “anne alabilir misin, verebilir misin?”diyorlar. Babaları yanımızdayken bir dediklerini iki etmezdi.
    Şimdi ise borç harç yaparak geçimimi sağlamak zorunda kalıyorum, eşim yanımda iken poşet taşımama kıyamazdı, şimdi gidip ev temizliği hali merdiven siliyorum ki kızlarıma babaları gelene kadar iyi bakabilir miyim, ihtiyaçlarını alabilir miyim diye…
    Bize bunları yaşatanlara kanunun geri çekilmesine sebep olanlar
    Yasa çıkacak diye içimizde kuşlar uçuştu, çiçekler açtı. Üzerimizdeki kara bulutlar gidecek derken hevesimizi kursağımızda bırakanların mahşerde evlatlarımın iki eli yakalarında olacak!


    Ben Şirin Evli ve 3 çocuk annesiyim. Ben 24 eşim 30 yaşında. 2008 yılında eşimle kaçarak evlendik.. Çünkü ailem vermedi. Ben babasız, dedemin gölgesinde annem ve babaannemin duasında büyüdüm.. Ama beni sevdiğime vermediler, belki verselerdi nişanlı durup bu hale düşmezdim.
    Tek bildiğim eşimi canımdan çok sevdiğim, çünkü sahiplenme duygusunu, sevme kıskanma duygusunu ben onda tattım.. Eşim ilkim ve sonum oldu kaçtım.
    18 yaşına kadar imam nikahı ile durduk bu süreçte düğünüm oldu, oğlum Berk Can dünyaya geldi anne oldum.. 18 yaşından bir gün alınca nikahımızı kıydık kimseye zararımız yoktu kendi halimizde geçinip gidiyorduk. Bu süre içinde ikinci çocuğumuz Ecrin Naz da oldu..
    İşimizde gücümüz de mutlu yuvamızda yaşıyorduk, üstünden de tam 6 sene geçmişti…, ama bir gece kapı çaldı.. keşke o kapı hiç çalmasaydı.. bir kapı çalmasının ölüm gibi geleceğini bilemezdim.. polisler içeri girip esimi aldılar ama benim canim dan can gitti..
    Çırpınıyorum kimse takmadı bile beni.. Hamileydim 3aylik.. 3. Evladıma..  Elçin Su’ ya..  Esimin çaresiz bakışı.. Benim göz yaşlarım…
    O günden sonra çocuklarımın her gün babam gelir diye kapıda bekleyişi.. Karnımdaki yavrumu bir başıma dünyaya getirme düşüncesi.. dayanamıyordum…
    Kendim babasız büyüdüm babasızlığın ne olduğunu biliyorum. Evde amcaları çocuklarına gelirken benimkiler odaya girip ağlıyor.
    “Babam ne zaman gelecek anne” derken her gün bitkin halimle masal uydurmaktan bıktım.. tükendim.. kan kusup kızılcık şerbeti diye bir kelime var tam da bunu yaşadım..
    Üçüncü çocuğumun doğumu oldu ama evde babasının fotoğrafını seviyor.. Ayda bir defa 40 dakika açık görüşte babasının yüzüne bakmıyor bile.. Çünkü benim evladım baba sevgisi ne bilmiyor.. sadece fotoğrafta biliyor babasını..
    Oğlum 5 yaşındaydı babasını aldıklarında.. Şimdi ilk okul 3. Sınıfa gidiyor ama sürekli okulda arkadaşlarına karşı babasını müdafaa etmekle kendini sorumlu tutuyor.  İnsanlar babasına suçlu gözüyle bakmasın diye “Babam hırsız değil, kötü suçu yok, annem bana hamile kaldığı için ceza evinde, yani benim yüzümden” diyor. Her ay rehberlik eğitimi alıyor.
    Bu cezayı ben çekiyorum, eşim çekiyor. Hadi biz suç isledik suçumuz çok ağır çünkü sevdik, yuva kurduk, aile olduk, bunun bedelini de evlatlarımıza da ödetiyorlar..
    Bir de çıkıyorlar, aile bütünlüğünden adaletten bahsediyorlar, simdi soruyorum benim bu çocuklarımın boynunu bükük bırakıp, babasız büyümelerinin hesabını kimler verecek…
    Bizim tek istediğimiz yuvamız bozulmasın aile bütünlüğümüzün korunsun. çocuklarımız babalarına kavuşsun.. Benim çektiklerimi çocuklarım çekmesin duyun artık bizi..
    Biz küçük gelin değiliz, birbirlerini çok seven eşler ve anne babalarız. Bize kıydınız evlatlarımıza acıyın… Sevmenin bedeli bu kadar ağır olmamalı.
    Tam bu dert bitecek derken 2016 bize yasa çıkacakken hem cinsimiz olan kadınlar bize karsı çıkarken, bizi diri diri mezara koyduklarını bilmiyorlar mıydi?
    Kadın haklarını savundular ama bizim gibi mağdur 3800 aileyi de mezara koydular.. Yasayı saptırdılar ve yasa geri çekildi.. Bunun uğruna bir tane bizim gibi mağdur arkadaşımız intihar etti. Canından oldu. evlatları babasızdı üstüne birde annesiz kaldı..
    Bizim hakkimizi niye savunmadılar? Bizi niye pislik sapık tecavüzcülerden ayırmadılar. bizim ve çocuklarımızın suçu ne? Bize bunu yasattılar.
    Dilerim Rabbimden benim ve benim gibi olan arkadaşlarımın çektiğimiz çilenin daha beterini çeksin Allah’tan bulsunlar. Bizim canlarımızın yandığı kadar canları acır ve yanar, belki eyvah derler ama kimsenin yanına kar kalmasın..
    Ah ediyorum vebâl ediyorum.. Ne diyim düşmanıma bile yaşatmasın yaşadığımı derken simdi Allah bize bunu yapanlara iki mislini yaşatsın ki anlasın bu uğraşların boşa olmadığını anlasınlar. Bizi tükettiler çünkü…


    Ben Neriman Evli ve bir çocuk annesiyim. Ben 21 eşim 25 yaşında. Sevmenin ağırlığını daha o yaşta hissettim omuzlarımda… Sevmekle beraber hayatın yükünü de sırtlanmış oldum. Nerden bilebilirdim ki kurduğum toz pembe hayaller, yerini siyah bulutlarla kaplı hüzün gözyaşlarına bırakacak.
    14 yaşındaydım ilk aşkım, kalp ağrımı sevdiğimde. O da 18. Öyle güzel sevdi ki… Hep iyi ki dedirtti. Ailem öğrenci diye onay vermediler. Biz yine de görüşmeye devam ettik. Olmadı engeller, baskılar… Benimle var mısın dedi ? Nasıl olmazdım ki … Tuttum elinden o günden beri de hiç bırakmadım.
    Her şey güzel olacak derken polisler geldi aldı. Ailemin hiç bir şeyden haberi yok okuldan kaçtığımı sanıyorlar. Şikayetçi oldular, dava aşaması boyunca 15 ay yattı.  Ailem 2. mahkemede şikayeti geri aldı. Her hakim karşısına çıktığımda seviyorum dedim. Ben de istedim dedim, o beni zorlamadı dedim, dinlemediler. Üstüne bir de tecavüzcü dediler 8 sene 4 ay ceza verdiler.
    Sevmenin mağduru olup ceza aldık. Her şey yoluna giriyor dedik… ÂLLAH’IN emri ile gelip istediler. Telimle duvağımla babamın evinden gelin çıktım.
    Minik  bir yuvam, kurulu bir düzenim oldu. 9 aylık evliydik içimde büyüyen minik eller, minik ayaklar, minicik bir kalbin olduğunu öğrendik .. Artık 3 kişi olma hayalini kuruyorduk.  7. ayıma girdiğimde gidip alışverişini yaptık bir oğlumuz olacaktı. İsmi Eymen olsun dedik.
    1 hafta sonrası yasa tasarısı gündeme gelip çekildi. “Gideceğim ben ama üzülme ben yoksam Eymen var” dedi. Keşke gitmeseydi.
    Hastane’ye gittiğimde elimden tutacak bana güç verecek bir el yoktu. Oğlumu yalnız aldım kucağıma. 7 günlük bebekti babasının kucağına verdiğimde. Hapishanede kokladı ilk yavrusunu. Gözyaşlarını kokusuna bıraktı.  Tutup alamadım elinden.Şimdi oğlum 1 buçuk yaşında. Her geçen gün büyüdü, o büyüdükçe ben öldüm… Yaşarken ölmek nedir bilir misiniz? Ben biliyorum defalarca öldüm.
    Oturabildi, emekledi, yürüdü… Sonra da baba dedi. Baba. Peki nerde bu baba ? Neymiş günahı evladından ayrı? Sadece 40 dakikalık görüşte görüyor.
    Çok sevmiş annesini, sahip çıkmış, korumuş kollamış…
    Peki annesi ne yapıyor? Babasını aratmamak için dişini tırnağına takmış. Gözyaşlarını silmiş gülmüş.
    İçimdeki çığlık büyüyor… Duyun, görün artık.
    Siz görmedikçe, duymadıkça,  ben çığlıklarımda boğuluyorum .. Gün be gün tükeniyorum .. Tek başıma yetemiyorum. Az değil yaşadıklarım, kısacık ömre ne acılar ne ayrılıklar sığdırdık… Ama yeter artık bitsin bu hasret, bu acı. Duyun artık çığlıklarımı!
    Bize bunları yaşatanlarda, yasasının geri çekilmesine sebep olanlarda hiç mi Allah korkusu yok acaba?
    Biliyor musunuz ki ben neler çekiyorum!
    Ben bir anneyim, babasız bir çocuk büyütüyorum ve buna sebep olan sizler gününüzü gün ediyorsunuz dimi ! Sizin için tüm sorunlar bitti. Nasıl olsa yasa geri çekildi ! Bu çocukların babasız büyümesinde etkisi olan herkese Rabbim daha beterini yaşatsın ! ELBET BİRGÜN HERKES YAŞATTIĞINI YAŞAR !


    Evlilik yasasından mağdur bütün kadınları ortak sözü:
    Biz kadınlar tecavüze uğramadık, zorla evlendirilmedik!
    Kendi hür irademizle, kalbimizle tertemiz sevip evlendik!
    Kızlar tecavüze uğramasın! Hiçbir genç kız zorla evlendirilmesin! Ama bizi onlarla da aynı kefeye koymayın. Yeter artık sesimizi duyun!



    Not: Dört bin kadın sadece kocaları hapse girdiği için başvuranlar.  Daha niceleri var on sekiz yaş altında evlenen. Kocası yakalanmasın diye korkusundan hastalandığında hastaneye gidemeyen, evinde doğuran, çocuğunu nüfusa yazdırmayan… Evlenmenin korkusu içinde yaşayan aileler…
    Sema Maraşlı  http://www.cocukaile.net
    Tek suçları erken evlenmek olduğu için birbirlerinden ayrı düşmek zorunda kalan bir ailenin tutuklanma gününden küçük bir kesit.  Suçsuz yere cezaevinde gerçek tecavüzcülerle aynı koğuşta kalmak zorunda olan, sevdiklerine hasret, gözyaşlarını tutmakta zorlanan gencecik bir baba, babasına doyamayan bir çocuk, eşini seven bir kadın ve evladına hasret yaşlı, hasta bir baba. Felç hastası baba, görüş günlerinde hastane kapılarında yatıyor. Güzel ahlaklı, evinin direğe evladı suçsuz yere hapiste. Evladına yaklaşmak istiyor fakat torununa kıyamayıp kendi hakkından feragat ediyor. Bu babanın ahı bile yakar bu ailelerin cezaevinde olmasına sebep olanları. Dualarımız ve gayretlerimiz bu ailelerin birbirlerine kavuşması için. Erken evlendiği için hapis cezası alan ve birbirlerinden ayrı düşen bu ailelere yapılan büyük bir zulümdür. Zulme rıza da zulümdür.
  • 95 syf.
    ·12 günde·Beğendi·8/10
    http://i.hizliresim.com/zja7X7.jpg

    Evvela incelemeye şu soru ile başlamak gerekiyor: ‘İnsan neyle yaşar?’ Bu sorunun cevabı kitapta anlatılan hikayelerde açıkça belirtiliyor. İncelemenin sonunda bu sorunun cevabını zannımca vereceğim.

    Tolstoy’un kaleme aldığı ‘İnsan neyle yaşar’ kitabı temelde aynı değerler üzerine oturan, 6 farklı kısa hikayeden oluşuyor;

    1-) İnsan Neyle Yaşar?
    2-) Kıvılcımı Söndürmeyen Ateşi Zapt Edemez
    3-) Mum
    4-) Kızlar Büyüklerden Akıllı
    5-) İnsana Çok Toprak Gerekir Mi?
    6-) İlyas

    Bu hikâyeler inanç, sevgi, ahlak, şükür, kanaat gibi önemli değerleri içinde bulunduruyor. Anlatılan hikâyelerde didaktik bir anlatım var. Okur hikâyenin sonunda, bir öğreti ile karşılaşıyor. Şimdi kitapta yer alan, hikâyelerden biraz bahsedelim.

    → İnsan Neyle Yaşar?: Bu hikayede ana tema sevgi üzerine kurulu. Tanrı tarafından kovulan bir melek olan Mihail’in dünyaya gönderilmesi ve Semyon ile tanışması, konu ediliyor. Mihail Semyon’a hayatı boyunca unutamayacağı, sevgi değeri ile harmanlanmış bir ders veriyor.

    → Kıvılcımı Söndürmeyen Ateşi Zapt Edemez: Bu hikâye aslında, insanların ufak tefek hadiselerden dolayı, nasıl birbirlerini kırdıklarını, üzdüklerini ve kavga ettiklerini vurguluyor. Bir yumurta yüzünden köydeki komşuların arasında çıkan, lüzumsuz kavganın ne gibi elem verici olaylara, gebe olabileceğini anlatıyor. Bu hikâyede ki ana tema ise, küçük olaylardan büyük musibetlerin türemesi.

    → Mum: Bu hikâyede zalim bir kâhyanın halka uyguladığı, acımasız davranışlar konu ediliyor. Kâhya, köy halkını uzun süre zarfında çalıştırıyor, onlara hakaret ediyor, emeklerinin karşılığını tam olarak vermiyor deyim yerinde ise, halka kan kusturuyordu. Sonrasında yaşanan olaylar, durumu tamamen değiştiriyor. Kâhya çektirdiği zulmün, cezasını ağır bir şekilde ödüyor. Bu hikâyede ki ana tema ise, Zulüm eden kimse, elbet cezalandırılır. “Tanrı’nın gücü kötülükte değil, iyiliktedir.”

    → Kızlar Büyüklerden Akıllı: Bu hikâyede iki küçük kız arkadaş arasında çıkan, ufak çaplı bir kavga yüzünden, iki tarafında ailelerinin nasıl birbirlerine girdiğini, hakaretler ettiğini, gönül kırdığını vurguluyor. Bu kavga aileler tarafından sürerken, iki küçük kız arkadaşın yaşadığı, bu ufak kavgayı unutup, ele ele tutuşarak oyun oynamaya gittiklerini gören aileler, ulvi bir ders almış oluyor. Bu hikâyede ki ana tema ise, Küçük kavgaların insanlar arasında büyütüldüğünde birbirlerine, nasıl kin bağlayacağını ve gönül kırabileceklerini vurguluyor.

    → İnsana Çok Toprak Gerekir Mi?: Bu hikayenin, teması beni çok etkiledi. Bundan dolayı hikâyenin tamamını paylaşacağım.

    “Şehirde yaşayan abla, köydeki küçük kız kardeşini ziyarete gelmişti. Abla şehirde bir tüccarla, kardeşi de bir köylüyle evliydi. Kardeşler çay içip sohbete daldı. Abla böbürlenerek şehir hayatını övdü, insanların büyük şehirde ne kadar rahat yaşadığını, çocuklarını nasıl giydirip kuşattığını, yiyip içtiklerini, gezmeye, tiyatrolara gittiklerini anlattı.

    Kardeşi biraz gücenmişti. Tüccarın hayatını küçümsemeye, kendi köylü hayatını da yüceltmeye çalıştı:
    — Benim hayatımı seninkiyle değişmem, –dedi.– Sizinki gibi renkli bir hayat sürmesek de korku, kaygı nedir bilmiyoruz hiç değilse. Harika bir hayatınız var belki ama çok kazandığınız gibi zarar da edebilirsiniz günün birinde. Atasözünü bilirsin ya: Kâr, zararın kardeşidir. Bugün zengin olduğun hâlde yarın kendini dilenirken buluverirsin. Biz köylülerin işi daha güvenilir en azından: Köylünün midesi küçüktür, ama az yese de uzun yaşar; hem zengin olmasak da karnımız toktur.
    Ablası şöyle cevap verdi:
    — Tokluk dediğin domuzlarla danalara yaraşır! Ne görgü bilir köylü, ne zarafet! Kocan çalışmaktan helak olsa da, gübre içinde yaşayıp, gübre içinde öleceksiniz, üstelik çocuklarınızın kaderi de aynı olacak.
    — Ne olmuş yani, bizim de kaderimiz böyle işte, –dedi kardeşi.– Bunlara rağmen iyi bir hayatımız var, kimseye gerdan kırmıyor, kimseden korkmuyoruz. Siz şehirde bir sürü cazip şey arasında yaşıyorsunuz; bugün hâliniz vaktiniz yerinde, ama yarın her şey tersine dönebilir. Bakarsın kocan kumara, içkiye ya da güzel bir kadına kendini kaptırır. Sonra da her şey mahvolur. Olmayacak iş değil bunlar.
    Bu arada kardeşin kocası Pahom, sobanın üzerine uzanmış, kadınların sohbetini dinliyordu.

    — Aslında doğru, –diye mırıldandı kendi kendine.– Bizim köylüler çocukluktan beri toprakla uğraştıklarından böyle aptalca şeyler akıllarını hiç çelmiyor. Tek derdimiz toprak az! İstediğim kadar toprağım olsa hiç kimseden, şeytandan bile korkmazdım!

    Kadınlar çaylarını bitirdi, biraz da giyim kuşam üzerine gevezelik ettikten sonra kap kacağı toplayıp yattılar.
    Fakat sobanın arkasına gizlenmiş olan şeytan her şeyi duymuştu. Köylü kadının kocasını böbürlenmeye yönlendirmesi pek hoşuna gitmiş, adamın toprağı olsa şeytandan bile korkmayacağını söyleyerek övünmesine de bayılmıştı.
    “Pekâlâ,” dedi şeytan, “Seninle hesaplaşacağız; sana istediğin kadar toprak vereyim de bak neler oluyor. Seni toprakla ayartacağım.”

    Köyün yakınlarında küçük bir çiftliği olan bir bey karısı yaşıyordu. Yüz yirmi desyatina kadar toprağı vardı. Eskiden köylülerle gayet iyi anlaşıyor, kimse kimseyi üzmüyordu. Sonra kendisine asker emeklisi bir kâhya tutmuş, adam da verdiği cezalarla köylüleri canlarından bezdirmişti. Pahom ne kadar kendini sakınsa da değişen bir şey olmuyor, ya atı hanımın yulaf tarlasına dalıyor, ya ineği bahçesini dağıtıyor, ya danaları çayıra kaçıyor ve adamcağız sürekli ceza yiyordu.

    Pahom kuzu kuzu cezayı ödüyor, evdekilere sövüp sayıyor, dayaktan geçiriyordu. O yaz kâhya yüzünden epey günaha girmişti Pahom. Kışın hayvanlar avludan dışarı çıkamayınca neredeyse zil takıp oynayacaktı; gerçi yeme acıdığı için canı sıkılıyordu ama korkusu yoktu.
    Kışla birlikte hanımın toprağını satacağı, kâhyanın ana yolla birlikte toprağı da satın almak niyetinde olduğu dedikoduları yayıldı. Bunu duyan köylüler ahlayıp vahlamaya başladı. “Kâhya toprağı alacak olursa, bize hanımdan çok ceza kesip eziyet edecek.” diyorlardı, “Bu toprak olmadan yaşayamayız, çocukluğumuzdan beri buradayız.” Köylüler hanımın huzuruna çıkıp, toprağı kâhyaya değil onlara satmasını teklif ettiler. Hatta daha yüksek fiyat vereceklerini söylediler.

    Hanım tekliflerini kabul etti. Köylüler bütün toprağı almak için aralarında toplantılar yaptılar; bir, iki derken bu toplantılardan sonuç çıkmayacağı anlaşıldı. Şeytan onları kışkırtıyor, bir türlü anlaşmayı beceremiyorlardı. Sonunda herkesin gücü yettiğince ayrı ayrı almasına karar verdiler.

    Hanımları bunu da kabul etti. Pahom komşusunun yirmi desyatina toprak aldığını, ayrıca hanımı paranın yarısını da bir yıl boyunca taksitle ödemeye razı ettiğini öğrendi. Çok kıskanmıştı Pahom, “Bütün toprağı alacaklar, bana bir şey kalmayacak,” diye düşündü. Konuyu karısına açıp onun fikrini almaya karar verdi:
    — Millet kapış kapış alıyor toprağı, –dedi,– bizim de on desyatina falan almamız gerek. Başka türlü yaşayamayacağız yoksa. Kâhyanın verdiği cezalardan gına geldi artık.
    Nasıl alacaklarını düşünüp taşındılar. Bir kenarda biriktirdikleri yüz rubleleri vardı, tayı ve arıların yarısını sattılar, oğlanı bir işe yerleştirdiler, kayınbiraderden de biraz borç aldılar ve gereken paranın yarısını denkleştirdiler.
    Pahom parayı aldı, pek beğendiği, içinde küçük bir koru da olan on beş desyatinalık bir toprak seçti, sonra hanımla pazarlık yapmaya gitti. On beş dönüm için el sıkışıp anlaştılar, kaporayı verdi. Şehre inip anlaşmayı imzaladılar, paranın yarısı ödendi, kalanın da iki yıl içinde ödenmesi kararlaştırıldı.
    Pahom’un toprağı olmuştu nihayet. Satın aldığı toprağı hemen ekti; karşılığında iyi de ürün aldı. Bir yıl içinde hem hanıma hem de kayınbiraderine olan borçlarını ödedi. Pahom pomeşçik olmuştu: Kendi toprağını sürüp ekiyor, kendi toprağında ot biçiyor, kendi ormanında odun kesiyor, kendi arazisinde hayvan otlatıyordu.

    Sonsuza dek onun olacak öz toprağını sürmeye, ekine veya otlağına bakmaya gittiğinde sevinçle doluyordu içi. Onun toprağında biten otlar, rengârenk açan çiçekler başkalarınınkine benzemiyordu sanki. Önceden buradan geçerken sıradan bir toprak parçası görürdü; şimdiyse bambaşka bir özellik kazanmıştı toprak.
    Pahom’un keyfi yerindeydi. Köylüler Pahom’un ekinine ve otlağına tecavüz etmeselerdi sorun çıkmayacaktı. Gidip efendice rica etti, ama hiç kimse umursamadı: Bazen çobanlar inekleri çayırına salıyor, bazen de atlar geceleri ekinine dalıyordu. Pahom başlarda hayvanları kovup, sahiplerini affediyor, kimseyi mahkemeye vermiyordu ama sonra bu işten sıkıldı, gidip vilayete şikâyet etti. Köylülerin bunu kasten değil, darlıktan yaptıklarını bildiği hâlde şöyle düşünüyordu: “Onlara izin veremem, yoksa her şeyin kökünü kazırlar. Bir ders vermeli.”

    Sonunda dava açarak bir ders verdi; sonra bir defa daha verdi ve bir iki köylüyü cezalandırdılar. Komşusu olan köylüler Pahom’a gücenmişlerdi; birkaç kere kasten toprağına zarar verdiler. Hatta bir tanesi bir gece korusuna girip on tane ıhlamur ağacını kesti. Pahom korudan geçerken gözüne bir boşluk çarptı. Koruya girince yerde dal parçaları, kesilmiş ağaç gövdeleri, kökler gördü. Canavar adam kenardakileri bile kesmemiş, birini bile atlamadan hepsini sırayla temizlemişti.

    Pahom deliye dönmüştü, “Ah bunu kimin yaptığını bir bilseydim; ondan hıncımı öyle bir çıkarırdım ki,” diye geçirdi içinden. Düşündü taşındı ve “Bunu Semka’dan başkası yapmış olamaz,” diye kararını verdi. Hemen Semka’nın avlusuna koştu, ne kadar aradıysa da bir şey bulamadı, karşılıklı hakaret etmeye başladılar. Pahom’un bu işi Semka’nın yaptığına dair inancı daha da kuvvetlenmişti. Hemen şikâyete gitti. Dava açıldı. Dava çok uzun sürdü ama sonunda delil bulunamadığı için Semka beraat etti.
    Pahom daha da kızmıştı bu işe; mahkeme başkanıyla, yargıçlarla kavga etti.
    — Siz, –dedi,– hırsızları kolluyorsunuz. Onurlu insanlar gibi yaşasaydınız hırsızları beraat ettirmezdiniz.”
    Pahom sadece yargıçlarla değil, komşularıyla da kavga etti. Komşuları onu evini kundaklamakla tehdit ettiler. Böylelikle Pahom’un toprağı geniş ama toplum içindeki yeri dar oldu.
    Tam bu sıralarda köy ahalisinin başka topraklara göç edeceğine dair söylentiler yayılmaya başladı. Pahom da aklından şunları geçirdi hemen: “Toprağımı bırakıp gidecek hâlim yok, ama bizim köylüler gitse, daha geniş topraklarım olur. Onlarınkini alıp kendiminkine katar, şimdikinden daha iyi yaşardım. Yoksa şu daracık yerde sıkışıp kalacağım hep…”
    Bir gün Pahom evde otururken bir yolcu geldi. Gece onlarda kaldı; yemek verdiler, adamla sohbet ettiler, nereden gelip nereye gittiğini sordular.

    Adam aşağı taraftan, Volga’nın ötesinden geldiğini, orada çalıştığını söyledi. Laf lafı açtı ve sonunda halkın oraya nasıl yerleştiğini anlatmaya başladı. Pek çok hemşiresinin oraya göçüp yerleştiğini, her birine adam başına onar desyatina toprak hibe edildiğini söyledi:
    — Toprak öylesine verimli ki, –dedi yolcu,– çavdarlar öyle bir boy atar ki tarlanın içinde atını göremezsin. O kadar da sık olur ki beş avuç ekince bir demet alırsın. Köylünün biri beş parasız, elleri bomboş, neredeyse çırılçıplak geldiydi, şimdi altı atı, iki ineği var.

    Pahom heyecana kapılmıştı: “Çok daha iyi yaşayabilecekken, neden bu daracık yerde sefalet içinde yaşamalı? Toprağımı, evimi satayım, elime geçen parayla orada kendime yepyeni bir düzen, bir çiftlik kurarım. Burada bu darlık içinde yaşamak bile günah. Yalnız evvela kendim gidip bir bakayım, her şeyi soruşturayım.”
    Yaz gelince yola çıktı. Volga üzerinden vapurla Samara’ya kadar gitti, oradan da dört yüz verst yürüdü. Sonunda aradığı yere ulaşmayı başardı. Her şey yolcunun anlattığı gibiydi. Köylüler geniş topraklara sahipti, her birine adam başı on desyatina toprak verilmişti ve yeni gelenleri de aralarına sevinçle kabul ediyorlardı. Parası olan biri kendine verilen pay haricinde desyatinası üç rubleden dilediğince toprak alabiliyordu; ne kadar istersen o kadar toprak alabiliyordun!
    Pahom bunları öğrendikten sonra sonbaharda evine döndü ve her şeyini satmaya başladı. Toprağını kârla elden çıkardı, evini, hayvanlarını sattı, nüfus kaydını sildirdi, ilkbahar gelir gelmez de ailesiyle birlikte yeni yere gitti.

    Pahom ailesiyle birlikte yeni yere varınca büyük bir köyün kütüğüne yazıldı. Köyün büyüklerine bir ziyafet çekti, belgelerini çabucak çıkarttı. Pahom’u aralarına kabul ettiler, satın aldığı topraklardan başka beş kişilik aileye adam başı onar desyatinadan elli desyatina arazi daha verdiler. Pahom bu topraklara yerleşti, bir sürü hayvan aldı. Eskiye göre üç kat fazla toprağı olmuştu. Üstelik toprak çok verimliydi. Hayatları da eskiye göre on kat iyileşmişti. Sürecek onca toprağı, otlakları olmuştu. İstediği kadar da hayvan alabilirdi.
    Yerleşip düzenlerini kurarken Pahom’a her şey güzel görünüyordu, ama bir süre yaşayıp alıştıktan sonra burası da dar gelmeye başladı. Payına düşen toprağa ilk yıl ektiği buğday iyi ürün vermişti.

    Buğday ekmekten memnundu ama hibe edilen toprak ona az geliyordu. Sahip olduğu bütün topraklar bile yetmiyordu. Buralarda her nedense sadece bir ya da iki yıl ekim yapılıyor, sonra da tarlaları ot bürüyünceye kadar nadasa bırakıyorlardı. Ayrıca böyle toprakları almak isteyen çok olduğundan herkese yetmiyordu. Toprak yüzünden kavgalar çıkıyor, zenginler kendileri ekmek istiyor, fakirler de borçlarını ödemek için tüccarlara satmak zorunda kalıyordu. Pahom da daha fazla buğday ekmek istedi. Ertesi yıl bir tüccardan bir yıllığına toprak kiraladı.

    Fazla ekti ve yine iyi ürün aldı. Ama toprağı köyden epey uzaktaydı ve on beş verst taşımak gerekiyordu ürünü. Sonunda çiftlik kuran tüccarların gittikçe zenginleştiğini gördü. “Demek ki,” diye düşündü Pahom, “Ben de kiralamak yerine toprak almalı ve üzerine bir çiftlik kurmalıyım. Böylece bütün toprağım bir arada olur.” Sonra da nasıl daha fazla toprak alacağını düşünmeye başladı.

    Pahom bu şekilde üç yıl geçirdi. Toprak kiralamaya, buğday ekmeye devam etti. Ürün hep iyi oldu; buğdaylar yetişti, para çoğaldı. Böyle yaşayıp gidebilirdi, ama her yıl birilerinin toprağını kiralamaktan, toprak yüzünden insanlarla çekişmekten gına gelmişti Pahom’a: İyi bir yerde toprak boşalınca bütün köylüler oraya koşuyordu ve herkesten önce kiralamayınca ekecek yer bulunmuyordu. Üçüncü yıl bir tüccarla ortak olarak köylülerden bir otlak kiraladılar; toprağı sürmüşlerdi ki köylülerle mahkemelik oldular, iş de mahvoldu elbette. “Kendi toprağım olsaydı kimsenin karşısında eğilmek zorunda kalmazdım, hiçbir sorun çıkmazdı,” diye düşündü Pahom.
    Kimden toprak alabileceğini araştırmaya koyuldu. Bir köylü buldu. Köylünün beş yüz desyatina toprağı vardı, üstelik darda olduğundan ucuza satıyordu. Pahom adamla pazarlığa tutuştu. Uzun süren bir pazarlığın ardından yarısını peşin, yarısını sonra vermek üzere bin beş yüz rubleye anlaştı. Tam işi bitirecekleri anda yoldan geçen bir tüccar Pahom’un evine uğradı. Çay içip sohbet ettiler. Tüccar çok uzaktan, Başkurdistan’dan geldiğini söyledi. Başkurtlardan beş bin desyatina toprak satın aldığını anlattı. Üstelik tamamı bin rubleye mal olmuştu. Pahom ayrıntıları sordu. Tüccar da anlattı:
    — Sadece önde gelenleri memnun ettim. Yüz rublelik kaftanlar, halılar hediye ettim, iki kilo çay dağıttım, içenlere içki verdim. Desyatinası yirmi kapiğe geldi bana.
    Sonra da tapusunu gösterdi tüccar:
    — Hem de ırmak kıyısında topraklarım. Koskoca bozkır da otlağım.
    Pahom bir sürü soru sordu.
    — Oradaki toprakları bir yıl dolaşsan bitiremezsin, –dedi tüccar.– Hepsi de Başkurtların. Koyun gibi saf bir halk. Neredeyse bedava verecekler toprağı.
    “Madem öyle,” diye düşündü Pahom, “neden burada beş yüz desyatina için bin ruble vereyim, üste de borç altına gireyim? Orada bin rubleye ne kadar çok toprak alırım!”
    Yolu da öğrenen Pahom, tüccarı geçirir geçirmez yola çıkmaya hazırlandı. Evi karısına bırakıp uşağıyla birlikte yola koyuldu. Bir şehirden geçerken iki kutu çay, hediyelik eşyalar, içki ve tüccarın dediği her şeyi satın aldı. Yaklaşık beş yüz verst kadar yol aldılar ve nihayet yedinci gün göçebe bir Başkurt köyüne ulaştılar. Tıpkı tüccarın anlattığı gibiydi. Başkurtlar bozkırdaki bir ırmak kenarında, keçe çadırlarda yaşıyordu.

    Toprak hiç sürülmemişti, ekmek yiyen de yoktu. Büyükbaş hayvanlarla atlar sürü halinde bozkırda dolaşıyordu. Çadırların arkasında taylar bağlıydı; bunları emzirmek için günde iki defa kısrakları getiriyorlardı. Kısrakların sütünü de sağıp kımız yapıyorlardı. Kadınlar kımız ve peynir yapıyor, erkeklerse kımızla çay içmekten, koyun eti yemekten ve kaval çalmaktan başka bir şey bilmiyordu. Hepsi sağlam yapılı, neşeli insanlardı; bütün yazı bayram gibi geçiriyorlardı. Halk tümden cahildi; Rusça bilen yoktu ama tatlı insanlardı.

    Pahom’u görür görmez çadırlarından çıkıp misafirlerin etrafını sardılar. Bir çevirmen buldular hemen. Pahom çevirmene toprak almaya geldiğini söyledi. Başkurtlar buna pek sevindiler, Pahom’u güzel bir çadıra götürüp, altına halılar, kuş tüyü minderler serdiler, etrafına oturup ona çay, kımız ikram ettiler. Bir de koyun kesip pişirdiler. Pahom arabadan hediyeleri ve çayı çıkarıp Başkurtlara dağıtmaya başladı. Başkurtlar buna da pek sevinmişti. Aralarında bir şeyler konuştular, sonra çevirmene aktarmasını söylediler.

    — Seni çok sevdiklerini söylememi istediler, –dedi çevirmen.– Bizde misafirleri memnun etmek, her istediklerini yapmak âdettir, hediyeye hediyeyle karşılık verilir ayrıca. Sen bize hediye getirdin; şimdi söyle bakalım bizden ne istersin, sana ne hediye edelim?
    — Her şeyden çok toprağınızı beğendim, –dedi Pahom.– Bizim oralarda toprak çok az, olanı da hep sürülmüş; sizdeyse hem toprak çok hem de verimli. Böylesini hiç görmedim.
    Çevirmen Pahom’un sözlerini aktardı. Başkurtlar aralarında uzun uzun bir şeyler tartıştı. Pahom ne dediklerini anlamasa da neşeli olduklarını, kahkahayla gülerek bağrıştıklarını görüyordu. Bir süre sonra susup Pahom’a baktılar.
    — Seni mutlu etmek için ne kadar toprak istersen verecekler, –dedi çevirmen.– Sadece istediğin yeri göster yeter, sonra senin olacak.
    Bu arada yine aralarında bir şey tartışmaya başladılar. Pahom ne dediklerini sordu.
    — Bazıları toprak konusunu reise soralım, ona sormadan veremeyiz diyor, –dedi çevirmen.– Diğerleri de reise sormaya gerek yok diyor.
    Başkurtlar tartışırken birden tilki kürkünden bir başlık takmış bir adam içeri girdi. Herkes susup ayağa kalktı.
    — İşte reis, –dedi çevirmen.
    Pahom hemen kaftanların en iyisini çıkarıp ona verdi, iki kilo da çay ekledi. Reis bunları kabul etti ve geçip başköşeye oturdu. Başkurtlar ona bir şeyler anlatmaya başladı. Reis dinledi, dinledi ve başıyla susmalarını işaret edip Pahom’a Rusça olarak:
    — Hayhay, verelim, –dedi.– Nereyi istiyorsan seç. Toprak bol.
    “İstediğim kadarını nasıl alacağım ki?” diye düşündü Pahom, “Öyle veya böyle bu işi güvence altına almalı. Yoksa senin olsun dedikleri yerleri sonra geri alırlar.”
    — Güzel sözlerinize müteşekkirim, –dedi.– Sizde gerçekten epey toprak var ama bana azıcık gerek. Fakat toprağımın neresi olduğunu bilsem iyi olurdu. Hem bir ölçüm falan yapmak, sonra tapu çıkarmak gerek. Ayrıca bugün var, yarın yokuz, kaderimizi Tanrı bilir. Siz iyi insanlarsınız, verirsiniz ama ya çocuklarınız geri alırsa?
    — Haklısın, tapu çıkarmalı, –dedi reis.
    Pahom devam etti:
    — Daha önce yanınıza tüccar geldiğini duymuştum. Ona da toprak hediye etmiş, tapu da vermişsiniz. Bana da aynısını yaparsınız herhâlde.
    Reis, Pahom’un derdini anlamıştı.
    — Hepsini hallederiz, –dedi.– Burada bir kâtibimiz de var, şehre gider, bütün belgeleri mühürletiriz.
    — Ne kadar peki? –diye sordu Pahom.
    — Fiyatlar hep aynı bizde: Bir gün için bin ruble.
    Pahom anlamamıştı.
    — Nasıl yani bir gün? Kaç desyatina ediyor bu ölçü?
    — Biz o ölçüyü bilmeyiz. Biz gün hesabıyla satıyoruz; bir günde ne kadar toprak çevirirsen o kadarı senindir, bir günün fiyatı da bin ruble işte.
    Pahom şaşırdı.
    — İyi de bir günde bir sürü toprak çevrilir, –dedi.
    Reis güldü:
    — Hepsi de senin olur! Yalnız tek şartımız var: Toprağı çevirmeye başladığın yere gün bitmeden dönemezsen paran gider.
    — Geçtiğim yerlere nasıl nişan koyacağım? –diye sordu Pahom.

    — Biz seçeceğin yerde durup bekleriz, sen de gidip bir daire çizersin; yanına da bir kürek alıp istediğin yerde çukur açar, işaret koyarsın; sonradan biz çukurların arasına sabanla çizgi çekeriz. İstediğin kadar büyük bir daire çizebilirsin, fakat güneş batmadan başladığın yere dön. Ne kadar toprak çevirirsen senin olur.

    Pahom çok sevindi. Ertesi sabah şafakla işe başlamayı kararlaştırdılar. Sohbet ettiler, biraz daha kımız içtiler, koyun eti yediler, üstüne de çay içtiler. Gece olmuştu; Başkurtlar Pahom’a kuş tüyü bir yatak gösterip dağıldılar. Ertesi gün ağarmadan toplanıp, başlayacakları yere gitmek üzere sözleştiler.

    Pahom yatağa uzandı, ama gözüne uyku girmiyor, sürekli alacağı toprağı düşünüyordu: “Kocaman bir toprak parçası çevireceğim! Bir günde elli verst çevirebilirim. Bu mevsimde günler bir yıl kadar uzun sürer; elli verstlik alanda ne biçim toprak olur. Kötü kısmını satarım veya mujiklere veririm, iyi kısmını da kendime ayırır yerleşirim. İki tane saban, iki çift öküz alırım, iki de işçi tutarım. Elli desyatinasını sürdürür, geri kalanını da hayvanlara ayırırım.”

    Pahom bütün gece uyuyamadı. Sadece sabaha karşı biraz içi geçti ve bir rüya gördü. Rüyasında yine aynı çadırda yatıyor, dışarıda da birinin sürekli güldüğünü duyuyordu. Kimin güldüğünü öğrenmek için kalkıp dışarı çıktı ve Başkurt reisinin çadırın önünde oturmuş, göbeğini tuta tuta kahkahalar attığını gördü. Yanına gidip, “Neden gülüyorsun?” diye sordu. Fakat adama bakınca bunun Başkurt reisi değil, evine gelip Başkurt topraklarından bahseden tüccar olduğunu fark etti.

    Sonra da tüccara, “Epeydir burada mısın?” diye sordu, fakat karşısındaki artık tüccar değil, vaktiyle evine misafir olan yolcuydu. Pahom bir daha baktı ve karşısındakinin köylü falan değil şeytan olduğunu anladı. Boynuzlu, toynaklı şeytan oturmuş kahkahalarla gülüyor, önünde de üstünde sadece bir gömlekle pantolon olan, çıplak ayaklı bir adam yatıyordu. Pahom adamın kim olduğuna da baktı.

    Yerde cansız yatan adam ta kendisiydi. Pahom’un ödü koptu ve uyandı. Sonra da, “Rüya işte canım,” diye düşündü. Etrafına bakındı: Açık kapıdan ortalığın ağardığını gördü.

    “Gitme vakti geldi, milleti uyandırayım,” diye düşündü. Kalkıp arabada yatan uşağını uyandırdı, atlara koşmasını emredip Başkurtları da uyandırmaya gitti.

    — Vakit geldi, –dedi.– Bozkıra çıkıp ölçmeye başlayalım.
    Başkurtlar kalkıp toplandılar, reis de geldi. Yine kımız içmeye başlamışlardı, Pahom’a da çay verdiler ama o oyalanmak istemiyordu:

    — Gideceksek gidelim, vakit geçiyor, –dedi.
    Başkurtlar toplanıp atlara arabalara bindi ve yola koyuldu. Pahom uşağıyla arabasına bindi, yanına da bir kürek almıştı. Bozkıra vardıklarında şafak söküyordu. Başkurtçada şihan denen bir tepeciğe çıktılar. Arabalardan, atlardan inip toplandılar. Reis, Pahom’a yanaşıp ileriyi gösterdi:
    — İşte şu gördüğün arazinin hepsi bizim. İstediğin yeri seç.
    Pahom’un gözleri parladı: Her taraf çayırdı, toprak avuç içi kadar düz, haşhaş tohumu gibi karaydı, koyaklardaki çeşit çeşit otlar insanın göğsüne geliyordu.
    Reis başlığını çıkarıp yere koydu.
    — İşte işaret, –dedi.– Buradan başlayıp yine buraya döneceksin. Ne kadar toprak çevirirsen hepsi senin olacak.
    Pahom parayı çıkarıp başlığın üzerine bıraktı. Kaftanını çıkardı, yalnızca uzun yeleğiyle kaldı, kuşağını karnının altından iyice sıkılaştırdı, yeleğin eteklerini düzeltti; ekmek torbasını koynuna soktu, matarasını kuşağına bağladı, çizmesinin konçlarını çekti, uşağından küreği aldı, yola çıkmaya hazırlandı. Her taraf çok güzeldi; düşündü, düşündü ama ne tarafa gideceğine bir türlü karar veremedi. “Hepsi bir nasılsa, güneşe doğru gideyim iyisi mi,” diye düşündü sonunda. Yüzünü doğuya çevirdi, biraz gerinip ısındı ve güneşin doğmasını bekledi. “Hiç kaybedecek zamanım yok,” diye düşünüyordu, “Hava serinken daha iyi yürünür.” Güneş doğar doğmaz Pahom küreğini omuzlayıp bozkıra doğru yürüdü.
    Pahom ne yavaş, ne de hı
    zlı yürüyordu. Bir verst kadar yürüdükten sonra durup küçük bir çukur kazdı, daha iyi görünsün diye de çukurdan çıkan kesekleri üst üste yığdı ve yoluna devam etti. Heyecanlanmış, hızını biraz daha artırmıştı. Biraz daha yürüdükten sonra bir çukur daha kazdı.
    Dönüp ardına baktı Pahom. Güneş ışığında şihanla üzerindekiler açık seçik görünüyor, arabaların tekerlekleri parlıyordu.

    Pahom aşağı yukarı beş verst yürüdüğünü düşündü. Sıcaklık artmıştı, yeleğini çıkarıp omzuna attı, yürümeye devam etti. Beş verst daha yürüdü. İyiden iyiye sıcak basmıştı. Güneşe baktı, kahvaltı zamanının geldiğini anladı.

    “Günün ilk kısmı geçti,” diye düşündü Pahom, “Fakat günde dört öğün var, dönüş için henüz erken. Sadece çizmeleri çıkarayım.” Oturup çizmelerini çıkardı, kuşağının altına sıkıştırdı ve tekrar yürümeye başladı. Yürümek kolaylaşmıştı şimdi. “Beş verst daha gideyim, sonra sola dönerim,” diye geçirdi içinden, “Burası çok güzel bir yer, vazgeçersem yazık olur. İlerledikçe toprak güzelleşiyor.” Bir süre daha dümdüz ilerledi. Ardına baktı, şihan güçlükle seçiliyor, üzerindekiler karınca kadar görünüyor, belli belirsiz bir şeyler parlıyordu.

    “Bu tarafa yeterince yürüdüm,” diye düşündü Pahom, “Artık sapayım. Zaten çok terledim, susadım da.” Durdu, bu kez daha büyük bir çukur kazıp kesekleri yine üst üste yığdı, matarasını çıkarıp su içti, sola doğru keskin bir dönüş yaptı. Uzun süre yürüdü, otlar iyice uzamış, sıcak gittikçe artmıştı.
    Pahom yorulmaya başlamıştı; güneşe baktı, tam öğle vaktiydi. “Biraz dinlenmek gerek,” diyerek olduğu yere çöktü; ekmek yiyip su içti. Uzanmak da istiyordu ama uzanacak olursa uyuyakalacağını düşündü. Biraz daha oturduktan sonra yola devam etti. Başta rahat yürüyordu; yemek güç vermişti. Ama hava çok sıcak olmuş, uykusu da gelmişti. Yine de durmadan yürüyor, “Bir günlüğüne buna katlanacağım, sonrası bir ömür keka,” deyip duruyordu.

    Bu yöne biraz daha fazla yürümüştü. Sola saparak yön değiştirecekken önünde sulak bir koyak gördü; burayı bırakmaya acıdı. “Burada iyi keten olur,” diye düşünüp düz yürümeye devam etti. Koyağı çevirince bir çukur kazdı ve sola döndü. Yine şihana baktı: Sıcaktan havada hafif bir bulanıklık olmuştu; bu bulanıklığın arasında bir şeyler titreşiyor, şihandaki insanlar güçlükle seçiliyordu; yaklaşık on beş verst uzaktaydılar. “Ah, kenarları uzunca tutmuşum, bunu kısaltmam gerek,” diye düşündü Pahom. Üçüncü kenarı çevirirken adımlarını hızlandırdı. Güneşe baktı, ikindi yaklaşıyordu, oysa üçüncü kenar için sadece iki verst çevirmişti. Başladığı noktadan da en fazla on beş verst uzaktaydı. “Olmayacak böyle,” diye düşündü, “Varsın çiftliğim yamuk olsun, dosdoğru yürüyüp, gün batmadan yetişmeli. Daha fazla çevirmemeli. Zaten yeterince çevirdim.” Pahom bulunduğu yere hızla bir çukur kazıp dosdoğru şihana yürümeye başladı.
    Dosdoğru şihana gidiyordu ama Pahom artık iyice yorulmuştu. Sıcaktan pişmişti; çıplak ayakları paralanmış, dermanı kalmamıştı. Dinlenmek istiyordu ama imkânsızdı; yoksa güneş batmadan yetişemezdi. Güneş de beklemiyor, batıya doğru alçalıyordu sürekli. “Ah,” dedi Pahom, “Hata mı ettim yoksa, fazla mı çevirdim? Yetişemezsem ne yaparım?” Bir şihana, bir güneşe bakıyordu: Şihan çok uzaklardaydı, güneşse iyice alçalmıştı.

    Pahom güç bela yürümesine rağmen gittikçe hızlanıyordu. Hiç duraklamadan yürüdü, fakat şihan hâlâ uzaktaydı; sonunda koşmaya başladı. Uzun yeleğini, çizmelerini, matarasını, şapkasını yere attı; elinde sadece destek yaptığı küreği kalmıştı. “Ah açgözlülük ettim, her şeyi mahvettim, güneş batmadan yetişemeyeceğim!” Korkudan soluğu kesiliyordu. Pantolonuyla gömleği terden vücuduna yapıştı, ağzı kurudu. Sanki bir demirci körüğü göğsünü şişiriyor, bir çekiç durmadan yüreğine iniyordu; bacakları kesilmiş, kendisinin değilmiş gibiydi. “Yorgunluktan ölmeyeyim sakın?” diye düşündü Pahom ve dehşete kapıldı.

    Ölmekten korksa da durmak gelmiyordu elinden. “Bu kadar koştuktan sonra durursam aptal derler,” diye düşündü. Koştu, koştu… Şihana iyice yaklaştı; Başkurtların onu gayrete getirmek için bağırıp çağırdığını, ıslık çaldıklarını bile duydu. Bu bağırışlar yüreğini tutuşturdu. Var gücüyle koştu; güneş ufka iyice yaklaşmış, hafifçe dumanlanmış ve kan kırmızısı kocaman bir daireye dönmüştü. Neredeyse batacaktı. Güneş batmak üzereydi ama şihan da uzak değildi. Pahom artık şihanın üzerinden acele etmesi için ona el sallayan insanları açıkça görüyordu. Üzerinde para bulunan tilki kürkü başlığı gördü; sonra da yere oturmuş göbeğini tuta tuta gülen reisi. Rüyasını hatırladı Pahom. “Toprak çok,” diye düşündü, “Ama Tanrı üzerinde yaşamama izin verecek mi bakalım? Ah harap ettim kendimi, yetişemeyeceğim!”

    Pahom güneşe bir göz attı; ufka erişmiş, bir ucu kaybolmuştu, diğer ucuysa ufuk çizgisiyle kesilmiş gibi yukarıdaydı. Pahom son gücünü toplayıp ileri atıldı, müthiş bir çabayla bacaklarına hâkim olmaya çalışıyordu; neredeyse düşecekti. Tam şihana varmıştı ki hava kararıverdi. Bir inilti koyverdi Pahom, “Çabam boşa gitti,” diye düşündü. Durmak istedi ama Başkurtların bağrışlarını duydu ve şihanın eteklerinden batmış gibi görünen güneşin yukarıdan hâlâ görülebileceğini hatırladı. Bir soluk alıp şihanın üstüne koştu. Şihanın üstü aydınlıktı hâlâ. Pahom başlığı gördü. Reis başlığın yanı başında göbeğini tuta tuta gülüyordu. Pahom yine rüyasını hatırladı, inledi, dizlerinin bağı çözüldü, öne doğru düştü; elini uzatıp başlığa dokundu.
    — Aferin! diye bağırdı reis. Bir sürü toprağın oldu!
    Pahom’un uşağı hemen yanına koştu, onu tutup kaldırmak istedi. Fakat Pahom’un ağzından kan sızıyordu, ölmüştü.
    Başkurtlar dillerini şaklattılar, Pahom’a acımışlardı.
    Uşak küreği aldı, tam Pahom’a göre bir mezar kazdı: Üç arşınlık toprak parçası yetti Pahom’a” İşte vurgulanmak istenilen, doyumsuzluk hissi ne güzel de anlatılmış bu hikâyede. Bu hikâyede ki ana tema ise, İnsanda ki doyumsuzluk hissi.

    → İlyas: Bu hikâyede vaktiyle çok zengin olan, İlyas’ın yaşadığı olaylar anlatılıyor. Zenginliği tüm halkın dilinde olan İlyas’ın, yaşantısı herkes tarafından kıskanılıyor ve özeniliyordu. Zaman geçtikçe İlyas’ın, maddi durumu kötüleşmeye başladı. Elinde ne varsa kaybetti. Arık İlyas, fakir biri olarak tanınmaya başladı. Yakın bir arkadaşı, ona kendi evinde hizmetçilik yapması teklifini söyledi. İlyas’ın zoruna gitse de, bu durumu kabul etmek zorundaydı.

    Teklifi kabul ederek, karısını da alıp arkadaşının evinde hizmetçilik yapmaya başladılar. Zaman akıp geçerken, İlyas ve karısı Zengin’ken yaşayamadığı huzuru ve sevgiyi şimdilerde yaşamaya başlamıştı. Bir gün çalıştıkları eve, bir misafir geldi. Misafir İlyas’ın, evde hizmetçi olarak çalıştığını duyunca, şaşkınlığını gizleyemedi. Ev sahibinden İlyas’ı ve karısını çağırmasını istedi.

    İlyas ve karısı odaya geldiler ve misafir şu soruyu sordu: “Ne oldu da bu hallere düştünüz?” İlyas olanları anlattı. Misafir bir soru daha yöneltti, İlyas ve karısına: “Peki şu an mutlumsunuz?” İlyas’ın yüzünde bir tebessüm oluştu. Bu sorunun cevabını, karım versin diyerek yanıtladı. Misafir aynı soruyu İlyas’ın karısına sordu.

    Kadın şöyle cevapladı: “Evet mutluyuz, hem de hiç yaşamadığımız kadar huzurlu ve mutluyuz. Zenginken kocamla bir saat bile huzurumuz yoktu. Sürekli iş tantanası, daha fazla kazanç için çalışmak, işçileri sürekli kontrol altında tutmak yani anlayacağınız, yatarken bile iş düşünüyorduk. Şimdi öyle değil, karnımızı doyuracak bir kazanca sahibiz. Eski kadar zengin değiliz, lakin huzurlu ve mutluyuz. Kocam İlyas ile birbirimize daha fazla vakit ayırıyoruz.

    Artık ikimizde birbirimize, hak ettiği değeri veriyoruz…” Bu hikâyede ki ana tema ise, maddi durumun huzur ve mutluluk getirmeyeceği vesselam.

    Evet, hikâyeleri ’de inceledikten sonra, gelelim ‘İnsan neyle yaşar?’ Sorusunun cevabına. Benim kitaptan yola çıkarak varacağım cevap şudur: ‘İnsan inanç ile yaşar vesselam.’

    Saygılarımla…