• İlle de görmek için mi beklenir güzel günler?



    Kimsesizliğinde dahi bir kimsenin bulunmayışı. Bütün derdim budur halden anlayana. Kamyonlar kavun taşırdı bir zamanlar başkentimde, büyüdüğüm köyde. Umutlarımın içine tünediği sonra ise hakikate selam eylediği dağ mitinde. Henüz 4 yaşında idim, ‘ana’^yurdum 4 bir yandan kuşatılıp, umutlarımın tünediği meskenden ateşler yükseldiğinde. Kamyonlar cenaze taşıyordu artık, katırlar ile birlikte, yetmiyordu yine ölü hayallere. Tekerlekler gülümsetmiyordu artık her dönüşünde. Aksine çarkı hazmettiriyordu sanki bir bir benliğime. Kendime geldiğimde ise uzaktı artık salçamı süreceğim tandır ekmeği, ve en sevdiğim kocaman ağacın hemen yanında duran tandırın ta kendisi. Analarda yoktu ki beyaz tülbentleri ile ağız dolusu gülümseyen. ürkek adımlarla yanaştığımda gözlerimden derdimi dinleyen. Her yer çok uzaktı bir kere birbirine, insanlar gibi, ben gibi, siz gibi. İçsel bir muhasebe vardı ve yansıyordu bütün yüzlere. Uzaklık bir mesafeydi ruhlar arasına serpiştirilen ve gülümseme ise sadece çok amaçlı bir ‘niyet’ti yabancısı olduğum ülkede topluma verilen. Anlam verme süreci sarstı ilk önce, benliğim köyde umutlarımın tünediği ovalardan kopmaya diretiyordu gerçekliğime. “Hiç kimsenin yaşamadığı darmadağın köylerde, önce vatan yazısının verdiği hüznü” okuduğumda ise şiirlerde Türkçeyi sökmüştüm bir kerede. Bir dil ile tanışmışlığımın hikayesi böyledir işte. Sonra ise daimi bir dert anlatma mücadelesi, iyilik ile kötülüğün öğretilmiş olma serüvenini yıkma çabası ile yüksek tondan çıkan seslerin bastırılmış tellerin birden sıçrayışı olduğunu kavratabilme diretişi. Odanda, yatağında uzanırken kurulan hayaller vardır herkesin ne matematik ile sınırlı ne de fizik kurallarına hapsolmuş. Serüvenli bir yolculuk o esnada giz’i keşfediş ve belki bir bisiklettir üzerinde uçtuğun belki bir yemektir hayalini masumane kurduğun. Politik hayallerdi payıma düşen. Gün boyu ekranlardan alevler içinde izlediğim müstakil kerpiç hayallerim vardı benim. Yükselen dumanlar ise genzim yerine içimi yakardı, yanan kendimdim.Zulmün böylesi ölümdür ha!
    Acıya bilinç katma süreci başlar sonra yakılan ağıtlar fonunda. Sonra ise ananın çocuğunu gömüşü normalleşir diyalektiğe uzak bir tonda. Uzaklıklar şiirselleşir, isimler ‘ölü’ ye dair, ölümler ise kutsaldır, muktedir…
    Gençlik ateşten bir gömlek. Çocukluk hayallerine ihanet etmeme ile yaşamın seni sıkıştırması arasında debelenme süreci. Öyle bir süreçtir ki aşkın hakikat arayışı oluverir, işçiliğin ise anlam’a dair. Yakınlaşmaların hep vedalaşırkendir, temas umudun ise hep ‘sonra’. O kadar içine atmışsındır ki gülümseyişlerini sadece gözlerin parlar tebessüm ettiğinde. Farklı gelir yaşamını bilmeyene. Samimi oluşun verdiğin bedel ile doğru orantılıdır kaçışla ise ‘ters’. Türkülerin olur şarkılar yerine, şark köşelerinde söylerken mutlu olduğun. Değerlendirmelerin Ortadoğu üzerinedir bireyler yerine. Bazı umutlar başka zamanlarındır deyip efkarlandığın an’larda ise kendine özeleştiri verme gereği duyuyorsan devrimcisindir bir yerde. Demek ki dostların, çocukluk hayallerinin umut yüklü taşıyıcıları bir bir düşüyordur tarihin defterine. Sen böyle direnirken yaşam akışa devam ediyordur işte. Akış sevinci der sonra buna bir bilge. Kendini aşar Kürt böyle demlerde,tek derdi ‘güneş’e yakınlaşabilme ihtimaline duyduğu aşk ile. Demiştim ya hakikat aşktı diye, aşk özgür yaşam oluverir yüreğinde. Bir zaman makinesi yapılsa ve geleceğe gitsen, mücadeleyi kaybettiğini görsen sıkılmaz canın artık. Geri döner yine aynı mücadeleye girmek istersin. Çünkü bilirsin bütün bu sancılı hallere rağmen anlamlaşmıştır yüreğin. Ve dersin yine bir şairin kelamı ile “İllede görmek içinmi beklenir güzel günler beklemek de güzel”…

    Berxwedan Yaruk
  • Tek derdim sensin diyorum
    Tek başıma geçirdiğim bu gecelerde
    İnanmıyorlar bana
    Parçalanıyor her yanım
    Suya hasretim, üstümden akacak
    Haykırıyor her organım tek tek
    Karanlık, göremiyorum ama
    Devrim yaklaşıyor diyor uzaktan bir ses
    Gülüyorum, o eskidendi diye
    Duruluyorum yavaş yavaş
    Öyle sanıyorum ya da
    Gözüm devam ediyor haykırmaya
    Seni istiyor sanıyorum yine
    Yanlışım hep bugünlerde
    Devrim istiyorum diyor sol yanım
    Otur yerine diyor sağ gözüm bana
    Dinliyorum korkuyorum çünkü
    Güneşi görüyorum üstümde, otoriter
    Oturuyorum, eğiyorum başımın öne
    Susuyorum, tek yaş geliyor sol gözümden
    Uzaklardan bir şarkı duyuyor kulaklarım
    Aldırmıyorum , korkuyorum çünkü
    Haziran diyor uzaklar
    Ben aldırmıyorum, sol elim aldırıyor
    Sokuyor, sağ gözümü çıkarıyor
    Eziyor ayağımın altında
    Başlayalım mı diyor
    Tamam diyorum, başlıyoruz
  • 134 syf.
    ·3 günde·10/10
    Bir Lübnanlı, bir Arap, bir Hıristiyan ve aynı zamanda bir Fransız Vatandaşı Amin Maalouf. Biraz karmaşık bir durumu var kendisinin. kitapta bu karmaşık durumu üzerine verdiği cevap muhteşem ötesi:
    "1976’da Lübnan’ı terk edip Fransa’ya yerleştiğimden beri, son derece iyi niyetli olarak, kendimi ‘daha çok Fransız’ mı yoksa ‘daha çok Lübnanlı’ mı hissettiğim ne kadar çok sorulmuştur bana. Cevabım hiç değişmez: ‘Her ikisi de!’ Herhangi bir denge ya da haktanırlık endişesi yüzünden değil, ama cevabım farklı olsaydı, yalan söylemiş olurdum. Beni bir başkası değil de ben yapan şey, bu şekilde iki ülkenin, iki üç dilin, pek çok kültür geleneğinin sınırında bulunuşumdur. Benim kimliğimi tanımlayan da tam olarak da budur. Kendimden bir parçayı kesip atmış olsaydım, daha mı gerçek olurdum? Yani bana soru soranlara sabırla Lübnan’da doğduğumu, yirmi yedi yaşıma kadar orada yaşadığımı, Arapçanın anadilim olduğunu, Dumas ve Dickens’i, Güliverin Seyahatlerini’ni ilk kez Arapça çevirisinden keşfettiğimi ve çocukluğun ilk sevinçlerini atalarımın köyü olan dağ köyümde tattığımı, ilerde romanlarımda esinleneceğim bazı öyküleri orada dinlediğimi açıklıyorum. Bunu nasıl unutabilirim? Bunlardan nasıl olur da kopabilirim? Ama öte yandan, yirmi iki yıldan beri Fransa topraklarında yaşamaktayım, onun suyunu ve şarabını içiyorum, ellerim her gün onun o eski taşlarını okşamakta, kitaplarımı onun diliyle yazıyorum, o artık  benim için asla yabancı bir ülke olamaz. Yani yarı Fransız yarı Lübnanlı mı? Hiç de değil! Kimlik bölmelere ayrılamaz, o ne yarımlardan oluşur ne üçte birlerden, ne de kuşatılmış diyarlardan. Benim birçok çok kimliğim yok, bir kişiden  diğerine asla aynı olmayan özel bir ‘dozda’ onu biçimlendiren  bütün ögelerden oluşmuş tek bir kimliğim var.”


    Kitap genel olarak dört bölüme ayrılmış. İlk bölümde "kimliğim, aidiyetlerim" başlığı altında kendisi üzerinden kimlik sorununu tespit etme odaklanmış. Ne de olsa en başta da söylediğim üzere kendisi hem Lübnanlı hem Arap hem fransız vatandaşı hem de Hristiyan. Sonuç olarak da takdir edersiniz ki  bu aidiyetlerden bir iki tanesini taşıyanlardan daha çok diyecekleri vardır bu konuda. İlk bölümdeki aynı mükemmelliği diğer üç bölümde de sürdürüyor yazar. İlk bölüm de elbette çok çok güzeldi ama diğer bölümler benim şahsen daha çok ilgimi çekti diyebilirim. Özellikle de müslüman daha doğrusu islam dünyasının neden o kadar geride kalıp da batının bu kadar gelişme göstermesine ilişkin tespitlerine tek kelimeyle bayıldım. Kitabı okurken hep yüksek sesle ne kadar da haklı diyordum kendi kendime siz düşünün artık ne kadar içine çektiyse beni din mi toplumu şekillendirir yoksa toplum mu dini? Eğer bu kitabı okumadan önce bu soruyu sorsaydınız bana kesinlikle din toplumu değiştirir derdim. Ama Maalouf'un görüşlerini okuduktan sonra şöyle bi düşündüm de aslında düşündüklerimin tam tersiymiş durum. Dinler daha çok toplumun kurbanı olmuştur diyor amin Maalouf. Batının gelişmesinin en önemli nedenlerinden biri dinlerini modernleştirmeleridir. Bizim için modernleşmek demek sanki dinden çıkmakmış gibi addediliyor. Hatta kitaptaki bir sözü de şu;  "türkler için modernleşmek sürekli olarak kendilerinden bir parçanın terk edilmesi anlamına geldi" gelişemememizin, ilerleyemememizin en büyük nedeni bence de bu. Şu anda bazı Müslümanlar demokrasiye, oy kullanan insanlara, laikliği savunanlara kafir gözüyle bakıyor. Ki bence bu durumun en büyük kurbanı Atatürk oldu. Laiklik ilkesini getirdi diye bugün bile hala Atatürkü din düşmanı olarak nitelendirenler var. Sanırım burda şunu eleştirmeden geçemeyeceğim. Bugün dini sömürenler dini kullanarak bi yerlere gelenler hakiki müslüman da dini devlet işlerine karıştırmayın diyen Atatürk mü din düşmanı pek anlam veremiyorum açıkçası. Neyse derin mevzular bunlar   amin Maalouf un düşüncelerine hayran kaldım gerçekten. kitap üzerine söylenecek daha çok şey var ama iyisi mi siz okuyun derim. Ama bu kitap öyle bi kere okunup da köşeye atılacak bi kitap değil onu da bilmenizi isterim. Tekrar tekrar okuması gerekir. Mutlaka tavsiye ederim.
  • 80 syf.
    ·Beğendi·6/10
    Bazen bir şeye söverken hiç farkında olmadan onu övüyoruz. Nedir bu batırmaya çalışırken onları değerli kılan şey? Hülasa sosyal medyanın hiç dikkat etmediği, bir süre sonra aslında bizatihi kendi ayağına doladığı karalama kampanyalarının bu yanı hep kafamda girdaplar oluşturmuştur. Kendi kazdığı çukura düşme deyimi buraya hoppidi oturuyor. İyi oturdunuzlar. Hoş geldiniz safa getirdinizler..

    Bir süre önce pek kıymetli 1k ailesinin Stefan Zweig kitapları için ‘linç girişimi’ başlattığı malumunuz. İşte benim “ yeter ulan kim bu sıtefın zıvaayg?” diye başlayan yolculuğuma, bu olaylar sebebiyet verdi. Zaten adını daha önce pek çok kez duyduğum bu Avusturyalı yazarın (Yurdum insanının her defasında Avusturalya diyerekten Avusturya mı/Avustralya mı karmaşasına son verip ‘haydin iyisi mi gardaş olun’ niyetiyle halkımıza mal ettiği ülkedir kendileri. Yanlış anlaşılmasın canııım. Bilmediklerinden ötürü değil, hep ‘bir‘ olma arzularımızdan bunlar:) ) kitaplarını raftan alma itkisi oluşturdu. İlk tadımlığım olan ‘Bir Çöküşün Öyküsü’ kitabını okuduğum an ki izlenimim büyük bir hüsran ve bununla birlikte “Zweig’ı taşlayanların eline bir taşta ben tutuşturayım” oldu. Açıkçası pek bi lezzet alamadım. Kendi dünyama akmadı hikaye. Uzak, yavan bi tat verdi dilime.

    Bu beyefendiyi sevmeyenlere handiyse hak verecektim. Şükür ki Sabahattinciğim Aliciğimin o haklı isyanı düştü birden hatırıma: “ Niçin ilk defa gördüğümüz bir peynirin evsafı hakkında söz söylemekten kaçtığımız halde ilk rast geldiğimiz insan hakkında son kararımızı verip gönül rahatlığıyla öteye geçiveriyoruz?”. O an ikinci kitabına el uzanmaya karar verdim. İlkini unutturacak güzellikte çıktı karşıma. Ve sadece zihnimde dinlenen bu sözleri, dile dökmememe rağmen düşününce utandım. Ön yargının insana yine yeniden neler düşündürttüğünün ayrımına vardım. Kitap adı gibi olağanüstü değil belki ama hayatın ikircikli noktalarına -mirasyedilik mi? özgürlük mü? kibarlık mı? doğallık mı? v.b- çok naifçe, hoşça dokunmuş. Hayatın bir parça özüne varmış her insanın aslında bir olağanüstü gecesinin olduğu kanaatindeyim. İnsana kendi ‘yeni çağı’nı yaşatan o büyülü olaylar..

    Neyse neyse. Yazar derdini lafı dolandırmadan anlatmış. Madem öyle bende bu işe soyunayım. Zaten bu kitapla ilgili milyon inceleme olduğunu fark ettiğimden kitabın derdini burada anlatmanın sadece kelime israfı olduğunu düşünüyorum. Çünkü zaman kadar kelimelerin de son derece kıymeti olduğuna inanıyorum. Dileyen onları okusun, kafi gelecektir. Benim anlatmak istediğim ise başka. Kendi derdim. Kitaplara, yazarlara, düşüncelere ve en önemlisi insanlara şans vermeyi deneyelim.. Nasıl oluyor da daha önce görmediğimiz bir peynirin dahi tadı hakkında yorum yapmaya imtina ediyorken tanış olmadığımız fikirler yahut kitaplar ve özellikle -en özellikle- insanlar hakkında kesin hükümlere varabiliyoruz? Ön yargıya sadece meş'um kanılar olarak bakmamak lazım ayrıca. Ön yargının mealini merak edenler için olumlu-olumsuz tüm peşin hükümler/düşünceler anlamına geldiğini hatırlatmakta fayda var. O vakit bir kimse veya bir nesne hakkında kulaktan dolma iltifatları yeterli bularak o şey hakkında ‘fevkalade’ etiketini de yapıştırmayalım. Ya da yeterince hemhal olmadan kafamızda onu harikuladeleştirmeyelim.

    Herkese her şeye zaman verelim. Zira patlıcan, kaldıkça acılaşır. Kadehimi araştırmaktan yılmayıp safsatalara inanmak yerine hakiki gerçeklere ulaşma çabasında olanlara kaldırıyorum. Şerefe..
  • 639 syf.
    ·9 günde
    1. Başlangıçta Tanrı göğü ve yeri yarattı.
    2. Yer boştu, yeryüzü şekilleri yoktu; engin karanlıklarla kaplıydı. Tanrının Ruhu suların üzerinde dalgalanıyordu.
    3. Tanrı, «Işık olsun» diye buyurdu ve ışık oldu.
    4. Tanrı ışığın iyi olduğunu gördü ve onu karanlıktan ayırdı.
    5. Işığa «Gündüz», karanlığa «Gece» adını verdi. Akşam oldu, sabah oldu ve ilk gün oluştu.
    6. Tanrı, «Suların ortasında bir kubbe olsun, suları birbirinden ayırsın» diye buyurdu.
    7. Ve öyle oldu. Tanrı gökkubbeyi yarattı. Kubbenin altındaki suları üstündeki sulardan ayırdı.
    8. Kubbeye «Gök» adını verdi. Akşam oldu, sabah oldu ve ikinci gün oluştu.
    9. Tanrı, «Göğün altındaki sular bir yere toplansın, kuru toprak görünsün» diye buyurdu ve öyle oldu.
    10. Kuru alana «Kara», toplanan sulara «Deniz» adını verdi. Tanrı bunun iyi olduğunu gördü.
    11. Tanrı, «Yeryüzü bitkiler, tohum veren otlar, türüne göre tohumu meyvesinde bulunan meyve ağaçları üretsin» diye buyurdu ve öyle oldu.
    12. Yeryüzü bitkiler, türüne göre tohum veren otlar, tohumu meyvesinde bulunan meyve ağaçları yetiştirdi. Tanrı bunun iyi olduğunu gördü.
    13. Akşam oldu, sabah oldu ve üçüncü gün oluştu.
    14. Tanrı şöyle buyurdu: «Gökkubbede gündüzü geceden ayıracak, yeryüzünü aydınlatacak ışıklar olsun. Belirtileri, mevsimleri, günleri, yılları göstersin.» Ve öyle oldu.

    Tevrat, Tekvin, 1-14.

    Yaratılış üzerine okuduğunuz tahrif olunmuş bu ifadeler, İnce Memed destanını tahrif olmuş İnce Memed 4 üzerine girişi -tekvin de giriş demektir- ve hatta eserin can damarı olan Adem ile Havva tablosuna işaret ediyordu. Okurken aklımdan geçen Tekvin olmuştu.

    Bir gün İnce Memed, Abdüsselam Hoca ile evinin alışverişine çıkar, Abdüsselam Hoca’nın beğendiği tabloların hikayesini baştan sona pür dikkat dinleyen Memed, sıra Adem ile Havva tablosuna geldiğinde bu tablonun da hikayesini dinler. Elmayı yiyen Havva, Adem’e de ikram eder… İşte ondan sonra olanlar olur. İlk insandan söz eden ve ciddi tasvir ayrıntıları içermesi gereken bu tablonun anlatımı burada biter.
    İlk yaratılan insanın bu Dünya üzerinde Hz. Adem olduğunu biliriz. Yeryüzünde cismen onu biliriz, babamızdır, atamızdır. Yeryüzünü yaratan Tanrı, suların üzerinde dalgalanan ruhuyla – ne şiirsel bir anlatım!- ışığa ol emrini vermesiyle ışığı yarattı. –İslam’daki “kün feyekün” anlayışı- Işığın iyiliğini fark eden Tanrı, onu karanlıktan ayırdı. Hz. Adem neslini sürdürdü, insanlar çoğaldı –hayır artmadı.-İnsanlarla birlikte iyilikler ve kötülükler çıktı ortaya.

    Ve Tanrı İnce Memed’i yarattı, sonra Arif Saim’i. Arif Saim’in kötülüğünü gördü ve onu İnce Memed’den ayırdı; yarattığı günün gecesine eş eyledi. Yaratılışı bize bu alemde böyle gösterdi. Keskin sınırlara sahip olan anlayışın naslardan meydana geldiğini işte tahrif olmuş bu din anlayışından rahatlıkla anlayabiliyoruz. Her iyiliğin içinde kötülük, her kötülüğün içinde bir iyilik olabileceğini tek doğru anlayışından sıyrıldığında kuantumla birlikte ifade etmeye çalıştık. Kuantum, Yin-Yang buna ne denirse, bütün bir ağacın tüm dallarından fışkırmış tomurcuk erguvan fikirleri ihtimal dahilinde inceledik, “salt” doğruya değil; çeşitliliğin zenginliğine inandık. Paradigmalar şimdi bize bunu fısıldıyor, paradigmalarımız değişince yeniden buna çekidüzen verecek yepyeni bir anlayış meydana getireceğiz. Belki Küçük Prens’in B-612’sinden RTE-2023’e geçtiğimizde. –Kalbim sıkıştı bir an.-

    İnce Memed serisinin son kitabına erişmenin sevinciyle başladığım bu eser de nihayet buldu. İnanılmaz bir duygu yoğunluyla okuduğum bu eseri, abartılı ve efsanevî üslûbuyla birlikte tasvirleri sebebiyle çok sevmiştim. Oluşturduğu ekibi; İnce Memed’i ve hiçbiri figüran kalmayan her biri kahraman denebilecek karakterleri tek tek sevmiştim. İnce Memed 1 için hissetiklerim öyle olumlu ve nahif şeylerdi ki; bunu şöyle ifade etmek isterim:
    İkiye ayrılmış incir gibiydi dudakları, birbirine değdikçe ballanan; incirden akan damla damla sütü kağıda zamk diye iliştirmiş beyaz, bembeyaz kelimeleri bir keramet usulü görüyordum. Görüyordum, bana gösteriliyordu.

    İnce Memed 1 kitabı, İnce Memed 2’den daha iyiydi. İnce Memed 3 ise İnce Memed 1’den. Şöyle formülize edebilirim; İnce Memed 3 > İnce Memed 1> İnce Memed 2.
    E peki, İnce Memed’e n’oldu? Yahut şöyle sormalı; İnce Memed’de ne oldu? İnce Memed’de neler olmadı ki… Bütün normlar kirli birer çamaşır gibi serildi ulu orta, ardından biz –ben, zihnimdeki fikirler, bundan evvel okuduğum ve oturttuğum yüce fikirler, kutsalım.- hayretler içinde bu kadar kara lekeyle karşı karşıya kaldık... Hayret edişimizin sebebi; dünyadan kopuk oluşumuz, insanları bilmeyişimiz; anlayıştan bihaber oluşumuz değildi. İdeal form olarak sunulan İnce Memed’in dahi ideal formun fersah fersah idealden uzak olmasıydı.

    İnce Memed kimdi? İnce Memed, bir eşkıya mıydı? İnce Memed, safi yürek miydi? İnce Memed, uzun ince bir yolda incelikli bir hayta değil miydi? Çakırdikenliğin ortasındaki çelik diken değil miydi? Hani koruyucuydu, saftı; pür-i paktı İnce Memed… Biz öyle düşlemiştik, bize o ruhu vaadetti Yaşar Kemal, vaadinden döndü sonra da. İnce Memed’le birlikte yürekli Anadolu kadını tiplemesinden oldukça uzak bir profil çizimiyle kelam ressamlığına halel getirmediyse de zihnimize bir kara sürdü. Koyu, kara – asla siyah değil- kapkara lekeler sürdü. Çıkarması belki bir iki dileğe, arz-ı hale bakar; ancak daha başka ümitlerimizi de aldı.

    Yaşar Kemal, bir ideolojiden sıyrılıp yazacaktı sandım, zira bana Dünya vatandaşlığından da söz etmişti. Evet, bunlar onun vaatleri, hiçbir saplantılı fikri bir düş gibi anlatmayacak zalimin yanında olacak; sevecek; sevmekten söz edecek; sayacak ve bununla muteber olacaktı. Bunun teberik olduğunu anlatacaktı bize. Hiçbir kutsala dokunmadan, hiçbir kalbi incitmeden hem de. İşte benim başından beri beklediğim de hep bu oldu kendisinden. Ölçüt; vaatler, değerlendirme sonucu; vasatın altı. Ölçüte uyumsuzluk vasatın altını getiriyor. Sola çarpık bir dağılım eğrisi vardı işte bu eserde.


    Toplum naslarından, tahrif olmuş dinin dogmalarından sıyrılamamış ve içindeki kara yılanı susturamayıp sürekli tıslayan bütün karakterlerin diline sirayet etmiş bir şey vardı; İslam dininin kutsallarını bir paçavra gibi ele alışı. Söylediklerim anlaşılmıyor, tahmin ederim. Anlaşılmaktan vazgeçeli epey oldu, dert etmiyorum. Ancak söylemek istediklerim ve belki kendime söylemek istediklerim var. İnce Memed 4’te Yaşar Kemal, kutsal addettiğim değerlerime dokundu. Bilirim, yazarlar köylünün ağzından yazmayı, onları birebir ifade etmeyi; yaşatmayı severler. Okuyucuya onun gözünden bakacak şeyler sunmak isterler. Hatta bunun ifadesini başarıyla sunanlara hayranlıkla bakılır. İslami öğretilerin dogmaların sorgulandığı bir başka eser okumuştum; Orhan Pamuk, Sessiz Ev. Doktor Selahattin ve Babaanne’nin ağzından dinlediklerim de bu öğretileri tanrıtanımaz ve dogmalara sırt dayamış iki kutbu temsil ediyordu, bununla birlikte hiç rahatsız etmemişti. Ancak bu eserde gördüğüm oydu ki eserin başından itibaren din sömürüsü yapılmıştı. Dokuz bin dokuz yüz doksan dokuz tane ayet yazılı gömlek –ya hu besmeleyi dahil etsen zaten altı bin altı yüz altmış altı tane ayet var, bu ne çeşit bir bilgisizlik-, Hz. Adem ve Hz. Havva tablosu, ağzında mühür olan Allah yazılı bir mübarek at, Ali’nin(!) Düldülü, Muhammed’in (!) bineği Burak… Anacık Sultan’ın mühürlü yüzüğü, ziyaretin duvarındaki Zülfikar, kılıç odur ki Allah diyene el verir kılıçlar… Ayetler, hadisler… İlah benimsenmiş Aliler(!)… İnce Memed’le bir tutulmuş Aliler(!) … Bir sıradan vatandaş gibi “Ali” diye bahsedişler… Bir ocağın odun taşıyıcısı gibi bahsedilen Muhammedler(!) Bu eser, kelime işçiliği mahiyetinde bir şaheserse bile mana itibariyle sömürüyü kabul etmeyen bendeniz için bir felaket. Belki silah doğrultsa belki çıkıp “Allah Allah” nidalarından sonra gayrinizami hareket etse bu denli dokunmazdı. Hal-kal birlikteliğini görmediğim hemen hemen her şeyden Sibirya soğukluğu şiddetinde uzaklaşmam söz konusu olduğu için İnce Memed de Hürü Ana denen o kadın da buna el açan buna gülen Seyran da; bunların işte tam da böyle oluşunu şefkatli bir tabloda anlatan Kemal de… Hepsi birer fiyasko. Vasat demek bile bir derecedir bu artık varta.
    Keşke, daha düzgün bir üslup ile yazılsaydı şu yazılanlar… Keşke, zira şu Hz. Adem ve Havva’nın tablosu üzerine konuşsaydım, hayallerin ürünü olan Hz. Ali figürüne ağlasaydım.

    Şimdi şu din konusunu biraz daha açalım:
    "Peygamberimizin tasviri olmazmış. Onun yüzü ışıktanmış da tasvire gelmezmiş, Abdülselam Hocam söyledi" dedi Memed üzülerek.

    "Öyleyse bana kara kaşlı, ela gözlü Alimin, yavrumun tasviri yeter" dedi Hürü Ana. " Ben bundan sonra hemen namaza başlayacağım, Düldül atın binicisi, eli çatal kılıçlı, savaşa girince Zülfikarı yüz arşın uzayan Alimin huzurunda namazsız abdestsiz duramam. Yaşım da geldi geçti, bundan sonra ben, hele güzel Alimi de bulunca namazımı hiçbir zaman kazaya koymamalıyım."

    Kurnaz kurnaz Seyranla Memedin yüzüne baktı, şefkatle onlara gülümsedi:
    " Siz gençsiniz siz yavrularım, siz de benim gibi bir ayağı çukurda olunca kılarsınız çocuklarım," dedi. Memede döndü, " Sen adam öldürdün," diye yüzünü yere eğerek konuştu, " ama seni Alim bağışlar, namaz kılmasan, oruç tutmasan da bağışlar. Ben onu biliyorum, çok düşümde gördüm Alimi. Düşümde bana hep gülüyordu. İyidir Alim, iyilerin iyisidir. O da çok adam öldürdü, kötü adamları öldürdü. Allah onu bağışladı, üstelik de cennetini ihsan buyurdu. Alim seni bağışlar, cennetini de ihsan buyurur... O da senin gibi fakir fıkaranın ekmeği olmaya uğraşır.
    S.230

    Namazın toplumdaki algısını gördüğümüz ve normalleştirildiği, üzerine gülüşüldüğü bu diyalogda bir şey daha var: İnce Memed’in Çukurova’ya ayak bastı basalı varlığını hissedip cismine dokunamadığı elini uzatıp elleyemediği o şey: Yaşar Kemal’in zihni vardı, ona bu kitapta İnce Memed dilince diyebiliriz ki “İnce Memed’in kurdu” vardı. Hz. Ali ki şanlı, muzaffer, payidar, ilim kapısı, Allah’n aslanı bir “mücahid”dir. Gelmiş İnce Memed’le bir tutmuş bu kör olasıca kurt. Adı batasıca bu kurdun başka kapı aralayışları da var; oruç tutmasa da olur bağışlayan Ali’dir. Rabb yerine koyduğun kimdir? Yani bir kurgu eser dahi olsa böyle mesnedsiz ifadeler kanımı çekiyor. Ellerim buz kesiyor ve hatta okurken parmaklarım titriyordu. Bunlar bam teli meseleler… İnce Memed’i ünlendiren kaleminden ziyade eserlerini çeviren Tilda Kemal’dir.

    Eserde İnce Memed’in Hatçe’den olma evladı söz konusu bile edilmemiştir. Bütün bir memleketi komün paydada düşünmüş olan İnce Memed kendi öz bir kanından, canından olan evladını adam akıllı iki saat düşünmemiştir. Ancak yıllarını bu memleket için harcamıştır. Aslında eşkıya değil, derdim, İnce Memed. Zira ne çaldı, ne zina eyledi ne başka bir gayrinizami hareket. Ancak eşkıya, çalıp çırpmaktan adam öldürmekten daha başka bir şeymiş. İnce Memed, kendi özüne yabancıymış; içindeki kurtla birlikte. Dağlara çıkışı neden? Bir evlat, bir can için. Kendi evladı neydi ya? Seyran’dan olma evladın da sözü pek edilmedi bu eserde, hoş İnce Memed 5 olsaydı onda da söz edilmezdi bu örgüyle. Yaşar Kemal, bu eserinde girişi ve sonu sabit tutuyor; tema aynı, zalimler değişiyor, mazlumlar değişmiyor. Hatta inanmayan açsın son sayfasına baksın 1,2,3,4’ün.

    Bunca emekle okuyup –vaktiyle- hayran olduğum bu eserin sinemalaştırılmasını çok istemiştim. Bizden evvel el yapmış zaten sinemasını. Kitap sanat evreninde çok geniş bir yer tutar zihnimde. Edebiyat bir sanattır ancak edebiyatsız sinema, sanat değildir. Bu yüzden bunca kelime işçiliğine ve okuma emeğime –özsaygı- saygı duyarak kendi zihnimde bütün karakterleri oyuncularla özdeşleştirerek okudum. Belki böyle benim gibi “o karakter ille de yaşamdan biri olacak” diyenlere bir fikir olur. Bulunamayanlara da fikir önerirsiniz, taşlar oturur.

    İnce Memed- İsmail Hacıoğlu
    Abdi Ağa- Erol Taş
    Kel Hamza- Mustafa Avkıran
    Abi Ağa’nın Yeğeni- Yadigar Ejder
    Topal Ali- Dalyan Topatan
    Yüzbaşı - Hikmet Taşdemir
    Asım Çavuş- Turgut Özatay
    Döne Ana- Fatma Girik
    Ferhat Hoca- Murat Soydan
    Murtaza Ağa- 404 not found
    Molla Duran- Feridun Çölgeçen
    Anacık Sultan- Aliye Rona
    Battal- Halil Ergün
    Kasım-Tanju Gürsu
    Hatçe- Zeynep Çamcı
    Seyran- 404 not found
    Tazı Tahsin- 404 not found
    Zeynullah Efendi- Ali Şen
  • Bütün âleme hükmeden bir padişah vardı. Buyruğu yedi iklimde de yürürdü. Buyruk yürütmede adeta bir İskender’di. Kaf’tan Kaf’a bütün âlem onun askeriydi. Şanı, şerefi ayı gölgede bırakmıştı. Ay, o yüceliği görüp yüzünü o tapının toprağına vurmuştu. Bu padişahın bir de yüce, akıllı, en ince işleri bilir veziri vardı. O itibarlı vezirin bir oğlu vardı ki, âlemin bütün güzelliği, onun yüzüne vakfolmuştu adeta. Hiç kimse onun güzelliğine sahip bir güzel görmemişti. Hiçbir güzel de bu derece yüceliğe erişmemişti. O gönülleri aydınlatan güzel, güzelliği yüzünden gündüzün dışarı çıkamazdı. Şayet o ay, gündüzün görünse, âlemde yüzlerce kıyametler kopardı. Kutluluk ve güzellik âleminde ebediyen onun gibi güzel bir insan doğamaz! O delikanlının güneş gibi bir yüzü, misk gibi güzel kokulu ve simsiyah saçları vardı. Güneşe tuttuğu şemsiye misktendi. Abıhayat, dudağına susamış, dudakları kupkuru bir hale gelmişti. Ağzı adeta güneşteki bir zerreye benzerdi. Onun zerresi halka bir fitneydi. Otuz tane yıldız da o zerrede kaybolmuştu! O otuz yıldız bir zerrenin içinde kaybolmuştu ama, yıldızlar gibi de âleme yol gösterirdi! Saçları kendini beğenip baş kaldırmış, sonra da yine baş çekerek arkaya doğru düşüvermişti! O gümüş bedenli güzelin saçlarının her kıvrımı, yüzlerce can âleminin saflarını birbirine katar, kırar geçirirdi. Zülfü ruhunda yüzlerce mensubeye sahipti; her telinde yüzlerce şaşılacak şey vardı! Kaşları yay gibiydi, fakat kimin kolunda o kuvvet vardı ki, o yayları büksün! Nergis gözleri dilberliğe ait afsunlar okurdu. Her kirpiğiyle yüzlerce sihirbazlıklarda bulunurdu. Lâl dudakları abıhayat kaynağıydı. Hem şekerden tatlıydı, hem kenarlarında yeni yetişmiş çimenler vardı. Yeni terlemiş bıyık ve sakalı, güzellik yüzünün kızıllığıydı adeta. O güzelim tüyler, sanki güzellik ve şeref kaynağında bir duduydu! Misk gibi beni “cemal” (güzellik) kelimesinin noktasıydı. Geçmiş zaman da o bene sığınmıştı, gelecek zaman da. Sanki geçmiş ve gelecek zaman, o ben yüzünden içinde bulunduğumuz bir an haline gelmişti. O güzel delikanlıyı ömrümce övsem, yine anlatıp bitirmeme imkân yok! Padişah bu çocuğun aşkıyla sarhoş olmuş, bu sevda belasıyla elden çıkmıştı. Padişahın kadri yüceydi ama, o dolunayın derdiyle adeta hilale dönmüştü. Delikanlının aşkına öyle bir dalmıştı ki, varlığından bir haber bile gelmiyordu. Çocuğu bir an bile görmese, gönlü kan ırmağı haline gelirdi. Ne onsuz bir an kararı vardı, ne bu aşk yüzünden bir zaman sabrı! Gece gündüz bir an bile onsuz duramaz, eğlenemezdi. Geceleyin de munisi oydu, gündüzün de! Uzun günlerde bile onu huzurunda oturtur, ta akşama kadar o ay yüzlüye sırlar açar, dertler dökerdi. Karanlık bastı da gece oldu mu, padişahın ne uykusu kalırdı, ne kararı! Delikanlı padişahın huzurunda yatar, uyur, padişah da boyuna ona bakar dururdu. O güzel, mum ışığı altında uyur, padişah da bütün gece ona bekçilik ederdi. O ay yüzlünün yüzüne dalar, her an yüz çeşit kan ağlardı. Gâh yüzüne güller saçar, gâh saçındaki tozu silker, Gâh aşk derdiyle bulut gibi yağmurlar yağdırır, ağladığına esef bile etmeden yüzüne gözyaşlarını serperdi! Gâh o ay yüzlünün güzelliğini seyrederdi, gâh yüzüne bakıp kadeh kaldırır, dem çekerdi! Onu bir an bile kendisinden ayırmazdı. Padişah neredeyse, o da oradaydı. Delikanlı daima huzurda oturmayı istemiyordu! Anası, babası bir an olsun, oğullarının yüzünü görmek istiyorlardı. Fakat padişahın korkusuyla bunu açmaya bile takatleri yoktu. Delikanlı bir an padişahın huzurundan ayrılırsa, padişah belki kıskançlıkla çocuğun boynunu vurdururdu! Saraya yakın bir komşu vardı. O komşunun da güneş yüzlü güzel bir kızı vardı. Delikanlı bu kızı görüp âşık oluverdi. Aşkı gittikçe kızıştı. Müşkül bir işe düştü. Bir gece o kızla beraber oturdu. Yüzü gibi güzel bir meclis kurdu. Padişahtan gizlice onunla buluştu. Fakat padişah da, tesadüf bu ya, o gece sarhoştu. Gece yarısı yarı sarhoş bir halde yatağından kalktı, eline bir hançer alıp yürüdü. Delikanlıyı bir hayli aradı, taradı, bulamadı. Nihayet, bulunduğu tarafa doğru koştu. Bir de baktı ki, delikanlı bir kızla oturuyor. İkisi de birbirlerine gönül vermişler! Padişah bunu görünce, kıskançlık ateşi ta ciğerine kadar tesir etti. Âşık, hem aşk sarhoşu, hem padişah. Artık böyle bir âşıkın maşuku, başka maşuklara benzer mi? Kendi kendisine “Benim gibi bir padişahı bıraktı da, nasıl başkasını seçti? İşte sana aptallığın ta kendisi! Ben ona neler yaptım, ne ihsanlarda bulundum. Kimse kimseye asla bu çeşit ihsanlarda bulunmamıştır. O da bunlara karşılık, bana bu işi yapıyor ha. Söyle, yapsın. Hakikaten de pek tatlı bir işe girişmiş! Hazinelerin anahtarları onun elinde. Âlemin başı dik erleri, huzurunda eğiliyorlar. Hem hemdemim, hem sırdaşım. Hem derdim, hem merhemim! Sonra da gizlice bir yoksulla düşüp kalksın, öyle mi? Şimdicek ben onun vücudunu dünyadan kaldırayım da görsün!” dedi. Ve derhal delikanlının tutulup adamakıllı bağlanmasını emretti. Bağlandıktan sonra bir iyice dövdü. Yolda, topraklar içinde o gümüş beden, padişahın kırbacından gömgök oldu! Ondan sonra sokak ortasında darağacına çekmelerini buyurdu. Dedi ki: “Önce derisini yüzün. Sonra da baş aşağı darağacına asın! Herkes görsün de padişaha mahrem olan, bir an bile başkasına bakmasın!” Delikanlıyı hakaretle yakalayıp derisini yüzmek ve asmak için darağacına sürüklediler. Vezir bunu duyup başına topraklar saçtı. “Babasının canı,” dedi... “Bu başına gelen iş, nasıl iş? Nasıl bir kaderin varmış ki, padişah sana düşman kesildi!” Orada padişahın on kölesi vardı; padişahın emrini yerine getirmeye, delikanlıyı mahvetmeye hazırlandılar. Vezir bağrı başlı, gözü yaşlı bir halde gelip, onuna da birer şebçerağ incisi verdi. Dedi ki: “Padişah bu gece sarhoş. Bu çocuğun pek o kadar suçu yok! Ayılınca hem pişman olur, hem kararı, takatı kalmaz, Onu yüz kişi öldürmüş olsa, birini bile sağ bırakmaz; bundan hiç şüpheniz olmasın.” Köleler hep birden dediler ki: “İyi ama, ya padişah buraya gelir de darağacında kimseyi görmezse. O zaman derhal bizim kanlarımızı döker, yerleri kan ırmağıyla sular. Baş aşağı bizi darağacına çektirir.” Vezir bir çare buldu. Zindandan kanlı katil bir adam getirtti. Sarımsak soyar gibi onun derisini yüzdüler. Darağacına baş aşağı asakoydular, toprak o biçarenin kanıyla gül gül oldu, kızardı. Oğlunu da eve götürüp gizledi. “Bakalım, perde ardından ne doğar?” diyordu! Padişah ertesi gün ayılınca hâlâ öfkeliydi. Öfkesinden eskisi gibi ciğeri yanıyordu. Köleleri çağırdı; “O köpeğe neler ettiniz?” diye sordu. Hepsi de bir ağızdan, “Onu pazar ortasında darağacına asa koyduk. Derisini tamamıyla yüzdük. Şimdi baş aşağı darağacında asılıdır.” dediler. Padişah bu cevabı duyunca sevindi, o on kölenin her birine Ağır elbiseler ihsan etti. Her biri rütbe ve mevki sahibi oldu. “Geç vakte kadar öyle darağacında bırakın. Halk bu hayırsız murdarı görsün de ibret alsın.” dedi. Şehirliler bu hali duyunca dertlendiler, kederlendiler. Bir haylisi seyretmeye geldi ama, kimse tanımıyordu ki! Halk, darağacında derisi yüzülmüş, kanlara gark olmuş, baş aşağı asılmış bir et parçası gördü. Büyük küçük, kim gördüyse, gizlice kan ağladı. O gün akşama kadar, herkes o ay yüzlünün yasına battı. Şehir dertle, elemle, ahla doldu. O gün geçince padişah sevgilisiz kaldı, yaptığına pişman oldu! Kızgınlığı yatıştı, aşkı galebe etti. Aşk, aslan yürekli padişahı karınca haline soktu! Padişah o Yusuf gibi güzel dilberle gece gündüz halvet olmakta, Daima vuslat şarabıyla sarhoş olup durmaktaydı. Ayrılık sersemliğiyle oturabilir miydi hiç? Nihayet bir an bile takatı kalmadı. İşi gücü, ancak zari zari ağlamaktı. Ayrılıkla canı yanıyor, iştiyakından sabri, kararı kalmıyordu. Öyle bir pişman oluş oldu ki, başını topraklara koydu, gözlerinden kanlı yaşlar saçmaya başladı. Mavi matem elbiseleri giyindi, kan ve kül içine oturdu. Ne bir şey yiyordu, ne bir şey içiyordu, kanlar saçan gözlerine uyku girmiyordu. Gece olunca dışarıya çıktı, darağacının altında bulunan yabancıları dağıttı Yalnız darağacının altına gitti, delikanlının yapıp ettiklerini hatırına getirdi. Birer birer bunları hatırladıkça, her kılının dibinden bir feryat koptu. Gönlüne sayıya sığmaz yaslar çöktü. Her an yeni bir matem belirdi. O asılmış cesedin altında zari zari ağlıyor, kanlarını gözüne yüzüne sürüyordu. Döktüğü gözyaşları hesaplansa, yüzlerce yağmurdan artıktı! Kendisini onun altında topraklara atıyor, elinin üstünü dişleyip koparıyordu. Bütün gece ta sabaha kadar orada kaldı. Mum gibi gözyaşı döktü, yandı, yakıldı. Seher yeli esmeye başlayınca, uşağıyla beraber sarayına çekildi. Tozun toprağın, külün arasına oturdu. Her an başına kadar yaslara batmaktaydı. Böylece tam kırk gün, kırk gece geçti. Kadri yüce padişah, adeta bir kıla döndü. Kapıyı kapamış, darağacının altına oturmuş, sevgilisini iyi etmek için kendisi hasta düşmüştü. Kimsede cesaret yoktu ki, o kırk gün, kırk gece zarfında dudağını kıpırdatsın, ağzını açsın da padişaha bir şey söylesin. Kırk gece geçtikten sonra da ne yiyordu, ne içiyordu. Bir gece delikanlıyı rüyada gördü. Ay yüzü yaşlara gark olmuştu. Tepeden tırnağa kadar kanlar içindeydi. Dedi ki: “Ey cana can katan güzelim, neden böyle baştan ayağa kadar kanlara gark oldun?” Delikanlı cevap verdi: “Seninle biliş olduğumdan kanlara bulandım. Senin vefasızlığından bu hale düştüm. Suçum olmadığı halde derimi yüzdürdün. Padişahım, vefakârlık bu mudur? Dost, dostuna bunu mu yapar? Bunu, kâfir olayım ki, kâfir bile yapmaz! Ben sana ne yaptım ki, beni darağacına astırdın. Başımı vurdurdun, baş aşağı asakoydun beni? Ben de artık yüz çevirdim Kıyamette de öcümü alacağım. Kıyamet kopup da adalet divanı kurulunca, Allah senden intikamımı alır.” Padişah o ay yüzlüden bu cevabı alınca, derhal sıçrayıp uyandı. Gönlü kan kesilmişti. Bu iş canına kâr etmişti. İşi gittikçe sarpa sarmaktaydı. Artık adamakıllı delirdi, elden çıktı. Zayıfladı, elemlerle eş oldu. Delilik yapısını kurdu. Ağlayıp inlemeye koyuldu. Dedi ki: “Ey muradına ermeyen canımın canı, gönlümün varı, derdinle canım da kan kesildi, gönlüm de! Sen benim nice derdime derman oldun da, nihayet emrimle de öldürüldün. Kim benim gibi kendi canına kasteder? Kim kendi eliyle benim bana yaptığımı yapar? Kanlara bulansam, yeri var. Neden sevgilimi öldürttüm ben? Hele bir bak... neredesin ey sevgilim? Bilişlik yazısını bozma, lütfet! Ben kötülük ettim ama, sen etme... çünkü bu kötülüğü ben bana ettim! Canım sevgili, seni nerelerde arayayım? Bu yanıp kavrulan gönlüme bir acı, bir rahm et gel! Ben vefasızım. Sen benden cefalar çektin. Fakat sen vefalısın, bana cefa etme! Haberim olmadan senin kanını döktüm ama, ey sevgili, sen niceye bir benim kanımı döküp duracaksın? Bu yanlış işi yaptığım zaman sarhoştum. Kaderim ne imiş ki, başıma bu iş geldi. Sen ansızın beni bırakıp gittin ama, ben bu âlemde sensiz nasıl yaşayayım? Sensiz bir an bile duramıyorum, mahvoldum. Hayatımdan ancak bir iki solukluk bir zaman kaldı. Padişahın canı dudağına geldi. Kan diyetin olarak onu feda edecek. Ölümümden korkmuyorum, fakat ettiğim cefadan korkuyorum. Ebediyen özürler dilesem, yine yaptığım suçun özürünü yerine getiremem. Keşke boğazımı kılıçlarla kesselerdi de, gönlümdeki bu dert, bu elem bitseydi. Ey beni yoktan yaratan Tanrı, canım bu hasretle yandı. Bu hasret beni tepeden tırnağa kadar yaktı, yandırdı! Tanrım, lütfet de artık canımı al. Çünkü gayrı tahammül edemiyorum.” Böyle söylene söylene nihayet sustu ve sükût içinde kendisini kaybetti. Nihayet inayet çavuşu erişti. Şikâyetten sonra şükretme zamanımız geldi. Padişahın derdi haddi aşınca, orada gizli bulunan, padişahı gözetleyen vezir, bu hali gördü. Gidip gizlice oğlunu süsledi, giyindirdi, padişahın yanına yolladı. Delikanlı, ay buluttan sıyrılır gibi perde ardından çıkıp padişahın huzurunda durdu. Elinde bir kefen vardı, bir de kılıç! Padişahın huzurunda yere kapandı; yağmur gibi gözyaşları döküp ağlamaya başladı. Padişah o ay yüzlüyü görünce... bilmem ki ne söyleyeyim? Padişah topraklara döşendi, çocuk kanlara bulandı... bu acayip iş nasıl oldu; kim ne bilir? Bundan sonra ne söylesem söylenmemiş demektir. İnci denizin ta dibinde, hem de delinmemiş! Padişah sevgilisinin ayrılığından kurtulunca, her ikisi de kalkıp beraberce has odaya gittiler. Bundan sonra kimse sırra vakıf değildir. Çünkü orası ağyarın bulunacağı yer değil ki! Bu hususta kim bir şey söyler, bu sözü de kim duyar, işitirse; adeta o hali kör görmüş söylüyor, o sözleri sağır dinlemekte! Ben kim oluyorum ki, bunu anlatayım? Anlatmaya kalkışsam bile, ölüm fermanımı yazdım demektir. Oraya varmadan nasıl anlatırım? O makamın dışında kalmışım ben, bari susayım! Buraya bir kıl bile sığmaz. Bu makamda sükûttan başka ne yapılabilir ki? Dil kılıcının gevheri, ancak sükûttur. Bir an bile bundan başka bir şey olmasına imkan yoktur. Süsenin de on taneden fazla dili var; ama yine de susmakta; susmaya âşık olmuş sanki! Benden öncekilerden izin alsaydım, onu anlatmaya beni memur ederlerdi ya. Fakat şimdi mademki sözü tamamladım, susayım bari. Çünkü iş gerek, söz değil. Niceye bir söyleyip duracağım ki?
  • “Ne bakıyorsunuz? Siz hepiniz dallamasınız. Niye biliyor musunuz? İstediklerinizi yapacak yürek yok sizde. Benim gibi adamlara muhtaçsınız.
    Benim gibi adamlara muhtaçsınız, böylece parmakla gösterip… “işte, kötü adam o” diyebiliyorsunuz. Peki ama… bu size ne kazandırıyor?
    Siz iyi misiniz? İyi falan değilsiniz. Sadece saklanmayı, yalan söylemeyi… iyi biliyorsunuz. Benim öyle bir derdim yok. Ben hep doğruyu söylerim. Yalan söylerken bile. Kötü adama iyi geceler dileyin bakalım! Hadi.
    Size söyleyeyim, bir daha böyle kötü bir adamı zor görürsünüz. Hadi. Kötü adama yol açın. Savulun, kötü adam geliyor! İyisi mi çekilin önünden!