• 208 syf.
    ·3 günde·Beğendi·7/10
    Bu kitapta da okurlar ikiye ayrılmış durumda... Beğenenler beğenmeyenlere karşı... Ben ise ortada hakem gibiyim. İki tarafa da haklısınız demek istiyorum çünkü öyle :). Bir şey katıyor mu? Yok (gerçi bu kişiye göre değişkenlik gösterir)... Eğlenceli mi? Evet... Garip hisler besliyorum sana Holden... Fakat ben yine kelimelere takılmış durumdayım... Lanet, felaket, filan, herif, vay canına, bittim buna... Her sayfada görmeniz mümkün olan ifadeler...
    .
    Noel arefesinde son okulu Pencey'den de (daha önce de atıldığı okullar mevcut) atılan 16 yaşındaki bir çocuğun hayat felsefesini okuyoruz... Herkesten ve her şeyden nefret eden, insanları ve birçok şeyi sahtekâr bulan bir genç caanım Holden... Ben böyle garip bir çocuk görmedim... Aslında anlatmak istediği sevmediği şeyler... Daha doğrusu yapmacık olan şeylerin ardını söylüyor bize... Tanıştığıma memnun oldum derken gerçekten memnun muyuz? gibi... Nezaketen söylenen şeylerin iç yüzünü gösteriyor yani... Mesela bir yerinde "... Çok zeki filan biriydi, ama anlıyordunuz, adamda beyin yoktu." diyor... Ahahah bittim buna:)... Bir iç ses sanki... Hani dıştan gayet nazik konuşup içten sayıp sövdüklerimiz var ya hah işte tam olarak bunu yapıyor Holden:)))...
    .
    Yazım diline, anlattıklarına, yaşadıklarına odaklanırsak vasat bir kitap... Ancak Holden'ın gözünden olayların arka planına odaklanırsak muazzam bir kitap... Okuyup karar verin...
    .
    Sahi kışın o ördeklere ne oluyor?:)))
  • 104 syf.
    ·Puan vermedi
    İlk okul yıllarımda hep merak ederdim, şu an kullandığımız kelimelere neden bu isimleri vermişler? mesela neden elmaya elma demişler de başka bir şey dememişler. Hatırlıyorum aynı kelimeyi defaten tekrar eder sonra kelime anlamsız gelmeye başlardı bir süreliğine :) Garip dimi ? Zaten ben çok garip çocuktum. hani o filmlerde sessiz, kendi halinde, insanlar tarafından garip görülen çocuk var ya işte o benim :) yani belki de onlar garipti bilemiyorum ama, tabi ki sürü baskın geldiğinden ben kendimi garip hissederdim. neyse bu başka bir hikayenin konusu.

    Neden? ve Nasıl? oldu da bu diller oluştu? nasıl çıktı bu kelimeler insanların ağzından, ve nasıl milyonlarca kelime türedi? Fikirlerimizi pazara çıkarmanın yegane aracı olan bu dil ne kadar da esrarengiz öyle değil mi?

    Bu gibi düşünceler sizin de kafanızı meşgul ediyorsa eğer, bu incelemeyi keyif alarak okuyacağınızı düşünüyorum..

    insan düşünmeye başlamadan önce hisseder diyor jan jak Russo. Çünkü Düşünmek bilgi ister. Düşünmek, şeylere bağlıdır ve bu şeylerin oluşumu zaman ister. Ama hisler öyle mi? hisler, doğuştan gelir. Herhangi bir şeye gerek duymaksızın kullandığımız silahtır hisler.

    İlk insanların tek derdi vardı temel gereksinimlerini karşılayarak içgüdüsel olarak hayatta kalmak.
    İlk insanlar derken, yani bu koca yaşlı dünyada toplum olgusunun oluşmadığı dönemler de yaşayan, dağınık halde dünyanın farklı yerlerinde birbirinden habersiz, tek dertleri karınlarını doyurmak olan insanlardan bahsediyorum. Arada sırada karşılaşan ve sürekli bir savaş hali.

    E peki dil dediğimiz araç bir temel gereksinim midir? Asla değildir. Çünkü Russonun da dediği gibi; meyveler elimizden kaçmaz, onları konuşmadan da besin olarak tüketebiliriz. Veya yiyeceğimiz avı sessizce izleriz. Yani dil olmadan da yaşamımızı idame ettirebiliriz. Jestlerin dili yeterlidir anlaşmak için.

    Jestlerin dili evet jestlerin dili insanların dağınık olarak yaşadığı dönemlerde yeterliydi anlaşmak için. Doğal gereksinimlerimizi sınırlı hareketlerle ifade ettik mi bizden kralı yoktu.

    Eğer sadece doğal gereksinimlerimiz olsaydı, çok büyük olasılıkla hiç konuşmayabilirdik, ve sadece jestlerin diliyle eksiksiz anlaşabilirdik. Diyor Russo. Evet düşünsenize sadece açlık, susuzluk gibi gereksinimlerimizi ifade etmek için niye dil geliştirelim ki ? Bir çitanın ceylanı yakalaması için ağzının laf yapmasına gerek yok :) sadece koşması gerek. Zaten baktığımız zaman hala konuşan bir hayvan olmaması bu durumu kanıtlar niteliktedir.

    Tabi Davut diyen kediyi saymazsak. https://www.youtube.com/watch?v=uU9IUUqRYz0 :)

    Konuşan kedim olsun isterdim doğrusu Salem gibi :) neyse konumuza dönelim.

    ne diyorduk hayvanların bir dil oluşturmaması. Yalnız Russo, karıncaların veya kuşların kendi aralarında anlaştığı bir iletişim sisteminin olduğunu inkar etmiyor elbette bu vardır diyor. Ama bu da jestlerin dilene girer diyor ve insanlar gibi aynı tür bin bir farklı dil oluşturmamıştır diyor. Yani Türkiye de yaşayan Kanada cinsi bir kedi, Kanada da yaşayan Kanada cinsi kediden farklı miyavlamaz. gibi gibi:)


    Peki dili oluşturan bu ilk sesleri doğa, ağzımızdan nasıl aldı? Nasıl çıktı? Güçlü duygulanım sayesinde yani ki aşk, nefret, acıma, öfke gibi duygular. Bu duyguları yaşayan insan istem dışı olarak ilk sözlerini söyleme ihtiyacı duydu. Mesela Russonun da dediği gibi meyveleri konuşmadan da besin olarak tüketebiliriz ama genç bir kalbi heyecanlandırmak için kelimelere ihtiyacımız olur :)


    Bu insanların nasıl bir araya geldi? bu çok ayrı ve başlı başına bir Toplum Sözleşmesi kitap, lakin kısaca değinecek olursak bu bir araya geliş dış etken yani bir yanardağ patlaması, sel, fırtına yani bir kaos durumu ve Doğa insanları bir araya gelmeye mecbur kılıyor. bundan sonra enler çıkıyor artık. Güzel kavramı çirkin kavramı oluşuyor. Daha önce yalnız yaşayan insan bu tür şeylere ihtiyaç duymuyordu. İşte yok oluşumuz ilk sosyalleşmeyle başladı bir bakıma.

    Diller evrildi, geliştikçe gelişti.

    Siz bizim yetkinleştirdiklerimizden misinizi?

    Yetkinleşme ilk bakıldığında olumlu bir şeymiş gibi gelebilir fekat baktığım zaman bu kadar yetkinleşmeseydik demiyor değilim. neyse bu uzar da uzar. Yetkinleşme Russo için önemli bir kavram. Ve insanın gelişimini buna bağlıyor. diyor ki insan sürekli bulunduğu durumu geliştirmeye ve üzerine koymaya meyillidir. Ve artık doğa durumundan çıkıp sosyalleşen insan hiçbir zaman geriye dönemez.

    Kitabın çok küçük bir kısmını incelemeye çalıştım. Armoniler,Pesler, Tizler, mecazlı diller, öldürülen karısını on iki parçaya bölüp cevaben öldürenlerin kabilesine göndererek hiçbir sözün veremediği mesajı verenler. Müziğin tinselliği üzerine ve yazının ruhu üzerine söylemler... Güney dilleri, Kuzey dilleri vs. vs. daha nicesi hangi birini anlatayım ki. Yine tatmin olmadım. Kafamdaki incelemeyi yazamadım. Ama olsun yapacak bir şey yok..

    Aklıma geldikçe geliyor; daha kitabı ikinciye okuduğumdan, neden ikinciye okuduğumdan Felan da bahsedecektim.

    Okuduğunuz için teşekkürler...
  • İçimizdeki Şeytan Romanında Altı Çizili Satırlar


    Fakat içimizde, bizim ahlak tarafımızla hiçbir şekilde münasebete geçmeyerek hadiseleri muhakeme eden, neticeler çıkaran ve tedbirler alan bir hesabi tarafımız vardı ve lafta değilse bile fiilde daima o galip çıkıyor ve onun dediği oluyordu. (s.22)
    *Diğer çocukların dikkatine çarpacak herhangi bir şey yapmaktan adamakıllı korktuğu halde, Bedri’nin bakışlarına uzun müddet mukabele ediyor ve cesaretinden dolayı garip bir gurur duyuyordu.
    *Hiç umulmadık bir zamanda, hırsızlama gibi bir bakışla birçok şeyler ifade etmeye çalışıyordu.(s.39)
    *Âşık olmaktan, hakikaten ve deli gibi sevmekten korkuyordu.(s.40)
    * Kimsenin farkında olmadığını zannettiği anlarda Macide’yi sonsuz bir şefkat ve hayranlıkla süzmekten kendini alamıyordu.(s.40)
    * Demek hayat böyle iki adım ilerisi bile görülmeyen sisli ve yalpalı bir denizdi. Tesadüflerin oyuncağı olacak olduktan sonra ne diye bir irademiz vardı? Kullanamadıktan sonra göğsümüzü dolduran hisler ve kafamızda kımıldayan düşünceler neye yarardı? Yaşayışımıza ve etrafımıza şekil vermek arzusuyla dünyaya gelmekten ise hayatın ve muhitin verdiği şekli kolayca alacak kadar boş ve yumuşak olmak daha rahat, daha makul değil miydi? (s.41)
    *Günler orağın biçtiği saplar gibi üst üste yığılıp kalıyorlardı.(s.41)
    *Nihat: “Hayatta hiçbir şey, uğrunda ölmek için istenmez. Her şey yaşamamız için olmalıdır. Hatta biraz ileri gideyim, kendi yaşamamız için… Sen kafanın içindeki yokluğa o kadar saplanmışsın ki, derhal uğrunda can feda edecek bir şey arayarak ikinci bir yokluğa dalmak istiyorsun! Yaşamak, herkesten daha iyi, herkesten daha üstün yaşamak, insanlara hakim olarak, kuvvetli, belki de biraz zalim olarak yaşamak…(s.45)
    * İsmet Şerif: “Hayatın bir değişmeler silsilesi ve her değişmenin bir tekamül olduğunu anlamayanlar yobaz kafalı insanlardır.”(s.48)
    *Başının içindeki bulutlar tıpkı şu gökyüzündeki seyrek bulutlar gibi daimi bir hareket halinde, şekilsiz ve elle tutulamayacak kadar dağınıktı.(s.57)
    *İnsanlar hadiseleri basitleştirmeye, bayağılaştırmaya ne kadar meraklı…(s.67)
    *Hafız Efendi: “Hayat dediğin başka nedir zaten? Ben şuna inanıyorum ki, üç buçuk günlük ömrümüzü kendimize zehir etmemek için ne mazideki hayatımıza ve kaçırdığımız fırsatlara ne de istikbalin olmayacak hülyalarına kulak asmayarak bugünümüze hapsolup yaşamalıyız.” s.73
    *Böyle konuşmadan yürümenin de uzun sözler kadar birbirlerine ruhlarını açmaya yardımı olduğu muhakkaktı. (s.97)
    *Ömer: “Zannediyorsun ki, hepimiz birer makineyiz ve evvelden kurulduğumuz gibi işleriz. Bir yerde bir bozukluk oldu mu, derhal orayı söküp atmak lazım!.. En kuvvetli insanın bile bazen ne kadar zayıf anları, istediğinin tam aksini yapmaya mecbur olduğu dakikaları bulunduğunu nasıl inkar edebiliriz? Böyle hadiseler hiç kimseyi olduğundan daha fena, yahut daha iyi yapamaz!”(s.128)
    *Ömer: “Kendimiz iyi olamıyoruz ve başkalarının iyiliğini küçük görmek için onlara reklamcı, hayır dua avcısı, hatta riyakar diyoruz.”(s.129)
    *Macide bu bakışlarda haince, hatta düşmanca bir şeyler bulunduğunu zannetti ve titremeye başladı.(s.142)
    *Etrafımız o kadar çirkefle dolu ki, temiz kalmak için bir tek çare kendi dünyamıza çekilmek ve muhitle, hiç olmazsa manen, alakamızı kesmektir!(s.147)
    *Macide herhangi bir sözün, içinde birikmiş olan şikayetleri ifade edivereceğinden korkuyor ve alt dudağını kemirerek önüne bakıyordu.(s.166)
    *Macide’nin hiç şikayet etmeyişi ve bir şeye canı sıkıldığı pek olduğu zamanlarda bile onun suallerine: “Çok iyiyim… Çok memnunum!” gibi cevaplar vermesi, şüphelerini ve endişelerini daha çok arttırıyordu.(s.167)
    *Bedri, Macide’yi o akşam sazda gördüğü zaman bu tazelenmiş hatıraların henüz tesiri altındaydı.(s.167)
    *Sessizlik kulağında zonklamakta ve yalnızlık alnına ağır bir taş gibi çökerek kafasını yastığa gömmekteydi.(s.174)
    *Hafız Efendi: “Bana dünyanın hakikaten suratına tükürülmeye bile değmez olduğunu ve bu dünyada suratına tükürülmeyecek bir tek, ama bir tek insan bile bulunmadığını sağlam bir şekilde ispat ettin. Böyle biri mevcut olsa o sen olurdun ve şimdi buraya gelinceye kadar içimde bir şüphe vardı. Şu kainatta belki bir ide iyi taraf vardır, fakat görmek bize nasip olmuyor diyor ve seni düşünüyordum. Bir daha teşekkür ederim. Beni boş hayallerle avunmaktan, yaptığıma pişman olmaktan kurtardın. Ben de kendimi, adam tanır bir şey zannederdim. Senin suratına bakınca melanet dolu ruhunu göreceğime yüreği çarpan bir insan görüyordum.Nah bunak kafa…”(s.184)[ Bu sözü Ömer’e kasadan çaldığı paraların bir kısmını Ömer’e verirken söylüyor.]
    *Kendi ruhumuzun pisliğini bu kadar yakından gören bir adam başkalarının temiz olacağına inanabilir mi? (s.186)[Ömer kendi kendine konuşurken]
    *Hayat bir katakulliden ibarettir. (s.188)
    *İnsan dünyaya sadece yemek, içmek, koynuna birini alıp yatmak için gelmiş olamazdı! Daha büyük ve insanca bir sebep lazımdı. Lakin tembelliğe alışmış olan kafası bunu bulamıyor, bulmak için uğraşmaya üşeniyor, yanlış ve bayağı olduğunu sezdiği şeyleri de kabul edemediği için selameti firarda buluyordu… Her şeyden, her derin düşünceden, her üzüntülü nefis muhasebesinden kaçmayı itiyat edinmişti. Düşünce adamı olmaktan çıkmış, muhayyile, daha doğrusu kuruntu adamı olmuştu.(s.189)
    *İkisinin içinde de uzun uzun konuşmaya ve anlaşmaya ihtiyaç gösteren düğümler vardı.(s.192)
    *İnsanların en zayıf tarafları, sormadan, araştırmadan, düşünmeden, kafalarını patlatmadan inanmak hususundaki hayret verici temayülleridir. Dünyadaki yalancı peygamberleri yetiştirmek ve beslemek için en iyi gübre, işte bu bilmeden inanmak için çırpınan kalabalıktır. (s.200)
    *Yalnızlık hissi asabına bir rahatlık veriyor ve kafası, uzun zaman koşup yorulduktan sonra güneşin altına ve sarı otlara yatan bir çocuk vücudu gibi ince sızılarla karışık bir uyuşukluğa gömülüyordu. (s.217)
    * Ben sana rehber değil, ancak yoldaş olabilirdim, fakat yolu ikimiz de bilmiyorduk ve birbirimize yük olmaktan, birbirimizi şaşırtmaktan başka bir şey elimizden gelmiyordu. (s.229)
    *Sana kızgın değilim… Sana kızmayacak kadar seni iyi tanıyorum… Sonra seni seviyorum… Neden sevdiğimi bilmeden seviyorum… Bu sevgiyi her gittiğim yere beraber götüreceğim… (s.230)
    *Kendinden yaşça büyük, fazla okumuş, erkek olduğu için daha çok şeyler görmüş bir insan nasıl olur da bir çocuk kadar düşüncesiz şeyler yapar ve bu yüzden nihayet başka bir insanın feda edilmesine meydan verir? (s.232)
    *Bedri, Macide’nin yüzündeki sakin fakat biraz ihtiyarlamış ifadeden hayrete düştü. (s.238)
    *Karşısında her zamanki gibi hareketli ve küçük gözlerle, saçları alnına dökülmüş duran ve sustuğu zaman bile güzel dudaklarını kımıldatan Ömer, ona eski heyecanların, eski arzuların hiçbirini vermiyordu. Kocasını uzak bir akraba, yeni tanışılan şöyle bir dost gibi nazik bir alaka ile dinliyor, fakat onda hâlâ aşık olduğu, kafasında hayalini yaşattığı ve belki her zaman yaşatacağı Ömer’den pek ufak birkaç iz buluyordu. (s.242)
    *Masalarda oturanların kendisine dikilen gözleri, vücudunda dolaşan yabancı eller gibi onu rahatsız ediyordu. (s.244)
    *Bir insanın, bilgisi, düşünceleri, mantığı, ahlakı, hülasa her şeyiyle bir kül(bütün) olduğunu henüz anlayan yok. Bu muhtelif taraflar insanda ne kadar ayrı çehre gösterirse göstersin, bir noktada birleşir ve bir ahenk vücuda getirirler. O nokta da şahsiyet dediğimiz şeydir.(s.247)
    *Daha sarp yollardan yürüyen fakat buna mukabil insan denecek bir insan olmak isteyenler de var… Belki pek az… Ama var… Unutmayın ki dünyada en korkunç şey ümidini kaybetmektir.. Bu sevdiğim gibilerin az ve henüz kendilerini tam göstermemiş olması, günün birinde iyinin, doğrunun ve kıymetlinin hakim olacağından ümidi kesmeyi icap ettiremez…Bugün şurada burada teker teker yaşayan ve çalışanlar yarın birleşince bir kuvvet olacaklar ve en kuvvetli silahı: haklı olmak silahını ellerinde tutacaklardır. (s.248)
    *İyilik demek kimseye kötülüğü dokunmamak değil, kötülük yapacak cevheri içinde taşımamak demektir. Bende bu fena cevher fazla miktarda mevcutmuş. Belki herkeste var… Fakat insan olan onu söküp atmasını, yahut boğmasını biliyor… Dokunmadan bırakmak, bir gün başını kaldırmasına meydan vermek olur. (s.249)
    * İsteyip istemediğimi doğru dürüst bilmediğim, fakat neticesi aleyhime çıkarsa istemediğimi iddia ettiğim bu nevi söz ve fiillerimin daimi bir mesulünü bulmuştum: Buna içimdeki şeytan diyordum; müdafaasını üzerime almaktan korktuğum bütün hareketlerimi ona yüklüyor ve kendi suratıma tüküreceğim yerde, haksızlığa, tesadüfün cilvesine uğramış bir mazlum gibi nefsimi şefkat ve ihtimama layık görüyordum. Halbuki ne şeytanı azizim, ne şeytanı?  Bu bizim gururumuzun, salaklığımızın uydurması… İçimizdeki şeytan pek de kurnazca olmayan bir kaçamak yolu… İçimizde şeytan yok… İçimizde aciz var… Tembellik var…İradesizlik, bilgisizlik ve bunların hepsinden daha korkunç bir şey: hakikatleri görmekten kaçmak itiyadı var… Hiçbir şey üzerinde düşünmeye, hatta bir parçacık durmaya alışmayan gevşek beyinlerimizle, kullanmaya lüzum görmeyerek nihayet zamanla kaybettiğimiz biçare irademizle hayatta dümensiz bir sandal gibi dört tarafa savruluyor ve devrildiğimiz zaman kabahati meçhul kuvvetlerde, insan iradesinin üstündeki tesirlerde arıyoruz. (s.250)
    *Ben bir molozdan bir adam yapmaya çalışacağım.(s.251)
    *Zekanı mirasyedi gibi harcıyorsun. (s.251)
    *Kendini iki kişinin mesuliyetini yüklenecek kadar kuvvetli hissetmiyor. (s.253)
    *Öyle değil Bedri…” dedi. “Ben ondan ayrılmaya daha evvel karar vermiş bulunuyordum… Her şeye rağmen!”
  • Bir Nehir Ki Ömrüm


    Bundan sekiz yıl evvel
    ilk kez dinlemiştim bu şarkıyı,resmen tüm ömrümü seyrediyordum şarkıyı dinlerken.
    Yaşımın henüz böyle duyguları tam anlayamayacak olmasına rağmen ne çok etkilemişti bu sözler beni.

    Sekiz yıl sonrasında, bugün birden aklıma düşüverdi notaları.
    Tüylerim ürperdi,şimdi gözlerimi kapatmama bile gerek
    kalmadan çeyrek asırlık ömrümü yeniden temâşa ediyordum.

    Hani herkesin kimselere anlatamadığı derin yaraları olurya.
    Kimselerin bilmediği, bir mücevherâttan daha itinâ ile korumaya aldığı,ve hiç kimsenin
    onu anlayamayacağını düşündüğü hisler...

    İşte tüm bu hislerimi bir “le le le “ kısmı ile öyle güzel anlıyordu,
    ve ben şarkıyı değil,
    şarkı beni dinliyordu…

    sekiz yıl evvel dinlemekle kalmamış araştırmıştım da ,
    böyle yüreğimi garip bir ürpertiye boğan bu şarkının anısı acep ne ola..
    öğrendim ki ;
    o ürperti ölümün ürpertisi idi…


    Tuncay bey, parasızlık yüzünden elektrikler kesik olduğu için bir kaç tane mum yakmış
    ve bir nehir ki ömrüm adlı albümü için çalışmalarına evinde, mum ışığında
    devam ediyordu. gecenin ilerleyen saatlerinde uykuya daldı, lakin hala yanmakta
    olan mumlar devrilmiş eşyaları
    tutuşturmuş ve ansızın bir
    ölümsessizliği ile gelmişti ecel..
    Gariptir ki o gecenin sabahı; bir müzik şirketi ile öğle saatlerinde, içinde bu müziğin de olduğu “bir nehir ki ömrüm” albümünün anlaşmasını imzalayacaktı.

    Ölümü hissetmişçesine yazdığı son şiir di bu .
    "sevdiklerim ve beni sevenler
    bağışlayın
    su akıyor ve ben gidiyorum.."

    a cânlar !
    İnsan ne garip bir varlıktır değil mi ?
    bir bakmışsın bir dakika içinde öyle
    biriktirip durduğun , kendisi için üzüldüğün, hatta gecelerce ömrünü harap ettiğin
    her ne varsa sadece bir saniyede yok olup gidiyor.
    üstâd diyor ya:

    " Ey nefsim! Deme: “Zaman değişmiş, asır başkalaşmış; herkes dünyaya dalmış, hayata perestiş eder, derd-i maişetle sarhoştur.”
    Çünkü, ölüm değişmiyor; firak bekaya kalbolup, başkalaşmıyor. Acz-i beşerî, fakr-ı insanî değişmiyor, ziyadeleşiyor. Beşer yolculuğu kesilmiyor, sür’at peyda ediyor.

    Kelimesi kelimesine öyle mühim sözlerdir ki bunlar.
    Bir lâhza sonra yaşayacak olmaya bile bir delilimiz yok iken,
    farkedebiliyor muyuz ne çok, hemde ne gereksizce büyütüvermişiz her şeyi, .

    Hani, diyor ya Franz Kafka,

    “Ölümün olduğu bu dünyada, hiçbir şey çok da ciddi değildir aslında.”

    #######VERA#########
    https://www.youtube.com/...rx13fSjYY4&t=25s
  • İlgili resim :
    http://i.hizliresim.com/g6GR0O.jpg

    KÖR YOLCU

    -Merhaba Osman ismim, iyi yolculuklar.
    -Merhaba Necip ben, size de.
    -Memnun oldum Necip Bey, elim kolum falan çarparsa yanlışlıkla şimdiden özür dilerim, malum körüm ben gördüğünüz gibi kusuruma bakmayın ne olur.
    -Estağfurullah olur mu öyle şey ne kusuru, çok naziksiniz, kendimi şanslı hissettim yanınıza düşmekle.
    -Teşekkür ederim Necip Bey, beyefendi insanların hali başka oluyor. Ne yazık ki çok kaba insanlarla karşılaşıyorum ve inanır mısınız körlüğüme değil de bu davranışlara üzülüyorum.
    -Lütfen rahat olun, şey , aslında kitap okuyacaktım ama sizin için de uygunsa sohbet etmeyi tercih ederim. Çok yakın hissettim kendimi size, sanki önceden tanışmışız gibi garip.
    -Öyle olur bazen, hisler karşılıklı. Şimdi tanışmış olduk işte, geçmiş bir muammadır zaten.
    -Doğru dediniz, hep şu an var aslında sadece yaşadığımız.
    -Okumayı seviyorsunuz belli, ben de çok okurum , aslında gözlerim görüyorken daha çok okurdum. Bizim için özel kitaplar var malum bilirsiniz ama nerede o eski tat yok maalesef..
    -Anlıyorum.
    -Sizinle kitaplardan veya başkaca hayata dair meselelerden konuşabiliriz ama dürüst olacağım, en çok nasıl bu hale geldiğimi merak ediyor olmalısınız, bu yüzden sanırım anlatmalıyım size başımdan geçenleri.
    -Aslında yalan değil evet merak ettim, tabi sizi yormak ve üzmek istemem.
    -Yok sorun değil, içimden geldi benim de anlatmak, dostça bir iç dökmeyi kim istemez ki? Bir de lütfen ismimle hitap et Necip.
    -Peki Osman.
    -Güzel, böyle daha iyi. Bu arada hemen yan tarafımızdan hoş bir koku geliyor bir parfüm, esmer bir hanım var değil mi orada, elinde de bir kitap olmalı muhakkak?
    -Evet nasıl bildin?
    -Biz körlerin hisleri kuvvetli olur bilmez misin :) “Kadın Kokusu” filmini de izlemiştim gözlerim açıktı o zaman, bilirsin Al Pacino oynuyor. Yanındaki koltukta da genç bir adam var , demin muavinle tartıştı biraz,anladığım kadarıyla hukukçu. Cam kenarında oturduğuna göre hayalperest biri olabilir, muhtemelen o da okuyor bir şeyler, bilimkurgu olabilir.

    -Osman bunu da bildin şaşkınım şu anda.

    -Şaşıracak bir şey yok, sadece bir tahmindi işte. Ne anlatacaktım ben, hikayemi değil mi? Biliyor musun eskiden ben de hep cam kenarında otururdum ama işte bir anlamı kalmayınca özellikle koridor seçiyorum, hem çay kahve servisi için de pratik oluyor işim kolaylaşıyor. Hazırsan başlıyorum, sen istedin bunu.

    -Lütfen, dinliyorum.

    Bundan yaklaşık 5 yıl kadar önceydi Necip. Aralık ayıydı, serin bir gündü hatırlıyorum ama benim içim yanıyordu. Birisi vardı işte özel biri , çok sevmiştim yani , şimdi düşünüyorum da bana mı öyle gelmişti. Aşkın gözü kördür derler ya klişe işte ama bana ne kadar uygun gördüğün gibi :)

    Neyse, o gün son defa buluştuk. Tabi son olduğunu bilmiyordum ben, meğer kafaya koymuş ayrılmayı ama açıkça da bir şey demiyor, hissediyorum ama konduramıyorum, bilirsin işte insan böyle ihtimalleri aklına bile getirmek istemez. Ertesi gün bir mesaj geldi telefonuma, “ ben artık istemiyorum, yurt dışına gidiyorum, kendine iyi bak” diye. Delirdim tabi. Telefonunu kapatmış ulaşılamıyor. Aylardır hazırlık yapıyormuş meğer, evine gittim kapı duvar. Neyse yakın arkadaşı vardı bir tane ona ulaştım ve o sabah uçağa bindiğini öğrendim. Master için İsviçre’ye gitmiş iyi mi? Bu gizli plana mı yanayım, bir kere oturup konuşamayışımıza mı, aldanışıma mı, lanet olsun dedim..

    Unutmaya çalışıyorum ama olmuyor her gün aklımda ne etsem bilemedim, geceleri dışarı atıyorum kendimi , abuk sabuk yerlerinde dolaşıyorum şehrin, bu ben miyim diyorum kendi kendime ,dağıttım hem de nasıl. Birkaç ay sonra işi de bıraktım, güzel de işim vardı. Sonra para suyunu çekti, yeniden iş bulmak da zor oldu, hep de az kazançlı basit işler. Baktım olacak gibi değil. Bir gün bir ilan gördüm internette, tuhaf ama bol kazanç falan diyor ticaret diyor, aradım. Gittim görüşmeye, bodrum kat garip bir yer, laboratuvar gibi ama ne bileyim tam anlayamadım da, maskeli çalışanlar falan. Neyse oturduk bekliyoruz, takım elbiseli bir adam geldi kırk yaşlarında. Pat pat konuştu, böyleyken böyle , sağlık sektöründeki firmamız için denekler arıyoruz diye, maaş da 8 bin tl, düşün kaç sene öncenin parasıyla bir de. Hiçbir şey sormadan kabul ettim, zaten bitik durumdayım moral sıfır. Bir kağıt imzalattılar bana, okuyun isterseniz falan dediler, şöyle bir baktım göz ucuyla, imzaladım.

    Başladık işe, gidiyoruz sabahtan akşama kadar oturuyoruz, günde 5 kere belli aralıklarla çeşitli renkli haplardan veriyorlar yutuyoruz, sonra kan alıyorlar falan filan. Yasal bir şey zannediyorum, hoş dünya umrumda değil o zamanlar, hiçbir şeyi salladığım yok ki. İşe başladığım gün demişlerdi, ilaçların bazı yan etkileri olabilir, kaşıntı falan yapabilir vücudunuzda kızarıklık falan olabilir. Olsun lan dedim ne olacaksa olsun. Hakikaten dedikleri gibi oldu ama çok da rahatsız etmiyor, arada ufak tefek sırtımda ve bacaklarımda kızarıklık ve kaşıntı oluyor. Neyse 1 sene falan böyle devam etti. Bir gün işteyim yine akşam 8 gibi bırakıyorlar normalde, bu gece kalmanız gerekiyor değişik bir test var dediler. İyi dedim neyse ne. Gece 2’ye kadar saat başı yeşil bir hap verdiler üçer üçer yuttum. Sızmışım sonra, sabah bir uyandım ki her yer karanlık. Kör olmuşum.

    Bağırıp çağırıyorum da ne fayda 5-10 dakika yırttım kendimi karşımda kimse yok göremiyorum ki.. Birileri geldi sonra yanıma,bayılttılar beni bir uyandım ki evimin kapısındayım, tek yaşıyorum o zaman. Sağ olsun komşular eve taşıdılar. Sonra hukuk mücadelesi falan ama yok faydasız , adamlar zaten kayıt dışı, benim olaydan sonra sırra kadem basmışlar, bir şey çıkmadı yani. Neyse iyi para veriyorlardı ya hani hayatımıza karşılık, oradan birikenle bir süre idare ettim. Dersimi de aldım, beterin beterini gördüm. Yine de o kızın gidişi kadar koymadı bütün bunlar biliyor musun, inanmazsın belki de. Kötüler zaten kötü, insan ummadığı yerden gelene üzülüyor kahroluyor.

    Sonra eski sıradan hayatıma döndüm, tabi bir farkla ,artık kördüm. Doktor doktor gezdim, nafile tabi bir faydası olmadı. Kabullendim sonuçta, böyle yaşamayı öğrendim. İyi kötü bir iş buldum çalışmaya başladım, kendi halinde biriydim zaten terk edilmeden önce işte. O hayata geri döndüm, boş verdim her şeye, şu vaziyetimi de takmıyorum yani. Kitap okurum genellikle fırsat buldukça. Ailem,arkadaşlar, akrabalar falan şaşırırlar beni gördükçe, oğlum bu ne sabır evliya mısın sen derler. Olan olmuş artık kendimi eve kapatıp depresyonda mı geçireyim kalan ömrümü? Yaşayıp gidiyoruz işte böyle. Necip kardeşim senin gibi dostlarla tanışıyorum mesela, hem biliyor musun her şeye rağmen böyle güzellikler beni ayakta tutuyor. Başını ağrıttım kusura bakma ne olur.

    -Abi sen ne yaptın ya mahfettin beni farkında mısın? Seni bırakmam artık ben, kabul edersen eğer her zaman görüşürüz bundan sonra ,dertleşiriz sohbet ederiz, aynı şehirdeyiz zaten.

    -Tabi ki görüşürüz neden olmasın. Kadıköy’e doğru giderim bazen, oraların havası iyi geliyor. Bir kafe var orada, “okkalı kahve” oraya takılırım bazen, kahvesi güzeldir. Belki orada görüşürüz ne dersin?

    -Görüşürüz tabi. Peki sen şimdi nereye ne için gidiyorsun onu sormayı unuttum.

    -Ben mi , şey, hiçbir yere aslında, ben sadece senin gibi yol arkadaşları arıyorum yolculuklarda, böyle içimi dökmek için. Bugün şanslıydım senin yanına düştüm, çok kıymetli bir insansın sen Necip, tekrar teşekkürler minnettarım sana.